14130. Metin
سورة الممتحنة مدنية وهي ثلاث عشرة آية
Mümtehine Suresi Medine döneminde inmiştir ve on üç ayettir.
14131. Metin
سبب النزول
Nüzul Sebebi
14132. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14133. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ (١)
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ (١)} “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı inkâr etmişken, siz onlara sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Onlar, Rabbiniz olan Allah'a inandığınız için Peygamber'i ve sizi [yurtlarınızdan] çıkarıyorlar. Eğer benim yolumda cihad etmek ve rızamı kazanmak uğruna çıktıysanız [onları dost edinmeyin]. Siz onlara gizlice sevgi besliyorsunuz; oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da çok iyi bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa, muhakkak ki doğru yoldan sapmış olur.”
14134. Metin
روي أن مولاة لأبي عمرو بن صيفي بن هاشم يقال لها سارة أتت رسول الله ﷺ بالمدينة وهو يتجهز للفتح فقال لها أمسلمة جئت قالت لا قال أفمها جرة جئت قالت لاقال فما جاء بك قالت احتجت حاجة شديدة فحث عليها بني عبد المطلب فكسوها وحملوها وزودوها فأتاها حاطب ابن أبي بلتعة وأعطاها عشرة دنانير وكساها برداً واستحملها كتاباً إلى أهل مكة نسخته من حاطب بن أبي بلتعة إلى أهل مكة اعملوا أن رسول الله يريدكم فخذوا حذركم فخرجت سارة ونزل جبريل بالخبر فبعث رسول الله ﷺ عليا وعمارا وعمرو وطلحة والزبير والمقداد وأبا مرئد وكانوا فرساناً وقال انطلقوا حتى تأتوا روضة خاخ فإن بها ظعينة معها كتاب من حاطب إلى أهل مكة فخذوه منها وخلوها فإن أبت فاضربوا عنقها فأدركوها فجحدت وحلفت فهموا بالرجوع فقال علي والله ما كذبنا
Rivayet edildiğine göre Ebû Amr b. Sayfî b. Hâşim'in Sâre adındaki azatlı cariyesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'de [Mekke'nin] fethi için hazırlık yaparken onun yanına geldi. Ona: “Müslüman olarak mı geldin?” buyurdu. “Hayır” dedi. “Hicret ederek mi geldin?” buyurdu. “Hayır” dedi. “O hâlde seni ne getirdi?” buyurdu. “Büyük bir ihtiyaç içine düştüm” dedi. [Bunun üzerine] Abdülmuttaliboğullarını ona yardım etmeye teşvik etti; onlar da onu giydirdiler, binit verdiler ve azık hazırladılar. Derken Hâtıb b. Ebî Beltea kadına gelip on dinar verdi, ona bir bürde giydirdi ve Mekke halkına iletmesi için bir mektup taşıttı. Mektubun metni şöyleydi: “Hâtıb b. Ebî Beltea'dan Mekke halkına: Biliniz ki Resûlullah sizin üzerinize gelmek istemektedir, tedbirinizi alınız.” Sâre yola çıktı ve Cebrâil [bu] haberle indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem; Ali, Ammâr, Ömer, Talha, Zübeyr, Mikdâd ve Ebû Mersed'i -ki süvari idiler- gönderdi ve: “Gidin, nihayet Hâh Bahçesi'ne varın. Şüphesiz orada yanında Hâtıb'dan Mekke halkına yazılmış bir mektup bulunan binitli bir kadın vardır. Mektubu ondan alın ve kadını bırakın. Eğer vermekten kaçınırsa boynunu vurun” buyurdu. Kadına yetiştiler; kadın inkâr edip yemin etti. Bunun üzerine geri dönmeyi düşündüler. Ali dedi ki: “Vallahi ne biz yalan söyledik,
14135. Metin
ولا كذب رسول الله ﷺ وسلّ سيفه وقال أخرجي الكتاب أو تضعي رأسك فأخرجه من مقاص شعرها وروى أن رسول الله ﷺ أمن جميع الناس يوم الفتح إلا أربعة هي أحدهم فاستحضر رسول الله ﷺ حاطباً وقال ما حملك
ne de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yalan söyledi.” Kılıcını çekip: “Ya mektubu çıkarırsın ya da başını koyarsın!” dedi. Kadın da mektubu saç örgülerinin arasından çıkardı. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem fetih günü dört kişi hariç bütün insanlara eman verdi; bu kadın da o dörtten biriydi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hâtıb'ı huzuruna çağırtıp: “Seni buna sevk eden nedir?” buyurdu.
