Hucurât

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12862. Metin

سورة الحجرات

Hucurât Suresi

12863. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12864. Metin

{يا أيها الذين آمنوا لا تقدموا}

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا } “Ey iman edenler! Öne geçmeyin...”

12865. Metin

سورة الحجرات مدنية وهى ثمان عشر آية

Hucurât Suresi Medenîdir ve on sekiz ayettir.

12866. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12867. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١) } “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlü'nün önüne geçmeyin. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Hucurât: 1)

12868. Metin

{يا أيها الذين آمنوا لاَ تُقَدِّمُواْ} قدّمه وأقدمه منقولان بتثقيل الحشو والهمزة من قدمه إذا تقدمه في قوله تعالى يقدم قومه وحذف المفعول ليتناول كل ما وقع في النفس مما يقدم من القول أو الفعل وجاز أن لا يقصد مفعول والنهي متوجه إلى نفس التقدمة كقوله هُوَ الذى يُحْيىِ ويميت أو هو من قدّم بمعنى تقدم كوجه بمعنى توجه ومنه مقدمة الجيش وهي الجماعة المتقدمة منه ويؤيده قراءة

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا } “Kaddeme” (قدّمه) ve “akdeme” (أقدمه) fiilleri, “kavminin önüne geçer” âyetindeki “öne geçti” anlamındaki “kademehû” (قدمه) fiilinden orta harfin şeddeli kılınması (tef'îl) ve hemze (if'âl) ile geçişli yapılmıştır. Öne sürülebilecek söz veya fiil kabilinden zihne gelen her şeyi kapsaması için mef'ul (nesne) hazfedilmiştir. Bir mef'ul kastedilmeyip nehyin bizzat öne geçme eylemine yönelmiş olması da caizdir; nitekim “O, diriltir ve öldürür” kavlinde de böyledir. Yahut “teveccüh etti” anlamındaki “veccehe” (وجّه) gibi, “öne geçti” manasında “kaddeme” (قدّم) fiilindendir. Ordunun öncü birliği anlamındaki “mukaddemetü’l-ceyş” ifadesi de buradan gelir. Bunu,

12869. Metin

{بين يدي الله ورسوله واتقوا الله إن الله سميع عليم}

{ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ } “Allah'ın ve Resûlü'nün önüne [geçmeyin]. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

12870. Metin

يعقوب لاَ تُقَدّمُواْ بحذف إحدى تاءي تتقدموا {بَيْنَ يَدَىِ الله وَرَسُولِهِ} حقيقة قولهم جلست بين يدي فلان أن تجلس بين الجهتين المسامنتين ليمينه وشماله قريباً منه فسميت الجهتان يدين لكونهما على سمت اليدين مع القرب منهما توسعاً كما يسمى الشيء باسم غيره إذا جاوره في هذه العبارة ضرب من المجاز الذي يسمى تمثيلاً وفيه فائدة جليلة وهي تصوير الهجنة والشناعة فيما نهوا عنه من الإقدام على أمر من الأمور دون الاحتذاء على أمثلة الكتاب والسنة ويجوز أن

Ya'kûb'un “tetekaddemû”nun iki te’sinden birini hazfederek okuduğu “lâ tekaddemû” (لاَ تُقَدّمُواْ) kıraati de desteklemektedir. { بَيْنَ يَدَىِ الله وَرَسُولِهِ } “Falanın iki eli arasına (önüne) oturdum” sözünün hakiki manası, o kimsenin sağına ve soluna denk gelen iki yönü arasında ona yakın bir şekilde oturmandır. Bu iki yön, yakınlıkla birlikte iki el hizasında bulunduğu için mecaz-ı mürsel yoluyla “iki el” olarak adlandırılmıştır; nitekim bir şey, bitişiğinde olduğu şeyin adıyla da anılır. Bu ifadede “temsîl” adı verilen bir tür mecaz bulunmaktadır. Bunda ise pek yüce bir fayda vardır ki o da Kitap ve Sünnet'in örnekliğine uymaksızın herhangi bir işe kalkışmaktan menedildikleri husustaki çirkinliği ve fenalığı zihinlerde canlandırmaktır. [Bu ifadenin]

12871. Metin

يجري مجرى قولك سرني زيد وحسن حاله أي سرني حسن حال زيد فكذلك هنا المعنى بين يدي رسول الله ﷺ وفائدة هذا الأسلوب الدلالة على قوة الاختصاص ولما كان رسول الله ﷺ من الله بالمكان الذي لا يخفى سلك به هذا المسلك وفي هذا تمهيد لما نقم منهم من رفع أصواتهم فوق صوته ﵇ لأن من فضله الله بهذه الأثرة واختصه هذا الاختصاص كان أدنى ما يجب له من التهيب والإجلال أن يخفض بين يديه الصوت وعن الحسن أن إناساً ذبحوا يم الأضحى قبل الصلاة فنزلت وأمرهم رسول الله ﷺ ان يعيدوا ذبحا اخر وعن عائشة رضى عنها أنها نزلت في النهي عن صوم يوم الشك {واتقوا الله} فانكم ان اتقيتموه عافتكم التقوى عن التقدمة المنهي عنها {إِنَّ الله سَمِيعٌ} لما تقولون {عَلِيمٌ} بما تعملون وحق مثله ان يتقى

“Zeyd ve onun güzel hâli beni sevindirdi” yani “Zeyd'in güzel hâli beni sevindirdi” sözün kabilinden olması da caizdir. İşte burada da mana böyledir: “Allah Resûlü'nün sallallâhu aleyhi ve sellem önüne [geçmeyin].” Bu üslubun faydası, tahsisin kuvvetine delalet etmesidir. Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah katında gizli kalmayacak derecede yüksek bir makamda bulunduğu için bu üslup tercih edilmiştir. Bunda, seslerini onun aleyhisselâm sesinin üstüne yükseltmeleri sebebiyle kendilerine yöneltilen kınamaya da bir zemin hazırlama vardır. Zira Allah'ın bu seçkinlikle üstün kıldığı ve böylesine tahsis ettiği bir zata gösterilmesi gereken en asgari saygı ve hürmet, onun huzurunda sesin alçaltılmasıdır. Hasan'dan rivayet edildiğine göre Kurban Bayramı günü bazı kimseler namazdan önce kurban kesmişlerdi; bunun üzerine bu âyet indi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara yeniden başka bir kurban kesmelerini emretti. Âişe'den radıyallâhu anhâ rivayet edildiğine göre bu âyet şüphe günü oruç tutmanın yasaklanması hakkında inmiştir. { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Allah'tan korkup sakının;” şayet O'ndan korkup sakınırsanız, takva sizi yasaklanan öne geçme eyleminden alıkoyacaktır. { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ } Söylediklerinizi hakkıyla işitendir, { عَلِيمٌ } yaptıklarınızı hakkıyla bilendir. Böyle bir zattan elbette korkulup sakınılması gerekir.

12872. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ (٢)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْTِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ (٢) } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin ve birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi ona yüksek sesle hitap etmeyin; yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.” (Hucurât: 2)

12873. Metin

{يا أيها الذين آمنوا} إعادة النداء عليهم استدعاء منهم لتجديد الاستبصار عند كل خطاب وارد وتحريك منهم لئلا يغفلوا عن تأملهم {لاَ تَرْفَعُواْ أصواتكم فَوْقَ صَوْتِ النبى} أي إذا نطق ونطقتم فعليكم أن لا تبلغوا بأصواتكم وراء الحد الذي يبلغه بصوته وأن تغضوا منها بحيث يكون كلامه عالياً لكلامكم وجهره باهراً لجهركم حتى تكون مزيته عليكم لائحة وسابقته لديكم واضحة {وَلاَ تَجْهَرُواْ لَهُ بالقول كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ} أي إذا كلمتموه وهو صامت فإياكم والعدول عما نهيتم عنه من رفع الصوت بل عليكم أن لا تبلغوا به الجهر الدائر بينكم وأن تتعمدوا في مخاطبته القول اللين المقرب من الهمس الذى يضاد الجهر اولا تقولوا له يا محمد يا أحمد وخاطبوه بالنبوة والسكينة والتعظيم ولما نزلت هذه الآية ما كلم النبى ﷺ أبو بكر وعمر إلا كأخي السرار وعن ابن عباس رضى الله عنهما أنها نزلت في ثابت بن قيس بن

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا } Hitabın onlara yinelenmesi, gelen her hitapta basiretlerini yenilemelerini talep etmek ve düşünmekten gafil kalmamaları için dikkatlerini çekmek içindir. { لَا تَرْفَعُواْ أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } Yani o konuştuğunda ve siz konuştuğunuzda, seslerinizi onun sesinin ulaştığı sınırın ötesine geçirmemeniz; onun sözünün sizin sözünüze üstün gelmesi, ses tonunun da sizin ses tonunuzu bastırması için seslerinizi kısmanız gerekir; ta ki onun sizin üzerinizdeki fazileti açıkça görünsün ve katınızdaki önceliği belirginleşsin. { وَلَا تَجْهَرُواْ لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ } Yani o susarken kendisiyle konuştuğunuzda, menedildiğiniz ses yükseltme hareketinden kesinlikle kaçının. Aksine, kendi aranızda cari olan yüksek ses seviyesine ulaşmamanız ve ona hitap ederken yüksek sesliliğin zıddı olan fısıltıya yakın, yumuşak bir sözü tercih etmeniz gerekir. Yahut ona “Ey Muhammed!”, “Ey Ahmed!” diye seslenmeyin; ona peygamberlikle, vakarla ve ta'zimle hitap edin. Bu âyet indiğinde Ebû Bekir ve Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile ancak sırdaş bir fısıldaşma gibi konuşurlardı. İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre bu âyet Sâbit b. Kays b.

