52122. Metin
﷽
﷽
52123. Metin
سورة المنافقون
Münâfikûn Suresi
52124. Metin
إحدى عشرة آية مدنية
On bir ayet olup Medenîdir.
52125. Metin
[سورة المنافقون (٦٣) : آية ١]
[Münâfikûn Suresi (63): Ayet 1]
52126. Metin
﷽
﷽
52127. Metin
إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ قالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ (١)
{ إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ قالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنافِقِينَ لَكاذِبُونَ } “Münafıklar sana geldiklerinde: 'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin' derler. Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.” (1)
52128. Metin
وَجْهُ تَعَلُّقِ هَذِهِ السُّورَةِ بِمَا قَبْلَهَا، هُوَ أَنَّ تِلْكَ السُّورَةَ مُشْتَمِلَةٌ عَلَى ذِكْرِ بِعْثَةِ الرَّسُولِ ﷺ، وَذِكْرِ مَنْ كَانَ يُكَذِّبُهُ قَلْبًا وَلِسَانًا بِضَرْبِ الْمَثَلِ كَمَا قَالَ: مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ [الْجُمُعَةِ: ٥] وَهَذِهِ السُّورَةُ عَلَى ذِكْرِ مَنْ كَانَ يُكَذِّبُهُ قَلْبًا دُونَ اللِّسَانِ وَيُصَدِّقُهُ لِسَانًا دُونَ الْقَلْبِ، وَأَمَّا الْأَوَّلُ بِالْآخِرِ، فَذَلِكَ أَنَّ فِي آخِرِ تِلْكَ السُّورَةِ تَنْبِيهًا لِأَهْلِ الْإِيمَانِ عَلَى تَعْظِيمِ الرَّسُولِ ﷺ وَرِعَايَةِ حَقِّهِ بَعْدَ النِّدَاءِ لِصَلَاةِ الْجُمُعَةِ وَتَقْدِيمِ مُتَابَعَتِهِ فِي الْأَدَاءِ عَلَى غَيْرِهِ وَأَنَّ تَرْكَ التَّعْظِيمِ وَالْمُتَابَعَةِ مِنْ شِيَمِ الْمُنَافِقِينَ، وَالْمُنَافِقُونَ هُمُ الْكَاذِبُونَ، كَمَا قَالَ فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ: إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ يَعْنِي عَبْدَ اللَّه بْنَ أُبَيِّ وَأَصْحَابَهُ قالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَتَمَّ الْخَبَرُ عَنْهُمْ ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ:
Bu surenin kendisinden önceki sureyle irtibat yönü şudur: Önceki sure, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderilişinin zikrini ve { مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ } “Tevrat'la yükümlü tutulup da... olanların misali” [Cuma: 5] ayetinde olduğu gibi darbımesel yoluyla onu hem kalben hem de lisanen yalanlayan kimselerin zikrini ihtiva etmektedir. Bu sure ise, onu diliyle değil de kalbiyle yalanlayan, kalbiyle değil de sadece diliyle tasdik eden kimselerin zikrini ihtiva etmektedir. [Önceki surenin] sonu ile [bu surenin] başı arasındaki irtibata gelince; önceki surenin sonunda, Cuma namazına çağrıldıktan sonra iman ehline Resûl'e sallallâhu aleyhi ve sellem tazim gösterme, onun hakkını gözetme ve ibadeti eda etmede ona uymayı her şeyin önüne geçirme hususunda bir uyarı yer almaktadır; ayrıca tazimi ve itaati terk etmenin münafıkların ahlakından olduğu bildirilmiştir. Münafıklar ise yalancıların ta kendileridir. Nitekim bu surenin başında şöyle buyurmuştur: { إِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ } “Münafıklar sana geldiklerinde” yani Abdullah b. Übey ve arkadaşları, { قالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ } “'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin' derler.” Onlardan aktarılan söz burada tamamlanmış, ardından [Allah Teâlâ yeni bir söze] başlayarak şöyle buyurmuştur:
52129. Metin
وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ أَيْ أَنَّهُ أَرْسَلَكَ فَهُوَ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ أَنَّهُمْ أَضْمَرُوا غَيْرَ مَا أَظْهَرُوا، وَأَنَّهُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ حَقِيقَةَ الْإِيمَانِ بِالْقَلْبِ، وَحَقِيقَةَ كُلِّ كَلَامٍ كَذَلِكَ، فَإِنَّ مَنْ أَخْبَرَ عَنْ شَيْءٍ، وَاعْتَقَدَ بِخِلَافِهِ فَهُوَ كَاذِبٌ، لِمَا أَنَّ الْكَذِبَ بِاعْتِبَارِ الْمُخَالَفَةِ بَيْنَ الْوُجُودِ اللَّفْظِيِّ وَالْوُجُودِ الذِّهْنِيِّ، كَمَا أَنَّ الْجَهْلَ بِاعْتِبَارِ الْمُخَالَفَةِ بَيْنَ الْوُجُودِ الذِّهْنِيِّ، وَالْوُجُودِ الْخَارِجِيِّ، أَلَا تَرَى أَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّه، وَسَمَّاهُمُ اللَّه كَاذِبِينَ لِمَا أَنَّ قَوْلَهُمْ: يُخَالِفُ اعْتِقَادَهُمْ، وَقَالَ: قَوْمٌ لَمْ يُكَذِّبْهُمُ اللَّه تَعَالَى فِي قَوْلِهِمْ: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ إِنَّمَا كَذَّبَهُمْ بِغَيْرِ هَذَا مِنَ الْأَكَاذِيبِ الصَّادِرَةِ عَنْهُمْ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ مَا قالُوا [التوبة: ٧٤] الآية. ويَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ [التَّوْبَةِ: ٥٦] وَجَوَابُ إِذَا قالُوا نَشْهَدُ أَيْ أَنَّهُمْ إِذَا أَتَوْكَ شَهِدُوا لَكَ بِالرِّسَالَةِ، فَهُمْ كَاذِبُونَ فِي تِلْكَ الشَّهَادَةِ، لِمَا مَرَّ أَنَّ قَوْلَهُمْ يُخَالِفُ اعْتِقَادَهُمْ، وَفِي الآية بحث:
{ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ } “Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin.” Yani seni gönderenin Kendisi olduğunu, dolayısıyla senin O'nun elçisi olduğunu kesinlikle bilir. Ve Allah, onların gizledikleri şeyin açığa vurduklarından farklı olduğuna şahitlik eder. Bu da gösterir ki imanın hakikati kalptedir ve her sözün hakikati de böyledir. Çünkü kim bir şeyden haber verir de zihninde aksi bir kanaat taşırsa, o kimse yalancıdır. Zira yalan, lafzî varlık ile zihnî varlık arasındaki uyumsuzluktan ibarettir; tıpkı cehaletin zihnî varlık ile haricî varlık arasındaki uyumsuzluktan ibaret olması gibi. Görmez misin ki onlar dilleriyle: “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” diyorlardı da sözleri inançlarına uymadığı için Allah onları yalancılar olarak isimlendirdi. Bir topluluk ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ onları “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” sözlerinde yalanlamamış, Allah Teâlâ'nın: { يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ مَا قالُوا } “Söylemediklerine dair Allah'a yemin ederler” [Tevbe: 74] ayeti ile { ويَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ } “Onlar mutlaka sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler” [Tevbe: 56] ayetinde geçtiği üzere onların ağzından çıkan diğer yalanlar sebebiyle onları yalanlamıştır. { إِذا } “...zaman” şart edatının cevabı { قالُوا نَشْهَدُ } “'Şahitlik ederiz' dediler” ifadesidir; yani sana geldiklerinde senin peygamberliğine şahitlik ederler, fakat daha önce geçtiği üzere sözleri inançlarına uymadığı için onlar bu şahitliklerinde yalancıdırlar. Ayette bir inceleme (tahlil) vardır:
52130. Metin
الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: أَنَّهُمْ قَالُوا: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّه، فَلَوْ قَالُوا: نَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّه، أَفَادَ مِثْلَ مَا أَفَادَ هَذَا، أَمْ لَا؟ نَقُولُ: مَا أَفَادَ، لِأَنَّ قَوْلَهُمْ: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّه، صَرِيحٌ فِي الشَّهَادَةِ عَلَى إِثْبَاتِ الرِّسَالَةِ، وَقَوْلَهُمْ: نَعْلَمُ لَيْسَ بِصَرِيحٍ فِي إِثْبَاتِ الْعِلْمِ، لِمَا أَنَّ عِلْمَهُمْ فِي الْغَيْبِ عِنْدَ غيرهم. ثم قال تعالى:
Birinci İnceleme: Onlar { نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّه } “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” dediler. Şayet “Biliyoruz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” deselerdi, bu ifade de aynı anlamı verir miydi, vermez miydi? Deriz ki: Aynı anlamı vermezdi. Çünkü onların “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin” sözü, peygamberliğin ispatına dair şahitlikte açıktır/kesindir. “Biliyoruz” sözleri ise bilginin ispatında açık/kesin değildir; zira onların bilgisi başkaları için gayb hükmündedir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
52131. Metin
[سورة المنافقون (٦٣) : الآيات ٢ الى ٣]
[Münâfikûn Suresi (63): Ayetler 2-3]
52132. Metin
اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٢) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ (٣)
{ اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ (٢) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ (٣) } “Yeminlerini bir kalkan edindiler de Allah'ın yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür! (2) Bu, onların iman edip sonra inkâr etmelerindendir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık onlar anlamazlar. (3)”
52133. Metin
قَوْلُهُ: اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً أَيْ سِتْرًا لِيَسْتَتِرُوا بِهِ عَمَّا خَافُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ مِنَ الْقَتْلِ. قَالَ فِي «الْكَشَّافِ» :
{ اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً } “Yeminlerini bir kalkan edindiler” ayetinin anlamı; canları hakkında korktukları öldürülme tehlikesine karşı kendisiyle örtünüp korunacakları bir sütre edindiler, demektir. el-Keşşâf'ta şöyle demiştir:
52134. Metin
اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً يَجُوزُ أَنْ يُرَادَ أَنَّ قَوْلَهُمْ: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ يَمِينٌ مِنْ أَيْمَانِهِمُ الْكَاذِبَةِ، لِأَنَّ الشَّهَادَةَ تَجْرِي مَجْرَى الْحَلِفِ فِي التَّأْكِيدِ، يَقُولُ الرَّجُلُ: أَشْهَدُ وَأَشْهَدُ باللَّه، وَأَعْزِمُ وَأَعْزِمُ باللَّه فِي مَوْضِعِ أُقْسِمُ وَأُولِي: وَبِهِ اسْتَشْهَدَ أَبُو حَنِيفَةَ عَلَى أَنَّ أَشْهَدُ يَمِينٌ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ وَصْفًا لِلْمُنَافِقِينَ فِي اسْتِخْفَافِهِمْ بِالْأَيْمَانِ، فَإِنْ قِيلَ: لِمَ قَالُوا نَشْهَدُ، وَلَمْ يَقُولُوا: نَشْهَدُ باللَّه كَمَا قُلْتُمْ؟ أَجَابَ بَعْضُهُمْ عَنْ هَذَا بِأَنَّهُ فِي مَعْنَى الْحَلِفِ مِنَ الْمُؤْمِنِ وَهُوَ فِي الْمُتَعَارَفِ إِنَّمَا يَكُونُ باللَّه، فَلِذَلِكَ أَخْبَرَ بِقَوْلِهِ: نَشْهَدُ عَنْ قَوْلِهِ باللَّه.
