Muhammed

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12676. Metin

سورة محمد ﷺ وقيل سورة القتال مدنية وقيل مكية وهى ثمان وثلاثون اية او تسع وثلاثون اية

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Suresi. Kıtâl Suresi de denilmiştir. Medenîdir; Mekkî olduğu da söylenmiştir. Otuz sekiz veya otuz dokuz ayettir.

12677. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12678. Metin

الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ (١)

{ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ } “İnkar edenlerin ve Allah'ın yolundan alıkoyanların amellerini [Allah] boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 1)

12679. Metin

{الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله} أي اعرضوا وامتنعوا عن الدخول في الاسلام او صدوا غيرهم عنه قال الجوهري صد عنه يصد صدوداً أعرض وصده عن الأمر صداً منعه وصرفه عنه وهم المطعمون يوم بدر أو أهل الكتاب أو عام في كل من كفر وصد {أَضَلَّ أعمالهم} أبطلها وأحبطها وحقيقته جعلها ضالة ضائعة ليس لها من بتقبلها ويثيب عليها كالضالة من الإبل وأعمالهم ما عملوه في كفرهم من صلة الأرحام وإطعام الطعام وعمارة المسجد الحرام او ماعملوه من الكيد لرسول الله ﷺ والصد عن سبيل الله

{ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “İnkar edenlerin ve Allah'ın yolundan alıkoyanların” yani yüz çevirip İslam'a girmekten kaçınanların veya başkalarını ondan alıkoyanların. el-Cevherî şöyle demiştir: Bir şeyden yüz çevirdiğinde 'sadda anhü yesuddü sudûden' (صد عنه يصد صدوداً), onu bir işten alıkoyup vazgeçirdiğinde ise 'saddehû ani'l-emri sadden' (صده عن الأمر صداً) denir. Bunlar Bedir günü yemek yediren müşrikler veya Ehl-i Kitap'tır; yahut da inkar edip [insanları haktan] alıkoyan herkes hakkında geneldir. { أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ } “amellerini boşa çıkarmıştır” yani onları iptal etmiş ve heba etmiştir. Hakikati ise, sahipsiz ve kaybolmuş bir deve gibi, onları kabul edip karşılığında sevap verecek kimsesi olmayan kayıp ve zayi şeyler kılmasıdır. Onların amelleri ise küfürleri esnasında yaptıkları sıla-i rahim, yemek yedirme ve Mescid-i Harâm'ı imar etme gibi işleridir; yahut da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e kurdukları tuzaklar ve Allah yolundan alıkoyma çabalarıdır.

12680. Metin

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ (٢)

{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ } “İman edip salih ameller işleyenlerin ve Muhammed'e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.” (Muhammed: 2)

12681. Metin

{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} هم ناس من قريش أو من الأنصار أو من أهل الكتاب أو عام {وآمنوا بِمَا نُزِّلَ على مُحَمَّدٍ} وهو القرآن وتخصيص الايمان بالنزل على رسوله من بين ما يجب الإيمان به لتعظيم شأنه وأكد ذلك بالجملة الاعتراضية وهي قوله {وَهُوَ الحق مِن رَّبِّهِمْ} أي القرآن وقيل ان دين محم هو الحق اذا لا يرد عليه النسخ وهو ناسخ لغيره {كفر عنهم سيئاتهم} ستر بايماتهم وعملهم الصالح ما كان منهم من الكفر والمعاصي لرجوعهم عنها وتوبتهم {وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ} أي حالهم وشأنهم بالتوفيق في أمور

{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ } “İman edip salih ameller işleyenlerin” bunlar Kureyş'ten, Ensâr'dan veya Ehl-i Kitap'tan birtakım insanlardır; yahut [hüküm] geneldir. { وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ } “ve Muhammed'e indirilene inananların” o da Kur'an'dır. İman edilmesi gereken şeyler arasından özellikle Resulü'ne indirilene imanın tahsis edilmesi, onun şanını yüceltmek içindir. Bunu, { وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ } “-ki o Rablerinden gelen haktır-” şeklindeki ara cümle ile tekit etmiştir; yani Kur'an [haktır]. Muhammed'in dininin hak olduğu da söylenmiştir; çünkü ona nesih gelmez, bilakis o diğerlerini neshedendir. { كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ } “günahlarını örtmüş” yani onlardan dönüp tövbe ettikleri için vaktiyle kendilerinden sadır olan küfür ve günahları imanları ve salih amelleri sebebiyle örtmüştür. { وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ } “ve hallerini düzeltmiştir” yani din işlerinde tevfike mazhar kılarak hallerini ve durumlarını düzeltmiş,

12682. Metin

الدين وبالتسليط على الدنيا بما اعطاهم

onlara lütfettiği şeylerle dünyaya hakim kılmak suretiyle [işlerini ıslah etmiştir].

12683. Metin

{ذلك بأن الذين كفروا اتبعوا الباطل}

{ ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ } “Bu, inkar edenlerin batıla uymaları... sebebiyledir.”

12684. Metin

من النصرة والتأييد

yardım ve destekten [ötürüdür].

12685. Metin

ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ (٣)

{ ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ } “Bu, inkar edenlerin batıla uymaları, inananların ise Rablerinden gelen hakka uymaları sebebiyledir. İşte Allah insanlara kendi örneklerini böyle açıklar.” (Muhammed: 3)

12686. Metin

{ذلك بِأَنَّ الذين كَفَرُواْ اتبعوا الباطل وَأَنَّ الذين آمنوا اتبعوا الحق مِن رَّبِّهِمْ} ذلك مبتدأ وما بعده خبره أي ذلك الأمر وهو إضلال اعمال احد الفريقين وتكفير سيآت الثاني والإصلاح كائن بسبب اتباع هؤلاء الباطل وهو الشيطان وهؤلاءالحق وهو القرآن {كذلك} مثل ذلك الضرب {يَضْرِبُ الله} أي يبين الله {لِلنَّاسِ أمثالهم} والضمير راجع إلى الناس أو إلى المذكورين من الفريقين على معنى أنه يضرب أمثالهم لأجل الناس ليعتبروا بهم وقد جعل اتباع الباطل مثلاً لعمل الكافرين واتباع الحق مثلاً لعمل المؤمنين أو جعل الإضلال مثلاً لخيبة الكفار وتكفير السيآت مثلاً لفوز الأبرار

{ ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ } “Bu, inkar edenlerin batıla uymaları, inananların ise Rablerinden gelen hakka uymaları sebebiyledir.” Zâlike (ذَلِكَ) mübteda (özne), sonrası ise haberidir (yüklemidir). Yani bu durum; yani iki fırkadan birinin amellerinin boşa çıkarılması, ikincisinin ise günahlarının örtülüp halinin ıslah edilmesi, birincilerin batıla yani şeytana, ikincilerin ise hakka yani Kur'an'a uymaları sebebiyle gerçekleşmiştir. { كَذَلِكَ } “İşte... böyle” bu şekilde beyan ettiği gibi, { يَضْرِبُ اللَّهُ } “Allah açıklar” yani açıkça bildirir, { لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ } “insanlara kendi örneklerini”. Zamir insanlara ya da ibret alsınlar diye insanlar için hallerini örnek kıldığı iki zümreye dönmektedir. Batıla uymak kâfirlerin ameline, hakka uymak ise müminlerin ameline örnek kılınmıştır; yahut [amelleri] boşa çıkarmak kâfirlerin hüsranına, günahları örtmek ise iyilerin kurtuluşuna örnek kılınmıştır.

