Fâtiha

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

1. Metin

سورة الفاتحة

Fâtiha Sûresi

2. Metin

بسم الله القيوم الشهيد الذي لا يعزب شيء عن علمه، ولا يكون شيء إلا بإذنه، الرحمن الرحيم الذي عمت رحمته الموجودات، وطبع في مرائي القلوب عظمته فتعالت تلك السبحات، وأجري على الألسنة ذكره في العبادات والعادات، الرحيم الذي تمت معمته بتخصيص أهل ولايته بأرضى العبادات.

İlminden hiçbir şeyin gizli kalmadığı ve O'nun izni olmadan hiçbir şeyin meydana gelmediği Kayyûm ve Şehîd olan Allah'ın adıyla. Rahmeti tüm varlıkları kuşatan, kalplerin aynalarına büyüklüğünü nakşeden ve böylece o nurlu celâl tecellileri yücelen, ibadetlerde ve âdetlerde zikri dillerde akıtılan Rahmân'ın; dostluk ehlini ibadetlerin en makbulüyle seçkin kılarak nimeti tamamlanan Rahîm'in [adıyla].

3. Metin

قال شيخنا الإمام المحقق أبو الفضل محمد بن العلامة القدوة أبي عبد الله

Şeyhimiz, muhakkik imam Ebu'l-Fazl Muhammed b. allâme ve önder Ebû Abdillâh

4. Metin

محمد ابن العلامة القدوة أبي القاسم محمد المشدالي المغربي

Muhammed b. allâme ve önder Ebi'l-Kâsım Muhammed el-Meşdâlî el-Mağribî

5. Metin

البجائي المالكي علامة

el-Bicâî el-Mâlikî -zamanın allâmesi,

6. Metin

الزمان سقى الله عهده سحائب الرضوان وأسكنه أعلى الجنان: الأمر الكلي المفيد

Allah onun devrini rıza bulutlarıyla sulasın ve kendisini cennetlerin en yücesinde iskân etsin- şöyle demiştir: Kur'an'ın tamamında ayetler arasındaki münasebetleri bilmeye yarayan küllî kaide şudur:

7. Metin

لعرفان مناسبات الآيات في جميع القرآن هو أنك تنظر الغرض الذي سبقت له السورة، وتنظر ما يحتاج إليه ذلك الغرض من المقدمات وتنظر إلى مراتب تلك المقدمات في القرب والبعد

Sûrenin sevk edildiği asıl maksada bakarsın, o maksadın ihtiyaç duyduğu mukaddimelere bakarsın ve o mukaddimelerin yakınlık ve uzaklık derecelerine bakarsın.

8. Metin

من المطلوب، وتنظر عند انجرار الكلام في المقدمات إلى ما يستتبعه من استشراف نفس السامع إلى الأحكام واللوازم التابعة له اللتي له التي تقتضي البلاغة شفاء العليل يدفع عناء الاستشراف إلى الوقوف عليها، فهذا هو الأمر الكلي المهيمن على حكم الربك بين جميع أجزاء القرآن، وإذا فعلته تبين لك إن شاء الله وجه النظم مفصلا بين كل آية وآية في كل سورة سورة والله الهادي. انتهى. وقد ظهر لي باستعمالي لهذه القاعدة بعد وصولي إلى سورة سبأ في السنة العاشرة من ابتدائي في عمل هذا الكتاب أن اسم كل سورة مترجم عن مقصودها

İstenen şeyden mukaddimelere söz uzayıp gittiğinde, dinleyicinin nefsinin arzuladığı hükümlere ve bunlara bağlı gerekliliklere bakarsın; öyle ki belâgat, bu arzunun zahmetini savuşturup gerçeğe vakıf kılmak suretiyle dertliye şifa vermeyi gerektirir. İşte Kur'an'ın bütün cüzleri arasındaki irtibat hükmüne hâkim olan küllî kural budur. Bunu yaptığın takdirde, inşallah her sûrede ayetler arasındaki nazım ve tertip veçhesi sana tafsilatıyla açığa çıkacaktır. Hidayet eden Allah'tır. [Sözü burada] bitti. Bu kitabı telif etmeye başlamamın onuncu yılında Sebe' sûresine ulaştıktan sonra bu kuralı uygulamam neticesinde bana zahir oldu ki her sûrenin ismi, onun asıl maksadının bir tercümanıdır.

9. Metin

لأن اسم كل شيء تظهر المناسبة بينه وبين مسماه عنوانه الدال إجمالا على تفصيل ما فيه، وذلك هو الذي أنبأ به آدم ﵊ عند العرض على المالئكة عليهم الصلاة والسلام، ومقضود كل سورة هاد إلى تناسبها، مقثصود السورة، ولا أخرج عن معاني كلماتها، فالفاتحة أسمها " أم الكتاب " " والأساسا " " والمثاني " " والكنز " و" الشافية " و" الكافية " و" الوزافية " و" الواقية " و" الرقية " و" الحمد " و" الشكر " و" الدعاء " و" الصلاة " فمدار هذه الأسماء كما ترى على أمر خفي كاف لكل مراد وهو المراقبة التي

Çünkü her şeyin ismi ile isimlendirilen şey arasında görünen münasebet, onda bulunan ayrıntılara icmâlen delalet eden bir başlıktır. Meleklere (aleyhimüsselâm) arz edildiğinde Âdem'in (aleyhisselâm) haber verdiği şey de işte buydu. Her sûrenin maksadı, onun ayetleri arasındaki tenasübe rehberlik eder. Ben sûrenin maksadından ve kelimelerinin manalarından dışarı çıkmam. Fâtiha'nın isimleri ise şunlardır: "Ümmü'l-Kitâb", "el-Esâs", "el-Mesânî", "el-Kenz", "eş-Şâfiye", "el-Kâfiye", "el-Vâfiye", "el-Vâkıye", "er-Rukye", "el-Hamd", "eş-Şükr", "ed-Duâ" ve "es-Salât". Gördüğün gibi bu isimlerin mihveri, her maksat için kâfi gelen gizli bir mesele etrafında döner; o da murakabedir ki

10. Metin

سأقول إنها مقصودها فكل شيء لا يفتتح بها لا اعتداد به، وهي كنز لكل شيء شافية لكل داء، كافية لكل هم، وافية بكل مرام، واقية من كل سوء رقية لكل ملم، وهي إثبات للحمد الذي هو الإحاطة بصفات الكمال، وللشكر الذي هوز تعظيم المنعم، وهي عين الدعاء فإنه التوجه إلى المدعو، وأعظم مجامعها الصلاة.

onun Fâtiha'nın asıl maksadı olduğunu söyleyeceğim. Kendisiyle başlanmayan hiçbir şey muteber değildir. O her şey için bir hazinedir, her derde şifadır, her kaygıya kâfidir, her muradı tastamam verendir, her türlü kötülükten koruyandır, her musibet için bir rukyedir (şifa vesilesidir). O, kemal sıfatlarını kuşatmak demek olan hamdin ve nimeti vereni tazim etmek olan şükrün ispatıdır. O duanın ta kendisidir; zira dua, kendisine yalvarılan zata yönelmektir. Onun en büyük cem yeri ise namazdır.

11. Metin

إذا تقررت ذلك فالغرض الذي سبقت له الفاتحة وهو إثبات

Bu husus sabit olduğuna göre, Fâtiha'nın sevk ediliş gayesi şunları ispat etmektir:

12. Metin

استحقاق الله تعالى لجميع المحامد وصفا الكمال، واختصاصه بملك الدنيا والآخرة، وباستحقاق العبادة والاستعانة، بالسؤال في المن بإلزام صراط الفائزين والإنقاذ من طريق الهالكين مختصا بذلك كله، ومدار ذلك كله مراقبة العباد لربهم، لإفراده بالعبادة، نفهو مقصود الفاتحة بالذات وغيره وسائل إليه، فإنه لا بد في ذلك من إثبات إحاطته تعالى بكل شيء ولن يثبت حتى يعلم أنه المختص بأنه الخالق اللملك المالك، لأن المقصود منت إرسال الرسل وإنزال الكتب نصب الشرائع، والمقصود من نصب الشرائع جمع الخلق على الحق والمقصود من جمعهم تعريفهم الملك وبما يرضيه، وهو مقصود القرآن الذي انتظمته

Yüce Allah'ın bütün övgülere ve kemal sıfatlarına hak kazanması; dünya ve ahiret mülküne, ibadete ve yardıma layık olmaya münhasır kılınması; kurtulanların yoluna ulaştırmayı ve helak olanların yolundan kurtarmayı istemek suretiyle bütün bunlarla O'nun seçkin olmasıdır. Bütün bunların mihveri ise, kulların Rablerini murakabe etmeleri ve O'nu ibadette birlemeleridir. İşte bizzat Fâtiha'nın maksadı budur, diğer hususlar ise buna ulaştıran vesilelerdir. Çünkü bunda, Yüce Allah'ın her şeyi kuşattığını ispat etmek kaçınılmazdır; bu da ancak O'nun Yaratıcı, Melik ve Mâlik olmaya mahsus olduğu bilinmekle sabit olur. Zira peygamberlerin gönderilmesinin ve kitapların indirilmesinin gayesi şeriatların ikame edilmesidir; şeriatların ikame edilmesinin gayesi yaratılmışları hak üzere bir araya getirmektir; onların bir araya getirilmesinin gayesi ise onlara Melik'i ve O'nu razı eden şeyleri tanıtmaktır. Bu da Kur'an'ın gayesidir ki onu Fâtiha

13. Metin

الفاتحة بالقصد الأول، ولن يكون ذلك إلا بما ذكر علما وعملا، ولما كان المقصود من جمعهم على الله تعالى معرفته لأجل عباداته وكان اتزام اسمه تعالى في كل حركة وسكون قائدا إلى مراقبته وداعيا إلى مخافته واعتقاد أن مصادر الأمور ومواردها منه وإليه شرعت التسمية أول كل شيء فصدرت بها الفاتحة. وقد التعود الذي هو من درء المفاسد تعظيما للقرآن بالإشارة إلى أن يتعين لتاليه أن يجتهد في تصفية سره وجمع متفرق أمره، لينال سؤله ومراده مما أودعه من خزائن السعادة بإعراضه عن العدو الحسود وإقباله على الولي الودود، ومن هنا تعرف مناسبة المعوذتين بالفاتحة. ولما افتتح التعوذ

birinci derecede maksat olarak ihtiva etmiştir. Bu da ancak zikredilen hususların ilim ve amel planında gerçekleşmesiyle olur. İnsanların Yüce Allah üzerinde toplanmalarından maksat, ibadet edilmek üzere O'nu tanımak olduğundan; her hareket ve durgunlukta O'nun ismine sarılmak O'nun murakabesine ilettiğinden, O'ndan korkmaya ve işlerin başlangıç ile dönüş yerlerinin O'ndan gelip O'na varacağına inanmaya çağırdığından, her şeyin başında besmele çekmek meşru kılınmış ve Fâtiha da onunla başlatılmıştır. Zararları defetme türünden olan istiaze (sığınma) ise, Kur'an'ı tazim etmek ve onu okuyan kimsenin, hasetçi düşmandan yüz çevirip son derece şefkatli olan Dost'a yönelmesi suretiyle onun içine yerleştirilmiş saadet hazinelerinden dilediğini ve muradını elde edebilmesi için iç dünyasını arındırmaya ve dağınık işlerini toparlamaya gayret etmesi gerektiğine işaret etmek üzere getirilmiştir. Buradan Muavvizeteyn sûrelerinin Fâtiha ile olan münasebeti anlaşılır. İstiaze

14. Metin

بالهمزة أشارة إلى ابتداء الخلق وختم بالميم إيماء إلى المعاد جعلت البسملة كلها للمعاد لأبتدائها بحرف شفوي، وختام أول كلماتها ومآخرها بآخر إشارة إلى أن

yaratılışın başlangıcına işaret etmek üzere hemze ile başlayıp ahirete ima etmek üzere mim ile sonlandırıldığında; besmelenin tamamı, dudak harfiyle başlaması ve ilk kelimesi ile sonunun başka bir [mim] ile bitmesi sebebiyle tamamen ahirete yönelik kılınmıştır. Bu da şuna işarettir ki:

15. Metin

الرجوع إليه في الدنيا معنى بتدبير الأمور وإن كان أكثر الخلق غافلا عنه، وفي البرزخ حسا بالاموت، وفي الآخرة كذلك بالبعث، كما أشار إلى ذلك تكرير الميم المختتم بها في اسمها بذكرها فيه مرتين إشارة إلى المعادين الحسيين والله أعلم. والمراد بالاسم الصفات العليا. وقال الأستاذ أبو الحسن الحرالي في تفسيره في

yaratılmışların çoğu bundan gafil olsa da dünyada O'na dönüş, işlerin tedbiri bakımından manevîdir; berzahta ölüm yoluyla hissîdir; ahirette de aynı şekilde diriliş yoluyla hissîdir. Nitekim isminde [besmelede] kendisiyle sonlanan mim harfinin iki defa zikredilerek tekrarlanması da iki hissî ahirete işarettir; en doğrusunu Allah bilir. İsimden murat yüce sıfatlardır. Üstat Ebü'l-Hasen el-Harrâlî tefsirinde

16. Metin

غريب ألفاظ البسملة: الباء معناها أظهره الله سبحانه من حكمة التسبيب، " الاسم " ظهور ما غاب أو غمض للقلوب بواسطة اآذان على صورة الأفراد، " الله " اسم ما تعنو إليه القلوب عند موقف العقول فتأله فيه أي تتحير فتتألهه وتلهو به أي تغني به عن كل شيء " الرحمن " شامل الرحمة لكافة ما تناولته الربوبية، " الرحيم " خاص بالرحمة بما ترضاه اإلهية. وقال في غريب معناها: لما أظهر الله سبحانه حكمة التسبيب وأرى الخلق استفادة بعض الأشياء من أشياء أخر متقدمة عليها كأنها

besmelenin garip lafızları hakkında şöyle demiştir: Bâ (ب) harfinin manası, Sübhân olan Allah'ın ortaya koyduğu sebeplilik hikmetidir. "İsim" (الاسم), kalplere gayb veya kapalı olan şeyin kulaklar vasıtasıyla müfred suretinde belirmesidir. "Allah" (الله), akılların durduğu yerde kalplerin kendisine boyun eğdiği zâtın ismidir; kalpler O'nda hayrete düşer (telleh), O'na yönelip O'na ibadet eder (tethelehh) ve O'nunla meşgul olup her şeyden müstağni kalır (telhû). "Rahmân" (الرحمن), rubûbiyetin şamil olduğu her şeyi kapsayan rahmettir. "Rahîm" (الرحيم) ise ilâhlığın razı olduğu şeylere has olan rahmettir. Harrâlî, besmelenin garip manası hakkında da şöyle demiştir: Sübhân olan Allah sebeplilik hikmetini izhar edip yaratılmışlara bazı şeylerin kendilerinden önce geçen diğer şeylerden sanki onların

