14004. Metin
سورة المجادلة مدنية وهي اثنتان وعشرون آية
Mücâdele Suresi Medine'de inmiştir ve yirmi iki ayettir.
14005. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14006. Metin
قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (١)
{ قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ } “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, ikinizin karşılıklı konuşmasını işitir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Mücâdele: 1)
14007. Metin
{قَدْ سَمِعَ الله قَوْلَ التى تُجَادِلُكَ} تحاورك وقرئ بها وهي خولة بنت ثعلبة امرأة أوس ابن الصامت أخي عبادة رآها وهي تصلي وكانت حسنة الجسم فلما سلمت راودها فأبت فغضب فظاهر منها فأتت رسول الله ﷺ فقالت ان اوساتزوجني وأنا شابة مرغوب في فلما خلاسني ونثرت بطني أي كثر ولدي جعلني عليه كأمه ورُوي أنها قالت إن لي صبية صغاراً إن ضممتهم إليه ضاعوا وإن ضممتهم إلى جاءوا فقال ﷺ ما عندي في أمرك شيء وروي أنه قال لها حرمت عليه فقال يا رسول الله ما ذكر طلاقاً وإنما هو أبو ولدي وأحب الناس إليّ فقال حرمت عليه فقال اشكوا إلى الله فاتقى ووجدي كلما قال رسول الله ﷺ حرمت عليه هتفت وشكت فنزلت {فِى زَوْجِهَا} في شأنه ومعناه {وَتَشْتَكِى إِلَى الله} تظهر ما بها من المكروه {والله يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُما}
{ قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ } “seninle karşılıklı konuşan kadının”, bu kelime bu şekilde de kıraat edilmiştir. Bu kadın, Ubâde'nin kardeşi Evs b. Sâmit'in hanımı Havle bnt. Sa'lebe'dir. Evs, onu namaz kılarken görmüştü; kendisi güzel vücutlu bir kadındı. Selam verince onunla birlikte olmak istedi, kadın ise reddetti. Bunun üzerine Evs öfkelenip ona zıhar yaptı. Kadın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip şöyle dedi: “Evs benimle evlendiğinde ben genç ve arzulanan bir kadındım. Yaşım ilerleyip karnım dökülünce -yani çocuklarım çoğalınca- beni kendisine annesi gibi kıldı.” Şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Benim küçük çocuklarım var; onları ona bıraksam perişan olurlar, yanıma alsam aç kalırlar.” Bunun üzerine [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem: “Senin durumun hakkında bana [ulaşmış] bir şey yoktur” buyurdu. Ona: “Sen ona haram oldun” buyurduğu da rivayet edilmiştir. Kadın: “Ey Allah'ın Resûlü! Boşamadan söz etmedi; o çocuklarımın babasıdır ve insanların bana en sevimli olanıdır” dedi. [Resûlullah]: “Sen ona haram oldun” buyurdu. Kadın: “Allah'a şikâyette bulunuyorum, sıkıntımı ve kederimi O'na arzediyorum” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem her “Sen ona haram oldun” dedikçe, kadın feryat edip şikâyette bulundu ve [bu ayet] indi. { فِي زَوْجِهَا } “kocası hakkında”, onun durumu ve meselesi hususunda demektir. { وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ } “Allah'a şikâyette bulunan”, maruz kaldığı bu hoşnutsuz durumu açığa vuran. { وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا }
14008. Metin
مراجعتكما الكلام من حار إذا رجع {إِنَّ الله سَمِيعٌ} يسمع شكوى المضطر {بَصِيرٌ} بحاله
“ikinizin sözü birbirinize iade etmenizi”, [bu kelime] “geri döndü” anlamındaki Hâre (حَارَ) fiilindendir. { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ } “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir”, darda kalanın şikâyetini işitir. { بَصِيرٌ } “hakkıyla görendir”, onun halini [görür].
14009. Metin
الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٢)
{ الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ } “İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar [bilsinler ki], onlar kendilerinin anaları değillerdir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir söz ve asılsız bir yalan söylüyorlar. Muhakkak ki Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” (Mücâdele: 2)
14010. Metin
{الذين يظاهرون} عاصم يظَّهرون حجازي وبصري غيرهم يظاهرون وفي {مّنكُمْ} توبيخ للعرب لأنه كان من أيمان أهل جاهليتهم خصة دون سائر الأمم {مِن نّسَائِهِمْ} زوجاتهم {مَّا هن أمهاتهم} أمهاتهم الفضل الأول حجازي والثاني تميمي {إِنْ أمهاتهم إِلاَّ اللائي ولدنهم} يريدان الامهات على الخفيفة الوالدات والمرضعات ملحقات بالوالدات بواسطة الرضاع وكذا ازواج رسول الله ﷺ لزيادة حرمتهن وأما
{ الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ } [ifadesini] Âsım “Yuzâhirûne” (يُظَاهِرُونَ); Hicaz ve Basra [kurrâsı] “Yezzahharûne” (يَظَّهَّرُونَ), diğerleri ise “Yuzzahhirûne” (يُظَّهَّرُونَ) şeklinde okumuştur. { مِنْكُمْ } “İçinizden” ifadesinde Araplara yönelik bir kınama vardır; zira zıhar, diğer ümmetlerin değil, bilhassa onların Cahiliye ehlinin yeminlerindendi. { مِنْ نِسَائِهِمْ } “kadınlarından”, yani hanımlarından. { مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ } “onlar kendilerinin anaları değillerdir”, [burada] “Ümmehâtihim” (أُمَّهَاتِهِمْ) şeklinde kesre ile okumak Hicaz lehçesi, [ötre ile okumak ise] Temîm lehçesidir. { إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ } “Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır”; gerçek anlamda annelerin yalnızca doğuranlar olduğunu kastetmektedir. Sütanneler emzirme sebebiyle, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hanımları da hürmetlerinin fazlalığı sebebiyle doğuran annelere mülhak kılınmıştır. Zıhar yapılan kadına gelince,
14011. Metin
فأبعد شيء من الأمومة فلذا قال {وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنكَراً مّنَ القول} تنكره الحقيقة والأحكام الشرعية {وَزُوراً} وكذباً باطلاً منحرفاً عن الحق {وَإِنَّ الله لَعَفُوٌّ غَفُورٌ} لما سلف منهم
o annelikten en uzak şeydir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: { وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ } “Şüphesiz onlar çirkin bir söz söylüyorlar”, hakikatin ve şer'î hükümlerin reddettiği bir sözdür. { وَزُورًا } “ve yalan”, haktan sapan bâtıl bir yalandır. { وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ } “Muhakkak ki Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır”, onların geçmişte yaptıklarını [bağışlar].