12687. Metin

فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ (٤)

{ فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ } “İnkar edenlerle [savaşta] karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Sonunda onlara üstün gelip sindirdiğinizde bağı sıkı bağlayın [onları esir alın]. Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız; ta ki savaş ağırlıklarını bıraksın [sona ersin]. İşte böyle. Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı; fakat sizi birbirinizle denemek için [böyle emretti]. Allah yolunda öldürülenlere gelince, [Allah] onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed: 4)

12688. Metin

{فَإِذَا لَقِيتُمُ الذين كَفَرُواْ} من اللقاء وهو الحرب {فَضَرْبَ الرقاب} أصله فاضربوا الرقاب ضرباً فحذف الفعل وقدم المصدر فأنيب منابه مضافاً إلى المفعول وفيه اختصار مع إعطاء معنى التوكيد لأنك تذكر المصدر وتدل على الفعل بالنصبة التي فيه وَضَرَبَ الرقاب عبارة عن القتل لا أن الواجب أن تضرب الرقاب خاصة دون غيرها من الأعضاء ولأن قتل الإنسان أكثر ما يكون بضرب رقبته فوقع عبارة عن القتل وإن ضرب غير رقبته {حتى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ} أكثرتم فيهم القتل {فَشُدُّواْ الوثاق} فأسروهم والوثاق بالفتح والكسر اسم ما يوثق به والمعنى فشدوا وثاق الأسارى حتى لا يفلتوا منكم {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ} أي بعد ان تاسروهم {وإما فداء} منا وفداء منصوبان بفعلهما مضمرين أي فإما تمنون مناً أو تفدون قداء والمعنى والتخيير بين الامرين بعد الاسريين ان يمنوا عليهم فيطلقوهم وبين ان يغادوهم وحكم أسارى المشركين عندنا القتل أو الاسترقاق والمن والفداء المذكوران في الآية منسوخ بقوله اقتلوا المشركين لأن

{ فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkar edenlerle karşılaştığınız zaman” yani harpte karşılaştığınızda { فَضَرْبَ الرِّقَابِ } “boyunlarını vurun”. Aslı 'fadribü'r-rikâbe darben' (فَاضْرِبُوا الرِّقَابَ ضَرْبًا) şeklindedir; fiil hazfedilmiş, mastar öne geçirilmiş ve mef'ûle (nesneye) muzaf olarak onun yerine getirilmiştir. Bunda tekit manası vermekle birlikte bir icaz (özlü anlatım) vardır; çünkü sen mastarı zikredip, onda bulunan nasb alameti ile fiile delalet etmiş olursun. Boyun vurmak öldürmekten kinayedir; yoksa diğer azaların değil de sadece boyunların vurulmasının vacip olduğu anlamına gelmez. İnsanın öldürülmesi çoğunlukla boynunun vurulmasıyla olduğu için, boynunun dışındaki bir yerine vurulsa bile öldürmekten kinaye olarak kullanılmıştır. { حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ } “Sonunda onlara üstün gelip sindirdiğinizde” aralarında öldürmeyi çoğalttığınızda { فَشُدُّوا الْوَثَاقَ } “bağı sıkı bağlayın” onları esir alın. Vesâk (الْوَثَاق), fetha ve kesre ile, kendisiyle bağlanan şeyin adıdır. Mana şudur: Kaçıp kurtulamamaları için esirlerin bağını sağlam tutun. { فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ } “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz” yani onları esir aldıktan sonra, { وَإِمَّا فِدَاءً } “ya da fidye alırsınız”. Mennen ve fidâen (مَنًّا / فِدَاءً) gizli fiilleriyle mansubdurlar; yani 'ya bir lütufta bulunarak karşılıksız bırakırsınız ya da fidye alırsınız'. Mana ise şudur: Esir aldıktan sonra iki husus arasında muhayyerlik vardır; ya onlara iyilik edip serbest bırakırlar yahut fidye karşılığı salarlar. Bize (Hanefîlere) göre müşrik esirlerin hükmü öldürülmek veya köleleştirilmektir. Ayette zikredilen karşılıksız salıverme (menn) ve fidye alma, 'müşrikleri öldürün' kavliyle neshedilmiştir; çünkü

12689. Metin

سورة براء من آخر ما نزل عن مجاهد ليس اليوم منّ ولا فداء إنما هو الإسلام أو ضرب العنق أو المراد بالمن ان يمن عليهم بترك القتل وليسترقوا أو يمن عليهم فيخلوا لقبولهم الجزية وبالفداء ان يفادى بأساراهم أسارى المسلمين فقد رواه الطحاوي مذهباً عن ابى حنيفة ﵀ وهو قولهما والمشهور أنه لا يرى فداءهم لا بمال وبغيره لئلا يعودوا حربا علينا وعند الشافعى ورحمه الله تعالى للإمام أن يختار أحد الأمور الأربعة القتل والاسترقاق والفداء بأسارى المسلمين والمن {حتى تَضَعَ الحرب أَوْزَارَهَا} أثقالها وآلاتها التي لا تقوم إلا بها كالسلاح والكراع وقيل أوزارها آثامها يعنى حتى تترك أهل الحرب وهم المشركون شركهم بأن يسلموا وحتى لا يخلو من أن يتعلق بالضرب والشد أو بالمن والفداء فالمعنى على كلا المتعلقين عند الشافعي ﵀ أنهم لا يزالون على ذلك أبداً إلى أن لا يكون حرب مع المشركين وذلك اذا لم يبق لهم

Berâe (Tevbe) Suresi en son inen surelerdendir. Mücâhid'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Bugün karşılıksız salıverme de fidye de yoktur; ancak İslam yahut boynun vurulması vardır.' Ya da karşılıksız salıvermeden murad, öldürmeyi terk edip köleleştirilmeleri veya cizyeyi kabul etmelerinden ötürü serbest bırakılmalarıdır. Fidyeden murad ise onların esirlerine karşılık Müslüman esirlerin takas edilmesidir. Nitekim et-Tahâvî bunu Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh'in mezhebi olarak rivayet etmiştir ki İmameyn'in kavli de budur. Meşhur olan ise, bize karşı yeniden savaşa dönmemeleri için gerek mal gerekse başka bir şey karşılığında fidyelerini caiz görmemesidir. İmam Şâfiî rahmetullâhi aleyh'e göre ise devlet başkanı dört şeyden birini seçmekte serbesttir: Öldürme, köleleştirme, Müslüman esirlerle takas fidyesi ve karşılıksız salıverme. { حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا } “ta ki savaş ağırlıklarını bıraksın” yani silah ve savaş atları gibi savaşın kendisiyle kaim olduğu ağırlıklarını ve aletlerini bıraksın. Evzâr (أوزار) günahları demektir de denilmiştir; yani savaş ehli olan müşrikler Müslüman olarak şirklerini terk edinceye kadar. 'Hattâ' (حتى) edatı ya boyun vurmaya ve bağlamaya yahut karşılıksız salıverme ve fidyeye taalluk eder. Şâfiî rahmetullâhi aleyh'e göre her iki taalluk durumunda da mana; müşriklerle savaş kalmayıncaya kadar bu hükmün ebediyen devam edeceğidir; bu da onların hiçbir

12690. Metin

{ذلك ولو يشاء الله لانتصر منهم ولكن ليبلو بعضكم}

{ ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ } “İşte böyle. Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı; fakat sizi denemek için...”

12691. Metin

شوكة وقيل إذا نزل عيسى ﵇ وعند ابى حنيفة ﵀ إذا علق بالضرب والشد فالمعنى أنهم يقتلون ويؤسرون حتى تضع جنس الحرب الأوزار وذلك حين لا تبقى شوكة المشركين وإذا علق بالمن والفداء فالمعنى أنه يمن عليهم ويفادون حتى تضع حرب بدر أوزارها إلا أن يتأول المن والفداء بما ذكرنا من التأويل {ذلك} أي الأمر ذلك فهو مبتدأ وخبر أو فعلوا بهم ذلك فهو في محل النصب {وَلَوْ يَشَآءُ اللَّهُ لاَنْتَصَرَ مِنْهُمْ} لانتقم منهم بغير قتلا ببعض أسباب الهلاك كالخسف أو الرجفة أو غير ذلك {ولكن} أمركم بالقتال {لِّيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ} أي المؤمنين بالكافرين تمحيصاً للمؤمنين وتمحيقاً للكافرين {والذين قُتِلُواْ} بصري وحفص قَاتَلُواْ غيرهم {فِى سَبِيلِ الله فَلَن يُضِلَّ أعمالهم}

gücü kalmadığı zamandır. İsa aleyhisselâm indiği zaman olduğu da söylenmiştir. Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh'e göre ise, eğer vurmaya ve bağlamaya taalluk ederse mana; savaş cinsi ağırlıklarını bırakıncaya, yani müşriklerin gücü kalmayıncaya kadar öldürülürler ve esir alınırlar demektir. Şayet karşılıksız salıverme ve fidyeye taalluk ederse mana; Bedir savaşı ağırlıklarını bırakıncaya kadar onlara iyilik edilir ve fidye alınır demektir; meğerki karşılıksız salıverme ve fidye yukarıda zikrettiğimiz şekilde tevil edilmiş olsun. { ذَلِكَ } “İşte böyle” yani iş/durum böyledir; binaenaleyh mübteda ve haberdir veya 'onlara bunu yapın' manasında olup nasb mahallindedir. { وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } “Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı” yere batırma, sarsıntı veya benzeri helak sebepleriyle öldürmeksizin onlardan intikamını alırdı. { وَلَكِنْ } “fakat” size savaşmayı emretti { لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ } “sizi birbirinizle denemek için” yani müminleri arındırmak ve kâfirleri mahvetmek için müminleri kâfirlerle imtihan etmek amacıyla [böyle yaptı]. { وَالَّذِينَ قُتِلُوا } “öldürülenlere gelince” Basra kıraati ile Hafs 'kutilû' (قُتِلُوا), diğerleri ise 'kâtelû' (قَاتَلُوا) şeklinde okumuştur, { فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ } “Allah yolunda, [Allah] onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.”