17. Metin

أسبابها، وقف بعض الناس عند أول سبب فلم ير ما قبله، ومنهم من وقف عند سبب السبب إلى ما عساه ينتهي إليه عقله، فطوى الحق تعالى تلك الأسباب وأظهر بالبسملة أي بتقديم الجار أن كل شيء باسمه لا بسبب سواه، وقال استفتح أم القرآن بالبسملة لما كانت نسبتها من متلو الصحف والكتب الماضية نسبة أم القرآن الكتاب الجامع للصحف والكتب لموضع طيها الأسباب، كما تضمنت أم القرآن سر ظهور الأفعلال بالعناية من الحميد المجيد ويفي آية " إياك نعبد وإياك نستعين " هذا في ظاهر الخطاب إل مكا وراء ذلك من باطنه فإن لكل آية ظهرا وبطنا وليلتزمها الخلق يفي ابتداء أقوالهم وأفعالهم، هكذا قال. وأشد منه أنه لما كانت نسبة البسملة من الفاتحة نسبة الفاتحة من القرآن صدرت بها الفاتحة كما صدر القرآن بالفاتحة، لأنها لما أفادت نسبة الأمور كلها إليه سبحانه وحده أفادت أنه الإله وحده وذلك

sebepleriymiş gibi faydalandığını gösterdiğinde, insanların bir kısmı ilk sebepte takılıp kalmış ve ondan öncekini görememiştir; kimisi de aklının varabildiği yere kadar sebebin sebebinde durmuştur. Hak Teâlâ bu sebepleri ortadan kaldırmış ve besmele ile -yani harf-i cerrin takdim edilmesiyle- her şeyin başka bir sebeple değil, ancak O'nun ismiyle olduğunu izhar etmiştir. Harrâlî devamla demiştir ki: Sebepleri dürmesi bakımından önceki sahife ve kitapların okunanlarına nispetle durumu, sahifeleri ve kitapları toplayan Ümmü'l-Kur'an'ın nispeti gibi olduğu için Ümmü'l-Kur'an besmele ile açılmıştır. Nitekim Ümmü'l-Kur'an, fiillerin Hamîd ve Mecîd olan zâttan inayetle zuhur etmesi sırrını ve {إياك نعبد وإياك نستعين} ayetini içermektedir. Bu, hitabın zahirindedir; bunun ötesindeki batını ise hariçtir; zira her ayetin bir zahiri ve bir batını vardır. İnsanlar da söz ve fiillerinin başında buna sımsıkı sarılsınlar. O böyle demiştir. Bundan daha da kuvvetli olan şudur: Besmelenin Fâtiha'ya nispeti, Fâtiha'nın Kur'an'a nispeti gibi olduğundan; Kur'an Fâtiha ile başladığı gibi Fâtiha da besmele ile başlamıştır. Çünkü besmele, bütün işlerin sadece Sübhân olan Allah'a nispet edilmesini ifade edince, sadece O'nun ilâh olduğunu da ifade etmiş oldu. Bu da

18. Metin

هو إجمال لتفصيل الفاتحة كما أن الفاتحة إجمال تفصيل القرآن من الأصول والفروع والمعارف واللطائف. ولما كان اسم الجلالة علما وكان جامعا لجميع معاني الأسماء الحسنى أولية الرحمن من حيث أنه كالعلم في أنه لا يوصف به غيره ومن حيث أنه أبلغ من الرحيم فأولى الأبلغ الأبلغ، وذلك موافق لترتيب الوجود، الإيجاد ثم النعم العامة ثم الخاصة بالعبادة، وذكر الوصفان ترغيبا، وطويت النقمة في إفهام اختصاص الثاني لتمام الترغيب بالإشارة إلأى الترهيب. والمراد بهما هنا أنه سبحانه يستحق لااتصاف بهما لذاته، وكررهما بعهد تنبيها عل وجوب ذلك للربوبية والملك وللدلالة على أن الرحمة غلبت الغضب، وفيهمات إلى ما ذك رمن الترغيب الدلالة على سائر

Fâtiha'nın tafsilatının bir özetidir; tıpkı Fâtiha'nın Kur'an'ın usul, füru, maarif ve letaif tafsilatının bir özeti olması gibi. Lafza-i celâl (Allah ismi) özel isim (alem) olup bütün esmâ-i hüsnâ manalarını kendisinde topladığından, Rahmân ismi başkasına sıfat olarak verilememesi bakımından özel isim gibi olduğundan ve Rahîm isminden daha beliğ olduğundan önce geldi; böylece daha beliğ olan en beliğ olanın peşine verildi. Bu da varlık mertebelerinin tertibine uygundur: Önce var etme, sonra genel nimetler, sonra da ibadete has özel nimetler. Bu iki vasıf rağbet ettirmek için zikredildi; korkutmaya işaret edilerek tam bir rağbet oluşturulsun diye ikinci ismin hususiyetinin anlaşılmasında intikam manası gizlendi. Bu iki isimden buradaki murat, Sübhân olan Allah'ın bizzat kendi zâtı gereği bunlarla nitelenmeye hak kazanmış olmasıdır. Daha sonra bunların tekrar edilmesi, rubûbiyet ve mülk için bunun zorunlu olduğuna dikkat çekmek ve rahmetin gazaba galebe çaldığını göstermek içindir. Bu iki isimde, zikredilen rağbet ettirmenin yanı sıra diğer

19. Metin

الصفات الحسنى، لأن من عمت رحمته امتنع أن يكون فيه شوب نقص وفي آخر سبحان لهذا المكان مزيد بيان، وكونها تسعة عشر حرفا خطية وثمانية عشر لفظية إشارة إلى أنها دوافع النقمة من النار التي أصحابها تسعة عشر، وجوالب للرحمة بركعات الصلوات الخمس وركعة الوتر اللاتي من أعظم العبادات الكبرى. ولما كانت البسملة نوعا من الحمد ناسب كل المناسبة تعقيبها باسم الحمد الكلي الجامع لجميع أفراده فكأنه قبل: احمدوه لأنه المستحق لجميع المحامد، وخصوا هذا النوع من الحمد في افتتاح أموركم لما ذكر من استشعار الرغبة إليع والرهبة منه المؤدي إلى لزوم طريق الهدى، والله الموفق.

güzel sıfatlara da delalet vardır; çünkü rahmeti her şeyi kuşatan zâtta herhangi bir eksiklik şaibesi bulunması imkânsızdır. Bu makamın daha geniş açıklaması İsrâ sûresinin sonunda gelecektir. Besmelenin yazıda on dokuz harf, telaffuzda on sekiz harf olması; bekçileri on dokuz olan cehennem ateşinin intikamını defedicilere ve en büyük ibadetlerden olan beş vakit namazın rekâtları ile vitir namazının rekâtıyla rahmeti celbedicilere bir işarettir. Besmele bir nevi hamd olduğundan, onun peşinden bütün fertlerini toplayan küllî hamd isminin getirilmesi tam bir uygunluk arz etmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Bütün övgülere hak kazanan O olduğu için O'na hamd edin; işlerinize başlarken bu tür hamdi tahsis edin ki zikredilen O'na rağbet etme ve O'ndan korkma duygusu hissedilsin ve bu da hidayet yoluna sarılmaya ulaştırsın. Muvaffak kılan Allah'tır.

20. Metin

ولما أثبت بقوله: {الحمد لله} أنه المستحق لجميع المحامد لا لشيء غير ذاته الحائز لجميع الكمالات أشار إلى أنه يستحقه أيضاً من حيث كونه رباً مالكاً منعماً فقال: {رب} وأشار بقوله: {العالمين} إلى ابتداء الخلق تنبيهاً على الاستدلالات بالمصنوع على الصانع وبالبداءة على الإعادة

Yüce Allah {الحمد لله} “Hamd Allah'a mahsustur” buyurarak bütün kemalleri kendisinde toplayan bizzat kendi zatından başka hiçbir şey sebebiyle değil, yalnızca zatı gereği bütün övgülere layık olduğunu ispat edince; Rab, Mâlik ve Nimet Veren olması bakımından da buna layık olduğuna {رب} “Rabbidir” buyurarak işaret etti. {العالمين} “Âlemlerin” buyruğuyla da yaratılışın başlangıcına işaret ederek yapılan eserden Sanatkâr'a, ilk yaratılıştan da yeniden dirilişe delil getirmeye dikkat çekti;

21. Metin

كما ابتدأ التوراة بذلك لذلك قال الحرالي: و {الحمد} المدح الكامل الذي يحيط بجميع الأفعال والأوصاف، على أن جميعها إنما هو من الله سبحانه تعالى وأنه كله مدح لا يتطرق إليه ذم، فإذا اضمحل ازدواج المدح بالذم وعلم سريان المدح في الكل استحق عند ذلك ظهور اسم الحمد مكملاً معرفاً بكلمة «أل» وهي كلمة دالة فيما اتصلت به على انتهائه وكماله. انتهى.

nitekim Tevrat'a da bununla başlanmıştı. Bu sebeple Harrâlî şöyle demiştir: {الحمد} (el-Hamd), bütün fiil ve sıfatları kuşatan kâmil övgüdür; şu şartla ki bunların tamamı Sübhân ve Teâlâ olan Allah'tandır ve hepsi de kendisine hiçbir yermenin ilişemeyeceği birer övgüdür. Övgünün yergiyle eşleşmesi ortadan kalkıp övgünün her şeye sirayet ettiği bilindiğinde, işte o zaman hamd isminin tam ve belirlilik takısı olan "el" (ال) harf-i tarifiyle marife kılınarak zahir olması hak kazanılır. Bu harf-i tarif, birleştiği kelimede onun nihayetine ve kemaline delalet eden bir kelimedir. [Harrâlî'nin sözü] bitti.

22. Metin

ولما كانت مرتبة الربوبية لا تستجمع الصلاح إلا بالرحمة اتبع ذلك بصفتي {الرحمن الرحيم} ترغبياً في لزوم حمده، وهي تتضمن تثنية تفصيل ما شمله الحمد أصلاً؛ وسيأتي سر لتكرير هاتين الصفتين

Rubûbiyet mertebesi ancak rahmetle kemale erip صلاح (yetkinlik) bulacağı için, O'na hamd etmeye devam etmeyi teşvik etmek amacıyla bunu {الرحمن الرحيم} “Rahmân, Rahîm” sıfatlarıyla takip ettirdi. Bu iki sıfat, hamdin aslen kapsadığı şeylerin ayrıntılı bir tekrarını ihtiva eder. Bu iki sıfatın tekrar edilmesinin sırrı,

23. Metin

في الأنعام عند {فكلوا مما ذكر اسم الله عليه} [الأنعام: ١١٨] عن الإمام حجة الإسلام الغزالي رحمه الله تعالى أنه لا مكرر في القرآن.

En'âm sûresinde {فكلوا مما ذكر اسم الله عليه} “Üzerine Allah'ın ismi anılan şeylerden yiyin” [el-En'âm: 118] ayetinde Hüccetü'l-İslâm İmam Gazzâlî'den (rahmetullâhi aleyh) Kur'an'da mükerrer (gereksiz tekrar) bulunmadığı şeklinde gelecektir.

24. Metin

ولما كان الرب المنعوت بالرحمة قد لا يكون مالكاً وكانت الربوبية لا تتم إلا بالمِلك المفيد للعزة المقرون بالهيبة المثمرة للبطش والقهر المنتج لنفوذ الأمر اتبع ذلك بقوله: {مالِك يوم الدين} ترهيباً من سطوات مجده. قال الحرالّي: واليوم مقدار ما يتم فيه أمر ظاهر،

Rahmetle nitelenen bir rab mâlik olmayabileceği ve rubûbiyet ancak izzeti gerektiren mülk ile, heybetle birleşen, yakalama ve kahretme gücü veren, emrin geçerliliğini sağlayan bir hâkimiyetle tamamlanacağı için, yüce izzetinin baskınlığından korkutmak amacıyla bunu {مالِك يوم الدين} “Ceza gününün Mâlikidir” buyruğuyla takip ettirdi. Harrâlî şöyle demiştir: Gün (يوم), zahir bir işin tamamlandığı miktar kadardır.

25. Metin

ثم قال: و {يوم الدين} في الظاهر هو يوم ظهور انفراد الحق بإمضاء المجازاة حيث تسقط دعوى المدعين، وهو من أول يوم الحشر إلى الخلود فالأبد، وهو في الحقيقة من أول يوم نفوذ الجزاء عند مقارفة الذنب في باطن العامل أثر العمل إلى أشد انتهائه في ظاهره، لأن الجزاء لا يتأخر عن الذنب وإنما يخفى لوقوعه في الباطن وتأخره عن معرفة ظهوره في الظاهر، ولذلك يؤثر عنه ﵊: «إن العبد إذا أذنب نكت في قلبه نكتة سوداء» وأيضاً فكل عقاب يقع في الدنيا على أيدي الخلق فإنما هو جزاء من الله وإن كان أصحاب الغفلة ينسبونه للعوائد، كما قالوا: {مس آباءنا الضراء والسراء} [الأعراف: ٩٥] ويضيفونه للمعتدين عليهم بزعمهم، وإنما هو كمال قال تعالى: {وما اصابكم من مصيبة فبما كسبت أيديكم} [الشورى: ٣٠] وكما ورد عنه ﵊: «الحمى من فيح جهنم، وإن شدة الحر والقر من نفسها» وهي سوط الجزاء الذي أهل الدنيا بأجمعهم مضروبون

Sonra şöyle dedi: Zahirde {يوم الدين} (Ceza Günü), hak iddia edenlerin iddialarının düştüğü ve Hakk'ın cezalandırmayı infaz etmede tek oluşunun ortaya çıktığı gündür. Bu gün, haşrin ilk gününden ebediyete kadar sürer. Hakikatte ise, amelin bir eseri olarak günah işlendiği anda ameli yapanın bâtınında cezanın infaz edildiği ilk günden, onun zahirinde en şiddetli şekilde son bulduğu ana kadar devam eder. Çünkü ceza günahtan geri kalmaz; ancak bâtında vuku bulduğu ve zahirdeki tezahürünün bilinmesi geciktiği için gizli kalır. Bu sebeple Peygamber'den (aleyhisselâm) rivayet edilmiştir ki: «Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur.» Ayrıca dünyada insanların elleriyle meydana gelen her ceza, gaflet ehli bunu âdetlere bağlasa da -nitekim: {مس آباءنا الضراء والسراء} “Atalarımıza da darlık ve bolluk dokunmuştu” [el-A'râf: 95] demişler ve kendi zanlarınca kendilerine haksızlık edenlere nispet etmişlerdir- yalnızca Allah'tan gelen bir cezadır. Aslında bu, Yüce Allah'ın buyurduğu gibidir: {وما اصابكم من مصيبة فبما كسبت أيديكم} “Başınıza gelen her musibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir” [eş-Şûrâ: 30]. Nitekim Peygamber'den (aleyhisselâm) rivayet edildiği üzere: «Sıtma cehennemin hararetindendir; sıcağın ve soğuğun şiddeti de onun nefesindendir.» Bu, bütün dünya ehlinin kendisiyle dövüldüğü bir ceza kamçısıdır

