16282. Metin
سورة العلق مكية وهي تسع عشرة آية
Alak suresi Mekkîdir ve on dokuz ayettir.
16283. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
16284. Metin
اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (١)
{ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (١) } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
16285. Metin
عن ابن عباس ومجاهد هي أول سورة نزلت والجمهور على أن الفاتحة أول ما نزل ثم سورة القلم {اقرأ باسم رَبّكَ الذى خَلَقَ} محل باسم رَبّكَ النصب على الحال أى اقرأ مفتحا باسم ربك كانه قبل قل بسم الله ثم اقرأ الذي خلق ولم يذكر لخلق مفعولاً لأن المعنى الذي حصل منه الخلق واستأثر به لا خالق سواه أو تقديره خلق كل شئ فيتناول كل مخلوق لأنه مطلق فليس بعض المخلوقات يتقديره أولى من بعض
İbn Abbâs ve Mücâhid'den [rivayet edildiğine göre] bu sure ilk inen suredir. Cumhura göre ise ilk inen [sure] Fâtiha, sonra Kalem suresidir. { اقرأ باسم رَبّكَ الذى خَلَقَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” ayetinde { باسم رَبّكَ } ifadesinin iraptaki yeri hal (durum belirten) olarak mansuptur; yani Rabbinin adıyla başlayarak oku. Sanki şöyle denilmiştir: “Bismillâh de, sonra oku!” { الذي خلق } “Yaratan” buyurmuş, yaratma fiiline bir mef'ul (nesne) zikretmemiştir. Çünkü mana, yaratmanın Kendisinden hasıl olduğu ve onda tek kaldığı, Kendisinden başka hiçbir yaratıcı bulunmadığıdır. Yahut takdiri “her şeyi yaratan” şeklindedir; mutlak olduğu için her yaratılanı kapsar. Zira takdir bakımından yaratılmışların bazısı bazısından daha öncelikli değildir.
16286. Metin
خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ (٢)
{ خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ (٢) } “İnsanı bir aşılanmış yumurtadan (alak) yarattı.”
16287. Metin
وقوله {خلق الإنسان} تخصيص للانسان بالذكرمن بين ما يتناوله الخلق لشرفه ولأن التنزيل إليه ويجوز أن يراد الذي خلق الإنسان إلا أنه ذكر مبهماً ثم مفسراً تفخيماً لخلقه ودلالة على عجيب فطرته {مِنْ عَلَقٍ} وإنما جمع ولم يقل من علقة لأن الإنسان في معنى الجمع
Allah Teâlâ'nın { خلق الإنسان } “İnsanı yarattı” buyurması, şerefi sebebiyle ve vahyin ona indirilmesinden ötürü yaratmanın kapsamına girenler arasından insanı zikretmeye tahsis etmektir. Şöyle kastedilmiş olması da caizdir: İnsanı yaratan [O'dur]; ancak yaratılışını yüceltmek ve fıtratının hayranlık vericiliğine delalet etmek üzere önce müphem (kapalı), sonra müfesser (açıklanmış) olarak zikredilmiştir. { مِنْ عَلَقٍ } “Bir aşılanmış yumurtadan (alak)”; tekil olarak “alakadan” demeyip çoğul getirmesi, insanın çoğul anlamında olmasındandır.
16288. Metin
اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣)
{ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (٣) } “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
16289. Metin
{اقرأ وَرَبُّكَ الأكرم} الذي له الكمال في زيادة كرمه على كل كريم
{ اقرأ وَرَبُّكَ الأكرم } “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir” ki O, cömertliğinin her cömertten ziyade oluşunda kemale sahiptir.
16290. Metin
ينعم على عباده النعم ويحلم عنهم فلا يعاجلهم بالعقوبة مع كفرهم وجحودهم لنعمه وكأنه ليس وراء التكرم بإفادة الفوائد العلمية تكرم حيث قال
Kullarına nimetleri bahşeder, onlara hilm ile muamele edip küfürlerine ve nimetlerini inkâr etmelerine rağmen cezalarını aceleye getirmez. Şöyle buyurduğu yerde ilmi faydalar kazandırma cömertliğinin ötesinde sanki başka bir cömertlik yok gibidir:
16291. Metin
الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (٤)
{ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (٤) } “O ki, kalemle yazmayı öğretti.”
16292. Metin
{الذى عَلَّمَ} الكتابة {بالقلم}
{ الذى عَلَّمَ } “Öğretti” yazmayı { بالقلم } “kalemle”.
