15985. Metin
سورة الغاشية مكية وهي ست وعشرون آية
Gâşiye Suresi Mekkîdir ve yirmi altı ayettir.
15986. Metin
بسم الله الرحمن الرحيم {هل أتاك حديث الغاشية}
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. { هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ } “Sana o kaplayıp bürüyenin haberi geldi mi?”
15987. Metin
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ (١)
{ هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ } “Sana o kaplayıp bürüyenin haberi geldi mi?” (1)
15988. Metin
{هَلُ} بمعنى قد {أَتَاكَ حَدِيثُ الغاشية} الداهية التى تغثى الناس بشدائدها وتلبسهم أهوالها يعني القيامة وقيل النار من قوله وتغشى وجوههم النار
{ هَلْ } “kad” (muhakkak ki) anlamındadır. { أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ } İnsanları şiddetleriyle kaplayıp bürüyen ve dehşetlerini onlara giydiren o büyük felaket [anlamına gelir]; yani kıyamettir. [Bir görüşe göre de] { وَتَغْشَىٰ وُجُوهَهُمُ النَّارُ } “Yüzlerini de ateş bürür” ayetinden hareketle cehennem ateşidir.
15989. Metin
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ (٢)
{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ } “O gün birtakım yüzler zelildir.” (2)
15990. Metin
{وُجُوهٌ} أي وجوه الكفار وإنما خص الوجه لأن الحزن والسرور إذا استحكما في المرء أثرا فى وجهه {يومئذ} يوم اذ لو غشيت {خاشعة} ذلة لما اعترى أصحابها من الخزي والهوان
{ وُجُوهٌ } Yani kâfirlerin yüzleri. Yüzün tahsis edilmesi, üzüntü ve sevinç insanda kemale erdiğinde yüzünde iz bıraktığı içindir. { يَوْمَئِذٍ } O gün, yani [o felaket] bürüdüğü gün. { خَاشِعَةٌ } Sahiplerini saran rezillik ve aşağılanmadan ötürü boyun bükmüş, zelildir.
15991. Metin
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ (٣)
{ عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ } “Çalışmış, yorulmuştur.” (3)
15992. Metin
{عَامِلَةٌ نَّاصِبَةٌ} تعمل في النار عملاً تتعب فيه وهو جرها السلاسل والأغلال وخوضها في النار كما تخوض الإبل في الوحل وارتقاؤها دائبة في صعود من نار
{ عَامِلَةٌ نَّاصِبَةٌ } Ateşin içinde kendisini yoran bir iş yapar; o da zincirleri ve bukağıları çekmesi, develerin çamura dalması gibi ateşe dalması, ateşten bir yokuşa durmaksızın tırmanması,
15993. Metin
وهبوطها في حدور منها وقيل عملت في الدنيا أعمال السوء والتذت بها وتنعمت فهي في نصب منها في الآخرة وقيل هم أصحاب الصوامع ومعناه أنها خشعت لله وعملت ونصبت في أعمالها من الصوم الدائب والتهجد الواصب
ve oradan aşağıya yuvarlanmasıdır. [Bir görüşe göre de] dünyada kötü ameller işlemiş, onlardan lezzet alıp nimetlenmiştir; ahirette ise bu sebeple yorgunluk ve meşakkat içindedir. Bir diğer görüşe göre ise onlar manastır ehlidir; bunun anlamı, Allah için boyun eğmiş, sürekli oruç ve kesintisiz gece ibadeti gibi amellerinde çalışıp yorulmuştur [fakat imansız olduğu için boşa gitmiştir].
15994. Metin
تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً (٤)
{ تَصْلَىٰ نَارًا حَامِيَةً } “Kızgın bir ateşe girer.” (4)
15995. Metin
{تصلى نَاراً حَامِيَةً} تدخل ناراً قد أحميت مدداً طويلة فلا حر يعدل حرها تصلى
{ تَصْلَىٰ نَاراً حَامِيَةً } Uzun süreler boyunca kızdırılmış, sıcağına hiçbir sıcağın denk olmadığı bir ateşe girer. [Kelimeyi]
15996. Metin
أبو عمرو وأبو بكر
Ebû Amr ve Ebû Bekr [şeddeli olarak 'tusallâ' şeklinde] okumuştur.
