14064. Metin
سورة الحشر مدينة وهي اربع وعشرون آية
Haşr Suresi Medine'de inmiştir ve yirmi dört ayettir.
14065. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14066. Metin
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١)
{ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr 1)
14067. Metin
{سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض وَهُوَ العزيز الحكيم} رُوي أن هذه السورة نزلت بأسرها في بني النضير وذلك أن النبي ﷺ حين قدم المدينة صالح بنو النضير رسول الله ﷺ
{ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض وَهُوَ العزيز الحكيم } “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu surenin bütünüyle Benî Nadîr hakkında indiği rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde Benî Nadîr, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile barış yapmıştı;
14068. Metin
على أن لا يكونوا عليه ولا له فلما ظهر يوم بدر قالوا هو النبي الذي نعته في التوراة فلما هزم المسلمون يوم أحد ارتابوا ونكثوا فخرج كعب بن الأشرف في أربعين راكباً إلى مكة فحالف أبا سفيان عند الكعبة فأمر ﷺ محمد بن مسلمة الأنصاري فقتل كعباً غيلة ثم خرج ﷺ مع الجيش إليهم فحاصرهم إحدى وعشرين ليلة وأمر بقطع نخيلهم فلما قذف الله الرعب في قلوبهم طلبوا الصلح فأبى عليهم إلا الجلاء على أن يحمل كل ثلاثة أبيات على بعير ما شاءوا من متاعهم فجلوا إلى الشام إلى أريحاء وأذرعات
ne onun aleyhinde ne de onun lehinde olacaklardı. Bedir günü [Müslümanlar] galip gelince: “Tevrat'ta vasfı geçen peygamber budur” dediler. Uhud günü Müslümanlar hezimete uğrayınca şüpheye düşüp ahitlerini bozdular. Bunun üzerine Kâ'b b. el-Eşref kırk süvariyle Mekke'ye gitti ve Kâbe'nin yanında Ebû Süfyân ile ittifak kurdu. Bunun üzerine [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem, Muhammed b. Mesleme el-Ensârî'ye emretti ve o da Kâ'b'ı gizlice öldürdü. Sonra [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem orduyla birlikte onların üzerine çıktı, yirmi bir gece onları kuşattı ve hurmalıklarının kesilmesini emretti. Allah kalplerine korku salınca barış istediler. Fakat [Resûlullah], her üç hanenin bir deveye eşyalarından dilediklerini yüklemesi şartıyla [oradan] sürgün edilmelerinden başka bir şeyi kabul etmedi. Onlar da Şam'a, Eriha ve Ezriât'a sürüldüler.
14069. Metin
هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ (٢)
{ هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِنْ دِيَارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنْتُمْ أَنْ يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُمْ مَانِعَتُهُمْ حُصُونُهُمْ مِنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ } “Kitap ehlinden inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız; onlar da kalelerinin kendilerini Allah'a karşı koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah onlara beklemedikleri yerden geldi, kalplerine korku saldı. Evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın!” (Haşr 2)
14070. Metin
{هُوَ الذى أَخْرَجَ الذين كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الكتاب} يعني يهود بني النضير {مِن ديارهم} بالمدينمة واللام في {لأول الحشر} تتعلق باخرج وهي اللام في
{ هُوَ الذى أَخْرَجَ الذين كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الكتاب } “Kitap ehlinden inkâr edenleri çıkaran O'dur”; yani Benî Nadîr Yahudilerini. { مِن ديارهم } “Yurtlarından”; Medine'deki [yurtlarından]. { لأول الحشر } “İlk sürgünde” ifadesindeki lâm harfi { أَخْرَجَ } fiiline müteallıktır. Bu lâm,
14071. Metin
قوله تعالى يا ليتني قدمت لحياتي وقوله جئته لوقت كذا أي أخرج الذين كفروا عند أول الحشر ومعنى أول الحشر أن هذا أول حشرهم إلى الشأم وكانوا من سبط لم يصبهم جلاء قط وهم أول من أخرج من أهل الكتاب من جزيرة العرب إلى الشأم أو هذا أول حشرهم وآخر حشرهم إجلاء عمر إياهم من خيبر إلى الشام وآخر حشرهم حشر يوم القيامة قال ابن عباس ﵄ من شك أن المحشر بالشأم فليقرأ هذه الآية فهم الحشر الأول وسائر الناس الحشر الثاني وقال لهم رسول الله ﷺ لما خرجوا امضوا فإنكم أول الحشر ونحن على الأثر قتادة إذا كان آخر الزمان جاءتنار من قبل المشرق فحشرت الناس إلى أرض الشأم وبها تقوم عليهم القيامة وقيل معناه أخرجهم من ديارهم لأول ما حشر لقتالهم لان أول قتال قاتلهم رسول الله ﷺ {مَا ظَنَنتُمْ أَن يَخْرُجُواْ} لشدة بأسهم ومنعتهم ووثاقة حصونهم وكثرة عددهم وعدتهم {وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ مَّانِعَتُهُمْ حُصُونُهُم مّنَ الله} أي ظنوا أن حصونهم تمنعهم من بأس الله والفرق بين هذا التركيب وبين النظم الذي جاء عليه أن في تقديم الخبر على المبتدأ دليلاً على فرط وثوقهم بحصانتها ومنعها إياهم وفي تصيير ضميرهم اسما لأن وإسناد الجملة إليه دليل على اعتقادهم في أنفسهم أنهم في عزة ومنعة لا يبالي معها بأحد يتعرض لهم أو يطمع في مغازلتهم وليس ذلك في قولك وظنوا أن حصونهم تمنعهم {فأتاهم الله} أي أمر الله وعقابه وفي الشواذ فآتاهم الله أي فآتاهم الهلاك {مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُواْ} من حيث لم يظنوا ولم يخطر ببالهم وهو قتل رئيسهم كعب بن الأشرف غرة على بد أخيه رضاعاً {وَقَذَفَ فِى قُلُوبِهِمُ الرعب} الخوف {يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِى المؤمنين} يُخْرِبُونَ أبو عمرو والتخريب والإخراب الإفساد بالنقض والهدم والخَرُبة الفساد وكانوا
Yüce Allah'ın { يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي } “Keşke hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım” sözündeki ve [Arapça'daki] “Falanca vakitte ona geldim” sözündeki lâm gibidir; yani inkâr edenleri ilk sürgün anında çıkardı [demektir]. İlk sürgünün anlamı şudur: Bu, onların Şam'a olan ilk sürgünüdür. Onlar daha önce kendilerine hiç sürgün isabet etmemiş bir kabileden idiler ve Arap Yarımadası'ndan Şam'a çıkarılan ilk Ehl-i Kitap idiler. Yahut bu onların ilk sürgünüdür, son sürgünleri ise Ömer'in onları Hayber'den Şam'a sürmesidir; en son sürgünleri ise kıyamet günündeki toplanmadır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: “Toplanma yerinin Şam olduğundan şüphe eden bu ayeti okusun. Zira onlar birinci toplanmadır (haşrdır), diğer insanlar ise ikinci toplanmadır.” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlar çıktıklarında kendilerine: “Gidin, şüphesiz siz ilk sürgünsünüz, biz de peşinizdeyiz” buyurmuştur. Katâde: “Ahir zaman olduğunda doğu tarafından bir ateş çıkar ve insanları Şam topraklarına sürer, kıyamet de onların üzerine orada kopar” demiştir. Bir görüşe göre bunun anlamı: Onlarla savaşmak için ilk toplanıldığında onları yurtlarından çıkardı demektir; çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in onlarla yaptığı ilk savaş buydu. { مَا ظَنَنتُمْ أَن يَخْرُجُواْ } “Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız”; güçlerinin şiddeti, savunmaları, kalelerinin sağlamlığı, sayılarının ve mühimmatlarının çokluğu sebebiyle. { وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ مَّانِعَتُهُمْ حُصُونُهُم مّنَ الله } “Onlar da kalelerinin kendilerini Allah'a karşı koruyacağını sanmışlardı”; yani kalelerinin kendilerini Allah'ın azabından koruyacağını zannettiler. Bu terkip ile gelen nazım arasındaki fark şudur: Haberin mübtedanın önüne geçirilmesinde, kalelerinin koruyuculuğuna ve kendilerini muhafaza edeceğine aşırı güven duyduklarına delil vardır. Onların zamirinin (enne)'nin ismi kılınmasında ve cümlenin ona isnat edilmesinde ise, kendilerini kimsenin sataşamayacağı veya kendileriyle savaşmaya cüret edemeyeceği bir izzet ve koruma altında gördüklerine delil vardır. “Ve onlar kalelerinin kendilerini koruyacağını zannettiler” sözünde bu [vurgu] yoktur. { فأتاهم الله } “Fakat Allah onlara geldi”; yani Allah'ın emri ve cezası geldi. Şaz kıraatte ise “Allah onlara getirdi” şeklindedir; yani helaki getirdi. { مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُواْ } “Beklemedikleri yerden”; tahmin etmedikleri ve akıllarına gelmeyen bir yerden ki o da reisleri Kâ'b b. el-Eşref'in, sütkardeşinin eliyle aniden öldürülmesidir. { وَقَذَفَ فِى قُلُوبِهِمُ الرعب } “Ve kalplerine korku saldı”; dehşet [saldı]. { يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُمْ بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِى المؤمنين } “Evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı”. Ebû Amr { يُخْرِبُونَ } şeklinde okumuştur. Tahrîb (تخريب) ve İhrâb (إخراب), bozup yıkarak ifsat etmek demektir. Harabe (خَرُبة) ise fesattır. Onlar,
14072. Metin
يخرّبون بواطنها والمسلمون ظواهرها لما أراد الله من استئصال شأنهم وأن لا نبقي لهم بالمدينة دار ولا منهم ديّار والذي دعاهم إلى التخريب حاجتهم إلى الخشب والحجارة ليسدوا بها أفواه الأزقة وأن لا يتحسروا بعد جلائهم على بقائها مساكن للمسلمين وأن ينقلوا معهم ما كان في أبنيتهم من جيد الخشب والساج وأما
evlerin iç kısımlarını, Müslümanlar ise dış kısımlarını yıkıyorlardı. Çünkü Allah onların kökünü kazımayı ve Medine'de kendilerine ait ne bir ev ne de onlardan tek bir yurt sahibi bırakmamayı murat etmişti. Onları yıkıma sevk eden şey; sokakların ağızlarını kapatmak için ahşap ve taşlara ihtiyaç duymaları, sürgün edildikten sonra evlerinin Müslümanlara mesken olarak kalmasına hasret çekmek istememeleri ve binalarında bulunan kaliteli ahşap ve abanoz ağaçlarını yanlarında taşımak istemeleriydi. Müminlere gelince,
14073. Metin
المؤمنون فداعيهم إلى التخريب
onları yıkmaya sevk eden şey ise,
14074. Metin
إزالة متحصنهم وأن يتسع لهم مجال الحرب ومعنى تخريبهم لها بأيدي المؤمنين أنهم لما عرضوهم بنكث العهد لذلك وكانوا السبب فيه فكانهم أمروهم به وكلفوهم إياه {فاعتبروا يا أولي الأبصار} أي فتأملوا فيما نزل بهؤلاء والسبب الذي استحقوا به ذلك فاحذروا أن تفعلوا مثل فعلهم فتعاقبوا بمثل عقوبتهم وهذا دليل على جواز القياس
onların sığındıkları yerleri ortadan kaldırmak ve savaş alanını kendileri için genişletmekti. Onların evlerini müminlerin elleriyle yıkmalarının anlamı; ahdi bozarak [müminleri] buna maruz bıraktıkları ve buna sebep oldukları için sanki müminlere bunu emretmiş ve onları buna yükümlü kılmış gibi olmalarıdır. { فاعتبروا يا أولي الأبصار } “Ey basiret sahipleri, ibret alın!”; yani bu kimselerin başına gelenleri ve bunu hak etmelerine yol açan sebebi düşünün; onların yaptığının benzerini yapıp da onların uğradığı cezanın benzeriyle cezalandırılmaktan sakının. Bu ayet kıyasın caiz olduğuna delildir.
14075. Metin
وَلَوْلَا أَنْ كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ (٣)
{ وَلَوْلَا أَنْ كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الْجَلَاءَ لَعَذَّبَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابُ النَّارِ } “Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada cezalandırırdı. Ahirette de onlar için cehennem azabı vardır.” (Haşr 3)
14076. Metin
{وَلَوْلاَ أَن كَتَبَ الله عَلَيْهِمُ الجلاء} الخروج من الوطن مع الأهل والولد {لَعَذَّبَهُمْ فِى الدنيا} بالقتل والسبي كما فعل ببني قريظة {وَلَهُمْ} سواء أجلوا أو قتلوا {فِى الآخرة عَذَابُ النار} الذي لا أشد منه
{ وَلَوْلاَ أَن كَتَبَ الله عَلَيْهِمُ الجلاء } “Eğer Allah onlara sürgünü”; aile ve çocuklarıyla birlikte vatandan çıkmayı “yazmamış olsaydı”, { لَعَذَّبَهُمْ فِى الدنيا } “elbette onları dünyada” Benî Kurayza'ya yaptığı gibi öldürme ve esir almayla “cezalandırırdı”. { وَلَهُمْ } “Ve onlar için vardır”; ister sürülsünler ister öldürülsünler, { فِى الآخرة عَذَابُ النار } “ahirette cehennem azabı” ki ondan daha şiddetlisi yoktur.
14077. Metin
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٤)
{ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِّ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ } “Bu, onların Allah'a ve Resûlü'ne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah'a karşı gelirse, bilsin ki Allah'ın cezası pek şiddetlidir.” (Haşr 4)
14078. Metin
{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ} أي إنما أصابهم ذلك بسبب أنهم {شَاقُّواْ الله} خالفوه {وَرَسُولَهُ وَمَن يُشَاقّ الله} ورسوله {فَإِنَّ الله شَدِيدُ العقاب}
{ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ } “Bu”; yani başlarına gelen bu durum, { شَاقُّواْ الله } Allah'a muhalefet etmeleri { وَرَسُولَهُ } “ve Resûlü'ne” [karşı gelmeleri] sebebiyledir. { وَمَن يُشَاقّ الله } “Kim Allah'a” ve Resûlü'ne “karşı gelirse”, { فَإِنَّ الله شَدِيدُ العقاب } “şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir.”
14079. Metin
مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ (٥)
{ مَا قَطَعْتُمْ مِنْ لِينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ } “Herhangi bir hurma ağacını kestiniz veya onu kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa, bu Allah'ın izniyledir ve yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr 5)
14080. Metin
{ما قطعتم من لينة} هو بيان لما قطعتم ومحل ما نصب بقطعتم كأنه قيل أي شيء قطعتم وأنث الضمير الراجع إلى ما في قوله {أَوْ تَرَكْتُمُوهَا} لانه في معنى اللينة واللينة من الألوان وياؤها عن واو قلبت لكسر ما قبلها وقيل اللينة النخلة الكريمة كأنهم اشتقوها من اللين {قَائِمَةً على أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ الله} فقطعها وتركها بإذن الله {وَلِيُخْزِىَ الفاسقين} وليذل اليهود ويغيظهم أذن في قطعها
{ ما قطعتم من لينة } “Hurma ağacından ne kestiyseniz”; bu ifade kestiğiniz şeyi açıklamaktadır. (Mâ) kelimesinin iraptaki yeri (kata'tum) fiili sebebiyle mansubdur (nesne konumundadır), sanki “hangi şeyi kestiyseniz” denilmiş gibidir. { أَوْ تَرَكْتُمُوهَا } “veya onu bıraktınızsa” ifadesinde (mâ) kelimesine dönen zamirin müennes kılınması, anlamca (lîne) yerinde olmasındandır. Lîne (لينة), hurma çeşitlerindendir; buradaki yâ harfi, kendisinden önceki harfin kesreli olması sebebiyle vâv harfinden dönüştürülmüştür. Lîne kelimesinin yumuşaklıktan (lîn) türetilmiş değerli hurma ağacı olduğu da söylenmiştir. { قَائِمَةً على أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ الله } “Kökleri üzerinde dikili [bıraktınızsa], bu Allah'ın izniyledir”; yani onun kesilmesi de bırakılması da Allah'ın izniyledir. { وَلِيُخْزِىَ الفاسقين } “Ve yoldan çıkanları rezil etmesi içindir”; Yahudileri zelil kılmak ve onları öfkelendirmek için onun kesilmesine izin verilmiştir.