12874. Metin

شماس وكان في اذنه وقر وكان جهوري الصوت وكان إذا كلم رفع صوته وربما كان يكلم النبى ﷺ فيتأذى بصوته وكاف التشبيه في محل النصب أي لا تجهروا له جهراً مثل جهر بعضكم لبعض وفي هذا أنهم لم ينهوا عن الجهر مطلقاً حتى لا يسوغ لهم أن يكلموه بالمخافتة وإنما نهوا عن جهر مخصوص أعني الجهر المنعوت بمماثلة ما قد اعتادوه منه فيما بينهم وهو الخلو من مراعاة أبهة النبوة وجلالة مقدارها {أَن تَحْبَطَ أعمالكم} منصوب الموضع على أنه المفعول له متعلق بمعنى النهي والمعنى انتهوا عما نهيتم عنه لحبوط أعمالكم أى لخشية حبوطها

Şemmâs hakkında inmiştir. Onun kulağında bir ağırlık vardı ve gür sesliydi. Konuştuğu zaman sesini yükseltirdi; bazen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuşur ve Resûlullah onun sesinden rahatsız olurdu. Teşbih kâfı nasb mahallindedir; yani “Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi ona yüksek sesle hitap etmeyin.” Bunda, onların kısık sesle konuşmalarına dahi cevaz verilmeyecek şekilde mutlak olarak seslerini duyurmaktan menedilmediklerine delil vardır. Onlar ancak aralarında alıştıkları tarzda bir benzerlikle nitelenen özel bir yüksek seslilikten; yani nübüvvetin heybetini ve kadrinin yüceliğini gözetmemekten menedilmişlerdir. { أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ } Mef'ûlün leh olarak nasb mahallindedir ve nehyin manasına taalluk etmektedir. Mana şudur: Amellerinizin boşa gitmesi sebebiyle yani boşa gitmesinden korktuğunuz için yasaklandığınız şeyden vazgeçin.

12875. Metin

{وَأَنتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ} {إِنَّ الذين يَغُضُّونَ أصواتهم عند رسول الله}

{ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ } “...siz farkında olmadan.” { إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ } “Şüphesiz Allah'ın Resûlü'nün huzurunda seslerini kısanlar...”

12876. Metin

على تقدير حذف المضاف {وَأَنتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ}

[Bu ifade], muzâfın hazfedildiği takdiri üzeredir: { وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ } “...siz farkında olmadan.”

12877. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٣)

{ إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٣) } “Allah'ın Resûlü'nün huzurunda seslerini kısanlar var ya, işte onlar Allah'ın kalplerini takva için sınadığı (ve arındırdığı) kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” (Hucurât: 3)

12878. Metin

{إِنَّ الذين يَغُضُّونَ أصواتهم عِندَ رَسُولِ الله} ثم اسم إن عند قوله رَسُولِ الله والمعنى يخفضون أصواتهم في مجلسه تعظيماً له {أولئك} مبتدأ خبره {الذين امتحن الله قُلُوبَهُمْ للتقوى} وتم صلة الذين عند قوله للتقوى وأولئك مع خبره خبران والمعنى أخلصها للتقوى من قولهم امتحن الذهب وفتنة إذا أذابه فخلص ابريزه من خبثه ونقاه وحقيقته عاملها معاملة المختبر فوجدها مخلصة وعن عمر رضى الله عنه أذهب الشهوات عنها والامتحان افتعال من محنه وهو اختبار بليغ أو بلاء جهيد {لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ} جملة أخرى قيل نزلت في الشيخين رضى الله عنهما لما كان منهما من غض الصوت وهذه الآية بنظمها الذى وتبت عليه من إيقاع الغاضين اصواتهم اسما لان المؤكدة وتصيير خبرها جملة من مبتدأ وخبر معرفتين معا والمبتدا امس الإشارة واستئناف الجملة المستودعة ما هو جزاؤهم على عملهم وإيراد الجزاء نكرة مبهماً أمره دالة على غاية الاعتداد والارتضاء بفعل الخافضين أصواتهم وفيها تعريض لعظيم ما ارتكب الرافعون اصواتهم

{ إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ } “İnne”nin ismi, { رَسُولِ اللَّهِ } kavlinde tamamlanmaktadır. Mana; ona ta'zim amacıyla meclisinde seslerini kısarlar, demektir. { أُولَئِكَ } mübtedadır; haberi ise { الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى } cümlesidir. “Ellezîne”nin sılası { لِلتَّقْوَى } kavlinde tamamlanmaktadır. “Ülâike” mübtedası haberiyle birlikte [ikinci] bir haberdir. Mana; altını eritip cürufundan arındırarak saf hâle getirdiklerinde söylenen “altını imtihan etti ve fitneye tâbi tuttu” ifadesinden hareketle, “kalplerini takva için hâlis kıldı” demektir. Hakikati ise; onlara denenmiş kimse muamelesi yapmış ve onları ihlâslı bulmuştur. Ömer'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre; “onlardan şehvetleri giderdi” demektir. İmtihan (الامتحان), “mehane” (محنه) kökünden iftiâl babında olup çetin bir deneme veya meşakkatli bir imtihandır. { لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ } başka bir müstakil cümledir. Seslerini kısmalarından ötürü Şeyhayn (Ebû Bekir ve Ömer) radıyallâhu anhümâ hakkında indiği söylenmiştir. Bu âyet, seslerini kısanları tekid edici “inne”nin ismi yapması, haberini her ikisi de marife olan bir mübteda ve haber cümlesi kılması, mübtedayı işaret ismi yapması ve amellerinin mükâfatını içeren cümleyi istînâfiyye kılıp bu mükâfatı nekre ve belirsiz bir şekilde zikretmesiyle tanzim edilmiş nazmı itibarıyla; seslerini kısanların fiilinden son derece razı olunduğuna ve buna verilen büyük değere delalet etmektedir. Ayrıca bunda, seslerini yükseltenlerin irtikâp ettiği şeyin büyüklüğüne de üstü kapalı bir kınama vardır.

12879. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (٤)

{ إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (٤) } “Sana odaların arkasından bağıranlar var ya, onların çoğu akıl erdirmez.” (Hucurât: 4)

12880. Metin

{إَنَّ الذين يُنَادُونَكَ مِن وَرَآءِ الحجرات} نزلت في وفد بني تميم أتوا رسول الله ﷺ وقت الظهيرة وهو راقد وفيهم الافرع بن حابس وعيينة بن حصن ونادوا النبي ﷺ من وراء حجراته وقالوا اخرج إلينا يا محمد فان مدحنازين وذمنا شين فاستيقظ وخرج والوراء الجهة التي بوار بها عنك لشخص بظلمه من خلف او قدام ومن لابتداء الغاية وأن المناداة نشأت من ذلك المكان والحجرة الرقعة من الأرض المحجورة بحائط يحوط عليها وهى فعلة بمنى مفعولة كالفيضة وجمعها الحجرات بضمتين والحجرات بفتح الجيم وهي قراءة يزيدوالمراد حجرات نساء رسول الله ﷺ كانت لكل منهن حجرة ومناداتهم من ورائها لعلهم تفرقوا على الحجرات متطلبين له أو نادوه من وراء الحجرة التي كان ﵇ فيها ولكنها اجمعت اجلالا لرسول الله ﷺ والفعل وان كان مسند الى جميعهم فانه يجو ان يتولاه بعضهم وكا الباقون راضين فكأنهم تولوه جميعاً {أَكْثَرُهُمْ لاَ يعقلون} يحتمل ان يكون فهم من قصد استثناؤه ويحتمل أن يكون المراد النفى العام اذ القلة تقع موقع النفي وورود الآية على النمط الذي وردت عليه فيه ما لا يخفى من اجلال محل رسول الله ﷺ منها لتسجيل على الصائحين به بالسفه والجهل ومنها إيقاع لفظ الحجرات كناية عن موضع خلوته ومقيله مع بعض نسائه ومنها التعريف باللام دون الإضافة ولو تأمل متأمل من أول السورة إلى آخر هذه الآية لوجدها كذلك فتأمل كيف ابتدأ بإيجاب أن تكون الأمور التي تنتمي إلى الله ورسوله متقدمة على الأمور كلها من غير تقيد ثم أردف ذلك النهي عما هو من جنس التقديم من رفع الصوت والجهر كأن الأول بساط للثاني ثم أثنى على الغاضين اصواتهم ليدل على عظيم موفعه عند الله ثم عقبه بما هو أطم وهجنته أتم من الصباح برسول الله ﷺ في حال خلوته من وراء الجدر كما

{ إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ } Benî Temîm heyeti hakkında inmiştir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem öğle vakti uyurken geldiler. İçlerinde Akra' b. Hâbis ve Uyeyne b. Hısn da vardı. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem odalarının arkasından seslendiler ve: “Ey Muhammed! Yanımıza çık, şüphesiz bizim övmemiz süs, yermemiz ise ayıptır” dediler. Bunun üzerine uyandı ve dışarı çıktı. “El-Verâ” (الوراء), bir şahsın arkada veya önde olmasıyla senden gizlendiği yöndür. “Min” (من) harf-i cerri gayenin başlangıcı içindir ve seslenmenin o mekândan neşet ettiğini bildirir. “El-Hucra” (الحجرة), etrafı bir duvarla çevrilerek sınırlandırılmış yer parçasıdır. “Fayza” gibi mef'ûle manasında “fi'le” veznindedir. Çoğulu iki ötre ile “el-hucurât” ve cîm harfinin fethasıyla “el-hucerât”tır ki bu da Yezîd'in kıraatidir. Kastedilen, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem hanımlarının odalarıdır; her birinin birer odası vardı. Onların bu odaların arkasından seslenmeleri; ya onu aramak üzere odaların etrafına dağılmış olmaları ya da aleyhisselâm'ın bulunduğu odanın arkasından seslenmiş olup Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem ta'zim için çoğul kalıbıyla getirilmiş olması sebebiyledir. Eylem hepsine isnat edilmiş olsa da bir kısmının bunu bizzat yapıp diğerlerinin de razı olması caizdir; zira razı olmakla sanki hepsinin yapmış olduğu kabul edilir. { أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ } İçlerinde istisna edilmesi murat edilen kimsenin bulunması muhtemel olduğu gibi, umumî bir nefyin kastedilmiş olması da muhtemeldir; zira “azlık” lafzı nefyin yerine de geçer. Âyetin indiği bu üslupta, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem makamının yüceliğine delalet eden sırlar gizli değildir: Bunlardan biri, ona bağıranların sefihlik ve cahillikle damgalanmasıdır; bir diğeri, “el-Hucurât” lafzının onun bazı hanımlarıyla olan halvet ve kaylûle yerine kinaye kılınmasıdır; bir diğeri de izafet yerine harf-i tarif (el-) ile marife yapılmasıdır. Bir kimse surenin başından bu âyetin sonuna kadar dikkatle incelese bunu açıkça görür. Bakınız; Allah ve Resûlü'ne taalluk eden işlerin hiçbir kayıt olmaksızın bütün işlerin önüne geçirilmesini vacip kılarak nasıl başladı, sonra bunun ardı sıra ses yükseltmek ve bağırmak gibi öne geçme cinsinden olan şeyleri nasıl yasakladı; sanki birincisi ikincisine bir mukaddime kılınmıştır. Sonra Allah katındaki büyük değerini göstermek için seslerini kısanları övdü; ardından da duvarların arkasından Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem halvet hâlindeyken seslenmek gibi bundan daha korkunç ve çirkinliği daha bariz olan hususu zikretti; tıpkı...

