14315. Metin
سورة الطلاق مدنية وهي اثنتا عشرة آية
Talâk Suresi Medine'de inmiştir ve on iki ayettir.
14316. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14317. Metin
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا (١)
{ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرِي لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا } “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman onları iddetlerine doğru boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Apaçık bir hayasızlık yapmadıkları takdirde onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.” (1)
14318. Metin
{يا أيها النبي إذا طلقتم النساء} خص النبي ﷺ بالنداء وعم بالخطاب لأن النبي إمام أمته وقدوتهم كما يقال لرئيس القوم يا فلان افعلوا كذا ظهار لتقدمه واعتبارا لترؤسه وانه قدوة قومنه فكان هو وحده في حكم كلهم وسادّاً مسد جميعهم وقيل التقدير يا أيها النبي والمؤمنون ومعنى إِذَا طَلَّقْتُمُ النساء إذا أردتم تطليقهن وهممتم به على تنزيل المقبل على الاسر المشراف له منزلة الشارع فيه كقوله ﵇ من قتل قتيلاً فله سلبه ومنه كان الماشي إلى الصلاة والمنتظر لها في حكم المصلي {فَطَلّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} فطلقوهن مستقبلات لعدتهن وفي قراءة رسول الله ﷺ في قبل عدتهن واذا طلقت المرأة فيالطهر المتقدم للقرء الأول من أقرائها فقد طلقت مستقبلة لعدتها والمراد أن تطلق المدخول بهن من المعتدات بالحيض في طهر لم يجامعن فيه ثم يخلين حتى تنقضي عدتهه وهذا أحسن الطلاق {وَأَحْصُواْ العدة} واضبطوها بالحفظ وأكملوها ثلاثة أقراء مستقبلات كوامل لانقصان فيهن وخوطب
{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ} “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman” [ifadesinde] nida sadece Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e tahsis edilmiş, hitap ise genel kılınmıştır. Çünkü Peygamber, ümmetinin önderi ve rehberidir. Nitekim bir topluluğun liderine, onun önceliğini ve liderlik konumunu belirtmek, toplumun önderi olduğunu vurgulamak amacıyla “Ey filan, şöyle yapın!” denilir. Böylece o tek başına hepsinin hükmünde sayılmış ve tamamının yerine geçmiş olur. Bir görüşe göre ise takdiri “Ey Peygamber ve ey müminler!” şeklindedir. {إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ} “Kadınları boşayacağınız zaman” ifadesinin anlamı; bir işe girişmek üzere olan kimsenin, o işe bilfiil başlayan kişi konumuna konulması esasına dayanarak, “onları boşamayı dilediğiniz ve buna niyetlendiğiniz zaman” demektir. Nitekim Peygamber aleyhisselâm'ın: “Kim bir [düşman] öldürürse onun zati eşyası ona aittir.” sözü böyledir. Namaza yürüyen ve onu bekleyen kişinin namaz kılıyor hükmünde olması da bu kabildendir. {فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} “onları iddetlerine doğru boşayın” yani iddetlerini karşılayacakları şekilde [temizlik döneminde] boşayın. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in bir kıraatinde {فِي قُبُلِ عِدَّتِهِنَّ} (iddetlerinin başlangıcında) şeklindedir. Bir kadın, hayız dönemlerinden ilkinin öncesindeki temizlik döneminde boşandığı zaman, iddetini karşılayacak şekilde boşanmış olur. Buradaki maksat; hayız ile iddet bekleyen ve kendileriyle zifafa girilmiş kadınların, kendilerine yaklaşılmamış bir temizlik döneminde boşanmaları, ardından da iddetleri bitene kadar kendi hallerine bırakılmalarıdır. En güzel boşanma şekli budur. {وَأَحْصُوا الْعِدَّةَ} “ve iddeti sayın” onu zapt ederek koruyun ve hiçbir eksiklik olmaksızın peş peşe gelen tam üç kura' (hayız/temizlik süresi) olarak tamamlayın. Hitap,
14319. Metin
الأزواج لغفلة النساء {واتقوا الله رَبَّكُمْ لاَ تُخْرِجُوهُنَّ} حتى تنقضي عدتهن {مِن بُيُوتِهِنَّ} من مساكنهن التي يسكنها قبل العدة وهي بيوت الازواج واضيف اليهن لاختصاصها بهن من حيث المسكن وفيه دليل على أن السكنى واجبة وأن الحنث بدخول دار يسكنها فلان بغير سلك ثابت فيما إذا حلف لا يدخل داره ومعنى الإخراج أن لا يخرجهن البعولة غضباً عليهم وكراهة لمسا كنتهن أو لحاجة الا المساكن وان لا يأذنوا الهن في الخروج إذا طلبن ذلك إيذاناً بأن إذنهم لا أثر له في رفع الحظر {وَلاَ يَخْرُجْنَ} بأنفسهن إن أردن ذلك {إِلاَّ أَن يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيّنَةٍ} قيل هي الزنا أي إلا أن يزنين فيخرجن لإقامة الحد عليهن وقيل خروجاه قبل انقضاء العدة فاحشة في نفسه {وَتِلْكَ حُدُودُ الله} أي الأحكام المذكورة {وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ الله فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لاَ تَدْرِى} أيها المخاطب {لَعَلَّ الله يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أمرا} بأن يقلب قلبه من بغضه إلى محبتها ومن الرغبة عنها إلى الرغبة فيها ومن عزيمة الطلاق إلى الندم إليه فيراجعها والمعنى فطلقوهن لعدتهن وأحصوا العدة ولا تخرجوهن من بيوتهن لعلك تندمون فتراجعون