16293. Metin
عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (٥)
{ عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (٥) } “İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”
16294. Metin
{عَلَّمَ الإنسان مَا لَمْ يَعْلَمْ} فدل على كمال كرمه بأنه علم عباده ما لم يعلموا ونقلهم من ظلمة الجهل إلى نور العلم ونبه على فضل علم الكتابة لما فيه من المنافع العظيمة وما دونت العلوم ولا قيدت الحكم ولا ضبطت أخبار الأولين
{ عَلَّمَ الإنسان مَا لَمْ يَعْلَمْ } “İnsana bilmediği şeyleri öğretti”; böylece kullarına bilmediklerini öğretmesiyle ve onları cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına çıkarmasıyla kereminin mükemmelliğine delalet etti. Taşıdığı büyük faydalar sebebiyle yazı ilminin faziletine dikkat çekti. İlimler tedvin edilmemiş, hikmetler kayıt altına alınmamış, öncekilerin haberleri zapt edilmemiş...
16295. Metin
ولا كتب الله المنزلة إلا بالكتابة ولولا هي لما استقامت أمور الدين والدنيا ولو لم يكن على دقيق حكمة الله دليل إلا أمر القلم والخط لكفى به
...ve Allah'ın indirdiği kitaplar ancak yazı ile [muhafaza edilmiştir]. Yazı olmasaydı din ve dünya işleri düzene girmezdi. Allah'ın ince hikmetine kalemin ve yazının durumundan başka bir delil olmasaydı dahi, bu [delil olarak] yeterdi.
16296. Metin
كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى (٦)
{ كَلَّا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى (٦) } “Hayır, şüphesiz insan muhakkak azgınlık eder,”
16297. Metin
{كَلاَّ} ردع لمن كفر بنعمة الله عليه بطغيانه وإن لم يذكر لدلالة الكلام عليه {إِنَّ الإنسان ليطغى} نزلت في أبي جهل إلى آخر السورة
{ كَلاَّ } “Hayır”; sözün delalet etmesi sebebiyle açıkça zikredilmese de, azgınlığıyla Allah'ın üzerindeki nimetine nankörlük eden kimseye bir azarlama ve vazgeçirmedir. { إِنَّ الإنسان ليطغى } “Şüphesiz insan muhakkak azgınlık eder” ayeti, surenin sonuna kadar Ebû Cehil hakkında inmiştir.
16298. Metin
أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى (٧)
{ أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى (٧) } “Kendisini ihtiyaçsız gördüğü için.”
16299. Metin
{أن رآه} أن رأى نفسه يقال في أفعال القلوب رأيتني وعلمتني ومعنى الرؤية العلم ولو كانت بمعنى الإبصار لامتنع في فعلها الجمع بين الضميرين {استغنى} هو المفعول الثاني
{ أن رآه } “Gördüğü için”, yani kendisini [ihtiyaçsız] gördüğü için. Kalp fiillerinde [Arapçada] “kendimi gördüm” ve “kendimi bildim” denir. Buradaki rü’yet (görme) anlamı ilim (bilme/inanma) manasındadır. Şayet gözle görme anlamında olsaydı, bu fiilde iki [aynı] zamirin bir arada gelmesi caiz olmazdı. { استغنى } “İhtiyaçsız” kelimesi ise ikinci mef'uldür (nesnedir).
16300. Metin
إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى (٨)
{ إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى (٨) } “Kuşkusuz dönüş ancak Rabbinedir.”
16301. Metin
{إِنَّ إلى رَبّكَ الرجعى} تهديد للإنسان من عاقبة الطغيان على طريق الالتفات والرجعى مصدر بمعنى الرجوع أي إن رجوعك إلى ربك فيجازيك على طغيانك
{ إِنَّ إلى رَبّكَ الرجعى } “Kuşkusuz dönüş ancak Rabbinedir”; iltifat (hitap yönü değiştirme) yoluyla azgınlığın akıbeti konusunda insana bir tehdittir. er-Rüc‘â (الرجعى) masdar olup rücû (dönüş) anlamındadır. Yani muhakkak ki senin dönüşün Rabbinedir, O da azgınlığının cezasını sana verecektir.
16302. Metin
أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى (٩) عَبْدًا إِذَا صَلَّى (١٠)
{ أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى (٩) عَبْدًا إِذَا صَلَّى (١٠) } “Gördün mü o engelleyeni, namaz kıldığı zaman bir kulu?”
