14387. Metin
سورة الملك مكية وهي ثلاثون آية وتسمى الوقعية والمنجية لأنها تقي قارئها من عذاب القبر وجاء مرفوعاً من قرأها في ليلة فقد أكثر وأطيب
Mülk Suresi Mekkîdir ve otuz ayettir. Kendisini okuyanı kabir azabından koruduğu için el-Vâkıye (koruyucu) ve el-Münciye (kurtarıcı) olarak da isimlendirilir. Merfû olarak şöyle rivayet edilmiştir: “Kim onu bir gecede okursa, muhakkak çok [ve] güzel bir amel işlemiş olur.”
14388. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14389. Metin
تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)
{ تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١) } “Mülk elinde bulunan [Allah] pek yücedir ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
14390. Metin
{تبارك} تعالى وتعاظم عن صفات المخلوقين {الذى بيده الملك} أي بتصرفه الملك والاستيلاء عل كل موجود وهو مالك الملك يؤتيه من يشاء وينزعه ممن يشاء {وَهُوَ على كُلّ شَىْءٍ} من المقدورات أو من الإنعام والانتقام {قَدِيرٌ} قادر على الكمال
{ تَبَارَكَ } “Pek yücedir” yaratılmışların sıfatlarından yüce ve münezzehtir. { الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ } “Mülk [kudret] elinde bulunan” yani mülkiyet ve var olan her şeye hâkimiyet O'nun tasarrufundadır; O, mülkün sahibidir, onu dilediğine verir ve dilediğinden de çekip alır. { وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ } “Ve O, her şeye” kudret dahilinde olan şeylerden veya nimet vermek ve intikam almaktan her bir şeye { قَدِيرٌ } “hakkıyla güç yetirendir” tam ve kâmil anlamda kadirdir.
14391. Metin
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ (٢)
{ الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ (٢) } “Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, Mutlak Galiptir, Çok Bağışlayandır.”
14392. Metin
{الذى خَلَقَ الموت} خبر مبتدأ
{ الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ } “Ölümü yaratan” ifadesi, hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir
14393. Metin
محذوف أو بدل من الذي قبله {والحياة} أي ما يصح بوجوده الإحساس والموت ضده ومعنى خلق الموت والحياة إيجاد ذلك المصحح وإعدامه والمعنى خلق موتكم وحياتكم أيه المكلفون {لِيَبْلُوَكُمْ} ليمتحنكم بأمره ونهيه فيما بين الموت الذي يعم الأمير والأسير والحياة التي لا تفي بعليل ولا طبيب فيظهر منكم ما علم أنه يكون منكم فيجازيكم على عملكم لا على علمه بكم {أَيُّكُمْ} مبتدأ وخبره {أَحْسَنُ عَمَلاً} أي أخلصه وأصوبه فالخالص أن يكون لوجه الله
yahut kendisinden önceki { الَّذِي } lafzından bedeldir. { وَالْحَيَاةَ } “ve hayatı” yani varlığı ile hissetmenin sahih olduğu şeyi [yaratan]. Ölüm ise bunun zıddıdır. Ölüm ve hayatın yaratılmasının manası; hissetmeyi sahih kılan bu vasfın var edilmesi ve yok edilmesidir. Mana şöyledir: Ey mükellefler, sizin ölümünüzü ve hayatınızı yarattı { لِيَبْلُوَكُمْ } “sizi sınamak için” hem emiri hem esiri kuşatan ölüm ile ne hastaya ne de tabibe yetebilen hayat arasında emir ve yasaklarıyla sizi imtihan etmesi için. Böylece sizden olacağını bildiği şeyler sizden açığa çıkar da sizi hakkınızdaki ezeli ilmine göre değil, bizzat amelinize göre cezalandırır [veya mükâfatlandırır]. { أَيُّكُمْ } “hanginizin” ifadesi mübtedadır, haberi ise { أَحْسَنُ عَمَلًا } “daha güzel amel [yapacağı]” ifadesidir; yani en ihlaslısı ve en doğrusu olanıdır. İhlaslı amel, Allah rızası için yapılan ameldir;
14394. Metin
والصواب أن يكون على السنة والمراد أنه أعطاكم الحياة التي تقدرون بها على العمل وسلط عليمك الموت الذي هو داعيكم إلى اختيار العمل الحسن على القبيح فما وراءه إلا البعث والجزاء الذي لا بد منه وقدم الموت على الحياة لأن أقوى الناس داعياً إلى العمل من نصب موته بين عينيه فقدم لأنه فيما يرجع إلى المسوق له الآية أهم ولما قدم الموت الذي هو أثر صفة القهر على الحياة التي هي أثر اللطف قدم صفة القهر على صفة اللطف بقوله {وَهُوَ العزيز} أي الغالب الذي لا يعجزه من أساء العمل {الغفور} الستور الذي لا ييأس منه أهل الإساءة والزلل
doğru amel ise sünnete uygun olanıdır. Kastedilen şudur: O, size kendisiyle amel etmeye güç yetireceğiniz hayatı vermiş ve sizi çirkin amele karşı güzel ameli seçmeye sevk eden ölümü başınıza musallat kılmıştır. Çünkü ölümün ardında, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan diriliş ve karşılık görmekten başka bir şey yoktur. Ölüm hayattan önce zikredilmiştir; çünkü insanlar arasında amele en güçlü sevk edici unsur, ölümünü iki gözünün önüne koyan kimsedir. Bu sebeple, ayetin sevk ediliş gayesi açısından daha önemli olduğu için öne alınmıştır. Kahır sıfatının eseri olan ölüm, lütuf sıfatının eseri olan hayattan önce zikredilince, { وَهُوَ الْعَزِيزُ } “O, Mutlak Galiptir” yani kötü amel işleyenin kendisini aciz bırakamayacağı galiptir, { الْغَفُورُ } “Çok Bağışlayandır” kötülük ve hata ehlinin kendisinden ümit kesmeyeceği, [ayıpları] örtendir buyrularak kahır sıfatı lütuf sıfatından önce zikredilmiştir.
14395. Metin
الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ (٣)
{ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ (٣) } “O, yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar halinde yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kez daha gözünü çevir [bak], hiçbir çatlak görüyor musun?”