“{ اتَّخَذُوا أَيْمانَهُمْ جُنَّةً } ifadesinde onların 'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin' sözlerinin, yalan yere yaptıkları yeminlerinden biri olması kastedilmiş olabilir. Çünkü şahitlik, pekiştirme bakımından yemin yerine geçer. Nitekim kişi 'Yemin ederim' veya 'Ant içerim' yerine 'Şahitlik ederim', 'Allah'a şahitlik ederim', 'Azmederim', 'Allah'a azmederim' der. Ebû Hanîfe de 'Eşhedü (şahitlik ederim)' sözünün yemin olduğuna bu şekilde delil getirmiştir. Bu ifadenin, münafıkların yeminleri hafife almalarını niteleyen bir vasıf olması da caizdir. Eğer 'Sizin dediğiniz gibi ise niçin neşhedü billâh (Allah adına şahitlik ederiz) demediler de sadece neşhedü (şahitlik ederiz) dediler?' diye sorulursa; bazısı buna şöyle cevap vermiştir: Bu, müminden gelen yemin manasındadır; örfte yemin ise ancak Allah adına olur. Bu sebeple neşhedü sözüyle billâh ifadesini de kastettiğini haber vermiştir.”
52135. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَيْ أَعْرَضُوا بِأَنْفُسِهِمْ عَنْ طَاعَةِ اللَّه تَعَالَى، وَطَاعَةِ رَسُولِهِ، وَقِيلَ:
Allah Teâlâ'nın: { فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “...de Allah'ın yolundan alıkoydular” buyruğu; bizzat kendileri Allah Teâlâ'ya ve O'nun Resûlü'ne itaatten yüz çevirdiler, demektir. Şöyle de denilmiştir:
52136. Metin
صَدُّوا، أَيْ صَرَفُوا وَمَنَعُوا الضَّعَفَةَ عَنِ اتِّبَاعُ رَسُولِ اللَّه ﷺ ساءَ أَيْ بِئْسَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ حَيْثُ آثَرُوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَأَظْهَرُوا خِلَافَ مَا أَضْمَرُوا مُشَاكَلَةً لِلْمُسْلِمِينَ.
{ صَدُّوا } “Alıkoydular” yani zayıf kimseleri Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e uymaktan vazgeçirip engellediler. { ساءَ } “Ne kötüdür” yani { مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “onların yaptıkları şey”; zira inkârı imana tercih ettiler ve Müslümanlara benzer görünmek amacıyla içlerinde gizlediklerinin aksini açığa vurdular.
52137. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: ذلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا ذَلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى قَوْلِهِ: ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ قَالَ مُقَاتِلٌ:
Allah Teâlâ'nın: { ذلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا } “Bu, onların iman edip sonra inkâr etmelerindendir” buyruğundaki “bu” (zâlike), O'nun { ساءَ مَا كانُوا يَعْمَلُونَ } “yaptıkları şey ne kötüdür” sözüne işarettir. Mukātil şöyle demiştir:
52138. Metin
ذَلِكَ الْكَذِبُ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا فِي الظَّاهِرِ، ثُمَّ كَفَرُوا فِي السِّرِّ، وَفِيهِ تَأْكِيدٌ لِقَوْلِهِ: والله يشهد إنهم لكاذبون وَقَوْلُهُ:
Bu yalan, onların görünüşte iman edip ardından gizlide inkâr etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bunda, { والله يشهد إنهم لكاذبون } “Allah şahitlik eder ki onlar kesinlikle yalancıdırlar” buyruğuna bir tekit vardır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
52139. Metin
فَطُبِعَ عَلى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ لَا يَتَدَبَّرُونَ، وَلَا يَسْتَدِلُّونَ بِالدَّلَائِلِ الظَّاهِرَةِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: خُتِمَ عَلَى قُلُوبِهِمْ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: طُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ بِالْكُفْرِ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ الْقُرْآنَ، وَصِدْقَ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَقِيلَ: إِنَّهُمْ كَانُوا يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ عَلَى الْحَقِّ، فَأَخْبَرَ تَعَالَى أَنَّهُمْ لَا يَفْقَهُونَ أَنَّهُ طُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ، ثُمَّ فِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ:
{ فَطُبِعَ عَلى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ } “Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık onlar anlamazlar”; yani düşünüp tefekkür etmezler ve apaçık delillerden delil çıkarmazlar. İbn Abbas: “Kalpleri mühürlenmiştir” demiştir. Mukātil ise: “İnkâr sebebiyle kalpleri mühürlenmiştir, artık onlar Kur'an'ı ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğunu anlamazlar” demiştir. Şöyle de denilmiştir: Onlar hak üzere olduklarını zannediyorlardı; Allah Teâlâ da kalplerinin mühürlendiğini onların idrak edip anlayamadıklarını haber verdi. Ayette birtakım incelemeler (tahliller) vardır:
52140. Metin
الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ أَفْعَالَ الْكَفَرَةِ مِنْ قَبْلُ، وَلَمْ يَقُلْ: إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يعملون، فلم قلنا هُنَا؟
Birinci İnceleme: Allah Teâlâ daha önce kâfirlerin fiillerini zikrettiği halde “Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!” buyurmadı; peki niçin burada böyle buyuruldu?
52141. Metin
نَقُولُ: إِنَّ أَفْعَالَهُمْ مَقْرُونَةٌ بِالْأَيْمَانِ الْكَاذِبَةِ الَّتِي جَعَلُوهَا جُنَّةً، أَيْ سُتْرَةً لِأَمْوَالِهِمْ وَدِمَائِهِمْ عَنْ أَنْ يَسْتَبِيحَهَا الْمُسْلِمُونَ كَمَا مَرَّ.
Deriz ki: Çünkü onların fiilleri, daha önce geçtiği üzere Müslümanların helal kılmasını engellemek için mallarına ve canlarına kalkan, yani sütre edindikleri yalan yeminlerle bitişiktir.
52142. Metin
الثَّانِي: الْمُنَافِقُونَ لَمْ يَكُونُوا إِلَّا عَلَى الْكُفْرِ الثَّابِتِ الدَّائِمِ، فَمَا مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا؟
İkincisi: Münafıklar sadece sabit ve sürekli bir inkâr üzere idiler; o halde Allah Teâlâ'nın { آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا } “İman edip sonra inkâr ettiler” buyruğunun anlamı nedir?
52143. Metin
نَقُولُ: قَالَ فِي «الْكَشَّافِ» ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ أَحَدُهَا: آمَنُوا نَطَقُوا بِكَلِمَةِ الشَّهَادَةِ، وَفَعَلُوا كَمَا يَفْعَلُ مَنْ يَدْخُلُ فِي الْإِسْلَامِ ثُمَّ كَفَرُوا ثُمَّ ظَهَرَ كُفْرُهُمْ بَعْدَ ذَلِكَ وَثَانِيهَا: آمَنُوا نَطَقُوا بِالْإِيمَانِ عِنْدَ الْمُؤْمِنِينَ ثُمَّ كَفَرُوا نَطَقُوا بِالْكُفْرِ عِنْدَ شَيَاطِينِهِمِ اسْتِهْزَاءً بِالْإِسْلَامِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قالُوا آمَنَّا وَثَالِثُهَا: أَنْ يُرَادَ أَهْلُ الذِّمَّةِ مِنْهُمْ.
Deriz ki: el-Keşşâf'ta üç vecih zikredilmiştir. Birincisi: İman ettiler, yani kelime-i şehadeti söylediler ve İslam'a giren birinin yaptıklarını yaptılar; sonra inkâr ettiler, yani bundan sonra küfürleri açığa çıktı. İkincisi: İman ettiler, yani müminlerin yanında imanı ikrar ettiler; sonra inkâr ettiler, yani Allah Teâlâ'nın: { وَإِذا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قالُوا آمَنَّا } “İman edenlerle karşılaştıklarında 'İman ettik' derler” buyruğunda olduğu gibi İslam'la alay ederek şeytanlarının (elebaşlarının) yanında küfrü telaffuz ettiler. Üçüncüsü ise: Onlardan zimmîlerin kastedilmiş olmasıdır.