14081. Metin
وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦)
{ وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلَكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Allah'ın onlardan peygamberine verdiği fey'e gelince, siz onun için ne at ne de deve koşturdunuz. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere üstün kılar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” (Haşr 6)
14082. Metin
{وما أفاء الله على رسوله} جعله فيأ له خاصة {مِنْهُمْ} من بني النضير
{ وما أفاء الله على رسوله } “Allah'ın peygamberine fey olarak verdiğine gelince”; onu sırf peygambere has bir fey kıldı; { مِنْهُمْ } “onlardan”; Benî Nadîr'den.
14083. Metin
{فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلاَ رِكَابٍ} فلم يكن ذلك بإيجاف خيل أو ركاب منكم على ذلك والركاب الإبل والمعنى فما أوجفتم على تحصيله وتغنيمه خيلاً ولا ركاباً ولا تعبتم في القتال عليه وإنما مشيتم إليه على أرجالكم لأنه على ميلين من المدينة وكان ﷺ على حمار فحسب {ولكن الله يُسَلّطُ رُسُلَهُ على مَن يَشَاء} يعني أن ما خوّل الله رسوله من أموال بني النضير شيء لم تحصلوه بالقتال والغلبة ولكن سلطه الله عليهم وعلى ما في أيديهم كما كان يسلط رسله على أعدائهم فالأمر فيه مفوض إليه يضعه حيث يشاء ولا يقسمه قسمة الغنائم التي قوتل عليها واخذت عنة وقهراً فقسمها بين المهاجرين ولم يعط الأنصار إلا ثلاثة منهم لفقرهم {والله على كُلّ شيء قدير}
{ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلاَ رِكَابٍ } “Siz onun için ne at ne de deve koşturdunuz”; yani bu, sizin onun üzerine at veya deve koşturmanızla olmadı. Rikâb (رِكَاب), develer demektir. Anlamı: Onu elde etmek ve ganimet olarak almak için ne at ne deve koşturdunuz, ne de onun için savaşta zahmet çektiniz; aksine Medine'ye iki mil mesafede olduğu için oraya yayan olarak yürüdünüz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise sadece bir eşek üzerindeydi. { ولكن الله يُسَلّطُ رُسُلَهُ على مَن يَشَاء } “Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere üstün kılar”; yani Allah'ın Benî Nadîr'in mallarından Resûlü'ne ihsan ettiği şey, sizin savaşarak ve galip gelerek elde ettiğiniz bir şey değildir; fakat Allah peygamberlerini düşmanlarına musallat ettiği gibi, onu da onların ve ellerindekilerin üzerine musallat kılmıştır. Dolayısıyla bu konudaki tasarruf Resûlullah'a bırakılmıştır; onu dilediği yere koyar, zorla ve kahredilerek savaşılarak alınan ganimetlerin taksimi gibi taksim etmez. Nitekim Resûlullah onu Muhacirler arasında paylaştırdı, Ensar'dan ise yoksullukları sebebiyle sadece üç kişiye verdi. { والله على كُلّ شيء قدير } “Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”
14084. Metin
مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٧)
{ مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ } “Allah'ın o kent halkından Resûlü'ne fey olarak verdikleri; Allah'a, Resûl'e, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. Ta ki o [mallar], içinizden zenginler arasında elden ele dolaşan bir servet olmasın. Resûl size ne verdiyse onu alın, neyi de yasakladıysa ondan sakının. Allah'a karşı gelmekten sakının; şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir.” (Haşr 7)
14085. Metin
{مَّا أَفَاء الله على رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ القرى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِى القربى واليتامى والمساكين وابن السبيل} وإنما لم يدخل العاطف على هذه الجملة لأنها بيان للأولى فهي منها غير أجنبية عنها بين لرسول الله ﷺ ما يصنع بما أفاء الله وأمره أن يضعه حيث يضع الخمس من الغنائم مقسومة
{ مَّا أَفَاء الله على رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ القرى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِى القربى واليتامى والمساكين وابن السبيل } “Allah'ın o kent halkından Resûlü'ne fey olarak verdikleri; Allah'a, Resûl'e, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir.” Bu cümlenin başına atıf harfi girmemiştir, çünkü bu cümle birincisinin açıklamasıdır ve ona yabancı değildir; Allah'ın fey kıldığı şeyle ne yapacağını Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e açıklamış ve ganimetlerin beşte birini koyduğu yere koymasını emretmiştir; [bu mallar]
14086. Metin
على الأقسام الخمسة وزيف هذا القول بعض المفسرين وقال الآية الأولى نزلت في أموال بني النضير وقد جعلها الله لرسوله خاصة وهذه الآية في غنائم كل قرية تؤخذ بقوة الغزاة وفي الآية بيان مصرف خمسها فهي مبتدأة {كَى لاَ يَكُونَ دُولَةً} تَكُونُ الدولة يزيد على كون التامة والدولة والدولة ما يدول للإنسان أي يدور من الجد ومعنى قوله كيلا يَكُونَ دُولَةً {بَيْنَ الأغنياء مِنكُمْ} كيلا يكون الفيء الذي حقه أن يعطي الفقراء ليكون لهم بلغة يعيشون بها جداً بين الأغنياء يتكاثرون به {وما آتاكم الرسول} أي ما أعطاكم من قسمة غنيمة أو فيء {فَخُذُوهُ} فاقبلوه {وَمَا نهاكم عَنْهُ} عن أخذه منها {فانتهوا} عنه ولا تطلبوه {واتقوا الله} أن تخالفوه وتتهاونوا بأوامره ونواهيه {أَنَّ الله شَدِيدُ العقاب} لم خالف رسوله
beş kısma paylaştırılmıştır. Bazı müfessirler bu görüşü zayıf saymış ve şöyle demiştir: Birinci ayet Benî Nadîr malları hakkında inmiştir ve Allah onu sırf Resûlü'ne has kılmıştır. Bu ayet ise gazilerin gücüyle alınan her bir kentin ganimetleri hakkındadır ve ayette onun beşte birinin harcanacağı yer açıklanmaktadır, dolayısıyla müstakil bir cümledir. { كَى لاَ يَكُونَ دُولَةً } “Elden ele dolaşan bir şey olmasın diye”; Yezîd tam kâne (tam fiil) olarak (tekûne'd-devletu) şeklinde okumuştur. Dûle (دُولَة) ve devle (دَوْلَة), insana nöbetleşe dönen şans ve varlıktır. { بَيْنَ الأغنياء مِنكُمْ } “İçinizden zenginler arasında” ifadesinin anlamı şudur: Fakirlere verilmesi ve kendisiyle geçinecekleri bir azık olması gereken fey, zenginlerin aralarında çoğalttıkları bir servet haline gelmesin. { وما آتاكم الرسول } “Resûl size ne verdiyse”; ganimet veya fey taksiminden size ne verdiyse, { فَخُذُوهُ } “onu alın”; kabul edin. { وَمَا نهاكم عَنْهُ } “Neyi de size yasakladıysa”; ondan almayı yasakladıysa, { فانتهوا } “ondan sakının”; onu talep etmeyin. { واتقوا الله } “Allah'a karşı gelmekten sakının”; O'na muhalefet etmekten, emir ve yasaklarını hafife almaktan sakının. { إِنَّ الله شَدِيدُ العقاب } “Şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir”; Resûlü'ne muhalefet eden kimse için.