kadınların dikkatsiz davranabilmesi ihtimalinden ötürü kocalara yöneltilmiştir. {وَاتَّقُوا اللَّهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ} “Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Onları çıkarmayın” iddetleri bitinceye kadar, {مِنْ بُيُوتِهِنَّ} “evlerinden” yani iddetten önce ikamet ettikleri meskenlerinden [çıkarmayın]. Bunlar kocaların evleridir; ancak ikamet yeri olması bakımından kendilerine tahsis edildiği için kadınlara nispet edilmiştir. Bu ifadede, [iddet süresince] mesken temininin farz olduğuna ve bir kimsenin mülkü olmasa dahi falanın oturduğu eve girmeyeceğine dair yemin etmesi halinde, o eve girince yeminini bozmuş sayılacağına dair delil vardır. [Evden] çıkarmanın anlamı; kocaların onlara duydukları öfke, birlikte oturmayı istememeleri veya meskene ihtiyaç duymaları sebebiyle onları çıkarmamaları ve kadınlar talep etseler dahi çıkmalarına izin vermemeleridir. Bu da kocaların izin vermesinin yasağı ortadan kaldırma konusunda hiçbir etkisinin olmadığını bildirmektedir. {وَلَا يَخْرُجْنَ} “kendileri de çıkmasınlar” kendileri istemiş olsalar dahi çıkmasınlar. {إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ} “Apaçık bir hayasızlık yapmadıkları takdirde”. Bunun zina olduğu; yani zina ettiklerinde kendilerine had cezasının uygulanması için çıkarılacakları söylenmiştir. Bir görüşe göre de kadının iddet bitmeden çıkması başlı başına bir fuhuştur (hayasızlıktır). {وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ} “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır” yani zikredilen hükümlerdir. {وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرِي} “Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin” ey muhatap! {لَعَلَّ اللَّهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذَلِكَ أَمْرًا} “belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarır”; [şöyle ki] Allah onun kalbini kadına duyduğu nefretten sevgiye, yüz çevirmekten rağbete, boşanma kararlılığından pişmanlığa çevirir de o da eşine geri döner. Anlam şudur: Onları iddetlerini karşılayacak şekilde boşayın, iddeti sayın ve onları evlerinden çıkarmayın; umulur ki pişman olur da geri dönersiniz.
14320. Metin
فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا (٢)
{ فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا } “İddet sürelerinin sonuna vardıklarında onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için dosdoğru yerine getirin. İşte Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye bununla öğüt verilmektedir. Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu açar.” (2)
14321. Metin
{فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ} قاربن آخر العدة {فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ}
{فَإِذَا بَلَغْنَ أَجَلَهُنَّ} “İddet sürelerinin sonuna vardıklarında” iddetin sonuna yaklaştıklarında, {فَأَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ} “onları ya güzellikle tutun ya da güzellikle onlardan ayrılın”.
14322. Metin
أي فأنتم بالخيار ان شئنم فالرجعة والإمساك بالمعروف والإحسان وإن شئتم فترك الرجعة والمفارقة واتقاء الضرار وهوان يراجعها في آخر عدتها ثم يطلقها تطويلاً للعد علهيا وتعذيباً لها {وَأَشْهِدُواْ} يعني عند الرجعة والفرقة جميعاً وهذا الإشهاد مندوب إليه لئلا يقع بينهما التجاحد {ذَوَى عَدْلٍ مّنكُمْ} من المسلمين {وَأَقِيمُواْ الشهادة لِلَّهِ} لوجهه خالصاً وذلك أن يقيموها لا للمشهود له ولا للمشهود عليه ولا لغرض من الأغراض سوى إقامة الحق ودفع الضرر {ذلكم} الحث على إقامة
Yani serbestsiniz; dilerseniz nikâha dönüp iyilik ve güzellikle tutarsınız, dilerseniz nikâha dönmeyi terk edip güzellikle ayrılır ve zarar vermekten sakınırsınız. Zarar vermek ise, iddetini uzatmak ve kadına eziyet etmek kastıyla iddetin sonuna doğru ona dönüp sonra tekrar boşamasıdır. {وَأَشْهِدُوا} “şahit tutun” yani hem nikâha dönüş hem de ayrılık esnasında [şahit tutun]. Bu şahit tutma, aralarında inkar ve çekişme meydana gelmesin diye menduptur. {ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ} “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi” Müslümanlardan [iki kişiyi]. {وَأَقِيمُوا الشَّهَادَةَ لِلَّهِ} “Şahitliği Allah için dosdoğru yerine getirin” sırf O'nun rızası için yapın. Bu da şahitliği lehine veya aleyhine şahitlik yapılan kimse için değil, hakkı ikame etmek ve zararı savuşturmaktan başka hiçbir gaye gütmeksizin yerine getirmeleriyle olur. {ذَلِكُمْ} “İşte” şahitliği
14323. Metin
الشهادة لوجه الله ولأجل القيام بالقسط {يُوعَظُ بِهِ مَن كَانَ يُؤْمِنُ بالله واليوم الآخر} أي إنما ينتفع به هؤلاء {وَمَن يَتَّقِ الله يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجاً} هذه جملة اعتراضية مؤكدة لما سبق من إجراء أمر الطلاق على السنة والمعنى ومن يتق الله فطلق للسنة ولم يضار المعتدة ولم يخرجها من مسكنها واحتط فأشده يَجْعَلِ الله لَهُ مَخْرَجاً مما في شأن الأزواج من الغموم والوقوع في المضايق ويفرج عنه ويعطه الخلاص
Allah rızası ve adaleti tesis etmek için yerine getirmeye yönelik bu teşviktir. {يُوعَظُ بِهِ مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ} “Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye bununla öğüt verilmektedir” yani bundan ancak bu kimseler faydalanır. {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا} “Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu açar”. Bu, boşanma işinin sünnete uygun olarak yürütülmesine dair daha önce geçen hükümleri pekiştiren bir ara cümledir (cümle-i mu'teriza). Anlamı şudur: Kim Allah'tan korkar da sünnete uygun olarak boşar, iddet bekleyen kadına zarar vermez, onu evinden çıkarmaz ve temkinli davranıp şahit tutarsa; Allah ona eşler arasındaki sıkıntılardan, darlıklara düşmekten bir çıkış yolu ihsan eder, ona ferahlık verir ve kurtuluşa ulaştırır.