16303. Metin
{أرأيت الذى ينهى عَبْداً إِذَا صلى} أي أرأيت أبا جهل ينهى محمدا عن الصلاة
{ أرأيت الذى ينهى عَبْداً إِذَا صلى } “Gördün mü o engelleyeni, namaz kıldığı zaman bir kulu?” Yani Muhammed'i namazdan alıkoyan Ebû Cehil'i gördün mü?
16304. Metin
أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى (١١)
{ أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى (١١) } “Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise,”
16305. Metin
{أرأيت إِن كَانَ على الهدى} أي إن كان ذلك الناهي على طريقة سديدة فيما ينهى عنه من عبادة الله
{ أرأيت إِن كَانَ على الهدى } “Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise”; yani ya o engelleyen kişi, Allah'a ibadetten alıkoyduğu hususunda dosdoğru bir yol üzerinde ise,
16306. Metin
أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى (١٢)
{ أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى (١٢) } “Yahut takvayı emrettiyse?”
16307. Metin
{أَوْ أَمَرَ بالتقوى} أو كان آمراً بالمعروف والتقوى فيما يأمر به من عبادة الأوثان كما يعتقد
{ أَوْ أَمَرَ بالتقوى } “Yahut takvayı emrettiyse”; yahut kendi zannettiği gibi putlara ibadet etmeyi emrettiği hususta iyiliği ve takvayı emrediyor idiyse!
16308. Metin
أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٣)
{ أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى (١٣) } “Gördün mü, ya o yalanlamış ve yüz çevirmişse?”
16309. Metin
{أرأيت إِن كَذَّبَ وتولى} أرأيت إن كان ذلك الناهى مكذبا بالحق متوليا عنه كما تقول نحن
{ أرأيت إِن كَذَّبَ وتولى } “Gördün mü, ya o yalanlamış ve yüz çevirmişse?” Gördün mü, ya o engelleyen kişi bizim dediğimiz gibi hakkı yalanlayan ve ondan yüz çeviren biri ise!
16310. Metin
أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى (١٤)
{ أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَى (١٤) } “Allah'ın görmekte olduğunu bilmedi mi?”
16311. Metin
{أَلَمْ يَعْلَم بِأَنَّ الله يرى} ويطلع على أحواله من هداه وضلاله فيجازيه على حسب حاله وهذا وعيد وقوله الذى ينهى مع الجملة الشرطية مفعولا أَرَأَيْتَ وجواب الشرط
{ أَلَمْ يَعْلَم بِأَنَّ الله يرى } “Allah'ın görmekte olduğunu bilmedi mi?” Ve onun hidayet ve dalalet gibi hallerine vakıf olduğunu, dolayısıyla durumuna göre onu cezalandıracağını [bilmedi mi?] Bu bir tehdittir. { الذى ينهى } sözü şart cümlesiyle birlikte { أَرَأَيْتَ } fiilinin iki mef'ulüdür (nesnesidir). Şartın cevabı ise...
16312. Metin
محذوف تقديره إن كان على الهدى أو أمر بالتقوى ألم يعلم بأن الله يرى وإنما حذف لدلالة ذكره في جواب الشرط الثاني وهذا كقولك ان أكرمتك أتكرمنى وأرأيت الثانية مكررة زائدة للتوكيد
...hazfedilmiştir (düşürülmüştür); takdiri “Şayet doğru yol üzere ise yahut takvayı emrettiyse, Allah'ın gördüğünü bilmedi mi?” şeklindedir. İkinci şartın cevabında zikredilmesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir. Bu, senin “Eğer sana ikram edersem bana ikram eder misin?” demen gibidir. İkinci { أرأيت } ise tekit (pekiştirme) için tekrarlanmış ziyadedir.
16313. Metin
كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ (١٥)
{ كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ (١٥) } “Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden yakalarız;”
16314. Metin
{كَلاَّ} ردع لأبي جهل عن نهيه عن عبادة الله وأمره بعبادة الأصنام ثم قال {لَّئِن لَّمْ يَنتَهِ} عما هو فيه {لَنَسْفَعاً بالناصية} لنأخذن بناصيته ولنسجنه بها إلى النار والسفع القبض على الشئ وجذبه بشدة وكتبها في المصحف بالألف على حكم الوقف واكتفى بلام العهد عن الإضافة بأنها ناصية المذكور
{ كَلاَّ } “Hayır”; Ebû Cehil'i Allah'a ibadetten menetmesinden ve putlara tapmayı emretmesinden bir men ve azarlamadır. Sonra şöyle buyurdu: { لَّئِن لَّمْ يَنتَهِ } “Eğer vazgeçmezse” bulunduğu durumdan, { لَنَسْفَعاً بالناصية } “muhakkak onu perçeminden yakalarız”, yani perçeminden tutar ve onunla ateşe sürükleriz. es-Sef‘ (السفع), bir şeyi tutup şiddetle çekmektir. Mushaf'ta duruş (vakıf) hükmü üzere elif ile yazılmıştır. Zikredilen kimsenin perçemi olduğuna işaretle tamlama (izafet) yerine ahid lamı (belirteç edatı) ile yetinilmiştir.