52144. Metin
الثَّالِثُ: الطَّبْعُ عَلَى الْقُلُوبِ لَا يَكُونُ إِلَّا مِنَ اللَّه تَعَالَى، وَلَمَّا طَبَعَ اللَّه عَلَى قُلُوبِهِمْ لَا يُمْكِنُهُمْ أَنْ يَتَدَبَّرُوا وَيَسْتَدِلُّوا بِالدَّلَائِلِ، وَلَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَكَانَ هَذَا حُجَّةً لَهُمْ عَلَى اللَّه تَعَالَى، فَيَقُولُونَ: إِعْرَاضُنَا عَنِ الْحَقِّ لِغَفْلَتِنَا، وَغَفْلَتُنَا بِسَبَبِ أَنَّهُ تَعَالَى طَبَعَ عَلَى قُلُوبِنَا، فَنَقُولُ: هَذَا الطَّبْعُ مِنَ اللَّه تَعَالَى لِسُوءِ أَفْعَالِهِمْ، وَقَصْدِهِمُ الْإِعْرَاضَ عَنِ الْحَقِّ، فَكَأَنَّهُ تَعَالَى تركهم في أنفسهم الجاهلة وأهوائهم الباطلة.
Üçüncüsü: Kalplerin mühürlenmesi ancak Allah Teâlâ'dan olur. Allah onların kalplerini mühürlediğinde tefekkür etmeleri ve delillerden sonuç çıkarmaları mümkün olmaz. Eğer durum böyle olsaydı, bu onlar için Allah Teâlâ'ya karşı bir hüccet olurdu da şöyle derlerdi: “Bizim haktan yüz çevirmemiz gafletimizdendir; gafletimiz ise Allah Teâlâ'nın kalplerimizi mühürlemesinden kaynaklanmaktadır.” Biz deriz ki: Allah Teâlâ'nın bu mühürlemesi, onların kötü amelleri ve haktan yüz çevirmeyi kastetmeleri sebebiyledir. Sanki Allah Teâlâ onları kendi cahil nefisleri ve bâtıl hevaları ile baş başa bırakmıştır.
52145. Metin
ثم قال تعالى:
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
52146. Metin
[سورة المنافقون (٦٣) : الآيات ٤ الى ٦]
[Münâfikûn Suresi (63): Ayetler 4-6]
52147. Metin
وَإِذا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ (٤) وَإِذا قِيلَ لَهُمْ تَعالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٥) سَواءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ (٦)
{ وَإِذا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ (٤) وَإِذا قِيلَ لَهُمْ تَعالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٥) سَواءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ (٦) } “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki [duvara] dayatılmış kütükler gibidir. Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin, nasıl da [haktan] döndürülüyorlar! (4) Onlara: 'Gelin, Resûlullah sizin için mağfiret dilesin' denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün. (5) Onlar için bağışlanma dilesen de dilemesen de birdir; Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, yoldan çıkmışlar topluluğunu hidayete erdirmez. (6)”
52148. Metin
اعلم أنه قَوْلَهُ تَعَالَى: وَإِذا رَأَيْتَهُمْ يَعْنِي عَبْدَ اللَّه بْنَ أُبَيٍّ، وَمُغِيثَ بْنَ قَيْسٍ، وَجَدَّ بْنَ قَيْسٍ، كَانَتْ لَهُمْ أَجْسَامٌ وَمَنْظَرٌ، تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ لِحُسْنِهَا وَجَمَالِهَا، وَكَانَ عَبْدُ اللَّه بْنُ أُبَيٍّ جَسِيمًا صَبِيحًا فَصِيحًا، وَإِذَا قَالَ:
Bil ki Allah Teâlâ'nın: { وَإِذا رَأَيْتَهُمْ } “Onları gördüğün zaman” buyruğu; Abdullah b. Übey, Muğîs b. Kays ve Cedd b. Kays'ı kastetmektedir. Onların iri gövdeleri ve gösterişli manzaraları vardı. { تُعْجِبُكَ أَجْسامُهُمْ } “Kalıpları hoşuna gider”, güzelliği ve endamından dolayı. Abdullah b. Übey iri yapılı, güzel yüzlü ve fasih konuşan biriydi; konuştuğu zaman:
52149. Metin
سَمِعَ النَّبِيُّ ﷺ قَوْلَهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ أَيْ وَيَقُولُوا: إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّه تَسْمَعُ لِقَوْلِهِمْ، وَقُرِئَ يُسْمَعْ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، ثُمَّ شَبَّهَهُمْ بِالْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ، وَفِي الْخُشُبِ التَّخْفِيفُ كَبَدَنَةٍ وَبُدْنٍ وَأَسَدٍ وَأُسْدٍ، وَالتَّثْقِيلُ كَذَلِكَ كَثَمَرَةٍ، وَثُمُرٍ، وَخَشَبَةٍ/ وَخُشُبٍ، وَمَدَرَةٍ وَمُدُرٍ. وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَالتَّثْقِيلُ لُغَةُ أَهْلِ الْحِجَازِ، وَالْخُشُبُ لَا تَعْقِلُ وَلَا تَفْهَمُ، فَكَذَلِكَ أَهِلُ النِّفَاقِ كَأَنَّهُمْ فِي تَرْكِ التَّفَهُّمِ، وَالِاسْتِبْصَارِ بِمَنْزِلَةِ الْخُشُبِ. وَأَمَّا الْمُسَنَّدَةُ يُقَالُ: سَنَدَ إِلَى شَيْءٍ، أَيْ مَالَ إِلَيْهِ، وَأَسْنَدَهُ إِلَى الشَّيْءِ، أَيْ أَمَالَهُ فَهُوَ مُسْنَدٌ، وَالتَّشْدِيدُ لِلْمُبَالَغَةِ، وَإِنَّمَا وُصِفَ الْخُشُبُ بِهَا، لِأَنَّهَا تُشْبِهُ الْأَشْجَارَ الْقَائِمَةَ الَّتِي تَنْمُو وَتُثْمِرُ بِوَجْهٍ مَا، ثُمَّ نَسَبَهُمْ إِلَى الْجُبْنِ وَعَابَهُمْ بِهِ، فَقَالَ: يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ وَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِذَا نَادَى مُنَادٍ فِي الْعَسْكَرِ، وَانْفَلَتَتْ دَابَّةٌ، أَوْ نُشِدَتْ ضَالَّةٌ مَثَلًا ظَنُّوا أَنَّهُمْ يُرَادُونَ بِذَلِكَ لِمَا فِي قُلُوبِهِمْ مِنَ الرُّعْبِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُمْ عَلَى وَجَلٍ مِنْ أَنْ يَهْتِكَ اللَّه أَسْتَارَهُمْ، وَيَكْشِفَ أَسْرَارَهُمْ، يَتَوَقَّعُونَ الْإِيقَاعَ بِهِمْ سَاعَةً فَسَاعَةً، ثُمَّ أَعْلَمَ [اللَّه] رَسُولَهُ بِعَدَاوَتِهِمْ فَقَالَ: هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ أَنْ تَأْمَنَهُمْ عَلَى السِّرِّ وَلَا تَلْتَفِتَ إِلَى ظَاهِرِهِمْ فَإِنَّهُمُ الْكَامِلُونَ فِي الْعَدَاوَةِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى غَيْرِهِمْ وَقَوْلُهُ تَعَالَى: قاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ مُفَسِّرٌ وَهُوَ دُعَاءٌ عَلَيْهِمْ وَطَلَبٌ مِنْ ذَاتِهِ أَنْ يَلْعَنَهُمْ وَيُخْزِيَهُمْ وَتَعْلِيمٌ للمؤمنين أن يدعوا بذلك، وأَنَّى يُؤْفَكُونَ أَيْ يَعْدِلُونَ عَنِ الْحَقِّ تَعَجُّبًا مِنْ جَهْلِهِمْ وَضَلَالَتِهِمْ وَظَنِّهِمُ الْفَاسِدِ أَنَّهُمْ عَلَى الْحَقِّ.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onun sözünü dinlerdi. İşte Allah Teâlâ'nın: { وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ } “Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin” buyruğu budur; yani 'Sen muhakkak Allah'ın elçisisin' dediklerinde onların sözünü dinlersin. Bu kelime meçhul sığasıyla { يُسْمَعْ } şeklinde de okunmuştur. Sonra onları duvara dayatılmış kütüklere (ahşaba) benzetti. Huşub (الْخُشُب) kelimesinde [şin harfinin harekesinde], bedene (بَدَنَة) kelimesinin çoğulunun büdn (بُدْن) ve esed (أَسَد) kelimesinin çoğulunun üsd (أُسْد) gelmesi gibi hafifletme (tahfif / cezimli okuma) vardır. Aynı şekilde semere (ثَمَرَة) kelimesinin sümür (ثُمُر), haşebe (خَشَبَة) kelimesinin huşub (خُشُب) ve medere (مَدَرَة) kelimesinin müdür (مُدُر) gelmesi gibi ağırlaştırma (tashîl / harekeleme) de vardır. Bu İbn Abbas'ın kıraatidir; ağırlaştırma (ötreleme) ise Hicaz ehlinin lehçesidir. Kütükler akletmez ve anlamaz; işte nifak ehli de anlamayı ve basiretli davranmayı terk etmeleri bakımından sanki kütükler gibidirler. { الْمُسَنَّدَةُ } (musennede / dayatılmış) kelimesine gelince; bir şeye dayandı anlamında senede ilâ şey'in (سَنَدَ إِلَى شَيْءٍ), onu bir şeye dayadı anlamında esnedehû ile'ş-şey'i (أَسْنَدَهُ إِلَى الشَّيْءِ) denir, o da müsned (مُسْنَد) olur; şeddeli oluşu ise mübalağa içindir. Kütüklerin bununla nitelenmesinin sebebi, bir yönden büyüyen ve meyve veren ayaktaki ağaçlara benzemesidir. Sonra onları korkaklıkla niteledi ve bu sebeple onları ayıplayarak: { يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ } “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır” buyurdu. Mukātil şöyle demiştir: Askerde bir münadi seslendiğinde, bir binek kaçtığında veya mesela kayıp bir şey arandığında, kalplerindeki korkudan ötürü kendilerinin hedeflendiğini zannederlerdi. Bu da Allah'ın onların örtülerini yırtıp sırlarını açığa çıkarmasından endişe duymalarındandır; anbean başlarına bir felaket gelmesini beklerler. Sonra [Allah] Resûlü'ne onların düşmanlığını bildirerek şöyle buyurdu: { هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ } “Onlar düşmandır, onlardan sakın!” Yani sır konusunda onlara güvenmeyesin ve onların dış görünüşüne aldanmayasın; zira onlar başkalarına kıyasla düşmanlıkta kemale ermiş kimselerdir. Allah Teâlâ'nın: { قاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ } “Allah onları kahretsin, nasıl da [haktan] döndürülüyorlar!” buyruğu açıktır; bu, onlara bir bedduadır ve Zâtı'ndan onları lanetlemesi ve rezil etmesini istemedir; ayrıca müminlere böyle dua etmelerini öğretmedir. { أَنَّى يُؤْفَكُونَ } ifadesi ise, onların cehaletine, sapıklığına ve hak üzere olduklarına dair bozuk zannına hayret bildirme sadedinde 'haktan nasıl da saptırılıyorlar!' demektir.