14324. Metin
وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا (٣)
{ وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا } “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (3)
14325. Metin
{وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ} من وجه لا يخطر بباله ولا يحتسبه ويجوز أن يجاء بها على سبيل الاستطراد عند ذكر قوله ذلك يُوعَظُ بِهِ أي ومن يتق الله يجعل له مخرجاً ومخلصاً من غموم الدنيا والآخرة وعن النبي ﷺ أنه قرأها فقال مخرجاً من شبهات الدنيا ومن غمرات المت ومن شدائد يوم القيامة وقال ﷺ إني لأعلم آية لو اخذ الناس بهم لكفتهم ومن يتق الله فما زال يقرؤها ويعيدها وروى أن عرف بن مالك أسر المشركون ابناً له فأتى رسول الله ﷺ فقال أسر ابني وشكا إليه الفاقة فقال ما أمسى عند آل محمد الامد فاتق الله واصبرو وأكثر من قول لا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم فعاد إلى بيته وقال لامرأته ان رسول الله أمرنيوايكاان نستكثر من قول لا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم فقالت نعم ما أمرنا به فجعلا يقولان ذلك فبينما هو في بيته إذ قرع ابنه الباب ومعه مائة من الإبل تغفل عنها العدو فاستاقها فنزلت هذه الآية {وَمَن يَتَوَكَّلْ على الله} يكل أمره إليه عن طمع غيره وتدبير نفسه {فهو حسبه} كافيه من الدارين {إِنَّ الله بالغ أَمْرِهِ} حفص أي منفذ أمره غيره بالغٌ أمرَه أي يبلغ ما يريد لا يفوته مراد
{وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ} “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır” aklına dahi gelmeyen ve hesap etmediği bir cihetten [rızıklandırır]. {ذَلِكُمْ يُوعَظُ بِهِ} ifadesi zikredildiğinde bunun istidrâd (konuyla bağlantılı ek açıklama) kabilinden getirilmiş olması da caizdir. Yani: Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona dünya ve ahiret gamlarından bir çıkış ve kurtuluş yolu açar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu ayeti okuyup şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Dünya şüphelerinden, ölümün baygınlıklarından ve kıyamet gününün şiddetlerinden bir çıkış yolu [açar].” Yine o sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ben öyle bir ayet biliyorum ki insanlar ona sarılsalardı hepsine yeterdi: {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ}...” buyurmuş ve bu ayeti durmadan tekrar tekrar okumuştur. Rivayet edildiğine göre Avf b. Mâlik'in bir oğlunu müşrikler esir almıştı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: “Oğlum esir edildi.” dedi ve ona fakirlikten yakındı. Bunun üzerine [Resûlullah]: “Muhammed ailesinin yanında akşam için bir müdden fazlası yoktur. Allah'tan kork, sabret ve 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm' sözünü çokça söyle.” buyurdu. Evine dönüp hanımına: “Resûlullah bana ve sana 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm' sözünü çokça söylememizi emretti.” dedi. Hanımı da: “Bize ne güzel bir şey emretmiş!” dedi ve ikisi bunu söylemeye başladılar. O evindeyken ansızın oğlu kapıyı çaldı; düşmanın gafil avlandığı bir sırada yanına aldığı yüz deve ile birlikte çıkagelmişti. Bunun üzerine bu ayet indi. {وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} “Kim Allah'a tevekkül ederse” başkasına tamah etmeyi ve kendi tedbirini bırakıp işini O'na havale ederse, {فَهُوَ حَسْبُهُ} “O, ona yeter” iki cihanda da ona kâfidir. {إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ} “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir”. Hafs kıraatinde [bâliğu emrihî şeklindedir]; yani emrini infaz edendir. Diğer kıraatte ise [bâliğun emrahû şeklindedir]; yani O dilediğine ulaşır, arzu ettiği hiçbir şey O'ndan kaçamaz,
14326. Metin
ولا يعجزه مطلوب {قَدْ جَعَلَ الله لِكُلّ شَىْء قَدْراً} تقديراً وتوقيتاً وهذا بيان لوجوب التوكل على الله وتفويض الأمر إليه لأنه إذا علم أن كل شيء من الرزق ونحوه لا يكون الا بتقديره وتوقيته ولم يتق إلا التسليم للقدر والتوكل
talep ettiği hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. {قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا} “Allah her şey için bir ölçü koymuştur” bir takdir ve bir vakit belirlemiştir. Bu, Allah'a tevekkül etmenin ve işi O'na havale etmenin gerekliliğine dair bir açıklamadır. Çünkü rızık ve benzeri her şeyin ancak O'nun takdiri ve tayin ettiği vakitle olacağını bilen bir kimseye kadere teslim olmaktan ve tevekkül etmekten başka bir şey kalmaz.