16315. Metin
نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ (١٦)
{ نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ (١٦) } “O yalancı, günahkâr perçemden!”
16316. Metin
{نَاصِيَةٍ} بدل من الناصية لأنها وصفت بالكذب والخطأ بقوله {كاذبة خاطئة} على الإسناد المجازي وهما لصاحبها حقيقة وفيه من الحسن والجزالة ما ليس في قولك ناصية كاذب خاطئ
{ نَاصِيَةٍ } kelimesi { الناصية } kelimesinden bedeldir. Çünkü mecazi isnad ile { كاذبة خاطئة } “yalancı, günahkâr” sözüyle yalan ve günahla nitelenmiştir; halbuki bu ikisi hakikatte perçemin sahibine aittir. Bunda, “yalancı, günahkâr birinin perçemi” demende bulunmayan bir güzellik ve fesahat vardır.
16317. Metin
فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ (١٧) سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ (١٨)
{ فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ (١٧) سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ (١٨) } “O hemen meclisini (taraftarlarını) çağırsın! Biz de zebânîleri çağıracağız.”
16318. Metin
{فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ سَنَدْعُ الزبانية} النادي المجلس الذي يجتمع فيه القوم والمراد أهل النادي روي أن أبا جهل مر بالنبي ﵇ وهو يصلي فقال ألم أنهك فأغلظ له رسول الله ﵇ فقال أنهددنى وأنا أكثر أهل الوادي نادياً فنزل والزبانية لغة الشرط الواحد زبنية من الزبن وهو الدفع والمراد ملائكة العذاب وعنه ﵇ ولو دعا ناديه لأخذته الزبانية عياناً
{ فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ سَنَدْعُ الزبانية } “O hemen meclisini çağırsın! Biz de zebânîleri çağıracağız”; en-Nâdî (النادي), topluluğun toplandığı meclistir; kastedilen ise meclis ehlidir. Rivayet edildiğine göre Ebû Cehil, namaz kılarken Peygamber aleyhisselâm'ın yanından geçti ve: “Ben seni men etmedim mi?” dedi. Resûlullah aleyhisselâm da ona sert karşılık verdi. Bunun üzerine [Ebû Cehil]: “Beni mi tehdit ediyorsun? Halbuki ben bu vadide meclisi en kalabalık olan kimseyim!” dedi. Bunun üzerine [bu ayet] indi. Zebâniye ise sözlükte muhafız/polis demektir, tekili zebnî (زبنية) olup itmek anlamına gelen zebn (الزبن) kökünden gelir. Kastedilen ise azap melekleridir. Peygamber aleyhisselâm'dan [şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir]: “Eğer meclisini çağırsaydı, zebânîler onu göz göre göre yakalayıverirdi.”
16319. Metin
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (١٩)
{ كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ (١٩) } “Hayır! Ona uyma; secde et ve yakınlaş!”
16320. Metin
{كَلاَّ} ردع لأبي جهل {لاَ تُطِعْهُ} أي اثبت على ما أنت عليه من عصيانه كقوله فلا تطع المكذبين {واسجد} ودم على
{ كَلاَّ } “Hayır”; Ebû Cehil'e bir azarlamadır. { لاَ تُطِعْهُ } “Ona uyma”, yani ona karşı gelme hususunda bulunduğun hal üzere sebat et. Nitekim { فلا تطع المكذبين } “Yalanlayanlara uyma!” buyurmuştur. { واسجد } “Secde et”, secdene devam et,
16321. Metin
سجودك يريد الصلاة {واقترب} وتقرب إلى ربك بالسجود فإن أقرب ما يكون العبد إلى ربه إذا سجد كذا الحديث والله أعلم
...namazı kastetmektedir. { واقترب } “ve yakınlaş”; secde ile Rabbine yaklaş. Zira kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde halinde olduğu andır. Hadis böyledir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.