14136. Metin
عليه فقال يا رسول الله ما كفرت منذ أسلمت ولا غششتك منذ نصحتك ولا أحببتهم منذ فارقتهم ولكني كنت أمرأ ملصقاً في قريش ولم أكن من أنفسها وكل من معك من المهاجرين لهم قرابات بمكة يحمون أهاليهم وأموالهم غيري فخشيت على أهلي فأردت أن أتخذ عندهم يداً وقد علمت أن الله ينزل عليهم بأسه وأن كتابي لا يغني عنهم شيئا فصدقه وقبل عذره فقال عمر ﵁ دعني يا رسول الله أضرب عنق هذا المنافق فقال ﷺ ما يدريك يا عمر لعل الله قد اطلع على أهل بدر فقال لهم اعملوا ما شئتم فقد غفرت لكم ففاضت عينا عمر ﵁ فنزل {يا أيها الذين آمنوا لاَ تَتَّخِذُواْ عَدُوّى وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء} عدي اتخذ إلى مفعوليه وهما عدوي وأولياء والعدوّ فعول من عدا كعفوّ من عفا ولكنه على زنة المصدر أوقع على الجمع إيقاعه على الواحد وفيه دليل على أن الكبيرة لا نسلب اسم الإيمان {تُلْقُونَ} حال من الضمير في لا نتخذوا التقدير لا تتخذوهم أولياء ملقين {إِلَيْهِمْ بالمودة} أو متسأنف بعد وقف على التوبيخ والا لقاء عبارة عن إيصال المودة والإفضاء بها إليهم والباء في المودة زائدة مؤكدة للتعدي كقوله وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إلى التهلكة أو ثابتة على أن مفعول تُلْقُونَ محذوف معناه تلقون اليهم اخبار رسول الله ﷺ بسبب المودة التي بينكم وبينهم {وَقَدْ كَفَرُواْ} حال من لاَ تَتَّخِذُواْ أو من تُلْقُونَ أي لا تتولهم أو توادونهم وهذه حالهم {بِمَا جَاءكُمْ مّنَ الحق} دين الإسلام والقرآن {يُخْرِجُونَ الرسول وإياكم} استئناف كالتفسير لكفرهم وعتوهم أو حال من كفروا {أن تؤمنوا} تعليل ليخرجون أي يخرجونكم من مكة لإيمانكم {بالله رَبّكُمْ إن كنتم خرجتم} متعلق بلا تَتَّخِذُواْ أي لا تتولوا أعدائي إن كنتم
Hâtıb: “Ey Allah'ın Resûlü! Müslüman olduğumdan beri inkâr etmedim, sana samimi davrandığımdan beri seni aldatmadım ve onlardan ayrıldığımdan beri onları sevmedim. Fakat ben Kureyş içinde sığıntı bir kimseydim, onların öz soyundan değildim. Seninle beraber olan muhacirlerin her birinin Mekke'de ailelerini ve mallarını koruyacak akrabaları vardır; benim ise yoktur. Ailem için endişelendim ve onların yanında bir minnet borcu edinmek istedim. Şüphesiz Allah'ın onlara azabını indireceğini ve mektubumun kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını da biliyordum” dedi. [Resûlullah] onu doğruladı ve mazeretini kabul etti. Ömer radıyallâhu anh: “Ey Allah'ın Resûlü, bırak beni şu münafığın boynunu vurayım!” dedi. [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ne bilirsin ey Ömer, belki de Allah Bedir ehline muttali olup, 'Dilediğinizi yapın, muhakkak ki sizi bağışladım' buyurmuştur” dedi. Bunun üzerine Ömer'in radıyallâhu anh gözleri yaşla doldu. [Bunun üzerine] şu ayet indi: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ} “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin”. İttehaze (اتَّخَذَ) fiili iki mef‘ûlüne geçişli olmuştur ki bunlar 'aduvvî (عدوّي) ve evliyâ (أولياء) kelimeleridir. Aduvv (عَدُوّ) kelimesi, 'afv (عَفْو)'dan gelen 'afuvv (عَفُوّ) gibi 'adâ (عَدَا)'dan faûl (فَعُول) veznindedir; fakat mastar vezninde olduğu için tekile delalet ettiği gibi çoğula da delalet eder. Bunda büyük günahın iman ismini yok etmediğine bir delil vardır. {تُلْقُونَ} “[onlara sevgi] gösterisinde bulunuyorsunuz” ifadesi, {لَا تَتَّخِذُوا} kelimesindeki zamirden hâldir; takdiri: “Onlara sevgi göstererek onları dost edinmeyin” şeklindedir. Veya kınama üzerine yapılan bir vakıftan sonra istînâftır (yeni bir başlangıçtır). İlkâ (إِلْقَاء), sevgiyi ulaştırmak ve onu onlara aktarmaktan ibarettir. Mevaddet (الْمَوَدَّةِ) kelimesindeki bâ (ب) harf-i ceri, {وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ} ayetinde olduğu gibi teaddîyi (geçişliliği) pekiştiren zâit bir harftir. Yahut sâbit [aslî] olup {تُلْقُونَ} fiilinin mef‘ûlü mahzuftur; anlamı şöyledir: “Aralarınızdaki sevgi sebebiyle Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem haberlerini onlara ulaştırıyorsunuz.” {وَقَدْ كَفَرُواْ} “onlar inkâr etmişken” ifadesi, {لَا تَتَّخِذُوا} fiilinden veya {تُلْقُونَ} fiilinden hâldir; yani onlar bu hâldeyken onları dost edinmeyin veya onlara sevgi beslemeyin. {بِمَا جَاءكُم مّنَ الحق} “size gelen hakkı” yani İslâm dinini ve Kur'an'ı. {يُخْرِجُونَ الرسول وإياكم} “Peygamber'i ve sizi çıkarıyorlar” ifadesi, onların inkâr ve azgınlıklarının tefsiri mahiyetinde bir istînâf veya {كَفَرُوا} fiilinden hâldir. {أن تؤمنوا} “inandığınız için” ifadesi {يُخْرِجُونَ} için illet [sebebi bildirme] olup takdiri şöyledir: “{بالله رَبّكُمْ} Rabbiniz olan Allah'a iman ettiğiniz için sizi Mekke'den çıkarıyorlar.” {إن كنتم خرجتم} “Eğer [benim yolumda] çıktıysanız” şartı {لَا تَتَّخِذُوا} nehyine bağlıdır; yani “Eğer siz
14137. Metin
أوليائي وقول النحويين في مثله وشرط جوابه محذوف لدلالة ما قبله عليه {جِهَاداً فِى سَبِيلِى} مصدر في موضع الحال أي إن كنتم خرجتم مجاهدين في سبيلي {وابتغاء مَرْضَاتِى} ومبتغين مرضاتي {تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بالمودة} أي تفضون إليهم بمودتكم سراً أو تسرون إليهم أسرار رسول الله
benim dostlarımsanız, düşmanlarımı dost edinmeyin.” Nahivcilerin bu gibi yerlerdeki sözü gereğince, öncesinin delalet etmesinden ötürü şartın cevabı mahzuftur. {جِهَاداً فِى سَبِيلِى} “Benim yolumda cihad etmek uğruna” ifadesi hâl makamında bir mastardır; yani: “Eğer benim yolumda cihad edenler olarak çıktıysanız...” {وابتغاء مَرْضَاتِى} “ve rızamı kazanmak uğruna” yani rızamı arayanlar olarak. {تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بالمودة} “Siz onlara gizlice sevgi besliyorsunuz” yani gizlice sevginizi onlara açıyorsunuz veya aradaki sevgi sebebiyle Resûlullah'ın
14138. Metin
ﷺ بسبب المودة وهو استئناف {وَأَنَاْ أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ} والمعنى أي طائل لكم في أسراركم وقد علمتم أن الإخفاء والإعلان سيان في علمي وأن مطلع رسولي على ما تسرون {وَمَن يَفْعَلْهُ}
sallallâhu aleyhi ve sellem sırlarını onlara gizlice ulaştırıyorsunuz. Bu [cümle] bir istînâftır. {وَأَنَاْ أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ} “oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da çok iyi bilirim”. Anlamı şudur: Gizlemenin de açığa vurmanın da Benim ilmimde eşit olduğunu ve Peygamberimi gizlediğiniz şeylere muttali kıldığımı bildiğiniz hâlde [bu] gizli tutmanızın size ne faydası olabilir? {وَمَن يَفْعَلْهُ} “İçinizden kim bunu yaparsa”
14139. Metin
أي هذا الإسرار {مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السبيل} فقد أخطأ طريق الحق والصواب
yani bu gizlice haber ulaştırmayı [kim yaparsa], {مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السبيل} “muhakkak ki doğru yoldan sapmış olur”, yani hak ve doğru yolu kaybetmiş olur.