12881. Metin

{ولو أنهم صبروا حتى تخرج إليهم لكان خيرا لهم والله غفور رحيم}

{ وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

12882. Metin

بصاح بأهون الناس قدر الينبه على فظاعة ما جسروا عليه لأن من رفع الله قدره على أن يجهر له بالقول كان صنيع هؤلاء من المنكر الذي بلغ في التفاحش مبلغاً

...insanların en değersizine bağırıldığı gibi [bağırmalarını kınamak] ve cüret ettikleri şeyin vehametine dikkat çekmek içindir. Zira Allah'ın, kendisine yüksek sesle hitap edilmekten dahi makamını yücelttiği bir kimseye karşı bunların yaptığı davranış, çirkinlikte son noktaya ulaşmış bir münkerdir.

12883. Metin

وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)

{ وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) } “Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Hucurât: 5)

12884. Metin

{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُواْ} أي ولو ثبت صبرهم ومحل أَنَّهُمْ صَبَرُواْ الرفع على الفاعلية والصبر حبس النفس عن أن تنازع إلى هواها قال الله تعالى واصبر نَفْسَكَ مَعَ الذين يدعون ربهم وقولهم صبر عن كذا محذوف منه المفعول وهو النفس وقيل الصبر من لا يتجرعه الاخر وقوله {حتى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ} يفيد أنه لو خرج ولم يكن خروجه إليهم ولأجلهم للزمهم أن يصبروا إلى أن يعلموا أن خروجه إليهم {لَكَانَ} الصبر {خَيْراً لَّهُمْ} في دينهم {والله غفور رحيم} بلغ الغفران والرحمة واسعهما فلن يضيق غفرانه ورحمته عن هؤلاء ان تابوا وانابوا

{ وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُواْ } Yani “sabırları sabit olsaydı.” { أَنَّهُمْ صَبَرُواْ } ifadesinin iraptaki yeri fail olarak merfûdur. Sabır (الصبر); nefsi hevasına meyletmekten alıkoymaktır. Nitekim Allah Teâlâ: “Rablerine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut” buyurmuştur. “Falandan sabretti” sözlerinde mef'ul hazfedilmiştir ki o da nefistir. Sabrın, başkasına yutturulamayan acı şey olduğu da söylenmiştir. { حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ } kavli; şayet o çıksa fakat çıkışı onlara doğru ve onlar için olmasa bile, onun çıkışının kendileri için olduğunu bilinceye kadar sabretmelerinin gerekliliğini ifade eder. { لَكَانَ } sabır { خَيْراً لَّهُمْ } dinleri için daha hayırlı olurdu. { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } Mağfireti ve rahmeti son derece geniştir; şayet tövbe edip yönelirlerse O'nun mağfireti ve rahmeti bunlara asla dar gelmeyecektir.

12885. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (٦)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (٦) } “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, bilmeyerek bir kavme sataşıp da sonra yaptığınıza pişman olmamanız için [haberin doğruluğunu] iyice araştırın.” (Hucurât: 6)

12886. Metin

{يا أيها الذين آمنوا إِن جَآءَكُمْ فَاسِقُ بِنَبَإٍ} أجمعوا أنها نزلت في الوليد بن عقبة وقد بعثه رسول الله ﷺ مصدقا إلى نبى المصطق وكانت بينه وبينهم إحنة في الجاهلية فلما شارف ديارهم ركبوا مستقبلين إليه فحسبهم مقاتليه فرجع وقال لرسول الله ﷺ قد ارتدوا ومنعوا الزكاة فبعث خالد بن الوليد فوجدهم يصلون فسلموا إليه الصدقات فرجع وفي تنكير الفاسق والنبأ شياع في الفساق والأنباء كأنه قال أي فاسق جاءكم بأي نبأ {فَتَبَيَّنُوآ} فتوقفوا فيه وتطلبوا بيان الأمر وانكشاف الحقيقة ولا تعتمدوا بقول الفاسق لأن من لا يتحامى جنس الفسوق لا يتحامى الكذب الذي هو نوع منه وفي الآية دلالة قبول خبر الواحد العدل لأنا لو توقفنا في خبره لسوينا بينه وبين الفاسق ولخلا الخصيص به عن الفائدة والفسوق الخروج من الشيء ويقال فسقت الرطبة عن قشرها ومن مقلوبه فقست البيضة اذا كسرتها

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ } Müfessirler bu âyetin Velîd b. Ukbe hakkında indiğinde icma etmişlerdir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu Benî Mustalik'e zekât toplayıcı olarak göndermişti. Câhiliye devrinde onunla onlar arasında bir düşmanlık vardı. Onların diyarına yaklaştığında, onu karşılamak üzere binitleriyle çıktılar. Velîd ise onların kendisiyle savaşmak için geldiklerini zannederek geri döndü ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem: “Dinden döndüler ve zekâtı vermediler” dedi. Bunun üzerine Resûlullah Hâlid b. Velîd'i gönderdi. Hâlid onları namaz kılarken buldu, onlar da zekâtları ona teslim ettiler ve Hâlid geri döndü. “Fâsık” ve “nebe'” kelimelerinin nekre kılınmasında, fasıklar ve haberler hususunda bir genellik vardır; sanki “Herhangi bir fasık size herhangi bir haber getirirse...” denilmektedir. { فَتَبَيَّنُوا } Onda durup bekleyin, meselenin açıklığa kavuşmasını ve hakikatin ortaya çıkmasını araştırın, fasıkın sözüne güvenmeyin. Zira bizzat fısk türünden sakınmayan kimse, onun bir türü olan yalandan da sakınmaz. Bu âyette adil tek kişinin getirdiği haberin kabul edileceğine delalet vardır; zira onun getirdiği haberde de durup bekleyecek olsaydık, onunla fasıkı bir tutmuş ve adil kimseye has kılınan özelliği faydasız bırakmış olurduk. Fisr (الفسق), bir şeyden çıkmaktır. Nitekim “hurma kabuğundan çıktı” denilir. Bu kökün harf dönüşümünden olan “fakaset el-beyzatu” ifadesi, yumurtayı kırıp içindekini çıkardığın zaman kullanılır.

12887. Metin

واخرجت مافيها ومن مقلوبه أيضاً قفست الشيء إذا أخرجته من يد مالكه مغتصباً له عليه ثم استعمل في الخروج عن القصد بركوب الكبائر حمزة وعلى فتثبتوا والتثبت والنبين متقاربان وهما طلب الثبات والبيان والتعرف {أَن تصيبوا قَوْماً} لئلا تصيبوا {بِجَهَالَةٍ} حال يعني جاهلين بحقيقة الامر وكنه القصه {فتصبحوا} فتصبروا {على مَا فَعَلْتُمْ نادمين} الندم ضرب من الغم وهو ان تغنم على ما وقع منك نتمنى أنه لم يقع وهو غم يصحب الإنسان صحبة لها دوام

Yine harf dönüşümünden olan “kafese’ş-şey’e” ifadesi de bir şeyi sahibinin elinden zorla gasp edip çıkardığında kullanılır. Daha sonra bu kelime, büyük günahları işleyerek doğruluktan çıkmak manasında kullanılmıştır. Hamza ve Ali “fetesebbetû” (فَتَثَبَّتُوا) şeklinde okumuşlardır. Sebat göstermek (et-tesebbüt) ve gerçeği ortaya çıkarmak (et-tebeyyün) birbirine yakın anlamlıdır; ikisi de sebatı, açıklamayı ve tanıyıp bilmeyi talep etmektir. { أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا } Bir kavme sataşmamanız için; { بِجَهَالَةٍ } hâl konumundadır, yani işin hakikatinden ve meselenin mahiyetinden habersiz ve cahil bir hâlde sataşmamanız için; { فَتُصْبِحُوا } [bunun üzerine] olursunuz, { عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ } yaptığınıza pişman. Nedamet (الندم), bir tür kederdir ki o da senden meydana gelen bir şeyden ötürü onun hiç meydana gelmemiş olmasını temenni ederek kederlenmendir; bu, insana devamlı eşlik eden bir üzüntüdür.

12888. Metin

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧)

{ وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) } “Bilin ki aranızda Allah'ın Resûlü vardır. Şayet o birçok işte size uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi. İşte dosdoğru yolda olanlar bunlardır.” (Hucurât: 7)

12889. Metin

{واعلموا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ الله} فلا تكذبوا فإن الله يخبره فينهتك ستر الكاذب أو فارجعوا اليه اطلبوا رأيه ثم قال مستأنفاً {لَوْ يُطِيعُكُمْ فِى كَثِيرٍ مِّنَ الأمر لَعَنِتُّمْ} لوقعتم في الجهد والهلاك وهذا يدل على أن بعض المؤمنين زينوا لرسول الله ﷺ الإيقاع ببني المصطلق وتصديق قول الوليد وأن بعضهم كانوا يتصوّنون ويزعهم جدهم في التقوى عن الجسارة على ذلك وهم الذين استثناهم بقوله {ولكن الله حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمان} وقيل هم الذين امتحن الله قلوبهم للتقوى ولما كانت صفة الذين حبب الله إليهم الإيمان غايرت صفة المتقدم ذكرهم وقت لكن في

{ وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ } O hâlde yalan söylemeyin; zira Allah ona bildirir de yalancının örtüsü yırtılır. Yahut ona müracaat edin ve onun görüşünü isteyin. Sonra yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: { لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ } Meşakkate ve helake düşerdiniz. Bu ifade, bazı müminlerin Benî Mustalik'e baskın yapmayı ve Velîd'in sözünü tasdik etmeyi Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem süslü gösterdiklerine; bazılarının ise kendilerini koruyup takvadaki ciddiyetlerinin onları buna cüret etmekten alıkoyduğuna delalet eder. İşte Allah'ın şu kavliyle istisna ettiği kimseler bunlardır: { وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ } Bunların, kalpleri Allah tarafından takva için sınanmış kimseler olduğu da söylenmiştir. Allah'ın kendilerine imanı sevdirdiği kimselerin vasfı, daha önce zikredilenlerin vasfından farklı olduğu için “lâkinne” kelimesi...

