22546. Metin
سورة العاديات
Âdiyât Suresi
22547. Metin
مقصودها اإعلام بأن أكثر الخلق يوم الزلزلة هالك لإيثار الفاني من العز والمال على الباقي عند ذي الجلال، المدلول عليه بالقسم وه والعاديلت والمقسم عليه وما عطف عليه، وقد علم أن اسمها أدل شيء على ذلك لما هدى إليه القسم والمقسم عليه: (بسم الله (الذي له الأمر كله فلا يسأل عما يفعل) الرحمن (الذي عم بنعمة إيجاده وبيانه فنعمته أتم نعمة وأشمل) الرحيم (الذي خص خلص عباده بتوفيقه فأتم نعمته عليهم وأكمل.
Bu surenin maksadı, zelzele gününde yaratılmışların çoğunun, celal sahibi [Allah] katındaki baki olanı bırakıp fani olan izzet ve malı tercih etmeleri sebebiyle helak olacağını bildirmektir; ki bu duruma kasemle (yani el-Âdiyât ile), üzerine kasem edilenle ve ona atfedilenlerle delalet edilmiştir. Nitekim surenin isminin, kasemin ve üzerine yemin edilen şeyin gösterdiği manaya en açık delil olduğu bilinmektedir: (Bismillâh [Bütün emir ve yetki kendisine ait olan ve yaptıklarından sual olunmayan Allah'ın adıyla], er-Rahmân [Varlık verme ve açıklama nimetiyle her şeyi kuşatan, dolayısıyla nimeti en tam ve en kapsamlı olan], er-Rahîm [Seçkin kullarını muvaffakiyetiyle hususi kılıp onlar üzerindeki nimetini tamamlayan ve kemale erdiren].)
22548. Metin
لما ختم الزلزلة بالجزاء لأعمال الشر يوم الفصل، افتتح هذه ببيان ما يجر إلى تلك الأعمال من الطبع، وما ينجر إليه ذلك الطبع مما يتخيله من النفتع، موبخاً من لا يستعد لذلك اليوم بالاحتراز التام من تلك الأعمال، معنفاً من أثر دنياه على أخراه، مقسماً بما لا يكون إلا عند أهل النعم الكبار الموجبة للشكر، فمن غلب عليه الروح شكر، ومن غلب
[Allah Teâlâ] Zilzâl [Suresi]'ni ayrım gününde şer amellerin cezalandırılmasıyla sona erdirince, bu sureyi de insan tabiatından kaynaklanıp o amellere sürükleyen sebepleri ve o tabiatın menfaat zannıyla nelere yol açtığını açıklayarak açtı; o amellerden tam anlamıyla sakınarak o güne hazırlanmayanları azarlayıp dünyasını ahiretine tercih edenleri kınayarak ve ancak şükrü gerektiren büyük nimet sahiplerinde bulunan şeylere yemin ederek [başladı]. Zira kime ruh galip gelirse şükreder, kime de
22549. Metin
عليه الطبع - وهم الأكثر - كفر فقال: {والعاديات} أي الدواب التي من شأنها أن تجري بغاية السرعة، وهي الخيل التي ظهورها عز وبطونها كنز، وهي لرجل وزر ولرجل أجر، فمن فاخر بها ونادى بها أهل الإسلام وأبطره عزها حتى قطع الطريق وأخاف الرفيق كانت له شراً، ومن جعلها في سبيل الله كانت له أجراً، ومن حمل عليها ولم ينس حق الله في رقابها وظهورها وكانت له ستراً، وإنما أقسم بها ليتأمل ما فيها من الأسرار الكبار التي باينت به أمثالها من الدواب كالثور مثلاً والحمار ليعلم أن الذي خصها بذلك فاعل مختار واحد قهار، فالقسم في الحقيقة به سبحانه.
tabiat galip gelirse -ki onlar çoğunluktur- nankörlük eder. Bundan dolayı şöyle buyurdu: {والعاديات} “Andolsun [hızla] koşanlara,” yani tabiatı gereği son derece hızlı koşan binek hayvanlarına; bunlar sırtları izzet, karınları hazine olan atlardır. Onlar bir kimse için günah/vebal, diğeri için ise ecirdir. Kim onlarla övünür, İslam ehline karşı böbürlenir ve izzeti onu şımartıp yol keser ve yolcuları korkutursa, bu [at]lar onun için bir şer olur. Kim de onları Allah yolunda bulundurursa, onun için bir ecir olur. Kim onlara biner ve boyunlarındaki ve sırtlarındaki Allah'ın hakkını unutmazsa, onun için bir perde (korunak) olur. Allah'ın onlara yemin etmesi ise, öküz ve eşek gibi benzeri diğer hayvanlardan ayrıldığı büyük sırların tefekkür edilmesi ve onları bu özellikle donatanın dilediğini yapan, tek ve Kahhâr olan bir fail olduğunun bilinmesi içindir; dolayısıyla yemin gerçekte Sübhân olan [Allah]'adır.