14012. Metin
وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٣)
{ وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “Kadınlarına zıhar yapıp sonra söyledikleri sözden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. İşte size bununla öğüt verilmektedir. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mücâdele: 3)
14013. Metin
{والذين يظاهرون مِن نّسَائِهِمْ} بين في الآية الأولى أن ذلك من قائله منكر وزور بين في الثانية حكم الظهار {ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُواْ} العود الصيرورة ابتداء أو بناء فمن الأول قوله تعالى حتى عَادَ كالعرجون القديم ومن الثاني وان عدتم عدنا ويعدى بنفسه كقولك عدته إذا أتيته وصرت اليه وبحرف الجر بالي وعلى وفي واللام كقوله وَلَوْ رُدُّواْ لعادوا لما نهوا عنه ومنه ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُواْ أي يعودون لنقض ما قالوا أو تداركه على حذف المضاف وعن ثعلبة يعودون لتحليل ما حرموا على حذف المضاف أيضاً غير أنه أراد بما قالوا ما حرموه على أنفسهم بلفظ الظهار تنزيلاً للقول منزلة المقول فيه كقوله وترثه ما يقول أراد المقول فيه وهو المال والولد ثم اختلفوا أن النقض بماذا يحصل فعندنا بالعزم على الوطء وهو قول ابن عباس والحسن وقتادة وعند الشافعي بمجرد الإمساك وهو أن لا يطلقها عقيب
{ وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ } “Kadınlarına zıhar yapanlar”, ilk ayette bunu söyleyenin çirkin ve asılsız bir söz söylediğini beyan etmiş, ikinci ayette ise zıharın hükmünü açıklamıştır. { ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا } “sonra söylediklerine dönenler”; Avd (عَوْد), bir duruma ilk defa veya yeniden dönüşüm demektir. Birincisine Allah Teâlâ'nın { حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ } “Nihayet kuru bir hurma dalı gibi oldu” ayeti; ikincisine ise { وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا } “Eğer siz dönerseniz biz de döneriz” ayeti örnektir. Bu fiil, bir kimseye gittiğinde ve vardığında söylediğin “Udtehu” (عُدْتُهُ) ifadesinde olduğu gibi geçişli olur; “ilâ”, “alâ”, “fî” ve “lâm” harf-i cerleriyle de geçişli kılınır. Nitekim { وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ } “Geri döndürülecek olsalardı, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi” ayetinde [lâm harf-i cerriyle] gelmiştir. { ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا } ifadesi de bu kabildendir; yani mudâfın hazfedilmesiyle “söylediklerini bozmaya veya telafi etmeye dönerler” demektir. Sa'lebe'den rivayet edildiğine göre, yine mudâfın hazfiyle “haram kıldıklarını helal kılmaya dönerler” demektir. Ancak [Sa'lebe], sözün kastedilen şey makamına konulması suretiyle, “söyledikleri şey” ile zıhar lafzıyla kendilerine haram kıldıkları şeyi kastetmiştir; tıpkı { وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ } “Onun söylediği şeye biz mirasçı oluruz” ayetinde, söz konusu edilen şey olan mal ve evladın kastedilmesi gibi. Sonra bu bozmanın ne ile gerçekleşeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bizim mezhebimize [Hanefîlere] göre cinsel ilişkiye azmetmekle gerçekleşir ki bu, İbn Abbâs, el-Hasan ve Katâde'nin görüşüdür. Şâfiî'ye göre ise sırf [nikâhı] tutmakla, yani zıharın hemen ardından kadını boşamamakla gerçekleşir.
14014. Metin
الظهار {فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ} فعليه اعتاق رقبة مؤمنة أو كافرة ولم يجز المدبر وأم الولد المكاتب الذي أدى شيئاً {مّن قَبْلِ أَن يَتَمَاسَّا} لضمير يرجع إلى ما دل عليه الكلام من المظاهر والمظاهر منها والمماسة الاستمتاع بها من جماع أو لمس بشهوة أو نظر إلى فرجها بشهوة {ذلكم} لحكم {تُوعَظُونَ بِهِ} لأن الحكم بالكفارة دليل على ارتكاب الجناية فيجب أن تتعظوا بهذا الحكم حتى لا تعودوا إلى الظهار وتخافوا عقاب الله عليه {والله بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} والظهار أن يقول الرجل لامرأته أنت عليّ كظهر امي وإا وضع موضع أنت عضواً منها يعبر به عن الجملة أو مكان الظهر عضواً آخر يحرم النظر إليه من الأم كالبطن والفخذ أو مكان الأم ذات رحم محرم منه بنسب أو رضاع أو صهر أو جماع نحو أن يقول أنت عليّ كظهر أختي من الرضاع أو عمتي من النسب أو أمرأة ابني أو أم امرأتي أو ابنتها فهو ظاهر وإذا امتنع المظاهر من الكفارة للمرأة أن ترافعه وعلى القاضي أن يجبره على أن يكفر وأن يحبسه ولا شيء من الكفارات يجبر عليه ويحبس إلا كفارة الظهار لأنه يضربها في ترك التكفير والامتناع من الاستمتاع فإن مس قبل أن يكفر استغفر الله ولا يعود حتى يكفر وإن أعتق بعض الرقبة ثم مس عليه أن يستأنف عند أبي حنيفة رضي الله عنه
{ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “bir köle azat etmek [gerekir]”, yani mümin veya kâfir bir köleyi azat etmesi gerekir. Müdebber, ümmüveled ve bedelinden bir şey ödemiş olan mükâtep köle geçerli olmaz. { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce”; zamir, sözün delalet ettiği zıhar yapan erkek ile zıhar yapılan kadına döner. Temas; cinsel ilişki, şehvetle dokunma veya kadının tenasül uzvuna şehvetle bakma yoluyla ondan yararlanmaktır. { ذَلِكُمْ } “İşte bu” hüküm, { تُوعَظُونَ بِهِ } “size bununla öğüt verilmektedir”; zira kefaret hükmü, bir cürmün işlendiğine delildir. Dolayısıyla bir daha zıhara dönmemek ve Allah'ın bu konudaki cezasından korkmak için bu hükümden öğüt almanız gerekir. { وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Zıhar; kişinin hanımına “Sen bana annemin sırtı gibisin” demesidir. Eğer “sen” yerine onun bütününü ifade eden bir uzvunu koyarsa veya “sırt” yerine annenin bakılması haram olan karın ve uyluk gibi başka bir uzvunu koyarsa; yahut “anne” yerine nesep, süt, sıhriyet veya cinsel ilişki yoluyla kendisine mahrem olan bir kadını koyup örneğin “Sen bana sütkız kardeşimin, öz halamın, oğlumun hanımının, kayınvalidemin veya üvey kızımın sırtı gibisin” derse, o kimse zıhar yapmış olur. Zıhar yapan kimse kefaretten kaçınırsa, kadının onu mahkemeye verme hakkı vardır; hâkimin de onu kefaret ödemeye zorlaması ve hapsetmesi gerekir. Kefaretlerden hiçbirinde kişi zorlanmaz ve hapsedilmez; zıhar kefareti müstesnadır. Çünkü kefareti terk etmekle ve temastan kaçınmakla kadına zarar vermektedir. Eğer kefaret ödemeden önce temas ederse, Allah'tan af diler ve kefaret ödeyinceye kadar bir daha yaklaşmaz. Kölenin bir kısmını azat edip sonra temas ederse, Ebû Hanîfe radıyallâhu anh'a göre [kefarete] baştan başlaması gerekir.