14140. Metin
إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ (٢)
{إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ (٢)} “Eğer sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilirler; ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar ve inkâr etmenizi arzu ederler.”
14141. Metin
{إِن يَثْقَفُوكُمْ} إن يظفروا بكم ويتمكنوا منكم {يَكُونُواْ لَكُمْ أَعْدَاء} خالصي العداوة ولا يكونوا لكم أولياء كما أنتم {وَيَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بالسوء} بالقتل والشتم {وَوَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ} وتمنوا لو ترتدون عن دينكم فإذاً موادة أمثالهم خطأ عظيم منكم والماضي وإن كان يجري في باب اشرط مجرى المضارع ففيه نكتة كأنه قيل ودّوا قبل كل شيء كفركم وارتدادكم يعني أنهم يريدون أن يلحقوا بكم مضار الدنيا والدين من قتل الأنفس وتمزيق الأعراض وردكم كفاراً أسبق المضار عندهم وأولها لعلهم أن الذين أعز عليكم من ارواحكم لأنكم بذالون هادونه والعدو أهم شيء عنده انيقصد أهم شيء عند صاحبه
{إِن يَثْقَفُوكُمْ} “Eğer sizi ele geçirirlerse” yani size üstün gelip üzerinizde hâkimiyet kurarlarsa, {يَكُونُواْ لَكُمْ أَعْدَاء} “size düşman kesilirler” yani katıksız düşman olurlar; sizin olduğunuz gibi size dost olmazlar. {وَيَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بالسوء} “ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar” yani öldürmek ve sövmek suretiyle [uzatırlar]. {وَوَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ} “ve inkâr etmenizi arzu ederler”, dininizden dönmenizi temenni ederler. Dolayısıyla onlar gibilerine sevgi beslemek sizin açınızdan büyük bir hatadır. Geçmiş zaman kipi, şart babında muzâri hükmünde olsa da burada ince bir nükte vardır; sanki şöyle denilmiştir: “Onlar her şeyden önce sizin küfre girmenizi ve irtidat etmenizi arzu etmişlerdir.” Yani onlar canları katletmek, ırzları parçalamak gibi dünya ve din zararlarını size ulaştırmak isterler; fakat sizi kâfirliğe döndürmek onlar katında bu zararların en önceliklisi ve ilkidir. Çünkü onlar bilirler ki din, canlarınızdan daha kıymetlidir; zira siz din uğruna canlarınızı feda edersiniz. Düşmanın en önemli hedefi ise dostunun en kıymetli gördüğü şeye yönelmektir.
14142. Metin
لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحَامُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٣)
{لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحَامُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٣)} “Kıyamet gününde akrabalarınız da çocuklarınız da size asla fayda vermez. [Allah] aranızı ayıracaktır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”
14143. Metin
{لَن تَنفَعَكُمْ أرحامكم} قراباتكم {وَلاَ أولادكم} الذين توالون الكفار من اجلهم وتتقربن اليهم محاماة عليم ثا قال {يَوْمَ القيامة يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ} وبين أقاربكم وأولادكم يوم يفر المرء من أخيه الآية فما لكم
{لَن تَنفَعَكُمْ أرحامكم} “akrabalarınız size asla fayda vermez”, hısımlarınız {وَلاَ أولادكم} “ve çocuklarınız da” ki kendileri uğruna kâfirleri dost edindiğiniz ve onları korumak gayesiyle kâfirlere yakınlaşmaya çalıştığınız kimselerdir. Sonra şöyle buyurdu: {يَوْمَ القيامة يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ} “Kıyamet gününde aranızı ayıracaktır”, sizinle akrabalarınız ve çocuklarınızın arasını ayırır. “Kişinin kardeşinden kaçacağı gün...” ayetinde olduğu gibi. Size ne oluyor da
14144. Metin
ترفضون حق الله مراعاة لحتى من يفرّ منكم غداً يُفَصّلُ عاصم يُفَصّلُ حمزة وعلي والقائل هو الله ﷿ يفضل ابن ذكوان غيرهم يُفَصّلُ {والله بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} فيجازيكم على أعمالكم
yarın sizden kaçacak kimselerin hatırını gözeterek Allah'ın hakkını terk ediyorsunuz? Âsım {يُفَصَّلُ} şeklinde, Hamza ve Ali [el-Kisâî] {يُفْصَلُ} şeklinde okumuştur ve fail Allah Teâlâ'dır. İbn Zekvân {يَفْصِلُ} şeklinde, diğerleri ise {يُفَصَّلُ} şeklinde okumuşlardır. {والله بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir”, dolayısıyla amellerinizin karşılığını size verecektir.
14145. Metin
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (٤)
{قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (٤)} “İbrâhim'de ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden de Allah'tan başka taptıklarınızdan da uzağız. Sizi inkâr ettik. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, bizimle sizin aranızda ebedî bir düşmanlık ve kin baş göstermiştir.' Ancak İbrâhim'in babasına: 'Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim; fakat Allah'tan [gelecek] hiçbir şeyi senden savmaya gücüm yetmez' demesi müstesnadır. 'Rabbimiz! Yalnızca Sana tevekkül ettik, yalnız Sana yöneldik ve dönüş de ancak Sanadır.'”