26. Metin

به، ومنهل التجهّم الذي أجمعهم واردوه من حيث لا يشعر به أكثرهم، قال ﵊: «المرض سوط الله في الأرض يؤدب به عبادة» وكذلك ما يصيبهم من عذاب النفس بنوع الغم والهم والقلق والحرص وغير ذلك، وهو تعالى مَلِك ذلك كله ومالكه، سواء ادعى فيه مدح أو لم يدع، فهو تعالى بمقتضى ذلك كله ملِك يوم الدين ومالكه مطلقاً في الدنيا والآخرة وإلى الملك أنهى الحق تعالى تنزل أمره العلي لأن به رجع الأمر عوداً على بدء بالجزاء العائد على آثار ما جبلوا عليه من الأوصاف تظهر عليهم من الأفعال كما قال تعالى:

ve çoğunun farkında olmadan vardığı asık suratlı bir kaynaktır. Peygamber (aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: «Hastalık, Allah'ın yeryüzündeki kamçısıdır; onunla kullarını terbiye eder.» Aynı şekilde gam, keder, endişe, hırs ve benzeri şekillerde nefislerine isabet eden azap da böyledir. Bir övgü iddia edilsin ya da edilmesin, Yüce Allah bütün bunların Melik'i ve Mâlikidir. O, bütün bunların gereği olarak dünyada ve ahirette mutlak surette ceza gününün Melik'i ve Mâlikidir. Hak Teâlâ yüce emrinin tenezzülünü mülkte sonlandırmıştır; çünkü yaratılışlarındaki vasıfların eseri üzerine dönen ve fiillerinden açığa çıkan ceza ile emir başladığı yere geri dönmüştür; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

27. Metin

{وسيجزيهم وصفهم} [الأنعام: ١٩٣] و {جزاء بما كانوا يعملون} [السجدة: ١٧] . [الأحقاف: ٤] ، [الواقعة: ٢٤] وبه تم انتهاء

{وسيجزيهم وصفهم} “Onları bu nitelemeleri yüzünden cezalandıracaktır” [el-En'âm: 139] ve {جزاء بما كانوا يعملون} “Yaptıklarına bir karşılık olarak” [es-Secde: 17; el-Ahkâf: 14; el-Vâkıa: 24]. Bununla en yüce

28. Metin

الشرف العلي وهو المجد الذي عبر عنه قوله تعالى: «مجدني عبدي» انتهى، ولما لم يكن فرق هنا في الدلالة على الملك بين قراءة «مَلِك» وقراءة «مالك» جاءت الرواية بهما، وذلك لأن المالك إذا أضيف إلى اليوم أفاد اختصاصه بجميع ما فيه من جوهرة وعرض، فلا يكون لأحد معه أمر ولا معنى للمَلِك سوى هذا، ولما لم تُفد إضافته إلى الناس هذا المعنى لم يكن خلاف في {ملِك الناس} [الناس: ٢] . فلما استجمع الأمر استحقاقاً وتحبيباً وترغيباً وترهيباً كان من شأن كل ذي لب الإقبال إليه وقصر الهمم عليه فقال عادلاً عن أسلوب الغيبة إلى الخطاب لهذا مقدماً

şeref tamamlanmış oldu; bu da Yüce Allah'ın: «Kulum beni yüceltti (mecdetti)» hadisinde ifade edilen mecd/şan ve şereftir. [Harrâlî'nin sözü] bitti. Burada mülke delalet etme bakımından «مَلِك» (Melik) kıraati ile «مالك» (Mâlik) kıraati arasında bir fark olmadığından her iki rivayet de gelmiştir. Zira "mâlik" kelimesi "gün"e izafe edildiğinde, o günde bulunan cevher ve arazların tamamının O'na mahsus olduğunu ifade eder; böylece O'nunla beraber hiç kimsenin bir tasarrufu kalmaz, "melik" kelimesinin de bundan başka bir manası yoktur. İnsanlara izafe edildiğinde bu manayı ifade etmediği için {ملِك الناس} “İnsanların Melikine” [en-Nâs: 2] ayetinde bir ihtilaf olmamıştır. Mesele hak ediş, sevdirmek, rağbet ettirmek ve korkutmak suretiyle kemale erince, her akıl sahibinin O'na yönelmesi ve himmetini O'na hasretmesi gerekmiştir; bu sebeple gaip (üçüncü şahıs) üslubundan muhatap (ikinci şahıs) üslubuna geçerek ve kabul edilmeye daha layık olduğu için

29. Metin

للوسيلة على طلب الحاجة لأنه أجدر بالإجابة {إياك} أي يا من هذه الصفات صفاته! {نعبد} إرشاداً لهم إلى ذلك؛ ومعنى {نعبد} كما قال الحرالي: تبلغ الغاية في أنحاء التذلل، وأعقبه بقوله مكرراً للضمير حثاً على المبالغة في طلب العون {وإياك نستعين} إشارة إلى أن عبادته لا تتهيأ إلا بمعونته وإلى أن ملاك الهداية بيدة: فانظر كيف ابتدأ سبحانه بالذات، ثم دل عليه بالأفعال، ثم رقي إلى الصفات، ثم رجع إلى الذات إيماء إلى أنه الأول والآخر المحيط، فلما حصل الوصول إلى شعبة من علم الفعال والصفات علم الاستحقاق للأفراد بالعبادة

ihtiyacı talep etmeden önce vesileyi takdim ederek: {إياك} “Yalnızca Sana” -yani ey bu vasıflarla muttasıf olan Zât!- {نعبد} “Kulluk ederiz” dedi; bu onlara bir yol göstermedir. Harrâlî'nin dediği gibi {نعبد} ifadesinin manası: Zillet ve tevazunun her türünde son noktaya ulaşmaktır. Yardımı talep etmede mübalağayı teşvik etmek için zamiri tekrarlayarak bunu peşinden getirdi ve: {وإياك نستعين} “Ve yalnızca Senden yardım dileriz” dedi; bu da O'na kulluğun ancak O'nun yardımıyla mümkün olacağına ve hidayetin dizgininin O'nun elinde bulunduğuna bir işarettir. Bakınız; Sübhân olan Allah nasıl önce Zât ile başladı, sonra O'na fiillerle delil getirdi, sonra sıfatlara yükseldi, sonra da O'nun her şeyi kuşatan Evvel ve Âhir olduğuna ima ederek Zât'a geri döndü. Fiiller ve sıfatlar ilminden bir nasip elde edilince, ibadette biricik olmaya hakkı olduğu anlaşıldı;

30. Metin

فعلم العجز عن الوفاء بالحق فطلب الإعانة، فهو كقوله ﷺ فيما رواه مسلم وأبو داود في الصلاة والترمذي وابن ماجه في الدعاء والنسائي وهذا لفظه في التعوذ عن عائشة رضى الله عنها: «أعوذ بعفوك من عقوبتك، وبرضاك من سخطك، وبك منك» ثم أتبعه فيما زاد عن النسائي الاعتراف بالعجز في قوله: «لا أحصي ثناء عليك أنت أثنيت على نفسك» وفي آخر سورة اقرأ شرح بديع لهذا الحديث.

böylece hakkı tastamam yerine getirmedeki acziyet anlaşılıp yardım talep edildi. Bu durum, Müslim ve Ebû Dâvûd'un es-Salât'ta, Tirmizî ve İbn Mâce'nin ed-Duâ'da, Nesâî'nin de -bu lafız istiaze babında Âişe'den (radıyallâhu anhâ) rivayetle onundur- rivayet ettiği şu hadiste Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibidir: «Cezalandırmandan affına, gazabından rızana, Senden yine Sana sığınırım.» Nesâî'nin rivayetindeki ziyadede ise şu sözüyle acziyeti itiraf bunu takip etmiştir: «Sana övgüyü sayıp bitiremem; Sen kendini övdüğün gibisin.» İkra' sûresinin sonunda bu hadisin harika bir şerhi gelecektir.

31. Metin

قال الحرالي: وهذه الآيات أي هذه وما بعدها مما جاء كلام الله فيه جارياً على لسان خلقه فإن القرآن كله كلام الله لكن منه ما هو كلام الله عن نفسه ومنه ما هو كلام الله عما كان يجب أن ينطق على اختلاف

Harrâlî şöyle demiştir: Bu ayetler -yani bu ve bundan sonrakiler- Allah'ın kelâmının yaratılmışların dili üzerinden cereyan ettiği ayetlerdendir. Zira Kur'an'ın tamamı Allah'ın kelâmıdır; ancak bir kısmı Allah'ın kendi zatından kelâmıdır, bir kısmı ise

32. Metin

ألسنتهم وأحوالهم وترقي درجاتهم ورتب تفاضلهم مما لا يمكنهم البلوغ إلى كنهه لقصورهم وعجزهم فتولى الله الوكيل على كل شيء الإنباء عنهم بما كان يجب عليهم مما لا يبلغ إليه وُسع خلقه وجعل تلاوتهم لما أنبأ به على ألسنتهم نازلاً لهم منزلة أن لو كان ذلك النطق ظاهراً منهم لطفاً بهم وإتماماً للنعمة عليهم، لأنه تعالى لو وكلهم في ذلك إلى أنفسهم لم يأتوا بشيء تصلح به أحوالهم في دينهم ودنياهم، ولذلك لا يستطيعون شكر هذه النعمة إلا أن يتولى هو تعالى بما يلقنهم من كلامه مما يكون أداء لحق فضله عليهم بذلك، وإذا كانوا لا يستطيعون الإنباء عن أنفسهم بما يجب عليهم من حق ربهم فكيف بما يكون نبأ عن تحميد الله وتمجيده، فإذاً ليس لهم

dillerinin, hallerinin, derece farklılıklarının ve üstünlük mertebelerinin çeşitliliğine göre yaratılmışların konuşması gereken şeylerden Allah'ın kelâmıdır ki yaratılmışlar kusur ve acziyetleri sebebiyle bunun künhüne ulaşamazlar. Bu yüzden her şeyin vekili olan Allah, yaratılmışların gücünün yetmediği ama üzerlerine vacip olan şeyleri onlar adına haber vermeyi üstlenmiş; onlara bir lütuf ve nimeti tamamlamak üzere, kendi dillerinden haber verdiği şeyleri okumalarını, sanki bu söz bizzat onlardan zahir olmuş gibi kabul etmiştir. Zira Yüce Allah bu konuda onları nefislerine bıraksaydı, dinleri ve dünyalarında durumlarını düzeltecek hiçbir şey getiremezlerdi. Bu sebeple onlar, bizzat Yüce Allah'ın kelâmından onlara telkin ettiği şeylerle üzerlerindeki lütuf hakkını eda etmedikçe bu nimetin şükrünü yerine getiremezler. Kendileri adına Rablerinin hakkı olan vacip şeyleri haber vermekten aciz iseler, Allah'a hamd ve temcidi bildiren şeyleri nasıl haber versinler? O halde onlar için

33. Metin

وصلة إلا تلاوة كلامه العلي بفهم كان ذلك أو بغير فهم، وتلك هي صلاتهم المقسمة التي عبر عنها فيما صح عنه علية الصلاة والسلام من قوله تعالى:

ister anlayarak ister anlamayarak olsun, O'nun yüce kelâmını okumaktan başka bir vesile yoktur. İşte bu, Peygamber'den (aleyhissalâtü vesselâm) sahih olarak rivayet edilen Yüce Allah'ın şu buyruğunda ifade edilen taksim edilmiş namazlarıdır:

34. Metin

«قسمت الصلاة بيني وبين عبدي نصفين» ثم تلا هذه السورة؛ فجاءت الآيات الثلاث الأول بحمد الله تعالى نفسه، فإذا تلاها العبد قبل الله منه تلاوة عبده كلامه وجعلها منه حمداً وثناء وتمجيداًَ، وجاءت هذه الآيات على لسان خلقه فكان ظاهرها التزام عُهَد العبادة وهو ما يرجع إلى العبد وعمادها طلب المعونة من الله سبحانه وهو

«Namazı kulumla kendi aramda iki yarıya böldüm» buyurdu ve sonra bu sûreyi okudu. İlk üç ayet Yüce Allah'ın kendi zâtını övmesiyle gelmiştir; kul bunları okuduğunda Allah kulunun kendi kelâmını okumasını kabul eder ve bunu kuldan bir hamd, sena ve temcid sayar. Bu ayetler ise yaratılmışların dili üzere gelmiştir; dolayısıyla zahiri ibadet sorumluluklarını üstlenmektir ki bu kula ait olandır; esası ise Sübhân olan Allah'tan yardım istemektir ki bu da

35. Metin

ما يرجع إلى الحق، فكانت بينه وبين عبده وتقدمت بينيّته تعالى، لأن المعونة متقدمة على العبادة وواقعة بها وهو مجاب فيما طلب من المعونة، فمن كانت عليه مؤنة شىء فاستعان الله فيها على مقتضى هذه الآية جاءته المعونة على قدر مؤنته، فلا يقع لمن اعتمد مقتضى هذه الآية عجز عن مرام أبداً وإنما يقع العجز ببخس الحظ من الله تعالى والجهل بمقتضى ما أحكمته هذه الآية والغفلة عن النعمة بها، وفي قوله: {نعبد} بنون الاستتباع إشعار بأن الصلاة بنيت على الاجتماع. انتهى. وفي الآية ندب إلى اعتقاد العجز واستشعار الافتقار والاعتصام بحوله وقوته، فاقتضى ذلك توجيه الرغبات إليه بالسؤال فقال: {اهدنا الصراط المستقيم} تلقيناً لأهل لطفه وتنبيهاً على محل السلوك الذي لا وصول بدونه، والهدى قال الحرالي: مرجع الضال إلى ما ضل عنه، والصراط الطريق الخطر السلوك، والآية من كلام الله تعالى على لسان العُلّية من خلقه، وجاء