52150. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذا قِيلَ لَهُمْ تَعالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ قَالَ الْكَلْبِيُّ: لَمَّا نَزَلَ الْقُرْآنُ عَلَى الرَّسُولِ ﷺ بِصِفَةِ الْمُنَافِقِينَ مَشَى إِلَيْهِ عَشَائِرُهُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَقَالُوا: لَهُمْ وَيَلْكُمُ افْتَضَحْتُمْ بِالنِّفَاقِ وَأَهْلَكْتُمْ أَنْفُسَكُمْ فَأْتُوا رَسُولَ اللَّه وَتُوبُوا إِلَيْهِ مِنَ النِّفَاقِ وَاسْأَلُوهُ أَنْ يَسْتَغْفِرَ لَكُمْ، فَأَبَوْا ذَلِكَ وَزَهِدُوا فِي الِاسْتِغْفَارِ فَنَزَلَتْ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ لَمَّا رَجَعَ عَبْدُ اللَّه بْنُ أُبَيٍّ مِنْ أُحُدٍ بِكَثِيرٍ مِنَ النَّاسِ مَقَتَهُ الْمُسْلِمُونَ وَعَنَّفُوهُ وَأَسْمَعُوهُ الْمَكْرُوهَ فَقَالَ لَهُ بَنُو أَبِيهِ: لَوْ أَتَيْتَ رَسُولُ اللَّه ﷺ حَتَّى يَسْتَغْفِرَ لَكَ وَيَرْضَى عَنْكَ، فَقَالَ: لَا أَذْهَبُ إِلَيْهِ، وَلَا أُرِيدُ أَنْ يَسْتَغْفِرَ لِي، وَجَعَلَ يَلْوِي رَأْسَهُ فَنَزَلَتْ. وَعِنْدَ الْأَكْثَرِينَ، إِنَّمَا دُعِيَ إِلَى الِاسْتِغْفَارِ لِأَنَّهُ قَالَ: لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ [الْمُنَافِقُونَ: ٨] وَقَالَ: لَا تُنْفِقُوا عَلى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ [المنافقون: ٧] فَقِيلَ لَهُ: تَعَالَ يَسْتَغْفِرْ لَكَ رَسُولُ اللَّه فَقَالَ: مَاذَا قُلْتُ: فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ وَقُرِئَ: لَوَوْا بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيدِ لِلْكَثْرَةِ وَالْكِنَايَةُ قَدْ تُجْعَلُ جَمْعًا وَالْمَقْصُودُ وَاحِدٌ وَهُوَ كَثِيرٌ فِي أَشْعَارِ الْعَرَبِ قَالَ جَرِيرٌ:
Allah Teâlâ'nın: { وَإِذا قِيلَ لَهُمْ تَعالَوْa يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ } “Onlara: 'Gelin, Resûlullah sizin için mağfiret dilesin' denildiği zaman” buyruğu hakkında Kelbî şöyle demiştir: Resûl'e sallallâhu aleyhi ve sellem münafıkların niteliklerine dair Kur'an indiğinde, onların mümin olan akrabaları onlara gidip: 'Yazıklar olsun size, nifakınız yüzünden rezil oldunuz ve kendinizi helak ettiniz. Artık Resûlullah'a gelin, nifaktan tövbe edin ve sizin için istiğfar etmesini isteyin' dediler. Fakat onlar bundan kaçındılar ve istiğfara rağbet etmediler; bunun üzerine ayet indi. İbn Abbas ise şöyle demiştir: Abdullah b. Übey Uhud'dan insanların çoğuyla geri döndüğünde, Müslümanlar ona buğzettiler, sert davrandılar ve hoşlanmadığı sözler işittirdiler. Bunun üzerine babasının oğulları (kardeşleri) ona: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gitsen de senin için mağfiret dilese ve senden razı olsa' dediler. O da: 'Ona gitmem, benim için mağfiret dilemesini de istemem' dedi ve başını çevirmeye başladı; bunun üzerine ayet indi. Çoğunluğa göre ise o, { لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ } “Daha üstün olan, daha alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır” [Münâfikûn: 8] ve { لَا تُنْفِقُوا عَلى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ } “Resûlullah'ın yanında bulunanlara harcama yapmayın” [Münâfikûn: 7] dediği için istiğfara çağrılmıştı. Ona: 'Gel, Resûlullah senin için mağfiret dilesin' denilince: 'Ben ne dedim ki!' dedi. İşte Allah Teâlâ'nın: { لَوَّوْا رُؤُسَهُمْ } “Başlarını çevirirler” buyruğu budur. Bu kelime, [şeddesiz olarak] levev (لَوَوْا) şeklinde de okunmuştur; şeddeli okunuş ise çokluk içindir. Zamir, maksat tek kişi olduğu halde çoğul kılınabilir ve bu durum Arap şiirinde pek çoktur. Nitekim Cerîr şöyle demiştir:
52151. Metin
لَا بَارَكَ اللَّه فِيمَنْ كَانَ يَحْسَبُكُمْ ... إِلَّا عَلَى الْعَهْدِ حَتَّى كَانَ مَا كَانَا
Allah bereket vermesin, olan oluncaya kadar... Sizi ahde sadık zanneden kimseye!
52152. Metin
وَإِنَّمَا خَاطَبَ بِهَذَا امْرَأَةً وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ أَيْ عَنِ اسْتِغْفَارِ رَسُولَ اللَّه ﷺ، ذَكَرَ تَعَالَى أَنَّ اسْتِغْفَارَهُ لَا يَنْفَعُهُمْ فقال: سَواءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ قَالَ قَتَادَةُ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ بَعْدَ قَوْلِهِ: اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَذَلِكَ لِأَنَّهَا لَمَّا نَزَلَتْ
Oysa şair bu sözle bir kadına hitap etmiştir. Allah Teâlâ'nın: { وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ } “Ve sen onların büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün” buyruğu, yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in istiğfarından [yüz çevirdiklerini görürsün], demektir. Allah Teâlâ onun istiğfarının kendilerine fayda vermeyeceğini zikrederek: { سَواءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ } “Onlar için bağışlanma dilesen de [dilemesen de] birdir” buyurdu. Katâde şöyle demiştir: Bu ayet, { اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ } “Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme...” ayetinden sonra inmiştir. Zira o ayet indiğinde:
52153. Metin
قَالَ رَسُولُ اللَّه ﷺ: «خَيَّرَنِي رَبِّي فَلَأَزِيدَنَّهُمْ على
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Rabbim beni muhayyer bıraktı, ben de onlar için yetmişten
52154. Metin
السَّبْعِينَ»
fazla istiğfar edeceğim» buyurdu.
