57480. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
57481. Metin
سورة القارعة
Kâria Sûresi
57482. Metin
إحدى عشرة آية مكية (سورة القارعة إحدى عشرة آية مكية) اعْلَمْ أَنَّهُ ﷾ لَمَّا خَتَمَ السُّورَةَ الْمُتَقَدِّمَةَ بِقَوْلِهِ: إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ [العاديات: ١١] فَكَأَنَّهُ قِيلَ: وَمَا ذَلِكَ الْيَوْمُ؟ فَقِيلَ هِيَ القارعة.
On bir ayet olup Mekkîdir. (Kâria Sûresi on bir ayet olup Mekkîdir). Bil ki O [Celle Celâluhû], önceki sûreyi { إِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ } “Şüphesiz Rableri o gün onlardan hakkıyla haberdardır” [Âdiyât, 11] buyruğuyla bitirince, sanki: “O gün nedir?” diye sorulmuş; buna karşılık da “O, el-Kâria'dır” denilmiştir.
57483. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : الآيات ١ الى ٣]
[Kâria Sûresi (101), 1 ila 3. Âyetler]
57484. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
57485. Metin
الْقارِعَةُ (١) مَا الْقارِعَةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ (٣)
{ الْقارِعَةُ (١) مَا الْقارِعَةُ (٢) وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ (٣) } “Kâria! (1) Nedir o Kâria? (2) Kâria'nın ne olduğunu sana ne bildirdi? (3)”
57486. Metin
اعْلَمْ أَنَّ فِيهِ مَسَائِلَ:
Bil ki bunda [birkaç] mesele vardır:
57487. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْقَرْعُ الضَّرْبُ بِشِدَّةٍ وَاعْتِمَادٍ، ثُمَّ سُمِّيَتِ الْحَادِثَةُ الْعَظِيمَةُ مِنْ حَوَادِثِ الدَّهْرِ قَارِعَةً، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَلا يَزالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِما صَنَعُوا قارِعَةٌ [الرَّعْدِ: ٣١] وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: الْعَبْدُ يُقْرَعُ بِالْعَصَا، وَمِنْهُ الْمِقْرَعَةُ وَقَوَارِعُ الْقُرْآنِ وَقَرَعَ الْبَابَ، وَتَقَارَعُوا تَضَارَبُوا بِالسُّيُوفِ، وَاتَّفَقُوا عَلَى أَنَّ الْقَارِعَةَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الْقِيَامَةِ، وَاخْتَلَفُوا فِي لِمِّيَّةِ هَذِهِ التَّسْمِيَةِ عَلَى وُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّ سَبَبَ ذَلِكَ هُوَ الصَّيْحَةُ الَّتِي تَمُوتُ مِنْهَا الْخَلَائِقُ، لِأَنَّ فِي الصَّيْحَةِ الْأُولَى تَذْهَبُ الْعُقُولُ، قَالَ تَعَالَى: فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ [الزُّمَرِ: ٦٨] وَفِي الثَّانِيَةِ تَمُوتُ الْخَلَائِقُ سِوَى إِسْرَافِيلَ، ثُمَّ يُمِيتُهُ اللَّهُ ثُمَّ يُحْيِيهِ، فَيَنْفُخُ الثَّالِثَةَ فَيَقُومُونَ.
Birinci Mesele: el-Kar' (القرع), kuvvetle ve şiddetle vurmaktır. Daha sonra zamanın getirdiği büyük felaketlere de "kâria" adı verilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ: { وَلا يَزالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِما صَنَعُوا قارِعَةٌ } “İnkâr edenlere yaptıklarından dolayı ansızın büyük bir bela (kâria) çarpmaya devam eder...” [Ra'd, 31] buyurmuştur. Arapların: "Köle sopayla dövülür (el-abdu yukra'u bi'l-asâ)" sözü, mikra'a (kamçı/sopa), kavâri'u'l-Kur'ân (şeytanı kovan ayetler), kapıyı çalmak (kara'a'l-bâb) ve kılıçlarla çarpışmak (tekâra'û) ifadeleri de bu köktendir. Âlimler el-Kâria'nın kıyametin isimlerinden biri olduğu hususunda ittifak etmiş, fakat bu isimlendirmenin gerekçesi hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Birincisi: Bunun sebebi, yaratılmışların kendisinden ötürü öldüğü o korkunç sestir (sayhadır). Çünkü ilk sayhada akıllar gider; nitekim Allah Teâlâ: { فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde kim varsa hepsi çarpılıp bayıldı (veya öldü)” [Zümer, 68] buyurmuştur. İkincisinde İsrâfil hariç bütün mahlûkat ölür; sonra Allah onu da öldürür, ardından diriltir ve o üçüncü defa sûra üfler, onlar da [kabirlerinden] kalkarlar.
57488. Metin
وَرُوِيَ أَنَّ الصُّورَ لَهُ ثُقْبٌ عَلَى عَدَدِ الْأَمْوَاتِ لِكُلِّ وَاحِدٍ ثُقْبَةٌ مَعْلُومَةٌ، فَيُحْيِي اللَّهُ كُلَّ جَسَدٍ بِتِلْكَ النَّفْخَةِ الْوَاصِلَةِ إِلَيْهِ مِنْ تِلْكَ الثُّقْبَةِ الْمُعَيَّنَةِ،
Rivayet edildiğine göre Sûr'un, ölülerin sayısı kadar deliği vardır ve her biri için bilinen bir delik bulunmaktadır; böylece Allah her bedeni, o belirlenmiş delikten kendisine ulaşan üfleme ile diriltir.