14396. Metin
{الذى خَلَقَ سَبْعَ سماوات طِبَاقًا} مطابقة بعضها فوق بعض من طابق النعل إذا خصفها طبقاً على طبق وهذا وصف بالمصدر أو على ذات طباق أو على طوبقت طباقاً وقيل جمع طبق كجمل وجمال الخطاب في {مَّا ترى فِى خَلْقِ الرحمن} للرسول أو لكل مخاطب {مِن تفاوت} تَفَوُتٍ حمزة وعلي ومعنى البناءين واحد كالتعاهد والتعهد أي من اختلاف واضطراب وعن السدي من عيب وحقيقة التفاوت عدم التناسب كأن بعض الشيء يفوت بعضاً ولا يلائمه وهذه الجملة صفة لطباقا واصلها ما ترى فيهن من تفاوت وهو أنه خلق الرحمن وأنه بباهر قدرته هو الذي يخلق مثل ذلك الخلق المتناسب {فارجع البصر} رده إلى السماء حتى يصح عندك ما أخبرت به بالمعاينة فلا تبقى معك شبهة فيه {هَلْ ترى مِن فُطُورٍ} صدوع وشقوق جمع فطر وهو الشق
{ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا } “Yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar halinde yaratan” birbirinin üstüne mutabık [olarak yaratmıştır]. Bu tabir, ayakkabı taban taban üstüne dikildiğinde kullanılan Arapça ifadeden gelir. Bu, masdar ile yapılmış bir nitelemedir yahut "tabakalar sahibi" ya da "birbirine tabaka tabaka uygun kılındı" takdirindedir. Cemel ve cimâl kelimelerinde olduğu gibi طبق (tabak) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. { مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ } “Rahmân'ın yaratışında göremezsin” ifadesindeki hitap Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] veya her bir muhatabadır. { مِنْ تَفَاوُتٍ } “hiçbir uyumsuzluk” kelimesi Hamza ve Ali [el-Kisâî] kıraatinde تفاوتٍ şeklinde okunmuştur. Her iki veznin manası (تعاهد ve تعهد kelimelerinde olduğu gibi) birdir; yani hiçbir farklılık ve düzensizlik [göremezsin]. Süddî'den [nakledildiğine göre] hiçbir kusur [göremezsin demektir]. Tevâfüt (تَفَاوُت) kelimesinin asıl manası uyumsuzluktur; sanki bir şeyin bir parçası diğerini ıskalıyor ve ona uymuyor gibidir. Bu cümle { طِبَاقًا } lafzının sıfatıdır. Aslı, "onlarda hiçbir uyumsuzluk göremezsin" şeklindedir. O yaratış Rahmân'ın yaratmasıdır ve O, eşsiz kudretiyle böylesine ahenkli bir yaratmayı gerçekleştirendir. { فَارْجِعِ الْبَصَرَ } “Gözünü çevir [bak]” bizzat görerek sana haber verilen şeyin doğruluğu katında kesinleşsin ve onda hiçbir şüphe kalmasın diye gözünü göğe geri çevir. { هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ } “Hiçbir çatlak görüyor musun?” yarıklar ve çatlaklar [görüyor musun?]. Futûr, yarık manasına gelen فطر (fıtr) kelimesinin çoğuludur.
14397. Metin
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (٤)
{ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (٤) } “Sonra gözünü iki kez daha çevir [bak]; göz hor ve bitkin bir halde sana geri dönecektir.”
14398. Metin
{ثُمَّ اْرجِعِ البَصَرَ كَرَّتَيْنِ} كرر النظر مرتين أي كرتين مع الأولى وقيل سوى الأولى فتكون ثلاث مرات وقيل لم يرد الاقتصار على مرتين بل أراد به التكرير بكثرة أي كرر نظرك ودققه هل ترى خللا أو
{ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ } “Sonra gözünü iki kez daha çevir” bakışını iki defa tekrarla; yani ilkiyle birlikte iki kere [bak]. İlki haricinde iki kere daha [bak] denildiği de söylenmiştir ki böylece üç kere olur. Yalnızca iki kere ile sınırlı kalmanın murat edilmediği, aksine bununla çokça tekrarlamanın kastedildiği de söylenmiştir; yani bir kusur veya
14399. Metin
عيباً وجواب الأمر {يَنقَلِبَ} يرجع {إِلَيْكَ البَصَرُ خَاسِئًا} ذليلاً أو بعيداً مما تريد وهو حال من البصر {وهو حسير} كايل معي ولم ير فيها خللاً
ayıp görebilir misin diye bakışını tekrarla ve dikkatlice bak. Emir cümlesinin cevabı olan { يَنْقَلِبْ } “geri döner” [kelimesi] rücu eder [demektir]. { إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا } “göz hor [bir halde] sana” zelil veya aradığından uzaklaşmış bir halde [döner]. Bu kelime göz lafzından hâldir. { وَهُوَ حَسِيرٌ } “ve o bitkindir” yorulmuş ve dermansız kalmış olduğu halde onda hiçbir kusur görmemiştir.
14400. Metin
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ (٥)
{ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ (٥) } “Andolsun biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar kıldık. Onlar için alevli ateş azabını hazırladık.”
14401. Metin
{وَلَقَدْ زَيَّنَّا السمآء الدنيا} القربى أي السماء الدنيا منكم {بمصابيح} بكواكب مضيئة كإضاءة الصبح والمصابيح السرج فسميت بها الكواكب الناس يزينون مساجدهم ودورهم
{ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا } “Andolsun biz en yakın göğü süsledik” yani size en yakın olan göğü { بِمَصَابِيحَ } “kandillerle” sabah aydınlığı gibi ışık veren yıldızlarla [süsledik]. Masâbîh, kandiller demektir; bu sebeple yıldızlara da bu isim verilmiştir. İnsanlar mescitlerini ve evlerini kandiller yakarak süslerler.
