57623. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
57624. Metin
سورة العصر
Asr Suresi
57625. Metin
ثلاث آيات مكية
Üç ayettir ve Mekkîdir.
57626. Metin
[سورة العصر (١٠٣) : آية ١]
[Asr Suresi (103): Ayet 1]
57627. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
57628. Metin
وَالْعَصْرِ (١)
{ وَالْعَصْرِ (١) } “Asra yemin olsun.”
57629. Metin
اعْلَمْ أَنَّهُمْ ذَكَرُوا فِي تَفْسِيرِ الْعَصْرِ أَقْوَالًا.
Bil ki [müfessirler] “el-Asr”ın tefsirinde birtakım görüşler zikretmişlerdir:
57630. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّهُ الدَّهْرُ، وَاحْتَجَّ هَذَا الْقَائِلُ بِوُجُوهٍ أَحَدُهَا: مَا
Birincisi: Bunun dehr (zaman/çağ) olduğudur. Bu görüşü savunan kimse birkaç vecihle delil getirmiştir: Birincisi:
57631. Metin
رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ أَقْسَمَ بِالدَّهْرِ، وَكَانَ ﵇ يَقْرَأُ: وَالْعَصْرِ وَنَوَائِبِ الدَّهْرِ
Hz. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun dehre yemin ettiği ve (aleyhisselâm) { وَالْعَصْرِ وَنَوَائِبِ الدَّهْرِ } “Asra ve dehrin musibetlerine yemin olsun” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir.
57632. Metin
إِلَّا أَنَّا نَقُولُ: هَذَا مُفْسِدٌ لِلصَّلَاةِ، فَلَا نَقُولُ: إِنَّهُ قَرَأَهُ قُرْآنًا بَلْ تَفْسِيرًا، وَلَعَلَّهُ تَعَالَى لَمْ يَذْكُرِ الدَّهْرَ لِعِلْمِهِ بِأَنَّ الْمُلْحِدَ مُولَعٌ بِذِكْرِهِ وَتَعْظِيمِهِ وَمِنْ ذَلِكَ ذَكَرَهُ فِي: هَلْ أَتى [الْإِنْسَانِ: ١] رَدًّا عَلَى فَسَادِ قَوْلِهِمْ بِالطَّبْعِ وَالدَّهْرِ وَثَانِيهَا: أَنَّ الدَّهْرَ مُشْتَمِلٌ عَلَى الْأَعَاجِيبِ لِأَنَّهُ يَحْصُلُ فِيهِ السَّرَّاءُ وَالضَّرَّاءُ، وَالصِّحَّةُ وَالسُّقْمُ، وَالْغِنَى وَالْفَقْرُ، بَلْ فِيهِ مَا هُوَ أَعْجَبُ مِنْ كُلِّ عَجَبٍ، وَهُوَ أَنَّ الْعَقْلَ لَا يَقْوَى عَلَى أَنْ يَحْكُمَ عَلَيْهِ بِالْعَدَمِ، فَإِنَّهُ مُجَزَّأٌ مُقَسَّمٌ بِالسَّنَةِ وَالشَّهْرِ وَالْيَوْمِ وَالسَّاعَةِ وَمَحْكُومٌ عَلَيْهِ بِالزِّيَادَةِ وَالنُّقْصَانِ وَالْمُطَابَقَةِ، وَكَوْنِهِ مَاضِيًا وَمُسْتَقْبَلًا، فَكَيْفَ يَكُونُ مَعْدُومًا؟ وَلَا يُمْكِنُهُ أَنْ يَحْكُمَ عَلَيْهِ بِالْوُجُودِ لِأَنَّ الْحَاضِرَ غَيْرُ قَابِلٍ لِلْقِسْمَةِ وَالْمَاضِيَ وَالْمُسْتَقْبَلَ مَعْدُومَانِ، فَكَيْفَ يُمْكِنُ الْحُكْمُ عَلَيْهِ بِالْوُجُودِ؟ وَثَالِثُهَا: أَنَّ بَقِيَّةَ عُمُرِ الْمَرْءِ لَا قِيمَةَ لَهُ، فَلَوْ ضيعت ألف سنة، ثم تبث فِي اللَّمْحَةِ الْأَخِيرَةِ مِنَ الْعُمُرِ بَقِيتَ فِي الْجَنَّةِ أَبَدَ الْآبَادِ فَعَلِمْتَ حِينَئِذٍ أَنَّ أَشْرَفَ الْأَشْيَاءِ حَيَاتُكَ فِي تِلْكَ اللَّمْحَةِ، فَكَأَنَّ الدَّهْرَ وَالزَّمَانَ مِنْ جُمْلَةِ أُصُولِ النِّعَمِ، فَلِذَلِكَ أَقْسَمَ بِهِ وَنَبَّهَ عَلَى أَنَّ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ فُرْصَةٌ يُضَيِّعُهَا الْمُكَلَّفُ، وَإِلَيْهِ الْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ: وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ خِلْفَةً لِمَنْ أَرادَ أَنْ يَذَّكَّرَ أَوْ أَرادَ شُكُوراً [الْفُرْقَانِ: ٦٢] وَرَابِعُهَا: وَهُوَ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١٢] : قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ إِشَارَةٌ إِلَى الْمَكَانِ وَالْمَكَانِيَّاتِ، ثُمَّ قَالَ: وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهارِ وَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى الزَّمَانِ وَالزَّمَانِيَّاتِ، وَقَدْ بَيَّنَّا هناك أن الزمان أعلم وَأَشْرَفُ مِنَ الْمَكَانِ، فَلَمَّا كَانَ كَذَلِكَ كَانَ الْقَسَمُ بِالْعَصْرِ قَسَمًا بِأَشْرَفِ النِّصْفَيْنِ مِنْ مُلْكِ اللَّهِ وَمَلَكُوتِهِ وَخَامِسُهَا: أَنَّهُمْ كَانُوا يُضِيفُونَ الْخُسْرَانَ إِلَى نَوَائِبِ الدَّهْرِ، فَكَأَنَّهُ تَعَالَى أَقْسَمَ عَلَى أَنَّ الدَّهْرَ وَالْعَصْرَ نِعْمَةٌ حَاصِلَةٌ لَا عَيْبَ فِيهَا، إِنَّمَا الْخَاسِرُ الْمَعِيبُ هُوَ الْإِنْسَانُ وَسَادِسُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ الْعَصْرَ الَّذِي بِمُضِيِّهِ يَنْتَقِصُ عُمُرُكُ، فَإِذَا لَمْ يَكُنْ فِي مُقَابَلَتِهِ/ كَسْبٌ صار ذلك النقصان عن الْخُسْرَانِ، وَلِذَلِكَ قَالَ: لَفِي خُسْرٍ وَمِنْهُ قَوْلُ الْقَائِلِ:
Ancak biz şöyle deriz: Bu namazı bozar; bu sebeple biz, onun bunu Kur'an olarak değil, bilakis tefsir olarak okuduğunu söyleriz. Allah Teâlâ'nın dehr kelimesini zikretmemesi, mülhidin onu anmaya ve yüceltmeye pek düşkün olduğunu bilmesinden ötürü olabilir. Nitekim bundan dolayı { هَلْ أَتَى } “Gerçekten insanın üzerinden henüz anılan bir şey değilken uzun bir süre geçmedi mi?” [İnsân 1] ayetinde, onların tabiat ve dehr hakkındaki batıl görüşlerini reddetmek üzere onu zikretmiştir. İkincisi: Dehr hayret verici şeyleri kapsamaktadır; zira onda sevinç ve keder, sağlık ve hastalık, zenginlik ve fakirlik meydana gelir. Hatta onda her türlü hayret verici şeyden daha hayret verici olanı vardır ki o da şudur: Akıl, onun yokluğuna (ademine) hükmetmeye güç yetiremez; çünkü o yıl, ay, gün ve saat ile cüzlere ayrılmış, taksim edilmiş, artma, eksilme ve örtüşme ile, geçmiş ve gelecek oluşuyla nitelenmiştir. O hâlde nasıl madum (yok) olabilir? Varlığına (vücuduna) da hükmetmesi mümkün değildir; çünkü şimdiki an (hâzır) bölünmeyi kabul etmez, geçmiş ve gelecek ise madumdur. O hâlde var olduğuna nasıl hükmedilebilir? Üçüncüsü: İnsanın ömrünün kalan kısmının paha biçilemez olmasıdır. Eğer bin seneyi boşa harcasan, sonra ömrün son anında tevbe etsen, ebediyen cennette kalırsın. O zaman bilirsin ki en şerefli şey o andaki hayatındır. Sanki dehr ve zaman, temel nimetler cümlesindendir; bu sebeple Allah ona yemin etmiş ve gece ile gündüzün mükellefin heba ettiği bir fırsat olduğuna dikkat çekmiştir. Nitekim { وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهارَ خِلْفَةً لِمَنْ أَرادَ أَنْ يَذَّكَّرَ أَوْ أَرادَ شُكُوراً } “O, ibret almak veya şükretmek isteyen kimse için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir” [Furkân 62] ayetiyle buna işaret edilmiştir. Dördüncüsü: Allah Teâlâ'nın En'âm Suresi'ndeki { قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ } “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?' 'Allah'ındır' de” [En'âm 12] buyruğu mekâna ve mekânda bulunanlara işarettir. Sonra O: { وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهارِ } “Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur” buyurmuştur ki bu da zamana ve zamana bağlı olanlara işarettir. Biz orada zamanın mekândan daha mühim ve daha şerefli olduğunu açıklamıştık. Durum böyle olunca, asra yemin etmek, Allah'ın mülk ve melekûtunun iki yarısından en şereflisine yemin etmek olmuştur. Beşincisi: Onlar hüsranı dehrin musibetlerine nispet ediyorlardı; sanki Allah Teâlâ dehrin ve asrın kendisinde hiçbir kusur bulunmayan hâsıl bir nimet olduğuna, asıl hüsrana uğrayan ve kusurlu olanın ise insan olduğuna yemin etmiştir. Altıncısı: Allah Teâlâ, geçmesiyle senin ömrünün eksildiği asrı zikretmiştir; dolayısıyla bunun karşılığında bir kazanç bulunmadığında bu eksilme hüsranın ta kendisi olur. Bu sebeple O: { لَفِي خُسْرٍ } “Şüphesiz hüsrandadır” buyurmuştur. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
57633. Metin
إِنَّا لَنَفْرَحُ بِالْأَيَّامِ نَقْطَعُهَا ... وَكُلُّ يَوْمٍ مَضَى نَقْصٌ مِنَ الْأَجَلِ
Geçirdiğimiz günlerle muhakkak seviniriz... Hâlbuki geçen her gün ecelden bir eksilmedir.