57489. Metin
وَالَّذِي يُؤَكِّدُ هَذَا الْوَجْهَ قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا يَنْظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً [يس: ٤٩] فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ [الصافات: ١٩] وَثَانِيهَا: أَنَّ الْأَجْرَامَ الْعُلْوِيَّةَ وَالسُّفْلِيَّةَ يَصْطَكَّانِ اصْطِكَاكًا شَدِيدًا عِنْدَ تَخْرِيبِ الْعَالَمِ، فَبِسَبَبِ تِلْكَ الْقَرْعَةِ سُمِّيَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ بِالْقَارِعَةِ وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْقَارِعَةَ هِيَ الَّتِي تَقْرَعُ النَّاسَ بِالْأَهْوَالِ وَالْإِفْزَاعِ، وَذَلِكَ في السموات بِالِانْشِقَاقِ وَالِانْفِطَارِ، وَفِي الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ بِالتَّكَوُّرِ، وَفِي الْكَوَاكِبِ بِالِانْتِثَارِ، وَفِي الْجِبَالِ بِالدَّكِّ وَالنَّسْفِ، وَفِي الْأَرْضِ بِالطَّيِّ وَالتَّبْدِيلِ، وَهُوَ قَوْلُ الْكَلْبِيِّ وَرَابِعُهَا: أَنَّهَا تَقْرَعُ أَعْدَاءَ اللَّهِ بِالْعَذَابِ وَالْخِزْيِ وَالنَّكَالِ، وَهُوَ قَوْلُ مُقَاتِلٍ، قَالَ بَعْضُ الْمُحَقِّقِينَ وَهَذَا أَوْلَى مِنْ قَوْلِ الْكَلْبِيِّ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ [النَّمْلِ: ٨٩] .
Bu görüşü kuvvetlendiren, Allah Teâlâ'nın: { مَا يَنْظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً } “Onlar tek bir korkunç sesten başkasına bakmazlar” [Yâsîn, 49] ve { فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ } “O ancak tek bir haykırıştır” [Sâffât, 19] buyruklarıdır. İkincisi: Âlemin harap olması esnasında yüce ve aşağı cisimler (gökler ve yer) birbirine şiddetle çarpar; işte bu çarpışma (kar'a) sebebiyle kıyamet gününe el-Kâria denilmiştir. Üçüncüsü: Kâria, dehşetler ve korkularla insanlara çarpan [hadisedir]. Bu da göklerde yarılma ve parçalanma, güneşte ve ayda dürülme, yıldızlarda dökülme, dağlarda ufalanma ve savrulma, yerde ise dürülme ve değiştirilme ile gerçekleşir; bu Kelbî'nin görüşüdür. Dördüncüsü: O, Allah'ın düşmanlarını azap, rezillik ve ibret verici ceza ile çarpar; bu da Mukâtil'in görüşüdür. Bazı muhakkikler şöyle demiştir: Bu görüş, Allah Teâlâ'nın: { وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ } “Ve onlar o günün korkusundan emindirler” [Neml, 89] buyruğundan ötürü Kelbî'nin görüşünden daha evladır.
57490. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي إِعْرَابِ قَوْلِهِ: الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: أَنَّهُ تَحْذِيرٌ وَقَدْ/ جَاءَ التَّحْذِيرُ بِالرَّفْعِ وَالنَّصْبِ تَقُولُ: الْأَسَدُ الْأَسَدُ، فَيَجُوزُ الرَّفْعُ وَالنَّصْبُ وثانيها: وفيه إِضْمَارٌ أَيْ سَتَأْتِيكُمُ الْقَارِعَةُ عَلَى مَا
İkinci Mesele: { الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ } sözünün irabında [birkaç] vecih vardır: Birincisi: Bunun bir sakındırma (tahzîr) olmasıdır. Sakındırma hem ref hem de nasb ile gelebilir; nitekim sen: "el-Esedu el-Esedu / el-Esede el-Esede (Aslan! Aslan!)" dersin ve hem ref hem de nasb caiz olur. İkincisi: Bunda bir gizleme (idmâr) vardır; yani:
57491. Metin
أَخْبَرْتُ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: إِذا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ [الْعَادِيَاتِ: ٩] وَثَالِثُهَا: رُفِعَ بِالِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ: مَا الْقارِعَةُ وَعَلَى قَوْلِ قُطْرُبٍ الْخَبَرُ. وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ فَإِنْ قِيلَ: إِذَا أَخْبَرْتَ عَنْ شَيْءٍ بِشَيْءٍ فَلَا بُدَّ وَأَنْ تَسْتَفِيدَ مِنْهُ عِلْمًا زَائِدًا، وَقَوْلُهُ: وَما أَدْراكَ يُفِيدُ كَوْنَهُ جَاهِلًا بِهِ فَكَيْفَ يُعْقَلُ أَنْ يَكُونَ هَذَا خَبَرًا؟ قُلْنَا: قَدْ حَصَلَ لَنَا بِهَذَا الْخَبَرِ عِلْمٌ زَائِدٌ، لِأَنَّا كُنَّا نَظُنُّ أَنَّهَا قَارِعَةٌ كَسَائِرِ الْقَوَارِعِ، فَبِهَذَا التَّجْهِيلِ عَلِمْنَا أَنَّهَا قَارِعَةٌ فَاقَتِ الْقَوَارِعَ فِي الْهَوْلِ وَالشِّدَّةِ.
{ إِذا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ } “Kabirlerdekiler dışarı fırlatıldığı zaman” [Âdiyât, 9] buyruğunda haber verdiğim üzere o Kâria mutlaka size gelecektir, demektir. Üçüncüsü: Mübteda (özne) olarak merfû kılınmıştır, haberi (yüklemi) ise: { مَا الْقارِعَةُ } ifadesidir; Kutrub'un kavline göre ise haber { وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ } cümlesidir. Eğer: “Bir şey hakkında bir şeyle haber verdiğinde ondan ilave bir bilgi edinmiş olman gerekir. Oysa { وَما أَدْراكَ } sözü onun bunu bilmediğini ifade eder; öyleyse bunun haber olması nasıl makul olur?” denilirse, biz deriz ki: Biz bu haberle ilave bir bilgi elde etmiş olduk; çünkü biz onun diğer felaketler gibi bir felaket olduğunu sanıyorduk, işte bu bilgisizliği ortaya koyma (techîl) sayesinde onun, dehşet ve şiddet bakımından diğer bütün felaketleri aştığını öğrenmiş olduk.