Hak Teâlâ'ya ait olandır. Böylece sûre O'nunla kulu arasında olmuştur ve Yüce Allah'a ait olan kısım öne geçirilmiştir; çünkü yardım ibadetten öncedir ve ibadet onunla gerçekleşir, ayrıca kul yardım talebinde icabet olunmuştur. Kimin üzerinde bir şeyin yükü olur da bu ayetin gereğince Allah'tan yardım dilerse, ona yükü nispetinde yardım gelir. Bu ayetin gereğine dayanan kimsede asla bir hedefe karşı acziyet meydana gelmez; acziyet ancak Allah'tan gelen nasipten mahrum kalmakla, bu ayetin hükme bağladığı şeyleri bilmemekle ve onun getirdiği nimetten gafil olmakla meydana gelir. {نعبد} buyruğunda cemaat nun'unun (ن) getirilmesi, namazın cemaat üzerine bina edildiğini hissettirir. [Harrâlî'nin sözü] bitti. Ayette acziyete inanmaya, muhtaçlığı hissetmeye ve O'nun havl ve kuvvetine sığınmaya teşvik vardır; bu da istekleri dua yoluyla O'na yöneltmeyi gerektirmiş ve lütuf ehline bir telkin, kendisi olmadan vuslatın mümkün olmadığı sülûk mahalline bir ikaz olarak: {اهدنا الصراط المستقيم} “Bizi dosdoğru yola ilet” buyurmuştur. Hidayet hakkında Harrâlî şöyle demiştir: Yoldan sapan kimsenin saptığı şeye geri dönmesidir. Sırât ise yürünmesi tehlikeli olan yoldur. Bu ayet, Yüce Allah'ın yaratılmışlarının seçkinlerinin dilinden olan kelâmındandır. [Sırât kelimesi],

36. Metin

مكملاً بكلمة «أل» لأنه الصراط الذي لا يضل بمهتديه لإحاطته ولشمول سريانه وفقاً لشمول معنى الحمد في الوجود كله وهو الذي تشتت الآراء وتفرقت بالميل إلى واحد من جانبيه وهو الذي ينصب مثاله. وعلى حذو معناه بين ظهراني جهنم يوم الجزاء للعيان وتحفه مثل تلك الآراء خطاطيف وكلاليب، تجري أحوال الناس معها في المعاد على حسب مجراهم مع حقائقها التي ابتداء في يوم العمل، وهذا الصراط الأكمل وهو المحيط المترتب على الضلال الذي يعبر به عن حال من لا وجهة له، وهو ضلال ممدوح لأنه يكون عن سلامة الفطرة لأن من لا علم له بوجهة فحقه الوقوف عن كل وجهة وهو ضلال يستلزم هدى محيطاً منه

kendisine uyanları saptırmayan yol olduğu için, bütün varlıkta hamd manasının kapsayıcılığına uygun olarak kuşatıcılığı ve sirayeti sebebiyle "el" (ال) harf-i tarifiyle tam kılınarak gelmiştir. O yol, iki tarafından birine meyletmekle fikirlerin darmadağın olup ayrıştığı yoldur. Ceza gününde cehennemin ortasında gözle görülecek şekilde bir örneği kurulacak olan ve etrafını bu tür fikirlerin çengeller ve kancalar gibi saracağı yol da işte budur. İnsanların ahiretteki durumları, amel gününde başlayan hakikatlerle olan gidişatlarına göre seyreder. Bu en kâmil sırat, gideceği yönü olmayan kimsenin halini ifade eden sapıklıktan sonra gelen kuşatıcı yoldur; bu, fıtratın selametinden kaynaklanan övülmüş bir şaşkınlıktır. Çünkü gideceği yön hakkında bilgisi olmayanın hakkı her yönden durmaktır; bu da kuşatıcı bir hidayeti gerektiren bir şaşkınlıktır ki O'ndandır;

37. Metin

{ووجدك ضالاً فهدى} [الضحى: ٦] وأما من هدى وجهة ما

{ووجدك ضالاً فهدى} “Seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi?” [ed-Duhâ: 7]. Herhangi bir yöne doğru hidayet bulup da

38. Metin

فضلّ عن مرجعها فهو ضلال مذموم لأنه ضلال بعد هدى وهو يكون عن اعوجاج في الجبلة. انتهى. ثم أكد ﷾ الإخبار بأن ذلك لن يكون إلا بإنعامه منبهاً بهذا التأكيد الذي أفاده الإبدال على عظمة هذا الطريق فقال: {صراط الذين أنعمت عليهم} فأشار إلى أن الاعتصام به في اتباع رسله، ولما كان سبحانه عام النعمة لكل موجود عدواً كان أو ولياً، وكان حذف المنعم به لإرادة التعميم من باب تقليل اللفظ لتكثير المعنى فكان من المعلوم أن محط السؤال بعض أهل النعمة وهم أهل الخصوصية. يعني لو قيل: اتبع طريق أهل مصر مثلاً لا أهل دمشق، علم أن المنفي غير داخل في الأول لأن شرطه أن يتبعاه متعاطفاه كما صرحوا به، بخلاف ما لو قيل: اتبع طريق أهل مصر غير الظلمة، فإنه يعلم أن الظلمة منهم، فأريد هنا التعريف بأن النعمة عامة ولو لم تكن إلا بالإيجاد، ومن المعلوم أن السلوك لا بد وأن يصادف طريق بعضهم وهم منعم عليهم فلا يفيد السؤال حينئذ، فعرف أن المسؤول إنما

sonra onun varış yerinden sapan kimsenin sapıklığı ise yerilmiş bir sapıklıktır; zira bu, hidayetten sonraki bir sapıklıktır ve yaratılıştaki bir eğrilikten kaynaklanır. [Harrâlî'nin sözü] bitti. Sonra Allah (celle ve azze) bedelin ifade ettiği bu tekit ile bu yolun büyüklüğüne dikkat çekerek bunun ancak O'nun nimetiyle olacağını tekit edip: {صراط الذين أنعمت عليهم} “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna” buyurdu. Böylece O'na sığınmanın peygamberlerine uymakla olacağına işaret etti. Yüce Allah'ın nimeti ister düşman ister dost olsun her varlığı kuşattığından ve manayı çoğaltmak için lafzı azaltmak kabilinden genelleme kastıyla nimet verilen şey hazfedildiğinden, talebin odağının nimet ehlinin bir kısmı, yani hususiyet ehli olduğu bilinmektedir. Yani mesela: "Şam ehline değil, Mısır ehline uy" denilse, nefyedilenin birinciye dahil olmadığı anlaşılır; çünkü açıkça belirttikleri gibi bunun şartı, iki matufun birbirini takip etmesidir. Ancak: "Zalimler hariç Mısır ehline uy" dense, zalimlerin onlardan olduğu anlaşılır. Burada ise, sadece var etmekle bile olsa nimetin genel olduğunu bildirmek murat edilmiştir. Bilinmektedir ki yola girmek mutlaka bazılarının yoluna denk gelecektir ve onlar da kendilerine nimet verilmiş kimselerdir; bu durumda dua bir fayda sağlamazdı. Bundan dolayı istenen şeyin

39. Metin

هو طريق أهل النعمة بصفة الرحيمية تشوقت النفوس إلى معرفتهم فميزهم ببيان أضدادهم تحذيراً منهم، فعرف أنهم قسمان: قسم أريد للشقاوة فعاند في إخلاله بالعمل فاستوجب الغضب، وقسم لم يرد للسعادة فضل من جهة إخلاله بالعلم فصار إلى العطب فقال مخوفاً بعد الترجية ليكمل الإيمان بالرجاء والخوف معرفاً بأن النعمة عامة والمراد منها ما يخص أهل الكرامة: {غير المغضوب عليهم} أي الذين تعاملهم معاملة الغضبان لمن وقع عليه غضبه، وتعرفت «غير» لتكون صفة للذين بإضافتها إلى الضد فكان مثل: الحركة غير السكون، ولما كان المقصود من «غير» النفي لأن السياق له وإنما عبر بها دون أداة استثناء دلالة

Rahîmiyet sıfatıyla nimet verilenlerin yolu olduğu anlaşılınca nefisler onları tanımaya iştiyak duydu; Allah da kendilerinden sakındırmak için onları zıtlarını açıklamak suretiyle ayırt etti. Böylece onların iki kısım olduğu anlaşıldı: Bir kısmı şekavet için murat edilmiş olup ameli terk etmekte inat etmiş ve gazabı hak etmiştir; diğer kısmı ise saadet için murat edilmemiş olup ilimdeki eksikliği sebebiyle sapmış ve helake sürüklenmiştir. Korku ve ümitle imanın tamamlanması için ümitlendirdikten sonra korkutarak ve nimetin umumi olup bundan muradın ikram ehline mahsus olanlar olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {غير المغضوب عليهم} “Gazaba uğramışların değil”; yani kendisine gazap edilen kimseye öfkeli birinin davrandığı gibi muamele ettiğin kimselerin [değil]. "Gayr" (غير) kelimesi zıddına izafe edilmekle "ellezîne" (الذين) kelimesine sıfat olmak üzere marifeleşmiştir; tıpkı "hareket, sükûnun gayrıdır" denilmesi gibi. "Gayr" kelimesinden maksat nefyetmek olduğu için -zira siyak bunun içindir- ve istisna edatı yerine bununla ifade edilmesi,

40. Metin

على بناء الكلام بادىء بدء على إخراج المتلبس بالصفة وصوناً للكلام عن إفهام أن ما يعد أقل ودون لا {ولا الضالين} فعلم مقدار النعمة على القسم الأول وأنه لا نجاة إلا باتباعهم وأن من حاد عن سبيلهم عامداً أو مخطئاً شقي ليشمّر أولو الجد عن ساق العزم وساعد الجهد في اقتفاء آثارهم للفوز بحسن جوارهم في سيرهم وقرارهم.

kelâmın en başından o sıfatla muttasıf olanı dışarıda bırakmak üzere kurulduğunu göstermek ve kelâmı daha az veya daha aşağı olanın hariç tutulmadığı vehminden korumak için olduğundan: {ولا الضالين} “Ve sapmışların da değil” buyuruldu. Böylece birinci kısma verilen nimetin miktarı, kurtuluşun ancak onlara uymakla mümkün olacağı ve kasten veya yanılarak onların yolundan sapan kimsenin şaki olacağı anlaşıldı; ta ki azim sahipleri, gidişlerinde ve varışlarında onların güzel komşuluğuna ermek için onların izlerini takip etmede azim paçalarını ve gayret kollarını sıvasınlar.

41. Metin

قال الحرالي: {المغضوب عليهم} الذين ظهر منهم المراغمة وتعمد

Harrâlî şöyle demiştir: {المغضوب عليهم} (Gazaba uğrayanlar), kendilerinden inatlaşma ve kasten

42. Metin

المخالفة فيوجب ذلك الغضب من الأعلى والبغض من الأدنى. {الضالين} الذين وجهوا وجهة هدى فزاغوا عنها من غير تعمد لذلك. «أمين» كلمة عزم من الأمن، مدلولها أن المدعو مأمون منه أن يرد من دعاه لأنه لا يعجزه شيء ولا يمنعه وهي لا تصلح إلا لله لأن ما دونه لا ينفك عن عجز أو منع انتهى وهو صوت سمي به الفعل الذي هو استجب وقد انعطف المنتهى على المبتدأ بمراقبة القسم الأول اسم الله فحازوا ثمرة الرحمة وخالف هذان القسمان فكانوا من حزب الشيطان فأخذتهم النقمة، وعلم أن نظم القرآن على ما هو عليه معجز، ومن ثم اشتراط

muhalefet etme tavrı zahir olan kimselerdir ki bu durum üstte olandan gazabı, altta olandan ise buğzu gerektirir. {الضالين} (Sapanlar) ise doğru yola yöneltildikleri halde kasti olmaksızın yoldan sapan kimselerdir. «Âmin» (آمين), emniyet kökünden gelen bir azim kelimesidir; anlamı, kendisine dua edilen Zât'ın kendisine dua edeni geri çevirmesinden emin olunmasıdır, çünkü hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz ve engelleyemez; bu kelime Allah'tan başkası için uygun değildir, zira O'nun dışındakiler acziyetten veya engellenmekten hali değildir. [Harrâlî'nin sözü] bitti. Bu, "kabul et" anlamına gelen fiil yerine isim olarak kullanılan bir sestir (isim-fiildir). Birinci kısmın Allah'ın ismini murakabe etmesiyle son, başlangıca dönmüş ve rahmet meyvesini elde etmişlerdir; bu iki kısım ise muhalefet edip şeytanın fırkasından olmuş ve onları intikam yakalamıştır. Kur'an'ın bu mevcut nazmının mucize olduğu anlaşılmış ve bu sebeple tertibi vacip olduğu için

43. Metin

في الفاتحة في الصلاة لكونها واجبة في الترتيب، فلو قدم فيها أو أخر لم تصح الصلاة وكذا لو أدرج فيها ما ليس منها للإخلال بالنظم.

namazda Fâtiha şart kılınmıştır. Eğer Fâtiha'da [ayetler] öne alınır veya sona bırakılırsa namaz sahih olmaz; aynı şekilde nazmı bozacağı için ondan olmayan bir şey içine sokuşturulursa da namaz geçerli olmaz.

44. Metin

قال الأصبهاني: فإن القرآن معجز والركن الأبين الإعجاز يتعلق بالنظم والترتيب. انتهى. والحاصل أنه لما رفعت تلك الصفات العلية لمخاطبها الحجب وكشفت له بسمو مجدها وعلو جدها وشرف حمدها جلائل الستر وأشرقت به رياض الكرم ونشرت له لطائف عواطفها بسط البر والنعم ثم اخترقت به مهامه العظمة والكبرياء وطوت في تيسيرها له مفاوز الجبروت والعز وأومضت له بوارق

el-İsfahânî şöyle demiştir: Çünkü Kur'an mucizedir ve mucizeliğin en açık rüknü nazım ve tertiple ilgilidir. [İsfahânî'nin sözü] bitti. Özetle; o yüce sıfatlar muhatabının perdelerini kaldırıp şanının yüceliği, azametinin ululuğu ve hamdinin şerefiyle ona celâl örtülerini açtığında, cömertlik bahçeleri onunla aydınlanıp lütuf ve şefkatleri ona iyilik ve nimet yaygılarını serdiğinde, ardından azamet ve kibriyâ çöllerini yarıp ceberût ve izzet sahralarını onun için kolaylaştırdığında ve

45. Metin

النقم من ذلك الجناب الأشم وصل إلى مقام الفناء عن الفاني وتمكن في رتبة شهود البقاء للباقي فبادر الخضوع له عن السوى حاكماً على الأغيار بما لها من ذواتها من العدم والتوى فقال: {إياك نعبد} وفي تلك الحال تحقق العجز عن توفية ذلك المقام ما له من الحق فقال: {وإياك نستعين} .

o ulu huzurdan intikam şimşekleri parıldadığında, kul fâni olandan fena makamına ulaştı ve Bâkî olan Zât'ın bekasını müşahede mertebesinde yerleşti; böylece başkalarından sıyrılarak O'na boyun eğmeye koşup mâsivânın zatı gereği yokluk ve helaktan ibaret olduğuna hükmetti ve: {إياك نعبد} “Yalnızca Sana kulluk ederiz” dedi. O haldeyken o makamın hak ettiği hakkı tastamam yerine getirmedeki acziyet gerçekleşti ve: {وإياك نستعين} “Ve yalnızca Senden yardım dileriz” dedi.