14327. Metin
وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا (٤)
{ وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا } “Kadınlarınızdan adetten kesilmiş olanlar hakkında tereddüt ederseniz, onların iddeti üç aydır; henüz adet görmemiş olanlar da böyledir. Gebe olanların iddet süreleri ise doğum yapmalarıyla son bulur. Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık sağlar.” (4)
14328. Metin
{واللائى يَئِسْنَ مِنَ المحيض مِن نّسَائِكُمْ} رُوي أن ناساً قالوا قد عرفنا عدة ذوات الإقراء فما عدة اللائي لم يحضن فنزلت {إِنِ ارتبتم} أي أشكل عليكم حكمهن وجهلتم كيف يعتددن {فَعِدَّتُهُنَّ ثلاثة أَشْهُرٍ} أي فهذا حكمهن وقيل إن ارتبتم في دم البالغات مبلغ اليأس وقد قدروه بستين سنة وبخمس وخمسين أهو دم حيض أن استحاضة فعدتهن ثلاثة أشهر واذا
{وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ} “Kadınlarınızdan adetten kesilmiş olanlar”. Rivayet edildiğine göre bazı kimseler: “Biz adet gören kadınların iddetini öğrendik, peki henüz adet görmemiş olanların iddeti nedir?” dediler ve bunun üzerine bu ayet indi. {إِنِ ارْتَبْتُمْ} “tereddüt ederseniz” yani hükümleri size kapalı gelir ve nasıl iddet bekleyeceklerini bilemezseniz, {فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ} “onların iddeti üç aydır” yani hükümleri budur. Bir görüşe göre: Âyise (adetten kesilme) yaşına gelmiş kadınların –ki bunu altmış veya elli beş yaş olarak takdir etmişlerdir– gördükleri kanın hayız kanı mı yoksa istihâze (özür kanı) mi olduğu hususunda şüpheye düşerseniz, onların iddeti üç aydır. Durumu
14329. Metin
كانت هه عدة المرتاب بها فغير المرتاب بها أولى بذلك {واللائي لَمْ يَحِضْنَ} هن الصغائر وتقديره واللائي لم يحضن فعدتهن ثلاثة أشهر فحذفت الجملة لدلالة المذكور عليها {وأولات الأحمال أَجَلُهُنَّ} عدتهن {أَن يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} والنص يتناول المطلقات والمتوفى عنهن أزواجهن وعن علي وابن عباس ﵄ عدة الحامل المتوفي عنها زوجها أبعد الأجلين {وَمَن يَتَّقِ الله يَجْعَل لَّهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْراً} ييسر له من أمره ويحلل من عقده بسبب التقوى
şüpheli olanın iddeti böyle olunca, şüpheli olmayanın buna tabi olması evleviyetle geçerlidir. {وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ} “henüz adet görmemiş olanlar da” bunlar küçük yaşta olanlardır. Takdiri: “Henüz adet görmemiş olanların da iddetleri üç aydır” şeklindedir; zikredilen kısım buna delalet ettiği için cümle hazfedilmiştir. {وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ} “Gebe olanların iddet süreleri ise” yani iddetleri, {أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} “doğum yapmalarıyla son bulur”. Bu nas hem boşanmış kadınları hem de kocası vefat etmiş kadınları kapsamaktadır. Ali ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan gelen rivayete göre ise, kocası vefat eden hamile kadının iddeti iki süreden (doğum veya dört ay on gün) daha uzun olanıdır. {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا} “Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık sağlar” takvası sebebiyle işini kolaylaştırır ve düğümlerini çözer.