52155. Metin
فَأَنْزَلَ اللَّه تَعَالَى: لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمُنَافِقِينَ، وَقَالَ قَوْمٌ: فِيهِ بَيَانٌ أَنَّ اللَّه تَعَالَى يَمْلِكُ هِدَايَةً وَرَاءَ هِدَايَةِ الْبَيَانِ، وَهِيَ خَلْقُ فِعْلِ الِاهْتِدَاءِ فِيمَنْ عَلِمَ مِنْهُ ذَلِكَ، وَقِيلَ:
Bunun üzerine Allah Teâlâ: { لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ } “Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, yoldan çıkmışlar topluluğunu hidayete erdirmez” ayetini indirdi. İbn Abbas: “Münafıkları [hidayete erdirmez]” demiştir. Bir topluluk ise şöyle demiştir: Bunda, Allah Teâlâ'nın beyan hidayetinin ötesinde bir hidayete malik olduğunun açıklaması vardır; o da kendisinde bunu bildiği kimsede hidayete erme fiilini yaratmasıdır. Şöyle de denilmiştir:
52156. Metin
مَعْنَاهُ لَا يَهْدِيهِمْ لِفِسْقِهِمْ وَقَالَتِ الْمُعْتَزِلَةُ: لَا يُسَمِّيهِمُ الْمُهْتَدِينَ إِذَا فَسَقُوا وَضَلُّوا وَفِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ:
Bunun manası; fıskları sebebiyle onları hidayete erdirmez, demektir. Mutezile ise şöyle demiştir: Yoldan çıkıp saptıklarında onları hidayete ermişler olarak isimlendirmez. Ayette birtakım incelemeler (tahliller) vardır:
52157. Metin
الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: لِمَ شَبَّهَهُمْ بِالْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ لَا بِغَيْرِهِ مِنَ الْأَشْيَاءِ الْمُنْتَفِعِ بِهَا؟ نَقُولُ لِاشْتِمَالِ هَذَا التَّشْبِيهِ عَلَى فَوَائِدَ كَثِيرَةٍ لَا تُوجَدُ فِي الْغَيْرِ الأولى: قال في «الشكاف» : شُبِّهُوا فِي اسْتِنَادِهِمْ وَمَا هُمْ إِلَّا أَجْرَامٌ خَالِيَةٌ عَنِ الْإِيمَانِ وَالْخَيْرِ، بِالْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ إِلَى الْحَائِطِ، وَلِأَنَّ الْخَشَبَ إِذَا انْتُفِعَ بِهِ كَانَ فِي سَقْفٍ أَوْ جِدَارٍ أَوْ غَيْرِهِمَا مِنْ مَظَانِّ الِانْتِفَاعِ، وَمَا دَامَ مَتْرُوكًا فَارِغًا غَيْرَ مُنْتَفَعٍ بِهِ أُسْنِدَ إِلَى الْحَائِطِ، فَشُبِّهُوا بِهِ فِي عَدَمِ الِانْتِفَاعِ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِهَا الْأَصْنَامُ الْمَنْحُوتَةُ مِنَ الْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ إِلَى الْحَائِطِ شُبِّهُوا بِهَا فِي حُسْنِ صُوَرِهِمْ، وَقِلَّةِ جَدْوَاهُمْ الثَّانِيَةُ:
Birinci İnceleme: Kendisinden faydalanılan diğer varlıklara değil de niçin dayatılmış kütüklere benzetildiler? Deriz ki: Bu benzetmenin başkasında bulunmayan pek çok faydayı ihtiva etmesinden ötürüdür. Birincisi: Keşşâf'ta şöyle demiştir: Onlar duvara yaslanmalarında ve imandan, hayırdan yoksun birer cüsseden ibaret olmalarında duvara dayatılmış kütüklere benzetildiler. Çünkü ağaçtan faydalanıldığında o ya bir tavanda, ya duvarda yahut faydalanılan diğer yerlerde olur; terk edilmiş, boş ve kendisinden faydalanılmaz halde kaldığı sürece ise duvara dayatılır. İşte faydasız oluşlarında ona benzetilmişlerdir. Bununla duvara dayatılmış ahşaptan yontulmuş putların kastedilmiş olması da caizdir; güzel suretleri ve faydalarının azlığı bakımından onlara benzetilmişlerdir. İkincisi:
52158. Metin
الْخُشُبُ الْمُسَنَّدَةُ فِي الْأَصْلِ كَانَتْ غُصْنًا طَرِيًّا يَصْلُحُ لِأَنْ يَكُونَ مِنَ الْأَشْيَاءِ الْمُنْتَفَعِ بِهَا، ثُمَّ تَصِيرُ غَلِيظَةً يَابِسَةً، وَالْكَافِرُ وَالْمُنَافِقُ كَذَلِكَ كَانَ فِي الْأَصْلِ صَالِحًا لِكَذَا وَكَذَا، ثُمَّ يَخْرُجُ عَنْ تِلْكَ الصَّلَاحِيَّةِ الثَّالِثَةُ: الْكَفَرَةُ مِنْ جِنْسِ الْإِنْسِ حَطَبٌ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَها وارِدُونَ [الْأَنْبِيَاءِ: ٩٨] وَالْخُشُبُ الْمُسَنَّدَةُ حَطَبٌ أَيْضًا الرَّابِعَةُ: أَنَّ الْخُشُبَ الْمُسَنَّدَةَ إِلَى الْحَائِطِ أَحَدُ طَرَفَيْهَا إِلَى جِهَةٍ، وَالْآخَرُ إِلَى جِهَةٍ أُخْرَى، وَالْمُنَافِقُونَ كَذَلِكَ، لِأَنَّ الْمُنَافِقَ أَحَدُ طَرَفَيْهِ وَهُوَ الْبَاطِنُ إِلَى جِهَةِ أَهْلِ الْكُفْرِ، وَالطَّرَفُ الْآخَرُ وَهُوَ الظَّاهِرُ إِلَى جِهَةِ أَهْلِ الْإِسْلَامِ الْخَامِسَةُ: الْمُعْتَمِدُ عَلَيْهِ الْخُشُبُ الْمُسَنَّدَةُ مَا يَكُونُ مِنَ الْجَمَادَاتِ وَالنَّبَاتَاتِ، وَالْمُعْتَمَدُ عَلَيْهِ لِلْمُنَافِقِينَ كَذَلِكَ، وَإِذَا كَانُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِذْ هُوَ الْأَصْنَامُ، إِنَّهَا مِنَ الْجَمَادَاتِ أَوِ النَّبَاتَاتِ.
Dayatılmış kütükler aslında kendisinden faydalanılan şeylerden olmaya elverişli taze bir daldı; sonradan kalın ve kuru hale geldi. Kâfir ve münafık da böyledir; aslen şuna ve buna elverişli iken sonradan bu elverişlilikten çıkar. Üçüncüsü: İnsan cinsinden olan kâfirler, Allah Teâlâ'nın: { حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَها وارِدُونَ } “Cehennemin odunusunuz; siz oraya gireceksiniz” [Enbiyâ: 98] buyurduğu gibi birer ottur/yakacaktır; dayatılmış kütükler de aynı şekilde yakacaktır. Dördüncüsü: Duvara dayatılmış kütüklerin bir ucu bir yöne, diğer ucu ise başka bir yöne bakar. Münafıklar da böyledir; çünkü münafığın bir tarafı yani bâtını küfür ehli tarafına, diğer tarafı yani zahiri ise İslam ehli tarafına bakar. Beşincisi: Dayatılmış kütüklerin dayandığı şey cansız varlıklardan ve bitkilerdendir; münafıkların dayandığı şey de böyledir. Müşriklerden olduklarında ise bu dayanak putlardır ki onlar da ya cansız varlıklardan ya da bitkilerdendir.
52159. Metin
الثَّانِي: مِنَ الْمَبَاحِثِ أَنَّهُ تَعَالَى شَبَّهَهُمْ بِالْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ، ثُمَّ قَالَ مِنْ بَعْدُ مَا يُنَافِي هَذَا التَّشْبِيهَ وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ [المنافقون: ٤] وَالْخُشُبُ الْمُسَنَّدَةُ لَا يَحْسَبُونَ أَصْلًا، نَقُولُ: لَا يَلْزَمُ أَنْ يَكُونَ الْمُشَبَّهُ وَالْمُشَبَّهُ بِهِ يَشْتَرِكَانِ فِي جَمِيعِ الْأَوْصَافِ، فَهُمْ كَالْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى الِانْتِفَاعِ وَعَدَمِ الِانْتِفَاعِ، وَلَيْسُوا كَالْخُشُبِ الْمُسَنَّدَةِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى الِاسْتِمَاعِ وَعَدَمِ الِاسْتِمَاعِ لِلصَّيْحَةِ وَغَيْرِهَا.
İncelemelerden İkincisi: Allah Teâlâ onları dayatılmış kütüklere benzetmiş, ardından bu benzetmeye zıt olan şu buyruğu zikretmiştir: { يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ } “Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır” [Münâfikûn: 4]. Oysa dayatılmış kütükler hiçbir şey sanmazlar/hesap etmezler. Deriz ki: Benzeyen ile benzetilenin bütün vasıflarda ortak olması gerekmez; onlar faydalanma ve faydalanmama bakımından dayatılmış kütükler gibidirler, çığlığı ve diğer sesleri işitip işitmeme bakımından dayatılmış kütükler gibi değildirler.
52160. Metin
الثَّالِثُ: قَالَ تَعَالَى: إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ وَلَمْ يَقُلْ: الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ أَوِ الْمُنَافِقِينَ أَوِ الْمُسْتَكْبِرِينَ مَعَ أَنَّ كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ مِنْ جُمْلَةِ مَا سَبَقَ ذِكْرُهُ؟ نَقُولُ: كُلُّ أَحَدٍ مِنْ تِلْكَ الْأَقْوَامِ دَاخِلٌ تَحْتَ قَوْلِهِ:
Üçüncüsü: Her biri daha önce zikredilenler arasında yer aldığı halde Allah Teâlâ 'kâfirler topluluğunu' veya 'münafıkları' yahut 'büyüklük taslayanları' demeyip de niçin { إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفاسِقِينَ } “Şüphesiz Allah, yoldan çıkmışlar topluluğunu hidayete erdirmez” buyurdu? Deriz ki: Bu toplulukların her biri O'nun şu buyruğunun altına girer:
52161. Metin
الْفاسِقِينَ أَيِ الَّذِينَ سَبَقَ ذِكْرُهُمْ وَهُمُ الكافرون والمنافقون والمستكبرون.
{ الْفاسِقِينَ } “Yoldan çıkmışlar”; yani daha önce zikri geçen kâfirler, münafıklar ve müstekbirlerdir.