12692. Metin

سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ (٥)

{ سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ } “Onları doğru yola iletecek ve hallerini düzeltecektir.” (Muhammed: 5)

12693. Metin

{سَيَهْدِيهِمْ} إلى طريق الجنة أو إلى الصواب في جواب منكر ونكير {وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ} يرضى خصماءهم ويقبل أعمالهم

{ سَيَهْدِيهِمْ } “Onları doğru yola iletecek” cennetin yoluna veya Münker ve Nekir'in sorgusunda doğru cevaba [iletecektir]. { وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ } “ve hallerini düzeltecektir” hasımlarını onlardan razı edecek ve amellerini kabul buyuracaktır.

12694. Metin

وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ (٦)

{ وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ } “Ve onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.” (Muhammed: 6)

12695. Metin

{وَيُدْخِلُهُمُ الجنة عَرَّفَهَا لَهُمْ} عن مجاهد عرفهم مساكنهم فيها حتى لا يحتاجون أن يسألوا أو طيبها لهم من العرف وهو طيب الرائحة

{ وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ } “Ve onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.” Mücâhid'den rivayetle: Sormaya ihtiyaç duymayacakları şekilde oradaki konaklarını onlara tanıtmıştır; yahut güzel koku manasına gelen 'arf' (العرف) kökünden hareketle, cenneti onlar için misk gibi kokulu kılmıştır.

12696. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ (٧)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a [dinine] yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.” (Muhammed: 7)

12697. Metin

{يا أيها الذين آمنوا إن تنصروا الله} اى دين اله ورسوله {يَنصُرْكُمْ} على عدوكم ويفتح لكم {وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} في مواطن الحرب أو على محجة الاسلام

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz” yani Allah'ın ve Resulü'nün dinine [yardım ederseniz], { يَنْصُرْكُمْ } “O da size yardım eder” düşmanınıza karşı ve size fetihler nasip eder, { وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ } “ve ayaklarınızı sağlam tutar” savaş meydanlarında yahut İslam caddesi üzerinde.

12698. Metin

وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ (٨)

{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ } “İnkar edenlere gelince, yıkım onlara olsun! [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 8)

12699. Metin

{والذين كَفَرُواْ} في موضع رفع بالابتداء والخبر {فَتَعْساً لَّهُمْ} وعطف قوله {وَأَضَلَّ أعمالهم} على الفعل الذي نصب تعسا لأن المعنى فقال تعساً لهم والتعس العثور وعن ابن عباس رضى الله عنهما يرد في الدنيا القتل وفي الآخرة التردي في النار

{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkar edenlere gelince” ibtidadan ötürü ref mahallindedir, haberi ise { فَتَعْسًا لَهُمْ } “yıkım onlara olsun!” kısmıdır. { وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ } “amellerini boşa çıkarmıştır” cümlesinin 'ta'sen' kelimesini nasbeden fiile atfedilmesinin sebebi, mananın 'Allah onlara yıkım versin' şeklinde olmasıdır. Ta's (التعس), tökezleyip düşmek demektir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayetle: Dünyada öldürülmek, ahirette ise ateşe yuvarlanmaktır.

12700. Metin

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ (٩)

{ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ } “Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleri sebebiyledir; bu yüzden [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 9)

12701. Metin

{ذلك} أي التعس والضلال {بِأَنَّهُمْ كَرِهُواْ مَآ أَنزَلَ الله} أي القرآن {فَأَحْبَطَ أعمالهم}

{ ذَلِكَ } “Bu” yani yıkım ve sapkınlık { بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ } “Allah'ın indirdiğini beğenmemeleri sebebiyledir” yani Kur'an'ı [beğenmemeleri yüzündendir], { فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ } “bu yüzden amellerini boşa çıkarmıştır”.

12702. Metin

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا (١٠)

{ أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا } “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları yerle bir etti. O kâfirlere de bunların benzerleri vardır.” (Muhammed: 10)

12703. Metin

{أَفَلَمْ يَسِيرُواْ فِى الأرض} يعني كفار أمتك {فَيَنظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عاقبة الذين مِن قَبْلِهِمْ دمر الله عليهم} اهلكهم هلال استئصال {وللكافرين} مشركي قريش {أمثالها} أمثال تلك الهلكة لأن التدمير يدل عليها

{ أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ } “Yeryüzünde dolaşmadılar mı?” yani ümmetinin kâfirleri, { فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “bakmadılar mı kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna? Allah onları yerle bir etti” köklerini kurutacak bir helak ile onları yok etti. { وَلِلْكَافِرِينَ } “O kâfirlere de” Kureyş müşriklerine de { أَمْثَالُهَا } “bunların benzerleri vardır” o helakin benzerleri vardır; zira 'tedmîr' (yerle bir etme) buna delalet etmektedir.

12704. Metin

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ (١١)

{ ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ } “Bu, Allah'ın iman edenlerin mevlası [yardımcısı] olması, kâfirlerin ise hiçbir mevlasının bulunmaması sebebiyledir.” (Muhammed: 11)

12705. Metin

{ذلك} اى نصر المؤمنين وسموء عاقبة الكافرين {بأن الله مولى الذين آمنوا} وليهم وناصرهم {وَأَنَّ الكافرين لاَ مولى لَهُمْ} أي لا ناصر لهم فإن الله مولى العباد جميعاً من جهة الاختراع وملك التصرف فيهم ومولى المؤمنين خاصة من جهة النصرة

{ ذَلِكَ } “Bu” yani müminlere yardım edilmesi ve kâfirlerin akıbetinin kötü olması { بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا } “Allah'ın iman edenlerin mevlası olması... sebebiyledir” dostu ve yardımcısıdır. { وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ } “ve kâfirlerin ise hiçbir mevlasının bulunmaması [sebebiyledir]” yani hiçbir yardımcıları yoktur. Şüphesiz Allah, yaratma ve üzerlerinde tasarruf sahibi olma cihetiyle bütün kulların mevlasıdır; yardım etme cihetiyle ise hususi olarak müminlerin mevlasıdır.

12706. Metin

إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ (١٢)

{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهARُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkar edenler ise zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yerler; onların barınağı ateştir.” (Muhammed: 12)

12707. Metin

{إن الله يدخل الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار والذين كَفَرُواْ يَتَمَتَّعُونَ}

{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkar edenler ise zevklenirler”

12708. Metin

ينتفعون بمتاع الحياة الدنيا أياماً قلائل {وَيَأْكُلُونَ} غافلين غير متفكرين في العاقبة {كَمَا تَأْكُلُ الأنعام} في معالفها ومسارحها غافلة عما هي بصدده من النحر والذبح {والنار مَثْوًى لَّهُمْ} منزل ومقام

az bir müddet dünya hayatının nimetlerinden faydalanırlar, { وَيَأْكُلُونَ } “ve yerler” gafilce ve akıbeti hiç düşünmeksizin, { كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ } “hayvanların yediği gibi” yemliklerinde ve otlaklarında, boğazlanıp kesileceklerinden gafil olarak [yedikleri gibi]. { وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ } “onların barınağı ateştir” kalacakları yer ve duraktır.

12709. Metin

وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ (١٣)

{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ } “Seni çıkaran memleketinden daha kuvvetli nice memleketler vardı ki, biz onları helak ettik de kendilerine hiçbir yardımcı bulunmadı.” (Muhammed: 13)

12710. Metin

{وكأين من قرية} اى كم من قرية للتكثير وأراد بالقرية اهلها ولذكل قال أهلكناهم {هِىَ أَشَدُّ قُوَّةً مّن قَرْيَتِكَ التى أَخْرَجَتْكَ} أي وكم من قرية أشد قوة من قومك الذين أخرجوك أي كانوا سبب خروجك {أهلكناهم فَلاَ ناصر لَهُمْ} أي فلم يكن لهم من ينصرهم ويدفع العذاب عنهم

{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ } “Nice memleketler vardı ki” çokluk ifade eden 'kem min karyetin' (كم من قرية) demektir. Memleket ile halkını kastetmiştir; bu sebeple 'onları helak ettik' buyurmuştur. { هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ } “seni çıkaran memleketinden daha kuvvetli” yani seni çıkaran, senin çıkmana sebep olan kavminden daha kuvvetli nice memleketler [vardı]. { أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ } “biz onları helak ettik de kendilerine hiçbir yardımcı bulunmadı” yani kendilerine yardım edecek ve azabı onlardan savacak kimseleri olmadı.