57492. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: قَوْلُهُ: وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ فِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: مَعْنَاهُ لَا عِلْمَ لَكَ بِكُنْهِهَا، لِأَنَّهَا فِي الشِّدَّةِ بِحَيْثُ لَا يَبْلُغُهَا وَهْمُ أَحَدٍ وَلَا فَهْمُهُ، وَكَيْفَمَا قَدَّرْتَهُ فَهُوَ أَعْظَمُ مِنْ تَقْدِيرِكَ كَأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: قَوَارِعُ الدُّنْيَا فِي جَنْبِ تِلْكَ الْقَارِعَةِ كَأَنَّهَا لَيْسَتْ بِقَوَارِعَ، وَنَارُ الدُّنْيَا فِي جَنْبِ نَارِ الْآخِرَةِ كَأَنَّهَا لَيْسَتْ بِنَارٍ، وَلِذَلِكَ قَالَ فِي آخِرِ السُّورَةِ: نارٌ حامِيَةٌ [القارعة: ١١] تَنْبِيهًا عَلَى أَنَّ نَارَ الدُّنْيَا فِي جَنْبِ تِلْكَ لَيْسَتْ بِحَامِيَةٍ، وَصَارَ آخِرُ السُّورَةِ مُطَابِقًا لأولها من هذا الوجه. فإن قيل: هاهنا قَالَ: وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ وَقَالَ فِي آخِرِ السُّورَةِ: فَأُمُّهُ هاوِيَةٌ وَما أَدْراكَ مَا هِيَهْ [القارعة: ٩، ١٠] وَلَمْ يَقُلْ: وَمَا أَدْرَاكَ مَا هَاوِيَةٌ فَمَا الْفَرْقُ؟ قُلْنَا: الْفَرْقُ أَنَّ كَوْنَهَا قَارِعَةً أَمْرٌ مَحْسُوسٌ، أَمَّا كَوْنُهَا هَاوِيَةً فَلَيْسَ كَذَلِكَ، فَظَهَرَ الْفَرْقُ بَيْنَ الْمَوْضِعَيْنِ وَثَانِيهَا: أَنَّ ذَلِكَ التَّفْصِيلَ لَا سَبِيلَ لِأَحَدٍ إِلَى الْعِلْمِ بِهِ إِلَّا بِإِخْبَارِ اللَّهِ وَبَيَانِهِ، لِأَنَّهُ بَحْثٌ عَنْ وُقُوعِ الْوَقَعَاتِ لَا عَنْ وُجُوبِ الْوَاجِبَاتِ، فَلَا يَكُونُ إِلَى مَعْرِفَتِهِ دَلِيلٌ إِلَّا بِالسَّمْعِ.
Üçüncü Mesele: { وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ } buyruğunda [şu] vecihler vardır: Birincisi: Bunun anlamı, onun hakikatine dair senin bir bilgin yoktur demektir. Çünkü o, şiddet bakımından hiç kimsenin vehminin ve anlayışının ulaşamayacağı bir derecededir. Sen onu nasıl takdir edersen et, o senin takdirinden daha büyüktür. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Dünya felaketleri o Kâria'nın yanında sanki felaket değildir; dünya ateşi de ahiret ateşinin yanında sanki ateş değildir. Nitekim dünya ateşinin o ateşe nispetle kızgın sayılmayacağına dikkat çekmek üzere sûrenin sonunda: { نارٌ حامِيَةٌ } “Kızgın bir ateştir” [Kâria, 11] buyurmuştur. Böylece bu yönden sûrenin sonu başıyla uyumlu olmuştur. Eğer: “Burada { وَما أَدْراكَ مَا الْقارِعَةُ } demiş, sûrenin sonunda ise: { فَأُمُّهُ هاوِيَةٌ وَما أَدْراكَ مَا هِيَهْ } “Artık onun anası (sığınağı) Hâviye'dir. Onun ne olduğunu sana ne bildirdi?” [Kâria, 9-10] demiş de "Hâviye'nin ne olduğunu sana ne bildirdi?" dememiştir, [bu ikisi arasındaki] fark nedir?” denilirse, biz deriz ki: Aralarındaki fark şudur; onun kâria (çarpan bir hadise) olması hissedilir bir durumdur, hâviye (uçurum) olması ise böyle değildir. Böylece iki yer arasındaki fark ortaya çıkmış olur. İkincisi: Allah'ın bildirmesi ve açıklaması olmaksızın hiç kimsenin o tafsilatı bilmesine imkân yoktur. Çünkü bu, vaciplerin vücûbuna dair değil, vuku bulacak hadiselerin gerçekleşmesine dair bir konudur; dolayısıyla bunu bilmenin vahiyden (sem'î delilden) başka bir yolu yoktur.
57493. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: نَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ: الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ [الْحَاقَّةِ: ١- ٣] ثُمَّ قَالَ الْمُحَقِّقُونَ قَوْلُهُ: الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ أَشَدُّ مِنْ قَوْلِهِ: الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ لِأَنَّ النَّازِلَ آخِرًا لَا بُدَّ وَأَنْ يَكُونَ أَبْلَغَ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْهُ زِيَادَةُ التَّنْبِيهِ، وَهَذِهِ الزِّيَادَةُ لَا تَحْصُلُ إِلَّا إِذَا كَانَتْ أَقْوَى، وَأَمَّا بِالنَّظَرِ إِلَى الْمَعْنَى، فَالْحَاقَّةُ أَشَدُّ لِكَوْنِهِ رَاجِعًا إِلَى مَعْنَى الْعَدْلِ، وَالْقَارِعَةُ أَشَدُّ لِمَا أَنَّهَا تَهْجُمُ عَلَى القلوب بالأمر الهائل. ثم قال تعالى:
Dördüncü Mesele: Bu ayetin benzeri, Allah Teâlâ'nın: { الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ وَما أَدْراكَ مَا الْحَاقَّةُ } “Hâkka! Nedir o Hâkka? Hâkka'nın ne olduğunu sana ne bildirdi?” [Hâkka, 1-3] buyruğudur. Ardından muhakkikler şöyle demişlerdir: { الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ } ifadesi, { الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ } ifadesinden daha şiddetlidir. Çünkü sonra inen lafzın daha beliğ olması gerekir; zira ondan maksat uyarıyı artırmaktır ve bu artış ancak [ifade] daha kuvvetli olursa hasıl olur. Mana açısından bakıldığında ise; el-Hâkka, adaletin gerçekleşmesi manasına döndüğü için daha şiddetlidir; el-Kâria ise korkunç bir işle kalplere hücum ettiği için daha şiddetlidir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
57494. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : الآيات ٤ الى ٥]
[Kâria Sûresi (101), 4 ila 5. Âyetler]
57495. Metin
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ (٤) وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ (٥)
{ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ (٤) وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ (٥) } “O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olur; (4) Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (5)”
57496. Metin
قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : الظَّرْفُ نُصِبَ بِمُضْمَرٍ دَلَّتْ عَلَيْهِ الْقَارِعَةُ، أَيْ تَقْرَعُ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَذَا.
Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Zarf, el-Kâria'nın delalet ettiği gizli bir fiil ile mansub kılınmıştır; yani: “İnsanların şöyle olduğu gün [başlarına] çarpar” demektir.
57497. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَ ذَلِكَ الْيَوْمَ بِأَمْرَيْنِ الْأَوَّلُ: كَوْنُ النَّاسِ فِيهِ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ قَالَ الزَّجَّاجُ: الْفَرَاشُ هُوَ الْحَيَوَانُ الَّذِي يَتَهَافَتُ فِي النَّارِ، وَسُمِّيَ فَرَاشًا لِتَفَرُّشِهِ وَانْتِشَارِهِ، ثُمَّ إِنَّهُ/ تَعَالَى شَبَّهَ الْخَلْقَ وَقْتَ البعث هاهنا بِالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ، وَفِي آيَةٍ أُخْرَى بِالْجَرَادِ الْمُنْتَشِرِ. أَمَّا وَجْهُ التَّشْبِيهِ بِالْفَرَاشِ، فَلِأَنَّ الْفَرَاشَ إِذَا ثَارَ لَمْ يَتَّجِهْ لِجِهَةٍ وَاحِدَةٍ، بَلْ كُلُّ وَاحِدَةٍ مِنْهَا تَذْهَبُ إِلَى غَيْرِ جِهَةِ الْأُخْرَى، يَدُلُّ هَذَا عَلَى أَنَّهُمْ إِذَا بُعِثُوا فَزِعُوا، وَاخْتَلَفُوا فِي الْمَقَاصِدِ عَلَى جِهَاتٍ مُخْتَلِفَةٍ غَيْرِ مَعْلُومَةٍ، وَالْمَبْثُوثُ الْمُفَرَّقُ، يُقَالُ: بَثَّهُ إِذَا فَرَّقَهُ. وَأَمَّا وَجْهُ التَّشْبِيهِ بِالْجَرَادِ فَهُوَ فِي الْكَثْرَةِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: كَغَوْغَاءِ الْجَرَادِ يَرْكَبُ بَعْضُهُ بَعْضًا، وَبِالْجُمْلَةِ فَاللَّهُ ﷾ شَبَّهَ النَّاسَ فِي وَقْتِ الْبَعْثِ بِالْجَرَادِ الْمُنْتَشِرِ، وَبِالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ، لِأَنَّهُمْ لَمَّا بُعِثُوا يَمُوجُ بَعْضُهُمْ فِي بَعْضٍ كَالْجَرَادِ والفراش، ويأكد مَا ذَكَرْنَا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: فَتَأْتُونَ أَفْواجاً [النَّبَأِ: ١٨] وَقَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ [الْمُطَفِّفِينَ: ٦] وَقَوْلِهِ فِي قِصَّةِ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ: وَتَرَكْنا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ [الْكَهْفِ: ٩٩] فَإِنْ قِيلَ: الجراد
Bil ki Allah Teâlâ o günü iki özellikle nitelendirmiştir: Birincisi: İnsanların orada yayılmış pervaneler gibi olmasıdır. Zeccâc şöyle demiştir: el-Ferâş (الفراش), ateşe kendini atan hayvandır; yayılması ve dağılmasından dolayı ona ferâş adı verilmiştir. Sonra Allah Teâlâ diriliş vaktinde mahlûkatı burada yayılmış pervanelere, başka bir ayette ise yayılmış çekirgelere benzetmiştir. Pervaneye benzetilmesinin yönü şudur: Pervaneler havalandığında tek bir yöne yönelmezler, aksine her biri diğerinden farklı bir yöne gider. Bu da gösterir ki onlar diriltildiklerinde dehşete kapılacaklar ve hedefleri belirsiz, farklı yönlere dağılacaklardır. el-Mebsûs (المبثوث) ise dağıtılmış demektir; nitekim onu dağıttığında "bessahu (بثه)" denilir. Çekirgeye benzetilmesinin yönü ise çokluktur. Ferrâ şöyle demiştir: "Birbirinin üzerine binen çekirge sürüsü gibidirler." Özetle Allah [Celle Celâluhû], insanları diriliş vaktinde yayılmış çekirgelere ve dağılmış pervanelere benzetmiştir; çünkü onlar diriltildiklerinde çekirgeler ve pervaneler gibi birbirine karışıp dalgalanırlar. Zikrettiğimiz bu hususu Allah Teâlâ'nın: { فَتَأْتُونَ أَفْواجاً } “Siz de bölük bölük gelirsiniz” [Nebe, 18], { يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ } “İnsanların âlemlerin Rabbi için ayağa kalkacağı gün” [Mutaffifîn, 6] ve Ye'cûc ile Me'cûc kıssasındaki: { وَتَرَكْنا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ } “O gün biz onları birbirleri içinde dalgalanır halde bırakmışızdır” [Kehf, 99] buyrukları teyit etmektedir. Eğer denilirse ki: Çekirge
57498. Metin
بِالنِّسْبَةِ إِلَى الْفَرَاشِ كِبَارٌ، فَكَيْفَ شَبَّهَ الشَّيْءَ الْوَاحِدَ بِالصَّغِيرِ وَالْكَبِيرِ مَعًا؟ قُلْنَا: شَبَّهَ الْوَاحِدَ بِالصَّغِيرِ وَالْكَبِيرِ لَكِنْ فِي وَصْفَيْنِ. أَمَّا التَّشْبِيهُ بِالْفَرَاشِ فَبِذَهَابِ كُلِّ وَاحِدَةٍ إِلَى غَيْرِ جِهَةِ الْأُخْرَى وَأَمَّا بِالْجَرَادِ فَبِالْكَثْرَةِ وَالتَّتَابُعِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهَا تَكُونُ كِبَارًا أَوَّلًا كَالْجَرَادِ، ثُمَّ تَصِيرُ صِغَارًا كَالْفَرَاشِ بِسَبَبِ احْتِرَاقِهِمْ بِحَرِّ الشَّمْسِ، وَذَكَرُوا فِي التَّشْبِيهِ بِالْفَرَاشِ وُجُوهًا أُخْرَى أَحَدُهَا: مَا
pervaneye kıyasla büyüktür; tek bir şeyi aynı anda hem küçüğe hem de büyüğe nasıl benzetmiştir? Biz deriz ki: Tek bir şeyi iki farklı vasıf bakımından hem küçüğe hem büyüğe benzetmiştir. Pervaneye benzetilmesi her birinin diğerinden farklı yöne gitmesi bakımındandır; çekirgeye benzetilmesi ise çokluk ve peş peşe gelme bakımındandır. Şöyle denilmesi de muhtemeldir: Onlar başlangıçta çekirge gibi büyüktürler, sonra güneşin sıcağıyla yanmaları sebebiyle pervane gibi küçülürler. Pervaneye benzetilmesinde başka vecihler de zikretmişlerdir, bunlardan birincisi şudur:
57499. Metin
رُوِيَ أَنَّهُ ﵇ قَالَ: «النَّاسُ عَالِمٌ وَمُتَعَلِّمٌ، وَسَائِرُ النَّاسِ هَمَجٌ رَعَاعٌ»
Rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «İnsanlar ya âlimdir ya da ilim öğrenendir; insanların geri kalanı ise ayak takımı ve ipsiz sapsız kimselerdir.»