15997. Metin
تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ (٥)
{ تُسْقَىٰ مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ } “Kaynar bir pınardan içirilir.” (5)
15998. Metin
{تسقى من عين آنية} من عين ماء قد انتهى حرها والتأنيث في هذه الصفات والأفعال راجعة إلى الوجوه والمراد أصحابها بدليل قوله
{ تُسْقَىٰ مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ } Sıcaklığı son noktaya ulaşmış bir su pınarından [içirilir]. Bu sıfatlar ve fiillerdeki müenneslik (dişillik) yüzlere (vücûh) dönmektedir; kastedilen ise şu ayetin delaletiyle o yüzlerin sahipleridir:
15999. Metin
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ (٦)
{ لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ } “Onlar için darî'den başka bir yiyecek yoktur.” (6)
16000. Metin
{لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلاَّ مِن ضَرِيعٍ} وهو نبت يقال له الشِّبرِق فإذا يبس فهو ضريع وهو سم قاتل والعذاب ألوان والمعذبون طبقات فمنهم أكله الزقوم ومنهم أكلة الغلسين ومنهم أكلة الضريع فلا تناقض بين هذه الآية وبين قوله وَلاَ طَعَامٌ إِلاَّ مِنْ غسلين
{ لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلاَّ مِن ضَرِيعٍ } O, kendisine şıbrık (Şevket-i Meryem) denilen bir bitkidir; kuruduğu zaman darî' olur ve öldürücü bir zehirdir. Azap çeşit çeşittir, azap görenler de tabaka tabakadır; nitekim onlardan zakkum yiyenler, gıslîn (yara suyu) yiyenler ve darî' yiyenler vardır. Dolayısıyla bu ayet ile { وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ } “Gıslînden başka bir yiyecek de yoktur” ayeti arasında bir çelişki yoktur.
16001. Metin
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ (٧)
{ لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ } “O ne semirtir ne de açlığı giderir.” (7)
16002. Metin
{لاَّ يُسْمِنُ} مجرور المحل لأنه وصف ضَرِيعٍ {وَلاَ يُغْنِى مِن جُوعٍ} أي منفعتا الغذاء منتفيتان عنه وهما إماطة الجوع وإفادة السمن فى البدن
{ لَا يُسْمِنُ } [ifadesi] darî' kelimesinin sıfatı olduğu için irapta mahallen mecrurdur. { وَلَا يُغْنِي مِن جُوعٍ } Yani gıdanın iki faydası da onda yoktur; bunlar da açlığı gidermek ve bedeni semirtmektir.
16003. Metin
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ (٨)
{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ } “O gün birtakım yüzler de nimet içindedir.” (8)
16004. Metin
{وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ} ثم وصف وجوه المؤمنين ولم يقل ووجوه لأن الكلام الأول قد طال وانقطع {نَّاعِمَةٌ} متنعمة في لين العيش
{ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ } Sonra müminlerin yüzlerini vasfetti; önceki söz uzayıp kesildiği için [atıf vavı ile] 've vücûhun' demedi. { نَاعِمَةٌ } Yaşamın refahı içinde nimetlenmiştir.
16005. Metin
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ (٩)
{ لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ } “Çabasından hoşnuttur.” (9)
16006. Metin
{لِّسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ} رضيت بعملها وطاعتها لما رأت ما أداهم إليه من الكرامة والثواب
{ لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ } Amelinin ve itaatinin kendilerini ulaştırdığı ikram ve sevabı gördüğünde amelinden razı olmuştur.
16007. Metin
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ (١٠)
{ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ } “Yüksek bir cennettedir.” (10)
16008. Metin
{فِى جَنَّةٍ عَالِيَةٍ} من علو المكان أو المقدار
{ فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ } Mekân veya derece bakımından yüksektir.
16009. Metin
لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً (١١)
{ لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً } “Orada boş bir söz işitmezsin.” (11)
16010. Metin
{لاَ تَسْمَعُ} يا مخاطب أو الوجوه {فِيهَا لاغية} أى لغوا أو كملة ذات لغو أو نفساً تلغو لا يتكلم أهل الجنة إلا بالحكمة وحمد الله على ما رزقهم من النعيم الدائم لاَ يَسْمَعُ فيها لاغية مكى وأبو عمرو ولا تُسْمَعُ فِيهَا لاغية نافع
{ لَا تَسْمَعُ } Ey muhatap sen veya o yüzler [işitmez]. { فِيهَا لَاغِيَةً } Yani boş bir söz, lağv içeren bir kelam veya boş konuşan bir kimse [işitmez]. Cennet ehli hikmetten ve kendilerine rızık olarak verilen daimi nimetlerden ötürü Allah'a hamdetmekten başka bir şey konuşmaz. [Bu ayeti] İbn Kesîr ve Ebû Amr { لَا يَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً } şeklinde, Nâfi' ise { وَلَا تُسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً } şeklinde okumuştur.