14015. Metin
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٤)
{ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ } “Buna imkân bulamayan kimse, birbirleriyle temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen kimse altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu, Allah'a ve Resûlüne inanmanız içindir. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için ise elem dolu bir azap vardır.” (Mücâdele: 4)
14016. Metin
{فمن لم يجد} القربة {فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ} فعليه صيام شهرين {مُتَتَابِعَيْنِ مِن قَبْلِ أَن يَتَمَاسَّا فَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ} الصيام {فَإِطْعَامُ} فعليه إطعام {سِتّينَ مِسْكِيناً} لكل مسكين نصف صاع من برا وصاع من غيره ويجب أو يقدمه على المسيس ولكن لا يستأنف إن جامع في خلال الإطعام {ذلك} البيان والتعليم للأحكام {لّتُؤْمِنُواْ} لتصدقوا {بالله وَرَسُولِهِ} في العمل بشرائعه التي شرعها من الظهار وغيره ورفض ما كنتم
{ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ } [azat edecek] köle bulamayan kimseye, { فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ } iki ay oruç tutmak gerekir; { مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ } oruca güç yetiremeyen kimseye ise, { فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا } altmış yoksulu doyurmak gerekir. Her bir yoksula buğdaydan yarım sâ‘, diğer maddelerden ise bir sâ‘ [verilir]. Bunu temastan önce yapması vaciptir; ancak doyurma işlemi sürerken cinsel ilişkide bulunursa [kefarete] baştan başlamaz. { ذَلِكَ } “İşte bu” hükümlerin açıklanması ve öğretilmesi, { لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Allah'a ve Resûlüne inanmanız içindir”; yani O'nun zıhar ve diğer konularda koyduğu şeriatları uygulamak ve içinde bulunduğunuz şeyi terk etmek suretiyle tasdik etmeniz içindir.
14017. Metin
عليه في جاهليتكم {وَتِلْكَ} أي الأحكام التي
Cahiliyenizdeki âdetleri [bırakmanız içindir]. { وَتِلْكَ } “İşte bunlar”, yani zıhar ve kefaret konusunda vasfettiğimiz hükümler,
14018. Metin
وصفنا في الظهار والكفارة {حُدُودَ الله} التي لا يجوز تعديها {وللكافرين} الذين لايتبعونها {عَذَابٌ أَلِيمٌ} مؤلم
{ حُدُودُ اللَّهِ } “Allah'ın sınırlarıdır”; aşılması caiz olmayan sınırlardır. { وَلِلْكَافِرِينَ } “Kâfirler için ise”, bunlara uymayanlar için, { عَذَابٌ أَلِيمٌ } can yakıcı “elem dolu bir azap vardır.”
14019. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ (٥)
{ إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ } “Şüphesiz Allah'a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır. Hâlbuki biz apaçık ayetler indirmiştik. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.” (Mücâdele: 5)
14020. Metin
{إِنَّ الذين يُحَادُّونَ الله وَرَسُولَهُ} يعادون ويشاقون {كُبِتُواْ} أخزوا وأهلكوا {كَمَا كُبِتَ الذين مِن قبلهم} من اعداء الرسل {وقد أنزلنا آيات بينات} تدل على صدق الرسول وصحة ما جاء به {وللكافرين} بهذه الآيات {عَذَابٌ مُّهِينٌ} يذهب بعزهم وكبرهم
{ إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “Şüphesiz Allah'a ve Resûlüne karşı gelenler”, düşmanlık edip muhalefet edenler, { كُبِتُوا } “alçaltılmışlardır”, rezil ve helak edilmişlerdir; { كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi”, peygamberlerin düşmanlarından [olanların alçaltıldığı gibi]. { وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ } “Hâlbuki biz apaçık ayetler indirmiştik”, Peygamber'in doğruluğuna ve getirdiği şeyin hak olduğuna delalet eden [ayetler]. { وَلِلْكَافِرِينَ } “kâfirler için ise”, bu ayetleri inkâr edenler için, { عَذَابٌ مُهِينٌ } izzet ve kibirlerini yok eden “alçaltıcı bir azap vardır.”
14021. Metin
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٦)
{ يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır; onlar ise bunu unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir.” (Mücâdele: 6)
14022. Metin
{يوم يبعثهم} منصوب بمهين أو باضمارا ذكر تعظيماً لليوم {الله جَمِيعًا} كلهم لا يترك منهم احد غير مبعوث أو مجتمعين في حال واحدة {فَيُنَبّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواْ} تخجيلاً لهم وتوبيخاً وتشهيراً بحالهم يتمنون عنده المسارعة بهم إلى النار لما يلحقهم من الخزي على رؤس الأشهاد {أحصاه الله} أحاط به عدداً لم يفته منه شيء {ونسوه} لانهم تهاونوا ونوابه حين ارتكبوه وإنما تحفظ معظمات الأمور {والله على كل شيء شهيد} لا يغيب عن شيء
{ يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ } “O gün onları diriltecektir”; [bu zarf], “alçaltıcı” [kelimesi] ile yahut o günün azametini bildirmek üzere gizli bir “hatırla” [fiili] ile mansubdur. { اللَّهُ جَمِيعًا } “Allah onların hepsini”, içlerinden diriltilmemiş hiç kimse bırakılmaksızın hepsini yahut tek bir hal üzere toplanmış olarak [diriltecektir]. { فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا } “ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir”; onları utandırmak, kınamak ve durumlarını teşhir etmek için [haber verecektir]. O esnada bütün şahitlerin huzurunda maruz kalacakları rezillikten ötürü bir an önce cehenneme götürülmeyi temenni edeceklerdir. { أَحْصَاهُ اللَّهُ } “Allah onları bir bir saymıştır”, sayı olarak kuşatmıştır ve O'ndan hiçbir şey kaçmamıştır. { وَنَسُوهُ } “onlar ise bunu unutmuşlardır”; zira o günahları işlerken onları önemsememişlerdir, oysa sadece büyük meseleler akılda tutulur. { وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “Allah, her şeye şahittir”, hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz.