14402. Metin
بايقاد المصابيح ولقد زينا سقف الدار التي اجتمعتم فيها بمصابيح أي بأي مصابيح لا توازيها مصابيحكم إضاءة {وجعلناها رُجُوماً للشياطين} أي لأعدائكم الذين يخرجونكم من النور إلى الظلمات قال قتادة خلق الله النجوم لثلاث زينة الساء ورجوماً للشياطين وعلامات يهتدى بها فمن تأول فيها غير ذلك فقد تكلف مالا علم له به والرجوم جمع رجم وهو مصدر سمي به ما يرجم به ومعنى كونها رجوماً للشياطين أن ينفصل عنها شهاب قيس يؤخذ من نار فيقتل الجني أو يخبله لأن الكواكب لا تزول عن أماكنها لأنها قارة في الفلك على حالها {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ} للشياطين {عَذَابَ السعير} في الآخرة بعد الإحراق بالشهب في الدنيا
Kandiller yakarak; andolsun, içinde toplandığınız evin tavanını da kandillerle, yani sizin kandillerinizin aydınlıkta dengi olamayacağı nice kandillerle süsledik! { وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ } “ve onları şeytanlara atılan taşlar kıldık” yani sizi nurdan karanlıklara çıkaran düşmanlarınız için [taşlar kıldık]. Katâde şöyle demiştir: “Allah yıldızları üç şey için yaratmıştır: Göğün süsü, şeytanlar için atış taşları ve kendileriyle yön bulunulan işaretler. Kim bunlar hakkında bundan başka bir tevil yaparsa, bilgisi olmayan bir şeye kendini zorlamış olur.” Rucûm (رُجُوم), recm (رَجْم) kelimesinin çoğuludur; kendisiyle taşlama yapılan şeye verilen bir masdar isimdir. Yıldızların şeytanlar için atış taneleri olmasının manası; yıldızlardan ateşten alınan bir parça gibi bir alevin (şihâbın) ayrılıp cini öldürmesi veya aklını başından almasıdır. Çünkü yıldızlar felekteki durumları üzere sabit oldukları için yerlerinden yok olup gitmezler. { وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ } “Onlar için hazırladık” şeytanlar için { عَذَابَ السَّعِيرِ } “alevli ateş azabını” dünyada şihablarla yakıldıktan sonra ahirette [hazırladık].
14403. Metin
وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٦)
{ وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٦) } “Rablerini inkâr edenler için de cehennem azabı vardır. O ne kötü varış yeridir!”
14404. Metin
{وَلِلَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ} ولكل من كفر بالله من الشياطين وغيرهم {عَذَابُ جَهَنَّمَ} ليس الشياطين المرجومون مخصوصين بذلك {وَبِئْسَ المصير} المرجع جهنم
{ وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ } “Rablerini inkâr edenler için” ve şeytanlardan ve diğerlerinden Allah'ı inkâr eden herkes için { عَذَابُ جَهَنَّمَ } “cehennem azabı vardır”. Bu azap sadece taşlanan şeytanlara mahsus değildir. { وَبِئْسَ الْمَصِيرُ } “O ne kötü varış yeridir!” dönülecek yer olan cehennem ne kötüdür!
14405. Metin
إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ (٧)
{ إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ (٧) } “Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler.”
14406. Metin
{إذا ألقوا فيها} طرحوا في جنهم كما يطرح الحطب في النار العظيمة {سَمِعُواْ لَهَا} لجهنم {شَهِيقًا} صوتاً منكراً كصوت الحمير شبه حسيسها المنكر الفظيع بالشهيق {وَهِىَ تَفُورُ} تغلي بهم غليان المرجل بما فيه
{ إِذَا أُلْقُوا فِيهَا } “Oraya atıldıklarında” odunun büyük bir ateşe fırlatıldığı gibi cehenneme fırlatıldıklarında, { سَمِعُوا لَهَا } “onun [çıkardığı sesi] işitirler” cehennemin [sesini] { شَهِيقًا } “korkunç uğultuyu” eşeklerin sesine benzeyen çirkin bir ses [işitirler]. Onun çirkin ve dehşet verici hışıltısı hırıltılı bir iniltiye (şehîka) benzetilmiştir. { وَهِيَ تَفُورُ } “o kaynarken” içindekilerle birlikte kazanın kaynaması gibi onlarla birlikte kaynarken [işitirler].
14407. Metin
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ (٨)
{ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ (٨) } “Neredeyse öfkesinden parçalanacak! Oraya her bir topluluk atıldığında onun bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmedi mi?’ diye sorarlar.”
14408. Metin
{تَكَادُ تَمَيَّزُ} أي تتميز يعني تتقطع وتتفرق {مِنَ الغيظ} على الكفار فجعلت كالمغتاظة عليهم استعارة لشدة غليانها بهم {كُلَّمَا أُلْقِىَ فِيهَا فَوْجٌ}
{ تَكَادُ تَمَيَّزُ } “Neredeyse parçalanacak” yani birbirinden kopup dağılacak { مِنَ الْغَيْظِ } “öfkesinden” kâfirlere olan öfkesinden; onlarla birlikte şiddetle kaynaması kâfirlere öfkelenmiş gibi kabul edilerek istiare yapılmıştır. { كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ } “Oraya her bir topluluk atıldığında”
14409. Metin
جماعة من الكفار {سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا} مالك وأعوانه من الزبانية توبيخاً لهم {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ} رسول يخوفكم من هذا العذاب
kâfirlerden bir cemaat [atıldığında], { سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا } “onun bekçileri onlara sorarlar” Mâlik ve zebanilerden olan yardımcıları onları azarlamak için [sorarlar]: { أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ } “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” sizi bu azaptan korkutan bir peygamber [gelmedi mi?].
14410. Metin
قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ (٩)
{ قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ (٩) } “Onlar derler ki: ‘Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi; fakat biz yalanladık ve: Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik.’”