16011. Metin
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ (١٢)
{ فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ } “Orada akan bir pınar vardır.” (12)
16012. Metin
{فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ} أي عيون كثيرة كقوله علمت نفس
{ فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ } { عَلِمَتْ نَفْسٌ } “Her nefis bilmiştir” ayetinde olduğu gibi [cins ismi kastedilerek] pek çok pınarlar demektir.
16013. Metin
فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ (١٣)
{ فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ } “Orada yükseltilmiş tahtlar vardır.” (13)
16014. Metin
{فِيهَا سُرُرٌ} جمع سرير {مَّرْفُوعَةٍ} من رفعة المقدار أو السمك ليرى المؤمن بجلوسه عليه جميع ما خوله ربه من الملك والنعيم
{ فِيهَا سُرُرٌ } Serîr (taht) kelimesinin çoğuludur. { مَّرْفُوعَةٌ } Mümin üzerine oturduğunda Rabbinin kendisine bahşettiği bütün mülkü ve nimeti görsün diye kadrinin veya yüksekliğinin yüceliğini ifade eder.
16015. Metin
وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ (١٤)
{ وَأَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ } “Konulmuş kadehler,” (14)
16016. Metin
{وَأَكْوابٌ} جمع كوب وهو القدح وقيل آنية لا عروة لها
{ وَأَكْوَابٌ } Kûb kelimesinin çoğuludur, kadeh demektir; kulpsuz kaplar olduğu da söylenmiştir.
16017. Metin
{مَّوْضُوعَةٌ} بين أيديهم ليتلذذوا بها بالنظر إليها أو موضوعة على حافات العيون معدة للشرب
{ مَّوْضُوعَةٌ } Onlara bakarak lezzet alsınlar diye önlerine konulmuş yahut pınarların kenarlarına içilmeye hazır vaziyette konulmuştur.
16018. Metin
وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ (١٥)
{ وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ } “Dizilmiş yastıklar,” (15)
16019. Metin
{وَنَمَارِقُ} وسائد {مَصْفُوفَةٌ} بعضها إلى جنب بعض مساند ومطارح أينما أراد أن يجلس جلس على موسدة واستند إلى الأخرى
{ وَنَمَارِقُ } Yastıklardır. { مَصْفُوفَةٌ } Birbirinin yanı sıra dizilmiş, dayanılacak ve yaslanılacak şeylerdir; nerede oturmak isterse bir yastığa oturur, diğerine yaslanır.
16020. Metin
وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ (١٦)
{ وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ } “Ve serilmiş değerli halılar vardır.” (16)
16021. Metin
{وَزَرَابِيُّ} وبسط عراض فاخرة جمع زربية {مَبْثُوثَةٌ} مبسوطة أو مفرقة في المجالس ولما أنزل الله تعالى هذه الآيات في صفة الجنة وفسر النيى ﵇ بأن ارتفاع السرير يكون مائة فرسخ والأكواب الموضوعة لا تدخل في حساب الخلق لكثرتها وطول النمارق كذا وعرض الزرابي كذا أنكر الكفار وقالوا كيف يصعد على هذا السرير وكيف تكثر الأكواب هذه الكثرة وتطول النمارق هذا الطول وتنبسط الزرابي هذا الانبساط ولم نشاهد ذلك في الدنيا فقال الله تعالى
{ وَزَرَابِيُّ } Zirbiyye'nin çoğulu olup geniş, kıymetli yaygılardır (halılardır). { مَبْثُوثَةٌ } Yayılmış yahut meclislere serpiştirilmiştir. Allah Teâlâ cennetin vasfı hakkında bu ayetleri indirdiğinde ve Peygamber aleyhisselâm tahtın yüksekliğinin yüz fersah olacağını, konulmuş kadehlerin çokluğundan ötürü yaratılmışların hesabına sığmayacağını, yastıkların uzunluğunun ve yaygıların genişliğinin şöyle şöyle olacağını açıkladığında kâfirler bunu inkâr edip: “Bu tahta nasıl çıkılır, kadehler nasıl bu kadar çok olur, yastıklar nasıl bu kadar uzar ve yaygılar nasıl bu denli serilir? Biz dünyada böyle bir şey görmedik” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
16022. Metin
أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ (١٧)
{ أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ } “Bakmıyorlar mı deveye, nasıl yaratılmış?” (17)
16023. Metin
{أَفَلاَ يَنظُرُونَ إِلَى الإبل كَيْفَ خُلِقَتْ} طويلة ثم تبرك حتى
{ أَفَلَا يَنظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ } Uzun boylu [yaratılmış], sonra binilsin yahut
16024. Metin
تركب أو تحمل عليها ثم تقوم فكذا السرير يطأطئ المؤمن كما يطأطئ الابل
üzerine yük yüklensin diye çöker, ardından ayağa kalkar. İşte taht da deve nasıl çökerse mümin için öyle alçalır.