14146. Metin
{قد كانت لكم أسوة} قدوة في التبرئ من الأهل {حَسَنَةٌ فِى إبراهيم} أي في اقواله ولهذا استثنى منها إلى قول إبراهيم {والذين مَعَهُ} من المؤمنين وقيل كانوا أنبياء {إذ قالوا لقومهم إنا برآء منكم} جمع برئ كظريف وظرفاء {وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ العداوة} بالأفعال {والبغضاء} بالقلوب {أَبَداً حتى تُؤْمِنُواْ بالله وَحْدَهُ} فحينئذ نترك عداوتك {إِلاَّ قَوْلَ إبراهيم لأَبِيهِ لأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ} وذلك لموعدة وعدها إياه أي افتدوا به في أقواله ولا تأتسوا به في الاستغفار لأبيه الكافر {وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ الله مِن شَىْء} أي من هداية ومغفرة وتوفيق وهذه الجملة لاتليق بالاستثناء ألا ترى إلى قوله قُلْ فَمَن يملك لكم من الله شيئا ولكن المراد استثناء جملة قوله لأبيه والقصد إلى موعد الاستغفار له وما بعده تابع له كأنه قال أستغفر لك وما في طاقتي إلا الاستغفار
{قد كانت لكم أسوة} Aileden/hısımlardan uzaklaşma konusunda bir numune-i imtisal {حَسَنَةٌ فِى إبراهيم} “İbrâhim'de [sizin için] güzel [bir örnek vardır]”, yani onun sözlerinde; bu sebeple sözlerinden “İbrâhim'in sözü müstesna” denilerek istisna yapılmıştır. {والذين مَعَهُ} “ve onunla birlikte olanlarda” yani müminlerde; peygamberler oldukları da söylenmiştir. {إذ قالوا لقومهم إنا برآء منكم} “Hani onlar kavimlerine: 'Biz sizden uzağız' demişlerdi”. Burââ (بُرَآء), zarîf-zurefâ gibi berî (بَرِيء) kelimesinin çoğuludur. {وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ العداوة} “ve Allah'tan başka taptıklarınızdan da [uzağız]. Sizi inkâr ettik. Aramızda düşmanlık baş göstermiştir” yani fiillerle, {والبغضاء} “ve kin [baş göstermiştir]” yani kalplerle, {أَبَداً حتى تُؤْمِنُواْ بالله وَحْدَهُ} “Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar ebedîyen”, o vakit düşmanlığımızı bırakırız. {إِلاَّ قَوْلَ إبراهيم لأَبِيهِ لأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ} “Ancak İbrâhim'in babasına: 'Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim' demesi müstesnadır”. Bu da ona vermiş olduğu bir sözden ötürüydü; yani onun sözlerine uyun, fakat kâfir babası için bağışlanma dilemesinde ona uymayın. {وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ الله مِن شَىْء} “fakat Allah'tan [gelecek] hiçbir şeyi senden savmaya gücüm yetmez”, yani hidayet, mağfiret ve tevfîkten hiçbir şeyi. Bu cümle istisnaya dâhil olmaya uygun değildir; {قُلْ فَمَن يَمْلِكُ لَكُم مّنَ اللَّهِ شَيْئاً} ayetini görmez misin? Fakat maksat, babasına söylediği sözün tamamını istisna etmektir; kastedilen ise onun için af dileme vaadidir, sonrası ise ona tabidir; sanki şöyle demiştir: “Senin için af dileyeceğim, oysa benim gücümde af dilemekten başkası yoktur.”
14147. Metin
{رَّبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا} متصل بما قبل الاستثناء وهو من جملة الأسوة الحسنة وقيل معناه قولوا ربنا فهو ابتداء أر من الله للمؤمنين بأن يقولوه {وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا} أقبلنا {وَإِلَيْكَ المصير} المرجع
{رَّبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا} “Rabbimiz! Yalnızca Sana tevekkül ettik” ifadesi istisnadan öncesine bağlıdır ve güzel örneğin kapsamındandır. Anlamının: “Rabbimiz deyiniz” şeklinde olduğu, yani Allah'tan müminlere bunu söylemelerini emreden yeni bir hitap olduğu da söylenmiştir. {وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا} “yalnız Sana yöneldik”, Sana yöneldik. {وَإِلَيْكَ المصير} “ve dönüş de ancak Sanadır”, varılacak yer Sanadır.
14148. Metin
رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٥)
{رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٥)} “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir imtihan [konusu] kılma. Bizi bağışla Rabbimiz! Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
14149. Metin
{رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لّلَّذِينَ كَفَرُواْ} أي لا تسلطهم علينا فيفتنونا بعذاب {واغفر لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنتَ العزيز الحكيم} أي الغالب الحاكم
{رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لّلَّذِينَ كَفَرُواْ} “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne (imtihan konusu) kılma” yani onları bize musallat etme ki azap ile bizi fitneye düşürmesinler. {واغفر لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنتَ العزيز الحكيم} “Bizi bağışla Rabbimiz! Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin” yani mutlak galip ve hüküm sahibisin.
14150. Metin
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٦)
{لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٦)} “Andolsun ki onlarda sizin için; Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övgüye lâyık olandır.”