46. Metin

فكشف له الشهود في حضرات المعبود عن طرق عديدة ومنازل سامية بعيدة ورأى أحوالاً جمة وأودية مدلهمة وبحاراً مغرقة وأنواراً هادية وأخرى محرقة، ورأى لكل أهلاً قد أسلكوا فجاء تارة حزناً وأخرى سهلاً، وعلم أن لا نجاة إلا بهدايته ولا عصمة بغير عنايته ولا سعادة إلا برحمته ولا سلامة لغير أهل نعمته؛ فلما أشرق واستنار

Mabud'un huzurlarındaki müşahede ona pek çok yolları ve yüce, uzak menzilleri açtı; nice haller, kapkaranlık vadiler, boğucu denizler, doğru yolu gösteren nurlar ve yakıcı başka ışıklar gördü. Her biri için sevk edilmiş bir ehil gördü; bu sülûk kimi zaman sarp bir yokuş, kimi zaman da kolay bir düzlük oldu. Anladı ki O'nun hidayeti olmadan kurtuluş, O'nun inayeti olmadan korunma, O'nun rahmeti olmadan saadet ve nimet ehlinden başkası için selamet yoktur. Kul aydınlanıp nurlanınca

47. Metin

وعرف مواقع الأسرار بالأقدار كأنه قيل له: ماذا تطلب وفي أي مذهب تذهب؟ فقال: {اهدنا الصراط المستقيم} .

ve takdirlerle sırların mahallerini bilince, sanki ona: "Ne istiyorsun ve hangi yola gidiyorsun?" denildi; o da: {اهدنا الصراط المستقيم} “Bizi dosdoğru yola ilet” dedi.

48. Metin

ولما طلب أشرف طريق سأل أحسن رفيق فقال: {صراط الذين أنعمت عليهم} ولما كانت النعمة قد تخص الدنيوية عينها واستعاذ من أولئك الذين شاهدهم في التيه سائرين وعن القصد عائرين جائرين أو حائرين فقال: {غير المغضوب عليهم ولا الضالين} .

En şerefli yolu talep edince en güzel yoldaşı istedi ve: {صراط الذين أنعمت عليهم} “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna” dedi. Nimet bazen sırf dünyaya ait olabileceği için, şaşkınlık içinde yürürken, hedeften sapmış, haktan ayrılmış veya bocalamış olarak müşahede ettiği kimselerden sığındı ve: {غير المغضوب عليهم ولا الضالين} “Gazaba uğramışların ve sapmışların değil” dedi.

49. Metin

وقد أشير في أم الكتاب. كما قال العلامة سعد الدين مسعود ابن عمرو التفتازاني الشافعي. إلى جميع النعم فإنها ترجع إلى إيجاد وإبقاء أولاً وإلى إيجاد وإبقاء ثانياً في دار الفناء والبقاء، أما الإيجاد الأول فبقوله {الحمد لله رب العالمين} فإن الإخراج من العدم إلى الوجود أعظم تربية، وأما الإبقاء الأول فبقوله: {الرحمن الرحيم} أي المنعم بجلائل النعم ودقائقها التى بها البقاء، وأما الإيجاد الثاني فبقوله: {مالك يوم الدين} وهو ظاهر، وأما الإبقاء الثاني فبقوله: {إياك نعبد} إلى آخرها، فإن منافع ذلك تعود إلى الآخرة.

Allâme Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Amr et-Teftâzânî eş-Şâfiî'nin belirttiği üzere, Ümmü'l-Kitâb'da (Fâtiha'da) bütün nimetlere işaret edilmiştir. Zira nimetler, fena ve beka yurdunda (dünya ve ahirette) ilkin bir icat (var etme) ve ibkāya (varlığını sürdürme), ikinci olarak da [yine] bir icat ve ibkāya dayanmaktadır. İlk icada {الحمد لله رب العالمين} “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” kavliyle [işaret edilmiştir]; çünkü yokluktan varlığa çıkarmak terbiyenin en büyüğüdür. İlk ibkāya {الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm'dir” kavliyle [işaret edilmiştir]; yani kendisiyle bekāın sağlandığı nimetlerin büyüklerini ve ince ayrıntılarını lütfedendir. İkinci icada {مالك يوم الدين} “Din gününün mâlikidir” kavliyle [işaret edilmiştir] ki bu açıktır. İkinci ibkāya ise surenin sonuna kadar [devam eden] {إياك نعبد} “Yalnız sana kulluk ederiz” kavliyle [işaret edilmiştir]; zira bunun faydaları ahirete dönüktür.

51. Metin

ثم جاء التصدير بالحمد بعد الفاتحة في أربع سور أشير في كل سورة منها إلى نعمة من هذه النعم ترتيبها. انتهى، وسيأتي في أول كل سورة من الأربع ما يتعلق بها من بقية كلامه إن شاء الله تعالى، وهذا يرجع إلى أصل مدلول الحمد فإن مادته بكل ترتيب تدور على بلوغ الغاية ويلزم منه الاتساع والإحاطة والاستدارة فيلزمها مطأطأة الرأس وقد يلزم الغاية الرضا فيلزمه الشكر وسيبين وينزل على الجزئيات في سورة النحل إن شاء الله تعالى، ثم في أول سبأ تحقيق ما قاله الناس فيه وفي النسبة بينه وبين الشكر فقد بان سر الافتتاح من حيث تصديرها بالحمد جزئياً فكلياً الذي كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه فهو أجذم؛ وتعقبه بمدح المحمود بما ذكر من

Sonra Fâtiha'dan sonra dört sûrede hamd ile başlama gelmiştir ki, bunların her bir sûresinde tertibine göre bu nimetlerden bir nimete işaret edilmiştir. [Teftâzânî'nin sözü] bitti. Bu dört sûrenin her birinin başında onun sözünün geri kalanından ilgili kısımlar inşâallahu teâlâ gelecektir. Bu da hamdin asıl anlamına dayanmaktadır; zira hamd kelimesinin kökü her dizilişinde gayeye ulaşmak etrafında döner; bundan da genişlik, kuşatma ve ihata gerekliliği doğar, buna da baş eğmek lazım gelir. Bazen de gayeden rıza lazım gelir, bundan da şükür lazım gelir. Bu husus inşâallahu teâlâ Nahl sûresinde açıklanıp tikel konulara indirgenecektir. Sonra Sebe sûresinin başında insanların bu hususta ve hamd ile şükür arasındaki nispet hakkında söylediklerinin tahkiki yapılacaktır. Nitekim Fâtiha'nın tikel ve tümel olarak kendisiyle başlanmayan her önemli işin güdük kaldığı hamd ile açılmasının sırrı ve ardından Övülen'in (Mahmûd) zikredilen...

52. Metin

أسمائه الحسنى مع اشتمالها على جملة معاني القرآن من الحكم النظرية والأحكام العملية فهي أم القرآن لأنها له عنوان وهو كله لما تضمنته على قصرها بسط وتبيان.

...güzel isimleriyle (Esmâ-i Hüsnâ) övülmesinin sırrı ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte sûre, teorik hikmetlerden ve pratik hükümlerden Kur'an'ın bütün anlamlarını içermektedir. Dolayısıyla o, Kur'an'ın bir özeti (başlığı) olduğu için Ümmü'l-Kur'ân'dır (Kur'an'ın anasıdır); Kur'an'ın tamamı ise, kısalığına rağmen onun içerdiği manaların bir açılımı ve beyanıdır.

53. Metin

قال الأستاذ أبو الحسن الحرالي في مفتاح الباب المقفل لفهم القرآن المنزل في آخر الباب التاسع منه: ولننه هذه الأبواب بذكر القرآن ومحتواه على الكتب وجمعه وقراءته وبيانه وتنزيله وإنزاله وحكيمه ومبينه ومجيده وكريمه وعظيمه ومرجعه إلى السبع المثاني والقرآن العظيم أم القرآن ومحتواها عليه، فنذكر جميع ذلك في الباب العاشر، الباب العاشر في محل أم القرآن من القرآن ووجه محتوى القرآن على جميع الكتب والصحف المتضمنة لجميع الأديان.

Üstat Ebu'l-Hasan el-Harrâlî, Miftâhu'l-Bâbi'l-Mukfel li-Fehmi'l-Kur'âni'l-Münzel adlı eserinin dokuzuncu babının sonunda şöyle demiştir: "Bu babları, Kur'an'ı, onun kitapları kapsamasını, cem'ini, kıraatini, beyanını, tenzilini, inzalini, hakîmini, mübînini, mecîdini, kerîmini, azîmini ve onun Seb'u'l-Mesânî'ye ve Ümmü'l-Kur'ân olan Kur'ân-ı Azîm'e dönüşünü ve onun da Kur'an'ı kapsamasını zikrederek bitirelim. Bütün bunları onuncu babda zikredeceğiz. Onuncu Bab: Ümmü'l-Kur'ân'ın Kur'an'daki yeri ve Kur'an'ın bütün dinleri içeren tüm kitap ve sahifeleri kapsama yönü hakkındadır."

54. Metin

اعلم أن الله سبحانه جمع نبأه العظيم كله عن شأنه العظيم في السبع المثاني أم القرآن وأم الكتاب وكنزها تحت عرشه ليظهرها في الختم عند تمام أمر الخلق وظهور بادىء الحمد بمحمد، لأنه تعالى يختم بما به بدأ ولم يظهرها قبل ذلك، لأن ظهورها

Bil ki, Sübhânehu [ve Teâlâ] olan Allah, yüce şanına dair bütün büyük haberini (nebe-i azîm) Ümmü'l-Kur'ân ve Ümmü'l-Kitâb olan Seb'u'l-Mesânî'de toplamış ve yaratılış işi tamamlanıp hamdin başlangıcı Hz. Muhammed ile zahir olduğunda onu hatimde ortaya çıkarmak üzere Arş'ının altında depolamıştır. Zira O Teâlâ, ne ile başladıysa onunla hitama erdirir. Ondan önce onu ortaya çıkarmadı, çünkü onun ortaya çıkması...

55. Metin

يذهب وهل الخلق ويمحو كفرهم ولا يتم بناء القرآن إلا مع قائم بمشهود بيان الفعل ليتم الأمر مسمعاً ومرأى وذلك لمن يكون من خلقه كل خلق ليبين به ما من أمره كل أمر، ثم فيما بين بدء الأمر المكنون وخاتم الخلق الكامل تدرج تنَشّؤ الخلق وبدو الأمر على حسب ذلك الأمر صحفاً فصحفاً وكتاباً فكتاباً، فالصحف لما يتبدل سريعاً، والكتاب لما يثبت ويدوم أمداً، والألواح لما يقيم وقتاً.

...yaratılmışların vehmini giderir ve onların küfrünü silip yok eder. Kur'an'ın inşası ise ancak fiilin beyanının müşahedesiyle kaim olan biriyle tamamlanır ki, iş hem işitilen hem görülen olarak kemale ersin. Bu da, O'nun emrinden olan her bir işi açıklamak üzere, yaratılışından her bir ahlakın bulunduğu kimseye [Hz. Peygamber'e] aittir. Sonra, gizli emrin başlangıcı ile kâmil yaratılışın hatemi arasında, mahlukatın meydana gelişi ve emrin zuhuru, o emre göre sahife sahife ve kitap kitap tedricen gerçekleşti. Zira sahifeler çabuk değişen şeyler içindir; kitap sabit kalıp bir süre devam eden şeyler içindir; levhalar ise belirli bir vakit duran şeyler içindir.

56. Metin

ففي التوراة أحكام الله على عباده في الدنيا بالحدود والمصائب والضراء والبأساء، وفي القرآن منها ما شاء الله وما يظهره الفقه من الحدود، ومعارف الصوفية من مؤاخذة المصائب؛ وفي الإنجيل أصول تلك الأحكام والإعلام بأن المقصود بها ليست هي بل ما وراءها من أمر الملكوت، وفي القرآن منها ما شاء الله مما يظهره العلم والحكمة الملكوتية، وفي الزبور تطريب الخلق وجداً وهم عن أنفسهم إلى ربهم، وفي الفرآن منه ما شاء الله مما تظهره الموعظة الحسنة، ثم أنهى

Tevrat'ta, Allah'ın dünyada kulları hakkındaki hadler (cezalar), musibetler, sıkıntılar ve darlıklarla ilgili hükümleri vardır. Kur'an'da bunlardan Allah'ın dilediği kadarı, fıkhın ortaya koyduğu hadler ve sûfîlerin musibetlerle muaheze edilmeye dair marifetleri yer alır. İncil'de bu hükümlerin asılları ve bunlardan asıl maksadın bizzat kendileri değil, arkalarındaki melekût işi olduğunun bildirilmesi vardır. Kur'an'da bunlardan ilmin ve melekûtî hikmetin ortaya koyduğu kadarıyla Allah'ın dilediği şeyler vardır. Zebur'da ise mahlukatın nefislerinden sıyrılıp vecd ve iştiyakla Rablerine yönelerek coşması vardır. Kur'an'da da bundan güzel öğüdün ortaya koyduğu kadarıyla Allah'ın dilediği şeyler vardır. Sonra...

57. Metin

الأمر والخلق من جميع وجوهه، فصار قرآناً جامعاً للكل متمماً للنعمة مكملاً للدين

...emri ve yaratılışı her yönüyle nihayete erdirdi. Böylece [Kur'an] her şeyi toplayan, nimeti tamamlayan ve dini kemale erdiren bir Kur'an oldu.

58. Metin

{اليوم أكملت لكم دينكم} [المائدة: ٣] الآية، بعثت لأتمم مكارم الأخلاق. وإن إلى ربك المنتهى.