16025. Metin
وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ (١٨)
{ وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ } “Ve göğe, nasıl yükseltilmiş?” (18)
16026. Metin
{وإلى السماء كيف رفعت} رفعا بعيد الذى بلا إمساك وعمد ثم نجومها تكثر هذه الكثرة فلا تدخل في حساب الخلق فكذا الاكواب
{ وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ } Tutucu bir bağ ve direk olmaksızın uzak bir yükseltilişle yükseltilmiştir; sonra yıldızları öyle çoktur ki yaratılmışların hesabına sığmaz; işte kadehler de böyledir.
16027. Metin
وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ (١٩)
{ وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ } “Ve dağlara, nasıl dikilmiş?” (19)
16028. Metin
{وَإِلَى الجبال كَيْفَ نُصِبَتْ} نصباً ثابتاً فهي راسخة لا تميل مع طولها فكذا النمارق
{ وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ } Sağlam bir şekilde dikilmiştir; boylarının uzunluğuna rağmen eğrilmeyip sabittirler; işte yastıklar da böyledir.
16029. Metin
وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ (٢٠)
{ وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ } “Ve yeryüzüne, nasıl yayılmış?” (20)
16030. Metin
{وَإِلَى الأرض كَيْفَ سُطِحَتْ} سطحاً بتمهيد وتوطئة فهي كلها بساط واحد تنبسط من الأفق إلى الأفق فكذا الزرابي ويجوز أن يكون المعنى أفلا ينظرون إلى هذه المخلوقات الشاهدة على قدرة الخالق حتى لا ينكروا اقتداره على البعث فيسمعوا إنذار الرسول ويؤمنوا به ويستعدوا للقائه وتخصيص هذه الأربعة باعتبار أن هذا خطاب للعرب وحث لهم على الاستدلال والمرء إنما يستدل بما تكثر مشاهدته له والعرب تكون في البوادي ونظرهم فيها إلى السماء والأرض والجبال والابل فهن أعز أموالهم وهم لها أكثر استعمالاً منهم لسائر
{ وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ } Düzlenip yayılarak serilmiştir; ufuktan ufka yayılan tek bir sergi gibidir; işte yaygılar da böyledir. Anlamın şöyle olması da caizdir: Yaratıcının kudretine şahitlik eden bu mahlukata bakmazlar mı ki O'nun yeniden diriltmeye olan gücünü inkâr etmesinler; böylece Elçi'nin uyarısını dinleyip ona iman etsinler ve O'na kavuşmaya hazırlansınlar. Bu dört şeyin tahsis edilmesi, bu hitabın Araplara yönelik olması ve onları delil getirmeye teşvik etmesi bakımındandır. İnsan ancak en çok gördüğü şeylerle delil getirir; Araplar ise çöllerde yaşarlar ve oradaki bakışları göğe, yere, dağlara ve develeredir. Develer onların en değerli mallarıdır ve diğer
16031. Metin
الحيوانات ولأنها تجمع جميع المآرب المطلوبة من الحيوان وهي النسل والدر والحمل والركوب والأكل بخلاف غيرها ولأن خلقها أعجب من غيرها فإنه سخرها منقادة لكل من اقتادها لزمتها لا تعاز ضعيفا ولا تمانع صغير اأو براها طوال الأعناق لتنوء بالأوقار وجعلها بحيث تبرك حتى تحمل عن قرب ويسر ثم تنهض بما حملت وتجرها إلى البلاد الشاخطة وصبرها على احتمال العطش حتى إن ظمأها ليرتفع إلى العشر فصاعدا وجعلها ترعى كل ثابت في البراري مما لا يرعاه سائر البهائم
hayvanlara kıyasla onları daha çok kullanırlar. Çünkü develer, diğer hayvanların aksine, bir hayvandan beklenen bütün ihtiyaçları; yani üreme, süt, yük taşıma, binilme ve etinden yenme özelliklerini kendinde toplar. Ayrıca yaratılışı da diğerlerinden daha hayret vericidir. Zira Allah onu, yularından çeken herkese boyun eğecek şekilde uysallaştırmıştır; ne bir zayıfa karşı koyar ne de bir küçüğe direnir. Veya ağır yükleri kaldırsın diye uzun boyunlu yaratmış, yakından ve kolaylıkla yüklensin diye çökecek, sonra yüküyle birlikte kalkıp onu uzak diyarlara taşıyacak şekilde var etmiştir. Yine susuzluğa olan sabrı öyle bir derecededir ki susuzluğu on güne ve daha fazlasına kadar çıkar. Bir de diğer hayvanların otlayamadığı çöl bitkilerini otlayacak şekilde yaratmıştır.
