Kâfirûn

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

22746. Metin

سورة الكافرون

Kâfirûn Suresi

22747. Metin

وتسمى الإخلاص والمقشقشة.

İhlâs ve Mukaskaşa olarak da isimlendirilir.

22748. Metin

مقصودها إثبات مقصود الكوثر بالدليل الشهودي على منزلها كامل العلم شامل القدرة لأنه المنفرد بالوحدانية، فلذلك لا يقاوي من كان معه، ولذلك لما نزلت قرأها ﷺ عليهم في المسجد أجمع ما كانوا، وهذا المراد بكل من أسمائها. أما الكافرون فمن وجهين، ناظر إلى إثبات، وناظر إلى نفي، أما المثبت فمن حيث أنه إشارة إلى تأمل جميع السورة من إطلاق البعض على الكل، وأما النافي فمن جهة أنهم إنما كفروا بإنكار ما هو مقصودها إما صريحا كالوحدانية وتمام القدرة، وإما لزوما وهو العم فإنه يلزم من نقص القدرة نقصه، وأما الإخلاص فلأن من اعتقد ذلك كان مؤمنا مخلصا برئيا من كل شرك وكل كفر، وأما القشقشة فلأنها أبرأت من كل نفاق وكفر، من قولهم: تقشقشت قروحه - إذا تقشرت للبرء، وعندي أنه من الجمع أخذا من القش الذي هو تطلب المأكول من ههنا وههنا فإنها جمعت

Bu surenin maksadı; vahyi indirenin tam bir ilme ve kuşatıcı bir kudrete sahip olduğunu, çünkü O'nun teklik ile biricik bulunduğunu ve bundan dolayı O'nunla beraber olana hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini gözlemsel (şuhûdî) delille ortaya koyarak Kevser suresinin maksadını ispat etmektir. İşte bu sebeple bu sure indiğinde [Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem, mescidde en kalabalık oldukları sırada bunu onlara okumuştur. Bu surenin bütün isimleriyle kastedilen de budur. 'el-Kâfirûn' ismine gelince, bu iki yöndendir: Biri ispata, diğeri nefye (olumsuzlamaya) bakar. İspata bakan yön; cüzün bütüne ıtlak edilmesi kabilinden bütün sureyi tefekküre işaret etmesi açısındandır. Nefye bakan yön ise; onların, surenin maksadı olan şeyi ya teklik ve yetkin kudret gibi açıkça veya genel olanı inkâr kabilinden zımnen inkâr etmek suretiyle kâfir olmaları yönündendir; zira kudretin noksanlığından O'nun noksanlığı lâzım gelir. 'el-İhlâs' ismine gelince; çünkü buna inanan kimse, her türlü şirkten ve her türlü küfürden arınmış, samimi bir mümin olur. 'el-Kaşkaşa'ya gelince; çünkü bu sure her türlü nifak ve küfürden arındırmıştır; nitekim onların 'تقشقشت قروحه' (yaraları iyileşmek üzere kabuk bağladı) sözünden gelir. Bana göre ise bu, oradan buradan yiyecek aramak anlamına gelen 'el-kaşş' (القش) kökünden alınma bir toplama (cem) anlamındadır; zira bu sure

22749. Metin

جميع أصول الدين، فأثبتتهعا على أتم وجه، فلزم من ذلك أنها جمعت جميع أنواع الكفر فحذفتها ونفتها، وقد تقدم تمام توجيه ذلك في براءة فأمرهما دائر على الإخلاص، ومن المعلوم أن من أخلص لله كان من أهل ولايته حقا، فحق له ما يفعل الولي مع وليه، ولذلك - والله أعلم - سنت قراءتها مع) قل هو الله أحد (في ركعتي الفجر ليجوز فاعل ذلك بالبراءة من الشرك والاتصاف بالتوحيد أول النهار ثمرة ما ورد أن من صلى الصبح كان في ذمة الله، ومن كان كذلك كان جديرا بأن ينال ما أشارت إليه السورتان اللتان بين سورتي الإخلاص من الفتح له والنصر والخيبة لعدوه والخسر والحسرة: (بسم الله (المحيط علما وقدرة، فهو الواحد الذي لا يستطيع أحد أن يقدر قدره) الرحمن (الذي عم برحمة البيان من أوجب عليهم شكره) الرحيم (الذي خص أهل وده فالتزموا نهيه وأمره.