14023. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧)
{ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “Görmedin mi ki Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir. Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur; beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Mücâdele: 7)
14024. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله يَعْلَمُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض مَا يَكُونُ} من كان التامة أي ما يقع {مِن نجوى ثلاثة} النجوى التناجي وقد أضيفت إلى ثلاثة أي من نجوى ثلاثة نفر {إِلاَّ هُوَ} أي الله {رَابِعُهُمْ وَلاَ خَمْسَةٍ إِلاَّ هُوَ سَادِسُهُمْ وَلاَ أدنى} ولا أقل {مِن ذَلِكَ وَلاَ أَكْثَرَ إِلاَّ هُوَ مَعَهُمْ} يعلم ما يتناجون به ولا يخفى عليه ما هم فيه وقد تعالى عن المكان علواً كبيراً وتخصيص الثلاثة والخمسة لأنها نزلت في المنافقين وكانوا يتحلقون للتناجي مغايظة للمؤمنين على هذين العددين وقيل ما يتناجى منهم ثلاثة ولا خمسة ولا أدنى من عدديهم ولا أكثر إلا والله معهم يسمع
{ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ } “Görmedin mi ki Allah, göklerde olanı da yerde olanı da bilir”; [buradaki fiil] tam kâne'dendir, yani “vuku bulmaz” demektir. { مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ } “üç kişinin gizli konuşması”; Necvâ (نَجْوَى), fısıldaşmak, gizli konuşmak demektir ve üç kişiye izafe edilmiştir; yani “üç kişinin fısıldaşması olmaz ki”. { إِلَّا هُوَ } “mutlaka O”, yani Allah; { رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى } “dördüncüleri [veya] beş [kişinin gizli konuştuğu yerde] altıncıları olmasın. Bundan daha az”, yani daha küçük bir sayı; { مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ } “veya daha çok olsunlar, mutlaka O onlarla beraberdir”; gizlice ne konuştuklarını bilir ve içinde bulundukları durum O'na gizli kalmaz. O, mekândan son derece yücedir. Üç ve beş sayısının tahsis edilmesi, ayetin münafıklar hakkında inmiş olmasındandır; onlar müminleri öfkelendirmek amacıyla bu iki sayı üzere halkalar oluşturup gizli konuşurlardı. Şöyle de denilmiştir: Onlardan üç veya beş, yahut bu iki sayıdan daha az veya daha çok kişi gizlice konuşmasın ki, Allah onlarla beraber olup işitmesin,
14025. Metin
ما يقولون ولأن أهل التناجي في العادة طائفة من أهل الرأي والتجارب وأول عددهم الاثنان فصاعداً إلى خمسة إلى ستة إلى ما اقتضته الحال فذكر عز وعلا الثلاثة والخمسة وقال لا أدنى مِن ذَلِكَ فدل على الاثنين والأربعة وقال وَلاَ أَكْثَرَ فدل على ما يقارب هذا العدد {ثُمَّ يُنَبّئُهُم بِمَا عَمِلُواْ يَوْمَ القيامة} فيجازيهم عليه {إِنَّ الله بِكُلّ شَىْء عَلِيمٌ}
ne dediklerini [işitmesin]. Bir de gizli konuşanlar âdete göre fikir ve tecrübe ehli bir topluluktur; onların sayısının ilki ikiden başlar, duruma göre beşe, altıya kadar yükselir. Bu yüzden Azîz ve Celîl olan [Allah] üçü ve beşi zikretti, ardından { لَا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ } “bundan daha az” buyurarak ikiye ve dörde işaret etti; { وَلَا أَكْثَرَ } “veya daha çok” buyurarak da bu sayıya yakın olanlara işaret etti. { ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ } “Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir”, böylece bunun karşılığını onlara verecektir. { إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”
14026. Metin
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلَا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٨)
{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلَا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ } “Gizli konuşmaktan menedildikten sonra, yine yasaklandıkları şeye dönen, günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir tarzda sana selam verirler. Kendi içlerinden de: ‘Bu söylediklerimiz yüzünden Allah bizi azaplandırsa ya!’ derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Ne kötü bir varış yeridir orası!” (Mücâdele: 8)
14027. Metin
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الذين نُهُواْ عَنِ النجوى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُواْ عَنْهُ ويتناجون بالإثم والعدوان ومعصية الرسول} كانت اليهود والمنافقون يتناجون فيما بينهم ويتغامرون فيما بينهم ويتغامرون بأعينهم إذا رؤوا المؤمنين ويريدون ان يغيظوهم ويؤهموهم في نجواهم وتغامزهم غلبوا وأن أقاربهم قتلوا فنهاهم رسول
{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ } Yahudiler ve münafıklar kendi aralarında fısıldaşır, müminleri gördüklerinde kendi aralarında birbirlerine göz kırparlardı. Müminleri öfkelendirmek ve bu gizli konuşmaları ile göz kırpmalarıyla onların mağlup olduğunu, yakınlarının öldürüldüğünü zannettirmek isterlerdi. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü
14028. Metin
الله ﷺ فعادوا لمثل فعلهم وكان تناجيهم بما هو إثم وعدوان للمؤمنين وتواص بمعصية الرسول ومخالفته وينجون حمزة وهو بمعنى الأول {وإذا جاؤوك حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيّكَ بِهِ الله} يعني أنهم يقولون في تحيتك السام عليك والسام الموت والله تعالى يقول وسلام على عباده الذين اصطفى يا أيها الرسول ويا أيها النبي {وَيَقُولُونَ فِى أَنفُسِهِمْ لَوْلاَ يُعَذّبُنَا الله بِمَا نَقُولُ} أي يقولون فيما بينهم لو كان نبينا لعاقبنا الله بما نقوله فقال الله تعالى {حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ} عذاباً {يَصْلَوْنَهَا} حال أي يدخلونها {فبئس المصير} المرجع جهنم
sallallâhu aleyhi ve sellem onları menetti; fakat onlar yine benzer fiillerine döndüler. Onların bu gizli konuşmaları, müminlere karşı günah ve düşmanlık içeren, Peygamber'e isyanı ve ona muhalefeti tavsiye eden şeylerdi. [Ayet metnindeki kelimeyi] Hamza “Yencevne” (يَنْتَجُونَ) şeklinde okumuştur ki bu da birinci anlamdadır. { وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ } “Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir tarzda sana selam verirler”; yani sana selam verirken “Es-Sâmu aleyke” derlerdi; Sâm (سَام) ölüm demektir. Hâlbuki Allah Teâlâ: “Seçtiği kullarına selam olsun”, “Ey Resûl!” ve “Ey Peygamber!” buyurmaktadır. { وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلَا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ } “Kendi içlerinden de: ‘Bu söylediklerimiz yüzünden Allah bizi azaplandırsa ya!’ derler”; yani aralarında “Eğer o peygamber olsaydı, söylediğimiz bu sözlerden ötürü Allah bize ceza verirdi” derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ } azap olarak “Onlara cehennem yeter”; { يَصْلَوْنَهَا } hâl konumundadır, yani “oraya gireceklerdir.” { فَبِئْسَ الْمَصِيرُ } “Ne kötü bir varış yeridir orası!”, o varış yeri cehennemdir.
14029. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ } “Ey iman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşmayın; iyilik ve takva üzerine fısıldaşın. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun.” (Mücâdele: 9)
14030. Metin
{يا أيها الذين آمنوا} بألسنتهم وهو خطاب للمنافقين والظاهر أنه خطاب للمؤمنين {إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلاَ تتناجوا بالإثم والعدوان ومعصية الرسول} أي إذا تناجيتم فلا تشبهوا باليهود والمنافقين في تناجيهم بالشر {وتناجوا بالبر} بأداء الفرائض والطاعات {والتقوى} وترك المعاصي {واتقوا الله الذى إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ}
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا } dilleriyle iman edenler! Bu, münafıklara bir hitaptır; ancak zahir olan, müminlere hitap olmasıdır. { إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ } yani gizlice konuştuğunuzda, kötülük üzerine gizli konuşan Yahudilere ve münafıklara benzemeyin. { وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ } farzları ve taatleri yerine getirme [üzerine], { وَالتَّقْوَى } ve günahları terk etme [üzerine fısıldaşın]. { وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ } “Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun”,
14031. Metin
للحساب فيجازيكم بما تتناجون به من خير أو شر
hesap için [O'nun huzuruna toplanacaksınız]; böylece gizlice konuştuğunuz hayır veya şerrin karşılığını size verecektir.