14087. Metin
صلى الله عليه وسلم والاجود أنه يكون عاما في كل ما أتى رسوله ﷺ ونهى عنه وأمر الفئ داخل في عمومه
sallallâhu aleyhi ve sellem. En tercihe şayan olan, bunun Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği ve yasakladığı her şeyde genel olmasıdır; fey meselesi de bu genelliğin kapsamına dahildir.
14088. Metin
لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ (٨)
{ لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ } “[O mallar], yurtlarından ve mallarından çıkarılan, Allah'tan bir lütuf ve rıza arayan, Allah'a ve Resûlü'ne yardım eden fakir hicret edenler içindir. İşte onlar, doğru olanların ta kendileridir.” (Haşr 8)
14089. Metin
{للفقراء} بدل من قوله ولذي القربا والمعطوف عليه والذي منع الا بدال من الله وَلِلرَّسُولِ وإن كان المعنى لرسول الله إن الله ﷿ أخرج رسوله من الفقراء في قوله وَيَنصُرُونَ الله وَرَسُولَهُ وأنه يترفع برسول الله عن التسمية بالفقير وأن الإبدال على ظاهر اللفظ من خلاف الواجب في تعظيم الله ﷿ {المهاجرين الَّذِينَ أُخْرِجُواْ مِن ديارهم وأموالهم} بمكة وفيه دليل على أن الكفار يملكون بالاستيلاء أموال المسلمين لأن الله تعالى سمى المهاجرين فقراء مع أنه كانت لهم ديار وأموال {يَبْتَغُونَ} حال {فَضْلاً مّنَ الله وَرِضْوَاناً} أي يطلبون الجنة ورضوان الله {وينصرون الله ورسوله} أي ينصرون دين الله ويعينون رسوله {أُوْلَئِكَ هُمُ الصادقون} في إيمانهم وجهادهم
{ للفقراء } “Fakirler içindir”; { وَلِذِى القربى } “Akrabaya” sözünden ve ona matuf olanlardan bedeldir. Mana Resûlullah için olsa da Allah'tan ve Resûl'den bedel yapılmasını engelleyen husus; Allah Azze ve Celle'nin, { وَيَنصُرُونَ الله وَرَسُولَهُ } “Allah'a ve Resûlü'ne yardım ederler” buyruğunda Resûlü'nü fakirlerden ayrı tutması, Resûlullah'ın fakir olarak isimlendirilmekten tenzih edilmesi ve lafzın zahirine göre bedel yapılmasının Allah Azze ve Celle'nin taziminde vacip olana aykırı düşmesidir. { المهاجرين الَّذِينَ أُخْرِجُواْ مِن ديارهم وأموالهم } “Mekke'deki yurtlarından ve mallarından çıkarılan hicret edenler”. Bunda, kâfirlerin istila yoluyla Müslümanların mallarına malik olacağına delil vardır; çünkü Allah Teâlâ, yurtları ve malları olduğu halde Muhacirleri fakirler olarak isimlendirmiştir. { يَبْتَغُونَ } “Arayanlar olarak”; hal konumundadır. { فَضْلاً مّنَ الله وَرِضْوَاناً } “Allah'tan bir lütuf ve rıza”; yani cenneti ve Allah'ın rızasını isterler. { وينصرون الله ورسوله } “Allah'a ve Resûlü'ne yardım ederler”; yani Allah'ın dinine yardım ederler ve Resûlü'ne destek olurlar. { أُوْلَئِكَ هُمُ الصادقون } “İşte onlar, doğru olanların ta kendileridir”; imanlarında ve cihatlarında.
14090. Metin
وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٩)
{ وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } “Onlardan önce o yurda yerleşen ve imana sarılanlar, kendilerine hicret edenleri severler; onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr 9)
14091. Metin
{والذين} معطوف على المهاجرين وهم الانصار {تبوؤوا الدار} توطنوا المدينة {والإيمان} وأخلصوا الإيمان كقوله علفتها تبناً وماء بارداً أو وجعلوا الإيمان مستقراً ومتوطناً لهم لتمكنهم واستقامتهم عليه كما جعلوا المدينة كذلك أو أراد دار الهجرة فأقام لام التعريف في الدار مقام المضاف اليه وحذف تبوئ دار الهجرة والايمان وقيل من قبل المهاجرين هجرتهم {يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ} حتى شاطروهم أموالهم وأنزلوهم منازلهم ونزل من كانت له امرأتان عن احداهما حتى تزوج بها رجل من المهاجرين {وَلاَ يَجِدُونَ فِى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مّمَّا أُوتُواْ} ولا يعلمون في أنفسهم طلب محتاج إليه مما أوتي المهاجرون من الفيء وغيره
{ والذين } “O kimseler”; Muhacirlere matuftur ve onlar Ensar'dır. { تبوؤوا الدار } “Yurda yerleşenler”; Medine'yi vatan edinenler. { والإيمان } “Ve imana [sarılanlar]”; yani “Ona saman [yedirdim] ve soğuk su [içirdim]” sözünde olduğu gibi imanı ihlasla benimsediler. Yahut Medine'yi yurt edindikleri gibi, onda yerleşip sebat gösterdikleri için imanı da kendilerine bir karar ve vatan kıldılar. Yahut bundan hicret yurdu kastedilmiştir de ed-Dâr kelimesindeki harf-i tarif muzâfun ileyh yerine geçmiş ve hicret yurduna ve imana yerleşme hazfedilmiştir. Bir görüşe göre de Muhacirlerin hicretinden önce [demektir]. { يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ } “Kendilerine hicret edenleri severler”; öyle ki mallarını onlarla paylaşmışlar, onları evlerine yerleştirmişler ve iki eşi olan kimse eşlerinden birini boşamış, böylece onunla Muhacirlerden bir adam evlenmiştir. { وَلاَ يَجِدُونَ فِى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مّمَّا أُوتُواْ } “Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç [duymazlar]”; Muhacirlere fey ve başka şeylerden verilenlerden dolayı nefislerinde muhtaç olunan bir şeyin talebini hissetmezler.
14092. Metin
والمحتاج إليه ويسمى حاجة يعني أن نفوسهم لم تتبع ما أعطوا ولم تطمح إلى شيء منه تحتاج إليه وقيل حاجة
Kendisine ihtiyaç duyulan şeye 'hâce' (ihtiyaç) denir. Yani onların nefisleri Muhacirlere verilenlerin peşine düşmemiş ve muhtaç oldukları bir şeye göz dikmemiştir. 'Hâce' kelimesinin,
14093. Metin
حسداً مما أعطي المهاجرون من الفيء حيث خصهم النبي ﷺ به وقيل ٤ لا يجدون في صدورهم من حاجة من فقد ما أوتوا فحذف المضافان {وَيُؤْثِرُونَ على أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ} فقر وأصلها خصاص البيت وهي فروجه والجملة في موضع الحال أي مفروضة خصاصتهم روي أنه نزل برجل منهم ضيف فنوّم الصبية وقرّب الطعام وأطفأ المصباح ليشبع ضيفه ولا يأكل هو وعن أنس أهدى لبعضهم رأس مشوي وهو مجهود فوجهه إلى جاره فتداولته تسعة أنفس حق عاد إلى الأول أبو زيد قال لي شاب من أهل بلخ با الزهد عندكم قلت إذا وجدنا أكلنا وإذا فقدنا صبرنا فقال هكذا عندنا كلاب بلخ بل إذا فقدنا صبرنا وإذا وجدنا أثارنا {وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ المفلحون} الظافرون بما أرادوا والشح أكل اللؤم وأن تكون نفس الرجل كزة حريصة على المنع وأما البخل فهو المنع نفسه وقيل الشح أكل مال أخيك ظلماً والبخل منع مالك وعن كسرى الشح أضر من الفقر لأن الفقير يتسع إذا وجد بخلاف الشحيح
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem fey gelirini sadece onlara has kıldığı için Muhacirlere verilen şeyden dolayı 'haset' anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre: Onlara verilen şeyin kendilerinde bulunmayışından dolayı içlerinde bir ihtiyaç hissetmezler demektir ki burada iki muzâf hazfedilmiştir. { وَيُؤْثِرُونَ على أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ } “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler”; Hasâsa (خَصَاصَة), fakirlik demektir; aslı evin delikleri ve boşlukları olan 'hasâs' kelimesidir. Cümle hal mevkiindedir, yani onların fakirlikleri sabit ve mevcut iken [bunu yaparlar]. Rivayet edildiğine göre onlardan bir adama bir misafir geldi. O da misafiri doysun ve kendisi yemediği anlaşılmasın diye çocukları uyuttu, yemeği yaklaştırdı ve kandili söndürdü. Enes'ten rivayet edildiğine göre onlardan birine -kendisi muhtaç durumda iken- kızartılmış bir koyun başı hediye edildi. O da bunu komşusuna gönderdi; böylece o baş dokuz kişi arasında dolaştı, nihayet ilk kişiye geri döndü. Ebû Zeyd şöyle dedi: Belh ehlinden bir genç bana 'Sizde züht nedir?' diye sordu. Dedim ki: 'Bulduğumuzda yeriz, bulamadığımızda sabrederiz.' O da dedi ki: 'Bizim Belh'in köpekleri de böyledir! Bilakis biz bulamadığımızda sabrederiz, bulduğumuzda ise başkalarını kendimize tercih ederiz.' { وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ المفلحون } “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”; yani dilediklerine zaferle ulaşanlardır. Şuh (شُحّ), aşırı cimriliktir ve kişinin nefsinin katı olup [malını] esirgemeye hırslı olmasıdır. Bühle (بُخْل) gelince, o esirgemenin kendisidir. Şuhhun kardeşinin malını zulümle yemek, buhlün ise kendi malını esirgemek olduğu da söylenmiştir. Kisrâ'dan şöyle nakledilmiştir: Cimrilik (şuh) fakirlikten daha zararlıdır; çünkü fakir bulunca eli genişler, cimri ise böyle değildir.
