15810. Metin
إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ (١)
Gök yarıldığı zaman, (1)
15811. Metin
{إِذَا السماء انشقت} تصدعت وتشققت
{إِذَا السماء انشقت} “Gök yarıldığı zaman” çatlayıp yarıldığı,
15812. Metin
وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ (٢)
Rabbine kulak verip [O'na boyun eğmeye] mecbur kılındığı zaman, (2)
15813. Metin
{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} سمعت وأطاعت وأجابت ربها إلى الانشقاق ولم تأب ولم تمتنع {وَحُقَّتْ} وحق لها أن تسمع وتطبع لأمر الله إذ هى مصنوعة مربوية لله تعالى
{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} “Rabbine kulak verip” [O'nu] dinlediği, itaat ettiği ve yarılma hususunda Rabbine icabet edip yüz çevirmediği [ve] kaçınmadığı vakit; {وَحُقَّتْ} “ve [O'na boyun eğmeye] mecbur kılındığı [zaman]”, Yüce Allah tarafından yaratılmış [ve] terbiye edilmiş olduğundan dolayı Allah'ın emrini dinlemesi ve itaat etmesi ona hak kılındı.
15814. Metin
وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ (٣)
Yer uzatılıp düzlendiği zaman, (3)
15815. Metin
{وَإِذَا الأرض مُدَّتْ} بسطت وسويت باندكاك جبالها وكل أمت فيها
{وَإِذَا الأرض مُدَّتْ} “Yer uzatılıp düzlendiği zaman” dağlarının ve içindeki her türlü engebenin parça parça edilip ufalanmasıyla serilip düzlendiği,
15816. Metin
وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ (٤)
İçinde bulunanları dışarı atıp tamamen boşaldığı zaman, (4)
15817. Metin
{وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا} ورمت ما في جوفها من الكنوز والموتى {وتخلت} وخلت غابة الخلو حتى لم يبق شئ في باطنها كأنها تكلفت أقصى جهدها في الخلو يقال تكرم الكريم إذا بلغ جهده في الكرم وتكلف فوق ما في طبعه
{وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا} “İçinde bulunanları dışarı atıp” bağrındaki hazineleri ve ölüleri fırlatıp attığı {وتخلت} “ve tamamen boşaldığı zaman”, karnında hiçbir şey kalmayacak şekilde son derece boşaldığı vakit; sanki boşalma hususunda bütün çabasını harcamıştır. Cömert kimse cömertlikte son noktaya ulaştığında ve tabiatında olandan fazlasını yapmaya gayret ettiğinde تكرّم الكريم denir.
15818. Metin
وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ (٥)
Rabbine kulak verip [O'na boyun eğmeye] mecbur kılındığı zaman. (5)
15819. Metin
{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} في إلقاء ما في بطنها وتخليها {وَحُقَّتْ} وهي حقيقة بأن تنقاد ولا تمتنع وحذف جواب إذا ليذهب المقدر كل مذهب أو اكتفاء بما علم بمثلها من سورتي التكوير والانفطار أو جوابه ما دل عليه فملاقيه أي إذا السماء انشقت لاقى الإنسان كدحه
{وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} “Rabbine kulak verip” karnındakileri dışarı atma ve boşalma hususunda [Rabbini dinlediği], {وَحُقَّتْ} “ve [O'na boyun eğmeye] mecbur kılındığı [zaman]”. O, boyun eğmeye ve kaçınmamaya layıktır. Takdir eden kimse her türlü ihtimali düşünebilsin diye veya Tekvîr ve İnfitâr surelerindeki benzerlerinden bilindiği kadarıyla yetinilerek {إِذَا} “zaman” edatının cevabı hazfedilmiştir. Yahut onun cevabı, {فَمُلَاقِيهِ} “sonunda O'na kavuşacaktır” ifadesinin delalet ettiği şeydir; yani gök yarıldığı zaman insan çabasının karşılığına kavuşacaktır.
15820. Metin
يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقِيهِ (٦)
Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru büyük bir çabayla çabalamaktasın; sonunda O'na kavuşacaksın. (6)
15821. Metin
{يا أيها الإنسان} خطاب للجنس {إِنَّكَ كَادِحٌ إلى رَبِّكَ كَدْحاً} جاهد إلى لقاء ربك وهو الموت وما بعده من الحال الممثلة باللقاء {فملاقيه} الضمير للكدح وهو جهد النفس في العمل والكدفيه حتى يؤثر فيها
{يا أيها الإنسان} “Ey insan!” cinsi kapsayan bir hitaptır. {إِنَّكَ كَادِحٌ إلى رَبِّكَ كَدْحاً} “Şüphesiz sen Rabbine doğru büyük bir çabayla çabalamaktasın”, Rabbine kavuşuncaya kadar gayret sarf etmektesin; bu da ölüm ve kavuşmaya benzetilen sonraki haldir. {فملاقيه} “sonunda O'na kavuşacaksın”daki zamir, nefsin ameldeki gayreti ve kendisinde iz bırakacak derecedeki meşakkati olan 'kedh' (çaba) kelimesine aittir.