14411. Metin
{قَالُواْ بلى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ} اعتراف منهم بعدل الله واقرارا بأنه تعالى أزاح عللهم ببعث الرسل وإنذارهم ما وقعوا فيه {فَكَذَّبْنَا} أي فكذبناهم {وَقُلْنَا ما نزل الله من شيء} مما تقولون من وعد ووعيد وغير ذلك {إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ فِى ضلال كَبِيرٍ} أي قال الكفار للمنذرين ما أنتم إلا في خطأ عظيم فالنذير بمعنى الإنذار ثم وصف به منذروهم لغلوهم في الإنذار كأنهم ليسوا إلا إنذاراً وجاز أن يكون هذا كلام الخزنة للكفار على إرادة القول ومرادهم بالضلال بالهلاك أو سموا جزاء الضلال باسمه كما سمي جزاء السيئة والاعتداء سيئة واعتداء ويسمى المشاكلة في علم البيان أو كلام الرسل لهم حكوه للخزنة أي قالوا لنا هذا فلم نقبله
{ قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ } “Onlar derler ki: Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi” bu, onların Allah'ın adaletini itiraf etmeleri ve Yüce Allah'ın peygamberler göndererek ve onları içine düştükleri duruma karşı uyararak mazeretlerini ortadan kaldırdığını ikrar etmeleridir. { فَكَذَّبْنَا } “Fakat biz yalanladık” yani onları yalanladık { وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ } “ve dedik ki: Allah hiçbir şey indirmemiştir” vad, tehdit ve diğer söylediğiniz şeylerden hiçbirini [indirmemiştir]. { إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ } “Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz” yani kâfirler uyarıcılara: "Siz ancak büyük bir yanılgı içindesiniz" dediler. Nezir (نَذِير) kelimesi inzar (uyarma) manasındadır; sonra uyarıcılar uyarmada çok ileri gittikleri için adeta sırf uyarmadan ibaretmiş gibi bu isimle nitelenmişlerdir. Bunun, cehennem bekçilerinin söz söylemeyi irade ederek kâfirlere hitabı olması da caizdir; sapıklıktan kasıtları da helaktir yahut kötülük ve haksızlığın karşılığına kötülük ve haksızlık adı verildiği gibi sapıklığın karşılığına da bu isim verilmiştir ki beyan ilminde buna müşâkele denir. Yahut da bu, peygamberlerin kâfirlere söylediği söz olup kâfirler bekçilere bunu aktarmışlardır; yani: "Onlar bize bunu söylediler ama biz kabul etmedik" [demişlerdir].
14412. Metin
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (١٠)
{ وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (١٠) } “Ve dediler ki: ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateşin halkı arasında olmazdık.’”
14413. Metin
{وَقَالُواْ لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ} الإنذار سماع طالب الحق {أَوْ نَعْقِلُ} أي نعقله عقل متأمل {مَا كُنَّا فِى أصحاب السعير} في جملة أهل النار وفيه دليل على أن مدار التكليف على أدلة السمع والعقل وأنهما حجتان ملزمتان
{ وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ } “Ve dediler ki: Şayet kulak vermiş olsaydık” hakkı arayan kimsenin dinleyişi gibi uyarıya kulak verseydik { أَوْ نَعْقِلُ } “veya aklımızı kullansaydık” yani derin düşünen kimsenin aklıyla onu kavrasaydık { مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ } “şu alevli ateşin halkı arasında olmazdık” cehennem ehli topluluğunun içinde yer almazdık. Bunda mükellefiyetin dayanağının sem'î ve aklî deliller olduğuna ve her ikisinin de bağlayıcı hüccet teşkil ettiğine delil vardır.
14414. Metin
فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ (١١)
{ فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ (١١) } “Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık o alevli ateş halkı [rahmetten] uzak olsun!”
14415. Metin
{فاعترفوا بِذَنبِهِمْ} بكفرهم في تكذيبهم الرسل {فَسُحْقًا لأصحاب السعير}
{ فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ } “Böylece günahlarını itiraf ettiler” peygamberleri yalanlamak suretiyle inkâr ettiklerini [itiraf ettiler]. { فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ } “Artık o alevli ateş halkı [rahmetten] uzak olsun!”
14416. Metin
وبضم الحاء يزيد وعلي فبعداً لهم عن رحمة الله وكرامته اعترفوا أو جحدوا فإن ذلك لا ينفعهم وانتصابه على أنه مصدر وقع موقع الدعاء
Hâ harfinin ötresiyle [yani sûhkan şeklinde] Yezîd ve Ali [el-Kisâî] kıraat etmiştir. İster itiraf etsinler ister inkâr etsinler, artık Allah'ın rahmetinden ve ikramından uzak olsunlar; zira artık bunun onlara bir faydası yoktur. Lafzın mensup oluşu, dua makamında yer alan bir masdar olmasındandır.
14417. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١٢)
{ إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١٢) } “Şüphesiz görmedikleri halde Rablerinden korkanlar var ya, onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
14418. Metin
{إِنَّ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بالغيب} قبل معاينة العذاب {لَهُم مَّغْفِرَةٌ} للذنوب {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} أي الجنة
{ إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ } “Şüphesiz görmedikleri halde Rablerinden korkanlar” azabı bizzat görmeden önce [korkanlar] { لَهُمْ مَغْفِرَةٌ } “onlar için bir bağışlanma” günahları için [mağfiret] { وَأَجْرٌ كَبِيرٌ } “ve büyük bir mükâfat vardır” yani cennet [vardır].
14419. Metin
وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (١٣)
{ وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (١٣) } “Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
14420. Metin
{وَأَسِرُّواْ قَوْلَكُمْ أَوِ اجهروا بِهِ} ظاهره الأمر بأحد الأمرين الاسرار والإجهار ومعناه وليستو عندكم إسراركم وإجهاركم في علم الله بهما رُوي
{ وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ } “Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun” ifadesinin zahiri, iki durumdan birini, yani gizlemeyi veya açığa vurmayı emretmektedir. Manası ise: Allah'ın her ikisini de bilmesi hususunda gizlemeniz ile açığa vurmanız sizin açınızdan eşit olsun demektir. Rivayet edildiğine göre;
14421. Metin
أن مشركي مكة كانوا ينالون من رسول الله ﷺ فيخبره جبريل مما قالوه فيه ونالوه منه فقالوا فيما بينهم أسروا قولكم لئلا يسمع إله محمد فنزلت ثم عللت بقوله {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} أي بضمائرها قبل أن تترجم الألسنة عنها فكيف لا يعلم ما تكلم به
Mekke müşrikleri Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] aleyhinde konuşurlar, Cebrail de onun hakkında söylediklerini ve aleyhinde yaptıkları konuşmaları ona haber verirdi. Bunun üzerine kendi aralarında: “Muhammed'in ilahı duymasın diye sözünüzü gizleyin” dediler ve bunun üzerine bu ayet indi. Sonra { إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ } “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” buyrularak gerekçelendirildi; yani diller onları tercüme etmeden önce gönüllerde saklananları bilir, o halde konuştukları şeyi nasıl bilmesin!
14422. Metin
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (١٤)
{ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (١٤) } “Yaratan bilmez mi? O, Lütuf Sahibidir, Her Şeyden Haberdardır.”