12711. Metin

أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ (١٤)

{ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler gibi midir?” (Muhammed: 14)

12712. Metin

{أَفَمَن كَانَ على بَيِّنَةٍ مِّن رَّبّهِ} أي على حجة من عنده وبرهان وهو القرآن المعجز وسائر المعجزات يعنى رسول الله ﷺ {كَمَن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ} هم أهل مكة الذين زين لهم الشيطان شركهم وعداوتهم لله ورسوله وقال سوء عمله {واتبعوا أَهْوَآءَهُمْ} للحمل على لفظ من ومعناه

{ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse” yani O'nun katından bir hüccet ve bürhan -ki o mucize Kur'an ve diğer mucizelerdir- üzerinde olan kimse; yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, { كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } “kötü ameli kendisine süslü gösterilen... gibi midir?” bunlar şeytanın kendilerine şirklerini, Allah'a ve Resulü'ne olan düşmanlıklarını süslü gösterdiği Mekke ehlidir. [Önce tekil olarak] 'kötü ameli' buyurmuş, sonra da { وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ } “ve hevalarına uyan kimseler” diyerek 'men' lafzının hem lafzına hem de manasına hamletmiştir.

12713. Metin

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ (١٥)

{ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ } “Müttakilere vadedilen cennetin misali [şöyledir]: Orada bozulmamış sudan ırmaklar, tadı değişmemiş sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her türlü meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. [Bunlara nail olanlar], ateşte ebedi kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar su içirilen kimse gibi midir?” (Muhammed: 15)

12714. Metin

{مَّثَلُ الجنة} صفة الجنة العجيبة الشأن {التى وُعِدَ المتقون} عن الشرك {فِيهَآ أَنْهَارٌ} داخل في حكم الصلة كالتكرير لها ألا ترى الى صحة فولك التي فيها انهار او حال اى مسقرة فيها انهار {من ماء غير آسن} غير متغير اللون والريح والطعم يقال أسن الماء إذا تغير طعمه وريحه أسِن مكي {وَأَنْهَارٌ مِّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ} كما تتغير ألبان الدنيا إلى الحموضة وغيرها {وأنهار من خمر لذة} تأنيث للذيذ وهو لاذيذ {لِّلشَّارِبِينَ} أي ما هو إلا التلذذ الخالص ليس معه ذهاب عقل ولا خمار ولا صداع ولا آفة من آفات الخمر {وأنهار مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى} لم يخرج من بطون النحل فيخالطه الشمع وغيره {وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثمرات وَمَغْفِرَةٌ مّن رَّبِّهِمْ} مَثَلُ مبتدأ خبره {كَمَنْ هُوَ خالد فِى النار وَسُقُواْ مَآءً حَمِيماً} حاراً في النهاية {فَقَطَّعَ أَمْعَآءَهُمْ} والتقدير أمثل الجنة كمثل جزاء من هو خالد في النار وهو كلام في صورة الإثبات ومعناه النفي لانطوائه تحت حكم كلام مصدّر بحرف الإنكار ودخوله في حيزه وهو قوله أَفَمَن كَانَ على بَيّنَةٍ مّن رَّبّهِ كَمَن زُيّنَ لَهُ سُوء عَمَلِهِ وفائدة حذف حرف الإنكار زيادة تصوير لمكابرة من يسوي بين التمسك بالبينة والتابع لهواه وأنه بمنزلة من يثبت التسوية بين الجنة التي تجري فيها تلك

{مَّثَلُ الجنة} “Cennetin sıfatı/durumu”, yani şanı şaşılacak derecede yüce olan Cennetin niteliği [şöyledir]: {التى وُعِدَ المتقون} “şirkten sakınanlara vaad olunan” {فِيهَآ أَنْهَارٌ} “orada ırmaklar vardır”. Sıla (ilgi cümlesi) hükmüne dâhildir, onun bir tekrarı gibidir; nitekim "التي فيها أنهار" (içinde ırmaklar olan o [cennet]) demenin doğruluğunu görmez misin? Yahut hâl (durum bildiren) konumundadır, yani "orada ırmaklar yerleşmiş halde" demektir. {من ماء غير آسن} “bozulmamış sudan”, yani rengi, kokusu ve tadı değişmemiş [sudan]. Tadı ve kokusu değiştiğinde أسن الماء (su bozuldu) denir. Mekkî [kıraatinde] ise أَسِنَ [şeklinde okunmuştur]. {وَأَنْهَارٌ مِّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ} “ve dünya sütlerinin ekşimeye ve başka hallere uğrayarak değişmesi gibi tadı bozulmamış sütten ırmaklar”, {وأنهار من خمر لذة} “ve lezzetli şaraptan ırmaklar”. [لذة kelimesi] lezîz (لذيذ) kelimesinin müennesidir; o da lezzet vericidir. {لِّلشَّارِبِينَ} “içenler için”, yani o, aklı giderme, mahmurluk, baş ağrısı ve şarabın afetlerinden hiçbir afet bulunmayan, sırf saf bir lezzetten ibarettir. {وأنهار مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى} “ve süzme baldan ırmaklar vardır”, arıların karnından çıkmamıştır ki içine balmumu ve benzeri şeyler karışmış olsun. {وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثمرات وَمَغْفِرَةٌ مّن رَّبِّهِمْ} “Ve onlar için orada her türlü meyveden ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.” {مَّثَلُ} mübtedadır (öznedir), haberi (yüklemi) ise: {كَمَنْ هُوَ خالد فِى النار} “ateşte ebedî kalacak olan kimse gibi midir?” {وَسُقُواْ مَآءً حَمِيماً} “ve son derece kaynar bir su içirilen”, {فَقَطَّعَ أَمْعَآءَهُمْ} “böylece bağırsaklarını parça parça eden [kimse gibi midir?]”. [Cümlenin] takdiri şöyledir: "Cennetin durumu, ateşte ebedî kalacak olan kimsenin cezasının durumu gibi midir?" Bu, şekil bakımından olumlu bir söz olmakla birlikte anlamı olumsuzdur (inkârîdir); çünkü inkâr harfiyle başlayan bir sözün hükmü altına girmiş ve onun kapsamına dâhil olmuştur; o da: {أَفَمَن كَانَ على بَيّنَةٍ مّن رَّبّهِ كَمَن زُيّنَ لَهُ سُوء عَمَلِهِ} “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse gibi midir?” sözüdür. İnkâr harfinin hazfedilmesinin (düşürülmesinin) faydası, açık delile tutunan kimse ile hevasına uyan kimseyi bir tutan kişinin inatçılığını daha iyi tasvir etmek ve onun bu durumunun, içinde söz konusu [nimetlerin] aktığı Cennet ile [cehennem azabını] bir tutmayı onaylayan kimsenin konumunda olduğunu [göstermektir].

12716. Metin

{وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حتى إِذَا خَرَجُواْ من عندك}

{ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ } “Onlardan seni dinleyenler de vardır; yanından çıktıkları zaman...”

12717. Metin

الأنهار وبين النار التي يسقى أهلها الحميم

ırmakların aktığı cennet ile ehline kaynar su içirilen cehennem arasında eşitlik kabul eden kimse mesabesinde olduğunu göstermektir.

12718. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ (١٦)

{ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ } “Onlardan seni dinleyenler de vardır. Yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilmiş olanlara: 'Az önce ne dedi?' derler. İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve hevalarına uymuş kimselerdir.” (Muhammed: 16)

12719. Metin

{وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حتى إِذَا خَرَجُواْ مِنْ عِندِكَ قَالُواْ لِلَّذِينَ أُوتُواْ العلم مَاذَا قال آنفا} هم المنافقون كانوا يحضرون مجلس رسول الله ﷺ فيسمعون كلامه ولا يعونه ولا يلقون له بالانهاونا منهم فإذا خرجوا قالوا لأولي العلم من الصحابة ماذا قال الساعة على جهة الاستهزاء {أُوْلَئِكَ الذين طَبَعَ الله على قُلُوبِهِمْ واتبعوا أهواءهم}

{ وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا } “Onlardan seni dinleyenler de vardır. Yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilmiş olanlara: 'Az önce ne dedi?' derler.” Bunlar münafıklardır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinde bulunurlar, sözünü dinlerler fakat onu anlamazlar ve önemsemedikleri için ona kulak vermezlerdi. Dışarı çıktıklarında ise alay yollu olarak sahabenin ilim sahiplerine 'Demin ne söyledi?' derlerdi. { أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ } “İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve hevalarına uymuş kimselerdir.”