dinin bütün esaslarını toplamış ve bunları en mükemmel şekilde ispat etmiştir. Bundan dolayı da her türlü küfrü toplayıp onları hükümsüz kılmış ve nefyetmiştir. Bunun tam izahı Berâe (Tevbe) suresinde geçmişti; dolayısıyla her ikisinin de işi ihlas etrafında dönmektedir. Bilinmektedir ki Allah için ihlaslı olan kimse, gerçekten O'nun velayet ehlinden olur; böylece bir dostun dostuna yapacağı muameleye hak kazanır. İşte bundan dolayı -en doğrusunu Allah bilir- şirkten beri olmak ve günün başlangıcında tevhid ile vasıflanmak suretiyle bunu yapan kimsenin, sabah namazını kılan kimsenin Allah'ın güvencesinde olduğuna dair rivayetin semeresini elde etmesi için, sabah namazının iki rekatında (Kul hüvallâhü ehad) ile birlikte okunması sünnet kılınmıştır. Böyle olan bir kimse, iki İhlas suresi arasındaki iki surenin işaret ettiği fetih ve zaferin kendisine nasip olmasına, düşmanının ise hüsran, kayıp ve pişmanlığa uğramasına lâyık olur: (İlmi ve kudretiyle her şeyi kuşatan, hiç kimsenin kadrini hakkıyla takdir edemeyeceği tek olan) { بِسْمِ اللَّهِ } (şükrünü kendilerine vacip kıldığı kimselere beyan rahmetini genel kılan) { الرَّحْمَنِ } (sevgi ehlini özel kılıp onların da emrine ve yasağına bağlandığı) { الرَّحِيمِ }

22750. Metin

لما أخبره في الكوثر أن العريق في شنآنه عدم، وجب أن يعرض عنه ويقبل بكليته على من أنعم عليه بذلك، فقال معلماً له ما يقول ويفعل: {قل} ولما كان شائنه أعرق الخلق في الضلال والبعد من الخير، قال منادياً له بأداة البعد وإن كان حاضراً معبراً بالوصف

Kevser suresinde, O'na kin beslemede kökleşmiş kimsenin helak olduğunu haber verince, ondan yüz çevirip bütünüyle kendisine bu nimeti verene yönelmesi gerekmişti. Bunun üzerine O'na ne söyleyeceğini ve ne yapacağını öğreterek şöyle buyurdu: { قُلْ } “De ki:” O'na buğzeden kimse, sapıklıkta ve hayırdan uzaklıkta yaratılmışların en kökleşmişi olduğu için, hazır bulunsa bile uzaklık bildiren nida edatıyla ve kökleşmişliği

22751. Metin

المؤذن بالرسوخ: {يا أيها الكافرون} أي الذين قد حكم بثباتهم على الكفر فلا انفكاك لهم عنه فستروا ما تدل عليه عقولهم من الاعتقاد الحق لو جردوها من أدناس الحظ، وهم كفرة مخصوصون وهم من حكم بموته على الكفر بما طابقه من الواقع، وبما دل عليه التعبير بالوصف دون الفعل، واستغرقت اللام كل من كان على هذا الوصف في كل مكان وكل زمان، وإنما عبر بالجمع الذي هو أصل في القلة وقد يستعار للكثرة إشارة إلى البشارة بقلة المطبوع على قلبه من العرب المخاطبين بهذا في حياته ﷺ وإشارة إلى حقارة الكافر وذلته وإن كان كثيراً - كما يشير إليه جعل كل كلمة منها بحرف من الكوثر كما سيأتي، وفي مناداتهم بهذا الوصف الذي يسترذلونه في بلدتهم ومحل عزهم وحميتهم إيذان بأنه محروس منهم علماً من أعلام النبوة.

bildiren sıfatla ifade ederek şöyle buyurdu: { يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ } “Ey kâfirler!” Yani küfür üzere sabit kalacaklarına hükmedilen ve bundan asla ayrılamayacak olan kimseler. Onlar akıllarını bencil arzulardan arındırsalardı göstereceği hak inancı örtüp gizlediler. Bunlar belirli kâfirlerdir; vakıaya uygun şekilde ve fiil yerine sıfatla ifade edilmesinin de gösterdiği üzere küfür üzere öleceklerine hükmedilen kimselerdir. Başındaki 'el-' takısı her yer ve her zamandaki bu vasfa sahip olan herkesi kapsamıştır. Aslında azlık bildiren ve bazen çokluk için de mecazen kullanılan çoğul kalıbıyla ifade edilmesi ise; O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem hayatında bu hitaba muhatap olan Araplardan kalbi mühürlenenlerin az olacağına dair bir müjdeye ve kâfirin -ne kadar çok olursa olsun- hakirliğine ve zilletine işaret içindir; nitekim ileride geleceği üzere bu surenin her kelimesinin Kevser suresinden bir harfe karşılık kılınması da buna işaret etmektedir. Onların kendi şehirlerinde, izzet ve hamiyetlerinin merkezinde iken hakir gördükleri bu sıfatla çağrılmaları, peygamberlik alametlerinden biri olarak onlardan korunmuş olduğunun bir ilanıdır.