14423. Metin
{أَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} من في موضع رفع بأنه فاعل يَعْلَم {وَهُوَ اللطيف الخبير} أنكر أن لا يحيط علماً بالمضمر والمسر والمجهر من خلقها وصفته أنه اللطيف أي العالم بدقائق الأشياء الخبير العالم بحقائق الأشياء وفيه إثبات خلق الأقوال فيكون دليلاً على خلق أفعال العباد وقال أبو بكر بن الأصم وجعفر بن حرب مَنْ مفعول والفاعل مضمر وهو الله تعالى فاحتالا بهذا لنفي خلق الأفعال
{ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ } “Yaratan bilmez mi?” ifadesindeki { مَنْ } kelimesi, { يَعْلَمُ } fiilinin faili (öznesi) olarak merfû konumdadır. { وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ } “O, Lütuf Sahibidir, Her Şeyden Haberdardır”. O'nun yarattığı şeylerin içte gizlenenini, fısıldananını ve açığa vurulanını ilmiyle kuşatmaması inkâr edilmiştir; zira O'nun sıfatı Latîf olmasıdır, yani eşyanın inceliklerini bilendir; Habîr olmasıdır, yani eşyanın hakikatlerini bilendir. Bunda sözlerin yaratılmış olduğunun ispatı vardır, dolayısıyla kulların fiillerinin yaratılmış olduğuna da delildir. Ebû Bekir el-Esam ve Ca'fer b. Harb ise { مَنْ } kelimesinin mef'ûl (nesne) olduğunu, fâilin ise gizli zamir olup Yüce Allah olduğunu söylemişler ve bu yolla fiillerin yaratılmasını inkâr etme hilesine başvurmuşlardır.
14424. Metin
هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ (١٥)
{ هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ (١٥) } “Yeryüzünü sizin için boyun eğer kılan O'dur. Öyleyse onun omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yiyin; dönüş ancak O'nadır.”
14425. Metin
{هُوَ الذى جَعَلَ لَكُمُ الأرض ذَلُولاً} لينة سهلة مذللة لا تمنع المشي فيها {فامشوا في مناكبها} جوابها استدلالا استرزاقا أو جبالها أو طرقها {وَكُلُواْ مِن رّزْقِهِ} أي من رزق الله فيها {وَإِلَيْهِ النشور} أي وإليه نشوركم فهو سائلكم عن شكر ما أنعم به عليكم
{ هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا } “Yeryüzünü sizin için boyun eğer kılan O'dur” üzerinde yürümeyi engellemeyen, yumuşak, kolay ve elverişli [kılan O'dur]. { فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا } “Öyleyse onun omuzlarında yürüyün” ibret almak ve rızık talep etmek için onun her tarafında yahut dağlarında veya yollarında yürüyün. { وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ } “ve O'nun rızkından yiyin” yani Allah'ın oradaki rızkından [yiyin]. { وَإِلَيْهِ النُّشُورُ } “Dönüş ancak O'nadır” yani yeniden dirilişiniz O'nadır; O, size lütfettiği nimetlerin şükrünü sizden soracaktır.
14426. Metin
أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ (١٦)
{ أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ (١٦) } “Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin mi oldunuz? O zaman bir de bakarsınız ki o [yer] çalkalanıyor!”
14427. Metin
{أأمنتم مَّن فِى السماء} أي من ملكوته في السماء لأنها مسكن ملائكته ومنها تنزل قضايا وكتبه وأوامره ونواهيه فكأنه قال أأمنتم خالق السماء وملكه أو لأنهم كانوا يعتقدون التشبيه وأنه في السماء وأن الرحمة والعذاب ينزلان منه فقيل لهم على حسب اعتقادهم أأمنتم من تزعمون أنه في السماء وهو متعالٍ عن المكان {أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأرض} كما خسف بقارون {فَإِذَا هِىَ تَمُورُ} تضطرب وتتحرك
{ أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ } “Gökte olandan emin mi oldunuz?” yani hükümranlığı gökte olandan; zira gök meleklerinin meskenidir, hükümleri, kitapları, emir ve yasakları oradan iner. Sanki "Göğün yaratıcısından ve hükümdarından emin mi oldunuz?" demiştir. Yahut onlar teşbihe (Allah'ı yaratılmışlara benzetmeye) inanıyor, O'nun gökte olduğunu, rahmet ve azabın oradan indiğini kabul ediyorlardı; bu sebeple onların inançlarına göre: "O mekândan münezzeh olduğu halde, gökte olduğunu iddia ettiğiniz zatın sizi cezalandırmayacağından emin mi oldunuz?" denilmiştir. { أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ } “Sizi yere batırmayacağından” Kārûn'u batırdığı gibi [batırmasından]. { فَإِذَا هِيَ تَمُورُ } “O zaman bir de bakarsınız ki o çalkalanıyor” sarsılıyor ve hareket ediyor.
14428. Metin
أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ (١٧)
{ أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ (١٧) } “Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermesinden emin mi oldunuz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz!”
14429. Metin
{أَمْ أَمِنتُمْ مّن فِى السماء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حاصبا} حجارة أن يرسل بدل من بدل الاشتمال وكذا أَن يَخْسِفَ {فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نذير} أي إذا رأيتم
{ أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا } “Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermesinden emin mi oldunuz?” yani taşlar [göndermesinden]. { أَنْ يُرْسِلَ } ifadesi bedel-i iştimaldir; { أَنْ يَخْسِفَ } ifadesi de böyledir. { فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ } “Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz” yani gördüğünüz zaman
14430. Metin
المنذر ربه علمتم كيف إنذاري حين لا ينفعكم العلم
kendisiyle uyarılan şeyi gördüğünüzde, bilmenin size fayda vermeyeceği o vakitte benim uyarmamın nasıl olduğunu bileceksiniz.
14431. Metin
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (١٨)
{ وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (١٨) } “Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamıştı; fakat beni inkâr etmelerinin [sonucu] nasıl oldu!”
14432. Metin
{وَلَقَدْ كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} من قبل قومك {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} أي إنكاري عليهم إذا أهلكتهم ثم نبه على قدرته على الخسف وإرسال الحاصب بقوله
{ وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamıştı” kavminden öncekiler [de yalanlamıştı]. { فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ } “Beni inkâr etmelerinin [sonucu] nasıl oldu!” yani onları helak ettiğimde benim onları inkârım (cezalandırmam) nasıl oldu! Sonra yere batırmaya ve taş yağdıran fırtına göndermeye olan kudretine şu buyruğuyla dikkat çekmiştir:
14433. Metin
أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ (١٩)
{ أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ (١٩) } “Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân'dan başkası havada tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.”