12720. Metin

وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ (١٧)

{ وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ } “Doğru yolu bulanlara gelince, [Allah] onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.” (Muhammed: 17)

12721. Metin

{والذين اهتدوا} بالإيمان واستماع القرآن {زَادَهُمْ} الله {هُدًى} أي بصيرة وعلماً أو شرح صدورهم {وآتاهم تقواهم} اعلنهم عليها أو آتاهم جزاء تقواهم أو بين لهم ما يتقون

{ وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا } “Doğru yolu bulanlara gelince” iman etmek ve Kur'an'ı dinlemek suretiyle, { زَادَهُمْ } Allah onların { هُدًى } “hidayetini artırmış” yani basiret ve ilimlerini artırmış yahut göğüslerini açmıştır. { وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ } “ve onlara takvalarını vermiştir” bunun için onlara yardım etmiş yahut takvalarının mükâfatını vermiş veya sakınmaları gereken şeyleri kendilerine açıklamıştır.

12722. Metin

فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ (١٨)

{ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ } “Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa onun alametleri kesinlikle gelmiştir. Artık o kendilerine geldiğinde ibret almaları neye yarar?” (Muhammed: 18)

12723. Metin

{فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ الساعة} أي ينتظرون {أَن تَأْتِيهُم} أي إتيانها فهو بدل اشتمال من الساعة {بَغْتَةً} فجأة {فَقَدْ جَآءَ أَشْرَاطُهَا} علاماتها وهو مبعث محمد ﷺ وإنشقاق القمر والدخان وقيل قطع الأرحام وقلة الكرام وكثرة اللئام {فأنى لَهُمْ إِذَا جَآءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ} قال الأخفش التقدير فأنى لهم ذكراهم اذا جاءتهم

{ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ } “Onlar... başka bir şey mi bekliyorlar?” yani bekliyorlar mı { أَنْ تَأْتِيَهُمْ } “kendilerine gelmesinden” yani onun gelişini beklerler ki bu 'es-Sâat' kelimesinden bedel-i iştimaldir, { بَغْتَةً } “ansızın” apansızın. { فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا } “Oysa onun alametleri kesinlikle gelmiştir” işaretleri [gelmiştir]; o da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderilmesi, ayın yarılması ve duman hadisesidir. Sıla-i rahimin kesilmesi, asil kimselerin azalması ve alçak kimselerin çoğalması olduğu da söylenmiştir. { فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ } “Artık o kendilerine geldiğinde ibret almaları neye yarar?” el-Ahfeş şöyle demiştir: Takdiri; 'Kıyamet kendilerine geldiği zaman ibret almaları onlara nereden fayda verecek?' şeklindedir.

12724. Metin

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ (١٩)

{ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ } “Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. Allah, dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed: 19)

12725. Metin

{فاعلم أَنَّهُ} أن الشأن {لآ إله إِلاَّ الله واستغفر لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ والمؤمنات} والمعنى فاثبت على ما أنت عليه من العلم بوحدانية الله وعلى التواضع وهضم النفس باستغفار ذنبك وذنوب من على دينك وفي شرح التأويلات جاز أن يكون له ذنب فأمره بالاستغفار له ولكنا لا نعلمه غير أن ذنب الأنبياء ترك الأفضل دون مباشرة القبيح وذنوبنا مباشر القبائح من الصغائر والكبائر وقيل الفاآت في هذه الآيات لعطف جملة على جملة بينهما اتصال {والله يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ} في معايشكم ومتاجركم {وَمَثْوَاكُمْ} ويعلم حيث تستقرون من منازلكم أو متقلبكم في حياتكم ومثواكم في القبور أو متقلبكم في اعمالكم ومثواكم في الجنة والنار ومثله حقيق بأن يتقى ويخشى وان يستغفر وسئل سفيان بن عبينة عن فضل العلم فقال ألم تسمع قوله فاعلم انه لا اله الا الله واستغفر لِذَنبِكَ فأمر بالعمل بعد العلم

{فاعلم أَنَّهُ} [şüphesiz durum şudur ki] “Bil ki” {لآ إله إِلاَّ الله واستغفر لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ والمؤمنات} “Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; hem kendi günahın hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile!” Mana şudur: Allah'ın birliğini bilme hususunda bulunduğun hal üzere ve gerek kendi günahın gerekse senin dininde olanların günahları için bağışlanma dileyerek tevazu ve nefsi tezellül (alçakgönüllülük) üzere sebat et. Şerhu't-Te'vîlât'ta [şöyle] denilmiştir: [Peygamberin] bir günahının olması caiz olup ona bunun için bağışlanma dilemesi emredilmiştir; fakat biz bunu bilmeyiz. Ancak şu var ki peygamberlerin günahı, çirkin fiilleri doğrudan işlemek değil, daha evla olanı terk etmektir; bizim günahlarımız ise küçük ve büyük çirkinlikleri bizzat işlemektir. Denildi ki: Bu ayetlerdeki fâ harfleri, aralarında irtibat bulunan bir cümlenin diğer bir cümleye atfedilmesi içindir. {والله يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ} “Allah, gezip dolaştığınız yeri” [yani] geçimleriniz ve ticaretlerinizdeki [hareketliliğinizi], {وَمَثْوَاكُمْ} “ve durup kalacağınız yeri bilir.” [yani] evlerinizden yerleştiğiniz yerleri bilir. Veyahut hayatınızdaki dolaşmanızı ve kabirlerdeki kalış yerinizi; yahut amellerinizdeki hareketliliğinizi ve cennet ile cehennemdeki kalış yerinizi [bilir]. Böylesi bir Zat, kendisinden sakınılmaya, korkulmaya ve O'ndan bağışlanma dilenmeye layıktır. Süfyân b. Uyeyne'ye ilmin fazileti sorulduğunda şöyle demiştir: O'nun {فاعلم انه لا اله الا الله واستغفر لِذَنبِكَ} “Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve kendi günahın için bağışlanma dile!” buyruğunu duymadın mı? Böylece ilimden sonra ameli emretmiştir.

12727. Metin

وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ (٢٠)

{ وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ } “İman edenler: 'Keşke bir sure indirilseydi!' derler. Fakat hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına tutulmuş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara lâyık olan da budur!” (Muhammed: 20)

12728. Metin

{ويقول الذين آمنوا لَوْلاَ نُزِّلَتْ سُورَةٌ} فيها ذكر الجهاد {فَإِذَآ أُنزِلَتْ سُورَةٌ} في معنى الجهاد {مُّحْكَمَةٌ} مبينة غير متشابهة لا تحتمل وجهاً إلا وجوب القتال وعن قتادة كل سورة فيها ذكر القتال فهي محكمة لأن النسخ لا يرد عليها من قبل أن القتال نسخ ما كان من الصفح والمهادنة وهو غير منسوخ إلى يوم القيامة {وَذُكِرَ فِيهَا القتال} أي أمر فيها بالجهاد {رَأَيْتَ الذين فِى قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ} نفاق أي رأيت المنافقين فيما بينهم

{ وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ } “İman edenler: 'Keşke... bir sure indirilseydi!' derler” içinde cihattan bahsedilen [bir sure]. { فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ } “Fakat... bir sure indirilip de” cihat anlamında, { مُحْكَمَةٌ } “hükmü açık” apaçık, müteşabih olmayan, savaşın farziyetinden başka bir ihtimal taşımayan [bir sure]. Katâde'den rivayet edildiğine göre; içinde savaştan bahsedilen her sure muhkemdir, çünkü savaş, daha önceki af ve barış hükümlerini neshettiği ve kıyamete kadar da neshedilmeyeceği için onda nesh vaki olmaz. { وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ } “içinde savaştan söz edilince” yani içinde cihat emredilince, { رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } “kalplerinde hastalık bulunanların... görürsün” [yani] nifak [bulunanların], yani kendi aralarındaki münafıkları görürsün,

12729. Metin

{يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ المغشى عَلَيْهِ مِنَ الموت}

{ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ } “ölüm baygınlığına tutulmuş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını [görürsün]”

12730. Metin

يضجرون منها {يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ المغشى عَلَيْهِ مِنَ الموت} أي تشخص أبصارهم جبناً وجزعاً كما ينظر من أصابته الغشية عند الموت {فأولى لَهُمْ} وعيد بمعنى فويل لهم وهو أفعل من الولى وهو القرب ومعناه الدعاء عليهم بأن يليهم المكروه

ondan canları sıkılır. { يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ } “ölüm baygınlığına tutulmuş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını [görürsün]” yani ölüm anında üzerine baygınlık çöken kimsenin baktığı gibi, korkaklık ve dehşetten gözleri dikilir kalır. { فَأَوْلَى لَهُمْ } “Onlara lâyık olan da budur!” Bir tehdittir; 'onlara yazıklar olsun' anlamındadır. Yakınlık demek olan el-vely (الولى) kökünden ef'al kalıbıdır. Manası, kendilerine hoşlanmadıkları şeyin yaklaşması için onlara yapılan bir bedduadır.