16032. Metin
فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ (٢١)
{ فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ } “Artık öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.” (21)
16033. Metin
{فَذَكِّرْ} فذكرهم بالأدلة ليتفكروا فيها {إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ} ليس عليك إلا التبليغ
{ فَذَكِّرْ } Üzerinde düşünsünler diye onlara delillerle öğüt ver. { إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ } Sana düşen sadece tebliğdir.
16034. Metin
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ (٢٢)
{ لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ } “Onların üzerinde bir zorba değilsin.” (22)
16035. Metin
{لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ} بمسلط كقوله وَمَا أَنتَ عليهم بجبار بمصيطر مدني وبصري وعلي وعاصم
{ لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ } [Onların üzerinde] baskıcı ve zorba değilsin; { وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ } “Sen onların üzerinde bir zorba değilsin” kavlinde olduğu gibi. “بِمُصَيْطِرٍ” [kelimesini sâd ile] Medenî, Basrî, Ali ve Âsım okumuştur.
16036. Metin
إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ (٢٣) فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الْأَكْبَرَ (٢٤)
{ إِلَّا مَنْ تَوَلَّى وَكَفَرَ } “Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse,” (23) { فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الْأَكْبَرَ } “Allah onu en büyük azap ile cezalandırır.” (24)
16037. Metin
{إِلاَّ مَن تولى وَكَفَرَ فَيْعَذِّبُهُ الله العذاب الأكبر} الاستثناء منقطع أى لست بمسئول عليهم ولكن من تولى منهم وكفر بالله فإن لله الولاية عليه والقهر فهو يعذبه العذاب الأكبر وهو عذاب جهنم وقيل هو استثناء من قوله فَذَكِّرْ أي فذكر إلا من انقطع طمعك من إيمانه وتولى فاستحق للعذاب الأكبر وما بينهما اعتراض
{ إِلاَّ مَن تَوَلَّى وَكَفَرَ فَيُعَذِّبُهُ اللَّهُ الْعَذَابَ الْأَكْبَرَ } İstisna munkatı‘dır (kesintilidir); yani sen onlardan sorumlu değilsin, fakat onlardan kim yüz çevirir ve Allah'ı inkâr ederse şüphesiz ki onun üzerindeki yetki ve kahredici güç Allah'a aittir. Dolayısıyla O, onu en büyük azap ile cezalandırır ki bu da cehennem azabıdır. Şöyle de denilmiştir: Bu, { فَذَكِّرْ } “Öğüt ver” sözünden bir istisnadır; yani iman etmesinden ümidini kestiğin, yüz çeviren ve en büyük azabı hak eden kimse hariç öğüt ver; bu ikisi arasındaki [ayetler] ise itirazdır (ara cümledir).
16038. Metin
إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ (٢٥)
{ إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ } “Şüphesiz onların dönüşü yalnız bizedir.” (25)
16039. Metin
{إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ} رجوعهم وفائدة تقديم الظرف التشديد في الوعيد وإن إيابهم ليس إلا إلى الجبار المقتدر على الانتقام
{ إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ } Dönüşleridir. Zarfın (إِلَيْنَا) öne alınmasının faydası, tehdidi pekiştirmek ve onların dönüşünün intikam almaya muktedir olan Cebbâr'dan başkasına olmadığını bildirmektir.
16040. Metin
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ (٢٦)
{ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ } “Sonra onların hesabı da şüphesiz sadece bize aittir.” (26)
16041. Metin
{ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ} فنحاسبهم على أعمالهم ونجازيهم بها جزاء أمثالهم وعلى لتأكيد الوعيد لا الوجوب اذ لا يجب على الله شئ
{ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ } Amellerinden ötürü onları hesaba çekeriz ve yaptıklarına benzerlerinin cezasıyla karşılık veririz. [Ayetteki] “عَلَى” (üzerimize) [ifadesi] tehdidi pekiştirmek içindir, vücup (zorunluluk) ifade etmez; çünkü Allah'a hiçbir şey vacip (zorunlu) değildir.