12890. Metin

{وزينه في قلوبكم وكره إليكم الكفر والفسوق}

{ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ } “Onu kalplerinizde süsledi; küfrü ve fıskı ise size çirkin gösterdi...”

12891. Metin

حال موقعها من الاستدراك وهو مخالفة ما بعدها لما قبله نفياً وإثباتاً {وَزَيَّنَهُ فِى قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الكفر} وهو تغطية نعم الله وغمطها بالجحود ﷺ َ - {والفسوق} وهو الخروج عن محجة الإيمان بركوب الكبائر {والعصيان} وهو ترك الانقياد لما أمر به الشارع {أُوْلَئِكَ هُمُ الراشدون} أي أولئك المستثنون هم الراشدون يعني أصابوا طريق الحق ولم يميلو اعن الاستقامة والرشد الاستقامة على طريق الحق مع تصلب فيه من الرشادة وهي الصخرة

...istidrâk (düzeltme) konumuna tam olarak uymuştur; istidrâk ise kendisinden sonrasının nefiy ve ispat bakımından kendisinden öncesine muhalif olmasıdır. { وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ } Küfür; Allah'ın nimetlerini inkâr yoluyla örtmek ve nankörlük etmektir. { وَالْفُسُوقَ } Büyük günahları işleyerek iman caddesinden çıkmaktır. { وَالْعِصْيَانَ } Şâri'in emrettiği şeylere boyun eğmeyi terk etmektir. { أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ } Yani bu istisna edilenler dosdoğru yolda olanlardır; hak yolunu bulmuşlar ve istikametten sapmamışlardır. Rüşd (الرشد); sert ve sağlam taş anlamındaki “reşâde” (الرشادة) kelimesinden gelip hak yolda sebat ve metanetle dosdoğru olmaktır.

12892. Metin

فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)

{ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨) } “Allah'tan bir lütuf ve bir nimet olarak. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Hucurât: 8)

12893. Metin

{فَضْلاً مِّنَ الله وَنِعْمَةً} الفضل والنعمة بمعنى الإفضال والإنعام

{ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً } Fazl ve nimet; ihsan ve in'am anlamındadır.

12894. Metin

والانتصاب على المفعول له أي حبب وكره للفضل والنعمة {والله عَلِيمٌ} بأحوال المؤمنين وما بينهم من التمايز والتفاضل {حَكِيمٌ} حين يفضل وينعم بالتوفيق على الأفاضل

İrabtaki nasb konumu mef'ûlün leh içindir; yani Allah fazlı ve nimeti sebebiyle sevdirdi ve çirkin gösterdi. { وَاللَّهُ عَلِيمٌ } Müminlerin hâllerini, aralarındaki derecelenmeyi ve üstünlüğü hakkıyla bilendir; { حَكِيمٌ } faziletli kimselere muvaffakiyet vererek lütufta ve nimette bulunurken hikmetle davranandır.

12895. Metin

وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩)

{ وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩) } “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Şayet biri diğerine haksızca tecavüz ederse, tecavüz edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse, aralarını adaletle düzeltin ve âdil davranın. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.” (Hucurât: 9)

12896. Metin

{وَإِن طَآئِفَتَانِ مِنَ المؤمنين اقتتلوا فَأَصْلِحُواْ بَيْنَهُمَا} وقف رسول الله ﷺ على مجلس بعض الأنصار وهو على حمار فبال الحمار فأمسك ابن أبي بأنفه وقال خل سبيل حمارك فقد آذانا نتنه فقال عبد الله بن رواحة والله إن بول حماره لأطيب من مسكك ومضى رسول الله ﷺ وطال الخوض بينهما حتى استبا وتجالدا وجاء قوماهما وهما الأوس والخزرج فتجالدوا بالعصي وقيل بالايدى والنعال والسعف فرجع اليهم رسول له ﷺ فأصلح بينهم ونزلت وجمع اقتتلوا حملاً على المعنى لأن الطائفتين في معنى القوم والناس وثنى في فاصلحوا بينهما نظر إلى اللفظ {فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا على الأخرى} البغي الاستطالة والظلم وإباء الصلح {فقاتلوا التى تَبْغِى حتى تَفِىءَ} أي ترجع والفيء الرجوع وقد سمى به الظل والغنيمة لأن الظل يرجع بعد نسخ الشمس والغنيمة ما يرجع من أموال الكفار إلى المسلمين وحكم الفئة الباغية وجوب قتالها ما قاتلت فإذا كفت وقبضت عن الحرب أيديها تركت {إلى أَمْرِ الله} المذكور في كتابه من الصلح وزوال الشحناء {فَإِن فَآءَتْ} عن البغي إلى أمر الله {فَأَصْلِحُواْ بَيْنَهُمَا بالعدل} بالإنصاف {وَأَقْسِطُواْ} واعدلوا وهو امر استعمال القسط على طريق العموم بعد ما أمر به في إصلاح ذات البين {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين} العادلين والقسط الجور والقسط العدل والفعل منه أقسط وهمزته للسلب أي زال القسط وهو الجوار

{ وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا } Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir eşeğin üzerindeyken Ensar'dan bazılarının meclisinde durmuştu. Eşek idrarını yapınca İbn Übey burnunu tutarak: “Eşeğini uzaklaştır, kokusu bizi rahatsız etti” dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Revâha: “Vallahi onun eşeğinin idrarı senin miskinden daha güzel kokuyor!” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem geçip gitti; fakat ikisi arasındaki tartışma uzadı, hatta birbirlerine sövüp yumruklaştılar. Onların kavimleri olan Evs ve Hazrec geldi, sopalarla dövüştüler; ellerle, pabuçlarla ve hurma dallarıyla vuruştukları da söylenmiştir. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara geri dönüp aralarını düzeltti ve bu âyet indi. “İktetelû” (اقْتَتَلُوا) fiili, iki grup kavim ve insan manasında olduğu için mana gözetilerek çoğul getirilmiştir. { فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا } kavlinde ise lafız gözetilerek tesniye (ikil) yapılmıştır. { فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى } Bağy; üstünlük taslamak, zulmetmek ve barıştan kaçınmaktır. { فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ } Yani dönünceye kadar. “Fey'” (الفيء) dönmektir. Güneşin zevalinden sonra geri döndüğü için gölgeye ve kâfirlerin mallarından Müslümanlara geri dönen şey olduğu için ganimete bu isim verilmiştir. Bâğî (haddi aşan) fırkanın hükmü; savaştığı sürece onunla savaşmanın vacip olmasıdır; savaştan vazgeçip ellerini çektiklerinde ise kendi hâllerine bırakılırlar. { إِلَى أَمْرِ اللَّهِ } Allah'ın Kitabı'nda zikrettiği barışa ve kinin yok olmasına [dönünceye kadar]. { فَإِنْ فَاءَتْ } Haksızlıktan Allah'ın emrine dönerse, { فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ } insafla [aralarını düzeltin], { وَأَقْسِطُوا } adaletli davranın. Bu, insanların arasını düzeltmede adalet emredildikten sonra genel anlamda adaleti gözetmeyi emretmektir. { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ } Âdil olanları sever. Kast (القَسْط); zulüm, kıst (القِسْط) ise adalettir. Bu kökten gelen fiil “aksata”dır (أَقْسَطَ); hemzesi giderme (selb) içindir, yani zulüm olan kastı ortadan kaldırdı demektir.

12897. Metin

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠)

{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠) } “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkup sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurât: 10)

12898. Metin

{إِنَّمَا المؤمنون إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُواْ بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ} هذا تقرير لما ألزمه من تولي

{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ } Bu, müminlerden aralarında düşmanlık meydana gelenlerin arasını düzeltmeyi üstlenmeye dair farz kılınan hükmün gerekçelendirilmesidir;

12899. Metin

الإصلاح بين من وقعت بينهم المشاقة من المؤمنين وبيان أن الإيمان قد عقد بين أهله من السبب القريب والنسب اللاصق ما إن لم يفضل الإخوة لم ينقص عنها ثم قد جرت العادة على أنه إذا نشب مثل ذلك بين الاخوين ولا الزم السائر أن يتناهضوا في رفعه وإزاحته بالصلح بينهما فالاخوة في الدين احق

ayrıca imanın, mensupları arasında öyle yakın bir bağ ve öyle sıkı bir nesep kurduğunu açıklamaktır ki bu bağ nesep kardeşliğinden üstün olmasa bile asla ondan aşağı kalmaz. Sonra âdet olagelmiştir ki iki kardeş arasında böyle bir şey baş gösterdiğinde diğerlerine düşen en bağlayıcı görev, aralarını düzelterek bu husumeti ortadan kaldırmak için harekete geçmektir; dindeki kardeşlik ise buna çok daha layıktır.

12900. Metin

{واتقوا الله لعلكم ترحمون}

{ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ } “Ve Allah'tan korkup sakının ki size merhamet edilsin.”

12901. Metin

بذلك أخوتكم يعقوب {واتقوا الله لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} أي واتقوا الله فالتقوى تحملكم على التواصل والائتلاف وكان عند فعلكم ذلك وصول رحمة الله إليكم مرجواً والآية تدل على أن البغي لا يزيل اسم الإيمان لأنه سماهم مؤمنين مع وجود البغى

Ya'kûb “ihvetiküm” (إِخْوَتِكُمْ) şeklinde okumuştur. { وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ } Yani Allah'tan korkup sakının; zira takva sizi kaynaşmaya ve kenetlenmeye sevk eder ve siz bunu yaptığınızda Allah'ın rahmetine kavuşmanız umulur. Bu âyet, bağyin (haksız tecavüzün) iman ismini yok etmediğine delalet eder; zira bağy bulunmasına rağmen onları müminler olarak isimlendirmiştir.