12731. Metin

طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ (٢١)

{ طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ } “[Onlara düşen] bir itaat ve güzel bir sözdür. İş ciddileştiği zaman Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed: 21)

12732. Metin

{طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ} كلام مستأنف أي طاعة وقول معروف خير لهم {فَإِذَا عَزَمَ الأمر} فإذا جد الأمر ولزمهم فرض القتال {فَلَوْ صَدَقُواْ الله}

{ طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ } “[Onlara düşen] bir itaat ve güzel bir sözdür” yeni bir cümledir; yani itaat ve güzel söz onlar için daha hayırlıdır. { فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ } “İş ciddileştiği zaman” iş ciddileşip savaş farzı onlara gerekli olduğunda, { فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ } “Allah'a sadakat gösterselerdi”

12733. Metin

في الإيمان والطاعة {لَكَانَ} الصدق {خَيْراً لَّهُمْ} من كراهة الجهاد ثم التفت من الغيبة إلى الخطاب بضرب من التوبيخ والارهاب فقال

imanda ve itaatte [sadakat gösterselerdi], { لَكَانَ } [bu] sadakat { خَيْرًا لَهُمْ } “kendileri için daha hayırlı olurdu” cihattan hoşlanmamaktan. Sonra bir tür azarlama ve korkutma ile gaip sigasından muhatap sigasına iltifat yaparak şöyle buyurdu:

12734. Metin

فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ (٢٢)

{ فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ } “Demek [yönetimi] ele alırsanız ya da [itaatten] yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız, öyle mi?” (Muhammed: 22)

12735. Metin

{فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِن تَوَلَّيْتُمْ أَن تُفْسِدُواْ فِى الأرض وَتُقَطِّعُواْ أَرْحَامَكُمْ} أي فلعلكم إن أعرضتم عن دين رسول الله ﷺ وسنته أن ترجعوا إلى ما كنتم عليه في الجاهلية من الإفساد في الأرض بالتغاور والتناهب وقطع الأرحام بمقاتلة بعض الأقارب بعضاً ووأد البنات وخبر عسى أَن تُفْسِدُواْ والشرط اعتراض بين الاسم والخبر والتقدير فهل عسيتم ان تفسدوا في الارض تقطعوا أرحامكم إن توليتم

{ فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ } “Demek [yönetimi] ele alırsanız ya da [itaatten] yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız, öyle mi?” Yani Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in dininden ve sünnetinden yüz çevirirseniz, baskın ve yağmalarla yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, bazı akrabaların diğerleriyle savaşması ve kız çocuklarını diri diri gömmek suretiyle akrabalık bağlarını koparmak gibi Câhiliye döneminde üzerinde bulunduğunuz hallere dönmeniz pek muhtemeldir. 'Asâ'nın haberi { أَنْ تُفْسِدُوا } ifadesidir; şart cümlesi ise isim ile haber arasında itiraziyedir (ara cümledir). Takdiri şöyledir: 'Eğer yüz çevirirseniz, yeryüzünde fesat çıkarıp akrabalık bağlarınızı koparmanız pek muhtemel midir?'

12736. Metin

أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ (٢٣)

{ أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ } “İşte onlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, bu yüzden sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Muhammed: 23)

12737. Metin

{أولئك} إشارة إلى المذكورين {الذين لَعَنَهُمُ الله} أبعدهم عن رحمته {فَأَصَمَّهُمْ} عن استماع الموعظة {وأعمى أبصارهم} عن إبصارهم طريق الهدى

{ أُولَئِكَ } “İşte onlar” zikredilen kimselere işarettir. { الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ } “Allah'ın kendilerini lanetlediği” rahmetinden uzaklaştırdığı, { فَأَصَمَّهُمْ } “bu yüzden sağırlaştırdığı” öğüt dinlemekten [alıkoyduğu], { وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ } “ve gözlerini kör ettiği” hidayet yolunu görmekten [kör ettiği kimselerdir].

12738. Metin

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا (٢٤)

{ أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا } “Onlar Kur'an'ı derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed: 24)

12739. Metin

{أفلا يتدبرون القرآن} فيعرفوا ما فيه من المواعظ والزواجر ووعيد العصاة حتى لا يجسروا على المعاصى وام في {أَمْ على قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} بمعنى بل وهمزة التقدير للتسجيل عليهم بأن قلوبهم مقفلة لا يتوصل اليها ذكر ونكرت القلوب لأن المراد على قلوب قاسية مبهم أمرها في ذلك والمراد بعض القلوب وهي قلوب المنافقين وأضيفت الأقفال إلى القلوب لأن المراد الأقفال المختصة بها وهي أقفال الكفر التي استغلقت فلا تنفتح نحو الرين والختم والطبع

{ أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ } “Onlar Kur'an'ı derinlemesine düşünmüyorlar mı?” böylece içindeki öğütleri, sakındırmaları ve günahkârlara yönelik tehditleri anlasalar da günahlara cüret etmeseler. { أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا } “Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” ayetindeki 'em' (أَمْ), 'bel' (بَلْ / bilakis) anlamındadır. Takdirî soru hemzesi, kalplerinin kilitli olduğunu ve oraya hiçbir uyarının ulaşamayacağını tescil etmek içindir. 'Kulûb' (kalpler) kelimesi belirsiz (nekre) getirilmiştir, çünkü kastedilen katılaşmış ve bu hususta durumu kapalı kalplerdir; murat edilen de bazı kalpler olup onlar da münafıkların kalpleridir. Kilitlerin kalplere izafe edilmesi ise, kastedilenin o kalplere has kilitler olması sebebiyledir; bunlar da paslanma, mühürlenme ve tab' gibi kilitlenip asla açılmayan küfür kilitleridir.

12740. Metin

إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَى لَهُمْ (٢٥)

{ إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَى لَهُمْ } “Şüphesiz kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra arkalarına dönüp irtidat edenlere şeytan [kötülükleri] süslemiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.” (Muhammed: 25)

12741. Metin

{إِنَّ الذين ارتدوا على أدبارهم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهدى} أي المنافقون رجعوا إلى الكفر سراً بعد وضوح الحق لهم {الشيطان سَوَّلَ} زين {لَهُمْ} جملة من مبتدأ وخبر وقعت خبر الان نحو إن زيداً عمرو مر به {وأملى لَهُمْ} ومدّ لهم في الآمال والأماني وَأُمْلِىَ ابو عمر واى امهلوا ومد في عمرهم

{ إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى } “Şüphesiz kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra arkalarına dönüp irtidat edenlere” yani hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra gizlice küfre dönen münafıklara, { الشَّيْطَانُ سَوَّلَ } “şeytan... süslemiş” bezemiş { لَهُمْ } “onlara”. Bu mübteda ve haberden oluşan bir cümle olup 'inne'nin haberi konumundadır; tıpkı 'İnne Zeyden Amrûn merra bihî' örneğinde olduğu gibi. { وَأَمْلَى لَهُمْ } “ve onları uzun emellere düşürmüştür” onların emellerini ve hayallerini uzatmıştır. Ebû Amr ise bunu edilgen olarak 've ümliye' (وَأُمْلِيَ) şeklinde okumuştur; yani onlara mühlet verilmiş ve ömürleri uzatılmıştır.

12742. Metin

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ (٢٦)

{ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ } “Bu, onların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayan kimselere: 'Bazı işlerde size itaat edeceğiz' demelerindendir. Allah ise onların gizlediklerini bilir.” (Muhammed: 26)

12743. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لِلَّذِينَ كَرِهُواْ مَا نَزَّلَ الله} أي المنافقون قالوا لليهود {سَنُطِيعُكُمْ فِى بعض الأمر} اى عداوة محمد والقعود عن نصرته {والله يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ} على المصدر من اسر حمزة وعلى

{ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ } “Bu, onların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayan kimselere... demelerindendir” yani münafıklar Yahudilere şöyle demişlerdir: { سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ } “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” yani Muhammed'e düşmanlık etme ve ona yardımdan geri durma konusunda. { وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ } “Allah ise onların gizlediklerini bilir” Hamza ve Ali 'eserra' (أَسَرَّ) fiilinin masdarı olarak [esrârahum - إِسْرَارَهُمْ] okumuştur.

12744. Metin

{فكيف إذا توفتهم الملائكة يضربون وجوههم وأدبارهم}

{ فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ } “Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?”