22752. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما انقضى ذكر الفريقين المتردد ذكرهما في الكتاب العزيز من أوله إلى آخره على اختلاف أحوال كل فريق وشتى درجاتهم، وأعني بالفريقين من أشير إليه في قوله ﷾: {اهدنا الصراط المستقيم صراط الذين أنعمت عليهم} فهذا طريق أحد الفريقين، وفي قوله: {غير المغضوب عليهم ولا الضالين}

İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Kitap'ta başından sonuna kadar her bir grubun farklı durumları ve çeşitli derecelerine göre zikirleri tekrar eden iki grubun zikri sona erince -ki bu iki gruptan kastım, Yüce Allah'ın şu kavlinde işaret edilenlerdir: { اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ } “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet”; bu iki gruptan birinin yoludur. Şu kavlinde ise: { غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ } “Gazaba uğrayanların ve sapıtanlarınkine değil”

22753. Metin

إشارة إلى طريق من كان في الطرف الآخر من حال أولئك الفريق إذ ليس إلا طريق السلامة أو طريق الهلاك {فريق في الجنة وفريق في السعير} [الشورى: ٧] {فمنكم كافر ومنكم مؤمن} [التغابن: ٢] والسالكون طريق السلامة فأعلى درجاتهم مقامات الرسل والأنبياء عليهم الصلاة والسلام، ثم يليهم أتباعهم من صالحي العباد وعلمائهم العاملين وعبادهم وأهل الخصوص منهم والقرب من أحوال من تنسك منهم، ورتبتهم مختلفة وإن جمعهم جامع وهو قوله: {فريق في الجنة} وأما أهل التنكب عن هذا الطريق وهم الهالكون فعلى طبقات أيضاً، ويضم جميعهم طريق واحد فكيفما تشعبت الطرق فإلى ما ذكر من الطريقين مرجعهما، وباختلاف سبل الجميع عرفت آي الكتاب وفصلت، ذكر كله تفصيلاً لا يبقى معه ارتياب لمن وفق، فلما انتهى ذلك كله بما يتعلق به، وتداولت بيانه الآي من لدن قوله بعد أم القرآن {هدى للمتقين} [البقرة: ٢] إلى قوله: {إن شانئك هو الأبتر} أتبع ذلك بالتفاصيل والتسجيل فقال تعالى: {قل يا أيها الكافرون} فبين سبحانه أن من قضي عليه بالكفر والوفاة عليه لا سبيل له إلى خروجه عن ذلك، ولا يقع منه الإيمان أبداً

o grubun durumunun diğer ucunda yer alan kimselerin yoluna işaret edilmiştir; zira kurtuluş yolu veya helak yolundan başka yol yoktur: { فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ } “Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir” [eş-Şûrâ: 7], { فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ } “Kiminiz kâfirdir, kiminiz de mümin” [et-Teğâbün: 2]. Kurtuluş yoluna girenlerin en yüce dereceleri peygamberlerin ve nebilerin aleyhimüssalâtü vesselâm makamlarıdır. Ardından onların peşinden giden salih kullar, amil âlimler, ibadet edenler ve ibadet hallerine göre hususiyet ve yakınlık ehli olanlar gelir. Onları bir araya getiren ortak bir ifade, yani { فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ } “Bir grup cennettedir” kavli olsa da mertebeleri farklıdır. Bu yoldan sapan ve helak olanlara gelince; onlar da tabaka tabakadır ve hepsini tek bir yol birleştirir. Yollar ne kadar dallanıp budaklansa da dönüşleri zikredilen bu iki yoldandır. Herkesin yollarının farklılığı ile Kitab'ın ayetleri tanınmış ve ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Muvaffak kılınan kimse için hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde bütünüyle tafsilatlıca zikredilmiştir. Bütün bunlar ve onlarla ilgili hususlar sona erip ayetler Ümmü'l-Kur'ân'dan sonraki { هُدًى لِلْمُتَّقِينَ } “Müttakiler için bir hidayettir” [el-Bakara: 2] kavlinden başlayarak { إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ } “Asıl soyu kesik olan, sana buğzedendir” kavline kadar bunun beyanını ardı ardına sürdürünce, Yüce Allah bunu ayrıntılar ve tescille takip ettirerek şöyle buyurdu: { قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ } “De ki: Ey kâfirler!” Böylece Yüce Allah, hakkında küfür ve küfür üzere ölüm hükmü verilen kimsenin bundan çıkışına hiçbir yol bulunmadığını ve ondan asla imanın gerçekleşmeyeceğini beyan etti;