15822. Metin
والمراد جزاء الكدح إن خيراً فخير وإن شراً فشر وقيل لقاء الكدح لقاء كتاب فيه ذلك الكدح يدل عليه قوله
Kastedilen, çabanın karşılığıdır; hayır ise hayır, şer ise şerdir. Çabaya kavuşmanın, o çabanın içinde yer aldığı kitaba kavuşmak olduğu da söylenmiştir. Buna şu ayet delalet eder:
15823. Metin
فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ (٧)
Artık kime kitabı sağından verilirse, (7)
15824. Metin
{فَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كتابه بِيَمِينِهِ} أي كتاب عمله
{فَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كتابه بِيَمِينِهِ} “Artık kime kitabı sağından verilirse” yani amel defteri [verilirse],
15825. Metin
فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا (٨)
O, kolay bir hesapla hesaba çekilecektir. (8)
15826. Metin
{فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً} سهلاً هيناً وهو أن يجازى على الحسنات ويتجاوز عن السيآت وفي الحديث من يحاسب يعذب فقيل فأين قوله فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً قال ذلكم العرض من نوقش في الحساب عذب
{فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً} “O, kolay bir hesapla hesaba çekilecektir”, zahmetsiz ve hafif [bir hesapla]; o da iyiliklerine mükâfat verilmesi ve kötülüklerinin bağışlanmasıdır. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Hesaba çekilen kimse azap görür.” Bunun üzerine: “Peki, {فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً} ‘O, kolay bir hesapla hesaba çekilecektir’ ayeti nerede kalır?” denildi. O da: “O sadece [amellerin] arz edilmesidir; kimin hesabı ince elenip sık dokunursa o azap görür” buyurdu.
15827. Metin
وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا (٩)
Ve ailesine sevinçli olarak dönecektir. (9)
15828. Metin
{وَيَنقَلِبُ إلى أَهْلِهِ} إلى عشيرته إن كانوا مؤمنين أو إلى فريق المؤمنين أو إلى أهله في الجنة من الحور العين {مَسْرُوراً} فرحا
{وَيَنقَلِبُ إلى أَهْلِهِ} “Ve ailesine dönecektir”, eğer mümin iseler akrabalarına yahut müminler topluluğuna veya cennetteki huri ailesine [dönecektir]; {مَسْرُوراً} “sevinçli olarak”, neşeli bir halde.
15829. Metin
وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ (١٠)
Kime de kitabı sırtının arkasından verilirse, (10)
15830. Metin
{وَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كتابه وَرَاءَ ظَهْرِهِ} قيل تغل يمناه إلى عنقه وتجعل شماله وراء ظهره فيؤتى كتابه بشماله من وراء ظهره
{وَأَمَّا مَنْ أُوتِىَ كتابه وَرَاءَ ظَهْرِهِ} “Kime de kitabı sırtının arkasından verilirse”; sağ eli boynuna bağlanır, sol eli sırtının arkasına konulur ve böylece kitabı arkasından sol eline verilir denilmiştir.
15831. Metin
فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا (١١)
O, derhal helak olmayı çağıracaktır. (11)
15832. Metin
{فسوف يدعو ثُبُوراً} يقول يا ثبوراه والثبور الهلاك
{فسوف يدعو ثُبُوراً} “O, derhal helak olmayı çağıracaktır”, “Eyvahlar olsun helakime!” der. Subûr (ثُبُور), helak demektir.
15833. Metin
وَيَصْلَى سَعِيرًا (١٢)
Ve alevli ateşe girecektir. (12)
15834. Metin
{ويصلى} عراقي غير علي {سَعِيراً} أي ويدخل جهنم
{ويصلى} “ve girecektir” kelimesini Alî dışındaki Iraklılar [bu şekilde okumuştur]; {سَعِيراً} “alevli ateşe” yani cehenneme girer.
15835. Metin
إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا (١٣)
Çünkü o, ailesi içinde pek sevinçliydi. (13)
15836. Metin
{إِنَّهُ كَانَ} في الدنيا {فِى أَهْلِهِ} معهم {مسرورا} بالكفر
{إِنَّهُ كَانَ} “Çünkü o” dünyada {فِى أَهْلِهِ} “ailesi içinde” onların yanında, küfrü sebebiyle {مسرورا} “pek sevinçliydi”.