{اليوم أكملت لكم دينكم} “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” [el-Mâide: 3] ayeti [buna delildir]. "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." {Şüphesiz nihai varış ancak Rabbinedir.}

59. Metin

ووجه فوت أم القرآن للقرآن أن القرآن مقصود تنزيله التفصيل والجوامع، فيه نجوم مبثوثة غير منتظمة، واحدة إثر واحدة، والجوامع في أم القرآن منتطمة واحدة بعد واحدة إلى تمام السبع على وفاء لا مزيد فيه ولا نقص عنه؛ أظهر تعالى بما له سورة صورة تجليه من بدء الملك إلى ختم الحمد، وبما لعبده مصورة تأديه من براءته من الضلال إلى هدى الصراط المستقيم، {ووجدك ضالاً فهدى} [الضحى: ٧] وبما بينه وبينه قيام ذات الأمر والخلق فكان ذلك هو القرآن

Ümmü'l-Kur'ân'ın Kur'an'a üstünlük yönü şudur: Kur'an'ın indirilişindeki maksat tafsilattır; onda yer alan özlü manalar (cevâmi') ise birbiri ardınca, düzenli olmaksızın serpiştirilmiş kısımlardır. Ümmü'l-Kur'ân'daki özlü manalar ise, fazlalık ve noksanlık olmaksızın tastamam yediye ulaşacak şekilde birbiri ardınca düzenlenmiştir. Allah Teâlâ, Kendisine ait olan sûretle [Fâtiha'nın ilk kısmında], mülkün başlangıcından hamdin hatimine kadar tecellisinin sûretini izhar etmiş; kuluna ait olan sûretle de dalâletten kurtulup dosdoğru yolun hidayetine ermesini tasvir etmiştir: {ووجدك ضالاً فهدى} “Seni yolunu kaybetmiş bulup da doğru yola iletmedi mi?” [ed-Duhâ: 7]. Kendisiyle kulu arasında olanla da emir ve yaratılış zatının kaim olmasını [izhar etmiştir]. İşte bu da...

60. Metin

العظيم الجامع لما حواه القرآن المطلق الذكر بما فيه من ذلك تفصيلاً من مبينه وهو ما عوينت آية مسموعة، ومن مجيده وهو ما جربت أحكامه من بين عاجل ما شهد وآجل ما علم، يعلم ما شهد فكان معلوماً بالتجربة المتيقنة بما تواتر من القصص الماضي وما شهد له من الأثر الحاضر وما يتجدد مع الأوقات من أمثاله وأشباهه، ومن كريمه وهو ما ظهرت فيه أفانين إنعامه فيما دق وجل وخفي وبدا، ومن حكيمه وهو ما ظهر في الحكمة المشهورة تقاضيه وانتظام مكتوب خلقه على حسب تنزيل أمره؛ وما كان منه بتدريج وتقريب للأفهام ففاءت من حال إلى حال وحكم إلى حكم كان تنزيلاً، وما أهوى به من علو إلى سفل كان إنزالاً، وهو إنزال حيث لا وسائط وتنزيل حيث الوسائط؛ وبيانه حيث الإمام العامل به مظهره في أفعاله وأخلاقه كان خلقه القرآن، وقرآنه تلفيق تلاوته على حسب ما تتقاضاه النوازل.

...mutlak zikir olan Kur'an'ın tafsilatlı olarak içerdiği şeyleri kendisinde toplayan Kur'ân-ı Azîm olmuştur: İşitilen bir ayet olarak müşahede edilen "mübîn"inden; şahit olunan peşin [dünya] ile bilinen gelecek [ahiret] arasında hükümleri tecrübe edilen "mecîd"inden -ki şahit olunan bilinir, böylece geçmiş kıssalardan mütevatir olanlar, hazır eserin şahitlik ettiği hususlar ve zamanla yenilenen benzerleriyle kesin bir tecrübeyle bilinmiş olur-; inceden büyüğe, gizliden açığa her türlü nimet çeşitlerinin kendisinde zuhur ettiği "kerîm"inden; meşhur hikmette gerekliliği ve yaratılışının yazgısının emrinin inişine göre intizamı ortaya çıkan "hakîm"inden [derlenmiştir]. Ondan zihinleri tedricen yaklaştırmak suretiyle bir halden bir hale, bir hükümden bir hükme dönen şeyler "tenzîl" olmuştur; yukarıdan aşağıya toptan indirilen şeyler ise "inzâl" olmuştur. Vasıtaların olmadığı yerde inzâl, vasıtaların olduğu yerde ise tenzîldir. Onun beyanı, onunla amel eden önderin [Hz. Peygamber'in] fiil ve ahlakında onu izhar etmesidir; nitekim onun ahlakı Kur'an idi. Onun kur'anı (okunuş düzeni) ise, meydana gelen hadiselerin gerektirdiği şekilde tilavetinin bir araya getirilmesidir.

61. Metin

آخر آية أنزلت {واتقوا يوماً ترجعون فيه إلى الله} [البقرة: ٢٨١] قال ﷺ في مضمون قوله تعالى {إن علينا جمعه وقرآنه} [القيامة: ١٧] «اجعلوها بين آية الدين والآية التي قبلها» لأنه ربما تقدم كيان الآية وتأخر في النظم قرآنها على ما تقدم عليها، آية {يا أيها النبي إنا أحللنا لك أزواجك} [الأحزاب: ٥٠] الآية متأخرة الكيان متقدمة القرآن على آية {لا يحل لك النساء من بعد} [الأحزاب: ٥٢] فقد يتطابق قرآن الأمر وتطوير الخلق وقد لا يتطابق والله يتولى إقامتهما؛ وأما الجمع ففي قلبه نسبة جوامعه السبع في أم القرآن إلى القرآن بمنزلة نسبة جمعه في قلبه لمحاً واحداً إلى أم القرآن {وما أمرنا إلا واحدة كلمح بالبصر} [القمر: ٥٠] فهو جمع في قلبه، وقرآن على لسانه،

En son indirilen ayet: {واتقوا يوماً ترجعون فيه إلى الله} “Allah’a döndürüleceğiniz bir günden sakının” [el-Bakara: 281] ayetidir. [Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ'nın: {إن علينا جمعه وقرآنه} “Onu toplamak ve onu okutmak şüphesiz bize aittir” [el-Kıyâme: 17] kavlinin içeriği doğrultusunda: "Onu borçlanma ayeti ile ondan önceki ayetin arasına koyun" buyurmuştur. Çünkü bazen ayetin varlığı (nüzulü) önce, dizilişteki kur'anı (yerleşimi) ise kendisinden önce gelenin sonrasında olabilir. Nitekim: {يا أيها النبي إنا أحللنا لك أزواجك} “Ey Peygamber! Biz sana eşlerini helal kıldık” [el-Ahzâb: 50] ayeti nüzul itibarıyla sonra, yerleşim (kur'an) itibarıyla ise: {لا يحل لك النساء من بعد} “Bundan sonra sana [başka] kadınlar helal değildir” [el-Ahzâb: 52] ayetinden öncedir. Bazen emrin kur'anı ile yaratılışın safhaları birbiriyle örtüşür, bazen de örtüşmez; her ikisini kaim kılmayı Allah üstlenir. Cem'e gelince; o, [Hz. Peygamber'in] kalbindedir. Ümmü'l-Kur'ân'daki yedi özlü mananın Kur'an'a nispeti, Kur'an'ın onun kalbinde tek bir göz açıp kapama gibi toplanmasının Ümmü'l-Kur'ân'a nispeti gibidir: {وما أمرنا إلا واحدة كلمح بالبصر} “Bizim buyruğumuz, bir göz kırpması gibi tek bir sözden başkası değildir” [el-Kamer: 50]. Dolayısıyla o, kalbinde bir cem', dilinde bir kur'an (okuma),

62. Metin

وبيان في أخلاقه وأفعاله، وجملة في صدره، وتنزيل في تلاوته، {وقال الذين كفروا لولا نزل عليه القرآن جملة واحدة} [الفرقان: ٣٢] قال الله تعالى: كذلك أي كذلك أنزلناه، إلا ما هو منك بمنزلة سماء الدنيا من الكون

ahlakında ve fiillerinde bir beyan, göğsünde toptan bir bütün (cümle) ve tilavetinde bir tenzildir (peyderpey iniş). {وقال الذين كفروا لولا نزل عليه القرآن جملة واحدة} “İnkar edenler: 'Kur'an ona bir defada toptan indirilmeli değil miydi?' dediler” [el-Furkân: 32]. Allah Teâlâ: "İşte böyle" yani "Onu bu şekilde indirdik" buyurdu; ancak senin açından durum, dünya semasının kainattaki yeri gibidir.

63. Metin

{إنا أنزلناه في ليلة مباركة} [الدخان: ٣] أي إلى سماء الدنيا {ونزلناه تنزيلاً} [الإسراء: ١٠٦] وعلى لسانه في أمد أيام النبوة، وقال في تفسيره: القرآن باطن وظاهره محمد ﷺ، قالت عائشة رضى الله عنها: كان خلقه القرآن، فمحمد ﷺ صورة باطن سورة القرآن، فالقرآن باطنه وهو ظاهره {نزل به الروح الأمين * على قلبك} [الشعراء: ١٩٤] .

{إنا أنزلناه في ليلة مباركة} “Biz onu mübarek bir gecede indirdik” [ed-Duhân: 3] yani dünya semasına [indirdik]; {ونزلناه تنزيلاً} “ve onu peyderpey indirdik” [el-İsrâ: 106] ve nübüvvet günleri süresince onun dili üzere [indirdik]. [Harrâlî] tefsirinde şöyle demiştir: "Kur'an bâtındır, onun zâhiri ise Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Hz. Âişe radıyallâhu anhâ: 'Onun ahlakı Kur'an idi' demiştir. Dolayısıyla Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, Kur'an sûresinin bâtınının sûretidir. Kur'an onun bâtını, kendisi ise onun zâhiridir: {نزل به الروح الأمين * على قلبك} “Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail), senin kalbine indirmiştir” [eş-Şuarâ: 193-194]."

64. Metin

وقال في تفسير الفاتحة: وكانت سورة الفاتحة أمّاً للقرآن، لأن القرآن جميعه مفصل من مجملها، فالآيات الثلاث الأول شاملة لكل معنى تضمنته الأسماء الحسنى والصفات العلى، فكل ما في القرآن من ذلك فهو مفصل من جوامعها، والآيات الثلاث الأخر من قوله:

[Harrâlî] Fâtiha tefsirinde şöyle demiştir: "Fâtiha sûresi Kur'an'ın anası (Ümmü'l-Kur'ân) oldu; çünkü Kur'an'ın tamamı onun mücmelinin bir tafsilatıdır. İlk üç ayet, Esmâ-i Hüsnâ'nın ve yüce sıfatların içerdiği bütün anlamları kapsamaktadır; Kur'an'da bu konuya dair ne varsa onun bu özlü ifadelerinin tafsilatıdır. Şu sözünden itibaren son üç ayet ise:

65. Metin

{اهدنا} شاملة لكل ما يحيط بأمر الخلق في الوصول إلى الله والتحيز إلى رحمة الله والانقطاع دون ذلك، فكل ما في القرآن منه فمن تفصيل جوامع هذه، وكل ما يكون وصلة بين مما ظاهرهن هذه من الخلق ومبدؤه وقيامه من الحق فمفصل من آية {إياك نعبد وإياك نستعين} انتهى.

{اهدنا} “Bizi ilet” [sözü], Allah'a ulaşma, Allah'ın rahmetine sığınma ve bunun dışındakilerden kesilme hususunda yaratılmışların durumunu kuşatan her şeyi kapsamaktadır. Kur'an'da buna dair ne varsa, bunların özlü manalarının tafsilatındandır. Yaratılmışlara ait zâhir ile Hak'tan olan başlangıç ve kıyam arasında bir bağ olan her şey ise: {إياك نعبد وإياك نستعين} “Yalnızca Sana kulluk eder ve yalnızca Senden yardım dileriz” ayetinden tafsil edilmiştir." [Harrâlî'nin sözü] bitti.

66. Metin

ومن أنفع الأمور في ذوق هذا المشرب استجلاء الحديث القدسي الذي رواه مسلم في صحيحه وأصحاب السنن الأربعة عن أبي هريرة

Bu meşrebi tatma hususunda en faydalı şeylerden biri, Müslim'in Sahîh'inde ve dört Sünen sahibinin Ebû Hüreyre...

67. Metin

رضى الله عنه قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: «قال الله ﷿: قسمت الصلاة بيني وبين عبدي نصفين ولبعدي ما سأل فإذا قال العبد» الحمد لله رب العالمين «قال الله تعالى: حمدني عبدي، وإذا قال» الرحمن الرحيم «قال الله: أثنى عليّ عبدي، وإذا قال:» مالك يوم الدين «قال الله: مجدني عبدي. وقال مرة: فوض إليّ عبدي، وإذا قال:» إياك نعبد وإياك نستعين «قال: هذا بيني وبين عبدي ولعبدي ما سأل، وإذا قال:» اهدنا الصراط المستقيم صراط الذين أنعمت عليهم غير المغضوب عليهم ولا الضالين «قال:» هذا لعبدي ولعبدي ما سأل «والله أعلم.

...radıyallâhu anh'tan rivayet ettikleri şu kudsî hadisi açıklığa kavuşturmaktır: O şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: "Allah Azze ve Celle buyurdu ki: «Namazı (Fâtiha'yı) kulumla Kendi aramda ikiye böldüm; kuluma istediği verilecektir. Kul: "el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn" (Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'adır) dediğinde, Allah Teâlâ: "Kulum Bana hamdetti" buyurur. Kul: "er-Rahmâni'r-Rahîm" (O Rahmân'dır, Rahîm'dir) dediğinde, Allah: "Kulum Beni övdü" buyurur. Kul: "Mâliki yevmi'd-dîn" (Din gününün sahibidir) dediğinde, Allah: "Kulum Beni yüceltti" buyurur -bir defasında da: "Kulum işini Bana havale etti" buyurmuştur-. Kul: "İyyâke na'büdü ve iyyâke neste'în" (Yalnızca Sana kulluk eder ve yalnızca Senden yardım dileriz) dediğinde, O: "Bu Benimle kulum arasındadır ve kuluma istediği verilecektir" buyurur. Kul: "İhdine's-sırâta'l-müstekîm, sırâtallezîne en'amte aleyhim gayri'l-mağdûbi aleyhim veleddâllîn" (Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet; gazaba uğramışların ve sapmışların değil) dediğinde ise, O: "Bu kulumundur ve kuluma istediği verilecektir" buyurur.»" En doğrusunu Allah bilir.

68. Metin

(سورة البقرة)

(Bakara Sûresi)

69. Metin

مقصودها إقامة الدليل على أن الكتاب هدى ليتبع يفي كل ما قال، وأعظم ما يهدي إليه الإيمالن بالغيب، ومجمعه الإيمان بالآخرة، فمداره الإيمان بالبعث الذي أعربت عنه قصة البقرة التي مجارها الإيمان بالغيب فلذلك سميت بها السورة

Bu sûrenin maksadı, Kitab'ın söylediği her şeyde tabi olunması gereken bir hidayet olduğuna delil getirmektir. Onun hidayet ettiği en büyük husus gayba imandır; bunun özü ise ahirete imandır. Bunun ekseni de akışı gayba iman olan ve bu sebeple sûreye adını veren sığır (Bakara) kıssasının ifade ettiği dirilişe (ba's) imandır.