52162. Metin
ثم قال تعالى:
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
52163. Metin
[سورة المنافقون (٦٣) : الآيات ٧ الى ٨]
[Münâfikûn Suresi (63): Ayetler 7-8]
52164. Metin
هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزائِنُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلكِنَّ الْمُنافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ (٧) يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلكِنَّ الْمُنافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ (٨)
{ هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنْفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزائِنُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلكِنَّ الْمُنافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ (٧) يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلكِنَّ الْمُنافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ (٨) } “Onlar: 'Resûlullah'ın yanında bulunanlara harcama yapmayın ki dağılıp gitsinler' diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır; fakat münafıklar anlamazlar. (7) 'Eğer Medine'ye dönersek, daha üstün olan, daha alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır' diyorlar. Oysa izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir; fakat münafıklar bilmezler. (8)”
52165. Metin
أَخْبَرَ اللَّه تَعَالَى بِشَنِيعِ مَقَالَتِهِمْ فقال: هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ كذا وكذا: ويَنْفَضُّوا أَيْ يَتَفَرَّقُوا، وَقُرِئَ: يَنْفَضُّوا مِنْ أَنْفَضَ الْقَوْمُ إِذَا فَنِيَتْ أَزْوَادُهُمْ، قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: اقْتَتَلَ أَجِيرُ عُمَرَ مَعَ أَجِيرِ عَبْدِ اللَّه بْنِ أُبَيٍّ فِي بَعْضِ الْغَزَوَاتِ فَأَسْمَعَ أَجِيرُ عُمَرَ عَبْدَ اللَّه بْنَ أُبَيٍّ الْمَكْرُوهَ وَاشْتَدَّ عَلَيْهِ لِسَانُهُ، فَغَضِبَ عَبْدُ اللَّه وَعِنْدَهُ رَهْطٌ
Allah Teâlâ onların çirkin sözlerini haber vererek: { هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ } “Onlar şöyle şöyle diyenlerdir” buyurdu. { يَنْفَضُّوا } “Dağılıp gitsinler” demektir. Bu kelime, azıkları tükendiğinde kavim için kullanılan enfada'l-kavm (أَنْفَضَ الْقَوْمُ) kökünden yunfıdû şeklinde de okunmuştur. Müfessirler şöyle demiştir: Gazvelerin birinde Hz. Ömer'in ücretli işçisi ile Abdullah b. Übey'in ücretli işçisi kavga etti. Hz. Ömer'in işçisi Abdullah b. Übey'e ağır sözler söyledi ve ona karşı dilini sertleştirdi. Bunun üzerine Abdullah öfkelendi ve yanında kavminden bir grup varken
52166. Metin
مِنْ قَوْمِهِ فَقَالَ: أَمَا واللَّه لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لِيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ، يَعْنِي بِالْأَعَزِّ نَفْسَهُ وَبِالْأَذَلِّ رَسُولِ اللَّه ﷺ ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى قَوْمِهِ فَقَالَ: لَوْ أَمْسَكْتُمُ النَّفَقَةَ عَنْ هَؤُلَاءِ يَعْنِي الْمُهَاجِرِينَ لَأَوْشَكُوا أَنْ يَتَحَوَّلُوا عَنْ دِيَارِكُمْ وَبِلَادِكُمْ فَلَا تُنْفِقُوا عَلَيْهِمْ حَتَّى يَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِ مُحَمَّدٍ فَنَزَلَتْ، وَقُرِئَ: لَيَخْرُجَنَّ بِفَتْحِ الْيَاءِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَابْنُ أَبِي عَيْلَةَ: لَنَخْرُجَنَّ بِالنُّونِ وَنَصَبَ الْأَعَزَّ وَالْأَذَلَّ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِلَّهِ خَزائِنُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي مَفَاتِيحَ الرِّزْقِ وَالْمَطَرِ وَالنَّبَاتِ، والمعنى أن اللَّه هو الرازق: قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماءِ وَالْأَرْضِ [يُونُسَ: ٣١] وَقَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: خَزَائِنُ اللَّه تَعَالَى مَقْدُورَاتُهُ لِأَنَّ فِيهَا كُلَّ مَا يَشَاءُ مِمَّا يُرِيدُ إِخْرَاجَهُ، وَقَالَ الْجُنَيْدُ: خَزَائِنُ اللَّه تَعَالَى فِي السموات الْغُيُوبُ وَفِي الْأَرْضِ الْقُلُوبُ وَهُوَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ وَمُقَلِّبُ الْقُلُوبِ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَلكِنَّ الْمُنافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ أَيْ لَا يَفْقَهُونَ أَنَّ: أَمْرُهُ إِذا أَرادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [يس: ٨٢] وَقَوْلُهُ يَقُولُونَ: لَئِنْ رَجَعْنا أَيْ مِنْ تِلْكَ الْغَزْوَةِ وَهِيَ غَزْوَةُ بَنِي الْمُصْطَلِقِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَرَدَّ اللَّه تَعَالَى عَلَيْهِ وَقَالَ: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ أَيِ الْغَلَبَةُ وَالْقُوَّةُ وَلِمَنْ أَعَزَّهُ اللَّه وَأَيَّدَهُ مِنْ رَسُولِهِ وَمِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَعَزَّهُمْ بِنُصْرَتِهِ إِيَّاهُمْ وَإِظْهَارِ دِينِهِمْ عَلَى سَائِرِ الْأَدْيَانِ وَأَعْلَمَ رَسُولَهُ بِذَلِكَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ ذَلِكَ وَلَوْ عَلِمُوهُ مَا قَالُوا:
şöyle dedi: 'Allah'a yemin olsun ki Medine'ye dönersek, daha üstün olan, daha alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.' 'Daha üstün' ile kendisini, 'daha alçak' ile de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastediyordu. Sonra kavmine dönüp dedi ki: 'Eğer bunlara, yani muhacirlere harcamayı keserseniz, neredeyse yurtlarınızdan ve beldelerinizden çekip giderler; Muhammed'in etrafından dağılıncaya kadar onlara harcama yapmayın.' Bunun üzerine bu ayet indi. Bu kelime ya harfinin fethasıyla { لَيَخْرُجَنَّ } şeklinde de okunmuştur; Hasan[-ı Basrî] ve İbn Ebî Ayle ise nûn harfiyle ve { الْأَعَزَّ وَالْأَذَلَّ } kelimelerini mensup kılarak { لَنَخْرُجَنَّ } şeklinde okumuşlardır. Allah Teâlâ'nın: { وَلِلَّهِ خَزائِنُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır” buyruğu hakkında Mukātil: 'Yani rızkın, yağmurun ve bitkilerin anahtarları [Allah'ındır]' demiştir. Manası ise rızkı verenin Allah olduğudur: { قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماءِ وَالْأَرْضِ } “De ki: Gökten ve yerden size kim rızık veriyor?” [Yûnus: 31]. Mana ehli (müfessirler) şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın hazineleri O'nun kudretinin taalluk ettiği şeylerdir; çünkü O'nun varlık sahasına çıkarmayı dilediği her şey oradadır. Cüneyd[-i Bağdâdî] ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın göklerdeki hazineleri gayblar, yerdeki hazineleri ise kalplerdir; O, gaybları hakkıyla bilen ve kalpleri evirip çevirendir. Allah Teâlâ'nın: { وَلكِنَّ الْمُنافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ } “Fakat münafıklar anlamazlar” buyruğu; { أَمْرُهُ إِذا أَرادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ } “O bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece o şeye 'Ol!' demektir, o da hemen oluverir” [Yâsîn: 82] hakikatini anlamazlar, demektir. O'nun: { يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنا } “'Eğer dönersek' diyorlar” buyruğu; yani o gazveden, ki o Gazve-i Benî Mustalik'tir, Medine'ye [dönersek] demektir. Allah Teâlâ ona cevap vererek şöyle buyurdu: { وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ } “Oysa izzet... Allah'ındır”; yani üstünlük ve güç Allah'ındır, Resûlü'nden ve müminlerden Allah'ın aziz kıldığı ve desteklediği kimselerindir. Onlara yardım ederek ve dinlerini diğer bütün dinlere galip kılarak onları aziz kılmıştır. Bunu Resûlü'ne bildirmiştir; fakat münafıklar bunu bilmezler. Eğer bilselerdi,
52167. Metin
مَقَالَتَهُمْ هَذِهِ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَهُمُ الْأَخِصَّاءُ بِذَلِكَ كَمَا أَنَّ الْمَذَلَّةَ وَالْهَوَانَ لِلشَّيْطَانِ وَذَوِيهِ مِنَ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ، وَعَنْ بَعْضِ الصَّالِحَاتِ وَكَانَتْ فِي هَيْئَةٍ رَثَّةٍ أَلَسْتُ عَلَى الْإِسْلَامِ وَهُوَ الْعِزُّ الَّذِي لَا ذُلَّ مَعَهُ، وَالْغِنَى الَّذِي لَا فَقْرَ مَعَهُ،
bu sözlerini söylemezlerdi. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: { وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ } “Oysa izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir.” Zillet ve aşağılanma şeytana ve onun kâfirler ile münafıklardan olan yandaşlarına ait olduğu gibi, izzet de sadece bunlara mahsustur. Salih kadınlardan birinin -ki kendisi eski püskü bir kıyafet içindeydi- şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben, beraberinde hiçbir zilletin bulunmadığı bir izzet ve beraberinde hiçbir fakirliğin bulunmadığı bir zenginlik olan İslam üzere değil miyim?”
52168. Metin
وَعَنِ الْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ ﵄ أَنَّ رَجُلًا قَالَ لَهُ: إِنَّ النَّاسَ يَزْعُمُونَ أَنَّ فِيكَ تِيهًا قَالَ: لَيْسَ بِتِيهٍ وَلَكِنَّهُ عِزَّةٌ فَإِنَّ هَذَا العز الذي لا ذل معه والغنى الذي لَا فَقْرَ مَعَهُ، وَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ
Hasan b. Ali'den radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre, bir adam ona: “İnsanlar sende bir kibir/büyüklük olduğunu iddia ediyorlar” dedi. O da: “Bu bir kibir değil, bilakis bir izzettir; zira bu, beraberinde zillet olmayan izzet ve beraberinde fakirlik olmayan zenginliktir” dedi ve bu ayeti okudu.