14330. Metin
ذَلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا (٥)
{ ذَلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا } “İşte bu, Allah'ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah'tan korkarsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükafatını büyütür.” (5)
14331. Metin
{ذَلِكَ أَمْرُ الله} أي ما علم من حكم هؤلاء المعتدات {أَنزَلَهُ إِلَيْكُمْ} من اللوح المحفوظ {ومن يتق الله} في العمر بما أنزله من هذه الأحكام وحافظ على الحقوق الواجبة عليه {يُكَفّرْ عَنْهُ سيئاته وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْراً} ثم بين التقوى في قوله وَمَن يَتَّقِ الله كأنه قيل كيف نعمل بالتقوى في شأن المعتدات فقيل
{ذَلِكَ أَمْرُ اللَّهِ} “İşte bu, Allah'ın buyruğudur” yani bu iddet bekleyen kadınların hükümleri olarak bildirilen şeylerdir. {أَنْزَلَهُ إِلَيْكُمْ} “size indirdiği” Levh-i Mahfûz'dan [indirdiği buyruktur]. {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ} “Kim Allah'tan korkarsa” indirdiği bu hükümlerle amel etme hususunda [korkarsa] ve üzerine vacip olan hakları gözetirse, {يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ وَيُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا} “Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükafatını büyütür”. Daha sonra: “İddet bekleyen kadınlar konusunda takva ile nasıl amel edeceğiz?” denilmiş gibi {وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ} ayetindeki takvayı açıklamak üzere şöyle buyruldu:
14332. Metin
أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَإِنْ كُنَّ أُولَاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرَى (٦)
{ أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَإِنْ كُنَّ أُولَاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرَى } “Onları, gücünüz nispetinde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için kendilerine zarar vermeyin. Eğer gebe iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için [çocuğu] emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle danışıp anlaşın. Eğer anlaşmakta zorlanırsanız, bu takdirde çocuğu onun için başka bir kadın emzirecektir.” (6)
14333. Metin
{أَسْكِنُوهُنَّ} وكذا وكذا {مِنْ حَيْثُ سَكَنتُم}
{أَسْكِنُوهُنَّ} “Onları oturtun” şöyle şöyle olan kadınları, {مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ} “oturduğunuz yerin bir bölümünde”.
14334. Metin
هي من التبعيضية مبعضها محذوف أي أسكنوهن مكاناً من حيث سكنتم أب بعض مكان سكناكم {مّن وُجْدِكُمْ} هو عطف بيان لقوه مِنْ حَيْثُ سَكَنتُم وتفسير له كأنه قيل أسكنوهن مكاناً من مسكنكم مما تطيقونه والوجد الوسع والطاقة وقرئ بالحركات الثلاث والمشهور الضم النفقة والسكن واجبتان لكل مطلقة وعند مالك والشافعي لا نفقة للمبتوتة لحديث فاطمة بنت قيس أن زوجها أبت طلاقها فقال رسول الله ﷺ لا سكنى لك ولا نفقة وعن عمر ﵁ لا ندع كتاب ربنا وسنة نبينا بقول امرأة لعلها نسيت أو شبه لها سمعت النبي ﷺ يقو للها السكنى والنفقة {وَلاَ تُضَارُّوهُنَّ} ولا تستعملوا معهن الضرار {لتضيقوا عليهن} في المسكن بعض الأسباب من إنزال من لا يوافقهن أو يشغل مكانهن أو غير ذلك حتى تضطروهن إلى الخروج {وَإِن كُنَّ} أي المطلقات {أولات حَمْلٍ} ذوات أحمال {فَأَنفِقُواْ عَلَيْهِنَّ حتى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} وفائدة اشتراط الحمل أن مدة الحمل ربما تطول فيظن ظان أن النفقة تسقط إذا مضى مقدار عدة الحامل فنفي ذلك الوهم {فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ} يعني هؤلاء المطلقات إن أرضعن لكم ولداً من ظئرهن أو منهن بعد
Buradaki مِنْ (min) edatı teb'îz (kısmilik) ifade eder ve tamlananı hazfedilmiştir; yani oturduğunuz yerin bir kısmında, meskeninizin bir bölümünde onları oturtun demektir. {مِنْ وُجْدِكُمْ} “gücünüz nispetinde” ifadesi, {مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ} sözünün atf-ı beyânı ve onun bir tefsiridir. Sanki “onları meskeninizin bir bölümünde, gücünüzün yettiği imkanlar dahilinde oturtun” denilmiştir. Vücd (وُجْد); güç, takat ve imkan demektir. [Vav harfi] üç hareke ile de okunmuştur; meşhur olanı zammelidir (vücd). Nafaka ve mesken her boşanan kadın için vaciptir. Mâlik ve Şâfiî'ye göre ise bâin talakla (kesin olarak) boşanmış kadının nafakası yoktur. Bu görüş, Fâtıma bint Kays'ın eşinin kendisini kesin olarak boşadığı ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in de ona: “Sana ne mesken ne de nafaka hakkı vardır.” dediğine dair hadisine dayanır. Ömer radıyallâhu anh'tan ise: “Unutmuş veya yanılmış olabilecek bir kadının sözüyle Rabbimizin Kitabını ve Peygamberimizin sünnetini terk etmeyiz. Ben Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ona hem mesken hem de nafaka hakkı tanıdığını işittim.” dediği rivayet edilmiştir. {وَلَا تُضَارُّوهُنَّ} “Onlara zarar vermeyin” onlara zarar verici