22550. Metin
ولما كانت دالة على الضابحات بالالتزام، قال ناصباً به أو ب «تضبح» مقدراً: {ضبحاً *} والضبح صوت جهير من أفواهها عند العدو الشديد، ليس بصهيل ولا حمحمة ولا رغاء وهو النفس، وليس شيء من الدواب يضبح غير الفرس والكلب والثعلب، وأصله للثعلب واستيعر للخيل، وحكاه ابن عباس ﵄ فقال: أح أح، أو الضبح عدو دون التقريب.
[el-Âdiyât lafzı] gereklilik yoluyla nefes nefese koşanlara delalet ettiği için, ona veya takdir edilen "tedbehu" fiiline mansub kılarak şöyle buyurdu: {ضبحاً *} “Nefes nefese [ses çıkararak koşanlara],” Dabh (ضَبْح), şiddetli koşu esnasında onların ağızlarından çıkan gür sestir; bu ne kişneme, ne homurdanma ne de [deve] böğürmesidir, o nefestir. Hayvanlardan at, köpek ve tilkiden başka hiçbir varlık dabh yapmaz (bu sesi çıkarmaz). Aslında bu tilkiye aittir ve atlar için eğreti olarak (istiare yoluyla) kullanılmıştır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ bunu taklit ederek "Ah ah" demiştir; ya da dabh, dörtnala koşmanın bir altındaki koşudur.
22551. Metin
ولما ذكر عدوها، أتبعه ما ينشأ عنه، فقال عاطفاً بأداة التعقيب لأن العدو بحيث يتسبب عنه ويتعقبه الإيراء: {فالموريات} أي المخرجات للنار بما يصطك من نعلها بالأحجار، لا سيما عند سلوك الأوعار.
Onların koşmasını zikredince, bundan doğan durumu da ardından getirdi ve koşmak kıvılcım çıkarmaya sebep olduğu ve onu takip ettiği için takip edatı (fa) ile atfederek şöyle buyurdu: {فالموريات} “[Nallarıyla] kıvılcım saçanlara,” yani özellikle engebeli ve kayalık arazilerde giderken nallarının taşlara çarpmasıyla ateş çıkaranlara.
22552. Metin
ولما كان الإيراء أثر القدح قال: {قدحاً *} أي تقدح ضرباً بعنف كضرب الزند ليوري النار، ونسب الإيراء إليها لإيجادها صورته وإن لم يكن لها قصد إليه.
Kıvılcım çıkarmak (îrâ) çarparak çakmanın (kadh) eseri olduğu için şöyle buyurdu: {قدحاً *} “[Nallarını taşa] çarparak [kıvılcım saçanlara],” yani ateş çıkarmak için çakmak taşının vurulması gibi şiddetle vurup çakarak. Ateş çıkarma fiili, ona kastı olmasa bile onun suretini meydana getirdiği için [atlara] nispet edilmiştir.
22553. Metin
ولما ذكر العدو وما يتأثر عنه، ذكر نتيجته وغايته فقال: {فالمغيرات} أي بإغارة أهلها عليها على العدو والإغارة والركض الشديد لإرادة القتل والنهب. ولما كانت الإغارة الكائن عنها الثبور والويل أروع ما تكون في أعقاب الليل قال: {صبحاً *} أي ذات دخول في الصباح.
Koşmayı ve ondan meydana gelen durumu zikrettikten sonra, bunun neticesini ve gayesini zikrederek şöyle buyurdu: {فالمغيرات} “Ansızın baskın yapanlara,” yani sahiplerinin onların üzerinde düşmana baskın yapmasıyla; baskın (iğâre) ise öldürme ve ganimet alma maksadıyla şiddetle hücum etmektir. Helak ve yıkımın doğduğu baskın en dehşetli şekliyle gecenin ardından gerçekleştiği için şöyle buyurdu: {صبحاً *} “Sabah vakti,” yani sabah vaktine girildiğinde.