14094. Metin
وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ (١٠)
{ وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ } “Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr 10)
14095. Metin
{والذين جاؤوا مِن بَعْدِهِمْ} عطف أيضاً على المهاجرين وهم الذين هاجروا من بعد وقيل التابعون بإحسان وقيل من بعدهم إلى يوم القيامة قال عمر رضى الله عنه دخل في هذا الفيء كل من هو مولود إلى يوم القيامة في الإسلام فجعل الواو للعطف فيهما وقرئ لِلَّذِينَ فيهما {يَقُولُونَ رَبَّنَا اغفر لَنَا ولإخواننا الذين سبقونا بالإيمان} قيل هم المهاجرين
{ والذين جاؤوا مِن بَعْدِهِمْ } “Onlardan sonra gelenler”; bu da Muhacirlere matuftur. Bunlar [onlardan] sonra hicret edenlerdir. [Bunların] ihsanla tâbi olanlar olduğu da söylenmiştir; onlardan sonra kıyamet gününe kadar [gelecek olanlar] olduğu da söylenmiştir. Ömer radıyallâhu anh şöyle demiştir: “İslam içinde kıyamet gününe kadar doğacak olan herkes bu fey kapsamına girmiştir.” Böylece vâv harfini her ikisinde de atıf kıldı. Her ikisinde de (lillezîne) şeklinde okunmuştur. { يَقُولُونَ رَبَّنَا اغفر لَنَا ولإخواننا الذين سبقونا بالإيمان } “Şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla”; bunların Muhacirler,
14096. Metin
والأنصار عائشة رضى الله عنها أمروا بأن يستغفروا لهم فسبوهم {وَلاَ تَجْعَلْ في قلوبنا غلا} حقدا {للذين آمنوا} يعنى الصحابة {ربنا إنك رؤوف رحيم} وقيل لسعيد بن أبى المسيب ما تقول في عثمان وطلحة والزبير قال أقول ما قولنيه الله وتلى هذه الآية ثم عجب نبيه بقوله
ve Ensar olduğu söylenmiştir. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir: “Onlara istiğfar etmekle emrolundular, fakat onlara sövdüler.” { وَلاَ تَجْعَلْ في قلوبنا غلا } “Kalplerimizde hiçbir kin bırakma”; haset ve düşmanlık [bırakma], { للذين آمنوا } “iman edenlere karşı”; yani sahabeye karşı. { ربنا إنك رؤوف رحيم } “Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” Saîd b. el-Müseyyeb'e: “Osman, Talha ve Zübeyr hakkında ne dersin?” denildi. O da: “Allah'ın bana söylettiğini söylerim” dedi ve bu ayeti okudu. Sonra Allah şu buyruğu ile Peygamberini hayrete sevk etti:
14097. Metin
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١١)
{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا وَإِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ } “Münafıklık edenlerin, kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine: ‘Yemin ederiz ki eğer siz çıkarılırsanız, biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde hiç kimseye asla itaat etmeyiz. Şayet size savaş açılırsa, muhakkak size yardım ederiz’ dediklerini görmedin mi? Oysa Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şahittir.” (Haşr 11)
14098. Metin
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الذين نافقوا} أي ألم تر يا محمد إلى عبد الله بن أبيّ وأشياعه {يَقُولُونَ لإِخْوَانِهِمُ الذين كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الكتاب} يعني بني النضير والمراد إخوة الكفر {لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ} من دياركم {لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ} روى ابن أبيّ وأصحابه دسوا إلى بني النضير حين حاصرهم النبي ﷺ لا تخرجوا من الحصن فإن قاتلوكم فنحن معكم لا نخذلكم ولئن أخرجتم لنخرجن معكم {وَلاَ نُطِيعُ فيكُمْ} في قتالكم {أَحَداً أَبَداً} من رسول الله والمسلمين إن حملنا عليه أو في خذلانكم وإخلاف ما وعدناكم من النصرة {وَإِن قُوتِلْتُمْ لَنَنصُرَنَّكُمْ والله يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لكاذبون} في مواعيدهم لليهود وفيه دليل على صحة النبوة لأنه إخبار بالغيب
{ أَلَمْ تَرَ إِلَى الذين نافقوا } “Münafıklık edenleri görmedin mi?”; yani ey Muhammed! Abdullah b. Übeyy ve yandaşlarını görmedin mi? { يَقُولُونَ لإِخْوَانِهِمُ الذين كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الكتاب } “Kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler”; yani Benî Nadîr'e derler. Buradaki kardeşlikten kasat küfür kardeşliğidir. { لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ } “Eğer çıkarılırsanız”; yurtlarınızdan [çıkarılırsanız], { لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ } “mutlaka sizinle beraber çıkarız”. Rivayet edildiğine göre İbn Übeyy ve arkadaşları, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları kuşattığında Benî Nadîr'e gizlice şu haberi gönderdiler: “Kaleden çıkmayın; zira sizinle savaşırlarsa biz sizinle beraberiz, sizi yalnız bırakmayız. Şayet çıkarılırsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız.” { وَلاَ نُطِيعُ فيكُمْ } “Sizin hakkınızda itaat etmeyiz”; sizinle savaşma hususunda, { أَحَداً أَبَداً } “asla hiç kimseye”; Resûlullah ve Müslümanlar bizi buna sevk etse bile [itaat etmeyiz] yahut sizi yüzüstü bırakma ve size vadettiğimiz yardımdan cayma hususunda [kimseye itaat etmeyiz]. { وَإِن قُوتِلْتُمْ لَنَنصُرَنَّكُمْ والله يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لكاذبون } “Şayet size savaş açılırsa, muhakkak size yardım ederiz. Oysa Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şahittir”; Yahudilere verdikleri sözlerde [yalancıdırlar]. Bunda peygamberliğin sıhhatine delil vardır, çünkü bu gaybdan haber vermektir.