muamelelerde bulunmayın, {لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ} “onları sıkıntıya sokmak için”; anlaşamadıkları kimseleri yanlarına yerleştirmek veya yerlerini daraltmak gibi yollarla meskende onları sıkıştırmayın ki evden çıkmak zorunda kalmasınlar. {وَإِنْ كُنَّ} “Eğer iseler” yani boşanmış kadınlar, {أُولَاتِ حَمْلٍ} “gebe” hamile iseler, {فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ} “doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin”. Hamilelik şartının getirilmesindeki fayda şudur: Hamilelik süresi uzayabilir ve bir kimse gebe kadının iddeti kadar bir süre geçince nafakanın düşeceğini zannedebilir; işte bu vehmi ortadan kaldırmaktır. {فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ} “Sizin için emzirirlerse” yani bu boşanmış kadınlar sütannesi olarak ya da
14335. Metin
انقطاع عصمة الزوجية {فآتوهن أُجُورَهُنَ} فحكمهن في ذلك حكم الأظآر ولا يجوز الاستئجار إذا كان الولد منهن مالم يبن خلافا للشافعي ﵀ وائتمروا بَيْنَكُمْ أي تشاوروا على التراضي في الأجرة أو ليأمر بعضكم بعضا او الخطاب للآباء والأمهات {بِمَعْرُوفٍ} بما يليق بالسنة ويحسن في المروءة فلا يماكس الأب ولا تعاسر الأم لأنه ولدهما وهما شريكان فيه وفي وجوب الإشفاق عليه {وَإِن تَعَاسَرْتُمْ} تضايقتم فلم ترض الأم بما ترضع به الأجنبية ولم يزد الأب على ذلك
evlilik bağı sona erdikten sonra kendilerinden doğan bir çocuğu sizin için emzirirlerse, {فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ} “onlara ücretlerini verin”. Bu hususta onların hükmü diğer sütannelerin hükmü gibidir. Şâfiî rahimehullâh'ın aksine, çocuk kendilerinden olduğu müddetçe evlilik bağı kesin olarak sona ermedikçe ücretle tutulmaları caiz değildir. {وَأْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ} “aranızda danışıp anlaşın” yani ücret konusunda rıza üzerine müşavere edin veya birbirinize iyiliği emredin; yahut bu hitap anne ve babalaradır. {بِمَعْرُوفٍ} “güzellikle” sünnete ve mürüvvete yakışır şekilde [anlaşın]. Ne baba pazarlıkta cimrilik yapsın ne de anne zorluk çıkarsın. Çünkü çocuk ikisinin de evladıdır; hem onda hem de ona şefkat gösterme zorunluluğunda ortaktırlar. {وَإِنْ تَعَاسَرْتُمْ} “Eğer zorlanırsanız” birbirinizi sıkıntıya sokup da anne yabancı bir kadının emzireceği ücrete razı olmaz, baba da bundan fazlasını vermezse,
14336. Metin
{فَسَتُرْضِعُ لَهُ أخرى} ولا تعود مرضعة غير الأم ترضعه وفيه طرف من معاتبة الأم على المعاشرة وقوله لَهُ أي للأب أي سيجد الأب غير معاشرة ترضع له ولده إن عاسرته أمه
{فَسَتُرْضِعُ لَهُ أُخْرَى} “çocuğu onun için başka bir kadın emzirecektir”. Anne dışında başka bir sütanne onu emzirmeye talip olur. Bu ifadede annenin geçimsizliğine yönelik bir miktar kınama vardır. Ayetteki {لَهُ} “onun için” ifadesi yani baba içindir; yani annesi ona zorluk çıkarırsa, baba çocuğunu emzirecek başka bir kadın bulacaktır.
14337. Metin
لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا (٧)
{ لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا مَا آتَاهَا سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا } “İmkanı geniş olan, imkanına göre nafaka versin. Rızkı daralmış olan da Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah hiçbir kimseye, ona verdiğinden fazlasını yüklemez. Allah bir zorluğun ardından bir kolaylık yaratacaktır.” (7)
14338. Metin
{لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مّن سَعَتِهِ وَمَن قُدِرَ عليه رزقه فلينفق مما آتاه الله} أي لينفق كل واحد من الموسر والمعسر ما بلغه وسعه يريد ما أمر به من الإنفاق على المطلقات والمرضعات ومعنى قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ ضيق أي رزقه الله على قدر قوته {لاَ يُكَلّفُ الله نَفْسًا إلا ما آتاها} أعطاها من الرزق {سَيَجْعَلُ الله بَعْدَ عُسْرٍ يُسْراً} بعد ضيق في المعيشة سعة وهذا وعد لذي العسر باليسر
{لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ} “İmkanı geniş olan, imkanına göre nafaka versin. Rızkı daralmış olan da Allah'ın kendisine verdiğinden versin” yani zengin ve fakir her biri gücünün yettiği ölçüde harcasın. Kastedilen, boşanmış kadınlara ve emziren annelere harcanması emredilen nafakadır. {قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ} ifadesinin anlamı ise, rızkı daraltıldı, yani Allah ona ancak yetecek kadar rızık verdi demektir. {لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا مَا آتَاهَا} “Allah hiçbir kimseye, ona verdiğinden fazlasını yüklemez” ona verdiği rızkın dışında bir mükellefiyet yüklemez. {سَيَجْعَلُ اللَّهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا} “Allah bir zorluğun ardından bir kolaylık yaratacaktır” geçimdeki bir darlığın ardından bir genişlik verecektir. Bu, zor durumda olan kimseye bir kolaylık vaadidir.