22554. Metin
ولما كان الأعداء حال الإغارة يكون مختلفاً تارة يميناً وتارة شمالاً وتارة أماماً وتارة وراء بحسب الكر والفر في المصاولة والمحاولة تارة أثر الهارب، وأخرى في مصاولة المقبل المحارب، فينشأ عنها الغبار الكثير لإثارة الهواء له واصطدام بعضه ببعض لتعاكسه بقوة الدفع من قوائمها وما تحركه منه، وكان المقسم به منظوراً فيه إلى ذاته ونتيجة القسم منظوراً فيها إلى الفعل بادىء بدء مع قطع النظر بالأصالة عن الذات، عطف على اسم الفاعل بعد حله إلى أن وصلتها فقال:
Baskın anında düşmanın durumu hücum ve ricat (vur-kaç) esnasındaki hamle ve manevralara göre bazen sağa, bazen sola, bazen öne, bazen arkaya doğru değişkenlik gösterdiğinde; kimi zaman kaçanın peşinde, kimi zaman da hücum eden savaşçıya karşı koyma şeklinde olduğunda; ayaklarının itme gücünden ve hareket ettirdiği şeylerden dolayı havanın onu savurması ve birbirine çarpıp zıt yönlere savrulması sebebiyle bundan pek çok toz duman yükseldiğinde; ve üzerine yemin edilen şey bizzat kendi zatı yönüyle dikkate alınıp yeminin neticesi ise zatından aslen soyutlanarak ilk etapta fiile yönelik kılındığında, fail ismini (ism-i faili) 'en' ve sılasına çözdükten sonra ona atıfta bulunarak şöyle buyurdu:
22555. Metin
{فأثرن به} أي بفعل الإغارة ومكانها وزمانها من شدة العدو {نقعاً *} أي غباراً مع الاعناق والصياح والزجر بالعنق حتى صار ذلك الغبار منحبكاً ومنعقداً عليها.
{فأثرن به} “Böylece onunla savuranlara,” yani baskın fiili, mekânı ve zamanında şiddetli koşu sebebiyle {نقعاً *} “Tozu dumana,” yani boyun büküp hızla atılarak, bağırış ve haykırışlar eşliğinde öyle bir toz çıkardılar ki, o toz duman onların üzerine adeta örülüp kenetlendi.
22556. Metin
ولما كان المغير يتوسط الجمع عند اختلال حالهم فيفرق شملهم لأنهم متى افترقوا حصل فيهم الخلل، ومتى اختلفوا تخللهم العدو ففرق شملهم قال: {فوسطن به} أي بذلك النقع أو الفعل والوقت والموضع {جمعاً} أي وهو المقصود بالإغارة، فدخلت في وسط ذلك الجمع لشجاعتها وقوتها وطواعيتها وشجاعة فرسانها.
Baskın yapan, durumları bozulduğunda topluluğun ortasına dalarak onların düzenini dağıttığı için -zira onlar ne zaman dağılsalar aralarında gedik açılır ve ne zaman ihtilafa düşseler düşman aralarına girip birliklerini bozar- şöyle buyurdu: {فوسطن به} “Derken onunla ta ortasına dalanlara,” yani o toz dumanla veya o fiil, vakit ve mekân ile {جمعاً} “Bir topluluğun,” yani baskının hedefi olan topluluğun; nitekim [at], cesareti, kuvveti, itaatkârlığı ve süvarilerinin yiğitliği sayesinde o topluluğun tam ortasına daldı.