52169. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعَارِفِينَ فِي تَحْقِيقِ هَذَا الْمَعْنَى: الْعِزَّةُ غَيْرُ الْكِبْرِ وَلَا يَحِلُّ لِلْمُؤْمِنِ أَنْ يُذِلَّ نَفْسَهُ، فَالْعِزَّةُ مَعْرِفَةُ الْإِنْسَانِ بِحَقِيقَةِ نَفْسِهِ وَإِكْرَامُهَا عَنْ أَنْ يَضَعَهَا لِأَقْسَامٍ عَاجِلَةٍ دُنْيَوِيَّةٍ كَمَا أَنَّ الْكِبْرَ جَهْلُ الْإِنْسَانِ بِنَفْسِهِ وَإِنْزَالُهَا فَوْقَ مَنْزِلِهَا فَالْعِزَّةُ تُشْبِهُ الْكِبْرَ مِنْ حَيْثُ الصُّورَةِ، وَتَخْتَلِفُ مِنْ حَيْثُ الْحَقِيقَةِ كَاشْتِبَاهِ التَّوَاضُعِ بِالضِّعَةِ وَالتَّوَاضُعُ مَحْمُودٌ، وَالضِّعَةُ مَذْمُومَةٌ، وَالْكِبْرِ مَذْمُومٌ، وَالْعِزَّةُ مَحْمُودَةٌ، وَلَمَّا كَانَتْ غَيْرَ مَذْمُومَةٍ وَفِيهَا مُشَاكَلَةٌ لِلْكِبْرِ، قَالَ تَعَالَى: بِما كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَفِيهِ إِشَارَةٌ/ خَفِيَّةٌ لِإِثْبَاتِ الْعِزَّةِ بِالْحَقِّ، وَالْوُقُوفُ عَلَى حَدِّ التَّوَاضُعِ مِنْ غَيْرِ انْحِرَافٍ إِلَى الضِّعَةِ وُقُوفٌ عَلَى صِرَاطِ الْعِزَّةِ الْمَنْصُوبِ عَلَى مَتْنِ نَارِ الْكِبْرِ، فَإِنْ قِيلَ:
Ariflerden bazısı bu mananın tahkikinde şöyle demiştir: İzzet, kibirden farklıdır ve müminin kendisini zelil kılması helal değildir. İzzet, insanın kendi nefsinin hakikatini bilmesi ve onu geçici dünyalık paylar uğruna alçaltmaktan koruyup üstün tutmasıdır; kibir ise insanın kendisinden gafil olması ve nefsini layık olduğu mertebenin üstüne çıkarmasıdır. Dolayısıyla izzet suret bakımından kibre benzer, ancak hakikat bakımından ondan ayrılır; tıpkı tevazuun zilletle (aşağılıkla) karıştırılması gibi. Tevazu övülmüş, zillet ise yerilmiştir; kibir yerilmiş, izzet ise övülmüştür. İzzet yerilmediği ve onda kibre benzer bir yön bulunduğu için Allah Teâlâ: { بِما كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ } “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız sebebiyle...” buyurmuştur. Bunda hak üzere olan izzetin ispatına gizli bir işaret vardır. Zillet tarafına sapmaksızın tevazu sınırında durmak, kibrin ateş sırtına kurulmuş olan izzet sıratı üzerinde durmaktır. Eğer şöyle denilirse:
52170. Metin
قَالَ فِي الْآيَةِ الْأُولَى: لَا يَفْقَهُونَ وَفِي الْأُخْرَى لَا يَعْلَمُونَ فَمَا الْحِكْمَةُ فِيهِ؟ فَنَقُولُ: لِيُعْلَمَ بِالْأَوَّلِ قِلَّةُ كِيَاسَتِهِمْ وَفَهْمِهِمْ، وَبِالثَّانِي كَثْرَةُ حَمَاقَتِهِمْ وَجَهْلِهِمْ، وَلَا يَفْقَهُونَ مِنْ فَقِهَ يَفْقَهُ، كَعَلِمَ يَعْلَمُ، وَمِنْ فَقُهَ يَفْقُهُ: كَعَظُمَ يَعْظُمُ، وَالْأَوَّلُ لِحُصُولِ الْفِقْهِ بِالتَّكَلُّفِ وَالثَّانِي لَا بِالتَّكَلُّفِ، فَالْأَوَّلُ عِلَاجِيٌّ، والثاني مزاجي، ثم قال تعالى:
İlk ayette: { لَا يَفْقَهُونَ } “anlamazlar”, diğerinde ise { لَا يَعْلَمُونَ } “bilmezler” buyurmuştur; bundaki hikmet nedir? Deriz ki: İlkiyle onların anlayış ve kavrayışlarının azlığı, ikincisiyle ise ahmaklık ve cehaletlerinin çokluğu bilinsin diyedir. Lâ yefkahûne (لَا يَفْقَهُونَ), alime-ya'lemü (عَلِمَ - يَعْلَمُ) gibi fekihe-yefkahu (فَقِهَ - يَفْقَهُ) kökünden gelir; azume-ya'zumu (عَظُمَ - يَعْظُمُ) gibi fekuhe-yefkuhu (فَقُهَ - يَفْقُهُ) kökünden de gelir. İlki fıkhın (anlayışın) külfetle elde edilmesini, ikincisi ise külfetsiz elde edilmesini ifade eder. Dolayısıyla ilki gayrete dayalı, ikincisi ise fıtrîdir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
52171. Metin
[سورة المنافقون (٦٣) : الآيات ٩ الى ١١]
[Münâfikûn Suresi (63): Ayetler 9-11]
52172. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ فَأُولئِكَ هُمُ الْخاسِرُونَ (٩) وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْناكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِي إِلى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ (١٠) وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْساً إِذا جاءَ أَجَلُها وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ (١١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ فَأُولئِكَ هُمُ الْخاسِرُونَ (٩) وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْناكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِي إِلى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ (١٠) وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْساً إِذا جاءَ أَجَلُها وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ (١١) } “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (9) Sizden birine ölüm gelip de: ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip salihlerden olsaydım!’ demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (10) Eceli geldiği zaman Allah hiçbir nefsi asla ertelemez. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (11)”
52173. Metin
لَا تُلْهِكُمْ لَا تَشْغَلْكُمْ كَمَا شَغَلَتِ الْمُنَافِقِينَ، وَقَدِ اخْتَلَفَ الْمُفَسِّرُونَ مِنْهُمْ مَنْ قَالَ: نَزَلَتْ فِي حَقِّ
{ لَا تُلْهِكُمْ } [ifadesi], münafıkları meşgul ettiği gibi “sizi meşgul etmesin” [demektir]. Müfessirler ihtilaf etmişlerdir; onlardan bazısı bu ayetin, hakkında indiğini söylemiştir
52174. Metin
الْمُنَافِقِينَ، وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ فِي حَقِّ الْمُؤْمِنِينَ، وَقَوْلُهُ: عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ عَنْ فَرَائِضِ اللَّه تَعَالَى نَحْوَ الصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَالْحَجِّ أَوْ عَنْ طَاعَةِ اللَّه تَعَالَى وَقَالَ الضَّحَّاكُ: الصَّلَوَاتُ الْخَمْسُ، وَعِنْدَ مُقَاتِلٍ: هَذِهِ الْآيَةُ وَمَا بَعْدَهَا خِطَابٌ للمنافقين الذين أفروا بِالْإِيمَانِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ أَيْ أَلْهَاهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ عَنْ ذِكْرِ اللَّه فَأُولئِكَ هُمُ الْخاسِرُونَ أَيْ فِي تِجَارَتِهِمْ حَيْثُ بَاعُوا الشَّرِيفَ الْبَاقِيَ بِالْخَسِيسِ الْفَانِي وَقِيلَ: هُمُ الْخَاسِرُونَ فِي إِنْكَارِ مَا قَالَ بِهِ رَسُولُ اللَّه ﷺ مِنَ التَّوْحِيدِ وَالْبَعْثِ.
münafıkların, bazısı da müminlerin [hakkında indiğini] söylemiştir. O'nun: { عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ } “Allah'ı zikretmekten” buyruğu, namaz, zekât ve hac gibi Allah Teâlâ'nın farzlarından yahut Allah Teâlâ'ya itaatten [alıkoymasın demektir]. Dahhâk: “Beş vakit namazdır” demiştir. Mukātil'e göre ise bu ayet ve sonrası, iman ikrarında bulunan münafıklara hitaptır. { وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ } “Kim bunu yaparsa” yani malı ve evladı onu Allah'ı zikretmekten alıkoyarsa, { فَأُولئِكَ هُمُ الْخاسِرُونَ } “işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir”; yani şerefli ve baki olanı, değersiz ve fani olan karşılığında sattıkları için ticaretlerinde [hüsrana uğrayanlardır]. Şöyle de denilmiştir: Onlar, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem tevhid ve diriliş hakkında söylediklerini inkâr etmeleri sebebiyle hüsrana uğrayanlardır.