12902. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١) } “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla alay etmesinler; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinize kötü lakaplar takmayın. İmandan sonra fâsıklık ismi ne kötüdür! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucurât: 11)

12903. Metin

{يا أيها الذين آمنوا لاَ يَسْخَرْ قَوْمٌ مِّن قَوْمٍ عسى أَن يَكُونُواْ خَيْراً مِّنْهُمْ وَلاَ نِسَآءٌ مِّن نِّسَآءٍ عسى أَن يَكُنّ خَيْراً مِّنْهُنَّ} القوم الرجال خاصة لأنهم القوام بأمور النساء قال الله تعالى الرجال قوامون على النساء وهو في الاصل جمع فائم كصوم وزورق في جمع صائم وزائر واختصاص القوم بالرجال صريح الآية إذ لو كانت النساء داخلة في قوم لم يقل ولا نساء وحقق ذلك زهير في قوله ... وما أدري ولست إخال أدري أقوم آل حصن أم نساء ...

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ } “Kavm” (القوم) lafzı bilhassa erkekler içindir; çünkü onlar kadınların işlerini çekip çevirenlerdir. Allah Teâlâ: “Erkekler kadınlar üzerinde kavvâmdır (koruyup gözeticidir)” buyurmuştur. Kelimenin aslı, oruç tutan (sâim) ve ziyaret eden (zâir) çoğulundaki “savm” ve “zevr” gibi “kâim”in (ayakta duran) çoğuludur. Kavm kelimesinin erkeklere has olduğu âyette açıktır; zira kadınlar kavm kelimesine dâhil olsaydı “kadınlar da [alay etmesin]” demezdi. Züheyr şu beytinde bunu kesinleştirmiştir: ... Ve bilmiyorum, bileceğimi de sanmıyorum, Hısn hanedanı bir kavim (erkekler topluluğu) mudur yoksa kadınlar mıdır? ...

12904. Metin

وأما قولهم في قوم فرعون وقوم عاد هم الذكور والإناث فليس لفظ القوم بمتعاط للفريقين ولكن قصد ذكر الذكور وترك ذكر الإناث لأتهن توابع لرجالهن وتنكير القوم والنساء يحتمل معنيين أن يراد لا يسخر بعض المؤمنين والمؤمنات من بعض وأن يقصد إفادة الشياع وأن يصير كل جماعة منهم منهية من السخرية وإنما لم يقل رجل من رجل ولا امرأة من امرأة على التوحيد إعلاماً بإقدام غير واحد من رجالهم وغير واحدة من نسائهم على السخرية واستفظاعاً للشأن الذي كانوا عليه وقوله عسى أَن يَكُونُواْ خَيْراً منهم كلام مستأنف ورد مورد جوبا المستخير عن علة النهي وإلا فقد كان حقه أن يوصل بما قبله بالفاء والمعنى وجوب أن يعتقد كل واحد أن

Firavun kavmi ve Âd kavmi hakkındaki “erkekler ve kadınlardır” sözlerine gelince; kavm lafzı iki grubu birden kapsamaz, fakat erkeklerin zikri kastedilip kadınlar kocalarına tâbi oldukları için zikirleri terk edilmiştir. Kavm ve nisâ kelimelerinin nekre getirilmesi iki manaya muhtemeldir: Birincisi, mümin erkeklerin ve kadınların bir kısmının diğer kısmıyla alay etmemesi murat edilmiş olabilir. İkincisi, yaygınlık bildirmek ve onlardan her topluluğun alay etmekten menedilmesini kastetmektir. Erkeklerin ve kadınların birçoğunun alay etmeye cüret ettiğini bildirmek ve içinde bulundukları durumun çirkinliğini vurgulamak için tekil olarak “bir adam bir adamla, bir kadın da bir kadınla” denmemiştir. { عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ } kavli, nehyin illetini soran bir kimseye cevap makamında varit olmuş bir istînâf cümlesidir; aksi takdirde fa harfi ile kendisinden öncekine bağlanması gerekirdi. Mana; her ferdin,

12905. Metin

المسخور منه ربما كان عند الله خيراً من الساخر إذ لا اطلاع للناس إلا على الظواهر ولا علم لهم بالسرائر والذي يزن عند الله خلوص الضمائر فينبغي أن لا يجتريء احد على الاستهزاء بمن تقتحمه عينه اذ رآه رث الحال أو ذا عاهة في بدنه أو غير لبيق في محادثته فلعله أخلص ضميراً وأتقى قلباً ممن هو على ضد صفته فيظلم نفسه بتحقير من وقره الله تعالى وعن ابن مسعود رضى الله عنه البلاء موكل بالقول لو سخرت من كلت لخشيت أن أحول كلباً {وَلاَ تَلْمِزُوآ أَنفُسَكُمْ} ولا تطعنوا أهل دينكم واللمز الطعن والضرب باللسان وَلاَ تَلْمُزُواْ يعقوب وسهل والمؤمنون كنفس واحدة فإذا عاب المؤمن المؤمن فكأنما عاب نفسه وقيل معناه لا تفعلوا ما تلمزون به لأن من فعل ما استحق به اللمز فقد لمز نفسه حقيقة {وَلاَ تَنَابَزُواْ بالألقاب} التنابز بالألقاب التداعي بها والنبز لقب السوء والتقليب المنهي عنه هو ما يتداخل المدعو به كراهة لكونه تقصيراً به وذماً له فأما ما يحبه فلا بأس به ورُوي أن قوماً من بني تميم استهزءوا ببلال وخباب وعمار وصهيب فنزلت وعن عائشة رضى الله عنها أنها كانت تسخر من زينب بنت خزيمة وكانت قصيرة وعن انس رضى الله عنه عيرت نساء النبى ﷺ ام سلمة

alay edilen kimsenin Allah katında alay edenden belki de daha hayırlı olabileceğine inanmasının vacip olduğudur. Zira insanların dış görünüşten başkasına muttali olmaları mümkün değildir, gizli sırları da bilemezler; Allah katında değer ifade eden ise kalplerin ihlâsıdır. Bu sebeple bir kimse pejmürde hâlde, bedeninde bir kusur bulunan veya konuşmasında mahir olmayan birini gördüğünde gözünün küçümsediği o şahısla alay etmeye asla cüret etmemelidir. Zira o kimse, zıt vasıflara sahip olandan daha ihlâslı bir kalbe ve daha takvalı bir gönle sahip olabilir; böylece Allah Teâlâ'nın yücelttiği kimseyi küçümseyerek nefsine zulmetmiş olur. İbn Mes'ûd'dan radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Bela söze bağlıdır; bir köpekle bile alay etsem köpeğe dönüştürülmekten korkarım.” { وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ } Din kardeşlerinizi ayıplayıp kınamayın. Lemz (اللمز); dille ayıplamak ve yermektir. Ya'kûb ve Sehl “lâ telmüzû” (وَلَا تَلْمُزُواْ) şeklinde okumuşlardır. Müminler tek bir nefis gibidir; mümin bir mümini ayıpladığında sanki kendi nefsini ayıplamış olur. Manasının “ayıplanacağınız şeyleri yapmayın” olduğu da söylenmiştir; zira ayıplanmayı hak ettiren bir şeyi yapan kimse hakikatte kendi nefsini ayıplamış olur. { وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ } Lakaplarla tenâbüz; birbirini kötü lakaplarla çağırmaktır. Nebz (النبز), kötü lakaptır. Yasaklanan lakap takma; çağrılan kişinin, kendisini küçümseme ve yerme içerdiği için hoşlanmadığı lakaplardır. Sevdiği lakaba gelince, bunda bir sakınca yoktur. Rivayet edildiğine göre Benî Temîm'den bir grup Bilâl, Habbâb, Ammâr ve Suheyb ile alay etmişti, bunun üzerine bu âyet indi. Âişe'den radıyallâhu anhâ rivayet edildiğine göre o, Zeyneb bnt. Huzeyme ile alay etmişti, çünkü Zeyneb kısa boyluydu. Enes'ten radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem hanımları Ümmü Seleme'yi ayıplamışlardı...

12906. Metin

{بئس الاسم الفسوق بعد الإيمان ومن لم يتب فأولئك هم الظالمون}

{ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “İmandan sonra fâsıklık ismi ne kötüdür! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

12907. Metin

بالقصر ورُوي أنها نزلت في ثابت بن قيس وكان به وقر فكانوا يوسعون له في مجلس رسول الله ﷺ ليسمع فأتى يوماً وهو يقول تفسحوا حتى انتهى الى رسول الله ﷺ فقال لرجل تنح فلم يفعل فقال من هذا فقال الرجل أنا فلان فقال بل أنت ابن فلانة يريد أماً كان يعير بها في الجاهلية فخجل الرجل فنزلت فقال ثابت لا أفخر على أحد في الحسب بعدها أبداً {بِئْسَ الاسم الفسوق بَعْدَ الإيمان} الاسم ههنا بمعنى الذكر من قولهم طار اسمه في الناس بالكرام أو باللؤم وحقيقته ما سما من ذكره

...kısalıkla ayıplamışlardı. Yine bu âyetin Sâbit b. Kays hakkında indiği rivayet edilmiştir: Onun kulağında bir ağırlık vardı; Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem meclisinde duyabilsin diye ona yer açarlardı. Bir gün geldi ve “Açılın!” diyerek Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanına kadar ulaştı. Bir adama “Çekil” dedi, adam çekilmeyince Sâbit: “Bu kim?” dedi. Adam: “Ben falanım” deyince Sâbit, Câhiliye devrinde kendisiyle ayıplandığı annesini kastederek: “Bilakis sen falan kadının oğlusun” dedi. Adam utandı ve bunun üzerine âyet indi. Sâbit de: “Bundan sonra ebediyen soy sopla kimseye karşı övünmeyeceğim” dedi. { بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ } Buradaki “ism” (isim), “falancanın adı cömertlikle veya alçaklıkla insanlar arasında yayıldı” sözündeki gibi “anılma/şöhret” manasındadır. Hakikati ise kişinin anılmasından yücelen ve...