22557. Metin
ولما أقسم بالخيل التي هي أشرف الحيوان كما أن الإنسان المقسم لأجله أشرف ما اتصف منه بالبيان، وتجري به أفكاره كخيل الرهان، وتقدح المعاني تارة مقترنة بأشرف اللمعان، وأخرى بأخس ما يقع به الاقتران، من الزور والبهتان، والإلحاد والطغيان، وتغير منه ثواقب الأذهان، تارة على شبه الخصوم بالبرهان، وأخرى بما يغير به من الشبه الملتبسة في وجوه المعاني الحسان، وينثر تارة المعاني الصحيحة على أهل الطغيان،
[Allah], beyan (açıklama) ile nitelenen şeylerin en şereflisi olan -kendisi için yemin edilen- insan gibi, hayvanların en şereflisi olan atlara yemin edince; ve yarış atları gibi insanın fikirleri akıp gittiğinde, manalar kimi zaman en şerefli parıltılarla, kimi zaman da yalan, iftira, inkâr ve azgınlık gibi eşleşebilecek en adi şeylerle kıvılcım saçıp parladığında; keskin zihinler kimi zaman delille hasımların şüphelerine, kimi zaman da güzel manaların çehresine kafa karıştıran şüphelerle baskın yaptığında; kimi zaman doğru manaları azgınlık ehline,
22558. Metin
من ذوي البدع والكفران، وأخرى الفاسدة على حزب الملك الديان، وتتوسط تارة جمع أولي الطغيان، وأخرى جمع أولي الإيمان، وكانت الإغارة في الغالب لأجل قهر المغار عليهم على أموالهم عدواناً إن كان ذلك في غير الجهاد، وإن كانت في الجهاد فقل من يخلص في ذلك الحال، فيكون عمله ليس إلا لله كما أشار إليه الحديث القدسي: «إن عبدي كل عبدي للذي يذكرني عند لقاء قرنه» قال مجيباً للقسم بذكر المقسم عليه حاكماً على النوع باعتبار عد المخلص لقلته عدماً، مؤكداً لما لهم من تكذيب ذلك فإن كل أحد يتبرأ من مثل هذا الحال: {إن الإنسان} أي هذا النوع بما له من الأنس بنفسه والنسيان لما ينفعه {لربه} أي المحسن إليه بإبداعه ثم إبقائه وتدبيره وتربيته {لكنود *} أي كفور نكد لسوء المعاملة حيث يقدم بما أحسن به الله إليه من الصافنات الجياد وبما آتاه من قوة الجنان والأركان على ما نهاه عنه، ومصدره الكنود بالضم وهو كفران النعمة، فالمراد هنا - بالتعبير عنه بهذه الصيغة التي هي للمبالغة - من يزدري القليل ولا يشكر الكثير، وينسى كثير النعمة بقليل المحنة، ويلوم ربه في أيسر نقمة، وقال الفضيل بن عياض: هو من أنسته
yani bidat ve küfür ehline savurup saçtığında, kimi zaman da fasit manaları Melik ve Deyyân olan [Allah]'ın taraftarlarına saçtığında; kimi zaman azgınlık ehlinin topluluğunun, kimi zaman da iman ehlinin topluluğunun ortasına daldığında; ve cihat dışındaki baskınlar çoğunlukla baskına uğrayanların mallarını düşmanca gasp etmek için yapıldığında, cihatta olsa bile o durumda ihlaslı kalanların pek az olduğu -ki ameli kudsî hadiste işaret edildiği üzere yalnızca Allah için olur: «Gerçek kulum, dengiyle (hasmıyla) karşılaştığında beni anandır»- bir vasatta, azlığından ötürü ihlaslı olanları yok sayarak insan türü hakkında hüküm verip üzerine yemin edilen şeyi zikrederek kaseme cevap verdi; onların bunu yalanlamalarına karşılık -zira herkes böyle bir durumdan kendini soyutlar- tekit ederek şöyle buyurdu: {إن الإنسان} “Şüphesiz insan,” yani nefsine ünsiyet etmesi ve kendisine fayda veren şeyi unutması cihetiyle bu insan türü, {لربه} “Rabbine karşı,” yani onu yoktan var ederek, yaşatarak, idare edip eğiterek kendisine ihsanda bulunan [Rabbine karşı], {لكنود *} “Çok nankördür.” Yani kötü muamelesi sebebiyle nankör ve huysuzdur; zira Allah'ın kendisine ihsan ettiği cins atlarla ve kalbine ve azalarına verdiği güçle, O'nun nehyettiği şeylere cüret eder. Bunun masdarı ötre ile el-Kenûd (الكُنُود) olup nimet küfranı (nankörlük) demektir. Mübalağa kipi olan bu sığa ile ifade edilmesinden buradaki murat; azı hor görüp çoğa şükretmeyen, azıcık bir sıkıntı yüzünden pek çok nimeti unutan ve en ufak bir musibette Rabbini kınayan kimsedir. Fudayl b. İyâz şöyle demiştir: O, tek bir
22559. Metin
الخصلة الواحدة من الإساءة الخصال الكثيرة من الإحسان، والشكور ضده.
kötülüğün kendisine yapılan pek çok iyiliği unutturduğu kimsedir; Şekûr (çok şükreden) ise bunun zıddıdır.