12745. Metin

وحفص اسرارهم غير جمع سر

Hafs ise bunu 'sır' (سر) kelimesinin çoğulu olmaksızın [esrârahum - أَسْرَارَهُمْ] şeklinde okumuştur.

12746. Metin

فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ (٢٧)

{ فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ } “Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?” (Muhammed: 27)

12747. Metin

{فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الملائكة} أي فكيف يعملون وما حيلتهم حينئذ {يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وأدبارهم} عن ابن عباس رضى الله عنهما لا يتوفى أحد على معصية إلا يضرب من الملائكة في وجهه ودبره

{ فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ } “Melekler... canlarını alırken durumları nasıl olacak?” yani o vakit ne yapacaklar ve çareleri ne olacak? { يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ } “yüzlerine ve arkalarına vurarak”. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre: Hiç kimse bir günah üzere vefat etmez ki melekler onun yüzüne ve arkasına vurmasın.

12748. Metin

ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ (٢٨)

{ ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ } “Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardına düşmeleri ve O'nun hoşnutluğundan hoşlanmamaları sebebiyledir. Bu yüzden [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 28)

12749. Metin

{ذلك} إشارة إلى التوفي الموصوف {بِأَنَّهُمْ} بسبب أنهم {اتبعوا مَا أَسْخَطَ الله} من معاونة الكافرين {وَكَرِهُواْ رِضْوَانَهُ} من نصرة المؤمنين {فَأَحْبَطَ أعمالهم}

{ ذَلِكَ } “Bu” bu şekilde nitelenen vefat ettiriliş, { بِأَنَّهُمُ } “onların... sebebiyledir” şundan dolayıdır ki onlar { اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ } “Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardına düşmüş” kâfirlere yardım etmek suretiyle, { وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ } “ve O'nun hoşnutluğundan hoşlanmamışlardır” müminlere yardım etmekten [hoşlanmamışlardır]. { فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ } “Bu yüzden [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır”.

12750. Metin

أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ (٢٩)

{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ } “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın onların kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?” (Muhammed: 29)

12751. Metin

{أَمْ حَسِبَ الذين فِى قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ أَن لَّن يُخْرِجَ الله أضغانهم} أحقادهم والمعنى أظن المنافقون أن الله تعالى لا يبرز بغضهم وعداوتهم للمؤمنين

{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ } “Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın onların kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?” [yani] kinlerini. Manası: Münafıklar, Yüce Allah'ın müminlere olan buğuzlarını ve düşmanlıklarını ortaya çıkarmayacağını mı zannettiler?

12752. Metin

وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ (٣٠)

{ وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ } “Biz dileseydik onları sana elbette gösterirdik de sen onları simalarından tanırdın. Andolsun sen onları konuşma üsluplarından da tanırsın. Allah ise amellerinizi bilir.” (Muhammed: 30)

12753. Metin

{وَلَوْ نَشَآءُ لأريناكهم} لعرّفناكهم ودللناك عليهم {فَلَعَرَفْتَهُم بسيماهم} بعلامتهم وهو أن يسمهم الله بعلامة بها وعن انس رضى الله عنه ماخفى على رسول الله ﷺ بعد هذه الآية احد من المافقين كان يعرفهم بسيماهم {وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِى لَحْنِ القول} في نحوه وأسلوبه الحسن من فحوى كلامهم لأنهم كانوا لا يقدرون على كتمان ما في أنفسهم واللام في فَلَعَرَفْتَهُم داخلة في جواب لو كالتى في لاريناكم كررت في المعطوف وأما اللام في وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فواقعة مع النون في جواب قسم محذوف

{ وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ } “Biz dileseydik onları sana elbette gösterirdik” onları sana tanıtır ve sana işaret ederdik; { فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ } “de sen onları simalarından tanırdın” işaretlerinden [tanırdın]; bu da Allah'ın kendisiyle onları tanıyacağın bir alamet koymasıyla olurdu. Enes radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre: Bu ayetten sonra münafıklardan hiçbiri Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gizli kalmadı; onları simalarından tanırdı. { وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ } “Andolsun sen onları konuşma üsluplarından da tanırsın” sözün akışından ve güzel üslubundan, konuşmalarının içeriğinden [tanırsın]; zira onlar içlerindekini gizlemeye güç yetiremezlerdi. 'Fe-le'araftehum'daki lâm, 'le-ereynâkehüm'deki gibi 'lev'in cevabına dahil olmuştur ve matuf olan kelimede tekrarlanmıştır. 'Ve le-ta'rifennehum'daki lâm ise nun ile birlikte mahzuf bir yeminin cevabında yer almaktadır.

12754. Metin

{والله يَعْلَمُ أعمالكم} فيميز خيرها من شرها

{ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ } “Allah ise amellerinizi bilir” böylece onların iyisini kötüsünden ayırt eder.

12755. Metin

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ (٣١)

{ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ } “Andolsun, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi sınayıncaya kadar sizi mutlaka imtihan edeceğiz.” (Muhammed: 31)

12756. Metin

{وَلَنَبْلُوَنَّكُم} بالقتال إعلاماً لا استعلاماً أو نعاملكم معاملة المختبر ليكون أبلغ في إظهار العدل {حتى نَعْلَمَ المجاهدين مِنكُمْ والصابرين} على الجهاد أي نعلم كائناً ما علمناه أنه سيكون {ونبلو أخباركم} اسراركم وليبلونكم حتى يعلم ويبلوا أبو بكر وعن الفضيل أنه كان إذا قرأها بكى وقال اللهم لا تبلنا فإنك إن بلوتنا فضحتنا وهتكت أستارنا وعذبتنا

{ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ } “sizi mutlaka imtihan edeceğiz” savaşla; bilgi edinmek için değil, bildirmek içindir; yahut adaleti ortaya koymada daha tesirli olsun diye size sınayan birinin muamelesini yaparız. { حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ } “içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirleyinceye kadar” cihat üzere [sabredenleri]; yani olacağını bildiğimiz şeyi vuku bulmuş olarak bilelim diye. { وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ } “ve haberlerinizi sınayıncaya kadar” sırlarınızı [sınayıncaya kadar]. Ebû Bekir bunu 've le-yeblüvenneküm hattâ ya'leme ve yeblüve' şeklinde [üçüncü şahıs olarak] okumuştur. Fudayl'dan rivayet edildiğine göre, o bu ayeti okuduğunda ağlar ve şöyle derdi: 'Allahım! Bizi imtihan etme; çünkü Sen bizi imtihan edersen bizi rezil eder, sırlarımızı açığa çıkarır ve bize azap edersin.'

12757. Metin

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ (٣٢)

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ } “Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. [Allah] onların amellerini boşa çıkaracaktır.” (Muhammed: 32)

12758. Metin

{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله وَشَآقُّواْ الرسول} وعادوه يعني المطعمين يوم بدر وقد مر {مّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهدى} من بعد ما ظهر لهم أنه الحق وعرفوا الرسول {لَن يَضُرُّواْ الله شَيْئاً وَسَيُحْبِطُ أعمالهم} التي عملوها في مشاقة الرسول أي سيبطلها فلا يصلون منها إلى أغراضهم

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ } “Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve Peygamber'e karşı gelenler” ve ona düşmanlık edenler; yani Bedir günü yemek yedirenlerdir ki daha önce geçmişti. { مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى } “kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra” onun hak olduğu kendilerine zahir olup Peygamber'i tanıdıktan sonra. { لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ } “Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. [Allah] onların amellerini boşa çıkaracaktır” Peygamber'e karşı gelmek uğruna yaptıkları amelleri [boşa çıkaracaktır]; yani onları iptal edecek de onlar bunlarla amaçlarına ulaşamayacaklardır.

12759. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ (٣٣)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ } “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed: 33)

12760. Metin

{يا أيها الذين آمنوا أَطِيعُواْ اللَّهَ وَأَطِيعُواْ الرسول وَلاَ تُبْطِلُواْ أعمالكم} بالنفاق أو بالرياء

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ } “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın” nifakla yahut riya ile.

12761. Metin

{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله}

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Şüphesiz inkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar...”

12762. Metin

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ (٣٤)

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ } “Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve sonra kâfir olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Muhammed: 34)

12763. Metin

{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ الله ثُمَّ مَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يَغْفِرَ الله لَهُمْ} قيل هم أصحاب القليب والظاهر العموم

{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ } “Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve sonra kâfir olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” Bunların Bedir kuyusuna atılanlar (Ashâbü'l-Kalîb) olduğu söylenmiştir; zahir olan ise umumi olmasıdır.