22754. Metin

{ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلاً ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله} [الأنعام: ١١١] ولو أنهم بعد عذاب الآخرة ومعاينة العذاب والبعث وعظيم تلك الأهوال وسؤالهم الرجوع إلى الدنيا وقولهم: {ربنا فارجعنا نعمل صالحاً غير الذي كنا نعمل} [السجدة: ١٢] فلو أجيبوا إلى هذا ورجعوا لعادوا إلى حالهم الأول {ولو ردوا لعادوا لما نهوا عنه} [الأنعام: ١٢٨] تصديقاً لكلمة الله وإحكاماً لسابق قدره {أفمن حق عليه كلمة العذاب أفأنت تنقذ من في النار} [الزmer: ١٩] فقال لهم: {لا أعبد ما تعبدون ولا أنتم عابدون ما أعبد} إلى آخرها، فبان أمر الفريقين وارتفع الإشكال، واستمر كل على طريقه {فلا تذهب نفسك عليهم حسرات} [فاطر: ٨] {إن عليك إلا البلاغ} [الشورى: ٤٨] فتأمل موقع هذه السورة وأنها الخاتمة لما قصد في الكتاب يلح لك وجه تأخيرها - والله أعلم - انتهى.

{ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلاً ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله} “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi.” [el-En'âm: 111]. Şayet onlar ahiret azabından, azabı, dirilişi ve o büyük dehşetleri bizzat gördükten ve dünyaya geri dönmeyi isteyip: {ربنا فارجعنا نعمل صالحاً غير الذي كنا نعمل} “Rabbimiz, bizi geri döndür de yapmış olduğumuzdan farklı, salih bir amel işleyelim!” [es-Secde: 12] dedikten sonra; bu [taleplerine] olumlu cevap verilip [dünyaya] geri döndürülselerdi, yine önceki hallerine dönerlerdi: {ولو ردوا لعادوا لما نهوا عنه} “Eğer geri döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere mutlaka yine dönerlerdi.” [el-En'âm: 128]. [Bu], Allah'ın kelimesini doğrulamak ve ezeli takdirini pekiştirmek içindir: {أفمن حق عليه كلمة العذاب أفأنت تنقذ من في النار} “Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi, ateşte olan kimseyi sen mi kurtaracaksın?” [ez-Zümer: 19]. Bunun üzerine onlara sonuna kadar: {لا أعبد ما تعبدون ولا أنتم عابدون ما أعبد} “Ben sizin taptıklarınıza tapmam; siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.” [ayetlerini] söyledi. Böylece iki grubun durumu açıklığa kavuştu, müphemlik ortadan kalktı ve her biri kendi yolunda devam etti: {فلا تذهب نفسك عليهم حسرات} “Onlar için üzülerek canını helak etme!” [Fâtır: 8], {إن عليك إلا البلاغ} “Sana düşen ancak tebliğdir.” [eş-Şûrâ: 48]. Bu surenin konumunu ve Kitap'ta hedeflenen gayenin son noktası olduğunu düşünürsen, onun [Mushaf tertibinde] sona bırakılış hikmeti sana aşikâr olur. — En doğrusunu Allah bilir — [Söz burada] bitti.

22756. Metin

ولما كان القصد إعلامهم بالبراءة منهم من كل وجه، وأنه لا يبالي بهم بوجه لأنه محفوظ منهم، قال مؤذناً بصدق خبره تعالى آخر الكوثر من حيث إنه مع الجزم بالمنابذة لا يستطيعون له نوع مكابدة نافذة، بادئاً بالبراءة من جهته لأنها الأهم: {لا أعبد} أي الآن ولا في مستقبل الزمان لأن {لا} للمستقبل و {ما} للحال، كذا قالوا، وظاهر عبارة سيبويه في قوله: {لن} نفي لقوله {سيفعل} {ولا} لقوله: {يفعل} ، ولم يقع:

Maksat, onlardan her bakımdan beri olunduğunu ve kendilerinden korunduğu için onlara hiçbir şekilde aldırış etmediğini onlara bildirmek olunca; Yüce Allah'ın Kevser'in sonundaki haberinin doğruluğunu ilan ederek -ki onlarla kesin bir ayrılık içinde olmasına rağmen O'na karşı etkili hiçbir mücadeleye güç yetiremeyecekleri cihetiyle- en önemlisi olduğu için kendi tarafından beri olmakla başlayarak şöyle buyurdu: { لَا أَعْبُدُ } “Tapmam” Yani ne şimdi ne de gelecek zamanda; çünkü dediklerine göre { لَا } gelecek için, { مَا } ise şimdiki zaman içindir. Sibeveyh'in lafzının zahiri şöyledir: { لَنْ } edatı { سَيَفْعَلُ } (yapacaktır) sözünün olumsuzudur; { وَلَا } ise { يَفْعَلُ } (yapıyor/yapar) sözünün olumsuzudur. Şöyle bir durum vaki olmamıştır:

22757. Metin

أنها تقع للمضارع الذي لم يقع سواء كان في غاية القرب من الحال أم لا، كما نقلته عنه في أول البقرة عند {ولن تفعلوا} [البقرة: ٢٤] على أن نطقنا بهذا الكلام لا يكاد يتحقق حتى يمضي زمن فيصير مستقبلاً، فلذا عبر ب «لا» دون «ما» بشارة بأنه سبحانه يثبته على الصراط المستقيم، ولا يظفرهم به - علماً من أعلام النبوة.