57500. Metin
فَجَعَلَهُمُ الله في الأخرى كذلك جزاء وفاقا وَثَانِيهَا: أَنَّهُ تَعَالَى إِنَّمَا أَدْخَلَ حَرْفَ التَّشْبِيهِ، فَقَالَ:
Allah da [bu fiillerine] tam uygun bir ceza olarak onları ahirette böyle kılmıştır. İkincisi: Allah Teâlâ teşbih harfi getirerek şöyle buyurmuştur:
57501. Metin
كَالْفَراشِ لِأَنَّهُمْ يَكُونُونَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ أَذَلَّ مِنَ الْفَرَاشِ، لِأَنَّ الْفَرَاشَ لَا يُعَذَّبُ وَهَؤُلَاءِ يُعَذَّبُونَ، وَنَظِيرُهُ:
{ كَالْفَراشِ } “Pervaneler gibi”; çünkü onlar o gün pervaneden daha zelil olacaklardır. Zira pervane azap görmez, oysa bunlar azap göreceklerdir. Bunun benzeri:
57502. Metin
كَالْأَنْعامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ [الفرقان: ٤٤] .
{ كَالْأَنْعامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ } “Hayvanlar gibidirler, hatta daha da şaşkındırlar” [Furkân, 44] ayetidir.
57503. Metin
الصِّفَةُ الثَّانِيَةُ: مِنْ صِفَاتِ ذَلِكَ الْيَوْمِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ الْعِهْنُ الصُّوفُ ذُو الْأَلْوَانِ، وَقَدْ مَرَّ تَحْقِيقُهُ عِنْدَ قَوْلِهِ: وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ [المعارج: ٩] وَالنَّفْشُ فَكُّ الصُّوفِ حَتَّى يَنْتَفِشَ بَعْضُهُ عَنْ بَعْضٍ، وَفِي قِرَاءَةِ ابْنِ مَسْعُودٍ: (كَالصُّوفِ الْمَنْفُوشِ) .
O günün niteliklerinden İkinci Nitelik: Allah Teâlâ'nın: { وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } “Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur” buyruğudur. el-Ihn (العهن), renk renk yündür; bunun tahkiki { وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ } “Dağlar da renkli yün gibi olur” [Meâric, 9] buyruğunun tefsirinde geçmişti. en-Nefş (النفش) ise yünün birbirinden ayrılıp kabarması için ditilmesidir. İbn Mes'ûd'un kıraatinde ise: (كالصوف المنفوش) "atılmış yün gibi" şeklindedir.
57504. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَخْبَرَ أَنَّ الْجِبَالَ مُخْتَلِفَةُ الْأَلْوَانِ عَلَى مَا قَالَ: وَمِنَ الْجِبالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوانُها وَغَرابِيبُ سُودٌ [فَاطِرٍ: ٢٧] ثُمَّ إِنَّهُ سُبْحَانَهُ يُفَرِّقُ أَجْزَاءَهَا وَيُزِيلُ التَّأْلِيفَ وَالتَّرْكِيبَ عَنْهَا فَيَصِيرُ ذَلِكَ مُشَابِهًا لِلصُّوفِ الملون بالألوان المختلفة إذا جعل منفوشا، وهاهنا مَسَائِلُ:
Bil ki Allah Teâlâ: { وَمِنَ الْجِبالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوانُها وَغَرابِيبُ سُودٌ } “Dağlardan da beyaz, kırmızı, renkleri çeşit çeşit ve kapkara yollar vardır” [Fâtır, 27] buyurduğu üzere dağların farklı renklerde olduğunu haber vermiştir. Sonra O Sübhânehu, onların parçalarını dağıtır, aralarındaki birleşimi ve yapıyı yok eder; böylece o [dağlar], atılıp ditilmiş rengârenk yünlere benzer hale gelir. Burada [bazı] meseleler vardır:
57505. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: إِنَّمَا ضَمَّ بَيْنَ حَالِ النَّاسِ وَبَيْنَ حَالِ الْجِبَالِ، كَأَنَّهُ تَعَالَى نَبَّهَ عَلَى أَنَّ تَأْثِيرَ تِلْكَ الْقَرْعَةِ فِي الْجِبَالِ هُوَ أَنَّهَا صَارَتْ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ، فَكَيْفَ يَكُونُ حَالُ الْإِنْسَانِ عِنْدَ سَمَاعِهَا! فَالْوَيْلُ ثُمَّ الْوَيْلُ لا بن آدَمَ إِنْ لَمْ تَتَدَارَكْهُ رَحْمَةُ رَبِّهِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ أَنَّ جِبَالَ النَّارِ تَصِيرُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ لِشِدَّةِ حُمْرَتِهَا.