14099. Metin
لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لَا يَنْصُرُونَهُمْ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ (١٢)
{ لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِنْ قُوتِلُوا لَا يَنْصُرُونَهُمْ وَلَئِنْ نَصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ } “Andolsun, onlar çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar; şayet onlarla savaşılsaydı, onlara yardım etmezlerdi; onlara yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlardı, sonra kendilerine de yardım edilmezdi.” (Haşr 12)
14100. Metin
{لَئِنْ أُخْرِجُواْ لاَ يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُواْ لاَ يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الأدبار ثُمَّ لا ينصرون}
{ لَئِنْ أُخْرِجُواْ لاَ يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُواْ لاَ يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الأدبار ثُمَّ لا ينصرون } “Andolsun, onlar çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar; şayet onlarla savaşılsaydı, onlara yardım etmezlerdi; onlara yardım etseler bile arkalarını dönüp kaçarlardı, sonra kendilerine de yardım edilmezdi.”
14101. Metin
وأنما قال ولئن نصروهم بعد الأحبار بأنهم لا ينصرونهم على الفرض والتقدير كقوله لئن أشركت ليحبطن عملك وكما يعلم ما يكون فهو يعلم ما لا يكون لو كان كيف يكون والمعنى ولئن نصر المنافقون اليهود ليهزمن المنافقون ثم لا ينصرون بعد ذلك أي يهلكهم الله ولا ينفعهم نفاقهم لظهور كفرهم أو ليهزمن اليهود ثم لا ينفعهم نصرة المنافقين
Onlara yardım etmeyeceklerini haber verdikten sonra “onlara yardım etseler bile” buyurması; faraziye ve takdir üzerinedir. Nitekim { لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ } “Andolsun, eğer şirk koşarsan amelin mutlaka boşa gider” buyruğu gibidir. Allah olacak olanı bildiği gibi, olmayacak bir şeyin şayet olsaydı nasıl olacağını da bilir. Anlam şudur: Şayet münafıklar Yahudilere yardım etselerdi, münafıklar mutlaka hezimete uğrarlardı, sonra da yardım görmezlerdi; yani küfürleri aşikâr olduğu için Allah onları helak ederdi ve münafıklıkları kendilerine fayda vermezdi. Yahut Yahudiler hezimete uğrarlardı ve münafıkların yardımı kendilerine fayda sağlamazdı.
14102. Metin
لَأَنْتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ (١٣)
{ لَأَنْتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ مِنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ } “Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah'ın korkusundan daha fazladır. Bu, onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” (Haşr 13)
14103. Metin
{لأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً} أي أشد مرهوبية مصدر رهب المبني للمفعول وقوله {فِى صُدُورِهِمْ} دلالة على نفاقهم يعن أنهم يظهرون لكم في العلانية خوف الله وأنتم أهيب في صدورهم {مّنَ الله ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ} لا يعلمون الله وعظمته حتى يخشوه حق خشيته
{ لأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً } “Siz daha çok korkulansınız”; meçhul olarak kurulan 'rehibe' fiilinin masdarıdır. { فِى صُدُورِهِمْ } “Onların kalplerinde” buyruğu nifaklarına delildir; yani onlar açıkta size Allah korkusunu izhar ederler, oysa kalplerinde siz { مّنَ الله } “Allah'tan” daha heybetlisinizdir. { ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ } “Bu, onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır”; Allah'ı ve O'nun azametini bilmezler ki O'ndan hakkıyla korksunlar.
14104. Metin
لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا إِلَّا فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ (١٤)
{ لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا إِلَّا فِي قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ } “Onlar toplu halde sizinle ancak müstahkem kalelerde yahut surların arkasından savaşabilirler. Kendi aralarındaki çekişmeleri pek çetindir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akletmeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Haşr 14)
14105. Metin
{لاَ يقاتلونكم} لا يقدرون على مقاتلتكم {جَمِيعاً} مجتمعين يعني اليهود والمنافقين {إِلا} كائنين {فِى قُرًى مُّحَصَّنَةٍ} بالخنادق والدروب {أَوْ مِن وَرَاء جُدُرٍ} جدار مكي وأبو عمرو {بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شديد} يعنى أن البأس الشديد الذي يوصوفون به إنما هو بينهم إذا اقتتلوا ولو قاتلوكم لم يبق لهم ذلك البأس والشدة لأن الشجاع يجبن عند محاربة الله ورسوله {يحسبهم} أي اليهود والمنافقين {جَمِيعاً} مجتمعين ذوي ألفة واتحاد {وقلوبهم شتى} متفرقة لا ألفة بينهما يعنى أن بينهم احنا وءداوات فلا يتعاضدون حق التعاضد وهذا تجسير للمؤمنين وتشجيع لقلوبهم على قتالهم {ذلك} التفرق {بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْقِلُونَ} أن تشتت القلوب مما يوهن قواهم ويعين على أرواحهم
{ لاَ يقاتلونكم } “Sizinle savaşamazlar”; sizinle savaşmaya güç yetiremezler, { جَمِيعاً } “toplu halde”; bir araya gelmiş olarak, yani Yahudiler ve münafıklar. { إِلا } Ancak bulunarak [savaşabilirler]; { فِى قُرًى مُّحَصَّنَةٍ } “müstahkem kalelerde”; hendekler ve kapılarla [korunan yerlerde], { أَوْ مِن وَرَاء جُدُرٍ } “yahut surların arkasından”. Mekkî ve Ebû Amr 'cidâr' (tekil) şeklinde okumuştur. { بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شديد } “Kendi aralarındaki çekişmeleri pek çetindir”; yani kendilerine isnat edilen o çetin güç ve cesaret, ancak kendi aralarında savaştıkları zamandır; sizinle savaşırlarsa o güç ve şiddet kalmaz. Çünkü cesur kimse Allah ve Resûlü ile savaştığında korkaklaşır. { يحسبهم } “Sen onları sanırsın”; yani Yahudileri ve münafıkları [sanırsın], { جَمِيعاً } “birlik”; bir araya gelmiş, kaynaşmış ve bütünleşmiş [sanırsın], { وقلوبهم شتى } “oysa kalpleri darmadağınıktır”; ayrı ayrıdır, aralarında bir kaynaşma yoktur. Yani aralarında kin ve düşmanlıklar vardır, bu sebeple birbirlerine hakkıyla arka çıkmazlar. Bu ifade müminlere cesaret vermek ve kalplerini onlarla savaşmaya teşvik etmek içindir. { ذلك } Bu dağınıklık, { بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْقِلُونَ } “onların akletmeyen bir topluluk olmalarındandır”; kalplerin dağınıklığının kendi güçlerini zayıflatacağını ve aleyhlerine işleyeceğini akledemezler.
14106. Metin
كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيبًا ذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (١٥)
{ كَمَثَلِ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَرِيبًا ذَاقُوا وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ } “[Onların durumu,] kendilerinden az önce geçen ve işlerinin vebalini tadanların durumu gibidir. Onlar için acı bir azap vardır.” (Haşr 15)
14107. Metin
{كَمَثَلِ الذين مِن قَبْلِهِمْ} أي مثلهم كمثل أهل بدر فحذف المبتدأ {قريبا} أي استقر من قبله زمناً قريباً {ذَاقُواْ وَبَالَ أَمْرِهِمْ} سوء عاقبة كفرهم وعداوتهم لرسول الله ﷺ من قولهم كلأ وبيل وخيم سيء العاقبة يعني ذاقوا عذاب القتل في الدنيا {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} أي ولهم مع ذلك في الآخرة عذاب النار
{ كَمَثَلِ الذين مِن قَبْلِهِمْ } “Kendilerinden öncekilerin durumu gibidir”; yani onların durumu Bedir ehlinin durumu gibidir. Mübteda hazfedilmiştir. { قريبا } “Az önce”; yani onlardan kısa bir zaman önce bulunmuş olanların [durumu gibidir]. { ذَاقُواْ وَبَالَ أَمْرِهِمْ } “İşlerinin vebalini tattılar”; küfürlerinin ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan düşmanlıklarının kötü akıbetini [tattılar]. Bu ifade, Arapların 'otlağı ağır ve sonu kötü olan ot' sözünden gelir; yani dünyada öldürülme cezasını tattılar. { وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ } “Ve onlar için acı bir azap vardır”; yani bununla birlikte ahirette de onlar için cehennem azabı vardır.