57634. Metin
فَكَأَنَّ الْمَعْنَى: وَالْعَصْرِ الْعَجِيبِ أَمْرُهُ حَيْثُ يَفْرَحُ الْإِنْسَانُ بِمُضِيِّهِ لِظَنِّهِ أَنَّهُ وَجَدَ الرِّبْحَ مَعَ أَنَّهُ هَدْمٌ لِعُمُرِهِ
Sanki mana şöyledir: Hâli hayret verici olan o asra yemin olsun ki, insan ömrünü yok etmesine rağmen kâr elde ettiğini zannederek onun geçmesine sevinir.
57635. Metin
وإنه لفي خسر القول الثَّانِي: وَهُوَ قَوْلُ أَبِي مُسْلِمٍ: الْمُرَادُ بِالْعَصْرِ أَحَدُ طَرَفَيِ النَّهَارِ، وَالسَّبَبُ فِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا:
Ve o muhakkak hüsrandadır. İkinci görüş: Bu Ebû Müslim'in görüşüdür; asırdan maksat gündüzün iki vaktinden (tarafından) biridir [ikindi vaktidir]. Bunun gerekçesi birtakım vecihlerdir: Birincisi:
57636. Metin
أَنَّهُ أَقْسَمَ تَعَالَى بِالْعَصْرِ كَمَا أَقْسَمَ بِالضُّحَى لِمَا فِيهِمَا جَمِيعًا مِنْ دَلَائِلِ الْقُدْرَةِ فَإِنَّ كُلَّ بَكْرَةٍ كَأَنَّهَا الْقِيَامَةُ يَخْرُجُونَ مِنَ الْقُبُورِ وَتَصِيرُ الْأَمْوَاتُ أَحْيَاءً وَيُقَامُ الْمَوَازِينُ وَكُلَّ عَشِيَّةٍ تُشْبِهُ تَخْرِيبَ الدُّنْيَا بِالصَّعْقِ وَالْمَوْتِ، وَكُلُّ وَاحِدٍ مِنْ هَاتَيْنِ الْحَالَتَيْنِ شَاهِدُ عَدْلٍ ثُمَّ إِذَا لَمْ يَحْكُمِ الْحَاكِمُ عَقِيبَ الشَّاهِدَيْنِ عُدَّ خَاسِرًا فكذا الإنسان الغافل عنهما في خسرو ثانيها: قَالَ الْحَسَنُ ﵀: إِنَّمَا أَقْسَمَ بِهَذَا الْوَقْتِ تَنْبِيهًا عَلَى أَنَّ الْأَسْوَاقَ قَدْ دَنَا وَقْتُ انْقِطَاعِهَا وَانْتِهَاءُ التِّجَارَةِ وَالْكَسْبِ فِيهَا، فَإِذَا لَمْ تَكْتَسِبْ وَدَخَلْتَ الدَّارَ وَطَافَ الْعِيَالُ عَلَيْكَ يَسْأَلُكَ كُلُّ أَحَدٍ مَا هُوَ حَقُّهُ فَحِينَئِذٍ تَخْجَلُ فَتَكُونُ مِنَ الْخَاسِرِينَ، فَكَذَا نَقُولُ: وَالْعَصْرِ أَيْ عَصْرِ الدُّنْيَا قَدْ دَنَتِ الْقِيَامَةُ وَ [أَنْتَ] بَعْدُ لَمْ تَسْتَعِدَّ وَتَعْلَمْ أَنَّكَ تُسْأَلُ غَدًا عَنِ النَّعِيمِ الَّذِي كُنْتَ فِيهِ فِي دُنْيَاكَ، وَتُسْأَلُ فِي مُعَامَلَتِكَ مَعَ الْخَلْقِ وَكُلُّ أَحَدٍ مِنَ الْمَظْلُومِينَ يَدَّعِي مَا عَلَيْكَ فَإِذًا أَنْتَ خَاسِرٌ، وَنَظِيرُهُ: اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ [الْأَنْبِيَاءِ: ١] ، وَثَالِثُهَا: أَنَّ هَذَا الْوَقْتَ مُعَظَّمٌ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ
Allah Teâlâ'nın, kuşluk vaktine (duhâya) yemin ettiği gibi asra da yemin etmesidir; çünkü her ikisinde de kudret delilleri vardır. Zira her sabah sanki kıyamet gibidir; [insanlar] kabirlerden çıkarlar, ölüler dirilir ve teraziler kurulur. Her akşam ise çarpılma ve ölümle dünyanın harap olmasına benzer. Bu iki hâlin her biri adil bir şahittir; sonra şayet hâkim bu iki şahidin ardından hüküm vermezse hüsrana uğramış sayılır. İşte bunlardan gafil olan insan da böylesi bir hüsran içindedir. İkincisi: Hasan (rahimehullâh) şöyle demiştir: Bu vakte ancak çarşı-pazarların kapanma ve oralardaki ticaret ve kazancın sona erme vaktinin yaklaştığına dikkat çekmek için yemin etmiştir. Bir şey kazanamayıp eve girdiğinde ve çoluk çocuk etrafını sarıp her biri hakkı olanı senden istediğinde, o vakit mahcup olur ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Biz de şöyle deriz: “Vel-asr”, yani dünya asrına [yemin olsun ki], kıyamet yaklaştı ve sen henüz hazırlık yapmadın; yarın dünyanda içinde bulunduğun nimetlerden hesaba çekileceğini ve insanlarla olan muamelen hususunda sorgulanacağını, mazlumlardan her birinin senin üzerindeki hakkını talep edeceğini bilirsin, dolayısıyla sen hüsrandasın. Bunun benzeri: { اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ } “İnsanların hesaba çekilecekleri [gün] yaklaştı; hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler” [Enbiyâ 1] ayetidir. Üçüncüsü: Bu vaktin tazim edilmiş olmasıdır. Buna delil ise:
57637. Metin
قَوْلُهُ ﵇: «مَنْ حَلَفَ بَعْدَ الْعَصْرِ كَاذِبًا لَا يُكَلِّمُهُ اللَّهُ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ»
Hz. Peygamber'in (aleyhisselâm): “İkindiden sonra yalan yere yemin eden kimse ile Allah kıyamet günü konuşmaz ve ona bakmaz” buyruğudur.
57638. Metin
فَكَمَا أَقْسَمَ فِي حَقِّ الرَّابِحِ بِالضُّحَى فَكَذَا أَقْسَمَ فِي حَقِّ الْخَاسِرِ بِالْعَصْرِ وَذَلِكَ لِأَنَّهُ أَقْسَمَ بالضحى في حق الربح وبشر الرسول أن أمره إلى الإقبال وهاهنا فِي حَقِّ الْخَاسِرِ تَوَعَّدَهُ أَنْ أَمْرَهُ إِلَى الْإِدْبَارِ، ثُمَّ كَأَنَّهُ يَقُولُ بَعْضُ النَّهَارِ بَاقٍ فَيَحُثُّهُ عَلَى التَّدَارُكِ فِي الْبَقِيَّةِ بِالتَّوْبَةِ، وَعَنْ بَعْضِ السَّلَفِ: تَعَلَّمْتُ مَعْنَى السُّورَةِ مِنْ بَائِعِ الثَّلْجِ كَانَ يَصِيحُ وَيَقُولُ: ارْحَمُوا مَنْ يَذُوبُ رَأْسُ مَالِهِ، ارْحَمُوا مَنْ يَذُوبُ رَأْسُ مَالِهِ فَقُلْتُ: هَذَا مَعْنَى:
Kazanan kimse hakkında kuşluk vaktine (duhâya) yemin ettiği gibi, hüsrana uğrayan kimse hakkında da ikindi vaktine (asra) yemin etmiştir. Zira O, kazanç hususunda duhâya yemin etmiş ve Resûl'e işinin ilerlemeye doğru gideceğini müjdelemiştir. Burada ise hüsrana uğrayan kimse hakkında işinin gerilemeye doğru gideceği tehdidinde bulunmuştur. Sonra sanki O, günün bir kısmı kalmıştır diyerek kalan sürede tevbe ile telafi etmeye teşvik etmektedir. Seleften birinden şöyle rivayet edilmiştir: “Ben bu surenin manasını, 'Sermayesi eriyen kimseye merhamet edin! Sermayesi eriyen kimseye merhamet edin!' diye bağıran bir buz satıcısından öğrendim.” Ben de dedim ki: İşte şu ayetin manası budur:
57639. Metin
إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ يَمُرُّ بِهِ الْعَصْرُ فَيَمْضِي عُمُرُهُ وَلَا يَكْتَسِبُ فَإِذًا هُوَ خَاسِرٌ.
{ إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ } “Gerçekten insan hüsrandadır”; üzerinden asır (zaman) geçer, ömrü tükenir ve hiçbir şey kazanamaz, dolayısıyla o hüsrandadır.
57640. Metin
الْقَوْلُ الثَّالِثُ: وَهُوَ قَوْلُ مُقَاتِلٍ: أَرَادَ صَلَاةَ الْعَصْرِ، وَذَكَرُوا فِيهِ وُجُوهًا أَحَدُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى أَقْسَمَ بِصَلَاةِ الْعَصْرِ لِفَضْلِهَا بِدَلِيلِ قَوْلِهِ: وَالصَّلاةِ الْوُسْطى [الْبَقَرَةِ: ٢٣٨] صَلَاةِ الْعَصْرِ فِي مُصْحَفِ حَفْصَةَ وَقِيلَ فِي قَوْلِهِ: تَحْبِسُونَهُما مِنْ بَعْدِ الصَّلاةِ فَيُقْسِمانِ بِاللَّهِ [الْمَائِدَةِ: ١٠٦] إِنَّهَا صَلَاةُ الْعَصْرِ وَثَانِيهَا:
Üçüncü görüş: Bu Mukâtil'in görüşüdür; ikindi namazını murat etmiştir. Bunda birtakım vecihler zikretmişlerdir: Birincisi: Allah Teâlâ'nın faziletinden ötürü ikindi namazına yemin etmesidir; nitekim Hafsa'nın Mushafı'nda { وَالصَّلاةِ الْوُسْطى } “orta namaz” [Bakara 238] ifadesi “ikindi namazı” olarak yer almıştır. { تَحْبِسُونَهُما مِنْ بَعْدِ الصَّلاةِ فَيُقْسِمانِ بِاللَّهِ } “Onları namazdan sonra alıkoyarsınız, ikisi de Allah adına yemin ederler” [Mâide 106] ayetindeki namazın da ikindi namazı olduğu söylenmiştir. İkincisi:
57641. Metin
قَوْلُهُ ﵇: «مَنْ فَاتَتْهُ صَلَاةُ الْعَصْرِ فَكَأَنَّمَا وُتِرَ أَهْلَهُ وَمَالَهُ»
Hz. Peygamber'in (aleyhisselâm): “İkindi namazını kaçıran kimse, sanki ailesini ve malını yitirmiş gibidir” buyruğudur.
57642. Metin
وَثَالِثُهَا: أَنَّ التَّكْلِيفَ فِي أَدَائِهَا أَشَقُّ لِتَهَافُتِ النَّاسِ فِي تِجَارَاتِهِمْ وَمَكَاسِبِهِمْ آخِرَ النَّهَارِ وَاشْتِغَالِهِمْ بِمَعَايِشِهِمْ وَرَابِعُهَا:
Üçüncüsü: Günün sonunda insanların ticaretlerine, kazançlarına yönelmeleri ve geçim işleriyle meşgul olmaları sebebiyle onu eda etme mükellefiyetinin daha meşakkatli olmasıdır. Dördüncüsü:
57643. Metin
رُوِيَ أَنَّ امْرَأَةً كَانَتْ تَصِيحُ فِي سِكَكِ الْمَدِينَةِ وَتَقُولُ: دُلُّونِي عَلَى النَّبِيِّ ﷺ فَرَآهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَسَأَلَهَا مَاذَا حَدَثَ؟ قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ زَوْجِي غَابَ عَنِّي فَزَنَيْتُ فَجَاءَنِي وَلَدٌ مِنَ الزِّنَا فَأَلْقَيْتُ الْوَلَدَ فِي دَنٍّ مِنَ الْخَلِّ حَتَّى مَاتَ، ثُمَّ بِعْنَا ذَلِكَ الْخَلَّ فَهَلْ لِي مِنْ تَوْبَةٍ؟ فَقَالَ ﵇: أَمَّا الزِّنَا فَعَلَيْكِ الرَّجْمُ، أَمَّا قَتْلُ الْوَلَدِ فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ، وَأَمَّا بَيْعُ الْخَلِّ فَقَدِ ارْتَكَبْتِ كَبِيرًا، لَكِنْ ظَنَنْتُ أنك تركت صلاة/ صَلَاةَ الْعَصْرِ»
Rivayet edildiğine göre bir kadın Medine sokaklarında feryat ederek: “Bana Peygamber'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterin” diyordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu görüp ne olduğunu sordu. Kadın: “Ey Allah'ın Resûlü! Kocam benden uzaktaydı, zina ettim ve zinadan bir çocuğum oldu. Çocuğu bir sirke küpüne attım, nihayet öldü. Sonra o sirkeyi sattık; benim için tevbe imkânı var mıdır?” dedi. Bunun üzerine (aleyhisselâm) şöyle buyurdu: “Zinaya gelince sana recm gerekir. Çocuğu öldürmeye gelince cezası cehennemdir. Sirkeyi satmaya gelince büyük bir günah işledin; lâkin ben senin ikindi namazını terk ettiğini zannetmiştim.”
57644. Metin
فَفِي هَذَا الْحَدِيثِ إِشَارَةٌ إِلَى تَفْخِيمِ أَمْرِ هَذِهِ الصَّلَاةِ «١» وَخَامِسُهَا: أَنَّ صَلَاةَ الْعَصْرِ بِهَا يَحْصُلُ خَتْمُ طَاعَاتِ النَّهَارِ، فَهِيَ كَالتَّوْبَةِ بِهَا يُخْتَمُ الْأَعْمَالُ، فَكَمَا تَجِبُ الْوَصِيَّةُ بِالتَّوْبَةِ كَذَا بِصَلَاةِ الْعَصْرِ لِأَنَّ الْأُمُورَ بِخَوَاتِيمِهَا، فَأَقْسَمَ بِهَذِهِ الصَّلَاةِ تَفْخِيمًا لِشَأْنِهَا، وَزِيَادَةَ تَوْصِيَةِ الْمُكَلَّفِ عَلَى أَدَائِهَا وَإِشَارَةً مِنْهُ أَنَّكَ إِنْ أَدَّيْتَهَا عَلَى وَجْهِهَا عَادَ خُسْرَانُكَ رِبْحًا، كَمَا قال: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا [الشعراء: ٢٢٧] وَسَادِسُهَا:
Bu hadiste bu namazın şanının yüceliğine işaret vardır. «١» Beşincisi: İkindi namazı ile gündüzün taatlerinin nihayete ermesi gerçekleşir. Dolayısıyla o, amellerin kendisiyle mühürlendiği tevbe gibidir. Tevbeyi tavsiye etmek nasıl vacip ise, ikindi namazını tavsiye etmek de öyledir; çünkü işler sonlarına göredir. Bu sebeple O, şanını yüceltmek, mükellefe onu eda etmesini daha çok tavsiye etmek ve onu layıkıyla eda ettiğin takdirde hüsranının kâra dönüşeceğine işaret etmek üzere bu namaza yemin etmiştir; nitekim { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا } “Ancak iman edenler müstesna” [Şuarâ 227] buyurmuştur. Altıncısı:
57645. Metin
قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «ثَلَاثَةٌ لَا يَنْظُرُ اللَّهُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يُزَكِّيهِمْ
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Üç kişi vardır ki, Allah kıyamet günü onlara bakmaz, onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz;
57646. Metin
-[عُدَّ] مِنْهُمْ-
-onlardan biri olarak sayıldı-
57647. Metin
رَجُلٌ حَلَفَ بَعْدَ الْعَصْرِ كَاذِبًا»
ikindiden sonra yalan yere yemin eden adamdır” buyurmuştur.
57648. Metin
فَإِنْ قِيلَ صَلَاةُ الْعَصْرِ فِعْلُنَا، فَكَيْفَ يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ: أَقْسَمَ الله تعالى به؟ والجواب: أنه ليس
Eğer: “İkindi namazı1 bizim fiilimizdir, o hâlde Allah Teâlâ'nın ona yemin ettiği nasıl söylenebilir?” denilirse, cevabımız şudur: O,
57649. Metin
قِسْمًا مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا فِعْلُنَا، بَلْ مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا أَمْرٌ شَرِيفٌ تَعَبَّدَنَا اللَّهُ تَعَالَى بِهَا.
bizim fiilimiz olması bakımından değil, bilakis Allah Teâlâ'nın bizi kendisiyle ibadetle mükellef kıldığı şerefli bir emir olması bakımından yemin konusu kılınmıştır.