22560. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: أقسم سبحانه على حال الإنسان بما هو فقال: «إن الإنسان لربه لكنود» أي لكفور، يبخل بما لديه من المال كأنه لا يجازي ولا يحاسب على قليل ذلك وكثيره من أين اكتسبه وفيما أنفقه، وكأنه ما سمع بقوله تعالى: {فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره ومن يعمل مثقال ذرة شراً يره} {وإنه لحب الخير} أي المال {لشديد} لبخيل، {وإنه على ذلك لشهيد} فإن الله على ذلك لمطلع فلا نظر في أمره وعاقبة مآله {إذا بعثر ما في القبور وحصل ما في الصدور} أي ميز ما فيها من الخير والشر ليقع الجزاء عليه {إن ربهم بهم يومئذ لخبير} لا يخفى عليه شيء من أمرهم {فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره ومن يعمل مثقال ذرة شراً يره} - انتهى.
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Sübhân olan [Allah], insanın gerçek hali üzerine yemin ederek şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz insan Rabbine karşı çok nankördür», yani çok nankördür; elindeki malı nereden kazanıp nereye harcadığına dair azından çoğundan hesaba çekilmeyecek ve karşılık görmeyecekmiş gibi cimrilik eder; sanki Allah Teâlâ'nın: {فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره ومن يعمل مثقال ذرة شراً يره} “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun karşılığını görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onun karşılığını görür.” buyruğunu duymamış gibidir. {وإنه لحب الخير} “Ve doğrusu o, hayır (yani mal) sevgisine” {لشديد} “Pek düşkündür [veya cimridir],” {وإنه على ذلك لشهيد} “Ve şüphesiz kendisi de buna şahittir;” zira Allah buna elbette şahittir/vakıftır. Artık onun durumuna ve akıbetine baksın: {إذا بعثر ما في القبور وحصل ما في الصدور} “Kabirlerde olanlar dışarı fırlatılıp saçıldığı ve göğüslerde olanlar derlenip ortaya konduğu zaman,” yani karşılığı verilmek üzere oradaki hayır ve şer ayırt edildiğinde; {إن ربهم بهم يومئذ لخبير} “Şüphesiz Rableri o gün onlardan hakkıyla haberdardır,” onların durumundan hiçbir şey O'na gizli kalmaz: {فمن يعمل مثقال ذرة خيراً يره ومن يعمل مثقال ذرة شراً يره} “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun karşılığını görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onun karşılığını görür.” -[İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.-
22561. Metin
ولما كان إقدام الإنسان على الظلم عجباً، فإذا كان يشهد على نفسه بالظلم كان أعجب، قال مؤكداً لما لأكثر الخلق قبل البعث والمحاققة من إنكار كفرانه: {وإنه} أي الإنسان {على ذلك} أي الكنود العظيم حيث أقدم على مخالفة الملك الأعظم المحسن مع الكفر لإحسانه
İnsanın zulme cüret etmesi şaşılacak bir şey iken, kendi aleyhine zulümle şahitlik etmesi daha da şaşırtıcı olduğundan; diriliş ve hesaplaşmadan önce yaratılmışların çoğunun kendi nankörlüğünü inkâr etmesi sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {وإنه} “Ve şüphesiz o” yani insan, {على ذلك} “Buna,” yani ihsanını inkâr etmekle birlikte ihsanda bulunan en yüce Hükümran'a muhalefete cüret ettiği o büyük nankörlüğe
22562. Metin
{لشهيد *} لأنه مقر إذا حوقق بأن جميع ما هو فيه من إحسان ربه وبأن ربه نهاه عن المخالفة، أو أنه لا أمر عنده منه بما فعل، وأنه لا ينبغي لعاقل أن يتحرك بحركة يمكن أن يكرهها الملك الذي هو في خدمته ولا شيء له إلا منه بغير إذنه، وأنه إن تحرك بغير ذلك كان كافراً لإحسانه مستحقاً لعقابه، لا يقدر على إنكار شيء منه.
{لشهيد *} “Elbette şahittir.” Çünkü hesaba çekilip sorgulandığında, içinde bulunduğu her şeyin Rabbinin ihsanı olduğunu, Rabbinin kendisini muhalefetten menettiğini veya yaptığı şey konusunda O'ndan bir emir bulunmadığını ikrar eder; ve aklı başında bir kimsenin, hizmetinde bulunduğu ve sahip olduğu her şey ancak O'ndan olan Hükümran'ın izni olmadan O'nun hoşlanmayacağı bir harekette bulunmasının yakışmayacağını, şayet bundan başka türlü hareket ederse O'nun ihsanına nankörlük etmiş ve azabını hak etmiş olacağını itiraf eder, bunlardan hiçbir şeyi inkâr edemez.