12908. Metin

وارتفع بين الناس كأنه قيل بئس الذكر المرتفع للمؤمنين بسبب ارتكاب هذه الجرائم أن يذكروا بالفسق وقوله بَعْدَ الإيمان استقباح للجمع بين الايمان وبين الفسق الذى يخطره الإيمان كما تقول بئس الشأن بعد الكبرة الصبوة وقيل كان في شتائمهم لمن أسلم من اليهود يا يهودى يا فاسق فنهو عنه وقيل لهم بئس الذكر أن تذكروا الرجل بالفسق واليهودية بعد إيمانه {وَمَن لَّمْ يَتُبْ} عما نهي عنه {فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظالمون} وحد وجمع للفظ من ومعناه

...insanlar arasında yükselen şeydir. Sanki şöyle denilmiştir: Bu cürümleri işlemeleri sebebiyle müminler hakkında yayılan anılmanın fısk ile anılmaları olması ne kötüdür! { بَعْدَ الْإِيمَانِ } kavli, imanın menettiği fısk ile imanı bir araya getirmenin çirkinliğini bildirmektedir; nitekim “yaşlılıktan sonra çocukça hevesler ne kötü bir durumdur” dersin. Yahudilerden Müslüman olanlara “Ey Yahudi! Ey fasık!” diye sövdükleri ve bundan menedildikleri de söylenmiştir. Onlara: “Kişiyi imanından sonra fısk ve Yahudilikle anmanız ne kötü bir anmadır” denilmiştir. { وَمَنْ لَمْ يَتُبْ } Yasaklanan şeyden kim tövbe etmezse, { فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ } “men” lafzının lafzı ve manası gözetilerek tekil ve çoğul getirilmiştir.

12909. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢) } “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın ve birbirinizin gıybetini yapmayın. Hiç sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurât: 12)

12910. Metin

{يا أيها الذين آمنوا اجتنبوا كَثِيراً مِّنَ الظن} يقال جنبه الشر إذا أبعده عنه وحقيقته جعله في جانب فيعدى إلى مفعولين قال الله تعالى واجنبنى وبنى ان نعبد الاصنام ومطاوعه اجتنب الشر فنقص مفعولاً والمأمور باجتنابه بعض الظن وذلك البعض موصوف بالكثرة ألا ترى إلى قوله {إِنَّ بَعْضَ الظن إِثْمٌ} قال الزجاج هو ظنك باهل الخير سوء فاما اهل الفسق فلما أن نظن فيهم مثل الذي ظهر منهم أو معناه اجتناباً كثيراً أو احترزوا من الكثير ليقع التحرز عن البعض والإثم الذنب الذي يستحق صاحبه العقاب ومنه قيل لعقوبته الآثام فعال منه كالنكال والعذاب {وَلاَ تَجَسَّسُواْ} أي لا تتبعوا عورات المسلمين ومعايبهم يقال تجسس الأمر إذا تطلبه وبحث عنه تفعل من الجس وعن مجاهد خذوا ما ظهر ودعوا ما ستر الله وقال سهل لا تبحثوا عن طلب معايب ما ستره الله على عباده {وَلاَ يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضاً} الغيبة الذكر بالعيب في ظهر الغيب وهي من الاغتياب كالغيلة من الاغتيال وفي الحديث هو أن تذكر أخاك بما يكره فإن كان فيه فهو غيبة وإلا فهو بهتان وعن ابن عباس الغيبة إدام كلاب الناس {أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً} مَيِّتًا مدني وهذا

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ } Kötülüğü ondan uzaklaştırdığında “Cennebehü'ş-şerra” (جنبه الشر) denir. Hakikati ise onu bir tarafa koymaktır; bu sebeple iki mef'ule geçişli olur. Nitekim Allah Teâlâ: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut” buyurmuştur. Bunun dönüşlüsü olan “ictenebe'ş-şerra” (اجتنب الشر) ifadesinde ise mef'ul bire düşmüştür. Kaçınılması emredilen şey zannın bir kısmıdır ve o kısım “çokluk” ile nitelenmiştir; nitekim O'nun { إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ } kavline bakmaz mısın? Zeccâc şöyle demiştir: O, hayır ehline kötü zan beslemendir; fâsık kimselere gelince, onlardan açıkça görünen şeyin benzerini onlar hakkında düşünmemizde bir sakınca yoktur. Yahut manası; “çokça kaçının” veya “o kısmından sakınmanın gerçekleşmesi için çoğundan sakının” demektir. İsm (الإثم); sahibinin cezayı hak ettiği günahtır; bu sebeple onun cezasına, “nekâl” ve “azâb” gibi fe'âl vezninde “esâm” (الآثام) denilmiştir. { وَلَا تَجَسَّسُوا } Yani Müslümanların gizli hâllerini ve ayıplarını araştırmayın. Bir şeyi araştırıp soruşturduğunda “tecessese'l-emra” (تجسس الأمر) denir ki dokunmak manasındaki “cess”ten (الجس) tefe‘‘ul babındadır. Mücâhid'den: “Açık olanı alın, Allah'ın örttüğünü ise bırakın” dediği rivayet edilmiştir. Sehl: “Allah'ın kulları üzerinde örttüğü ayıpları araştırmaya kalkışmayın” demiştir. { وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا } Gıybet (الغيبة); bir kimseyi gıyabında hoşlanmadığı kusuruyla anmaktır. İğtiyâl kökünden gelen gıyle gibi iğtiyâb kökündendir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “O, kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır. Şayet o onda varsa gıybet etmiş olursun; şayet onda yoksa ona iftira etmiş olursun.” İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: “Gıybet, insanların köpeklerinin katığıdır.” { أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا } “Meyyiten” (مَيِّتًا) Medine kıraatidir. Bu ifade,

12911. Metin

تمثيل وتصوير لما يناله المغتاب من عرض المغتاب على افحش وجه وفيه مبالغات منها الاستفهام الذي معناه التقرير ومنها جعل ما هو في الغاية من الكراهة وصولا بالمحبة ومنها إسناد الفعل إلى أحدكم والإشعار بأن أحداً من الأحدين لا يحب ذلك ومنها أن لم يقتصر على تمثيل الاغتياب بأكل لحم الإنسان حتى جعل الإنسان أخاً ومنها ان لم يقتصر عل لحم الأخ حتى جعل ميتاً وعن قتادة كما تكره إن وجدت جيفة مدودة أن تأكل منها كذلك فاكره لحم أخيك وهو حي وانتصب مَيْتًا على الحال من اللحم

gıybet edenin gıybet edilenin ırzına saldırmasını en çirkin şekilde bir temsil ve tasvir ediştir. Bunda birçok mübalağa vardır: Bunlardan biri, takrir (onaylatma) manasındaki istifhamdır (soru). Bir diğeri, son derece nefret edilen bir şeyi sevgiye bağlamaktır. Bir diğeri, fiili “ahadüküm” (biriniz) ifadesine isnat ederek hiçbir ferdin bunu sevmeyeceğini hissettirmektir. Bir diğeri, gıybeti insan eti yemekle temsil etmekle yetinmeyip o insanı kardeş kılmaktır. Bir diğeri de kardeş etiyle yetinmeyip onu ölü kılmaktır. Katâde'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Kurtlanmış bir leş bulduğunda ondan yemeyi nasıl çirkin görüyorsan, kardeşin hayattayken onun etini yemeyi de öylece çirkin gör.” “Meyten” (مَيْتًا) kelimesi “lahm”den hâl olarak nasb edilmiştir.

12912. Metin

{فكرهتموه واتقوا الله إن الله تواب رحيم}

{ فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ } “Bundan tiksindiniz değil mi? Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhametlidir.”

12913. Metin

أو من أخيه ولما قررهم بأن أحداً منهم لا يحب أكل جيفة أخيه عقب ذلك بقوله {فَكَرِهْتُمُوهُ} أي فتحققت كراهتكم له باستقامة العقل فليتحقق أن تكرهوا ما هو نظيره من الغيبة باستقامة الذين {واتقوا الله إِنَّ الله تَوَّابٌ رَّحِيمٌ} التواب البليغ في قبول التوبة والمعنى واتقوا الله بترك ما أمرتم باجتنابه والندم على ما وجد منكم منه فإنكم إن اتقيتم تقبل الله توبتكم وأنعم عليكم بثواب المتقين التائبين ورُوي أن سلمان كان يخدم رجلين من الصحابة ويسوي لهما طعامهما فنام عن شأنه يوما فبعثاه الى رسول الله ﷺ يبغي لهما إداماً وكان أسامة على طعام رسول الله ﷺ فقال ما عندي شيء فأخبرهما سلمان فقالا لو بعثناه إلى بئر سميحة لغار ماؤها فلما جاء الى رسول الله ﷺ فقال لهما مالي أرى خضرة اللحم في أفواهكما فقالا ما تناولنا لحماً قال إنكما قد اغتبتما ومن اغتاب مسلماً فقد أكل لحمه ثم قرأ الآية وقيل غيبة الخلق إنما تكون من الغيبة عن الحق

Veya “kardeşinden” [hâl olarak nasb edilmiştir]. Onlara, içlerinden hiçbirinin kardeşinin ölüsünü yemeyi sevmeyeceğini onaylatınca, bunun ardından { فَكَرِهْتُمُوهُ } “Bundan tiksindiniz değil mi?” buyurdu. Yani aklın dosdoğru oluşuyla bundan tiksindiğiniz kesinleşmiştir; o hâlde dinin dosdoğru oluşuyla da onun benzeri olan gıybetten tiksinmeniz kesinleşsin. { وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ } “Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhametlidir.” Tevvâb; tövbeyi kabul etmede son derece lütufkâr olandır. Manası şudur: Kaçınmanız emredilen şeyleri terk ederek ve bunlardan sizde meydana gelenlere pişman olarak Allah'tan sakının; zira sakınırsanız Allah tövbenizi kabul eder ve tövbe eden takva sahiplerinin sevabıyla size lütufta bulunur. Rivayet edildiğine göre Selmân, sahâbeden iki kişiye hizmet ediyor ve onların yemeklerini hazırlıyordu. Bir gün işi varken uyuya kaldı; onlar da kendilerine bir katık istemesi için onu Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiler. Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yemeğinden Üsâme sorumluydu. Üsâme: “Yanımda hiçbir şey yok” dedi. Selmân durumu onlara haber verince: “Onu Semîha Kuyusuna gönderseydik suyu çekilirdi” dediler. Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına geldiklerinde [Allah Resûlü] onlara: “Neden ağızlarınızda et yeşilliği görüyorum?” buyurdu. Onlar: “Biz hiç et yemedik” dediler. Şöyle buyurdu: “Siz gıybet ettiniz. Kim bir Müslümanı gıybet ederse onun etini yemiş olur.” Sonra bu ayeti okudu. Şöyle de denilmiştir: Yaratılanları gıybet etmek, ancak Hakk'tan gâfil olmaktan kaynaklanır.