14339. Metin
وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا (٨)
{ وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا } “Nice kent halkı vardı ki Rabbinin ve O'nun elçilerinin emrine başkaldırdı; Biz de onu çetin bir hesaba çektik ve onu görülmedik feci bir azapla cezalandırdık.” (8)
14340. Metin
{وَكَأَيّن مّن قَرْيَةٍ} من أهل قرية {عَتَتْ} أي عصت {عَنْ أَمْرِ رَبّهَا وَرُسُلِهِ} أعرضت عنه على وجه العتو والعناد {فحاسبناها حِسَاباً شَدِيداً} بالاستقصاء والمناقشة {وعذبناها عَذَاباً نُّكْراً} نُّكْراً مدني وأبو بكر منكراً عظيماً
{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ} “Nice kent” yani şehir halkı [vardı ki], {عَتَتْ} “başkaldırdı” yani isyan etti, {عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ} “Rabbinin ve O'nun elçilerinin emrine” azgınlık ve inat ile ondan yüz çevirdi. {فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا} “Biz de onu çetin bir hesaba çektik” en ince ayrıntısına kadar sorgulayarak ve münakaşa ederek [hesaba çektik]. {وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا} “ve onu görülmedik feci bir azapla cezalandırdık”. {نُكْرًا} [kelimesini] Medineli [kârîler] ile Ebû Bekr [şeddeli ve zammeli] okumuştur; bu da pek korkunç, feci bir azap demektir.
14341. Metin
فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا (٩)
{ فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا } “Böylece o, yaptığının cezasını tattı ve işinin sonu tam bir hüsran oldu.” (9)
14342. Metin
{فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عاقبة أَمْرِهَا خُسْراً} أي خساراً وهلاكاً والمراد حساب الآخرة وعذابها وما يذقون فيها من الوبال ويلقون من الخسر وجئ به على الفظ الماضي لأن المنتظر من وعد الله ووعيده ملقى في الحقيقة وما هو كائن فكأن قد
{فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا} “Böylece o, yaptığının cezasını tattı ve işinin sonu tam bir hüsran oldu” yani zarar ve helak oldu. Kastedilen ahiret hesabı, oradaki azap, orada tadacakları vebal ve karşılaşacakları ziyandır. Allah'ın vaadinden ve tehdidinden beklenen şey hakikatte gerçekleşmiş gibi olduğundan ve vuku bulacak her şey zaten yakın sayıldığından bu ifade geçmiş zaman kipiyle getirilmiştir.
14343. Metin
أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْرًا (١٠)
{ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْرًا } “Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey iman etmiş olan akıl sahipleri, Allah'tan korkun! Allah size bir zikir (öğüt/kitap) indirmiştir.” (10)
14344. Metin
{أَعَدَّ الله لَهُمْ عَذَاباً شَدِيداً} تكرير للوعيد وبيان لكونه مترقباً كأنه قال أعد الله لهم هذا العذاب {فاتقوا الله يا أولي الألباب الذين آمنوا} فليكن لكم ذلك يا أولي الألباب من المؤمنين لطفاً في تقوى الله وحذر عقابه ويجوز أن يراد إحصاء السيئات واستقصاؤها عليهم في الدنيا وإثباتها في صحائف الحفظة وما أصيبوا به من العذاب في العاجل وأن يكون عَتَتْ وما عطف عليه صفة للقرية وأعد الله لهم جوابا لكأين {قَدْ أَنزَلَ الله إِلَيْكُمْ ذِكْراً} أي القرآن وانتصب
{ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا } “Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır.” [ifadesi], tehdidin yinelenmesi ve bu azabın her an beklenir olduğunu açıklama niteliğindedir; sanki [şöyle] demiştir: Allah onlar için bu azabı hazırlamıştır. { فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ آمَنُوا } “Öyleyse Allah’tan korkup sakının, ey iman etmiş olan akıl sahipleri!” [ifadesi de], ey müminlerden olan akıl sahipleri! Bu [durum] sizin için Allah'tan korkup sakınmada ve O'nun azabından çekinmede bir lütuf [ve uyarı vesilesi] olsun [demektir]. Kötülüklerin dünyada onlar aleyhine sayılıp dökülmesi, koruyucu meleklerin sayfalarına tescil edilmesi ve dünyada başlarına gelen azap [kastedilmiş] olması; ayrıca “عتت” (haddi aştı) [ifadesi] ile ona atfedilenlerin beldenin sıfatı, “Allah onlar için hazırlamıştır” [cümlesinin] de “nice” (keeyyin) lafzının cevabı olması caizdir. { قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكُمْ ذِكْرًا } “Allah size bir zikir indirmiştir” [ayetindeki zikirden kasıt] Kur'an'dır. Ve mansub olmuştur
14346. Metin
رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا (١١)
{ رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا } “İman edip salih amel işleyenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah'ın apaçık ayetlerini okuyan bir elçi [göndermiştir]. Kim Allah'a inanır ve salih amel işlerse, Allah onu içinden ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetlere koyar. Allah ona gerçekten ne güzel bir rızık vermiştir!” (11)
14347. Metin