14108. Metin
كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ (١٦)
{ كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ } “[Münafıkların durumu da] şeytanın durumu gibidir. Hani o insana ‘İnkâr et!’ dedi; insan inkâr edince de: ‘Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım’ dedi.” (Haşr 16)
14109. Metin
{كَمَثَلِ الشيطان إِذْ قَالَ للإنسان اكفر فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنّى بَرِىء مّنكَ إِنّى أَخَافُ الله رَبَّ العالمين} أي مثل المنافقين في إغرائهم اليهود على القتال ووعدهم إياهم النصر ثم متاركتهم لهم وإخلافهم كمثل الشيطان إذا استغوى الإنسان بكيده ثم تبرأ منه في العاقبة وقيل المراد استغواؤه قريشاً يوم بدر وقوله لهم لاَ غَالِبَ لَكُمُ اليوم مِنَ الناس وَإِنّي جَارٌ لَّكُمْ إلى قوله إِنّي برئ منكم
{كَمَثَلِ الشيطان إِذْ قَالَ للإنسان اكفر فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنّى بَرِىء مّنكَ إِنّى أَخَافُ الله رَبَّ العالمين} “[Münafıkların durumu da] tıpkı şeytanın durumu gibidir: Hani insana 'İnkar et!' der; o inkar edince de 'Şüphesiz ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım' der.” Yani münafıkların, yahudileri savaşa kışkırtmaları, onlara yardım vaadinde bulunmaları, ardından onları yüzüstü bırakıp sözlerinden dönmeleri hususundaki durumları; tıpkı şeytanın tuzağıyla insanı saptırıp sonra da akıbette ondan beri durması (uzaklaşması) gibidir. Bir görüşe göre kastedilen, [şeytanın] Bedir günü Kureyş’i saptırması ve onlara {لاَ غَالِبَ لَكُمُ اليوم مِنَ الناس وَإِنّي جَارٌ لَّكُمْ} “Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yanınızdayım” demesinden, {إِنّي برئ منكم} “Şüphesiz ben sizden uzağım” sözüne kadar [olan kısımdır].
14111. Metin
فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ (١٧)
{ فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَا أَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ } “Nihayet ikisinin de sonu, içinde ebedî kalacakları ateşe girmek oldu. İşte zalimlerin cezası budur.” (Haşr 17)
14112. Metin
{فكان عاقبتهما}
{ فكان عاقبتهما } “İkisinin de sonu oldu”;
14113. Metin
عاقبة الإنسان الكافر والشيطان {أَنَّهُمَا فِى النار خالدين فيها} عاقبتهما خبر كان مقدم وأن مع اسمها وخبرها أي في النار في موضع الرفع على الاسم وخالدين حال {وذلك جزاء الظالمين}
kâfir insanın ve şeytanın sonu [oldu]. { أَنَّهُمَا فِى النار خالدين فيها } “İçinde ebedî kalacakları ateşte [olmaları].” (Âkıbetehumâ) kelimesi (kâne)'nin öne geçmiş haberidir; (enne) ise ismi ve haberiyle birlikte yani 'ateşte olmaları' ifadesiyle merfû olup (kâne)'nin ismidir; (hâlideyni) ise haldir. { وذلك جزاء الظالمين } “İşte zalimlerin cezası budur.”
14114. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve her can yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah'tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr 18)
14115. Metin
{يا أيها الذين آمنوا اتقوا الله} في أوامره فلا تخالفوها {وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ} نكر النفس تقليلاً للأنفس النواظر فيما قد من للآخرة {مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ} يعني يوم القيامة سماه باليوم الذي يلي يومك تقريباً له أو عبر عن الآخرة بالغد كأن الدنيا والآخرة نهار أن يوم وغد وتنكيره لتعظيم أمره أي انه لا يعرف كنهه لعظمه وعن مالك ابن دينار مكتوب على باب الجنة وجدناه ما عملنا ربحنا ما قدمنا خسرنا ما خلفنا {واتقوا الله} كرر الأمر بالتقوى تأكيدا واتقوا الله أداء الواجبات لأنه قرن بما هو عمل واتقوا الله في ترك المعاصي لأنه قرن بما يجري مجرى الوعيد وهو {إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} وفيه تحريض على المراقبة لأن من علم وقت فعله أن الله مطلع على ما يرتكب من الذنوب يمتنع عنه
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ } “Ey iman edenler! Allah'tan korkun”; O'nun emirlerinde [korkun], onlara muhalefet etmeyin. { وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ } “ve her can [bir] baksın”; âhiret için ne hazırladığına bakan nefislerin azlığını belirtmek için 'nefs' kelimesi nekira (belirsiz) kılınmıştır. { مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ } “yarın için ne hazırladığına”; yani kıyamet gününe. Yakınlığını ifade etmek için onu senin gününü takip eden günle isimlendirmiştir; yahut âhiret 'yarın' kelimesiyle ifade edilmiştir, sanki dünya ve âhiret gündüzün iki yarısı, bir gün ve yarını gibidir. Onun nekira getirilmesi ise durumunun azametini bildirmek içindir; yani azametinden dolayı onun künhü bilinemez. Mâlik b. Dînâr'dan rivayet edildiğine göre cennet kapısında şöyle yazılıdır: 'Yaptıklarımızı bulduk, önden gönderdiklerimizi kazandık, geride bıraktıklarımızda ise zarar ettik.' { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Allah'tan korkun”; emri tekit için tekrarlamıştır. [İlk] { وَاتَّقُوا اللَّهَ }, vacipleri yerine getirmektedir, çünkü amel olan şeyle birlikte zikredilmiştir; [ikinci] { وَاتَّقُوا اللَّهَ } ise günahları terk etme hususundadır, zira vaîd (tehdit) yerine geçen bir ifadeyle yani { إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” ayetiyle birlikte zikredilmiştir. Bunda murakabeye (Allah'ın gözetiminde olduğunun bilincinde olmaya) teşvik vardır. Çünkü insan, amel ettiği sırada işlediği günahlara Allah'ın muttali olduğunu bildiğinde ondan vazgeçer.
14116. Metin
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ (١٩)
{ وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ أُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ } “Allah'ı unutan, bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir.” (Haşr 19)
14117. Metin
{ولا تكونوا كالذين نسوا الله} تركوك ذكر الله ﷿ وما أمرهم به
{ وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ } “Allah'ı unutan [...] kimseler gibi olmayın”; Azîz ve Celîl olan Allah'ı zikretmeyi ve kendilerine emrettiği şeyleri terk edenler [gibi olmayın].
14118. Metin
{فأنساهم أَنفُسَهُمْ} فتركهم من ذكره بالرحمة والتوفيق {أُولَئِكَ هُمُ الفاسقون} الخارجون عن طاعة الله
{ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ } “bu yüzden [Allah'ın] da onlara kendilerini unutturduğu”; böylece onları rahmeti ve tevfikiyle anmaktan terk etti. { أُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ } “İşte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir”; Allah'a itaatten dışarı çıkanlardır.