52175. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: الْجِهَادُ، وَقِيلَ: هُوَ الْقُرْآنُ وَقِيلَ: هُوَ النَّظَرُ فِي الْقُرْآنِ وَالتَّفَكُّرُ وَالتَّأَمُّلُ فِيهِ وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْناكُمْ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ يُرِيدُ زَكَاةَ الْمَالِ وَمِنْ لِلتَّبْعِيضِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ هُوَ الْإِنْفَاقُ الْوَاجِبُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ أَيْ دَلَائِلُ الْمَوْتِ وَعَلَامَاتُهُ فَيَسْأَلُ الرَّجْعَةَ إِلَى الدُّنْيَا وَهُوَ قَوْلُهُ: رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِي إِلى أَجَلٍ قَرِيبٍ وَقِيلَ حَضُّهُمْ عَلَى إِدَامَةِ الذِّكْرِ، وَأَنْ لَا يَضِنُّوا بِالْأَمْوَالِ، أَيْ هَلَّا أَمْهَلْتَنِي وَأَخَّرْتَ أَجْلِي إِلَى زَمَانٍ قَلِيلٍ، وَهُوَ الزِّيَادَةُ فِي أَجْلِهِ حَتَّى يَتَصَدَّقَ وَيَتَزَكَّى وَهُوَ/ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْقَوْمَ لَمْ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ إِذِ الْمُؤْمِنُ لَا يَسْأَلُ الرَّجْعَةَ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: لَا يَنْزِلُ بِأَحَدٍ لَمْ يَحُجَّ وَلَمْ يُؤَدِّ الزَّكَاةَ الْمَوْتُ إِلَّا وَسَأَلَ الرَّجْعَةَ وَقَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ، وَقَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : مِنْ قَبْلِ أَنْ يُعَايِنَ مَا يَيْأَسُ مَعَهُ مِنَ الْإِمْهَالِ وَيَضِيقَ بِهِ الْخِنَاقُ وَيَتَعَذَّرَ عَلَيْهِ الْإِنْفَاقُ، وَيَفُوتَ وَقْتُ الْقَبُولِ فَيَتَحَسَّرَ عَلَى الْمَنْعِ وَيَعَضَّ أَنَامِلَهُ عَلَى فَقْدِ مَا كَانَ مُتَمَكِّنًا مِنْهُ، وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ تَصَدَّقُوا قَبْلَ أَنْ يَنْزِلَ عَلَيْكُمْ سُلْطَانُ الْمَوْتِ فَلَا تُقْبَلُ تَوْبَةٌ وَلَا يَنْفَعُ عَمَلٌ وَقَوْلُهُ: وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَحُجُّ وَقُرِئَ فَأَكُونَ وَهُوَ عَلَى لفظ فأصدق وأكون، قال المبرد: وأكون عَلَى مَا قَبْلَهُ لِأَنَّ قَوْلَهُ: فَأَصَّدَّقَ جَوَابٌ لِلِاسْتِفْهَامِ الَّذِي فِيهِ التَّمَنِّي وَالْجَزْمُ عَلَى مَوْضِعِ الْفَاءِ، وَقَرَأَ أُبَيٌّ فَأَتَصَدَّقَ عَلَى الْأَصْلِ وَأَكُنْ عَطْفًا عَلَى مَوْضِعِ فَأَصَدَّقَ: وَأَنْشَدَ سِيبَوَيْهِ أَبْيَاتًا كَثِيرَةً فِي الْحَمْلِ عَلَى الْمَوْضِعِ مِنْهَا:
Kelbî: “Cihaddır” demiştir. [Zikirden kastın] Kur'an olduğu, Kur'an'a bakıp onda tefekkür ve tedebbür etmek olduğu da söylenmiştir. { وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْناكُمْ } “Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” buyruğu hakkında İbn Abbâs: “[Bundan] malın zekâtı kastedilmektedir, { مِنْ } [edatı] ise teb'îz (kısmîlik) içindir” demiştir. Kastın vacip olan infak olduğu da söylenmiştir. { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ } “Sizden birine ölüm gelmeden önce”, yani ölümün delilleri ve alametleri gelip de dünyaya dönüşü istemesinden [önce infak edin]. Bu da O'nun şu buyruğudur: { رَبِّ لَوْلا أَخَّرْتَنِي إِلى أَجَلٍ قَرِيبٍ } “Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar erteleseydin ya!” [Ayetin] onları zikri devam ettirmeye ve mallar konusunda cimrilik etmemeye teşvik ettiği de söylenmiştir; yani “Bana mühlet verip ecelimi az bir vakit erteleseydin ya!” [demektir]. Bu da sadaka ve zekât verebilmesi için ecelinin artırılmasıdır. Bu da Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: { فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ } “...de sadaka verip salihlerden olsaydım!” İbn Abbâs şöyle demiştir: “Bu, o topluluğun mümin olmadıklarına bir delildir; zira mümin geri dönüş istemez.” Dahhâk ise: “Haccetmeyen ve zekâtını vermeyen hiç kimseye ölüm inmez ki geri dönüşü istemiş olmasın” demiş ve bu ayeti okumuştur. el-Keşşâf sahibi şöyle demiştir: “Mühlet verilmesinden ümit keseceği, boğazının sıkışacağı, infak etmesinin imkânsızlaşacağı ve kabul vaktinin geçeceği şeyi bizzat görüp de vermediğine hayıflanacağı ve muktedir olduğu şeyi kaybetmekten dolayı parmaklarını ısıracağı andan önce [infak edin].” İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre [şöyle demiştir]: “Ölümün karşı konulmaz otoritesi başınıza inip de hiçbir tevbenin kabul edilmeyeceği ve hiçbir amelin fayda vermeyeceği an gelmeden önce sadaka verin.” O'nun: { وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ } “ve salihlerden olsaydım” buyruğu hakkında İbn Abbâs: “[Yani] haccetseydim” demiştir. [Bu kelime] { فَأَكُونَ } şeklinde de okunmuştur ki bu, { فَأَصَّدَّقَ } ve { أَكُونَ } lafızları üzeredir. el-Müberred: “{ وَأَكُونَ }, kendisinden öncekine göredir; zira { فَأَصَّدَّقَ } sözü, içinde temenni bulunan istifhamın cevabıdır ve cezm fe harfinin mahalline binaendir” demiştir. Übeyy ise aslı üzere { فَأَتَصَدَّقَ }, { وَأَكُنْ } kelimesini de { فَأَصَدَّقَ }'ın mahalline atıfla okumuştur. Sîbeveyh, mahalle hamletme konusunda pek çok beyit zikretmiştir, onlardan biri şudur:
52176. Metin
[مُعَاوِيَ إِنَّنَا بَشَرٌ فَأَسْجِحْ] ... فَلَسْنَا بِالْجِبَالِ وَلَا الْحَدِيدَا
[Ey Muâviye, bizler insanız, bize yumuşak davran!] ... Bizler ne dağlarız ne de demir.
52177. Metin
فَنَصَبَ الْحَدِيدَ عَطْفًا عَلَى الْمَحَلِّ وَالْبَاءُ فِي قَوْلِهِ: بِالْجِبَالِ، لِلتَّأْكِيدِ لَا لِمَعْنًى مُسْتَقْبَلٍ يَجُوزُ حَذْفُهُ وَعَكْسُهُ قَوْلُ ابْنِ أَبِي سُلْمَى:
[Şair] mahalle atfen el-hadîde (الْحَدِيدَ) kelimesini nasb etmiştir; { بِالْجِبَالِ } sözündeki bâ (بِ) harfi ise geleceğe yönelik hazfi caiz bir anlam için değil, tekit içindir. Bunun aksi ise İbn Ebî Sülmâ'nın şu sözüdür:
52178. Metin
بَدَا لي أني لست مدرك ماضي ... ولا سابق شيئا إذا كان جاثيا
Bana öyle göründü ki ben ne geçmişe erişebilirim ... ne de çökmüş duran bir şeyin önüne geçebilirim.
52179. Metin
تَوَهَّمَ أَنَّهُ قَالَ بِمُدْرِكٍ فَعَطَفَ عَلَيْهِ قَوْلَهُ سَابِقٍ، عَطْفًا عَلَى الْمَفْهُومِ، وَأَمَّا قِرَاءَةُ أَبِي عَمْرٍو وَأَكُونَ فَإِنَّهُ حَمَلَهُ عَلَى اللَّفْظِ دُونَ الْمَعْنَى، ثُمَّ أَخْبَرَ تَعَالَى أَنَّهُ لَا يُؤَخِّرُ مَنِ انْقَضَتْ مُدَّتُهُ وَحَضَرَ أَجْلُهُ فَقَالَ: وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْساً يَعْنِي عَنِ الْمَوْتِ إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا، قَالَ فِي «الْكَشَّافِ» : هَذَا نَفْيٌ لِلتَّأْخِيرِ عَلَى وَجْهِ التَّأْكِيدِ الَّذِي مَعْنَاهُ مُنَافَاةُ الْمَنْفِيِّ، وَبِالْجُمْلَةِ فَقَوْلُهُ: لَا تُلْهِكُمْ أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ تَنْبِيهٌ عَلَى الذِّكْرِ قَبْلَ الْمَوْتِ: وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْناكُمْ تَنْبِيهٌ عَلَى الشُّكْرِ لِذَلِكَ وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ أَيْ لَوْ رُدَّ إِلَى الدُّنْيَا مَا زَكَّى وَلَا حَجَّ، وَيَكُونُ هَذَا كَقَوْلِهِ: وَلَوْ رُدُّوا لَعادُوا لِما نُهُوا عَنْهُ [الْأَنْعَامِ: ٢٨] وَالْمُفَسِّرُونَ عَلَى أَنَّ هَذَا خَطَّابٌ جَامِعٌ لِكُلِّ عَمَلٍ خَيْرًا أَوْ شَرًّا وَقَرَأَ عَاصِمٌ يَعْمَلُونَ بِالْيَاءِ عَلَى قَوْلِهِ: وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْساً لِأَنَّ النَّفْسَ وَإِنْ كَانَ وَاحِدًا فِي اللَّفْظِ، فَالْمُرَادُ بِهِ الْكَثِيرُ فَحُمِلَ عَلَى الْمَعْنَى واللَّه أَعْلَمُ وَصَلَاتُهُ وَسَلَامُهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ أجمعين.
[Şair] bi-müdrikin (بِمُدْرِكٍ) dediğini vehmederek mefhuma atıfla sâbıkın (سَابِقٍ) sözünü ona atfetmiştir. Ebû Amr'ın { وَأَكُونَ } kıraatine gelince, o bunu manaya değil lafza hamletmiştir. Sonra Allah Teâlâ, süresi biten ve eceli gelen kimseyi ertelemeyeceğini haber vererek: { وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْساً إِذا جاءَ أَجَلُها } “Eceli geldiği zaman Allah hiçbir nefsi asla ertelemez” buyurmuştur; yani eceli geldiğinde ölümden [ertelemez]. el-Keşşâf'ta şöyle demiştir: “Bu, nefyedilenin imkânsızlığı anlamına gelen tekit yoluyla yapılmış bir erteleme nefyidir.” Özetle O'nun: { لَا تُلْهِكُمْ أَمْوالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ } “Mallarınız ve evlatlarınız sizi alıkoymasın” buyruğu, ölümden önce zikre bir uyarıdır; { وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْناكُمْ } “Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” buyruğu da buna şükretmeye bir uyarıdır. Allah Teâlâ'nın: { وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِما تَعْمَلُونَ } “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” buyruğu ise, dünyaya geri döndürülse bile zekât vermeyecek ve haccetmeyecek [demektir]. Bu da O'nun şu buyruğu gibidir: { وَلَوْ رُدُّوا لَعادُوا لِما نُهُوا عَنْهُ } “Geri döndürülseler bile yine menedildikleri şeye dönerlerdi” [el-En'âm: 28]. Müfessirler bunun hayır veya şer her ameli kapsayan umumi bir hitap olduğu görüşündedirler. Âsım ise { وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْساً } “Allah hiçbir nefsi asla ertelemez” buyruğuna istinaden [fiili] yâ ile { يَعْمَلُونَ } şeklinde okumuştur; zira nefis lafızda tekil olsa da onunla kastedilen çokluktur, dolayısıyla manaya hamledilmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Allah'ın salât ve selâmı Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbının tamamına olsun.