14434. Metin
{أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطير}
{ أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ } “Kuşları görmediler mi?”
14435. Metin
جمع طائر {فَوْقَهُمْ} في الهواء {صافات} باسطات أجنحتهن في الجو عند طيرانهن {وَيَقْبِضْنَ} ويضممنها إذا ضربن بها جنوبهن ويقبضن معطوف على اسم الفاعل حملاً على المعنى أي يصففن ويقبضن أو صافات وقابضات واختيار هذا التركيب باعتبار أن أصل الطيران هو صف الأجنحة لأن الطيران في الهواء كالسباحة في الماء والهواء للطائر كالماء للسابح والأصل في السباحة مد الأطراف وبسطها وأما القبض فطارئ على البسط للاستظهار به على التحرك فجئ بما هو طارئ بلفظ الفعل على معنى أنهن صافات ويكون منهن القبض تارة بعد تارة كما يكون من السابح {مَا يُمْسِكُهُنَّ} عن الوقوع عند القبض والبسط {إِلاَّ الرحمن} بقدرته وإلا فالثقيل طبعا حالا ولا يعلوا وكذا لو أمسك حفظه تدبيره عن العالم لتهافتت الأفلاك وما يُمْسِكُهُنَّ مستأنف وإن جعل حالاً من الضمير في يقبضن يجوز {إِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ بَصِيرٌ} يعلم كيف يخلق وكيف يدبر العجائب
Tâir (kuş) kelimesinin çoğuludur. { فَوْقَهُمْ } “üstlerinde” havada { صَافَّاتٍ } “kanatlarını açarak” uçuşları esnasında havada kanatlarını yayanlar olarak [görmediler mi?]. { وَيَقْبِضْنَ } “ve [kanatlarını] kaparlar” kanatlarını yanlarına vurduklarında onları toplarlar. { وَيَقْبِضْنَ } fiili manaya hamletmek suretiyle ism-i faile atfedilmiştir; yani "kanat açarlar ve kapatırlar" yahut "kanat açıcılar ve kapatıcılardır" demektir. Bu yapının tercih edilmesi, uçmanın aslının kanatları açmak olmasındandır; çünkü havada uçmak, suda yüzmek gibidir. Kuş için hava, yüzen kimse için su gibidir. Yüzmede asıl olan uzuvları uzatmak ve yaymaktır; kapamak ise harekete destek sağlamak için yaymanın ardından arızi olarak gelir. Bu yüzden arızi olan durum, yüzen kimsede olduğu gibi, onların kanat açıcı oldukları ve zaman zaman da kanat kapatma eylemini yaptıkları manasını ifade etmek üzere fiil lafzıyla getirilmiştir. { مَا يُمْسِكُهُنَّ } “Onları tutmuyor” kanat açma ve kapama esnasında düşmekten [tutmuyor] { إِلَّا الرَّحْمَنُ } “Rahmân'dan başkası” kudretiyle [tutmaktadır]; yoksa tabiatı gereği ağır olan cisim aşağı iner ve yukarı çıkamaz. Aynı şekilde eğer O, korumasını ve tedbirini alemden çekseydi, felekler birbirine girerdi. { مَا يُمْسِكُهُنَّ } cümlesi müste'nefedir (bağımsız yeni bir cümledir); { يَقْبِضْنَ } fiilindeki zamirden hâl yapılması da caizdir. { إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ } “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir” nasıl yaratacağını ve akıllara durgunluk veren şeyleri nasıl tedbir edeceğini bilir.
14436. Metin
أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ (٢٠)
{ أَمَّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ (٢٠) } “Yoksa Rahmân'dan başka size yardım edecek ordunuz kimdir? Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler.”
14437. Metin
{أمن} مبتدأ خبره {هذا} ويدل من هذا {الذى هُوَ جُندٌ لَّكُمْ} ومحل {ينصركم من دون الرحمن} رفع نعت لجند محمول على اللفظ والمعنى من المشار إليه بالنصر غير الله تعالى {إِنِ الكافرون إِلاَّ في غرور} أي ماهم إلا في غرور
{ أَمَّنْ } “Yoksa kimdir” mübteda (özne), haberi (yüklemi) { هَذَا } “şu” lafzıdır. { الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ } “size ordu olan” ifadesi { هَذَا } lafzından bedeldir. { يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ } “Rahmân'dan başka size yardım edecek” cümlesinin mahalli, lafza hamletmek suretiyle { جُنْدٌ } kelimesine merfû sıfattır. Mana ise; Yüce Allah'tan başka yardım etmekle işaret edilen kimdir? [şeklindedir]. { إِنِ الْكَافِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ } “Kâfirler ancak bir aldanış içindedirler” yani onlar sadece bir aldanış içindedirler.
14438. Metin
أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَلْ لَجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ (٢١)
{ أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ بَلْ لَجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ (٢١) } “Yahut O rızkını kesiverse, size rızık verecek olan kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.”
14439. Metin
{أَمَّنْ هذا الذى يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ} أم من يشار إليه ويقال هذا الذي يرزقكم إن أمسك رزقه وهذا على التقدير ويجوز أن
{ أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ } “Yahut O rızkını kesiverse, size rızık verecek olan kimdir?” Yoksa işaret edilip de: 'Eğer O rızkını keserse size rızık verecek olan işte şudur' denilecek kimdir? Bu takdire göredir. [Şöyle olması da] caizdir:
14440. Metin
يكون إشارة إلى جميع الأوثان لاعتقادهم أنهم يحفظون من النوائب ويرزقون ببركة آلهتهم فكأنهم الجند الناصر والرازق فلما لم يتعظون أضرب عنهم فقال {بَل لَّجُّواْ} تمادوا {فِى عتو} استكبارا عن الحق {وَنُفُورٍ} وشراد عنه لثقله عليهم فلم يتبعوه ثم ضرب مثلاً للكافرين والمؤمنين فقال
Felaketlerden korunduklarına ve ilahlarının bereketiyle rızıklandırıldıklarına inandıkları için bütün putlara işaret olması da [caizdir]. Sanki onlar yardım eden ordu ve rızık verendirler. İbret almayınca [Allah] onlardan yüz çevirip şöyle buyurdu: { بَلْ لَجُّوا } “Hayır, direnip durmaktadırlar” ısrarla devam ettiler { فِي عُتُوٍّ } “azgınlıkta” hakka karşı kibirlenerek { وَنُفُورٍ } “ve nefrette” kendilerine ağır geldiği için ondan kaçarak; böylece ona uymadılar. Sonra kâfirler ve müminler için bir temsil getirerek şöyle buyurdu:
14441. Metin
أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٢٢)
{ أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ أَهْدَى أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٢٢) } “Şimdi yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha doğru yoldadır, yoksa dosdoğru bir yol üzerinde dimdik yürüyen mi?”