İster şimdiki zamana son derece yakın olsun ister olmasın, gerçekleşmemiş muzari için kullanılması vaki olmamıştır; nitekim Bakara'nın başında { وَلَنْ تَفْعَلُوا } “Asla yapamayacaksınız” [el-Bakara: 24] ayetinde ondan bunu nakletmiştim. Kaldı ki bu sözü telaffuz etmemiz bile bir zaman geçip gelecek zamana dönüşmedikçe neredeyse gerçekleşmez. Bu yüzden, peygamberlik alametlerinden biri olarak, Yüce Allah'ın kendisini dosdoğru yol üzerinde sabit kılacağını ve onları kendisine galip getirmeyeceğini müjdelemek üzere «mâ» yerine «lâ» ile ifade etti.

22758. Metin

ولما كان في معبوداتهم ما لا يعقل، وكان المقصود تحقير كل ما عبدوه سوى الله، عبر ب «ما» فقال: {ما تعبدون *} أي الآن وفي آتي الزمان من دون الله من المعبودات الظاهرة والباطنة بوجه من وجوه العبادة في سر ولا علن لأنه لا يصلح للعبادة بوجه.

Taptıkları şeyler arasında akılsız varlıklar bulunduğu ve maksat Allah'tan başka taptıkları her şeyi hakir görmek olduğu için «mâ» ile ifade ederek şöyle buyurdu: { مَا تَعْبُدُونَ } “Sizin taptıklarınıza” Yani şu anda ve gelecekte Allah'tan başka açık ve gizli ilahlardan hiçbirine, ibadetin hiçbir türüyle ne gizlide ne açıkta [asla tapmam]; çünkü o hiçbir şekilde ibadete layık değildir.

22759. Metin

ولما بدأ بما هو الأحق بالبداءة وهو البراءة من الشرك، والطهارة من وضر الإفك، لأنه من درء المفاسد، فأبلغ في ذلك بما هو الحقيق بحاله ﷺ، وكانوا هم يعبدون الله تعالى على وجه الإشراك، وكانت العبادة مع الشرك غير معتد بها بوجه، نفى عبادتهم له في الجملة الاسمية الدالة على الثبات لا في الفعلية الدالة على نفي كل قليل وكثير من حيث إن الفعل نكرة في سياق النفي فقال: {ولا أنتم عابدون} أي عبادة معتداً بها بحيث يكون أهلاً لأن تكون وصفاً ثابتاً.

Başlanmaya en layık olanla, yani şirkten beri olmak ve iftira kirinden temizlenmekle başlayınca -ki bu mefsedetleri defetme kabilindendir- ve O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem haline layık olan en beliğ ifadeyi kullanınca; onlar da Allah Teâlâ'ya şirk koşarak ibadet ettikleri ve şirkle birlikte yapılan ibadet hiçbir şekilde muteber sayılmadığı için; olumsuzluk bağlamında fiil nekre olduğundan azı ve çoğu nefyetmeye delalet eden fiil cümlesiyle değil, sürekliliğe delalet eden isim cümlesiyle onların ibadetini nefyederek şöyle buyurdu: { وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ } “Siz de tapacak değilsiniz” Yani kalıcı bir sıfat olmaya layık olacak şekilde muteber bir ibadetle [tapacak değilsiniz].

22760. Metin

ولما كانوا لا نزاع لهم في أن معبوده عالم، وكانت «ما» صالحة للإطلاق عليه ﷾، عبر فيه أيضاً بها لأن ذلك - مع أنه لا ضرر فيه - أقرب إلى الإنصاف، فهو أدعى إلى عدم المراء أو الخلاف - فقال: {ما أعبد *} أي الآن وما بعده لأن معبودي - وله العلم التام والقدرة الشاملة - أبعدكم عنه فلا مطمع في الوفاق بيننا.

Onun taptığının her şeyi bilen olduğunda aralarında bir çekişme bulunmadığı ve «mâ» lafzı O'na azze ve celle ıtlak edilmeye elverişli olduğu için; bunda hiçbir sakınca olmamakla birlikte hakkaniyete daha yakın olduğundan ve tartışmayı ya da ihtilafı ortadan kaldırmaya daha çok sevk ettiğinden burada da «mâ» ile ifade ederek şöyle buyurdu: { مَا أَعْبُدُ } “Benim taptığıma” Yani şu anda ve sonrasında. Çünkü benim taptığım -ki O tam bir ilme ve kuşatıcı bir kudrete sahiptir- sizi kendisinden uzaklaştırmıştır; dolayısıyla aramızda bir uzlaşma umudu yoktur.