57650. Metin
الْقَوْلُ الرَّابِعُ: أَنَّهُ قَسَمٌ بِزَمَانِ الرَّسُولِ ﵇، وَاحْتَجُّوا عَلَيْهِ
Dördüncü görüş: Bunun Resûl'ün (aleyhisselâm) zamanına yapılan bir yemin olduğudur. Buna karşı
57651. Metin
بِقَوْلِهِ ﵇: «إِنَّمَا مَثَلُكُمْ وَمَثَلُ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مَثَلُ رَجُلٍ اسْتَأْجَرَ أَجِيرًا، فَقَالَ: مَنْ يَعْمَلُ مِنَ الْفَجْرِ إِلَى الظُّهْرِ بِقِيرَاطٍ، فَعَمِلَتِ الْيَهُودُ، ثُمَّ قَالَ:
onun (aleyhisselâm) şu sözüyle delil getirmişlerdir: “Sizinle sizden öncekilerin misali, ancak bir işçi tutan adamın misali gibidir. O: 'Fecirden öğleye kadar kim bir kırat karşılığında çalışır?' dedi; Yahudiler çalıştı. Sonra:
57652. Metin
مَنْ يَعْمَلُ مِنَ الظُّهْرِ إِلَى الْعَصْرِ بِقِيرَاطٍ، فَعَمِلَتِ النَّصَارَى، ثُمَّ قَالَ: مَنْ يَعْمَلُ مِنَ الْعَصْرِ إِلَى الْمَغْرِبِ بِقِيرَاطَيْنِ، فَعَمِلْتُمْ أَنْتُمْ، فَغَضِبَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى وَقَالُوا: نَحْنُ أَكْثَرُ عَمَلًا وَأَقَلُّ أَجْرًا! فَقَالَ اللَّهُ: وَهَلْ نَقَصْتُ مِنْ أَجْرِكُمْ شَيْئًا، قَالُوا: لَا، قَالَ: فَهَذَا فَضْلِي أُوتِيهِ مَنْ أَشَاءُ، فَكُنْتُمْ أَقَلَّ عَمَلًا وَأَكْثَرَ أَجْرًا»
'Öğleden ikindiye kadar kim bir kırat karşılığında çalışır?' dedi; Hristiyanlar çalıştı. Sonra: 'İkindiden akşama kadar kim iki kırat karşılığında çalışır?' dedi; siz çalıştınız. Bunun üzerine Yahudiler ve Hristiyanlar öfkelenip: 'Biz daha çok çalıştık, daha az ücret aldık!' dediler. Allah: 'Peki, sizin ücretinizden bir şey eksilttim mi?' buyurdu. 'Hayır' dediler. O da: 'İşte bu benim lütfumdur, onu dilediğime veririm' buyurdu. Böylece siz ameli daha az, ecri daha çok olanlar oldunuz.”
57653. Metin
فَهَذَا الْخَبَرُ دَلَّ عَلَى أَنَّ الْعَصْرَ هُوَ الزَّمَانُ الْمُخْتَصُّ بِهِ وَبِأُمَّتِهِ، فَلَا جَرَمَ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ، فَقَوْلُهُ: وَالْعَصْرِ أَيْ وَالْعَصْرِ الَّذِي أَنْتَ فِيهِ فَهُوَ تَعَالَى أَقْسَمَ بِزَمَانِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَبِمَكَانِهِ فِي قَوْلِهِ: وَأَنْتَ حِلٌّ بِهذَا الْبَلَدِ [الْبَلَدِ: ٢] وَبِعُمُرِهِ فِي قَوْلِهِ: لَعَمْرُكَ [الْحِجْرِ: ٧٢] فَكَأَنَّهُ قَالَ: وَعَصْرِكَ وَبَلَدِكَ وَعُمُرِكَ، وَذَلِكَ كُلُّهُ كَالظَّرْفِ لَهُ، فَإِذَا وَجَبَ تَعْظِيمُ حَالِ الظَّرْفِ فَقِسْ حَالَ الْمَظْرُوفِ، ثُمَّ وَجَّهَ الْقَسَمَ، كَأَنَّهُ تَعَالَى يَقُولُ: أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ حَضَرْتَهُمْ وَدَعَوْتَهُمْ، وَهُمْ أَعْرَضُوا عَنْكَ وَمَا الْتَفَتُوا إِلَيْكَ، فَمَا أَعْظَمَ خُسْرَانَهُمْ وَمَا أَجَلَّ خِذْلَانَهُمْ.
İşte bu haber, asrın ona ve ümmetine tahsis edilen zaman olduğuna delalet etmiştir. Dolayısıyla Allah Teâlâ ona yemin etmiştir. O'nun: { وَالْعَصْرِ } buyruğu, “senin içinde bulunduğun asra yemin olsun” demektir. O Teâlâ bu ayette onun zamanına, { وَأَنْتَ حِلٌّ بِهذَا الْبَلَدِ } “Ve sen bu şehirde serbestken” [Beled 2] ayetinde onun mekânına, { لَعَمْرُكَ } “Ömrüne andolsun” [Hicr 72] ayetinde ise onun ömrüne yemin etmiştir. Sanki O: “Senin asrına, senin beldene ve senin ömrüne yemin olsun” demiştir. Bütün bunlar onun için bir zarf (kap/mekân) gibidir; zarfın durumunu yüceltmek gerektiğinde mazrufunkini (içindekini) sen kıyas et. Sonra yeminin yönünü şöyle tayin etti: Sanki Allah Teâlâ şöyle demektedir: Sen ey Muhammed, onların yanında hazır bulundun ve onları davet ettin; onlar ise senden yüz çevirdiler ve sana iltifat etmediler. Onların hüsranı ne kadar büyük ve onların hüsran ve hezimeti ne kadar vahimdir!
57654. Metin
[سورة العصر (١٠٣) : آية ٢]
[Asr Suresi (103): Ayet 2]
57655. Metin
إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ (٢)
{ إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ (٢) } “Gerçekten insan hüsrandadır.”
57656. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda birtakım meseleler vardır:
57657. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْأَلِفُ وَاللَّامُ فِي الْإِنْسَانِ، يُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ لِلْجِنْسِ، وَأَنْ تَكُونَ لِلْمَعْهُودِ السَّابِقِ، فَلِهَذَا ذَكَرَ الْمُفَسِّرُونَ فِيهِ قَوْلَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ الْجِنْسُ وَهُوَ كَقَوْلِهِمْ: كَثُرَ الدِّرْهَمُ فِي أَيْدِي النَّاسِ، وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ اسْتِثْنَاءُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْإِنْسَانِ وَالْقَوْلُ الثَّانِي: الْمُرَادُ مِنْهُ شَخْصٌ مُعَيَّنٌ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ جَمَاعَةً مِنَ الْمُشْرِكِينَ كَالْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ، وَالْعَاصِ بْنِ وَائِلٍ، وَالْأَسْوَدِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي أَبِي لَهَبٍ، وَفِي خَبَرٍ مَرْفُوعٍ/ إِنَّهُ أَبُو جَهْلٍ،
Birinci Mesele: “el-İnsân” kelimesindeki elif-lâmın cins için olması da, ahd-i sâbık (bilinen fert) için olması da muhtemeldir. Bu sebeple müfessirler bu hususta iki görüş zikretmişlerdir: Birincisi: Ondan maksadın cins olduğudur; bu onların “İnsanların elinde dirhem çoğaldı” sözü gibidir. İman edenlerin insandan istisna edilmesi de bu görüşe delalet eder. İkinci görüş: Ondan maksadın belirli bir şahıs olduğudur. İbn Abbâs: “Velîd b. Mugîre, Âs b. Vâil ve Esved b. Abdilmuttalib gibi müşriklerden bir topluluğu kastetmektedir” demiştir. Mukâtil: “Ebû Leheb hakkında inmiştir” demiştir; merfû bir rivayette ise onun Ebû Cehil olduğu belirtilmiştir.
57658. Metin
وَرُوِيَ أَنَّ هَؤُلَاءِ كَانُوا يَقُولُونَ: إِنَّ مُحَمَّدًا لَفِي خُسْرٍ، فَأَقْسَمَ تعالى أن الأمر بالضد مما توهمون.
Rivayet edildiğine göre bunlar: “Muhammed muhakkak hüsrandadır” diyorlardı; Allah Teâlâ da durumun onların vehmettiğinin tam zıddı olduğuna yemin etti.
57659. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْخُسْرُ الْخُسْرَانُ، كَمَا قِيلَ: الْكُفْرُ فِي الْكُفْرَانِ، وَمَعْنَاهُ النُّقْصَانُ وَذَهَابُ رَأْسِ الْمَالِ، ثُمَّ فِيهِ تَفْسِيرَانِ، وَذَلِكَ لِأَنَّا إِذَا حَمَلْنَا الْإِنْسَانَ عَلَى الْجِنْسِ كَانَ مَعْنَى الْخُسْرِ هَلَاكَ نَفْسِهِ وَعُمُرِهِ، إِلَّا الْمُؤْمِنَ الْعَامِلَ فَإِنَّهُ مَا هَلَكَ عُمُرُهُ وَمَالُهُ، لِأَنَّهُ اكْتَسَبَ بِهِمَا سَعَادَةً أَبَدِيَّةً، وَإِنْ حَمَلْنَا لَفْظَ الْإِنْسَانِ عَلَى الْكَافِرِ كَانَ الْمُرَادُ كَوْنَهُ فِي الضَّلَالَةِ وَالْكُفْرِ إِلَّا مَنْ آمَنَ مِنْ هَؤُلَاءِ، فَحِينَئِذٍ يَتَخَلَّصُ مِنْ ذَلِكَ الْخَسَارِ إِلَى الرِّبْحِ.