22563. Metin
ولما كان من العجائب أن يكفر أحد إحسان المنعم، وهو شاهد على نفسه، ذكر الحامل له على ذلك حتى هان عليه فقال: {وإنه} أي الإنسان من حيث هو مع شهادته على نفسه بالكفر الذي يقتضي سلب النعم {لحب} أي لأجل حب {الخير} أي المال الذي لا يعد غيره لجهله خيراً {لشديد *} أي بخيل بالمال ضابط له ممسك عليه، أو بليغ القوة في حبه لأن منفعته في الدنيا وهو متقيد بالعاجل الحاضر المحسوس مع علمه بأن أقل ما فيه أنه يشغله عن حسن الخدمة لربه وهو معرض عن الدين حيث كانت منفعته آجلة غائبة مع علمه بأن المعرّف بما يرضى من خدمة ربه الحاث عليها الداعي إليها فهو لحب عبادة الله ضعيف متقاعس، وكان حبه الخير يقتضي عنه الشكر الذي يتقاضى الزيادة، ولا يتخيل أن شديداً عامل في الحب لأن ما بعد اللام لا يعمل فيها قبلها، وإنما ذلك المتقدم دليل على المعمول المحذوف.
Bir kimsenin, bizzat kendi aleyhine şahitlik ettiği halde Nimet Veren'in ihsanına nankörlük etmesi şaşılacak bir durum olunca, bunu ona kolay kılan sebebi zikrederek şöyle buyurdu: {وإنه} “Ve şüphesiz o,” yani nimetlerin elden gitmesini gerektiren küfrüne bizzat kendisi şahit olduğu halde insan, {لحب} “Sevgisi sebebiyle,” {الخير} “Mal [sevgisi sebebiyle],” yani cehaletinden ötürü kendisinden başkasını hayır saymadığı [malı sevmesinden ötürü], {لشديد *} “Pek katıdır / pek cimridir,” yani mal konusunda cimridir, onu sıkı tutar ve elinde tutarak harcamaz; yahut onu sevmede son derece güçlüdür; çünkü onun menfaati dünyadadır ve kendisi peşin, hazır ve hissedilir olana bağlanmıştır; üstelik onun en azından kendisini Rabbine güzelce kulluk etmekten alıkoyduğunu bildiği halde [böyledir]. Menfaati geleceğe ertelenmiş ve gaybî olduğu için dinden yüz çevirmiştir; oysa Rabbinin razı olacağı kulluğu tanıtan, ona teşvik eden ve çağıranın din olduğunu bildiği halde, Allah'a ibadet sevgisinde zayıf ve isteksizdir. Oysa malı sevmesi, [nimetin] artmasını sağlayan şükrü gerektirirdi. "Şedîd" lafzının "hubb" üzerinde amil olduğu zannedilmesin; zira lâm'dan sonra gelen, lâm'dan önce gelende amel etmez; bilakis bu öne geçen ifade, hazfedilmiş mamûle delalet etmektedir.
22564. Metin
ولما كان المال فانياً لا ينبغي لعاقل أن يعلق أمله به فضلاً عن أن يؤثرة على الباقي، نبهه على ذلك بتهديد بليغ، فقال مسبباً عن ذلك معجباً، موقفاً له على ما يؤول إليه أمره: {أفلا يعلم} أي هذا الإنسان الذي أنساه أنسه بنفسه.
Mal fani olduğundan, aklı başında bir kimsenin ona ümit bağlaması şöyle dursun, onu baki olana tercih etmesi dahi yakışmayacağı için, etkili bir tehditle onu bu hususta uyardı ve bundan kaynaklanan bir hayret ifadesiyle, işinin varacağı akıbete dikkatini çekerek şöyle buyurdu: {أفلا يعلم} “[Hâlâ] bilmez mi?” Yani nefsine olan düşkünlüğünün [hakikati] unutturduğu bu insan.
22565. Metin
ولما كان الحب أمراً قلبياً، لا يطلع عليه إلا عالم الغيب، وكان البعث من عالم الغيب، وكان أمراً لا بد منه، وكان المخوف مطلق كونه، لم يحتج إلى تعيين الفاعل، فبنى للمفعول قوله مهدداً مؤذناً بأنه شديد القدرة على إثارة الخفايا، معلقاً بما يقدره ما يؤول إليه أمره من أن الله يحاسبه ويجازيه على أعماله، وأنه لا ينفعه مال ولا غيره، ولا ينجيه إلا ما كان من أعماله موافقاً لأمر ربه مبنياً على أساس الإيمان واقعاً بالإخلاص: {إذا بعثر} أي أثير بغاية السهولة وأخرج وفرق ونظر وفتش بغاية السهولة.