14151. Metin
{لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لّمَن كَانَ يَرْجُو الله واليوم الأخر} ثم كرر الحث على الاثتساء بإبراهيم ﵇ وقومه تقريراً وتأكيداً عليهم وذا جاء به مصدراً بالقسم لأنه الغاية في التأكيد وأبدل من قوله لَكُمْ قوله لّمَن كَانَ يَرْجُو الله أي ثوابه أي يخشى الله وعقبه بقوله {وَمَن يَتَوَلَّ} يعرض عن أمرنا ويوال الكفار {فَإِنَّ الله هُوَ الغنى} عن الخلق {الحميد} المستحق للحمد فلم يترك نوعاً من التأكيد إلا جاء به ولما أنزلت هذه الآيات وتشدد المؤمنون في عداوة آبائهم وأبنائهم وجميع اقربائهم من المشركين اطعمهم في تحول الحال إلى خلافة فقال
{لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لّمَن كَانَ يَرْجُو الله واليوم الأخر} “Andolsun ki onlarda sizin için; Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek vardır”. Sonra İbrâhim'e aleyhisselâm ve kavmine uymaya yönelik teşviki, zihinlerine yerleştirmek ve üzerlerindeki vurguyu pekiştirmek amacıyla tekrarladı. Bu sebeple tekitin son noktası olduğu için söze yemin ile başladı ve {لَكُمْ} sözünden {لّمَن كَانَ يَرْجُو الله} “Allah'ı umanlar için” sözünü bedel kıldı; yani O'nun sevabını umanlar, yani Allah'tan korkanlar için. Ardından da: {وَمَن يَتَوَلَّ} “Kim yüz çevirirse”, emrimizden yüz çevirir ve kâfirleri dost edinirse, {فَإِنَّ الله هُوَ الغنى} “bilsin ki şüphesiz Allah ganîdir”, mahlûkattan müstağnidir, {الحميد} “övgüye lâyık olandır”, hamde müstahaktır. Böylece hiçbir tekit türünü bırakmayıp hepsini getirmiş oldu. Bu ayetler inip de müminler müşrik olan babalarına, oğullarına ve bütün akrabalarına karşı düşmanlıkta kesin tavır takınınca, Allah durumu tam aksine çevirme konusunda onlara ümit vererek şöyle buyurdu:
14152. Metin
عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧)
{عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧)} “Olur ki Allah, sizinle onlardan düşman olduğunuz kimseler arasında bir sevgi yaratır. Allah her şeye kadirdir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
14153. Metin
{عَسَى الله أَن يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الذين عَادَيْتُم مّنْهُم} أي من أهل مكة من أقربائكم {مودة} بان يوافقهم للإيمان فلما يسر فتح مكة أظفرهم الله بأمنيتهم فأسمل قومهم وتم بينهم التحاب وعسى وعد من الله على عادات الملوك حيث يقولون في بعض الحوائج عسى أو لعل فلا تبقى شبهة للمحتاج في تمام ذلك وأريد به إطماع المؤمنين {والله قَدِيرٌ} على تقليب القلوب وتحويل الأحوال وتسهيل أسباب المودة {والله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} لمن أسلم من المشركين
{عَسَى الله أَن يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الذين عَادَيْتُم مّنْهُم} “Olur ki Allah sizinle onlardan düşman olduğunuz kimseler arasında” yani Mekke ehlinden olan akrabalarınız arasında, {مودة} “bir sevgi yaratır”, onları imana muvaffak kılmak suretiyle. Nitekim Mekke'nin fethini kolaylaştırdığında Allah onları dileklerine kavuşturdu; kavimleri İslâm'a girdi ve aralarında tam bir sevgi meydana geldi. 'Asâ (عَسَى) [kelimesi], kralların bazı ihtiyaçlar karşısında “olur ki” veya “umulur ki” deyip de ihtiyaç sahibinde işin tamamlanacağına dair hiçbir şüphe kalmaması âdeti üzere Allah'tan bir vaattir ve bununla müminlerin ümitlendirilmesi kastedilmiştir. {والله قَدِيرٌ} “Allah kadirdir”, kalpleri evirip çevirmeye, hâlleri değiştirmeye ve sevgi sebeplerini kolaylaştırmaya gücü yetendir. {والله غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”, müşriklerden İslâm'a girenler için.
14154. Metin
لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٨)
{لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٨)} “Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah, adil davrananları sever.”
14155. Metin
{لاَّ ينهاكم الله عَنِ الذين لَمْ يقاتلوكم فِى الدين وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مّن دياركم أَن تَبَرُّوهُمْ} تكرموهم وتحسنوا إليهم قولاً وفعلاً ومحل أن تبرهم جر على البدل من الذين لَمْ يقاتلوكم وهو بدل اشتمال والتقدير عن بر الدين {وَتُقْسِطُواْ إِلَيْهِمْ} وتقضوا إليهم بالقسط ولا تظلموهم وإذا نهى عن الظلم في حق المشرك فكيف في حق المسلم {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين}
{لاَّ ينهاكم الله عَنِ الذين لَمْ يقاتلوكم فِى الدين وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مّن دياركم أَن تَبَرُّوهُمْ} “Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi yasaklamaz”, yani söz ve fiil ile onlara ikramda bulunmanızı ve ihsan etmenizi [yasaklamaz]. {أَن تَبَرُّوهُمْ} ifadesinin iraptaki yeri, {الذين لَمْ يقاتلوكم} ifadesinden bedel olarak cerdir ve iştimal bedelidir; takdiri ise din konusunda iyilikten [yasaklamaz] şeklindedir. {وَتُقْسِطُواْ إِلَيْهِمْ} “ve onlara adaletle davranmanızı”, onlara adaletle hükmetmenizi ve haksızlık etmemenizi [yasaklamaz]. Müşrik hakkında dahi zulüm yasaklanmışsa, artık Müslüman hakkında nasıl [yasaklanmasın]? {إِنَّ الله يُحِبُّ المقسطين} “Şüphesiz Allah, adil davrananları sever.”
14156. Metin
إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٩)
{إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٩)} “Allah sizi ancak, din konusunda sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza arka çıkan kimseleri dost edinmekten yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
14157. Metin
{إِنَّمَا ينهاكم الله عَنِ الذين قاتلوكم فِى الدين وَأَخْرَجُوكُم مّن دياركم وظاهروا على إخراجكم أن تولوهم}
{إِنَّمَا ينهاكم الله عَنِ الذين قاتلوكم فِى الدين وَأَخْرَجُوكُم مّن دياركم وظاهروا على إخراجكم أن تولوهم} “Allah sizi ancak din hususunda sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza arka çıkan kimseleri dost edinmenizden nehyeder/yasaklar.”
14159. Metin
هو بدل من الذين قاتلوكم لا ينهاكم عن مبرة هؤلاء وإنما ينهاكم عن تولي هؤلاء {وَمَن يَتَوَلَّهُمْ} منكم {فَأُوْلَئِكَ هم الظالمون} حيث وضعوا التوالي غير موضعه
Bu ifade, {الذين قاتلوكم} sözünden bedeldir; yani Allah size şunlara iyilik etmeyi yasaklamaz, ancak şunları dost edinmeyi yasaklar. {وَمَن يَتَوَلَّهُمْ} “Kim onları dost edinirse”, içinizden [kim bunu yaparsa], {فَأُوْلَئِكَ هم الظالمون} “işte onlar zalimlerin ta kendileridir”; çünkü dostluğu ait olmadığı yere koymuşlardır.