İkinci Mesele: Husr (خُسْر), husrân (خُسْرَان) demektir; nitekim küfr (كُفْر) de küfrân (كُفْرَان) anlamında kullanılır. Bunun manası eksilme ve sermayenin elden gitmesidir. Sonra bunda iki tefsir vardır; zira insanı cinse hamlettiğimizde husrun manası, salih amel işleyen mümin müstesna, insanın nefsinin ve ömrünün helak olmasıdır; çünkü müminin ömrü ve malı helak olmamıştır, zira o ikisiyle ebedî saadeti kazanmıştır. Şayet insan lafzını kâfire hamletsek, onlardan iman edenler müstesna, maksat onun dalalet ve küfür içinde olmasıdır; zira o takdirde [iman eden kimse] bu hüsrandan kurtulup kâra ulaşır.
57660. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: إِنَّمَا قَالَ: لَفِي خُسْرٍ وَلَمْ يَقُلْ: لَفِي الْخُسْرِ، لِأَنَّ التَّنْكِيرَ يُفِيدُ التَّهْوِيلَ تَارَةً وَالتَّحْقِيرَ أُخْرَى، فَإِنْ حَمَلْنَا عَلَى الْأَوَّلِ كَانَ الْمَعْنَى إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ عَظِيمٍ لَا يَعْلَمُ كُنْهَهُ إِلَّا اللَّهُ، وَتَقْرِيرُهُ أَنَّ الذَّنْبَ يَعْظُمُ بِعِظَمِ مَنْ فِي حَقِّهِ الذَّنْبُ، أَوْ لِأَنَّهُ وَقَعَ فِي مُقَابَلَةِ النِّعَمِ الْعَظِيمَةِ، وَكِلَا الْوَجْهَيْنِ حَاصِلَانِ فِي ذَنْبِ الْعَبْدِ فِي حَقِّ رَبِّهِ، فَلَا جَرَمَ كَانَ ذَلِكَ الذَّنْبُ فِي غَايَةِ الْعِظَمِ، وَإِنْ حَمَلْنَاهُ عَلَى الثَّانِي كَانَ الْمَعْنَى أَنَّ خُسْرَانَ الْإِنْسَانِ دُونَ خُسْرَانِ الشَّيْطَانِ، وَفِيهِ بِشَارَةٌ أَنَّ فِي خَلْقِي مَنْ هُوَ أَعْصَى مِنْكَ، وَالتَّأْوِيلُ الصَّحِيحُ هُوَ الْأَوَّلُ.
Üçüncü Mesele: “lefi'l-husr” (belirli) demeyip { لَفِي خُسْرٍ } (nekre) buyurmuştur; çünkü nekre oluş bazen dehşeti/büyüklüğü (tehvîl), bazen de küçümsemeyi (tahkîr) ifade eder. Şayet birinciye hamledersek mana: “İnsan, mahiyetini ancak Allah'ın bildiği büyük bir hüsran içindedir” şeklinde olur. Bunun açıklaması şudur: Günah, hakkına girilen Zat'ın büyüklüğü ile büyür yahut da büyük nimetlerin karşısında vuku bulduğu için büyür. Her iki vecih de kulun Rabbi hakkındaki günahında mevcuttur; dolayısıyla o günah son derece büyüktür. Şayet ikinciye hamledersek mana: “İnsanın hüsranı şeytanın hüsranından daha aşağıdır” şeklinde olur ve bunda “Yaratıklarım arasında sana göre daha asi olan vardır” müjdesi yer alır. Doğru olan tevil ise birincisidir.
57661. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: لِقَائِلٍ: أَنْ يَقُولَ قَوْلُهُ: لَفِي خُسْرٍ يُفِيدُ التَّوْحِيدَ، مَعَ أَنَّهُ فِي أَنْوَاعٍ مِنَ الْخُسْرِ وَالْجَوَابُ: أَنَّ الْخُسْرَ الْحَقِيقِيَّ هُوَ حِرْمَانُهُ عَنْ خِدْمَةِ رَبِّهِ، وَأَمَّا الْبَوَاقِي وَهُوَ الْحِرْمَانُ عَنِ الْجَنَّةِ، والوقوع في
Dördüncü Mesele: Biri şöyle diyebilir: O hüsranın pek çok çeşidi içinde olmasına rağmen { لَفِي خُسْرٍ } buyruğu teklik (birlik) ifade etmektedir. Cevap şudur: Hakiki hüsran, Rabbinin kulluğundan/hizmetinden mahrum kalmaktır. Geriye kalanlar, yani cennetten mahrum kalmak ve ateşe
57662. Metin
النَّارِ، فَبِالنِّسْبَةِ إِلَى الْأَوَّلِ كَالْعَدَمِ، وَهَذَا كَمَا أَنَّ الْإِنْسَانَ فِي وُجُودِهِ فَوَائِدُ، ثُمَّ قَالَ: وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [الذَّارِيَاتِ: ٥٦] أَيْ لَمَّا كَانَ هَذَا الْمَقْصُودُ أَجَلَّ الْمَقَاصِدِ كَانَ سَائِرُ الْمَقَاصِدِ بِالنِّسْبَةِ إِلَيْهِ كَالْعَدَمِ.
düşmek ise birinciye nispetle yok gibidir. Bu, insanın varlığında birtakım faydalar varken Allah'ın: { وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” [Zâriyât 56] buyurması gibidir; yani bu maksat maksatların en yücesi olunca, diğer maksatlar ona nispetle yok hükmünde olmuştur.
57663. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَرَنَ بِهَذِهِ الْآيَةِ قَرَائِنَ تَدُلُّ عَلَى مُبَالَغَتِهِ تَعَالَى فِي بَيَانِ كَوْنِ الْإِنْسَانِ فِي خُسْرٍ أَحَدُهَا:
Bil ki Allah Teâlâ bu ayete, insanın hüsranda olduğunu beyan hususunda mübalağasına delalet eden karineler eklemiştir: Birincisi:
57664. Metin
قَوْلُهُ: لَفِي خُسْرٍ يُفِيدُ أَنَّهُ كَالْمَغْمُورِ فِي الْخُسْرَانِ، وَأَنَّهُ أَحَاطَ بِهِ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ وَثَانِيهَا: كَلِمَةُ إِنَّ، فَإِنَّهَا لِلتَّأْكِيدِ وَثَالِثُهَا: حَرْفُ اللَّامِ فِي لَفِي خُسْرٍ، وهاهنا احْتِمَالَانِ:
O'nun: { لَفِي خُسْرٍ } buyruğudur; bu, onun sanki hüsrana gömüldüğünü ve hüsranın onu her yönden kuşattığını ifade eder. İkincisi: “İnne” kelimesidir; zira o tekit içindir. Üçüncüsü: “Lefî husr”daki lâm harfidir. Burada iki ihtimal vardır:
57665. Metin
الْأَوَّلُ: فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لَفِي خُسْرٍ أَيْ فِي طَرِيقِ الْخُسْرِ، وَهَذَا كَقَوْلِهِ فِي أَكْلِ أَمْوَالِ الْيَتَامَى: إِنَّما يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا [النِّسَاءِ: ١٠] لَمَّا كَانَتْ عَاقِبَتُهُ النَّارَ.
Birincisi: Allah Teâlâ'nın: { لَفِي خُسْرٍ } buyruğu “hüsran yolunda” demektir; bu, yetimlerin mallarını yemeyi, akıbeti ateş olmasından ötürü { إِنَّما يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا } “Onlar karınlarına ancak ateş doldururlar” [Nisâ 10] şeklinde nitelemesi gibidir.
57666. Metin
الِاحْتِمَالُ الثَّانِي: أَنَّ الْإِنْسَانَ لَا يَنْفَكُّ عَنْ خُسْرٍ، لِأَنَّ الْخُسْرَ هُوَ تَضْيِيعُ رَأْسِ الْمَالِ، وَرَأْسُ مَالِهِ هُوَ عُمُرُهُ، وَهُوَ قَلَّمَا يَنْفَكُّ عَنْ تَضْيِيعِ عُمُرِهِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ كُلَّ سَاعَةٍ تَمُرُّ بِالْإِنْسَانِ فَإِنْ كَانَتْ مَصْرُوفَةً إِلَى الْمَعْصِيَةِ فَلَا شَكَّ فِي الْخُسْرَانِ، وَإِنْ كَانَتْ مَشْغُولَةً بِالْمُبَاحَاتِ فَالْخُسْرَانُ أَيْضًا حَاصِلٌ، لِأَنَّهُ كَمَا ذَهَبَ لَمْ يَبْقَ مِنْهُ أَثَرٌ، مَعَ أَنَّهُ كَانَ مُتَمَكِّنًا مِنْ أَنْ يَعْمَلَ فِيهِ عَمَلًا يَبْقَى أَثَرُهُ دَائِمًا، وَإِنْ كَانَتْ مَشْغُولَةً بِالطَّاعَاتِ فَلَا طَاعَةَ إِلَّا وَيُمْكِنُ الْإِتْيَانُ بِهَا، أَوْ بِغَيْرِهَا عَلَى وَجْهٍ أَحْسَنَ مِنْ ذَلِكَ، لِأَنَّ مَرَاتِبَ الْخُضُوعِ وَالْخُشُوعِ لِلَّهِ غَيْرُ مُتَنَاهِيَةٍ، فَإِنَّ مَرَاتِبَ جَلَالِ اللَّهِ وَقَهْرِهِ غَيْرُ مُتَنَاهِيَةٍ، وَكُلَّمَا كَانَ عِلْمُ الْإِنْسَانِ بِهَا أَكْثَرَ كَانَ خَوْفُهُ مِنْهُ تَعَالَى أَكْثَرَ، فَكَانَ تَعْظِيمُهُ/ عِنْدَ الْإِتْيَانِ بِالطَّاعَاتِ أَتَمَّ وَأَكْمَلَ، وَتَرْكُ الْأَعْلَى وَالِاقْتِصَارُ بِالْأَدْنَى نَوْعُ خُسْرَانٍ، فَثَبَتَ أَنَّ الْإِنْسَانَ لَا يَنْفَكُّ الْبَتَّةَ عَنْ نَوْعِ خُسْرَانٍ.