14442. Metin
{أَفَمَن يَمْشِى مُكِبّاً على وَجْهِهِ} أي ساقطاً على وجهه يعثر كل ساعة ويمشي معتسفاً وخير من {أهدى} أرشد وأكب مطاوع كبه يقال كببته فاكب {أم من يَمْشِى سَوِيّاً} مستوياً منتصباً سالماً من العثور والخرور {على صراط مُّسْتَقِيمٍ} على طريق مستوٍ وخبر منْ محذوف لدلالة أهدى عليه وعن الكلبي عني بالمكبأبو جهل وبالسوي النبي عليه السلام
{ أَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلَى وَجْهِهِ } “Şimdi yüzüstü kapanarak yürüyen mi” yani her an tökezleyerek ve yolunu şaşırıp rastgele yürüyerek yüzü üzerine düşen mi? { أَهْدَى } “daha doğru yoldadır” [ifadesindeki] hayır (üstünlük), daha doğru yolda olan [anlamındadır]. Ekebbe (أَكَبَّ), kebbe (كَبَّ) fiilinin mutavaatıdır (dönüşlüsüdür); 'kebbetühû fe-ekebbe' (onu yüzüstü devirdim, o da kapaklandı) denir. { أَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا } “yoksa dimdik yürüyen mi?” düzgün, dik, tökezlemekten ve düşmekten selametle [yürüyen mi?] { عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ } “dosdoğru bir yol üzerinde” düz bir yol üzerinde. { مَنْ } edatının haberi, { أَهْدَى } lafzının ona delalet etmesinden dolayı hazfedilmiştir. Kelbî'den rivayet edildiğine göre; yüzüstü yürüyen ile Ebû Cehil, dimdik yürüyen ile de Peygamber aleyhisselâm kastedilmiştir.
14443. Metin
قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٢٣)
{ قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٢٣) } “De ki: 'Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!'”
14444. Metin
{قُلْ هُوَ الذى أَنشَأَكُمْ} خلقكم ابتداء {وَجَعَلَ لَكُمُ السمع والأبصار والأفئدة} خصها لأنها آلات العلم {قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ} هذه النعم لأنكم تشركون بالله ولا تخلصون له العبادة والمعنى تشكرون شكرا قليلا وما زائدة وقيل القلة عبارة عن العدم
{ قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ } “De ki: 'Sizi yaratan O'dur'” sizi ilk baştan var eden { وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ } “ve size kulaklar, gözler ve gönüller veren” bunları ilim aletleri oldukları için tahsis etti (özellikle zikretti). { قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ } “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” bu nimetlere; çünkü siz Allah'a ortak koşuyorsunuz ve ibadeti yalnız O'na has kılmıyorsunuz. Mana: 'Pek az şükrediyorsunuz' demektir ve { مَا } zaiddir. Azlığın yokluktan (hiç şükretmemekten) kinaye olduğu da söylenmiştir.
14445. Metin
قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٢٤)
{ قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٢٤) } “De ki: 'Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O'dur ve ancak O'nun huzurunda toplanacaksınız.'”
14446. Metin
{قُلْ هُوَ الذى ذَرَأَكُمْ} خلقكم {فِى الأرض وإليه تحشرون}
{ قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ } “De ki: 'Sizi yayıp çoğaltan O'dur'” sizi yarattı { فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ } “yeryüzünde ve O'nun huzurunda toplanacaksınız”
14447. Metin
السحاب والجزاء
Bulut ve karşılık (veya hesap ve ceza)
14448. Metin
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٥)
{ وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٢٥) } “Derler ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız bu vaad ne zaman?'”
14449. Metin
{وَيَقُولُونَ} أي الكافرون للمؤمنين استهزاء {متى هذا الوعد} التي تعدوننا به يعني العذاب {إِن كُنتُمْ صادقين} في كونه فأعلمونا زمانه
{ وَيَقُولُونَ } “Ve derler ki” yani kâfirler alay ederek müminlere derler: { مَتَى هَذَا الْوَعْدُ } “bu vaad ne zaman?” bize vaat ettiğiniz [vaad], yani azap { إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “eğer doğru söylüyorsanız” onun gerçekleşeceği konusunda [doğru sözlü iseniz], o halde vaktini bize bildirin.
14450. Metin
قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٦)
{ قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٦) } “De ki: 'O bilgi ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.'”
14451. Metin
{قُلْ إِنَّمَا العلم} أي علم وقت العذاب {عِندَ الله وَإِنَّمَا أَنَاْ نَذِيرٌ} مخوّف {مُّبِينٌ} أبين لكم الشرائع
{ قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ } “De ki: 'İlim ancak'” yani azap vaktinin ilmi { عِنْدَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ } “Allah'ın katındadır. Ben ise sadece bir uyarıcıyım” korkutan [biriyim], { مُبِينٌ } “apaçık” size şeriatları beyan eden [bir uyarıcıyım].
14452. Metin
فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ (٢٧)
{ فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ (٢٧) } “Onu yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşip karardı ve 'İşte kendisini isteyip durduğunuz şey budur!' denildi.”
14453. Metin
{فَلَمَّا رَأَوْهُ} أي الوعد يعني العذاب الموعود {زُلْفَةً} قريباً منهم
{ فَلَمَّا رَأَوْهُ } “Onu gördükleri zaman” yani vaadi, vaat edilen azabı [gördüklerinde] { زُلْفَةً } “yakından” kendilerine yakın olarak [gördüklerinde].