12914. Metin

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ (١٣)

{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ } “Ey insanlar! Şüphe yok ki biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Doğrusu Allah katında en üstün olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât: 13)

12915. Metin

{يا أيها الناس إِنَّا خلقناكم مِّن ذَكَرٍ وأنثى} من آدم وحواء أو كل واحد منكم من أب وأم فما منكم من أحد إلا وهو يدلي بمثل ما يدلي به الآخر سواء بسواء فلا معنى للتفاخر والتفاضل في النسب {وجعلناكم شُعُوباً وَقَبَآئِلَ} الشعب الطبقة الأولى من الطبقات الست التي عليها العرب وهي الشعب

{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى } “Ey insanlar! Şüphe yok ki biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık” Âdem ve Havvâ'dan yahut her birinizi bir baba ve anneden [yarattık]. İçinizden hiç kimse yoktur ki diğeriyle tamamen eşit bir şekilde aynı köke dayanmasın. Dolayısıyla soy sopla övünmenin ve üstünlük taslamanın hiçbir anlamı yoktur. { وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ } “Ve sizi boylara ve kabilelere ayırdık.” Şa‘b (الشعب); Arapların üzerinde bulunduğu altı tabakanın ilkidir; bunlar şa‘b,

12916. Metin

والقبيلة والعمارة والبطن والفخذ والفصيلة فالشعب يجمع القبائل والقبيلة تجمع العمائر والعمارة تجمع البطون والبطن تجمع الأفخاذ والفخذ تجمع الفصائل خزيمة شعب وكنانة قبيلة وقريش عمارة وقصي بطن وهاشم فخذ والعباس فصيلة وسمت الشعوب لأن القبائل تشعبت منها {لتعارفوا} أي إنما رتبكم على شعوب وقبائل ليعرف بعضكم نسب بعض فلا يعترى إلى غير آبائه لا أن تتفاخروا بالآباء والأجداد وتدعوا التفاضل في الأنساب ثم بين الخصلة التي يفضل بها الإنسان غيره ويكتسب الشرف والكرم عند الله فقال {إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عَندَ الله أتقاكم} في الحديث من سره ان يكون اكرم الناس فليتق الله عن ابن عباس رضى الله عنهما كرم الدنيا الغنى وكرم الآخرة التقوى ورُوي انه ﷺ طاف يوم فتح مكة فحمد الله وأثنى عليه ثم قال الحمد لله الذي أذهب عنكم غيبة الجاهلية وتكبرها يا أيها الناس إنما الناس رجلان مؤمن تقي كريم على الله وفاجر شقى هين على الله ثم قرأ الآية وعن يزيد ابن شجرة مر رسول الله ﷺ في سوق المدينة فرأى غلاما أسود يقول من اشتراني فعلى شرط أن لا يمنعني من الصلوات الخمس خلف رسول الله ﷺ فاشتراه بعضهم فمرض فعاده رسول الله ﷺ ثم توفي فحضر دفنه فقالوا في ذلك شيئاً فنزلت {إِنَّ الله عَلِيمٌ} كرم القلوب وتقواها {خبير} بهمهم النفوس في هواها

kabîle (kabile), imâre (büyük oymak), batn (oymak), fahiz (aşiret) ve fasîledir (aile/sulb). Şa‘b kabileleri, kabile imâreleri, imâre batnları, batn fahizleri, fahiz de fasîleleri toplar. Huzeyme şa‘b, Kinâne kabile, Kureyş imâre, Kusayy batn, Hâşim fahiz, Abbâs ise fasîledir. Kabileler ondan dallanıp budaklandığı (teşa‘‘abe) için şa‘blar bu adı almıştır. { لِتَعَارَفُوا } “Birbirinizle tanışasınız diye”; yani birbirinizin soyunu bilesiniz ve kimse babasından başkasına nispet edilmesin diye sizi boylar ve kabileler hâlinde düzenledi; yoksa babalarla ve dedelerle övünesiniz, soylarla üstünlük iddia edesiniz diye değil. Sonra insanın başkasına üstün geleceği, Allah katında şeref ve üstünlük kazanacağı hasleti beyan ederek şöyle buyurdu: { إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ } “Doğrusu Allah katında en üstün olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır.” Hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların en kerimi (üstünü) olmak kimi sevindirirse, Allah'tan sakınsın.” İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ): “Dünyanın şerefi zenginlik, ahiretin şerefi ise takvadır” dediği rivayet edilmiştir. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethi günü tavaf yaptı; Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: “Sizden Câhiliye ayıbını ve kibrini gideren Allah'a hamdolsun. Ey insanlar! İnsanlar ancak iki kimsedir: Allah katında değerli olan müttakî mümin ve Allah katında değersiz olan şakî fâcir.” Sonra bu ayeti okudu. Yezîd b. Şecere'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine çarşısından geçti ve şöyle diyen siyah bir köle gördü: “Beni kim satın alırsa, Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında beş vakit namaz kılmaktan beni engellememesi şartıyla alsın.” Onlardan biri onu satın aldı. Sonra köle hastalandı; Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu ziyaret etti. Sonra vefat etti; defninde bulundu. İnsanlar bu hususta bir şeyler söyleyince bu ayet indi. { إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ } “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir”, kalplerin şerefini ve takvasını, { خَبِيرٌ } “Her şeyden haberdardır”, nefislerin hevalarındaki niyet ve gayretlerini.

12917. Metin

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٤)

{ قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; fakat ‘Boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Resûlüne itaat ederseniz, O sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’” (Hucurât: 14)

12918. Metin

{قَالَتِ الأعراب} أي بعض الأعراب لأن من الأعراب من يؤمن بالله واليوم الآخر وهم أعراب بني أسد قدموا المدينة في سنة جدبة فأظهروا

{ قَالَتِ الْأَعْرَابُ } “Bedevîler dediler”; yani bedevîlerin bir kısmı [böyle dedi]. Zira bedevîlerden Allah'a ve ahiret gününe iman edenler de vardır. Bunlar, kuraklık yılında Medine'ye gelip

12919. Metin

{آمنا قل لم تؤمنوا ولكن قولوا أسلمنا}

{ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا } “‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; fakat ‘Boyun eğdik’ deyin.’”

12920. Metin

الشهادة يريدون الصدقة ويمنون عليه {آمنا} اى ظاهر وباطناً {قُلْ} لهم

sadaka almak isteyerek şehadet getiren ve [Müslümanlıklarını Peygamber'in] başına kakan Benî Esed bedevîleridir. { آمَنَّا } “İman ettik”, yani zahiren ve bâtınen [iman ettik dediler]. Onlara { قُلْ } “De ki:”

12921. Metin

يا محمد {لَّمْ تُؤْمِنُواْ} لم تصدقوا بقلوبكم {ولكن قُولُواْ أَسْلَمْنَا} فالإيمان هو التصديق والإسلام الدخول في السلم والخروج من أن يكون حرباً للمؤمنين بإظهار الشهادتين ألا ترى إلى قوله {وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمان فِى قُلُوبِكُمْ} فاعلم أن ما يكون من الإقرار باللسان من غير مواطأة القلب فهو إسلام وما واطأ فيه القلب اللسان فهو إيمان وهذا من حيث اللغة وأما في الشرع فالإيمان والإسلام واحد لما عرف وفي لَّمّاً معنى التوقع وهو دال على أن بعض هؤلاء قد آمنوا فيما بعد والآية تنقض على الكرامية مذهبهم أن الإيمان لا يكون بالقلب ولكنَّ باللسان فإن قلت مقتضى نظم الكلام ان قال قل لا تقولوا آمنا ولكن قولوا أسلمنا أو قل لم تؤمنوا ولكن أسلمتم قلت أفاد هذا النظم تكذيب دعواهم أولاً فقيل قُل لَّمْ تُؤْمِنُواْ مع أدب حسن فلم يقل كذبتم تصريحاً ووضع لَّمْ تُؤْمِنُواْ الذي هو نفي ما ادعوا إثباته موضعه واستغنى بقوله لَّمْ تُؤْمِنُواْ عن أن يقال لا تقولوا آمنا لاستهجان أن يخاطبوا بلفظ مؤداه النهي عن القول بالإيمان ولم يقل ولكن أسلمتم ليكون خارجاً مخرج الزعم والدعوى كما كان قولهم آمنا كذلك ولو قيل ولكن أسلمتم لكان كالتسليم والاعتداد بقولهم وهو غير معتد به وليس قوله وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمان في قلوبكم تكرير المعنى قول لَّمْ تُؤْمِنُواْ فإن فائدة قوله لَّمْ تُؤْمِنُواْ تكذيب لدعواهم وقوله وَلَمَّا يَدْخُلِ الإيمان فِى قلوبكم توقيت لما امروا به ان يقولوه كانه قيل لهم ولكن قولوا أسلمنا حين لم نثبت مواطأة قلوبكم لألسنتكم لأنه كلام واقع موقع الحال من الضمير في قُولُواْ {وَإِن تُطِيعُواْ الله وَرَسُولَهُ} في السر بترك النفاق {لاَ يَلِتْكُمْ} لا يألتكم بصري {مِّنْ أعمالكم شَيْئاً} اى لا ينقصكم من ثواب حسناتم شيئاً ألت يألت وألات يليت ولات يليت بمعنى وهو النقص {إن الله غفور} يستر الذنوب {رَّحِيمٌ} بهدايتهم للتوبة عن العيوب