İkinci İhtimal: İnsanın hüsrandan asla ayrılmamasıdır; çünkü husr, sermayeyi boşa harcamaktır. Onun sermayesi ise ömrüdür ve o, ömrünü boşa harcamaktan pek az kurtulabilir. Zira insanın üzerinden geçen her saat, şayet günaha sarf edilmişse hüsranda olduğunda şüphe yoktur. Şayet mübahlarla meşgul olunmuşsa hüsran yine hâsıldır; çünkü [o vakit] geçip gittiğinde ondan geriye bir eser kalmaz, hâlbuki o kimse eseri daimi kalacak bir amel yapmaya muktedirdi. Şayet taatlerle meşgul olunmuşsa, hiçbir taat yoktur ki ondan veya başkasından daha güzel bir şekilde yapılması mümkün olmasın; zira Allah'a boyun eğme ve huşû dereceleri sonsuzdur; çünkü Allah'ın celal ve kahrının dereceleri sonsuzdur. İnsanın bunlara dair bilgisi ne kadar çok olursa, O Teâlâ'dan korkusu da o kadar çok olur; dolayısıyla taatleri yerine getirirken O'nu tazimi daha tam ve daha mükemmel olur. Daha üstün olanı bırakıp daha aşağı olanla yetinmek ise bir tür hüsrandır. Böylece insanın bir tür hüsrandan kesinlikle ayrılamayacağı sabit olmuş olur.
57667. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ كَالتَّنْبِيهِ عَلَى أَنَّ الْأَصْلَ فِي الْإِنْسَانِ أَنْ يَكُونَ فِي الْخُسْرَانِ وَالْخَيْبَةِ، وَتَقْرِيرُهُ أَنَّ سَعَادَةَ الْإِنْسَانِ فِي حُبِّ الْآخِرَةِ وَالْإِعْرَاضِ عَنِ الدُّنْيَا، ثُمَّ إِنَّ الْأَسْبَابَ الدَّاعِيَةَ إِلَى الْآخِرَةِ خَفِيَّةٌ، وَالْأَسْبَابَ الداعية إلى حب الدنيا ظاهرها، وَهِيَ الْحَوَاسُّ الْخَمْسُ وَالشَّهْوَةُ وَالْغَضَبُ، فَلِهَذَا السَّبَبِ صَارَ أَكْثَرُ الْخَلْقِ مُشْتَغِلِينَ بِحُبِّ الدُّنْيَا مُسْتَغْرِقِينَ فِي طَلَبِهَا، فَكَانُوا فِي الْخُسْرَانِ وَالْبَوَارِ، فَإِنْ قِيلَ: إِنَّهُ تَعَالَى قَالَ فِي سُورَةِ التِّينِ [٤، ٥] : لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ فَهُنَاكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الِابْتِدَاءَ مِنَ الْكَمَالِ والانتهاء إلى النقصان، وهاهنا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الِابْتِدَاءَ مِنَ النُّقْصَانِ وَالِانْتِهَاءَ إِلَى الْكَمَالِ، فَكَيْفَ وَجْهُ الْجَمْعِ؟ قُلْنَا: الْمَذْكُورُ في سورة التين أحوال البدن، وهاهنا أحوال النفس فلا تناقض بين القولين.
Bil ki bu ayet, insanda aslolanın hüsran ve hayal kırıklığı içinde bulunması olduğuna bir uyarı gibidir. Bunun açıklaması şudur: İnsanın saadeti ahireti sevmekte ve dünyadan yüz çevirmektedir. Sonra ahirete çağıran sebepler gizli, dünya sevgisine çağıran sebepler ise aşikârdır; onlar da beş duyu, şehvet ve gazaptır. Bu sebeple yaratılmışların çoğu dünya sevgisiyle meşgul olmuş, onu talep etmeye dalmış, böylece hüsran ve helak içinde kalmışlardır. Şayet: “O Teâlâ Tîn Suresi'nde: { لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ } 'Doğrusu biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik' [Tîn 4-5] buyurmuştur. Oradaki ifade başlangıcın kemalden ve nihayetin noksanlıktan olduğuna delalet ederken, buradaki ise başlangıcın noksanlıktan ve nihayetin kemale doğru olduğuna delalet etmektedir; bu durumda telif ciheti nasıldır?” denilirse, biz deriz ki: Tîn Suresi'nde zikredilen bedenin hâlleridir, buradaki ise nefsin hâlleridir; dolayısıyla iki söz arasında bir çelişki yoktur.
57668. Metin
[سورة العصر (١٠٣) : آية ٣]
[Asr Suresi (103): Ayet 3]
57669. Metin
إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ (٣)
{ إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ (٣) } “Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”
57670. Metin
قَوْلِهِ تَعَالَى: إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ.
Allah Teâlâ'nın: { إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnadır” buyruğu.
57671. Metin
اعْلَمْ أَنَّ الْإِيمَانَ وَالْأَعْمَالَ الصَّالِحَةَ قد تقدم تفسيرهما مرارا، ثم هاهنا مَسَائِلُ:
Bil ki iman ve salih amellerin tefsiri daha önce defalarca geçti. Sonra burada birtakım meseleler vardır:
57672. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: احْتَجَّ مَنْ قَالَ: الْعَمَلُ غَيْرُ دَاخِلٍ فِي مُسَمَّى الْإِيمَانِ، بِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى عَطَفَ عَمَلَ الصَّالِحَاتِ عَلَى الْإِيمَانِ، وَلَوْ كَانَ عَمَلُ الصَّالِحَاتِ دَاخِلًا فِي مُسَمَّى الْإِيمَانِ لَكَانَ ذَلِكَ تَكْرِيرًا وَلَا يُمْكِنُ أَنْ يُقَالَ: هَذَا التَّكْرِيرُ وَاقِعٌ فِي الْقُرْآنِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذْ أَخَذْنا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ [الْأَحْزَابِ: ٧] وَقَوْلِهِ: وَمَلائِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكالَ [الْبَقَرَةِ: ٩٨] لِأَنَّا نَقُولُ هُنَاكَ: إِنَّمَا حَسُنَ لِأَنَّ إِعَادَتَهُ تَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ أَشْرَفَ أَنْوَاعِ ذَلِكَ الْكُلِّيِّ، وَعَمَلُ الصَّالِحَاتِ لَيْسَ أَشْرَفَ أَنْوَاعِ الْأُمُورِ المسماة بالإيمان،
Birinci Mesele: “Amel imanın tanımına (müsemmasına) dâhil değildir” diyen kimse, Allah Teâlâ'nın salih ameller işlemeyi imana atfetmesiyle delil getirmiştir; zira şayet salih ameller işlemek imanın tanımına dâhil olsaydı, bu bir tekrar olurdu. “Bu tekrar Kur'an'da vaki olmaktadır; nitekim Allah Teâlâ: { وَإِذْ أَخَذْنا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ } 'Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden ve Nûh'tan da' [Ahzâb 7] ve: { وَمَلائِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكالَ } '...meleklerine, peygamberlerine, Cibrîl'e ve Mîkâl'e' [Bakara 98] buyurmuştur” denilemez. Çünkü biz deriz ki: Oradaki [atıf], tekrar zikredilmesinin o küllînin en şerefli fertleri olduğuna delalet etmesi sebebiyle güzel olmuştur; salih ameller işlemek ise iman tesmiye edilen şeylerin en şerefli çeşidi değildir.
57673. Metin
فَبَطَلَ هَذَا التَّأْوِيلُ. قَالَ الْحَلِيمِيُّ: هَذَا التَّكْرِيرُ وَاقِعٌ لَا مَحَالَةَ، لِأَنَّ الْإِيمَانَ وَإِنْ لَمْ يَشْتَمِلْ عَلَى عَمَلِ الصَّالِحَاتِ لَكِنَّ قَوْلَهُ: وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَشْتَمِلُ عَلَى الْإِيمَانِ، فَيَكُونُ قَوْلُهُ: وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ مُغْنِيًا عَنْ ذِكْرِ قَوْلِهِ: الَّذِينَ آمَنُوا وَأَيْضًا فَقَوْلُهُ: وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ يَشْتَمِلُ عَلَى قَوْلِهِ: وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ تَكْرَارًا، أَجَابَ الْأَوَّلُونَ وَقَالُوا: إِنَّا لَا نَمْنَعُ وُرُودَ التَّكْرِيرِ لِأَجْلِ التَّأْكِيدِ، لَكِنَّ الْأَصْلَ عَدَمُهُ، وَهَذَا الْقَدْرُ يَكْفِي فِي الِاسْتِدْلَالِ.