14160. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٠)
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٠)} “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiklerinde onları imtihan edin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Eğer onların mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helal değildir; onlar da bunlara helal olmazlar. Onların [kâfir kocalarının bu kadınlara] harcadıklarını kendilerine geri verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde onlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınların nikâh bağlarına tutunmayın. Harcadığınızı isteyin; onlar da harcadıklarını istesinler. İşte bu, Allah'ın hükmüdür; aranızda hükmeder. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
14161. Metin
{يا أيها الذين آمنوا إِذَا جَاءكُمُ المؤمنات} سماهن مؤمنات لنطقهن بكلمة الشهادة أو لأنهن مشارفات لثبات إيمانهن بالامتحان {مهاجرات} نصب على الحال {فامتحنوهن} فابتلوهن بالنظر في الإمرات ليغلب على ظنونكم صدق إيمانهن وعن ابن عباس امتحانها أن تقول أشهد أن لا إله إلا الله وأن محمداً رسول الله {الله أَعْلَمُ بإيمانهن} منكم فإنكم وإن رزتم أحوالهن لا تعلمون ذلك حقيقة وعند الله حقيقة العلم به {فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مؤمنات} العلم الذي تبلغه طاقتكم وهو الظن الغالب بظهور الامارت وتسمية الظن علماً يؤذن بأن الظن الغالب وما يفضي إليه القياس جارٍ مجرى العلم وصاحبه غير داخل في قوله وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ {فَلاَ تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الكفار} فلا تردوهن إلى أزواجهن المشركين {لاَ هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلاَ هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ} أي لا حل بين المؤمنة والمشكر لوقوع الفرقة بينهما بخروجها مسلمة {وآتوهم مَّا أَنفَقُواْ} وأعطوا أزواجهن مثل ما دفعوا إليهن من المهور نزلت الآية بعد صلح الحديبية وكان الصلح قد وقع على أن يرد على أهل مكة من جاء مؤمناً منهم فانزل الله هذه الآية الحكم الأول {وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ} ثم نفى عنهم الجناح في تزوج هؤلاء المهاجرات {إذا آتيتموهن أُجُورَهُنَّ} أي مهورهن لأن المهر أجر البضع وبه احتج أبو حنيفة رضي الله تعالى عنه على أن لا عدة على المهاجرة {وَلاَ تُمْسِكُواْ} وَلاَ تُمْسِكُواْ بصري {بِعِصَمِ الكوافر} العصمة ما يعتصم به من عقد وسبب الكوافر جمع كافرة وهي التي بقيت
{يا أيها الذين آمنوا إِذَا جَاءكُمُ المؤمنات} Şehadet kelimesini telaffuz ettikleri için veya imtihanla imanlarının sabit olmasının eşiğinde bulundukları için onlara “mümin kadınlar” adını vermiştir. {مهاجرات} “hicret ederek” ifadesi hâl olarak mensuptur. {فامتحنوهن} “onları imtihan edin”, yani imanlarının doğruluğuna dair zannınızın galip gelmesi için alametlere bakarak onları sınayın. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre onun imtihanı, “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden resûlullâh” demesidir. {الله أَعْلَمُ بإيمانهن} “Allah onların imanlarını çok iyi bilir”, sizden daha iyi bilir; zira siz onların durumlarını araştırsanız bile bunu hakikatiyle bilemezsiniz, bunun hakiki bilgisi Allah katındadır. {فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مؤمنات} “Eğer onların mümin olduklarını anlarsanız”, gücünüzün yeteceği bilgiyle, ki o da alametlerin ortaya çıkmasıyla hasıl olan zann-ı gâliptir. Zannın ilim diye adlandırılması, zann-ı gâlip ve kıyasın götürdüğü neticenin ilim hükmünde olduğunu ve buna dayanan kimsenin {وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ} ayetinin muhatabı olmadığını bildirir. {فَلاَ تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الكفار} “onları kâfirlere geri göndermeyin”, yani müşrik kocalarına geri vermeyin. {لاَ هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلاَ هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ} “Bunlar onlara helal değildir; onlar da bunlara helal olmazlar”, yani kadının Müslüman olarak çıkmasıyla aralarında ayrılık meydana geldiği için mümin kadınla müşrik erkek arasında helallik kalmamıştır. {وآتوهم مَّا أَنفَقُواْ} “onların harcadıklarını kendilerine verin”, yani kocalarına kadınlara vermiş oldukları mehirlerin benzerini verin. Bu ayet Hudeybiye Barışı'ndan sonra inmiştir. Anlaşma, Mekkelilerden mümin olarak gelen kimselerin Mekke halkına iade edilmesi şartıyla yapılmıştı. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirerek ilk hükmü [kadınlar lehine] değiştirdi. {وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ} “Onlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur”, sonra bu muhacir kadınlarla evlenme hususunda onlardan günahı kaldırdı; {إذا آتيتموهن أُجُورَهُنَّ} “mehirlerini verdiğiniz takdirde”, yani mehirlerini [verdiğinizde]; çünkü mehir, cinsellikten istifadenin karşılığıdır. Ebû Hanîfe radıyallâhu teâlâ anh, hicret eden kadına iddet gerekmediğine bu ayetle delil getirmiştir. {وَلاَ تُمْسِكُواْ} Basralıların kıraatinde [şeddesiz] {وَلاَ تَمْسِكُوا} okunmuştur. {بِعِصَمِ الكوافر} “Kâfir kadınların nikâh bağlarına tutunmayın”. İsmet (عِصْمَة), akit ve bağ gibi sarılınan şeydir. Kevâfir (كَوَافِر), dârülharpte kalan veya dinden dönerek dârülharbe sığınan kâfire kadının çoğuludur;
14162. Metin
في دار الحرب أو لحقت بدار الحرب مرتدة أي لا يكن بينكم وبينهن عصمة ولا علقة زوجية قال ابن عباس رضي الله تعالى عنهما من كانت له امرأة بمكة فلا يعتدّنّ بها من نسائه لأن اختلاف الدارين قطع عصمتها منه {واسألوا مَا أَنفَقْتُم} من مهور أزواجكم اللاحقات بالكفار ممن تزوجها {وليسألوا مَا أَنفَقُواْ} من مهور نسائهم المهاجرات ممن تزوجها منا {ذَلِكُمْ حُكْمُ الله} أي جميع ما ذكر في هذه الآية {يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ} كلام مستأنف أو حال من حكم الله على حذف الضمير أي يحكم الله أو جعل الحكم حاكماً على المبالغة وهو منسوخ فلم يبق سؤال المهر لا منا ولا منهم {والله عَلِيمٌ حَكِيمٌ}
yani aranızda nikâh bağı ve evlilik ilişkisi kalmasın. İbn Abbas radıyallâhu teâlâ anhümâ şöyle demiştir: “Kimin Mekke'de hanımı kalmışsa, o artık hanımlarından sayılmaz; çünkü diyarların farklılığı (ihtilâf-ı dâreyn) kadının nikâh bağını o kimseden koparmıştır.” {واسألوا مَا أَنفَقْتُم} “Harcadığınızı isteyin”, yani kâfirlere katılan hanımlarınızın mehirlerini onlarla evlenen kâfirlerden talep edin. {وليسألوا مَا أَنفَقُواْ} “onlar da harcadıklarını istesinler”, yani kadınlarından bize hicret edenlerin mehirlerini bizden o kadınlarla evlenenlerden istesinler. {ذَلِكُمْ حُكْمُ الله} “İşte bu, Allah'ın hükmüdür”, yani bu ayette zikredilenlerin tamamıdır. {يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ} “aranızda hükmeder”, müstakil bir kelamdır veya zamirin hazfedilmesiyle 'hükmullâh'tan hâldir; yani “Allah aranızda hükmeder” veya mübalağa yoluyla hükmün kendisi hâkim kılınmıştır. Bu hüküm neshedilmiştir; dolayısıyla ne bizim tarafımızdan ne de onların tarafından mehir talebi kalmamıştır. {والله عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
14163. Metin
وَإِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (١١)
{وَإِنْ فَاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (١١)} “Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, siz de ganimet elde ederseniz, eşleri gitmiş olan [mümin]lere harcadıkları kadarını verin. İnandığınız Allah'tan korkun.”