22761. Metin

ولما كان ما نفى عن النبي ﷺ لا يدخل فيه الماضي، وكان عدم المشاركة بوجه من الوجوه في زمن من الأزمان أدل على البراءة وأقعد في دوام الاستهانة، وكانوا يعدون سكوته ﷺ عنهم فيما قبل النبوة عبادة، وكانوا غير مقتصرين على عبادة أصنامهم التي اتخذوها، بل إذا خرجوا من الحرم فنزلوا منزلاً نظروا لهم حجراً ليستحسنوه فيعبدونه، فإن لم يروا حجراً جمعوا شيئاً من تراب وحلبوا عليه شيئاً من لبن وعبدوه ما داموا في ذلك المنزل، وكان ذلك من أشد ما يعاب به من جهة عدم الشباب وأنه لا معبود

Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem nefyedilen şey geçmişi kapsamadığı için ve zamanların hiçbirinde hiçbir şekilde ortaklığın bulunmaması beri olmaya daha çok delalet ettiği ve sürekli olarak değersiz görmeyi daha iyi pekiştirdiği için; onlar da peygamberlikten önce O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine karşı suskunluğunu bir ibadet saydıkları için ve edindikleri putlara tapmakla yetinmeyip Harem'den çıkıp bir yere konakladıklarında beğenecekleri bir taş arayıp ona taptıkları, taş bulamazlarsa biraz toprak toplayıp üzerine biraz süt sağıp o konak yerinde kaldıkları sürece ona taptıkları için -ki bu, istikrarsızlık ve belirli bir mabutlarının olmaması

22762. Metin

لهم معين، قال منبهاً على ذلك كله: {ولا أنا عابد} أي متصف بعبادة {ما عبدتم *} أي فيما سلف، لم يصح وصفي قط بعبادة ذلك من أول زمانكم إلى ساعاتنا هذه، فكيف ترجون ذلك مني وأنا لم أفعله ولا قبل النبوة ولا كان من شأني قط.

yönünden kınandıkları en şiddetli durumlardandı- bütün bunlara dikkat çekerek şöyle buyurdu: { وَلَا أَنَا عَابِدٌ } “Ben de tapıcı değilim” Yani ibadetle vasıflanmış değilim, { مَا عَبَدْتُمْ } “Sizin tapmış olduklarınıza” Yani geçmişte; sizin zamanınızın başından şu anımıza kadar asla bunlara ibadet etmekle vasıflanmam sahih olmamıştır. Ben bunu peygamberlikten önce bile yapmamışken ve asla benim şanım olmamışken bunu benden nasıl umarsınız?

22763. Metin

ولما كان هو ﷺ ثابتاً على إله واحد لم يعبد غيره ولم يلتفت يوماً لفت سواه، وكان قد انتفى عنه بالجملتين هذه الماضية التي أول السورة أن يعبد باطلهم حالاً أو مآلاً، وأن يكون عبده قبل ذلك، وكان ربما ظن ظان أن النفي عنهم إنما هو لعبادة معبوده في الحال، نفى ذلك في الاستقبال أيضاً علماً من أعلام النبوة مع تأكيد ما أفادته الجملة الماضية جرياً على مناهيج العرب في التأكيد قطعاً لآمالهم منه على أتم وجه وآكده لأنه على وجه لا يقدرون عليه لما تفيده كل جملة مع التأكيد من فائدة جديدة مهمة، فقال: {ولا أنتم عابدون} أي عبادة هي لكم وصف معتد به في الحال أو الاستقبال.

O sallallâhu aleyhi ve sellem tek bir İlah üzerinde sebat ettiği, O'ndan başkasına tapmadığı ve bir gün olsun başkasına yönelmediği için; surenin başındaki bu geçen iki cümleyle onun şimdiki halde veya gelecekte onların batıllarına tapması ve bundan önce tapmış olması nefyedildiği için; ve bir kimse onlardan yapılan nefyin sadece şu andaki mعبودuna ibadetle sınırlı olduğunu zannedebileceği için; peygamberlik alametlerinden biri olarak gelecekte de bunu nefyetti. Bu, Arapların tekit yöntemlerine uygun olarak geçen cümlenin ifade ettiği anlamı pekiştirmek ve güç yetiremeyecekleri bir şekilde O'ndan besledikleri umutları en mükemmel ve en kesin biçimde kesmek içindir; zira her cümle tekitle birlikte önemli ve yeni bir fayda sağlamaktadır. Şöyle buyurdu: { وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ } “Siz de tapacak değilsiniz” Yani şimdiki zamanda veya gelecekte sizin için muteber bir vasıf olan bir ibadetle [tapıcı değilsiniz].