70. Metin

وكانت بذلك أحق من قصة إبراهيم ﵊ لأنها في نوع البشر ومما تقدمها في قصة بني إسرائيل من الأحياء بعد الإماتة بالصعق وكذلك ما شاكلها، لأن الأحياء في في قصة البقرة عن سبب ضعيف في الظاهر بمباشرة من كان من آحاد الناس فهي أدل على القدرة ولا سيما وقد اتبعت بوصف القلوب والحجارة بما عم اللمهتدين بالكتاب والضالين فوصفها بالقسوة الموجبة للشقوة ووصفت الحجارة بالخشية الناشئة في الجملة عن التقوى المانحة للمدد المتعدي نفعه إلى عباد الله، وفيها إشارة إلى أن هذا الكتاب فينا كما لو كان فينا خليفة من أولي العزم من الرسل يرشدنا في كل أمر إلى صواب

Bu sebeple [sûreye ad olma hususunda bu kıssa], Hz. İbrahim aleyhisselâm'ın kıssasından daha lâyık olmuştur; zira bu [diriltme] insan türündedir ve İsrâiloğulları kıssasında yıldırım çarpmasıyla öldürüldükten sonra diriltilme ve benzeri şeylerin de önündedir. Çünkü Bakara kıssasındaki diriltme, sıradan insanların eliyle ve zâhiren zayıf bir sebeple gerçekleşmiştir; bu yüzden kudrete daha çok delalet eder. Bilhassa ardından kalplerin ve taşların, Kitap ile hidayete erenleri ve sapanları kapsayacak şekilde nitelenmesi gelmiştir: Kalpler bedbahtlığı gerektiren katılıkla, taşlar ise genel olarak Allah'ın kullarına faydası geçen yardımı bahşeden takvadan doğan bir korkuyla nitelenmiştir. Bunda, aramızda sanki azim sahibi resullerden her işimizde bizi doğruya ileten bir halife varmış gibi bu Kitab'ın aramızda bulunduğuna işaret vardır...

71. Metin

المخرج منه فمن أعرض خاب، ومن تردد كاد، ومن أجاب اتقى وأجاد.

...ki o işten çıkışın doğrusunu gösterir. Artık kim yüz çevirirse hüsrana uğrar, kim tereddüt ederse helake yaklaşır, kim de icabet ederse korunur ve güzel davranmış olur.

72. Metin

وسميت الزهراء لإنارتها طريق الهداية والكفاية في الدنيا والآخرة، ولأيجابها إسفار الوجوه يفي يوم الجزاء لمن آمن بالغيب ولم يكن في شك مريب فيحال بينه وبين ما يشتهي، بالسنام لأنه ليس في الإيمان بالغيب بعد التوحيد الذي هو الأساس الذي يتبني عليه كل خير والمنتهى الذي هو غاية السير والعالي على كل غير بأعلى

Dünya ve ahirette hidayet ve kifayet yolunu aydınlattığı ve gayba iman edip arzuladığı şeyle arasına engel konacak şüpheli bir tereddüt içinde bulunmayan kimse için ceza gününde yüzlerin parlamasını sağladığı için bu sûreye "Zahrâ" adı verilmiştir. [Ona] "Senâm" (zirve/hörgüç) [da denilmiştir]; zira her hayrın üzerine bina edildiği temel, seyrin nihayeti olan varış noktası ve diğer her şeyin üstünde olan Tevhid'den sonra gayba iman hususunda...

73. Metin

ولا أجمع من الإيمان بالآخرة، ولأن السنام أعلى ما في بطن المطية الحاملة والكتاب الذي هي سورته هو أعلى ما في الحامل للأمر وهو اللشرع الذي أتاهم به رسولهم ﷺ .

...ahirete imandan daha yüce ve daha kapsamlı bir şey yoktur. Bir de hörgüç (senâm), taşıyıcı biniti sırtlayan şeyin en yüksek yeri olduğu ve sûresi olduğu bu Kitap da emri taşıyan şeyin -yani resullerinin sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine getirdiği şeriatın- en yücesi olduğu içindir.

74. Metin

بسم الله الذي نصب مع كونه باطنا دلائل الهدى حتى كان ظاهرا، " الرحمن " الذي أفاض رحمته على سائر خلقه بعد الإيجاد ببيان الطريق، " الرحيم " الذي خص أهل وده بالتوفيق. قال العلامة أبو الحسن الحرالي في كتاب العروة لمفتاح الباب المقفل في معنى ما رواه عن ابن وهب من حديث ابن مسعود ﵁ عن النبي ﷺ قال: " كان الكتاب الأول ينزل من باب

Bâtın olmasına rağmen zâhir oluncaya dek hidayet delillerini diken Allah'ın adıyla. Varlıktan sonra yolu açıklayarak rahmetini bütün mahlukatına bolca akıtan "Rahmân", sevgi ehlini muvaffakiyetle özel kılan "Rahîm" [olan Allah'ın adıyla]. Allâme Ebu'l-Hasan el-Harrâlî, el-Urve li-Miftâhi'l-Bâbi'l-Mukfel adlı kitabında İbn Vehb'den rivayet ettiği İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den naklettiği şu hadisin manası hakkında şöyle demiştir: "Önceki kitap tek bir kapıdan...

75. Metin

واحد على حرف واحد ونزل القرآن من سبعة أبواب على سبعة أحرف: زاجر وآمر وحلال وحرام ومحكم ومتشابه، وأمثال فأحلوا حلاله وحرموا حرامه وافعلوا ما أمرتم به وانتهوا عما نهيتم عنه واعتبروا بأمثاله واعملوا بمحكمه آمنوا بمتشابهه وقولوا: آمنا به، كل من عند ربنا " وهذا الحديث رواه أبو بكر بن أبي شيبة في مسنده وأبو يعلى الموصلي ومن طريقة ابن حبان في صحيحه، كلهم من طريق ابن وهب عن حيوة عن عقيل بن خالد عن سلمة بن أبي سلمة بت عبد الرحمن بن عوف عن أبيه عن ابن مسعود ﵁. فذكره من غير ذكر النبي ﷺ ، وقال العلامة الحافظ أبو شامة عبد الرحمن بن إسماعيل الدمشقي الشافعي في كتابه " المرشد الوجيز إلى علوم تتعلق بالكتاب العزيز " بعد أن ساق هذا الحديث من رواية سلمة بن أبي سلمة بن عبد الرحمن عن أبيه عن ابن مسعود ﵁.

...tek bir harf üzere inerdi; Kur'an ise yedi kapıdan yedi harf üzere indi: Sakındırıcı (zâcir), emredici (âmir), helal, haram, muhkem, müteşâbih ve darbımeseller. Helalini helal bilin, haramını haram kılın, emrolunduğunuz şeyi yapın, nehyolunduğunuz şeyden kaçının, darbımesellerinden ibret alın, muhkemiyle amel edin, müteşâbihine iman edin ve: 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır' deyin." Bu hadisi Ebû Bekir b. Ebî Şeybe Müsned'inde, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve onun tarikiyle İbn Hibbân Sahîh'inde rivayet etmişlerdir; hepsi İbn Vehb tarikiyle Hayve'den, o Ukayl b. Hâlid'den, o Seleme b. Ebî Seleme b. Abdirrahmân b. Avf'tan, o babasından, o da İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet etmiş olup Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i zikretmeksizin nakletmiştir. Allâme Hâfız Ebû Şâme Abdurrahmân b. İsmâîl ed-Dımaşkî eş-Şâfiî, el-Mürşidü'l-Vecîz ilâ Ulûmin Te'alleku bi'l-Kitâbi'l-Azîz adlı kitabında bu hadisi Seleme b. Ebî Seleme b. Abdirrahmân'ın babasından, onun da İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayetiyle zikrettikten sonra şöyle demiştir:

76. Metin

قال أبو عمر بن عبد البر: هذا الحديث عند أهل الحديث لم يثبت، وأبو سلمة لم يلق ابن مسعود، وابنه سلمة ليس مم يحتج به، نوهذا الحديث مجمع على ضعفه من جهة إسناده وقد رده قوم من أهل النظر منهم أحمد بن أبي عمران فيما سمعه الطحاتوي منه ويرويه الليث عن عقيل عن ابن شهاب عن أم سلمة عن أبي سلمة عن النبي ﷺ مرسلا، قال أبو شامة: وهكذا رواه البيهقي في كتاب المدخل وقال: هذا مرسل جيد، أبو سلمة لم يدرك ابن مسعود، ثم رواه موصولا وقال: فإن صح فمعنى قوله: سبعة أحرف، أي سبعة أوجه، وليس المراد به اللغات التي أبيحت القراءة عليها وهذا المراد به الأنواع التي نزل القرآن عليها والله أعلم.

"Ebû Ömer b. Abdilberr şöyle demiştir: Bu hadis hadis ehline göre sabit olmamıştır. Ebû Seleme, İbn Mes'ûd ile karşılaşmamıştır; oğlu Seleme de kendisiyle delil getirilecek biri değildir. Bu hadisin senedi yönünden zayıflığı üzerinde icma edilmiştir. Nazar ehlinden bir topluluk da onu reddetmiştir; et-Tahâvî'nin kendisinden işittiğine göre Ahmed b. Ebî İmrân bunlardandır. Leys ise bunu Ukayl'den, o İbn Şihâb'dan, o Ümmü Seleme'den, o Ebû Seleme'den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den mürsel olarak rivayet eder." Ebû Şâme şöyle demiştir: "Beyhakî de el-Medhal adlı kitabında böyle rivayet etmiş ve: 'Bu ceyyid bir mürseldir; Ebû Seleme, İbn Mes'ûd'a yetişmemiştir' demiştir. Sonra onu mevsûl olarak rivayet edip şöyle demiştir: 'Eğer sahihse, onun: yedi harf sözünün anlamı, yedi vecih demektir. Bundan maksat kendisiyle okumaya izin verilen lehçeler (lügatlar) değildir; bilakis bundan maksat Kur'an'ın üzerine indiği türlerdir, en doğrusunu Allah bilir.'"

77. Metin

قلت: عزاه شيخنا العلامة مقرئ زمانه شمس الدين محمد بن محمد بن محمد ابن الجزري الدمشقي الشافعي في أوائل كتابه " النشر في

Derim ki: Şeyhimiz, zamanının mukrii allâme Şemsüddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed İbnu'l-Cezerî ed-Dımaşkî eş-Şâfiî, en-Neşr fi...

78. Metin

القراءات العشر " إلى الطبراني من حديث عمر بن أبي سلمة المخزومي ﵄ أن النبي ﷺ قال لابن مسعود ﵁: " إن الكتب كانت تنزل من السماء من باب واحد وإن القرآن أنزل من سبعة أبواب على سبعة أحرف: حلال وحرام ومحكم ومتشابه وضرب أمثال و [آمر و] زاجر، فأحل حلاله وحرم حرامه واعم لبمحكمه وقف عند ةمتشابهه واعتبر أمثاله، فإن كلا من عند الله وما يذكر إلا أولو الألباب ورواه الحافظ أبو بكر بن أبي داود في متالب المصاحف " من وجه آخر عن عبد الله قال: " إن القرآن أنزل على نبيكم ﷺ من سبعة أبواب على سبعة أحرف أو حروف. وإن الكتاب قبلكم كان ينزل أو نزل. من باب واحد على حرف واحد ورواه البيهقي في فضل القرآن من الشعب عن أبي هريرة ﵁ بلفظ: " نزل القرآن على خمسة أوجه: حلال وحرام ومحكم ومتشابه وأمثال ".

...l-Kırââti'l-Aşr adlı kitabının başlarında bunu Taberânî'ye, Ömer b. Ebî Seleme el-Mahzûmî radıyallâhu anhümâ'nın rivayet ettiği hadise dayandırmıştır: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'a şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz kitaplar gökten tek bir kapıdan inerdi; Kur'an ise yedi kapıdan yedi harf üzere indirildi: Helal, haram, muhkem, müteşâbih, darbımeseller, emredici ve sakındırıcı. Helalini helal kıl, haramını haram bil, muhkemiyle amel et, müteşâbihinde dur ve darbımesellerinden ibret al; zira hepsi Allah katındandır ve bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar." Hâfız Ebû Bekir b. Ebî Dâvûd da Kitâbü'l-Mesâhif'te başka bir vecihten Abdullah'tan şöyle rivayet etmiştir: "Kur'an, Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem'e yedi kapıdan yedi harf -veya harfler- üzere indirildi. Sizden önceki kitap ise tek bir kapıdan tek bir harf üzere inerdi -veya indi-." Beyhakî de Şu'abü'l-Îmân'da "Fazlu'l-Kur'ân" bölümünde Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan şu lafızla rivayet etmiştir: "Kur'an beş vecih üzere indi: Helal, haram, muhkem, müteşâbih ve darbımeseller."

79. Metin

قال الحرالي: في حديث آخر من طريق ابن عمر ﵄: إن الكتب كانت تنزل من باب واحد وإن هذا القرآن أنزل من

Harrâlî şöyle demiştir: İbn Ömer radıyallâhu anhümâ tarikiyle gelen başka bir hadiste şöyledir: "Kitaplar tek bir kapıdan inerdi; bu Kur'an ise...

80. Metin

سبعة أبواب على سبعة أحرف وقال في معنى ذلك: اعلم أن القرآن منزل عند انتهاء الخلق وكمال كل الأمر بدءاً فكان

...yedi kapıdan yedi harf üzere indirildi." Bunun anlamı hakkında da şöyle demiştir: "Bil ki Kur'an, yaratılışın nihayetinde ve başlangıçtaki her emrin kemale ermesi anında indirilmiştir; bu sebeple...

81. Metin

المتخلق به جامعا لانتهاء كل خلق وكمال أمر فلذلك ﷺ قثم الكون وهو الجامع الكامل. ولذلك كان خاتما، وكان كتابه ختما، وبدأ المعاد من حد ظهوره، إنه هو يبدئ، ويعيد، فاستوفى

...onunla ahlaklanan zât, her ahlakın nihayetini ve emrin kemalini kendisinde toplamıştır. Bu yüzden o sallallâhu aleyhi ve sellem, kâinatın derleyip toplayıcısıdır; toplayıcı ve kâmildir. Bu sebeple o peygamberlerin sonuncusu (hâtem), kitabı da son mühür (hatm) olmuştur. Ahiret (meâd) onun zuhur ettiği sınırdan itibaren başlamıştır; şüphesiz O, ilkin var eder ve tekrar diriltir. Böylece o...