14032. Metin
إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٠)
{ إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Gizli konuşmalar, iman edenleri üzmek için ancak şeytandan [gelen bir telkindir]. Oysa o, Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.” (Mücâdele: 10)
14033. Metin
{إِنَّمَا النجوى} بالإثم والعدوان {مِنَ الشيطان} من تزينه {لِيَحْزُنَ} أي الشيطان وبضم الياء نافع {الذين آمنوا وَلَيْسَ} الشيطان أو الحزن {بِضَارّهِمْ شَيْئاً إِلاَّ بِإِذْنِ الله} بعلمه وقضائه وقدره {وَعَلَى الله فليتوكل المؤمنون} أي يوكلون أمرهم إلى اله ويستعيذون به من الشيطان
{ إِنَّمَا النَّجْوَى } günah ve düşmanlık içerikli gizli konuşmalar, { مِنَ الشَّيْطَانِ } “ancak şeytandandır”, onun süslemesindendir; { لِيَحْزُنَ } yani şeytan üzsün diye. Nâfi‘, yâ harfini zamme ile okumuştur. { الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ } o şeytan yahut bu hüzün, { بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ } “Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez”, yani O'nun ilmi, kazası ve kaderi olmaksızın. { وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler”, yani işlerini Allah'a havale etsinler ve şeytandan O'na sığınsınlar.
14034. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “Ey iman edenler! Size: ‘Meclislerde yer açın’ denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin. ‘Kalkın’ denildiği zaman da kalkın ki Allah, içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mücâdele: 11)
14035. Metin
{يا أيها الذين آمنوا إذا قيل لكم تفسحوا في المجالس} توسعوا فيه فِى المجالس عاصم ونافع والمراد مجلس رسول الله ﷺ وكانوا يتضامنون فيه تنافساً على القرب منه وحرصاً على استماع كلامه وقيل هو المجلس من مجالس القتال وهي مراكز الغزاة كقوله مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ مقاتل في صلاة الجمعة {فافسحوا} فوسعوا {يَفْسَحِ الله لكم} مطلق في كل ما ينبغي الناس الفسحة فيه من المكان والرزق {فافسحوا} فوسعوا {يَفْسَحِ الله لَكُمْ} مطلق في كل ما ينبغي الناس الفسحة فيها من المكان والرزق والصدر والقبر وغير ذلك {وإذا قيل انشزوا} انهضوا للتوسع على المقبلين أو انهضوا عن مجلس رسول الله ﷺ إذا أمرتم بالنهوض عنه أو انهضوا إلى الصلاة والجهاد وأعمال الخير {فَانشُزُواْ} بالضم فيهما مدني وشامي وعاصم غير حماد {يَرْفَعِ الله الذين آمنوا مِنكُمْ} بامتثال أوامره وأوامر رسوله {والذين أُوتُواْ العلم} والعالمين منهم خاصة {درجات والله بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ} وفي
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ } “Ey iman edenler! Size meclislerde yer açın denildiği zaman”, onda genişlik yapın. Âsım ve Nâfi‘ “el-Mecâlis” (المَجَالِسِ) şeklinde okumuştur. Bundan kasıt, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisidir. Sahabiler, ona yakın olma yarışı ve sözünü dinleme arzusu sebebiyle o mecliste birbirlerine sıkışırlardı. Bunun savaş meclisleri, yani { مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ } “savaş mevzileri” ayetinde olduğu gibi gazilerin mevzileri olduğu da söylenmiştir. Mukâtil ise bunun cuma namazındaki meclis olduğunu söylemiştir. { فَافْسَحُوا } “yer açın”, genişletin; { يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ } “Allah da size genişlik versin”; mekân, rızık, göğüs ferahlığı, kabir ve daha başka konularda insanların genişliğe ihtiyaç duyduğu her hususta mutlaktır. { وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا } “Kalkın denildiği zaman”, yeni gelenlere yer açmak için ayağa kalkın yahut Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisinden kalkmanız emredildiğinde kalkın; yahut namaza, cihada ve hayır amellerine doğru harekete geçin. { فَانْشُزُوا } her iki kelimede de [şîn harfini] ötre ile okumak Medine, Şam ve Hammâd hariç Âsım kıraatidir. { يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ } Allah'ın ve Resûlü'nün emirlerine uymaları sebebiyle “Allah, içinizden iman edenleri”, { وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ } bilhassa onlardan ilim sahiplerini, { دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
14036. Metin
الدرجات قولان أحدهما في الدنيا في المرتبة والشرف والآخر في الآخرة وعن ابن مسعود رضي الله تعالى عنه أنه كان إذا قرأها يا أيها الناس اهموا هذه الآية ولترغبكم في العلم وعن النبي ﷺ فضل العالم على العابد كفضل القمر ليلة البدر على سائر الكواكب وعنه ﷺ عبادة العالم يوما واحدا تعدل عابدة العابد أربعين
Dereceler hakkında iki görüş vardır: Biri dünyadaki mertebe ve şeref, diğeri ise ahirettedir. İbn Mes'ûd radıyallâhu teâlâ anh'tan rivayet edildiğine göre, o bu ayeti okuduğunda şöyle derdi: “Ey insanlar! Bu ayeti iyi anlayın, bu ayet sizi ilme teşvik etsin.” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: “Âlimin abide üstünlüğü, dolunay gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” Yine ondan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Âlimin bir günlük ibadeti, âbidin kırk
14037. Metin
سنة وعنه ﷺ يشفع يوم القيامة ثلاثة الأنبياء ثم العلماء ثم الشهداء فأعظم بمرتبة هي واسطة بين النبوة والشهادة بشهادة رسول الله ﷺ وعن ابن عباس ﵄ خير سليمان ﵇ بين العلم والمال والملك فاختار العلم فأعطي المال والملك معه وقال ﷺ أوحى الله إلى إبراهيم ﵇ يا إبراهيم إني عليم أحب كل عليم وعن بعض الحكماء ليت شعري أي شيء أدرك من فاته العلم وأي شيء فات من أدرك العلم وعن الزبيري العلم ذكر فلا يحب إلا ذكورة الرجال والعلوم أنواع فاشرفها أشرفها معلوما
senelik ibadetine denktir.” Yine ondan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle rivayet edilmiştir: “Kıyamet gününde üç zümre şefaat eder: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehitler.” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şahitliğiyle peygamberlik ile şehitlik arasında vasıta olan bir mertebe ne kadar da yücedir! İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre: Süleyman aleyhisselâm ilim, mal ve mülk arasında muhayyer bırakıldı; ilmi seçti, bunun üzerine ilimle birlikte kendisine mal ve mülk de verildi. [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah, İbrâhim aleyhisselâm'a şöyle vahyetti: ‘Ey İbrâhim! Şüphesiz ben Alîm'im (hakkıyla bilenim), her âlimi severim.’” Bazı hikmet ehlinden şöyle nakledilmiştir: “Ah keşke bilseydim; ilmi kaçıran neyi elde etmiştir, ilmi elde eden ise neyi kaçırmıştır!” ez-Zübeyrî'den şöyle rivayet edilmiştir: “İlim erkektir, onu ancak erkeklerin yiğitleri sever.” İlimler çeşit çeşittir; onların en şereflisi, bilinen konusu en şerefli olanıdır.