Sevgi ancak gaybı bilenin muttali olabileceği kalbî bir durum olunca, yeniden diriliş de gayb aleminden ve vuku bulması kaçınılmaz bir hakikat olunca ve asıl korkulması gereken şey onun mutlak varlığı olunca, failin belirlenmesine gerek kalmadı. Bu sebeple gizlilikleri açığa çıkarmada son derece kudretli olduğunu bildiren bir tehditle sözünü meçhul kalıpta (edilgen) kurdu; takdir ettiği şeye, yani Allah'ın onu amellerinden hesaba çekip cezalandıracağına, kendisine malın yahut başka bir şeyin fayda vermeyeceğine ve onu ancak Rabbinin emrine uygun, iman esasına dayalı ve ihlasla yapılmış amellerinin kurtaracağına dair işinin varacağı akıbete bağlayarak şöyle buyurdu: {إذا بعثر} “Altüst edilip çıkarıldığı zaman,” yani son derece kolaylıkla deşilip dışarı çıkarıldığı, dağıtıldığı, incelenip didik didik edildiği [zaman].
22566. Metin
ولما كان الميت قبل البعث جماداً، عبر عنه بأداة ما لا يعقل فقال: {ما في القبور *} أي أخرج ما فيها من الموتى الذين تنكر العرب بعثهم فنشروا للحساب، أو من عظامهم ولحومهم وأعصابهم وجلودهم وجميع أجسامهم، وقلب بعضه على بعض حتى أعيد كل شيء منه على ما كان عليه، ثم أعيدت إليه الروح، فكان كل أحد على ما مات عليه.
Ölü kimse dirilişten önce cansız (cemad) hükmünde olduğu için, onu gayr-i akil (akıl sahibi olmayanlar) edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {ما في القبور *} “Kabirlerde bulunanlar,” yani Arapların dirilişini inkâr ettiği oradaki ölüler çıkarılıp hesap için neşredildiğinde; yahut onların kemikleri, etleri, sinirleri, derileri ve bütün bedenleri [çıkarılıp], her şey eski haline döndürülünceye kadar birbirine katılıp ardından ruh kendisine iade edildiğinde ve herkes ne üzere öldüyse o hal üzere olduğunda.
22567. Metin
ولما كان المخوف إنما هو ما يتأثر عن البعث من الجزاء على الأعمال الفاسدة قال: {وحصل} أي أخرج وميز وجمع فعرف أنه معلوم كله بغاية السهولة كما أشار البناء للمفعول {ما في الصدور *} أي من خير أو شر مما يظن مضمره أنه لا يعلمه أحد أصلاً، وظهر مكتوباً في صحائف الأعمال، وهذا يدل على أن النيات يحاسب بها كما يحاسب على ما يظهر من آثارها.
Asıl korkulması gereken şey, dirilişin ardından fasit amellerin cezalandırılması olunca şöyle buyurdu: {وحصل} “Derlenip ortaya konduğu [zaman],” yani meçhul bina (edilgen yapı) ile işaret edildiği üzere, son derece kolaylıkla hepsi bilinip dışarı çıkarıldığında, ayrıştırıldığında ve toplandığında; {ما في الصدور *} “Göğüslerde bulunanlar,” yani içindekini gizleyenin hiç kimsenin bilmediğini sandığı hayır yahut şer [ortaya döküldüğünde] ve amel defterlerinde yazılı olarak belirdiğinde. Bu da gösterir ki, açıkça görünen eserlerden hesaba çekildiği gibi niyetlerden de hesaba çekilecektir.