14164. Metin
{وَإِن فَاتَكُمْ شَىْء مّنْ أزواجكم إِلَى الكفار}
{وَإِن فَاتَكُمْ شَىْء مّنْ أزواجكم إِلَى الكفار} “Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar...”
14165. Metin
وإن انفلت أحد منهن إلى الكفار وهو في قراءة ابن مسعود رضي الله تعالى عنه أحد {فعاقبتم} فأصبتموهم في القتال بعقوبة حتى غنمتم عن الزجاج {فَأَتُواْ الذين ذَهَبَتْ أزواجهم مّثْلَ مَا أَنفَقُواْ} فأعطوا المسلمين الذين ارتدت زوجاتهم وألحقن بدار الحرب مهور زوجاتهم من هذه الغنيمة {واتقوا الله الذى أَنتُم بِهِ مُؤْمِنُونَ} وقيل هذا الحكم منسوخ أيضا
Yani onlardan biri kâfirlere kaçarsa... İbn Mes‘ûd'un radıyallâhu teâlâ anh kıraatinde bu kelime ehadün (أَحَدٌ) şeklindedir. {فعاقبتم} “siz de [ganimet elde ederseniz]”, Zeccâc'dan rivayet edildiğine göre: “Savaşta onları bir cezaya çarptırıp ganimet elde ederseniz” demektir. {فَأَتُواْ الذين ذَهَبَتْ أزواجهم مّثْلَ مَا أَنفَقُواْ} “eşleri gitmiş olanlara harcadıkları kadarını verin”, yani hanımları dinden dönüp dârülharbe sığınan Müslümanlara, bu ganimetten hanımlarının mehirleri miktarını verin. {واتقوا الله الذى أَنتُم بِهِ مُؤْمِنُونَ} “İnandığınız Allah'tan korkun.” Bu hükmün de neshedildiği söylenmiştir.
14166. Metin
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)
{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)} “Ey Peygamber! Mümin kadınlar; Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek ve hiçbir meşru işte sana karşı gelmemek üzere sana biat etmeye geldiklerinde onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
14167. Metin
{يا أيها النبي إذا جاءك المؤمنات يبايعنك} هو حال {على أَن لاَّ يُشْرِكْنَ بالله شَيْئاً وَلاَ يَسْرِقْنَ وَلاَ يَزْنِينَ وَلاَ يَقْتُلْنَ أولادهن} يرد وأد البنات {وَلاَ يَأْتِينَ ببهتان يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أيديهن وأرجلهن} كانت المرا تلتقط المولود فتقول لزوجها هو ولدي منك كنى بالبهتان المفترى بين يديها ورجليها عن الولد الذي تلصقه بزوجها كذباً لأن بطنها الذي تحمله فيه بين اليدين وفرجها الذي تلد به بين الرجلين
{يا أيها النبي إذا جاءك المؤمنات يبايعنك} “Ey Peygamber! Mümin kadınlar sana biat etmeye geldiklerinde” ifadesi hâldir. {على أَن لاَّ يُشْرِكْنَ بالله شَيْئاً وَلاَ يَسْرِقْنَ وَلاَ يَزْنِينَ وَلاَ يَقْتُلْنَ أولادهن} “Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek...” Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kastetmektedir. {وَلاَ يَأْتِينَ ببهتان يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أيديهن وأرجلهن} “elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek [üzere]”. Kadın buluntu bir çocuğu alır ve kocasına: “Bu senden olan çocuğumdur” derdi. Elleri ve ayakları arasında uydurulan iftira ifadesiyle, yalan yere kocasına nispet ettiği çocuk kinaye yoluyla anlatılmıştır; çünkü onu taşıdığı karnı iki elin arasında, onu doğurduğu rahmi de iki bacağın arasındadır.