14038. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa gizli konuşacağınız zaman, bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer [bunu] bulamazsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Mücâdele: 12)
14039. Metin
{يا أيها الذين آمنوا إِذَا ناجيتم الرسول} إذا أردتم مناجاته {فَقَدّمُواْ بَيْنَ يَدَىْ نجواكم صَدَقَةً} أي قبل نجواكم هي استعارة ممن له يدان كقول عمر ﵁ من أفضل ما أوتيت العرب الشعر يقدمه الرجل أمام حاجته فيستمطر به الكريم ويستنزل به اللئيم يريد قبل حاجته {ذلك} التقديم {خَيْرٌ لَّكُمْ} في دينكم {وَأَطْهَرُ} لأن الصدقة طهرة {فَإِن لَّمْ تَجِدُواْ} ما تتصدقون به {فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} في ترخيص المناجاة من غير صدقة قيل كان لك عشر ليال ثم نسخ وقيل ما كان إلا ساعة من نهار ثن نسخ وقال علي ﵁ هذه آية من كتاب الله ما عمل بها أحد قبلي ولا يعمل بها أحد بعدي كان لي دينار فصرفته فكنت إذا ناجيته تصدقت بدرهم وسألت رسول اله ﷺ عشر مسائل فأجابني عنها قلت يا رسول الله ما الوفاء قال التوحيد وشهادة أن لا إله إلا الله قلت وما الفساد قال الكفر والشرك بالله قلت وما الحق قال الإسلام والقرآن والولاية إذا انتهت إليك قلت وما الحيلة قال ترك الحيلة قلت وما عليّ قال طاعة الله وطاعة رسوله قلت وكيف أدعو الله تعالى قال بالصدق واليقين قلت وماذا
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ } “Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa gizli konuşacağınız zaman”, onunla gizli konuşmak istediğinizde, { فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً } “bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin”; bu, iki eli olan kimseden yapılan bir istiaredir. Nitekim Ömer radıyallâhu anh'ın şu sözü de böyledir: “Araplara verilen en faziletli şey şiirdir; kişi onu ihtiyacının önünden takdim eder, onunla cömerdin cömertliğini coşturur, cimrinin lütfunu celbeder.” Burada “ihtiyacından önce” demek istemiştir. { ذَلِكَ } “Bu” sadakayı öne almak, { خَيْرٌ لَّكُمْ } dininiz açısından “sizin için daha hayırlıdır”, { وَأَطْهَرُ } “ve daha temizdir”; çünkü sadaka bir temizlenmedir. { فَإِنْ لَّمْ تَجِدُوا } sadaka verecek bir şey bulamazsanız, { فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ } “şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir”; sadakasız olarak gizli konuşma ruhsatı vermiştir. Bunun on gece sürdüğü, sonra neshedildiği söylenmiştir. Gündüzün sadece bir saati sürdüğü, sonra neshedildiği de söylenmiştir. Ali radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Bu, Allah'ın Kitabı'ndan bir ayettir ki benden önce hiç kimse onunla amel etmediği gibi benden sonra da hiç kimse onunla amel etmeyecektir. Benim bir dinarım vardı, onu bozdurdum. Peygamber ile her baş başa konuşmak istediğimde bir dirhem sadaka verdim ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e on mesele sordum, o da bana cevap verdi. ‘Ey Allah'ın Resûlü! Vefa nedir?’ dedim; ‘Tevhid ve Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmektir’ buyurdu. ‘Fesat nedir?’ dedim; ‘Küfür ve Allah'a şirk koşmaktır’ buyurdu. ‘Hak nedir?’ dedim; ‘İslam, Kur'an ve sana ulaştığı zaman velayettir’ buyurdu. ‘Çare nedir?’ dedim; ‘Çareyi [hileye başvurmayı] terk etmektir’ buyurdu. ‘Bana düşen vazife nedir?’ dedim; ‘Allah'a itaat ve Resûlüne itaattir’ buyurdu. ‘Allah Teâlâ'ya nasıl dua edeyim?’ dedim; ‘Doğruluk ve yakîn ile’ buyurdu. ‘Allah'tan ne
14040. Metin
أسأل الله قال العافية قلت وما أصنع لنجاة نفسي قال كل حلالاً وقل صدقاً قلت وما السرور قال الجنة قلت وما الراحة قال لقاء الله فلما فرغت منها نزل نسخها
isteyeyim?’ dedim; ‘Afiyet’ buyurdu. ‘Nefsimin kurtuluşu için ne yapayım?’ dedim; ‘Helal ye ve doğru söyle’ buyurdu. ‘Sevinç nedir?’ dedim; ‘Cennettir’ buyurdu. ‘Rahatlık nedir?’ dedim; ‘Allah'a kavuşmaktır’ buyurdu. Ben bunları bitirdiğimde bu hükmün neshini bildiren ayet indi.”
14041. Metin
أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٣)
{ أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Mademki yapmadınız ve Allah da tevbenizi kabul etti, o hâlde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mücâdele: 13)
14042. Metin
{أأشفقتم أَن تُقَدّمُواْ بَيْنَ يَدَىْ نجواكم صدقات} أخفتم تقديم الصدقات لما فيه من الإنفاق الذي تكرهونه {فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُواْ} ما أمرتم به وشق عليكم {وَتَابَ الله عَلَيْكُمْ} أي خفف عنكم وأزال عنكم المؤاخذة بترك تقديم الصدقة على المناجاة كما أزال المؤاخذة بالذنب عن التائب عنه {فأقيموا الصلاة وآتوا الزكاة وأطيعوا الله وَرَسُولِهُ} أي فلا تفرطوا في الصلاة والزكاة وسائر الطاعات {والله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} وهذا وعد ووعيد
{ أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ } “Gizli konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi?”, hoşlanmadığınız harcama sebebiyle sadaka takdim etmekten mi korktunuz? { فَإِذْ لَمْ تَفْعَلُوا } emrolunduğunuz ve size ağır gelen şeyi mademki yapmadınız, { وَتَابَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ } “ve Allah da tevbenizi kabul etti”; yani size hafiflik sağladı ve tevbe edenden günahın cezasını kaldırdığı gibi, gizli konuşmadan önce sadaka verme yükümlülüğünü terk etmenizden dolayı hesaba çekilmeyi sizden kaldırdı. { فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ } “o hâlde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin”; yani namazda, zekâtta ve diğer taatlerde kusur etmeyin. { وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Bu bir vaad ve tehdittir.