22568. Metin
ولما كان علم ما في الصدور أمراً باهراً للعقل، قال جامعاً نظراً إلى المعنى لما عبر عنه بالإفراد بالنظر إلى اللفظ، لأن العلم بالكل يلازمه العلم بالبعض بخلاف العكس مؤكداً إشارة إلى أنه مما لا يكاد يصدق، معللاً للجملة المحذوفة الدالة على الحساب: {إن ربهم} أي المحسن إليهم بخلقهم وزرقهم وتربيتهم وجعلهم أقوياء سويين {بهم} قدم هذا الجار والمجرور لا للاختصاص، بل للاشارة إلى نهاية الخبر. ولما كانت الخبرة للإحاطة بالشيء ظاهراً وباطناً، وكان يلزم من الخبرة بالشيء بعد كونه بمدد طوال الخبرة به حال كونه من باب الأولى قال: {يومئذ} أي إذ كانت هذه الأمور وهو يوم القيامة {لخبير *} أي محيط بهم من جميع الجهات عالم غاية العلم ببواطن أمورهم، فكيف
Göğüslerde olanın bilinmesi aklı hayrete düşüren bir husus olduğundan, lafza bakarak müfred olarak ifade ettiği şeyi anlama bakarak çoğul kıldı; zira bütünü bilmek parçayı bilmeyi de gerektirir, aksi ise böyle değildir. Neredeyse inanılmayacak bir şey olduğuna işaret etmek üzere tekit ederek ve hesaba delalet eden hazfedilmiş cümleyi gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إن ربهم} “Şüphesiz Rableri,” yani onları yaratmak, rızıklandırmak, eğitmek, güçlü ve tastamam kılmak suretiyle kendilerine ihsanda bulunan [Rableri], {بهم} “Onlardan,” -bu car-mecrur tahsis için değil, haberin son noktasına işaret etmek için öne alınmıştır- Ve haberdar olmak (hibre), bir şeyi zahiren ve batınen kuşatmak anlamına geldiğinden ve uzun süreler geçtikten sonra bir şeyden haberdar olmak öncelikle o şeyin varlığı esnasında da haberdar olmayı gerektirdiğinden şöyle buyurdu: {يومئذ} “O gün,” yani bu işler vuku bulduğunda ki o kıyamet günüdür, {لخبير *} “Elbette hakkıyla haberdardır.” Yani onları her yönden kuşatmıştır, onların iç hallerini en mükemmel şekilde bilir; nitekim
22569. Metin
بظواهرها جواهر وأعراضاً، أقوالاً وأفعالاً، خفية كانت أو ظاهرة، سراً كانت أو علانية، خيراً كانت أو شراً، ومن المعلوم أن فيها الظلم وغيره، ومنهم المحسن وغيره، فلأجل علمه سبحانه بذلك غاية العلم يحاسبهم لئلا يقع ما ينافي الحكمة وهو أن تستوي الحسنة والسيئة، فالقصد بالقيد وتقديم الظرف الإبلاغ في التعريف بأنه ﷾ محيط العلم بذلك كما إذا قيل لك: تعرف فلاناً؟ فقلت: ولا أعرف إلا هو، فإن قصدك بذلك أن معرفتك به في غاية الإتقان، لا نفي معرفة غيره، وفيه إشعار بأن كل أحد يعرف غاية المعرفة في ذلك اليوم أنه ﷾ عالم بأحواله لا ذهول له عن شيء من ذلك كما يقع في هذه الدار من أن الإنسان يعمل أشياء كثيرة وهو غافل عن أن ربه سبحانه مطلع عليه فيها، ولو نبه لعلم، فلإحاطته ﷾ بجميع أحوالهم كان عالماً بأن الإنسان لربه لكنود، وقد رجع آخرها إلى أولها، وتكفل مفصلها بشرح مجملها - والله الهادي للصواب.
cevher ve araz, söz ve amel, gizli veya aşikâr, sır veya aleni, hayır yahut şer olarak onların dış hallerini nasıl bilmesin! Malumdur ki bunların içinde zulüm ve başkası vardır, onların içinde iyilik yapan ve yapmayan vardır. Sübhân olan [Allah] bunu en mükemmel şekilde bildiği için, hikmete aykırı olan iyilikle kötülüğün bir tutulması durumu gerçekleşmesin diye onları hesaba çekecektir. Bu kayıt ve zarfın öne alınmasındaki maksat, O'nun (celle celâlühû) ilminin bunu kuşattığını en beliğ şekilde bildirmektir; nitekim sana "Filancayı tanıyor musun?" denildiğinde senin "Başkası değil ancak onu tanırım" demen gibidir; zira bundaki maksadın başkasını tanımayı nefyetmek değil, onu tanımanın son derece sağlam olduğunu belirtmektir. Bunda, insanın pek çok şey yapıp da Sübhân olan Rabbinin kendisini gördüğünden gafil olduğu -uyarılsaydı bileceği- bu dünyada olanın aksine, o gün herkesin O'nun (celle celâlühû) hallerini bildiğini ve bunlardan hiçbirinden gafil olmadığını en iyi şekilde anlayacağına dair bir işaret vardır. İşte O (celle celâlühû) bütün hallerini kuşattığı için, insanın Rabbine karşı pek nankör olduğunu da bilmektedir. Böylece surenin sonu başına dönmüş ve tafsilatı mücmel olanını açıklamayı üstlenmiştir. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.