14119. Metin
لَا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ (٢٠)
{ لَا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ } “Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Kurtuluşa erenler, cennetliklerin ta kendileridir.” (Haşr 20)
14120. Metin
{لاَ يَسْتَوِى أصحاب النار وأصحاب الجنة أصحاب الجنة هُمُ الفائزون} هذا تنبيه للناس وإيذان بأنهم لفرط غفلتهم وقلة فكرهم في العاقبة وتهالكهم على إيثار العاجلة واتباع الشهوات كأنهم لا يعرفون الفرق بين الجنة والنار والبون العظيم بين أصحابهما وأن الفوز العظيم مع أصحاب الجنة والعذاب الأليم مع أصحاب النار فمن حقهم أن يعلموا ذلك وينبهوا عليك كما تقول لما يعق أباه هو أبوك تجعله بمنزلة من لا يعرفه فتنبها بذلك على حق الأبوّة الذي يقتضي البر والتعطف وقد استدلت الشافعية بهذه الآية على أن المسلم لا يقتل بالكافر وأن الكافر لا يملك مال المسلم بالاستيلاء وقد أجبنا عن مثل هذا في أصول الفقه والكافي
{ لَا يَسْتَوِي أَصْحَابُ النَّارِ وَأَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ } “Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Kurtuluşa erenler, cennetliklerin ta kendileridir.” Bu, insanlara bir uyarı ve onların aşırı gafletleri, akıbeti az düşünmeleri, geçici dünyayı tercih etmeye ve şehvetlere uymaya can atmaları sebebiyle adeta cennet ile cehennem arasındaki farkı ve bu ikisinin ehli arasındaki muazzam mesafeyi, büyük kurtuluşun cennet ehliyle ve acı azabın cehennem ehliyle olduğunu bilmiyor gibi davrandıklarını bir bildirmedir. Oysa onlara düşen, bunu bilmek ve buna dikkat çekilmektir; nitekim babasına asî olan kimseye, onu sanki babasını tanımıyormuş gibi kabul ederek “O senin babandır” dersin de böylece onu iyilik yapmayı ve şefkat göstermeyi gerektiren babalık hakkına uyarmış olursun. Şâfiîler bu ayeti, Müslümanın kâfir karşılığında öldürülemeyeceğine ve kâfirin istila yoluyla Müslümanın malına malik olamayacağına delil getirmişlerdir. Biz buna benzer hususlara 'Usûlü'l-Fıkh' ve 'el-Kâfî' adlı eserlerimizde cevap verdik.
14121. Metin
لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)
{ لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ } “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr 21)
14122. Metin
{لو أنزلنا هذا القرآن على جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خاشعا مُّتَصَدّعاً مّنْ خَشْيَةِ الله} أي من شان االقرآن وعظمته أنه لو جعل في الجبل تميز وأنزل عليه القرآن لخشع أي لخضع وتطأطأ وتصدع أي تشقق من خشية الله وجائزان يكون هذا تمثيلاً كما في قوله إِنَّا عرضنا الأمانة ويدل عليه قوله {وَتِلْكَ الأمثال نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} وهي إشارة إلى هذا المثل وإلى أمثاله في مواضع من التنزيل والمراد توبيخ الإنسان على قسوة قلبه وقلة تخشعه عند تلاوة القرآن وتدبر قوارعه وزواجره ثم رد على من أشرك وشبهه بخلقه فقال
{ لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ } “Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün.” Yani Kur'an'ın şanından ve azametindendir ki, eğer dağa temyiz kabiliyeti verilse ve üzerine Kur'an indirilseydi, elbette boyun eğer, eğilir ve Allah korkusundan yarılıp paramparça olurdu. Bunun, { إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ } “Biz emaneti arz ettik” ayetinde olduğu gibi bir temsil (benzetme) olması da caizdir; buna şu ayet delalet eder: { وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ } “Biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” Bu, söz konusu mesele ve Kur'an'ın muhtelif yerlerindeki benzerlerine bir işarettir. Kastedilen ise, Kur'an tilavet edildiğinde ve onun sarsıcı uyarıları ile nehiyleri düşünüldüğünde, kalbinin katılığından ve huşûunun azlığından ötürü insanı kınamaktır. Sonra Allah'a ortak koşan ve O'nu mahlukata benzeten kimselere reddiye olarak şöyle buyurdu:
14123. Metin
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ (٢٢)
{ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ } “O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.” (Haşr 22)
14124. Metin
{هُوَ الله الذى لاَ إله إِلاَّ هُوَ عَالِمُ الغيب والشهادة}
{ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ } “O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir.”
14125. Metin
أي السر والعلانية أو الدنيا والآخرة أو المعدوم والموجود {هو الرحمن الرحيم}
Yani gizliyi ve açığı; yahut dünyayı ve ahireti; yahut yok olanı ve var olanı [bilendir]. { هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ } “O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.”
14126. Metin
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٢٣)
{ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ } “O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, mutlak güç sahibidir, dilediğini zorla yaptıran büyüklük sahibidir, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Haşr 23)
14127. Metin
{هُوَ الله الذى لاَ إله إِلاَّ هُوَ الملك} الذي لا يزول ملكه {القدوس} المنزه عن القبائح وفي تسبيح الملائكة سبوح قدوس رب الملائكة والروح {السلام} الذي سلم لخلق من ظلمه عن الزجاج {المؤمن} واهب الأمن وعن الزجاج الذي آمن الخلق من ظلمه أو المؤمن من عذابه من أطاعه {المهيمن} الرقيب على كل شيء الحافظ له مفيعل من الأمن إلا أن همزته قلبت هاء {العزيز} الغالب غير المغلوب {الجبار} العالي العظيم الذي يذل له من دونه أو العظيم الشأن في القدرة والسلطان أو القهار ذو الجبروت {المتكبر} البليغ الكبرياء والعظمة {سبحان الله عَمَّا يُشْرِكُونَ} نزه ذاته عما يصفه به المشركون
{ هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ } “O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Mülkün sahibidir”; mülkü zeval bulmayandır. { الْقُدُّوسُ } “Eksiklikten münezzehtir”; çirkinliklerden arınmıştır. Meleklerin tesbihinde de 'Subbûhun Kuddûsun Rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh' (Meleklerin ve Rûh'un Rabbi son derece münezzeh ve mukaddestir) şeklinde geçer. { السَّلَامُ } “Selâmet verendir”; Zeccâc'dan rivayetle: mahlukatın O'nun zulmünden selâmette olduğu kimsedir. { الْمُؤْمِنُ } “Emniyete kavuşturandır”; güveni bahşedendir. Zeccâc'dan nakledildiğine göre, mahlukatı zulmünden güvende kılan yahut kendisine itaat eden kimseyi azabından güvende kılan kimsedir. { الْمُهَيْمِنُ } “Gözetip koruyandır”; her şeyi murakabe eden ve onu muhafaza edendir. 'Emân' kelimesinden müfey'ıl veznindedir, ancak hemzesi h harfine dönüşmüştür. { الْعَزِيزُ } “Mutlak güç sahibidir”; galip olandır, asla mağlup edilemez. { الْجَبَّارُ } “Dilediğini zorla yaptıran büyüklük sahibidir”; yücedir, azamet sahibidir, O'nun dışındakiler O'na boyun eğer; yahut kudret ve saltanatta şânı pek yüce olandır ya da mutlak kahredici ve ceberut sahibidir. { الْمُتَكَبِّرُ } “Büyüklükte eşi olmayandır”; kibriyâ ve azameti kemal derecesinde olandır. { سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” Müşriklerin O'nu niteledikleri şeylerden zâtını tenzih etmiştir.
14128. Metin
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٤)
{ هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “O; yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr 24)
14129. Metin
{هو الله الخالق} المقدر لما يوجده {البارئ} الموجد {المصور} في الأرحام {لَهُ الأسماء الحسنى} الدالة على الصفات العلا {يُسَبّحُ لَهُ مَا فِى السماوات والأرض وَهُوَ العزيز الحكيم} ختم السورة بما بدأ به عن أبي هريرة ﵁ سألت حبيبي رسول الله ﷺ عن الاسم الأعظم فقال عليك بآخر الحشر فأكثر قراءته فأعدت عليه فأعاد عليّ فأعدت عليه فأعاد علي
{ هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ } “O [...] yaratan [...] Allah'tır”; var edeceği şeyi takdir edendir. { الْبَارِئُ } “Var edendir”; icat edendir. { الْمُصَوِّرُ } “Şekil verendir”; rahimlerde [şekil verendir]. { لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى } “En güzel isimler O'nundur”; yüce sıfatlara delalet eden [isimler]. { يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Göklerde ve yerde olanlar O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Sureyi, başladığı şeyle bitirdi. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre: “Habîbim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e İsm-i Âzam'ı sordum. Şöyle buyurdu: ‘Haşr suresinin sonuna sarıl ve onu çokça oku.’ Ben sorumu tekrarladım, o da cevabını tekrarladı; ben sorumu bir daha tekrarladım, o da cevabını bir daha tekrarladı.”