{رَسُولاً} بفعل مضمر تقديره أرسل رسولاً أو بدل من ذِكْراً كأنه في نفسه ذكراً وعلى تقدير حذف المظاف أي قد أنزل الله إليكم ذا ذكر رسولاً أو أريد بالذكر الشرف كقوله وَإِنَّهُ لذكر لك ولقومك أي
{رَسُولاً} “bir elçi” [kelimesi], takdiri “bir elçi gönderdi” olan gizli bir fiille mensuptur; yahut {ذِكْرًا} kelimesinden bedeldir, zira o elçinin kendisi de bir zikirdir. Muzafın hazfedildiği takdire göre ise: “Allah size zikir sahibi bir elçi indirmiştir/göndermiştir” demektir. Yahut zikir ile şeref kastedilmiştir; nitekim {وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ} “Şüphesiz o, senin için ve kavmin için bir şereftir” ayetinde olduğu gibi,
14348. Metin
فاشرف ومجد عند الله وبالرسول جبريل أو محمد ﵉ {يتلو} أي الرسول والله ﷿ {عليكم آيات الله مبينات ليخرج} الله {الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} أي ليحصل لهم ما هم عليه الساعة من الإيمان والعمل الصالح أو ليخرج الذين علم أنهم يؤمنون {مِّنَ الظلمات إِلَى النور} من ظلمات الكفر أو الجهل إلى نور الإيمان أو العلم {وَمَن يُؤْمِن بالله وَيَعْمَلْ صالحا يُدْخِلْهُ} وبالنون مدني وشامي {جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار خالدين فِيهَا أَبَدًا} وحد وجمع حملاً على لفظ من ومعناه {قَدْ أَحْسَنَ الله لَهُ رِزْقاً} فيه معنى التعجيب والتعظيم لما رزق المؤمنين من الثواب
yani Allah katında bir şeref ve yüceliktir. Resûl ile kastedilen ise Cebrail yahut Muhammed aleyhimesselâm'dır. {يَتْلُو} “okuyan” yani o elçi veya Allah azze ve celle, {عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ} “size Allah'ın apaçık ayetlerini [okur] ki çıkarsın” Allah [çıkarsın], {الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “iman edip salih amel işleyenleri”; yani şu anda sahip oldukları iman ve salih ameli elde etmelerini sağlamak için, yahut iman edeceğini bildiği kimseleri çıkarsın diye, {مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} “karanlıklardan aydınlığa” küfrün veya cehaletin karanlıklarından imanın veya ilmin nuruna [çıkarsın]. {وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ} “Kim Allah'a inanır ve salih amel işlerse, Allah onu koyar”. Nun ile (nüdhılhu) okunuşu Medine ve Şam kıraatidir. {جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا} “içinden ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetlere”. [Fiildeki] tekillik ve [hâldeki] çoğulluk, مَنْ (men) lafzının hem lafzına hem de manasına itibar edilerek kullanılmıştır. {قَدْ أَحْسَنَ اللَّهُ لَهُ رِزْقًا} “Allah ona gerçekten ne güzel bir rızık vermiştir!” ifadesinde, müminlere mükâfat olarak verilen rızkın büyüklüğünü ve hayranlık uyandırıcılığını ifade eden bir anlam vardır.
14349. Metin
اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا (١٢)
{ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا } “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz diye O'nun buyruğu bunlar arasında inip durur.” (12)
14350. Metin
{الله الذى خَلَقَ} مبتدأ وخبر {سَبْعَ سماوات} اجمع المفسرون على أن السموات سبع {وَمِنَ الأرض مِثْلَهُنَّ} بالنصب عطفاً على سَبْعَ سموات قيل ما في القرآن آية تدل على أن الأرضين سبع إلا هذه الآية وبين كل سماءين مسيرة خمسمائة عام وغلظ كل سماء كذلك والأرضون مثل السموات وقيل الأرض واحدة إلا أن الأقاليم سبعة {يَتَنَزَّلُ الأمر بَيْنَهُنَّ} أي يجري أمر الله وحكمه بينهن وملكه ينفذ فيهن {لّتَعْلَمُواْ أَنَّ الله على كُلّ شَىْء قَدِيرٌ} اللام يتعلق بخلق {وَأَنَّ الله قَدْ أَحَاطَ بِكُلّ شَىْء عِلْمَا} هو تمييز أو مصدر من غير لفظ الأول أي قد علم كل شيء علماً وهو علام الغيوب
{اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ} “yaratan Allah'tır” mübteda ve haberdir. {سَبْعَ سَمَاوَاتٍ} “Yedi göğü”. Müfessirler göklerin yedi kat olduğu hususunda icma etmişlerdir. {وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ} “ve yerden de bir o kadarını” nasb iledir, {سَبْعَ سَمَاوَاتٍ} ifadesine matuftur. Kur'an'da yerlerin yedi kat olduğuna delalet eden bu ayetten başka bir ayet bulunmadığı söylenmiştir. Her iki gök arası beş yüz yıllık mesafedir, her göğün kalınlığı da böyledir ve yerler de gökler gibidir. Bir görüşe göre de yer birdir, ancak iklimler (bölükler) yedidir. {يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ} “O'nun buyruğu bunlar arasında inip durur” yani Allah'ın emri ve hükmü bunların arasında cereyan eder ve mülkü onlar üzerinde geçerli olur. {لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Allah'ın her şeye kâdir olduğunu bilesiniz diye”; lam harfi {خَلَقَ} fiiline taalluk etmektedir. {وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا} “ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını [bilesiniz diye]” [ifadesindeki ilmen], temyizdir yahut birinci fiilin lafzından olmayan bir mastardır; yani her şeyi hakkıyla bilmiştir ve O gaybları çok iyi bilendir.