15837. Metin
يضحك ممن آمن بالبعث قيل كان لنفسه متابعاً وفي مراتع هواه راتعاً
Yeniden dirilişe inananlarla alay ederdi. Nefsinin peşinden giden ve hevasının otlaklarında serbestçe yayılan biri olduğu da söylenmiştir.
15838. Metin
إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ (١٤)
Çünkü o, asla geri dönmeyeceğini sanmıştı. (14)
15839. Metin
{إِنَّهُ ظَنَّ أَن لَّن يَحُورَ} لن يرجع إلى ربه تكذيباً بالبعث قال ابن عباس رضى الله عنهما ما عرفت تفسيره حتى سمعت أعرابية تقول لبنتها حوري أي ارجعي
{إِنَّهُ ظَنَّ أَن لَّن يَحُورَ} “Çünkü o, asla geri dönmeyeceğini sanmıştı”, yeniden dirilişi yalanlayarak Rabbine geri dönmeyeceğini [zannetmişti]. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: “Bir bedevi kadının kızına 'Hûrî' yani 'Geri dön' dediğini işitinceye kadar bunun tefsirini bilmiyordum.”
15840. Metin
بَلَى إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا (١٥)
Hayır! Şüphesiz Rabbi onu hakkıyla görmekteydi. (15)
15841. Metin
{بلى} إيجاب لما بعد النفى فى ان يَحُورَ أي بلى ليحورن {إِنَّ رَبَّهُ كَانَ به} وبأعماله {بصيرا} لا تخفى عليه فلا بد أن يرجعه ويجازيه عليها
{بلى} “Hayır!” ifadesi, {أَن لَّن يَحُورَ} “asla geri dönmeyeceğini” kısmındaki olumsuzluktan sonrasını olumlamaktadır; yani bilakis elbette geri dönecektir. {إِنَّ رَبَّهُ كَانَ به} “Şüphesiz Rabbi onu” ve amellerini {بصيرا} “hakkıyla görmekteydi”, O'na hiçbir şey gizli kalmaz; dolayısıyla onu mutlaka geri döndürecek ve amellerinin karşılığını verecektir.
15842. Metin
فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ (١٦)
Yemin ederim şafağa, (16)
15843. Metin
{فَلاَ أُقْسِمُ بالشفق} فأقسم بالبياض بعد الحمرة أو الحمرة
{فَلاَ أُقْسِمُ بالشفق} “Yemin ederim şafağa”, kızıllıktan sonraki beyazlığa veya kızıllığa yemin ederim.
15844. Metin
وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ (١٧)
Geceye ve topladığı şeylere, (17)
15845. Metin
{والليل وَمَا وَسَقَ} جمع وضم والمراد ما جمعه من الظلمة والنجم أو ما عمل فيه من التهجد وغيره
{والليل وَمَا وَسَقَ} “Geceye ve topladığı şeylere”, toplayıp bir araya getirdiği şeylere [yemin ederim]. Kastedilen, [gecenin] bir araya getirdiği karanlık ve yıldızlar yahut onda yapılan teheccüd ve benzeri amellerdir.
15846. Metin
وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ (١٨)
Dolunay haline geldiği zaman aya! (18)
15847. Metin
{والقمر إذا اتسق} اجتمع وثم بدراً افتعل من الوسق
{والقمر إذا اتسق} “Dolunay haline geldiği zaman aya”, toplanıp dolunay olduğu zaman [aya yemin ederim]. [Kelime] 'el-vesk' kökünden iftiâl babındadır.