14454. Metin
وانتصابها على الحال {سِيئَتْ وُجُوهُ الذين كَفَرُواْ} أي ساءت رؤية الوعد وجوههم بأن علتها الكآبة والمساءة وغشيتها الفترة والسواد {وقيل هذا الذي} القائلون للزبانية {كُنتُم بِهِ تَدَّعُونَ} تفتعلون من الدعاء أي تسألون تعجيله وتقولون اثتنا بما تعدنا أو هو من الدعوى أي كنتم بسببه تدعون أنكم لا تبعثون وقرأ يعقوب تدعون
Bu kelimenin mansub oluşu hâl iledir. { سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا } “inkâr edenlerin yüzleri kötüleşip karardı” yani vaadin görülmesi yüzlerini kötüleştirdi; öyle ki yüzlerini keder ve üzüntü kapladı, üzerlerini donukluk ve karalık bürüdü. { وَقِيلَ هَذَا الَّذِي } “ve: 'İşte bu [o şeydir]' denildi” diyenler zebanilerdir: { كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ } “kendisini iddia / talep edip durduğunuz” 'duâ' kökünden 'iftiâl' babındadır; yani acele gelmesini istiyordunuz ve: 'Bize vaat ettiğini getir' diyordunuz. Yahut 'da'vâ' kökündendir; yani onun sebebiyle diriltilmeyeceğinizi iddia ediyordunuz. Ya'kûb { تَدْعُونَ } (şeddesiz) şeklinde okumuştur.
14455. Metin
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَنْ مَعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَنْ يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٨)
{ قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ وَمَنْ مَعِيَ أَوْ رَحِمَنَا فَمَنْ يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٨) } “De ki: 'Söyleyin bakalım, eğer Allah beni ve beraberimdekileri helak etse yahut bize merhamet etse, kâfirleri can yakıcı bir azaptan kim kurtarır?'”
14456. Metin
{قل أرأيتم إِنْ أَهْلَكَنِىَ الله} أي أماتني الله كقوله ان امرؤ هلك {وَمَن مَّعِىَ} من أصحابي {أَوْ رَحِمَنَا} أو أخر في آجالنا {فَمَن يُجِيرُ} ينجي {الكافرين مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} مؤلم كان كفار مكة يدعون على رسول الله ﷺ وعلى المؤمنين بالهلاك فأمر بأن يقول لهم نحن مؤمنون متربصون لإحدى الحسنيين إما أن نهلك كما نتمنون فنقلب إلى الجنة أو نرحم بالنصرة عليكم كما نرجوا فأنتم ما تصنعون مِنْ مجيركم وأنتم كافرون من عذاب النار لا بد لكم منه
{ قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَهْلَكَنِيَ اللَّهُ } “De ki: 'Söyleyin bakalım, eğer Allah beni helak etse'” yani Allah beni vefat ettirse; nitekim [ayetteki] { إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ } “Eğer bir kimse ölürse” buyruğu gibidir. { وَمَنْ مَعِيَ } “ve beraberimdekileri” ashabımı [vefat ettirse] { أَوْ رَحِمَنَا } “yahut bize merhamet etse” yahut ecellerimizi ertelese, { فَمَنْ يُجِيرُ } “kim kurtarır?” necata erdirir { الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ } “kâfirleri can yakıcı bir azaptan” elem verici [azaptan]. Mekke kâfirleri Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve müminlere helak olmaları için beddua ediyorlardı. Bunun üzerine onlara şöyle demesi emredildi: Bizler iki güzellikten birini gözeten müminleriz; ya sizin temenni ettiğiniz gibi helak olur ve cennete döneriz, yahut umduğumuz üzere size karşı zafer verilerek merhamet olunuruz. Siz ise ne yapacaksınız? Sizler kâfir olduğunuz ve cehennem azabı sizin için kaçınılmaz olduğu halde sizi kim kurtaracaktır?
14457. Metin
قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٩)
{ قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٩) } “De ki: 'O Rahmân'dır, O'na iman ettik ve yalnız O'na tevekkül ettik. Kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz!'”
14458. Metin
{قُلْ هُوَ الرحمن} أي الذي أدعوكم إليه الرحمن {آمنا بِهِ} صدقنا به ولم نكفر به كما كفرتم {وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا} فوضنا إليه أمورنا {فَسَتَعْلَمُونَ} إذا نزل بكم العذاب وبالياء علي {مَنْ هُوَ فِى ضلال مُّبِينٍ} نحن أم أنتم
{ قُلْ هُوَ الرَّحْمَنُ } “De ki: 'O Rahmân'dır'” yani sizi kendisine davet ettiğim [Zât] Rahmân'dır. { آمَنَّا بِهِ } “O'na iman ettik” O'nu tasdik ettik, sizin inkâr ettiğiniz gibi O'nu inkâr etmedik. { وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا } “ve yalnız O'na tevekkül ettik” işlerimizi O'na havale ettik. { فَسَتَعْلَمُونَ } “yakında bileceksiniz” üzerinize azap indiğinde. [Ali kıraatinde] 'ye' ile { فَيَعْلَمُونَ } şeklindedir. { مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ } “Kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu” biz mi yoksa siz mi?
14459. Metin
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ (٣٠)
{ قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ (٣٠) } “De ki: 'Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilip batacak olsa, size kim akarsu getirebilir?'”
14460. Metin
{قل أرأيتم إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْراً} غائراً ذاهباً في الأرض لا تناله الدلاء وهو وصف بالمصدر كعدل بمعنى عادل {فَمَن يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَّعِينٍ} جارٍ يصل إليه من أراده وتليت عند ملحد فقال يأتي بالمعول والمعن فذهب ماء عينه في تلك الليلة وعمي وقيل إنه محمد بن زكريا المتطبب زادنا الله بصيرة
{ قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا } “De ki: 'Söyleyin bakalım, eğer suyunuz çekilecek olsa'” derinlere çekilip yeryüzünde kaybolarak kovalara ulaşmayacak şekilde; bu, 'âdil' anlamındaki 'adl' gibi masdar ile vasıftır (nitelemedir). { فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ } “size kim akarsu getirebilir?” dileyenin ulaşabileceği akıcı [bir su]. [Bu ayet] bir mülhidin yanında okundu da o: 'Kazma ve kürekle getirilir' dedi. O gece gözünün suyu kurudu ve kör oldu. Onun tabip Muhammed b. Zekeriyyâ olduğu da söylenmiştir. Allah basiretimizi artırsın.