14043. Metin
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (١٤)
{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَا مِنْهُمْ وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ وَهُمْ يَعْلَمُونَ } “Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan yere yemin ederler.” (Mücâdele: 14)
14044. Metin
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الذين تَوَلَّوْاْ قَوْماً غَضِبَ الله عليهم}
{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ تَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi?”,
14045. Metin
كان المنافقين يتولون اليهود وهم الذين غضب الله عليهم في قوله لعنة الله وغضب عليه وينقلون إليهم أسرار المؤمنين {مَّا هُم مّنكُمْ} يا مسلمون {وَلاَ مِنْهُمْ} ولا من اليهود كقوله مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذلك لاَ إلى هَؤُلاء ولا إلى هؤلاء {وَيَحْلِفُونَ عَلَى الكذب} أي يقولون والله إنا لمسلمون لا منافقون {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} أنهم كاذبون منافقون
Münafıklar Yahudileri dost ediniyorlardı; onlar Allah'ın haklarında “Allah ona lanet etmiş ve gazap etmiştir” buyurduğu kimselerdir. Müminlerin sırlarını onlara taşırlardı. { مَا هُمْ مِنْكُمْ } “Onlar sizden değillerdir”, ey Müslümanlar! { وَلَا مِنْهُمْ } “ne de onlardandır”, Yahudilerden de değillerdir; tıpkı { مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلَاءِ وَلَا إِلَى هَؤُلَاءِ } “Bunların arasında bocalayıp dururlar; ne bunlara ne de şunlara aittirler” ayetinde olduğu gibi. { وَيَحْلِفُونَ عَلَى الْكَذِبِ } “ve yalan yere yemin ederler”, yani “Vallahi biz münafık değil, Müslümanız” derler. { وَهُمْ يَعْلَمُونَ } “Bile bile”, kendilerinin yalancı münafıklar olduklarını bildikleri halde [bunu yaparlar].
14046. Metin
أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٥)
{ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (Mücâdele: 15)
14047. Metin
{أَعَدَّ الله لَهُمْ عَذَاباً شَدِيداً} نوعاً من العذاب متفاقماً {إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ} أي انهم في الزمان الماضي مصرين على سوء العمل أو هي حكاية ما يقال لهم في الآخرة
{ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا } “Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır”, kat kat artırılmış bir tür azaptır. { إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Gerçekten onların yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”; yani onlar geçmişte kötü amel üzerinde ısrar etmişlerdir yahut bu, ahirette kendilerine söylenecek sözün bir hikâyesidir.
14048. Metin
اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ (١٦)
{ اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ } “Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah'ın yolundan alıkoydular. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Mücâdele: 16)
14049. Metin
{اتخذوا أيمانهم} الكاذبة {جَنَّةُ} وقاية دون أموالهم ودمائهم
{ اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ } yalan yeminlerini edindiler, { جُنَّةً } mallarını ve canlarını korumak için bir kalkan [edindiler].
14050. Metin
{فصدوا} الناس في خلال أمنهم وسلاستهم {عَن سَبِيلِ الله} عن طاعته والإيمان به {فَلَهُمْ عَذَابٌ مُّهِينٌ} وعدهم العذاب المخزي لكفرهم وصدهم كقوله الذين كفروا واوصدوا عَن سَبِيلِ الله زدناهم عَذَابًا فَوْقَ العذاب
{ فَصَدُّوا } insanları güvenlik ve sükûnetleri esnasında alıkoydular, { عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah'ın yolundan”, O'na itaatten ve O'na imandan [alıkoydular]. { فَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ } “Onlar için alçaltıcı bir azap vardır”; küfürleri ve alıkoymaları sebebiyle onları rezil edici bir azapla tehdit etmiştir; tıpkı { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ } “İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlara, azap üstüne azap katmışızdır” ayetinde olduğu gibi.
14051. Metin
لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (١٧)
{ لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ } “Onların malları da evlatları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Mücâdele: 17)
14052. Metin
{لَن تُغْنِىَ عَنْهُمْ أموالهم وَلاَ أولادهم مِّنَ الله} من عذاب الله {شَيْئاً} قليلاً من الأغنياء {أُولَئِكَ أصحاب النار هُمْ فِيهَا خالدون}
{ لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ مِنَ اللَّهِ } “Onların malları da evlatları da Allah'a karşı kendilerine”, yani Allah'ın azabına karşı { شَيْئًا } az bir fayda bile sağlamayacaktır. { أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ } “Onlar cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.”
14053. Metin
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ (١٨)
{ يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ } “O gün Allah onların hepsini diriltecek; onlar da size yemin ettikleri gibi O'na yemin edecekler ve bir şey üzerinde olduklarını sanacaklar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıların ta kendileridir.” (Mücâdele: 18)
14054. Metin
{يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ الله جَمِيعاً فَيَحْلِفُونَ لَهُ} أي لله في الآخرة أنهم كانوا مخلصين في الدنيا غير منافقين {كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ} في الدنيا على ذلك {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ} في الدنيا {على شَىْءٍ} من النفع أو يحسبون أنهم على شئ من النفع بإيمانهم الكاذبة كما انتفعوا ههنا {إنهم هم الكاذبون} حيث اسوت حالهم فيه في الدنيا والآخرة
{ يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ } Yani ahirette Allah'a, dünyada münafık olmayıp ihlaslı olduklarına yemin ederler, { كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ } bunun üzerine dünyada size yemin ettikleri gibi. { وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ } [ve] dünyada sanırlar, { عَلَى شَيْءٍ } bir fayda üzere [olduklarını]; yahut burada faydalandıkları gibi yalan yeminleriyle bir menfaat üzere olduklarını sanırlar. { [أَلَا] إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ } [İyi bilin ki onlar yalancıların ta kendileridir]; zira dünyada ve ahirette durumları bu hususta eşit olmuştur.
14055. Metin
اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ (١٩)
{ اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ } “Şeytan onları hakimiyeti altına almış ve onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki şeytanın taraftarları, ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücâdele: 19)
14056. Metin
{استحوذ عَلَيْهِمُ الشيطان} استولى عليهم {فأنساهم ذِكْرَ الله} قال شاه الكرماني علامة استحواذ الشيطان على العبد أن يشغله بعمارة ظاهره من المآكل والمشارب والملابس ويشغل قلبه عن التفكر في آلاء الله ونعمائه والقيام بشكرها ويشغل لسانه عن ذكر ربه بالكذب والغيبة والبهتان ويشغل لبه عن التفكر والمراقبة بتدبير الدنيا وجمعها {أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشيطان} جنده {أَلاَ إِنَّ حِزْبَ الشيطان هُمُ الخاسرون}
{ اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ } Şeytan onları istila etti / hakimiyeti altına aldı. { فَأَنْسَاهُمْ ذِكْرَ اللَّهِ } Şâh el-Kirmânî şöyle demiştir: "Şeytanın kulu istila etmesinin alameti; onun zahirini yiyecekler, içecekler ve giyecekleri mamur etmekle meşgul etmesi, kalbini Allah'ın nimetlerini ve ihsanlarını tefekkür etmekten ve bunların şükrünü eda etmekten alıkoyması, dilini yalan, gıybet ve bühtan ile meşgul ederek Rabbinin zikrinden alıkoyması ve aklını dünyayı planlayıp biriktirmekle meşgul ederek tefekkür ve murakabeden alıkoymasıdır." { أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ } Onun ordusudur. { أَلَا إِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ }
14057. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ (٢٠)
{ إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ } “Şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelenler var ya, işte onlar en alçaklar arasındadırlar.” (Mücâdele: 20)
14058. Metin
{إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ الله وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ فِى الأذلين} في جملة من هو أذل خلق الله تعالى لا ترى أحداً أذل منهم
{ إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ } Yüce Allah'ın yaratıklarının en alçağı olanlar topluluğu içindedirler; onlardan daha alçak hiçbir kimse göremezsin.