22764. Metin

ولما لم يكن قبل البعث مشهوراً عندهم بعبادة الله ﷾، عبر بما لا يتوجه لهم إليه إنكار، وهو المضارع الذي ظاهره

Peygamberlikten önce onların katında Allah'a azze ve celle ibadet etmekle meşhur olmadığı için, onların inkârına yol açmayacak bir ifade kullandı; o da zahiri

22765. Metin

الحال أو الاستقبال مراداً به ما يشمل الماضي لما ذكر أبو حيان وغيره في سورة الحج عند {إن الذين كفروا ويصدون عن سبيل الله} [الحج: ٢٥] من أنه يطلق المضارع مراداً به مجرد إيقاع الفعل من غير نظر إلى زمان معين، فقال: {ما أعبد *} أي وجدت مني عبادته واتصفت بها الآن وفي ماضي الزمان ومستقبله اتصافاً يعتد به.

şimdiki veya gelecek zaman olup geçmişi de kapsayan muzari fiildir. Nitekim Ebû Hayyân ve diğerleri Hac suresinde { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Şüphesiz inkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar...” [el-Hac: 25] ayetinde, muzarinin belirli bir zamana bakılmaksızın sadece fiilin meydana gelmesini kastetmek üzere kullanıldığını zikretmişlerdir. Şöyle buyurdu: { مَا أَعْبُدُ } “Benim taptığıma” Yani benim O'na ibadetim gerçekleşmiştir ve ben şu anda, geçmişte ve gelecekte muteber bir vasıflanışla O'na kullukla vasıflanmış durumdayım.

22766. Metin

ولما كان ذلك كله، وبدأ النفي في الجمل السابقة بالمنسوب إليه ﷺ إيذاناً بالاهتمام ببراءته منهم، أنتج قطعاً مقدماً لما يتعلق بهم على وجه اختصاصهم به تأكيداً لما صرح به ما مضى من براءته منهم: {لكم} أي خاصة {دينكم} أي الذي تعلمون أنه لا أصل له يثبت عليه، ولا دليل يرجع بوجه إليه، لا أشارككم فيه بوجه ولا ترجعون عنه بوجه بل تموتون عليه موتاً لبعضكم حتف الأنف والآخرين قتلاً على يدي بالسيف {ولي} أي خاصة {دين *} من واسع روضة الإسلام إلى أعلى مقام: مقام الإيقان والإحسان، وأنتم تعلمون - لو جردتم عقولكم عن الهوى وأخلصتم أفكاركم من الحمية والإبا - أنه كله دليل وفرقان ونور وحجة وبرهان، لا تشاركونني فيه بوجه، ولا تقدرون على ردّي عنه أصلاً، فكانت هذه علماً

Bütün bunlar tahakkuk edip önceki cümlelerdeki olumsuzluk O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerinden beri olmasına verilen önemi bildirmek üzere O'na nispet edilenle başlayınca; daha önce açıkça belirtilen beri oluşu pekiştirmek amacıyla, kendilerine has kılınması suretiyle onlarla ilgili olanı öne alan kesin bir netice doğurdu: { لَكُمْ } “Sizin içindir” Yani sadece size hastır, { دِينُكُمْ } “Dininiz” Yani dayandığı hiçbir temeli ve hiçbir şekilde kendisine başvurulacak bir delili olmadığını bildiğiniz dininiz; ben ona hiçbir şekilde ortak olmam, siz de ondan hiçbir şekilde dönmezsiniz; bilakis onun üzere ölürsünüz: Kiminiz eceliyle yatağında ölür, diğerleri ise benim elimde kılıçla öldürülür. { وَلِيَ } “Benim içindir” Yani sadece bana aittir, { دِينِ } “Dinim” İslam'ın geniş bahçesinden en yüce makama, yani yakin ve ihsan makamına kadar uzanan [dinim]. Eğer akıllarınızı heva ve hevesten arındırsanız, düşüncelerinizi taassup ve kibirden temizleseniz; onun bütünüyle delil, furkan, nur, hüccet ve bürhan olduğunu bilirsiniz. Siz ona hiçbir şekilde ortak olamazsınız ve beni ondan asla çevirmeye de güç yetiremezsiniz. Bu, peygamberlik alametlerinden