14168. Metin
{وَلاَ يَعْصِينَكَ فِى مَعْرُوفٍ} طاعة الله ورسوله {فَبَايِعْهُنَّ واستغفر لَهُنَّ الله} عما مضى {إِنَّ الله غَفُورٌ} بتمحيق ما سلف {رَّحِيمٌ} بتوفيق ما ائتنف وروي أن رسول الله ﷺ لما فرغ يوم فتح مكة من بيعة الرجال أخذ في بيعة النساء وهو على الصفا وعمر قاعد أسفل منه يبايعهن عنه بأمره ويبلغهن عنه وهند بنت عتبة امرأة أبي سفيان متقنعة متنكرة خوفا من رسول الله ﷺ أن يعرفها لما صنعت بحمزة فقال ﵇ أبايعكن على أن لا تشركن بالله شيئاً فبايع عمر النساء على أن لا يشركن بالله شيئاً فقال ﵇ ولا يسرقن فقالت هند إن أبا سفيان رجل شحيح وإني أصبت من ماله هنات فقال أبو سفيان ما أصبت فهو لك حلال فضحك رسول الله ﷺ وعرفها فقال لها إنك لهند قالت نعم فاعف عما سلف يا نبي الله عفا الله عنك فقال ولا يزنين فقالت أو تزني الحرة فقال ولا يقتلن أولادهن فقالت ربيناهم صغاراً وقتلتهم كباراً فأنتم وهم أعلم وكان ابنها حنظلة قد قتل يوم بدر فضحك عمر حتى استلقى وتبسم رسول الله ﷺ فقال ولا يأتين ببهتان فقالت والله إن البهتان لأمر قبيح وما تأمرنا إلا بالرشد ومكارم الأخلاق فقال ولا يعصينك في معروف فقالت والله ما جلسنا مجلسنا هذا وفي أنفسنا أن نعصيك في شيء وهو يشير إلى أن طاعة الولاة لا تجب في المنكر
{وَلاَ يَعْصِينَكَ فِى مَعْرُوفٍ} “ve hiçbir meşru işte sana karşı gelmemek [üzere]”, Allah'a ve Resûlü'ne itaatte [karşı gelmemek]. {فَبَايِعْهُنَّ واستغفر لَهُنَّ الله} “onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile”, geçmiş günahları için. {إِنَّ الله غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır”, geçmişi silip yok etmekle, {رَّحِيمٌ} “çok merhamet edendir”, gelecekte [iyiliklere] muvaffak kılmakla. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke fethi günü erkeklerin biatını bitirince Safâ tepesindeyken kadınların biatını almaya başladı. Ömer de onun emriyle kadınların biatını onun adına almak ve sözlerini ona ulaştırmak üzere onun biraz aşağısında oturuyordu. Ebû Süfyân'ın hanımı Hind bint Utbe de Hamza'ya yaptıklarından ötürü kendisini tanır korkusuyla Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem gizlenerek örtünmüş ve tanınmaz hâle gelmişti. [Resûlullah] aleyhisselâm: “Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız şartıyla sizinle biatlaşıyorum” buyurdu. Ömer de kadınlardan Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları üzerine biat aldı. [Resûlullah] aleyhisselâm: “Hırsızlık yapmamak [üzere]” buyurdu. Hind: “Ebû Süfyân eli sıkı bir adamdır; ben onun malından ufak tefek şeyler alıyordum” dedi. Ebû Süfyân: “Aldıkların sana helal olsun” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem güldü ve onu tanıyarak: “Sen gerçekten Hind misin?” buyurdu. Kadın: “Evet, geçmişi affet ey Allah'ın Peygamberi, Allah da seni affetsin” dedi. [Resûlullah]: “Zina etmemek [üzere]” buyurunca Hind: “Hür kadın hiç zina eder mi?” dedi. [Resûlullah]: “Çocuklarını öldürmemek [üzere]” buyurunca: “Biz onları küçükken büyüttük, siz de büyükken onları öldürdünüz; siz de onlar da durumu daha iyi bilirsiniz” dedi. Oğlu Hanzala Bedir günü öldürülmüştü. Bunun üzerine Ömer arkasına yaslanacak derecede güldü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de tebessüm etti. [Resûlullah]: “İftira uydurup getirmemek [üzere]” buyurdu. Kadın: “Vallahi iftira pek çirkin bir şeydir; sen bize ancak doğruyu ve ahlâkın güzelliklerini emrediyorsun” dedi. [Resûlullah]: “Ve hiçbir meşru işte sana karşı gelmemek [üzere]” buyurdu. Kadın: “Vallahi biz bu meclise içimizde sana hiçbir şeyde isyan etme niyeti olmaksızın oturduk” dedi. Bu durum, yöneticilere münkâr olan hususlarda itaat etmenin vacip olmadığına işaret etmektedir.
14169. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الْآخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ (١٣)
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الْآخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ أَصْحَابِ الْقُبُورِ (١٣)} “Ey iman edenler! Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin. Kâfirlerin kabirdekilerden ümit kestiği gibi, onlar da ahiretten ümit kesmişlerdir.”
14170. Metin
{يا أيها الذين آمنوا لاَ تَتَوَلَّوْاْ قوْماً غَضِبَ الله عَلَيْهِمْ}
{يا أيها الذين آمنوا لاَ تَتَوَلَّوْاْ قوْماً غَضِبَ الله عَلَيْهِمْ} “Ey iman edenler! Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin.”
14171. Metin
ختم السورة بما بدأ به قيل هم المشركون {قَدْ يَئِسُواْ مِنَ الأخرة} من ثوابها لأنهم ينكرون البعث
Sureyi başladığı konuyla bitirmiştir. Bunların müşrikler olduğu söylenmiştir. {قَدْ يَئِسُواْ مِنَ الأخرة} “onlar ahiretten ümit kesmişlerdir”, yani onun sevabından; çünkü onlar dirilmeyi inkâr etmektedirler.
14172. Metin
{كَمَا يَئِسَ الكفار} أي يئسوا إلا أنه وضع الظاهر موضع الضمير {من أصحاب القبور} ان يرجعوا اليه أو كما يئس أسلافهم الذين هم في القبور من الآخرة أي هؤلاء كسلفهم وقيل هم اليهود أي لا تتولوا قوماً مغضوباً عليهم قد يئسوا من أن يكون لهم حظ في الآخرة لعنادهم رسول الله ﷺ وهم يعلمون أنه الرسول في التوراة كما يئس الكفار من موتاهم أن يبعثوا ويرجعوا أحياء وقيل من أصحاب القبور بيان للكفار أي كما يئس الكفار الذين قبروا من خير الآخرة لأنهم تبينوا قبح حالهم وسوء منقلبهم والله اعلم
{كَمَا يَئِسَ الكفار} “Kâfirlerin ümit kestiği gibi”, yani ümit kesmişlerdir; ancak burada açık isim zamir yerine kullanılmıştır. {من أصحاب القبور} “kabirdekilerden”, onların kendilerine dönmesinden [ümit kestikleri gibi]. Ya da kabirlerde bulunan geçmişlerinin ahiretten ümit kestiği gibi; yani bunlar da geçmişleri gibidirler. Bunların Yahudiler olduğu da söylenmiştir; yani Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem Tevrat'ta bildirilen peygamber olduğunu bildikleri hâlde ona inat etmelerinden ötürü ahirette bir nasipleri olmasından ümit kesmiş olan, kendilerine gazap edilmiş bir topluluğu dost edinmeyin; tıpkı kâfirlerin ölülerinin diriltilip hayata döneceğinden ümit kestiği gibi. {من أصحاب القبور} ifadesinin kâfirlerin beyanı olduğu da söylenmiştir; yani kabre girmiş kâfirlerin durumlarının çirkinliğini ve akıbetlerinin kötülüğünü apaçık görmeleri sebebiyle ahiret hayrından ümit kestikleri gibi. Doğrusunu en iyi Allah bilir.