14059. Metin
كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ (٢١)
{ كَتَبَ اللَّهُ لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ } “Allah: «Andolsun ki ben ve elçilerim mutlaka galip geleceğiz» diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” (Mücâdele: 21)
14060. Metin
{كتب الله} في اللوح {لأَغْلِبَنَّ أَنَاْ وَرُسُلِى}
{ كَتَبَ اللَّهُ } [Allah] Levh[-i Mahfuz]'da yazmıştır: { لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي } “Andolsun ki ben ve elçilerim mutlaka galip geleceğiz”,
14061. Metin
بالحجة والسيف أو بأحدهما {إِنَّ الله قَوِىٌّ} لا يمتنع عليه ما يريد {عَزِيزٌ} غالب غير مغلوب
Delille ve kılıçla yahut ikisinden biriyle. { إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ } Dilediği şey kendisine imkânsız gelmez. { عَزِيزٌ } Galiptir, mağlup edilemez.
14062. Metin
لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٢٢)
{ لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } “Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa Allah'a ve Resûlü'ne sınır çizen (karşı gelen) kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte onların kalplerine Allah imanı yazmış ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın tarafı (hizbi)dir. İyi bilin ki Allah'ın tarafı olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücâdele: 22)
14063. Metin
{لاَّ تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بالله واليوم الآخر يوادون} هو مفعول ثان لتجد أو حال أو صفة لقوما نجد بمعنى تصادف على هذا {مَنْ حَادَّ الله} خالفه وعاداه {ورسوله} أي من الممتع أن نجد قوما مؤمنين يوالون المشركون والمراد أنه لا ينبغي أن يكون ذلك وحقه أن يمتنع ولا يوجد بحال مبالغة في الزجر عن مجانبة أعداء الله ومباعدتهم والاحتراز عن مخالطتهم ومعاشرتهم وزاد ذلك تأكيد وتشديد بقوله {ولو كانوا آباءهم أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إخوانهم أَوْ عَشِيرَتَهُمْ} وبقوله {أولئك كتب في قلوبهم الإيمان} أي وأثبته فيها وبمقابلة قوله أُوْلَئِكَ حِزْبُ الشيطان بقوله أُوْلَئِكَ حِزْبُ الله {وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مّنْهُ} أي بكتاب أنزله فيه حياة لهم ويجوز أن يكون الضمير للإيمان أي بروح من الإيمان على أنه في نفسه روح لحياة القلوب به وعن الثوري أنه قال كانوا يرون أنها نزلت فيمن يصحب السلطان وعن عبد العزيز بن أبي رواد أنه لقيه المنصور فلا عرفه هرب منه وتلاها وقال سهل من صحح ايمانه وأخاص توحيده فإنه لا يأنس بمبتدع ولا يجالسه ويظهر له من نفسه العداوة ومن داهن مبتدعاً سلبه الله حلاوة السنن ومن أجاب مبتدعاً لطلب عز الدنيا أو غناها أذله الله بذلك العزو أفقر بذلك الغنى ومن ضحك إلى مبتدع نزع الله نور الإيمان من قلبه ومن لم يصدق فليجرب {وَيُدْخِلُهُمْ جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار خالدين فِيهَا رَضِىَ الله عَنْهُمْ} بتوحيدهم الخالص وطاعتهم {وَرَضُواْ عَنْهُ} بثوابه الجسيم في الآخرة أو بما قضى عليهم في الدنيا {أُوْلَئِكَ حِزْبُ الله} أنصار حقه ودعاة خلقه {أَلاَ إِنَّ حِزْبَ الله هُمُ المفلحون} الباقون في النعيم المقيم الفائزون بكل محبوب الآمنون من كل مرهوب
{ لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ } [İfadesindeki “sevgi beslerler” fiili] { تَجِدُ } fiilinin ikinci mef'ulüdür (nesnesidir) yahut haldir veya { قَوْمًا } kelimesinin sıfatıdır. Bu durumda { نَجِدُ } (buluruz/görürüz) “rastlarsın” manasındadır. { مَنْ حَادَّ اللَّهَ } O'na muhalefet eden ve düşmanlık besleyenleri [sevdiklerini], { وَرَسُولَهُ } [ve Resûlü'ne]. Yani mümin bir topluluğun müşrikleri dost edindiğini görmek imkânsızdır. Kastedilen, bunun olmaması gerektiği, hiçbir surette bulunmamasının ve bundan kaçınılmasının hak olduğu hususudur. Bu, Allah'ın düşmanlarından uzak durmaya, onlara mesafe koymaya ve onlarla kaynaşıp düşüp kalkmaktan sakınmaya yönelik şiddetli bir sakındırmadır. Allah Teâlâ, { وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ } buyruğuyla ve { أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ } yani "oranın içine yerleştirdi" buyruğuyla ve { أُولَئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِ } ifadesinin karşısına { أُولَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ } ifadesini getirmek suretiyle bu [sakındırmanın] tekit ve şiddetini artırmıştır. { وَأَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُ } Yani indirdiği ve içinde onlar için hayat bulunan bir Kitap ile [onları desteklemiştir]. Zamirin imana gitmesi de caizdir; yani bizzat kendisi kalplerin dirilişi için bir ruh mesabesinde olan imandan bir ruh ile [desteklemiştir]. es-Sevrî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Onlar bu ayetin sultanla arkadaşlık eden kimseler hakkında indiğini düşünürlerdi. Abdülazîz b. Ebî Revvâd'dan rivayet edildiğine göre, Mansûr onunla karşılaşınca, onu tanıdığı için ondan kaçmış ve bu ayeti okumuştur. Sehl demiştir ki: "Kim imanını doğrular ve tevhidini halis kılarsa, bidat ehline ülfet beslemez, onunla oturup kalkmaz ve ona karşı nefsinden düşmanlık gösterir. Kim bir bidat ehline yaranmaya çalışırsa (müdahane ederse), Allah ondan sünnetlerin tatlılığını çekip alır. Kim dünya izzeti veya zenginliği elde etmek için bir bidat ehline icabet ederse, Allah onu o izzetle zelil eder ve o zenginlikle fakirleştirir. Kim bir bidat ehline tebessüm ederse, Allah onun kalbinden imanın nurunu söküp alır. İnanmayan tecrübe etsin!" { وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ } İhlaslı tevhidleri ve itaatleri sebebiyle [Allah onlardan razı olmuştur], { وَرَضُوا عَنْهُ } ahiretteki büyük mükâfatı sebebiyle yahut dünyada haklarında takdir ettiği şeyler sebebiyle [onlar da O'ndan razı olmuşlardır]. { أُولَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ } O'nun hak dininin yardımcıları ve O'nun mahlukatının davetçileridir. { أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } Daimi nimet içinde ebedî kalanlar, sevilen her şeye nail olanlar ve korkulan her şeyden emniyette olanlardır.