[Ey Muhammed!] { لَمْ تُؤْمِنُوا } “İman etmediniz”, yani kalplerinizle tasdik etmediniz. { وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا } “Fakat ‘Boyun eğdik / teslim olduk’ deyin.” Zira iman tasdiktir; İslâm ise kelime-i şehâdeti ikrar ederek barışa girmek ve Müslümanlarla savaş hâlinde olmaktan çıkmaktır. { وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ } “Henüz iman kalplerinize girmedi” buyruğuna bakmaz mısın? Bil ki, kalbin uyuşması olmaksızın sadece dille ikrardan ibaret olan şey İslâm'dır; kalbin dile uygunluk arz ettiği şey ise imandır. Bu durum lügat bakımındandır; şeriatta ise bilindiği üzere iman ve İslâm birdir. “Lemmâ” (لَمَّا) edatında bir beklenti (tevakku‘) manası vardır ve bu, onlardan bazılarının sonradan iman ettiğine delalet eder. Bu ayet, Kerrâmiyye'nin “iman kalple değil sadece dilledir” şeklindeki mezhebini çürütmektedir. Şayet dersen ki: Söz diziminin gereği; “İman ettik demeyin, fakat boyun eğdik deyin” veya “İman etmediniz, fakat boyun eğdiniz deyin” buyrulması değil miydi? Derim ki: Bu söz dizimi öncelikle onların iddiasını yalanlamayı ifade etmiştir. Bu yüzden güzel bir edeple { قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا } “De ki: İman etmediniz” denilmiş, açıkça “yalan söylediniz” denilmemiştir. İspatını iddia ettikleri şeyin nefyi olan { لَمْ تُؤْمِنُوا } ifadesi yerli yerine konmuştur; iman ettiklerini söylemekten nehyedilmeleri sonucunu doğuracak bir ifadeyle onlara hitap edilmesinin çirkinliğinden ötürü { لَمْ تُؤْمِنُوا } denilerek “iman ettik demeyin” denilmesine gerek bırakılmamıştır. “Fakat boyun eğdiniz” denilmeyip [“boyun eğdik deyin” denilmiştir ki], tıpkı “iman ettik” sözleri gibi bu da bir iddia ve sav kabilinden olsun. Şayet “fakat boyun eğdiniz” denilseydi, bu onların sözünü teslim etmek ve itibar etmek gibi olurdu; hâlbuki onların sözüne itibar edilmemiştir. { وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ } buyruğu da { لَمْ تُؤْمِنُوا } sözünün manasını tekrar etmek değildir. Zira { لَمْ تُؤْمِنُوا } sözünün faydası iddialarını yalanlamaktır; { وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ } buyruğu ise söylemeleri emredilen şey için bir vakit belirlemedir. Sanki onlara: “Kalplerinizin dillerinize uygunluğu sabit olmadığı sürece ‘boyun eğdik’ deyin” denilmiştir; zira bu söz { قُولُوا } fiilindeki zamirden hâl konumundadır. { وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Eğer Allah'a ve Resûlüne itaat ederseniz”, nifakı terk ederek gizlide [itaat ederseniz], { لَا يَلِتْكُمْ } Basra kıraatinde “lâ ye’litküm”dür; { مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا } “O sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez”, yani iyiliklerinizin sevabından hiçbir şeyi noksanlaştırmaz. “Elete ye’litü” (ألت يألت), “elâte yülîtü” (ألات يليت) ve “lâte yelîtü” (لات يليت) aynı manada olup eksiltmek demektir. { إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır”, günahları örter, { رَحِيمٌ } “Çok merhamet edendir”, kusurlardan tövbeye hidayet etmekle [merhamet eder].

12922. Metin

ثم وصف المؤمنين المخلصين فقال

Sonra ihlaslı müminleri vasfederek şöyle buyurdu:

12923. Metin

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ (١٥)

{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ } “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resûlüne iman etmişler, sonra asla şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmişlerdir. İşte onlar, sadık olanların ta kendileridir.” (Hucurât: 15)

12924. Metin

{إنما المؤمنون الذين آمنوا بالله وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُواْ} ارتاب مطاوع رابه إذا أوقعه في الشك مع التهمة والمعنى أنهم آمنوا ثم لم يقع في نفوسهم شك فيما آمنوا به ولا اتهام لمن صدقوه ولما كان الإيقان وزوال الريب ملاك الايمان أفرااد بالذكر بعد تقدم الإيمان تنبيهاً على مكانه وعطف على الايمان بكلمة التراخى اشعار باستقراره في الازمنة المتراخية المتطاولة غضا جديد {وجاهدوا بأموالهم وَأَنفُسِهِمْ فِى سَبِيلِ الله} يجوز أن يكون المجاهد منوياً وهو العدو المحارب أو الشيطان أو الهوى وأن يكون جاهد مبالغة في جهد ويجوز أن يراد بالمجاهدة بالنفس الغزو وان بناول العبادات بأجمعها وبالمجاهدة بالمال نحو صنيع عثمان في جيش العسرة وان يتناول

{ إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا } “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resûlüne iman etmişler, sonra asla şüpheye düşmemişlerdir.” İrtâbe (ارتاب); ithamla birlikte şüpheye düşürdüğünde kullanılan “râbehû” (رابه) fiilinin mutâvaatıdır (dönüşlüsüdür). Manası şudur: Onlar iman etmiş, sonra iman ettikleri şey hakkında nefislerine hiçbir şüphe, tasdik ettikleri zât hakkında da hiçbir itham düşmemiştir. Kesin inanç ve şüphenin yok olması imanın esası ve direği olduğu için, imanın zikrinden sonra konumuna dikkat çekmek üzere ayrıca zikredilmiştir. İmana terâhî (zaman aralığı bildiren “sümme”) kelimesiyle atfedilmesi ise, uzun ve uzayıp giden zamanlar boyunca onun taptaze ve yeni olarak yerleştiğini hissettirmek içindir. { وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “Ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmişlerdir.” Kendisine karşı cihad edilenin niyet edilmiş (zihinde takdir edilmiş) olması caizdir ki o da savaşan düşman, şeytan yahut hevadır; “câhede” fiilinin “cehede” kökünden mübalağa olması da caizdir. Nefisle cihattan kastedilenin gazve olması veya bütün ibadetleri kapsaması; malla cihattan kastedilenin ise Zorluk Ordusu'nda (Ceyşü'l-Usre) Osman'ın yaptığı gibi şeyler olması veya

12925. Metin

الزكاة وكل ما يتعلق بالمال من أعمال البر وخبرالمبتدا الذي هو المؤمنون {أُوْلَئِكَ هُمُ الصادقون} أي الذين صدقوا في قولهم آمنا ولم يكذبوا كما كذب اعراب بنى اسد وهم الذين إيمانهم إيمان صدق وحق وقوله الذين آمَنُواْ صفة لهم ولما نزلت هذه الآية جاءوا وحلفوا أنهم مخلصون فنزل

zekâtı ve malla ilgili bütün iyilik amellerini kapsaması caizdir. Mübteda olan “el-Mü'minûn” kelimesinin haberi { أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ } “İşte onlar, sadık olanların ta kendileridir” kısmıdır. Yani onlar, “iman ettik” sözlerinde doğru olanlar ve Benî Esed bedevîlerinin yalan söylediği gibi yalan söylemeyenlerdir; onlar, imanları sadakat ve hakikat olan kimselerdir. { الَّذِينَ آمَنُوا } kavli ise onların sıfatıdır. Bu ayet indiğinde gelip ihlaslı olduklarına dair yemin ettiler. Bunun üzerine şu ayet indi:

12926. Metin

قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٦)

{ قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “De ki: ‘Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.’” (Hucurât: 16)

12927. Metin

{قُلْ أَتُعَلِّمُونَ الله بِدِينِكُمْ} أي أتخبرونه بتصديق قلوبكم {والله يَعْلَمُ مَا فِى السماوات وَمَا فِي الأرض والله بكل شيء} من النفاق والإخلاص وغير ذلك

{ قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ } “De ki: Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz?” Yani O'na kalplerinizin tasdikini mi haber veriyorsunuz? { وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ } “Oysa Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir. Allah her şeyi”, yani nifak, ihlas ve diğer şeyleri

12928. Metin

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٧)

{ يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: ‘Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın! Bilakis sizi imana erdirdiği için Allah sizi minnet altında bırakır; eğer [sözünüzde] doğru kimselerseniz.’” (Hucurât: 17)

12929. Metin

{يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ} أي بأن {أَسْلَمُواْ} يعني بإسلامهم والمن ذكر الأيادي تعريضاً للشكر {قُل لاَّ تَمُنُّواْ عَلَىَّ إسلامكم بَلِ الله يَمُنُّ عَلَيْكُمْ} أي المنة لله عليكم {أَنْ هَداكُمْ} بأن هداكم أو لأن {للإيمان إِنُ كُنتُمْ صادقين} إن صح زعمكم وصدقت دعواكم إلا أنكم تزعمون وتدعون ما الله عليم بخلافه وجواب الشرط محذوف لدلالة ما قبله عليه تقديره إن

{ يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ } Yani [şununla]; { أَسْلَمُوا } “Müslüman oldular diye”, yani Müslüman olmalarıyla [seni minnet altında bırakmak istiyorlar]. Minnet (el-menn); teşekkür beklentisiyle yapılan iyilikleri başa kakmaktır. { قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ } “De ki: Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın! Bilakis Allah sizi minnet altında bırakır”, yani minnet Allah'ın sizin üzerinizdeki hakkıdır. { أَنْ هَدَاكُمْ } “Sizi erdirdiği için”; yani sizi erdirmesiyle yahut [erdirdiği] için... { لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “İmana, eğer doğru kimselerseniz.” Şayet iddianız sahih ve davanız doğru ise... Ne var ki siz, Allah'ın aksini bildiği şeyi iddia ve dava etmektesiniz. Şartın cevabı, öncesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir; takdiri şöyledir: Eğer

12930. Metin

كنتم صادقين في ادعائكم الإيمان بالله فلله المنة عليكم وقرىء إِنْ هَداكُمْ

Allah'a iman iddianızda doğru kimseler iseniz, minnet Allah'ın sizin üzerinizdeki hakkıdır. “İn hedâküm” şeklinde de okunmuştur.

12931. Metin

إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨)

{ إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Hucurât: 18)

12932. Metin

{إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السماوات والأرض والله بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} وبالياء مكي وهذا بيان لكونهم غير صادقين في دعواهم يعني أنه تعالى يعلم كل مستتر في العالم ويبصر كل عمل تعملونه في سركم وعلانيتكم لا يخفي عليه منه شيء فكيف يخفي عليه ما في ضمائركم وهو علام الغيوب

{ إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Mekke kıraatinde [“ta‘melûn” yerine] ya ile (“ya‘melûn”) okunmuştur. Bu, onların iddialarında sadık olmadıklarının bir beyanıdır. Yani Teâlâ âlemdeki gizli olan her şeyi bilir ve gizlinizde ve açığınızda yaptığınız her ameli görür; O'na bunlardan hiçbir şey gizli kalmaz. Gaybları hakkıyla bilen O iken, içlerinizde gizledikleriniz O'na nasıl gizli kalabilir?