Birinci Mesele: İnsanların hali ile dağların halini bir arada zikretmiştir; zira Allah Teâlâ sanki şuna dikkat çekmiştir: O çarpmanın (kâria) dağlar üzerindeki etkisi onları atılmış renkli yün gibi yapmasıdır, öyleyse onu işittiğinde insanın hali nice olur! Eğer Rabbinin rahmeti imdadına yetişmezse Âdemoğlunun vay haline, sonra yine vay haline! Muradın, aşırı kırmızılığından ötürü cehennem dağlarının atılmış renkli yün gibi olması ihtimali de vardır.
57506. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَدْ وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى تَغَيُّرَ الْأَحْوَالِ عَلَى الْجِبَالِ مِنْ وُجُوهٍ أَوَّلُهَا: أَنْ تَصِيرَ قِطَعًا، كَمَا قال:
İkinci Mesele: Allah Teâlâ dağların geçireceği durum değişikliklerini [birkaç] vecihle nitelemiştir. Birincisi: Şöyle buyurduğu gibi parçalar haline gelmesidir:
57507. Metin
وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً «١» [الْحَاقَّةِ: ١٤] ، وَثَانِيهَا: أَنْ تَصِيرَ كَثِيبًا مَهِيلًا، كَمَا قَالَ:
{ وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً } «١» “Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla çarpıldığı zaman” [Hâkka, 14]. İkincisi: Şöyle buyurduğu gibi akıp giden bir kum yığını haline gelmesidir:
57508. Metin
وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ [النَّمْلِ: ٨٨] ثُمَّ تَصِيرُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ، وَهِيَ أَجْزَاءٌ كَالذَّرِّ تَدْخُلُ/ مِنْ كُوَّةِ الْبَيْتِ لَا تَمَسُّهَا الْأَيْدِي، ثُمَّ قَالَ: فِي الرَّابِعِ تَصِيرُ سَرَابًا، كَمَا قَالَ وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً [النَّبَأِ: ٢٠] .
{ وَتَرَى الْجِبالَ تَحْسَبُها جامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ } “Dağları görürsün de onları hareketsiz sanırsın; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçerler” [Neml, 88]; sonra atılmış renkli yün gibi olur ki bunlar evin penceresinden giren ve ellere temas etmeyen zerreler halindeki parçalardır. Dördüncüsünde ise şöyle buyurduğu gibi serap haline gelir: { وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً } “Dağlar yürütülmüş, artık bir serap olmuştur” [Nebe, 20].
57509. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: لَمْ يَقُلْ: يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ وَالْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ بَلْ قَالَ: وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ لِأَنَّ التَّكْرِيرَ فِي مِثْلِ هَذَا الْمَقَامِ أَبْلَغُ فِي التَّحْذِيرِ.
Üçüncü Mesele: "İnsanların yayılmış pervaneler, dağların da atılmış renkli yün gibi olduğu gün" dememiş; bilakis { وَتَكُونُ الْجِبالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } "Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur" buyurmuştur. Çünkü böylesi bir makamda [fiilin] tekrar edilmesi, sakındırma hususunda daha beliğdir.
57510. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا وَصَفَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قسم الناس فيه إلى قسمين فقال:
Bil ki Allah Teâlâ kıyamet gününü niteleyince, oradaki insanları iki kısma ayırmış ve şöyle buyurmuştur:
57511. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : آية ٦]
[Kâria Sûresi (101), 6. Âyet]
57512. Metin
فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوازِينُهُ (٦)
{ فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوازِينُهُ (٦) } “Artık kimin tartıları ağır gelirse, (6)”
57513. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ فِي الموازين قولين: أَنَّهُ جَمْعُ مَوْزُونٍ وَهُوَ الْعَمَلُ الَّذِي لَهُ وَزْنٌ وَخَطَرٌ عِنْدَ اللَّهِ، وَهَذَا قَوْلُ الْفَرَّاءِ قَالَ: وَنَظِيرُهُ يُقَالُ: عِنْدِي دِرْهَمٌ بِمِيزَانِ دِرْهَمِكَ وَوَزْنِ دِرْهَمِكَ وَدَارِي بِمِيزَانِ دَارِكَ وَوَزْنِ دَارِكَ أَيْ بِحِذَائِهَا وَالثَّانِي: أَنَّهُ جَمْعُ مِيزَانٍ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمِيزَانُ لَهُ لِسَانٌ وَكِفَّتَانِ لَا يُوزَنُ فِيهِ إِلَّا الْأَعْمَالُ فَيُؤْتَى بِحَسَنَاتِ الْمُطِيعِ فِي أَحْسَنِ صُورَةٍ، فَإِذَا رَجَحَ فَالْجَنَّةُ لَهُ وَيُؤْتَى بِسَيِّئَاتِ الْكَافِرِ فِي أَقْبَحِ صُورَةٍ فَيَخِفُّ وَزْنُهُ فَيَدْخُلُ النَّارَ. وَقَالَ الْحَسَنُ: فِي الْمِيزَانِ لَهُ كِفَّتَانِ وَلَا يُوصَفُ، قَالَ الْمُتَكَلِّمُونَ: إِنَّ نفس الحسنات والسيئات لا يصح