Dolayısıyla bu tevil geçersiz olmuştur. Halîmî şöyle demiştir: Bu tekrar kaçınılmaz olarak vaki olmuştur; çünkü iman her ne kadar salih ameller işlemeyi içermese de O'nun: { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “ve salih ameller işleyenler” buyruğu imanı içermektedir. Dolayısıyla O'nun: { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “ve salih ameller işleyenler” buyruğu, { الَّذِينَ آمَنُوا } “iman edenler” buyruğunu zikretmeye hacet bırakmaz. Ayrıca O'nun: { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “ve salih ameller işleyenler” buyruğu, { وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ } “birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler” buyruğunu da içermektedir. Bu sebeple bunun bir tekrar olması gerekirdi. İlk [görüş sahipleri] buna şöyle cevap verdiler: Biz pekiştirme (tekit) amacıyla tekrarın vaki olmasını inkâr etmiyoruz, fakat asıl olan tekrarın olmamasıdır ve bu miktar da delillendirme için yeterlidir.
57674. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: احْتَجَّ الْقَاطِعُونَ بِوَعِيدِ الْفُسَّاقِ بِهَذِهِ الْآيَةِ، قَالُوا: الْآيَةُ دَلَّتْ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ فِي الْخَسَارَةِ مُطْلَقًا، ثُمَّ اسْتَثْنَى: الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَالْمُعَلَّقُ عَلَى الشَّرْطَيْنِ مَفْقُودٌ عِنْدَ فَقْدِ أَحَدِهِمَا، فَعَلِمْنَا أَنَّ مَنْ لَمْ يَحْصُلْ لَهُ الْإِيمَانُ وَالْأَعْمَالُ الصَّالِحَةُ، لَا بُدَّ وَأَنْ يَكُونَ فِي الْخَسَارِ فِي الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ، وَلَمَّا كَانَ الْمُسْتَجْمِعُ لِهَاتَيْنِ الْخَصْلَتَيْنِ فِي غَايَةِ الْقِلَّةِ، وَكَانَ الْخَسَارُ/ لَازِمًا لِمَنْ لَمْ يَكُنْ مُسْتَجْمِعًا لَهُمَا كَانَ النَّاجِي أَقَلَّ مِنَ الْهَالِكِ، ثُمَّ لَوْ كَانَ النَّاجِي أَكْثَرَ كَانَ الْخَوْفُ عَظِيمًا حَتَّى لَا تَكُونَ أَنْتَ مِنَ الْقَلِيلِ، كَيْفَ وَالنَّاجِي أَقَلُّ؟ أَفَلَا يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ الْخَوْفُ أَشَدَّ!.
İkinci Mesele: Fâsıkların tehdide (azaba) uğrayacağını kesin kabul edenler bu ayetle delil getirip şöyle demişlerdir: Ayet, insanın mutlak surette hüsranda olduğuna delalet etmiş, sonra da { الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } “iman edip salih ameller işleyenler”i istisna etmiştir. İki şarta bağlanan şey, bu iki şarttan birinin yokluğuyla yok olur. Buradan anladık ki, kendisinde iman ve salih ameller bulunmayan kimsenin dünyada ve ahirette hüsranda olması kaçınılmazdır. Bu iki hasleti kendisinde toplayan kimse son derece az olduğuna ve hüsran da bu ikisini kendisinde toplamayan kimse için ayrılmaz bir durum olduğuna göre, kurtulan helak olandan daha az demektir. Sonra, şayet kurtulan daha çok olsaydı bile, senin o azınlıktan olmaman için korku büyük olurdu; kaldı ki kurtulan daha azdır! O hâlde korkunun daha şiddetli olması gerekmez mi?!
57675. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: أَنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ فِيهِ أُمُورٌ ثَلَاثَةٌ أَحَدُهَا: أَنَّهُ تَسْلِيَةٌ لِلْمُؤْمِنِ مَنْ فَوْتِ عُمُرِهِ وَشَبَابِهِ، لِأَنَّ الْعَمَلَ قَدْ أَوْصَلَهُ إِلَى خَيْرٍ مِنْ عُمُرِهِ وَشَبَابِهِ وَثَانِيهَا: أَنَّهُ تَنْبِيهٌ عَلَى أَنَّ كُلَّ مَا دَعَاكَ إِلَى طَاعَةِ اللَّهِ فَهُوَ الصَّلَاحُ، وَكُلَّ مَا شَغَلَكَ عَنِ اللَّهِ بِغَيْرِهِ فَهُوَ الْفَسَادُ وَثَالِثُهَا: قَالَتِ الْمُعْتَزِلَةُ: تَسْمِيَةُ الْأَعْمَالِ بِالصَّالِحَاتِ تَنْبِيهٌ عَلَى أَنَّ وَجْهَ حُسْنِهَا لَيْسَ هُوَ الْأَمْرَ عَلَى مَا يَقُولُهُ الْأَشْعَرِيَّةُ، لَكِنَّ الْأَمْرَ إِنَّمَا وَرَدَ لِكَوْنِهَا فِي أَنْفُسِهَا مُشْتَمِلَةً عَلَى وُجُوهِ الصَّلَاحِ، وَأَجَابَتِ الْأَشْعَرِيَّةُ بِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى وَصَفَهَا بِكَوْنِهَا صَالِحَةً، وَلَمْ يُبَيِّنْ أَنَّهَا صَالِحَةٌ بِسَبَبِ وُجُوهٍ عَائِدَةٍ إِلَيْهَا أَوْ بِسَبَبِ الْأَمْرِ.
Üçüncü Mesele: Bu istisnada üç husus vardır: Birincisi: Bu, ömrünü ve gençliğini elden kaçırmasından dolayı mümin için bir tesellidir; zira amel onu ömründen ve gençliğinden daha hayırlı bir şeye ulaştırmıştır. İkincisi: Seni Allah'a itaate çağıran her şeyin salah (iyi ve yararlı), seni Allah'tan alıkoyup başka şeyle meşgul eden her şeyin ise fesat (kötü ve zararlı) olduğuna dair bir uyarıdır. Üçüncüsü: Mu'tezile şöyle demiştir: Amellerin “sâlihât” (salih ameller) olarak isimlendirilmesi, onların güzelliğinin (hüsün) cihetinin Eş'arîlerin dediği gibi bizzat [ilahi] emir olmadığına, aksine emrin sadece onların kendilerinde salah cihetlerini barındırmasından ötürü geldiğine dair bir uyarıdır. Eş'arîler ise buna şöyle cevap vermiştir: Allah Teâlâ onları salih olmakla nitelendirmiş, ancak onların kendilerine dönen cihetler sebebiyle mi yoksa emir sebebiyle mi salih olduğunu açıklamamıştır.
57676. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: لِسَائِلٍ أَنْ يَسْأَلَ فَيَقُولَ: إِنَّهُ فِي جَانِبِ الْخُسْرِ ذَكَرَ الْحُكْمَ وَلَمْ يَذْكُرِ السَّبَبَ وَفِي جَانِبِ الرِّبْحِ ذَكَرَ السَّبَبَ، وَهُوَ الْإِيمَانُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ، وَلَمْ يَذْكُرِ الْحُكْمَ فَمَا الْفَرْقُ قُلْنَا: إِنَّهُ لَمْ يَذْكُرْ سَبَبَ الْخُسْرِ لِأَنَّ الْخُسْرَ كَمَا يَحْصُلُ بِالْفِعْلِ، وَهُوَ الْإِقْدَامُ عَلَى الْمَعْصِيَةِ يَحْصُلُ بِالتَّرْكِ، وَهُوَ عَدَمُ الْإِقْدَامِ عَلَى الطَّاعَةِ، أَمَّا الرِّبْحُ فَلَا يَحْصُلُ إِلَّا بِالْفِعْلِ، فَلِهَذَا ذَكَرَ سَبَبَ الرِّبْحِ وَهُوَ الْعَمَلُ، وَفِيهِ وَجْهٌ آخَرُ، وَهُوَ أَنَّهُ تَعَالَى فِي جَانِبِ الْخُسْرِ أَبْهَمَ وَلَمْ يُفَصِّلْ، وَفِي جَانِبِ الرِّبْحِ فَصَّلَ وَبَيَّنَ، وهذا هو اللائق بالكرم.
Dördüncü Mesele: Bir soran şöyle sorabilir: “Hüsran tarafında hükmü zikretmiş fakat sebebi zikretmemiştir; kazanç tarafında ise sebebi -ki o iman ve salih ameldir- zikretmiş fakat hükmü zikretmemiştir. [Bu ikisi arasındaki] fark nedir?” Biz deriz ki: Hüsranın sebebini zikretmemiştir; zira hüsran masiyete girişmek olan fiille hasıl olduğu gibi, itaate girişmemek olan terk ile de hasıl olur. Kazanç ise ancak fiille hasıl olur; işte bu yüzden kazancın sebebi olan ameli zikretmiştir. Bunda bir diğer vecih daha vardır ki o da şudur: Allah Teâlâ hüsran tarafında müphem bırakmış ve ayrıntıya girmemiştir, kazanç tarafında ise ayrıntı vermiş ve açıklamıştır. Kereme layık olan da budur.
57677. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ.