15848. Metin
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ (١٩)
Şüphesiz siz tabakadan tabakaya bineceksiniz. (19)
15849. Metin
{لَتَرْكَبُنَّ} أيها الإنسان على إرادة الجنس {طَبَقاً عَن طَبقٍ} حالاً بعد حال كل واحدة مطابقة لأختها في الشدة والهول والطبق ما طابق غيره يقال ما هذا بطبق لذا أي لا يطابقه ومنه قيل للغطاء الطبق ويجوز أن يكون جمع طبقة وهي المرتبة من قولهم هو على طبقات أي لتركبن أحوالاً بعد أحوال هي طبقات في الشدة بعضها أرفع من بعض وهي الموت وما بعدها من مواطن القيامة وأهوالها ومحل عَن طَبقٍ نصب على انه صفة لطبقا أي طبقاً مجاوزاً لطبق أو حال من الضمير في لَتَرْكَبُنَّ أي لتركبن طبقاً مجاوزين لطبق وقال مكحول في كل عشرين عاماً تجدون أمرا لم تكونوا عليه بفتح الياء مكي وعلي وحمزة والخطاب له ﵇ أي طبقاً من طباق السماء بعد طبق أي في المعراج
{لَتَرْكَبُنَّ} “Şüphesiz siz bineceksiniz”, cins kastedilerek ey insan! {طَبَقاً عَن طَبقٍ} “tabakadan tabakaya”, şiddet ve dehşet bakımından her biri diğerine uyan halden hale [geçeceksiniz]. Tabak (طَبَق), başka bir şeye uyan şeydir; 'Bu buna uygun değildir' anlamında ما هذا بطبق لذا denir. Örtüye de bu sebeple 'tabak' denilmiştir. 'Tabak' kelimesinin, 'O çeşitli mertebelerdedir' sözünde geçen ve 'mertebe' anlamına gelen 'tabaka' kelimesinin çoğulu olması da caizdir; yani şiddet yönünden birbiri ardınca gelen ve bir kısmı diğerinden daha çetin olan hallerden hallere uğrayacaksınız. Bunlar da ölüm ve sonrasındaki kıyamet durakları ve onun dehşetleridir. {عَن طَبقٍ} “tabakadan [tabakaya]” ifadesinin iraptaki yeri, {طَبَقاً} kelimesinin sıfatı olarak nasptır; yani 'bir tabakayı aşıp diğerine geçen bir tabaka' demektir. Yahut {لَتَرْكَبُنَّ} fiilindeki zamirden haldir; yani 'bir tabakayı aşıp diğerine geçerek bir tabakaya bineceksiniz' manasındadır. Mekhûl: 'Her yirmi yılda daha önce üzerinde olmadığınız yeni bir durumla karşılaşırsınız' demiştir. Mekkî, Alî ve Hamza [fiili] ye harfinin fethasıyla (ليَرْكَبَنَّ) okumuşlardır; bu takdirde hitap O'na [aleyhisselâm] yöneliktir; yani 'Miraç'ta gök tabakalarından bir tabakadan diğer bir tabakaya bineceksin' demektir.
15850. Metin
فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٠)
Şu halde onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? (20)
15851. Metin
{فَمَا لَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ} فما لهم في أن يؤمنوا
{فَمَا لَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ} “Şu halde onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?”, iman etmemeleri için ellerinde ne mazeret var?
15852. Metin
وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ (٢١)
Kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar? (21)
15853. Metin
{وإذا قرئ عليهم القرآن لاَ يَسْجُدُونَ} لا يخضعون
{وإذا قرئ عليهم القرآن لاَ يَسْجُدُونَ} “Kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar?”, boyun eğmiyorlar.
15854. Metin
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ (٢٢)
Bilakis o inkâr edenler yalanlıyorlar. (22)
15855. Metin
{بَلِ الذين كَفَرُواْ يُكَذِّبُونَ} بالبعث والقرآن
{بَلِ الذين كَفَرُواْ يُكَذِّبُونَ} “Bilakis o inkâr edenler yalanlıyorlar”, yeniden dirilişi ve Kur'an'ı.
15856. Metin
وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ (٢٣)
Halbuki Allah, içlerinde ne topladıklarını çok iyi bilmektedir. (23)
15857. Metin
{والله أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ} بما يجمعون في صدورهم ويضمرون من الكفر وتكذيب النبى ﷺ أو بما يجمعون في صحفهم من أعمال السوء ويدخرون لأنفسهم من أنواع العذاب
{والله أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ} “Halbuki Allah, içlerinde ne topladıklarını çok iyi bilmektedir”, sinelerinde topladıkları ve gizledikleri inkârı ve Peygamber'i [sallallâhu aleyhi ve sellem] yalanlamayı yahut amel defterlerinde topladıkları kötü amelleri ve kendileri için biriktirdikleri azap çeşitlerini [çok iyi bilir].
15858. Metin
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٤)
Onlara can yakıcı bir azabı müjdele! (24)
15859. Metin
{فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} أخبرهم خبراً يظهر أثره على بشرتهم
{فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “Onlara can yakıcı bir azabı müjdele!”, kendilerine izi yüzlerinde/derilerinde belirecek bir haber bildir.
15860. Metin
إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ (٢٥)
Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnadır; onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır. (25)
15861. Metin
{إلا الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} استثناء منقطع {لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} غير مقطوع أو غير منقوص والله أعلم
{إلا الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} “Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnadır” ifadesi munkatı bir istisnadır. {لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} “onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır”, kesilmeyecek veya eksiltilmeyecek [bir mükâfat demektir]. Doğrusunu en iyi Allah bilir.