82. Metin

صلاح هذه الجوامع الثلاث التي قد خلت في الأولين بداياتها وتمت عنده نهاياتها " بعثت لأتمم مكارم الأخلاق " رواه أحمد عن معاذ ﵁ رفعه، وهي صلاح الدنيا والدين والمعاد التي جمعها في قوله ﷺ فيما رواه مسلم عن أبي هريرة ﵁: " اللهم أصلح لي ديني الذي هو عصمة أمري، أصلح لي دنياي التي فيها معاشي، وأصلح لي آخرتي التي إليها معادي " وفي كل صلاح إقدام وأحجام فتصير الثلاثة الجوامع ستة مفصلات هي حروف القرآن الستة التي لم يبرح يستزيدها من ربه حرفا حرفا، فلما استوفى الستة وهبه ربه حرفا جامعا سابعا فردا لا زوج له ن فتم إنزاله على سبعة أحرف.

...öncekilerde başlangıçları geçmiş olup nihayetleri kendisinde tamamlanan bu üç kapsamlı esasın salahını tastamam elde etmiştir: "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." (Ahmed, Muâz radıyallâhu anh'tan merfû olarak rivayet etmiştir). Bunlar dünya, din ve ahiret salahıdır ki, Müslim'in Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet ettiği şu duasında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunları toplamıştır: "Allahım! İşimin koruyucusu olan dinimi benim için ıslah et; içinde geçimim bulunan dünyamı benim için ıslah et; ve varacağım yer olan ahiretimi benim için ıslah et." Her bir salah içinde bir eylem (ikdam) ve bir çekinme (ihcam) vardır; böylece bu üç kapsamlı esas, Kur'an'ın altı harfi olan altı ayrıntıya dönüşür ki, [Hz. Peygamber] Rabbinden bunları harf harf artırmasını istemekten geri durmamıştır. Altıyı tamamlayınca Rabbi ona eşi ve benzeri olmayan yedinci toplayıcı ve tek bir harf bağışlamıştır; böylece onun yedi harf üzere indirilişi tamamlanmıştır.

83. Metin

فأدنى تلك الحروف هو حرف إصلاح الدنيا، فلها حرفان،

Bu harflerin en alt derecesi dünyayı ıslah harfidir; onun da iki harfi vardır:

84. Metin

أحدهما: حرف الحرام الذي لا تصلح النفس والبدن إلا بالتطهير منه لبعدهع عن تقويمها، والثاني حرف الحلال الذي تصلح النفس والبدن عليه لموافقته لتقويمها، وأصل هذين الحرفين في التوراة، وتمامهما في القرآن.

Birincisi: Nefsi ve bedeni doğrultmaktan uzaklığı sebebiyle ondan arınmadıkça nefis ve bedenin ıslah olamayacağı haram harfidir. İkincisi: Nefsi ve bedeni doğrultmaya uygunluğu sebebiyle nefis ve bedenin onunla ıslah olduğu helal harfidir. Bu iki harfin aslı Tevrat'ta, tamamı ise Kur'an'dadır.

85. Metin

ثم يلي هذين حرفا صلاح المعاد: أحدهما حرف الزجر والنهي التي لا تصلح الآخرة إلا بالتطهير منه لبعده عن حسناها، والثاني حرف الأمر الذي تصلح الآخرة عليه لتقاضيه بحسناها، وقد يتضرر على ذلك حال الدنيا، لأنه يأتي على كثير من حلالها لوجوب إيثار الآخرة لبقائها ىوكليتها على الدنيا لفنائها وجزئيتها، لكون خير الدنيا جزءاَ من ماله وشر الدنيا جزءا من سبعين جزءا ولا يؤثر

Sonra bu ikisini ahireti ıslahın iki harfi takip eder: Birincisi: Ahiretin güzelliklerinden uzaklığı sebebiyle ondan arınmadıkça ahiretin ıslah olamayacağı sakındırma ve nehiy harfidir. İkincisi: Ahiretin güzelliklerini gerektirmesi sebebiyle ahiretin onunla ıslah olduğu emir harfidir. Bunun sonucunda dünya hali bazen zarar görebilir; zira ahiretin ebedi ve külli olması sebebiyle fani ve cüzi olan dünyaya tercih edilmesinin gerekliliğinden ötürü dünyanın pek çok helalinden vazgeçmeyi gerektirir; çünkü dünyanın hayrı malının bir cüz'ü, şerri ise yetmiş cüzden bir cüzdür. Tercih edilmez...

86. Metin

هذا الجزء الأدنى لحضوره على ذلك الكل الأنهى لغيابه إلا من سفه نفسه وضعف إيمانه، فتخلص المرء من حرف الحرام طهره وتخلصه من النهي طيبه، وأصل هذين الحرفين في الإنجيل وتمامهما في القرآن.

...nefsini küçük düşüren ve imanı zayıf olan kimseden başkası, hazırda bulunması sebebiyle bu en alttaki cüzü, gaybda olması sebebiyle o en üstteki külliye tercih etmez. İnsanın haram harfinden kurtulması onun temizliği (tahareti), nehiyden kurtulması ise onun hoşluğu ve güzelliğidir (tîbi). Bu iki harfin aslı İncil'de, tamamı ise Kur'an'dadır.

87. Metin

ثم يلي هذين حرفا صلاح الدين: أحدهما حرف المحكم الذي بان للعبد فيه خطاب ربه من جهة أحوال قلبه وأخلاق نفسه وأعمال بدنه فيما بينه وبين ربه من غير التفات لغرض النفس في عاجل الدنيا ولا آجلها، والثاني حرف المتشابه الذي لا يبين للعبد فيه خطاب ربه من جهة قصور عقله من إدراكه ووجوب تسبيح ربه عن تمثل عبده إلى أن يؤيده الله بتأييده. والحروف الخمسة للاستعمال وهذا الحرف السادس للوقوف ليكون العبد قد وقف لله بقلبه عن حرف كما قد كان أقدم لله على تلك الحروف ولينسخ بعجزه وإيمانه عند هذا الحرف السادس انتهاء ما تقدم من طوقه وعلمه في تلك الحروف ابتداء، وأصل هذين الحرفين في الكتب المتقدمة كلها وتمامها

Sonra bu ikisini dini ıslahın iki harfi takip eder: Birincisi: Dünyanın peşin veya geleceğe dönük nefsani arzularına iltifat etmeksizin Rabbi ile kendi arasındaki kalbin halleri, nefsin ahlakı ve bedenin amelleri yönünden kul için Rabbinin hitabının apaçık olduğu muhkem harfidir. İkincisi: Aklının onu kavramadaki kusuru ve Allah'ın teyidiyle destekleyinceye kadar kulun Rabbinin tasavvur edilmesinden O'nu tenzih etmesinin gerekliliği sebebiyle kul için Rabbinin hitabının kapalı kaldığı müteşâbih harfidir. Beş harf amel etmek (kullanım) içindir; bu altıncı harf ise durmak (tevakkuf) içindir. Tâ ki kul o harflerde Allah için ileri atıldığı gibi, bu harfte de kalbiyle Allah için durmuş olsun ve bu altıncı harf karşısında acziyeti ve imanıyla, başlangıçta o harflerde takatinin ve ilminin yettiği nihai sınırı neshetsin. Bu iki harfin aslı önceki bütün kitaplarda, tamamı ise...

88. Metin

في القرآن.

...Kur'an'dadır.

89. Metin

فهذه الحروف الستة يشترك فيها القرآن مع سائر الكتب ويزيد عليها تمامها وبركة جمعها، ويختص القرآن بالحرف السابع الجامع مبين المثل الأعلى ومظهر اللمثول الأعظم حرف الحمد الخاص بمحمد ﷺ وهو حرف المثل. وعن جمعه وكمال جمعه لمحمد ﷺ في قلبه وقراءته على لسانه وبيانه في ذاته ظهرت عليه خواص خلقه الكريم وخلقه العظيم، ولا ينال إلا موهبة من الله تعالى لعبده بال واسطة والستة تتنزل بتوسطات من استواء الطبع وصفاء العقل بمثابة وحي النبي وإلهام الولي.

İşte bu altı harfte Kur'an diğer kitaplarla ortaktır; onların kemale erdirilmesi ve bir araya toplanmasının bereketiyle de onlardan üstündür. Kur'an ise en yüce meseli (el-meselü'l-a'lâ) açıklayan, en büyük temsili izhar eden, Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e has hamd harfi olan -ki o mesel harfidir- yedinci toplayıcı harf ile özel kılınmıştır. Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem için onun kalbinde toplanması ve kemale ermesi, dilinde okunması ve zatında beyan edilmesi neticesinde onun üzerinde cömert ahlakının ve yüce yaratılışının özellikleri zahir olmuştur. Bu ise kuluna vasıtasız olarak ancak Allah Teâlâ'nın bir bağışı ile elde edilir; altı harf ise peygamberin vahyi ve velinin ilhamı mesabesinde olan fıtratın doğruluğu ve aklın duruluğu gibi vasıtalarla iner.

90. Metin

ولما كان حرف الحمد هو سابعها الجامع افتتح الله به ﷾ الفاتحة أم القرآن وأم الكتاب وجمع فيها جوامع الحروف السبعة التي بثها في القرآن كما جمع في القرآن ما بث في جميع الكتب المتقدمة، كفضة ثقلت على مريد السفر فابتاع بها ذهبا فذلك مثل القرآن ثم ثقل عليه الذهب فابتاع به جواهرا، فذلك مثل أم القرآن فأذن كمال الحروف التي أنزل عليها القرآن موجودة في جوامع

Hamd harfi yedinci toplayıcı harf olunca, Allah Azze ve Celle Ümmü'l-Kur'ân ve Ümmü'l-Kitâb olan Fâtiha'yı onunla açmış ve önceki bütün kitaplarda yaydığı şeyleri Kur'an'da topladığı gibi, Kur'an'da yaydığı yedi harfin özlü manalarını da Fâtiha'da toplamıştır. Bu, yolculuk yapmak isteyen kimseye gümüşün ağır gelip onunla altın satın almasına benzer ki bu Kur'an'ın misalidir; sonra altının da ağır gelip onunla mücevher satın almasına benzer ki bu da Ümmü'l-Kur'ân'ın misalidir. Dolayısıyla Kur'an'ın üzerine indirildiği harflerin kemali...

91. Metin

أم القرآن، فالآية الأولى تشتمل على حرف الحمد السابع، والثانية تشتمل على حرفي الحلال والحرام الذين أقامت الرحمانية بهما الدنيا يريد - والله سلحانه وتعالى أعلم - أن الرحمانية وسعت على العباد الاستمتاع بالمخلوق من النعم والخيرات الموافقة لطباعهم وأمزجتهم زقبول نفوسهم في جميع جهات الاستمتاع، فكان في ذلك رحمتان: رحم بالإباحة وهي إزالة حرج الحظر ورحمة يمنع لحاق حرج الإثم أو يجعل المباح شهيا للطبع، وأما الرحيمية فطهرتهم من مضار أبدانهم ورجاسة نفوسهم ومجهلة قلوبهم، ففي ذلك رحمة واحدة وهي حمية المحبوب عن المضار من المحبوب، أو يريد - وهو والله تعالى أعلم أقرب - أن الرحمانية أقامت بعمومها كل ما شملته الربوبية من إفاضة النعم وإزاحة النقم على وجه مسعد أو مشق، والرحيمية أقامت بخصوصها كما تقدم بما ترضاه الإلهية إدرار النعم ودفع النقم على الوجه المسعد خاصة. انتهى.

...Ümmü'l-Kur'ân'ın özlü manalarında mevcuttur. İlk ayet, yedinci olan hamd harfini içermektedir; ikinci ayet ise Rahmâniyet'in dünyayı kendileriyle kaim kıldığı helal ve haram harflerini içermektedir. Şunu kastetmektedir -Allah Sübhânehu ve Teâlâ en doğrusunu bilir-: Rahmâniyet, her türlü faydalanma cihetinde kulların mizaçlarına, tabiatlarına ve nefislerinin kabulüne uygun yaratılmış nimet ve hayırlardan faydalanmalarını genişletmiştir. Bunda iki rahmet vardır: Biri mübah kılma rahmetidir ki o da yasaklığın sıkıntısını kaldırmaktır; diğeri ise günah sıkıntısının ulaşmasını engellemek veya mübah olanı tabiata lezzetli kılmaktır. Rahîmiyet'e gelince; onları bedenlerinin zararlarından, nefislerinin pisliğinden ve kalplerinin cehaletinden temizlemiştir. Bunda tek bir rahmet vardır ki o da sevilenin sevilen tarafından zararlardan korunmasıdır. Ya da -ki Allah Teâlâ en doğrusunu bilir, bu daha yakındır- Rahmâniyet'in umumiliğiyle, Rubûbiyet'in kapsadığı nimetleri bolca bahşetme ve intikamları savma hususundaki her şeyi mutlu kılıcı veya meşakkatli bir şekilde kaim kıldığını; Rahîmiyet'in ise hususiliğiyle daha önce geçtiği üzere Ulûhiyet'in razı olduğu şekilde nimetlerin bolca verilmesini ve intikamların defedilmesini özellikle mutlu kılıcı şekilde kaim kıldığını kastetmektedir." [Harrâlî'nin sözü] bitti.

92. Metin

والآية الثالثة تشتمل على أمر المللك القيم على حرفي الأمر والنهي

Üçüncü ayet ise, emir ve nehiy harfleri üzerinde kaim olan Melik'in emrini içermektedir...

93. Metin

اللذين ييبدو أمرهما في الدين، والرابعة تشتمل على حرفي المحكم في قوله) إياك نعبد) [الفاتحة: ٥] والمتشابه في قوله) وإياك نستعين) [الفاتحة: ٥] ولما كانت بناء خطاب محاضرة لم تردد مسألتها في السورةى فانفرد هذان الحرفان عن الدعاء فيهما / وعادتت مسألة الآيةى الخاتمسة على حرف الحمد ومسألة الآية السادسة على آية النعمة من حرفي الحلال والحرام ومسألأة الآية السابعة على آية الملك من حرفي الأمر والنهي فجمعت الفاتحة جوامع الحروف السبعة.

...ki bu iki harfin hükmü dinde ortaya çıkar. Dördüncü ayet ise {إياك نعبد} “Yalnızca Sana kulluk ederiz” [el-Fâtiha: 5] sözündeki muhkem harfi ve {وإياك نستعين} “Ve yalnızca Senden yardım dileriz” [el-Fâtiha: 5] sözündeki müteşâbih harfi içermektedir. Bu ayet huzurda muhatap olma hitabı üzerine bina edildiği için, sûrede onun talebi tekrarlanmamış, böylece bu iki harf içlerinde dua bulunmasından müstakil kalmıştır. Beşinci ayetin talebi hamd harfine, altıncı ayetin talebi helal ve haram harflerinden nimet ayetine, yedinci ayetin talebi ise emir ve nehiy harflerinden mülk ayetine dönmüştür. Böylece Fâtiha, yedi harfin özlü manalarını toplamıştır.