Allah Teâlâ'nın: { وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ } “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler” buyruğuna gelince;
57678. Metin
فَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا بَيَّنَ فِي أَهْلِ الِاسْتِثْنَاءِ أَنَّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ وَعَمَلِهِمُ الصَّالِحِ خَرَجُوا عَنْ أَنْ يَكُونُوا فِي خُسْرٍ وَصَارُوا أَرْبَابَ السَّعَادَةِ مِنْ حَيْثُ إِنَّهُمْ تَمَسَّكُوا بِمَا يُؤَدِّيهِمْ إِلَى الْفَوْزِ بِالثَّوَابِ وَالنَّجَاةِ مِنَ الْعِقَابِ وَصَفَهُمْ بَعْدَ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَدْ صَارُوا لِشِدَّةِ مَحَبَّتِهِمْ لِلطَّاعَةِ لَا يَقْتَصِرُونَ عَلَى مَا يَخُصُّهُمْ بَلْ يُوصُونَ غَيْرَهُمْ بِمِثْلِ طَرِيقَتِهِمْ لِيَكُونُوا أَيْضًا سَبَبًا لِطَاعَاتِ الْغَيْرِ كَمَا يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ عَلَيْهِ أَهْلُ الدين وعلى هذا الوجه قال تعالى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا [التَّحْرِيمِ: ٦] فَالتَّوَاصِي بِالْحَقِّ يَدْخُلُ فِيهِ سَائِرُ الدِّينِ مِنْ عِلْمٍ وَعَمَلٍ، وَالتَّوَاصِي بِالصَّبْرِ يَدْخُلُ فِيهِ حَمْلُ النَّفْسِ عَلَى مَشَقَّةِ التَّكْلِيفِ فِي الْقِيَامِ بِمَا يَجِبُ، وَفِي اجْتِنَابِهِمْ مَا يَحْرُمُ إِذِ الْإِقْدَامُ عَلَى الْمَكْرُوهِ، وَالْإِحْجَامُ عَنِ الْمُرَادِ كِلَاهُمَا شَاقٌّ شديد، وهاهنا مسائل:
Bil ki O Teâlâ istisna edilenler hakkında, imanları ve salih amelleriyle hüsranda olmaktan çıktıklarını ve sevaba kavuşup cezadan kurtulmalarını sağlayacak şeye tutunmaları hasebiyle mutluluk (saadet) ehli hâline geldiklerini beyan edince; bundan sonra onları, itaate olan şiddetli sevgilerinden dolayı sadece kendilerine has olan şeyle yetinmeyip -din ehline yaraşır şekilde- başkalarının da itaatlerine sebep olmak için başkalarına da kendi yollarının benzerini tavsiye eden kimseler olmakla nitelemiştir. Nitekim Allah Teâlâ bu vecih üzere: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا } “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun” [Tahrîm 6] buyurmuştur. Hakkı tavsiye etmeye ilim ve amelden ibaret bütün din dâhil olur; sabrı tavsiye etmeye ise vacip olan şeyleri yerine getirmede ve haram olan şeylerden kaçınmada nefsi mükellefiyetin meşakkatine katlandırmak dâhil olur. Zira hoşlanılmayan şeye girişmek de arzulanan şeyden geri durmak da zor ve meşakkatlidir. Burada birtakım meseleler vardır:
57679. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: هَذِهِ الْآيَةُ فِيهَا وَعِيدٌ شَدِيدٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ تَعَالَى حَكَمَ بِالْخَسَارِ عَلَى جَمِيعِ النَّاسِ إِلَّا مَنْ كَانَ آتِيًا بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ الْأَرْبَعَةِ، وَهِيَ الْإِيمَانُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ وَالتَّوَاصِي بِالْحَقِّ وَالتَّوَاصِي بِالصَّبْرِ، فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ النَّجَاةَ مُعَلَّقَةٌ بِمَجْمُوعِ هَذِهِ الْأُمُورِ وَإِنَّهُ كَمَا يَلْزَمُ الْمُكَلَّفَ تَحْصِيلُ مَا يَخُصُّ نَفْسَهُ فَكَذَلِكَ يَلْزَمُهُ فِي غَيْرِهِ أُمُورٌ، مِنْهَا الدُّعَاءُ إِلَى الدِّينِ وَالنَّصِيحَةُ وَالْأَمْرُ/ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيُ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَأَنْ يُحِبَّ لَهُ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ، ثُمَّ كَرَّرَ التَّوَاصِيَ لِيُضَمِّنَ الْأَوَّلَ الدُّعَاءَ إِلَى اللَّهِ، وَالثَّانِيَ الثَّبَاتَ عَلَيْهِ، وَالْأَوَّلُ الْأَمْرُ بِالْمَعْرُوفِ وَالثَّانِي النَّهْيُ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ [لُقْمَانَ: ١٧] وَقَالَ عُمَرُ: رَحِمَ اللَّهُ مَنْ أَهْدَى إليَّ عُيُوبِي.
Birinci Mesele: Bu ayette şiddetli bir tehdit (vaîd) vardır; çünkü Allah Teâlâ şu dört şeyi yerine getiren kimseler müstesna bütün insanlara hüsran ile hükmetmiştir: İman, salih amel, hakkı tavsiye etmek ve sabrı tavsiye etmek. Bu da kurtuluşun bu hususların tamamına bağlı olduğuna delalet etmiştir. Tıpkı mükellefe bizzat kendisini ilgilendiren şeyleri elde etmek gerektiği gibi, başkaları hakkında da dine davet, nasihat, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve kendisi için sevdiğini onun için de sevmek gibi birtakım hususlar gerekmektedir. Sonra [Allah Teâlâ], birincisine Allah'a daveti, ikincisine ise bunun üzerinde sebat etmeyi; keza birincisine iyiliği emretmeyi, ikincisine ise kötülükten nehyetmeyi dâhil etmek için “tavsiye etme”yi tekrarlamıştır. O'nun: { وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ } “...kötülükten nehyet ve sabret” [Lokmân 17] buyruğu da bu kabildendir. Ömer [radıyallâhu anh] da şöyle demiştir: “Bana kusurlarımı hediye eden kimseye Allah rahmet eylesin.”
57680. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: دَلَّتِ الْآيَةُ عَلَى أَنَّ الْحَقَّ ثَقِيلٌ، وَأَنَّ الْمِحَنَ تُلَازِمُهُ، فَلِذَلِكَ قَرَنَ بِهِ التَّوَاصِيَ.
İkinci Mesele: Ayet, hakkın ağır olduğuna ve imtihanların/sıkıntıların (mihen) onun ayrılmaz bir parçası olduğuna delalet etmiştir; işte bu sebeple hakkın yanına tavsiyeyi bitiştirmiştir.
57681. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: إِنَّمَا قَالَ: وَتَواصَوْا وَلَمْ يَقُلْ: وَيَتَوَاصَوْنَ لِئَلَّا يَقَعَ أَمْرًا بَلِ الْغَرَضُ مَدْحُهُمْ بِمَا صَدَرَ عَنْهُمْ فِي الْمَاضِي، وَذَلِكَ يُفِيدُ رَغْبَتَهُمْ فِي الثَّبَاتِ عَلَيْهِ فِي الْمُسْتَقْبَلِ.
Üçüncü Mesele: [Allah Teâlâ], bir emir olmasın [diye], bilakis maksat onların geçmişte kendilerinden sadır olan şeylerle övülmesi olsun diye { وَيَتَوَاصَوْنَ } değil { وَتَواصَوْا } “birbirlerine tavsiye ettiler” buyurmuştur. Bu da onların gelecekte bunun üzerinde sebat etme arzusunu ifade eder.
57682. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: بِالصَّبْرِ بِشَمِّ الْبَاءِ شَيْئًا مِنَ الْحَرْفِ، لَا يُشْبَعُ قَالَ أَبُو عَلِيٍّ: وَهَذَا مِمَّا يَجُوزُ فِي الْوَقْفِ، وَلَا يَكُونُ فِي الْوَصْلِ إِلَّا عَلَى إِجْرَاءِ الْوَصْلِ مَجْرَى الْوَقْفِ، وَهَذَا لَا يَكَادُ يَكُونُ فِي الْقِرَاءَةِ، وَعَلَى هَذَا مَا يُرْوَى عَنْ سَلَّامِ بْنِ الْمُنْذِرِ أَنَّهُ قَرَأَ، (وَالْعَصِرْ) بِكَسْرِ الصَّادِ وَلَعَلَّهُ وَقَفَ لِانْقِطَاعِ نَفَسٍ أَوْ لِعَارِضٍ مَنَعَهُ مِنْ إِدْرَاجِ الْقِرَاءَةِ، وَعَلَى هَذَا يُحْمَلُ لَا عَلَى إِجْرَاءِ الْوَصْلِ مَجْرَى الْوَقْفِ، وَاللَّهُ ﷾ أَعْلَمُ، وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وصحبه وسلم.
Dördüncü Mesele: Ebû Amr, tam doyurmadan (işbâ etmeden) “bâ” harfini harfin [harekesinden] bir parça koklatarak (işmam ile) { بِالصَّبْرِ } şeklinde okumuştur. Ebû Ali şöyle demiştir: Bu, vakıf hâlinde (dururken) caiz olan şeylerden olup, vasıl hâlinde (geçişte) ancak vaslın vakıf yerine geçirilmesiyle mümkün olur. Bu ise kıraatte neredeyse hiç olmaz. Sellâm b. el-Münzir'den rivayet edilen “sâd” harfinin kesresiyle (وَالْعَصِرْ) okuyuşu da buna dayanır. Muhtemelen o nefesi kesildiği için veya kıraati akıcı şekilde sürdürmesine engel olan bir arıza sebebiyle durmuştu; bu kıraat de vaslın vakıf yerine geçirilmesine değil buna hamledilir. Allah [celle celâluhû] en iyisini bilir. Allah Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selâm eylesin.