12764. Metin

فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ (٣٥)

{ فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ } “O halde gevşemeyin ve sizler üstün durumda iken barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve O, amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir.” (Muhammed: 35)

12765. Metin

{فلا تهنوا} فلا تضغفوا ولا تذلوا للعدو {وَتَدْعُواْ إِلَى السلم} وبالكسر حمزة وأبو بكر وهما المسالة أي ولا تدعوا الكفار إلى الصلح {وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ} أي الاعلبون وتدعوا مجزوم لدخوله في حكم النهي {والله مَعَكُمْ} بالنصرة أي ناصركم {وَلَن يَتِرَكُمْ أعمالكم} ولن ينقصكم أجر أعمالكم

{ فَلَا تَهِنُوا } “O halde gevşemeyin” zayıflık göstermeyin ve düşmana boyun eğmeyin, { وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ } “ve... barışa çağırmayın”. Hamza ve Ebû Bekir bunu esre ile [es-Silm - السِّلْم] okumuşlardır; her ikisi de barış/anlaşma manasındadır; yani kâfirleri barışa çağırmayın. { وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ } “sizler üstün durumda iken” yani galip gelenler sizlersiniz. 'Ted'û' fiili nehiy hükmüne girdiği için meczumdur. { وَاللَّهُ مَعَكُمْ } “Allah sizinle beraberdir” yardımıyla [beraberdir], yani sizin yardımcınızdır. { وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ } “ve O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir” amellerinizin ecrini asla noksanlaştırmayacaktır.

12766. Metin

إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ (٣٦)

{ إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ } “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız, O size mükâfatlarınızı verir ve sizden mallarınızı [tamamen] istemez.” (Muhammed: 36)

12767. Metin

{إِنَّمَا الحياة الدنيا لَعِبٌ وَلَهْوٌ} تنقطع في أسرع مدة {وَإِن تُؤْمِنُواْ} بالله ورسوله {وَتَتَّقُواْ} الشرك {يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ} ثواب إيمانكم وتقواكم {وَلاَ يسألكم أموالكم} أي لا يسألكم جميعها بل ربع العشر والفاعل الله اوالرسول وقال سفيان بن عبينة غيضا من فيض

{ إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ } “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir” çok kısa bir sürede son bulur. { وَإِنْ تُؤْمِنُوا } “Eğer iman ederseniz” Allah'a ve Resûlü'ne, { وَتَتَّقُوا } “ve sakınırsanız” şirkten, { يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ } “O size mükâfatlarınızı verir” imanınızın ve takvanızın sevabını [verir]. { وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ } “ve sizden mallarınızı [tamamen] istemez” yani mallarınızın tamamını istemez, bilakis kırkta birini (zekâtını) ister. Fail Allah veya Resul'dür. Süfyân b. Uyeyne şöyle demiştir: 'Denizden bir damla (pek az bir şey).'

12768. Metin

إِنْ يَسْأَلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ أَضْغَانَكُمْ (٣٧)

{ إِنْ يَسْأَلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ أَضْغَانَكُمْ } “Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve O da kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” (Muhammed: 37)

12769. Metin

{إن يسألكموها فَيُحْفِكُمْ} أي يجهدكم ويطلبه كله والإحفاء المبالغة وبلوغ الغاية في كل شيء يقال أحفاه في المسألة إذا لم يترك شيئاً من الإلحاح وأحفى شاربه إذا استأصله {تَبْخَلُواْ وَيُخْرِجْ} أي الله أو البخل {أضغانكم} عند الامتناع أو عند سؤال الجميع لان عند مسألة المال تظهر العداوة والحقد

{ إِنْ يَسْأَلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ } “Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlasaydı” yani sizi zora sokup hepsini isteseydi. İhfâ (إحفاء); her şeyde aşırıya gitmek ve son noktaya varmaktır. İstemede hiçbir ısrarı bırakmadığında 'Ahfâhu fi'l-mes'ele' denir; bıyığını kökünden kestiğinde de 'Ahfâ şâribehu' denir. { تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ } “cimrilik ederdiniz ve... ortaya çıkarırdı” yani Allah yahut cimrilik [ortaya çıkarırdı], { أَضْغَانَكُمْ } “kinlerinizi” [vermekten] kaçındığınız vakit veya hepsini istediği zaman; zira mal istendiğinde düşmanlık ve kin açığa çıkar.

12770. Metin

هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ وَمَنْ يَبْخَلْ فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ (٣٨)

{ هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ وَمَنْ يَبْخَلْ فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ } “İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Buna rağmen içinizden cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse, ancak kendi aleyhine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, sizler ise yoksulsunuz. Eğer yüz çevirirseniz, yerinize başka bir kavim getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” (Muhammed: 38)

12771. Metin

{ها أنتم} ها للتنبيه {هؤلاء} موصول بمعنى الذين صلته {تَدْعُونَ} أي أنتم الذين تدعون {لِتُنفِقُواْ فِى سَبِيلِ الله} هي النفقة في الغزو أو الزكاة كأنه قال الدليل على أنه لو أحفاكم لبخلتم وكرهتم العطاء أنكم تدعون إلى أداء ربع العشر {فَمِنكُم مَّن يَبْخَلُ} بالرفع لأن من هذه ليست للشرط أي فمنكم ناس يبخلون به {وَمَن يَبْخَلْ} بالصدقة وأداء الفريضة {فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَن نَّفْسِهِ} أي يبخل عن داعي نفسه لا عن داعي ربه وقيل يبخل على نفسه يقال بخلت عليه وعند {والله الغنى وَأَنتُمُ الفقرآء} أي أنه لا يأمر بذلك لحاجته إليه لأنه غني عن الحاجات ولكن لحاجتكم وفقركم إلى الثواب {وَإِن تَتَوَلَّوْاْ} وإن تعرضوا أيها العرب عن طاعته وطاعة رسوله والإنفاق في سبيله وهو معطوف على وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ {يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ} يخلق قوماً خيراً منكم وأطوع وهم فارس وسئل رسول الله ﷺ عن القوم وكان سلمان إلى جنبه فضرب على فخذه وقال

{ هَا أَنْتُمْ } “İşte sizler” 'hâ' tenbih içindir; { هَؤُلَاءِ } 'ellezîne' (الذين) manasında sıla cümlesi { تُدْعَوْنَ } olan bir ism-i mevsuldür. Yani sizler çağrılan kimselersiniz; { لِتُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah yolunda harcamaya” bu da gazada yapılan harcama veya zekâttır. Sanki şöyle demiştir: 'Eğer sizden zorlayarak isteseydi cimrilik edeceğinize ve vermekten hoşlanmayacağınıza delil, kırkta birini ödemeye çağrılıyor olmanızdır.' { فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُ } “Buna rağmen içinizden cimrilik edenler vardır” ref ile okunmuştur, çünkü buradaki 'men' şart için değildir; yani içinizden buna cimrilik eden insanlar vardır. { وَمَنْ يَبْخَلْ } “Kim cimrilik ederse” sadaka vermede ve farzı eda etmede, { فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِهِ } “ancak kendi aleyhine cimrilik etmiş olur” yani nefsinin davetçisine karşı cimrilik eder, Rabbinin davetçisine değil; yahut kendi nefsi aleyhine cimrilik eder denilmiştir; nitekim 'Bahiltü aleyhi' ve 'anhü' denir. { وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ } “Allah zengindir, sizler ise yoksulsunuz” yani O, bunu Kendi ihtiyacından dolayı emretmemektedir; zira O ihtiyaçlardan müstağnidir, fakat sizin sevaba olan ihtiyacınız ve fakirliğiniz sebebiyle emretmektedir. { وَإِنْ تَتَوَلَّوْا } “Eğer yüz çevirirseniz” ey Araplar, eğer O'na ve Resûlü'ne itaatten ve O'nun yolunda infak etmekten yüz çevirirseniz -ki bu { وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا } ifadesine matuftur-, { يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ } “yerinize başka bir kavim getirir” sizden daha hayırlı ve daha itaatkâr bir kavim yaratır ki onlar da Farslardır. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bu kavim sorulmuştu; Selmân da yanı başındaydı, elini onun dizine vurup şöyle buyurdu:

12772. Metin

هذا وقومه والذي نفسي بيده لو كان الإيمان منوطاً بالثريا لتناله رجال من فارس {ثُمَّ لاَ يَكُونُواْ أمثالكم} أي ثم لا يكونوا في الطاعة أمثالكم بل اطوع منكم

“Bu ve onun kavmidir. Nefsim kudret elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, iman Süreyyâ yıldızına asılı olsaydı bile Fars'tan birtakım adamlar mutlaka ona ulaşırdı.” { ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ } “sonra onlar sizin gibi olmazlar” yani itaatte sizin gibi olmazlar, bilakis sizden daha itaatkâr olurlar.