Bil ki mevâzîn (tartılar) hakkında iki görüş vardır1: [Birincisi], onun «mevzûn»un (tartılan şeyin) çoğulu olduğudur; bu da Allah katında bir ağırlığı ve kıymeti olan ameldir. Bu, Ferrâ’nın görüşüdür. O şöyle demiştir: Bunun benzeri olarak, «Yanımda senin dirheminin mîzânında ve senin dirheminin vezninde (ağırlığında) bir dirhem var» ve «Evim senin evinin mîzânında ve veznindedir», yani onun hizasındadır/karşısındadır denilir. İkincisi ise onun «mîzân»ın çoğulu olduğudur. İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle demiştir: «Mîzânın bir dili ve iki kefesi vardır; onda sadece ameller tartılır. İtaatkâr kimsenin iyilikleri en güzel surette getirilir; ağır bastığında cennet onundur. Kâfirin kötülükleri ise en çirkin surette getirilir, tartısı hafif kalır ve cehenneme girer.» Hasan [el-Basrî] de mîzân hakkında: «Onun iki kefesi vardır ve [keyfiyeti] tavsif edilemez» demiştir. Kelâm âlimleri ise şöyle demiştir: İyilik ve kötülüklerin bizzat kendilerinin tartılması sahih/mümkün değildir,
57514. Metin
وزنهما، خصوصا وقد نقضيا، بَلِ الْمُرَادُ أَنَّ الصُّحُفَ الْمَكْتُوبَ فِيهَا الْحَسَنَاتُ وَالسَّيِّئَاتُ تُوزَنُ، أَوْ يُجْعَلُ النُّورُ عَلَامَةَ الْحَسَنَاتِ وَالظُّلْمَةُ عَلَامَةَ السَّيِّئَاتِ، أَوْ تُصَوَّرُ صَحِيفَةُ الْحَسَنَاتِ بِالصُّورَةِ الْحَسَنَةِ وَصَحِيفَةُ السَّيِّئَاتِ بِالصُّورَةِ الْقَبِيحَةِ فَيَظْهَرُ بِذَلِكَ الثِّقَلُ وَالْخِفَّةُ، وَتَكُونُ الْفَائِدَةُ فِي ذَلِكَ ظُهُورَ حَالِ صَاحِبِ الْحَسَنَاتِ فِي الْجَمْعِ الْعَظِيمِ فَيَزْدَادُ سُرُورًا، وَظُهُورَ حَالِ صَاحِبِ السَّيِّئَاتِ فَيَكُونُ ذَلِكَ كَالْفَضِيحَةِ لَهُ عِنْدَ الْخَلَائِقِ. أَمَّا قَوْلُهُ تعالى:
özellikle de onlar geçip gitmişken; bilakis murad, sevap ve günahların yazılı olduğu amel defterlerinin tartılmasıdır; ya da nur sevapların, karanlık ise günahların alameti kılınır; veya sevap sayfası güzel bir surette, günah sayfası ise çirkin bir surette şekillendirilir de böylece ağırlık ve hafiflik ortaya çıkar. Bundaki hikmet/fayda ise, o büyük mahşer topluluğunda sevap sahibinin durumunun açığa çıkıp sevincinin artması ve günah sahibinin durumunun açığa çıkıp bunun mahlûkat huzurunda onun için bir rezillik olmasıdır. Allah Teâlâ'nın:
57515. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : آية ٧]
[Kâria Sûresi (101), 7. Âyet]
57516. Metin
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ (٧)
{ فَهُوَ فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ (٧) } “O, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir. (7)”
57517. Metin
فَالْعِيشَةُ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى الْعَيْشِ، كَالْخِيفَةِ بِمَعْنَى الْخَوْفِ، وَأَمَّا الرَّاضِيَةُ فَقَالَ الزَّجَّاجُ: مَعْنَاهُ أَيْ عِيشَةٍ ذَاتِ رِضًا يَرْضَاهَا صاحبها وهي كقولهم لا بن وَتَامِرٌ بِمَعْنَى ذُو لَبَنٍ وَذُو تَمْرٍ، وَلِهَذَا قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: تَفْسِيرُهَا مَرْضِيَّةٌ عَلَى مَعْنَى يَرْضَاهَا صاحبها. ثم قال تعالى:
el-Îşe (العيشة) kelimesi, havf (korku) manasındaki hîfe (خيفة) gibi, ayş (yaşayış) manasında bir masdardır. er-Râdıye'ye (الراضية) gelince; Zeccâc şöyle demiştir: Bunun manası, sahibinin kendisinden razı olduğu, hoşnutluk dolu bir yaşayış demektir. Bu, Arapların süt sahibi için "lâbin (لابن)" ve hurma sahibi için "tâmir (تامر)" demeleri gibidir. Bundan dolayı müfessirler: "Bunun tefsiri, sahibinin kendisinden razı olduğu 'mardıyye'dir" demişlerdir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
57518. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : آية ٨]
[Kâria Sûresi (101), 8. Âyet]
57519. Metin
وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوازِينُهُ (٨)
{ وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوازِينُهُ (٨) } “Kimin de tartıları hafif gelirse, (8)”
57520. Metin
أَيْ قَلَّتْ حَسَنَاتُهُ فَرَجَحَتِ السَّيِّئَاتُ عَلَى الْحَسَنَاتِ قَالَ أَبُو بَكْرٍ ﵁: إِنَّمَا ثَقُلَتْ مَوَازِينُ مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ بِاتِّبَاعِهِمُ الْحَقَّ فِي الدُّنْيَا وَثِقَلِهِ عَلَيْهِمْ، وَحُقَّ لِمِيزَانٍ لَا يُوضَعُ فِيهِ إِلَّا الْحَقُّ أَنْ يَكُونَ ثَقِيلًا، وَإِنَّمَا خَفَّتْ مَوَازِينُ مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ بِاتِّبَاعِهِمُ الْبَاطِلَ فِي الدُّنْيَا وَخِفَّتِهِ عَلَيْهِمْ، وَحُقَّ لِمِيزَانٍ يُوضَعُ فِيهِ الْبَاطِلُ أَنْ يَكُونَ خَفِيفًا، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِنَّمَا كَانَ كذلك لأن الحق ثقيل والباطل خفيف. / أما قوله تعالى:
Yani sevapları azalıp günahları sevaplarına ağır basmıştır. Ebû Bekir radıyallâhu anh şöyle demiştir: Tartıları ağır gelen kimselerin tartıları, ancak dünyada hakka uymaları ve hakkın onlara ağır gelmesi sebebiyle ağır basmıştır; içine sadece hak konulan bir terazinin ağır gelmesi de zaten haktır. Tartıları hafif gelen kimselerin tartıları ise, dünyada bâtıla uymaları ve bâtılın onlara hafif gelmesi sebebiyle hafif kalmıştır; içine bâtıl konulan bir terazinin hafif kalması da zaten haktır. Mukâtil de şöyle demiştir: Bu durum ancak hak ağır, bâtıl ise hafif olduğu için böyledir. Allah Teâlâ'nın:
57521. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : آية ٩]
[Kâria Sûresi (101), 9. Âyet]
57522. Metin
فَأُمُّهُ هاوِيَةٌ (٩)
{ فَأُمُّهُ هاوِيَةٌ (٩) } “Artık onun anası (varacağı yer) Hâviye'dir. (9)”
57523. Metin
فَفِيهِ وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: أَنَّ الْهَاوِيَةَ مِنْ أَسْمَاءِ النَّارِ وَكَأَنَّهَا النَّارُ الْعَمِيقَةُ يَهْوِي أَهْلُ النَّارِ فِيهَا مَهْوًى بَعِيدًا، وَالْمَعْنَى فَمَأْوَاهُ النَّارُ، وَقِيلَ: لِلْمَأْوَى أُمٌّ عَلَى سَبِيلِ التَّشْبِيهِ بِالْأُمِّ الَّتِي لَا يَقَعُ الْفَزَعُ مِنَ الْوَلَدِ إِلَّا إِلَيْهَا وَثَانِيهَا: فَأُمُّ رَأْسِهِ هَاوِيَةٌ فِي النَّارِ ذَكَرَهُ الْأَخْفَشُ وَالْكَلْبِيُّ وَقَتَادَةُ قَالَ: لِأَنَّهُمْ يهوون في النار على رؤوسهم وَثَالِثُهَا: أَنَّهُمْ إِذَا دَعَوْا عَلَى الرَّجُلِ بِالْهَلَاكِ قَالُوا: هَوَتْ أُمُّهُ لِأَنَّهُ إِذَا هَوَى أَيْ سَقَطَ وَهَلَكَ فَقَدْ هَوَتْ أُمُّهُ حُزْنًا وَثُكْلًا، فَكَأَنَّهُ قِيلَ:
Bunda [birkaç] vecih vardır: Birincisi: Hâviye cehennemin isimlerindendir; sanki o, cehennemliklerin içine doğru derin bir şekilde yuvarlandıkları (yehvî) derin bir ateştir. Mana ise: "Onun sığınağı cehennemdir" şeklindedir. Sığınağa "ümm (anne)" denilmesi, çocuğun korktuğunda sadece annesine sığınmasına benzetilmesinden ötürüdür. İkincisi: "Başının tepesi (ümmü re'sihi) ateşe yuvarlanacaktır" demektir; bunu Ahfeş, Kelbî ve Katâde zikretmiştir; Katâde: "Çünkü onlar ateşe baş aşağı yuvarlanırlar" demiştir. Üçüncüsü: Bir kimsenin helak olması için beddua ettiklerinde: "Anası düşsün/yuvarlansın (hevet ummuhu)" derler; çünkü o düştüğünde yani helak olduğunda, anası üzüntü ve evlat acısıyla yıkılıp gitmiştir. Sanki şöyle denilmiştir:
57524. Metin
وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَقَدْ هلك. ثم قال تعالى:
“Kimin de tartıları hafif gelirse o helak olmuştur.” Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
57525. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : آية ١٠]
[Kâria Sûresi (101), 10. Âyet]
57526. Metin
وَما أَدْراكَ ما هِيَهْ (١٠)
{ وَما أَدْراكَ ما هِيَهْ (١٠) } “Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? (10)”
57527. Metin
قال صاحب (هِيَهْ) ضَمِيرُ الدَّاهِيَةِ الَّتِي دَلَّ عَلَيْهَا قَوْلُهُ: فَأُمُّهُ هاوِيَةٌ فِي التَّفْسِيرِ الثَّالِثِ: أَوْ ضَمِيرُ (هَاوِيَةٌ) : وَالْهَاءُ لِلسَّكْتِ فَإِذَا وَصَلَ جَازَ حَذْفُهَا والاختيار الوقف بالهاء لا تباع الْمُصْحَفِ وَالْهَاءُ ثَابِتَةٌ فِيهِ، وَذَكَرْنَا الْكَلَامَ فِي هَذِهِ الْهَاءِ عِنْدَ قَوْلِهِ: لَمْ يَتَسَنَّهْ [الْبَقَرَةِ: ٢٥٩] فَبِهُداهُمُ اقْتَدِهْ [الْأَنْعَامِ: ٩٠] مَا أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ [الحاقة: ٢٨] . ثم قال تعالى:
[Keşşâf] sahibi şöyle demiştir: (hiyeh / هِيَهْ), üçüncü tefsire göre { فَأُمُّهُ هاوِيَةٌ } sözünün delalet ettiği felaketin zamiridir ya da "Hâviye"nin zamiridir. Buradaki "hâ" harfi sekt içindir; dolayısıyla vasl halinde (okumaya devam edildiğinde) hazfedilmesi caizdir; ancak mushafa uymak amacıyla sekt hâ'sı ile vakıf yapmak tercih edilir, çünkü o harf mushafta sabittir. Biz bu "hâ" harfine dair açıklamayı { لَمْ يَتَسَنَّهْ } “bozulmamış” [Bakara, 259], { فَبِهُداهُمُ اقْتَدِهْ } “onların hidayetine uy” [En'âm, 90] ve { مَا أَغْنى عَنِّي مالِيَهْ } “Malım bana fayda vermedi” [Hâkka, 28] buyruklarının tefsirinde zikretmiştik. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
57528. Metin
[سورة القارعة (١٠١) : آية ١١]
[Kâria Sûresi (101), 11. Âyet]
57529. Metin
نارٌ حامِيَةٌ (١١)
{ نارٌ حامِيَةٌ (١١) } “O, pek kızgın bir ateştir! (11)”
57530. Metin
وَالْمَعْنَى أَنَّ سَائِرَ النِّيرَانِ بِالنِّسْبَةِ إِلَيْهَا كَأَنَّهَا لَيْسَتْ حَامِيَةً، وَهَذَا الْقَدْرُ كَافٍ فِي التَّنْبِيهِ عَلَى قُوَّةِ سُخُونَتِهَا، نَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْهَا وَمِنْ جَمِيعِ أَنْوَاعِ الْعَذَابِ، وَنَسْأَلُهُ التَّوْفِيقَ وَحُسْنَ الْمَآبِ رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ.
Mana şudur: Diğer bütün ateşler ona nispetle sanki kızgın değil gibidir. Onun hararetinin şiddetine dikkat çekmek için bu kadarı kâfidir. Ondan ve her türlü azaptan Allah'a sığınırız; O'ndan muvaffakiyet ve güzel bir akıbet dileriz. Rabbimiz! Peygamberlerin vasıtasıyla bize vaad ettiklerini bize ver ve kıyamet gününde bizi rezil rüsvay etme; şüphesiz Sen vaadinden asla dönmezsin.