22767. Metin

من أعلام النبوة من حيث إنه مات منهم ناس كثير بعد ذلك على الكفر وأتم الله له هذا الدين، فصدق سبحانه فيما قال، وثبت مضمون الكوثر بأكمل استدلال، وأما من آمن بعد ذلك فليس مراداً لأنه لم يكن عريقاً في وصف الكفران، ولا راسخاً في الضلال والطغيان، فأسعده وصف الإسلام والإيمان، وساق الجمل كلها غير مؤكد إشارة إلى أنها من الوضوح في حد لا خفاء به أصلاً، ولا شك أن آخرها الذي هو اختصاص كل بدينه هو أولها الذي أفاد أنه لا يعبد معبودهم ولا يعبدون معبوده فصار آخرها أولها، ومفصلها موصلها - هذا هو الذي دل عليه السياق، وليس فيه إذن في الكفر ولا منع عن الجهاد ليحتاج إلى نسخ، ومن أعظم الدلائل إعجازها وجمعها للمعاني في إشارتها وإيجازها أن حاصلها قطع رجاء أهل الكفران من أن يقاربهم النبي ﷺ في أن يعدل بربه أحداً في زمن من الأزمان، وذلك من أعظم مقاصد المناظرة لها في رد الآخر على أول الأنعام لأنها السادسة في العد من الأول، كما أن هذه السادسة في العد من الآخر {أغير الله اتخذ ولياً} [الأنعام: ١٤] {أفغير الله ابتغي حكماً} [الأنعام: ١١٤] {أغير الله أبغي رباً وهو رب كل شيء} [الأنعام: ١٦٤] إلى غير ذلك من الآيات، والفواصل والغايات، هذا ما يتعلق بمعاني تراكيبها ونظومها على ما هي عليه وتراتيبها وسياقاتها وأساليبها، وكلماتها الخطية سبع وعشرون إلى أربع كلمات البسملة إحدى وثلاثون إلى أربعة ضمائر مستترة خمس وثلاثون إلى تسعة بارزة، فتلك أربع وأربعون كلمة الضمائر منها ثلاثة عشر هي مدة الإقامة بمكة المشرفة قبل الهجرة لأنها في الخفاء كالضمائر في خزائن السرائر، ولا سيما الأربع الأول منها الموازية لضمائر الاستتار وغير الضمائر إحدى وثلاثون المناظر لها من السنين سنة إحدى وثلاثين، وهي سنة قتل يزدجرد ملك الفرس أكفر الكفرة من أهل ذلك الزمان وأعتاهم، وموافقة كلماتها في العدة لأحرف الكوثر مشيرة إلى أن اليسير من أتباعه ﷺ أكثر وأكبر من كثير شانئيه وأضداده وحاسديه، وقد دل على ذلك شاهد الوجوه في يوم الفتح والمسلمون عشرة آلاف، والكفار من قريش وممن حولهم لا يحصون كثرة، وقد كان فعلهم في ذلك اليوم ما شهد به اعتذار حماس الذي كان يعد امرأته أن يخدمها بعض المسلمين في قوله وقد فر هارباً ولم يستطع أن يغلق وراءه، بل قال

[Bu,] nübüvvet alametlerindendir; zira onlardan pek çok insan bundan sonra küfür üzere ölmüş ve Allah O'nun için bu dini tamamlamıştır. [Allah] Teâlâ buyurduğunda doğru söylemiş, Kevser'in muhtevası en kâmil delillendirme ile sabit olmuştur. Bundan sonra iman eden kimseye gelince, o kastedilmemiştir; çünkü o, küfür vasfında kökleşmiş, sapıklık ve azgınlıkta yerleşik değildi; böylece İslam ve iman vasfı onu bahtiyar kılmıştır. Cümlelerin tamamını pekiştirmeksizin sevk etti; bu da onların asla gizliliği bulunmayan bir açıklık derecesinde olduğuna bir işarettir. Şüphe yok ki surenin, her birinin kendi dinine has kılınması şeklindeki sonu; Peygamber'in onların taptığına tapmayacağını ve onların da O'nun taptığına tapmayacaklarını bildiren başı ile aynıdır. Böylece sonu başı, fasılaları da vasılaları olmuştur. İşte bağlamın gösterdiği husus budur. Onda nesh gerektirecek şekilde küfre izin verme veya cihattan men etme yoktur. Surenin işareti ve vecizliğindeki anlam zenginliği ile mucizeliğinin en büyük delillerinden biri de şudur ki; onun neticesi, küfür ehlinin Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem herhangi bir zamanda Rabbine birini denk tutarak kendilerine yaklaşacağı ümidini kesmeleridir. Bu da surenin, En'âm [suresinin] başına sonunu bağlama münasebetindeki en büyük maksatlarındandır. Çünkü o [En'âm], baştan sayımda altıncıdır; nitekim bu [Kâfirûn] da sondan sayımda altıncıdır: { أغير الله اتخذ ولياً } [el-En'âm: 14] “Allah’tan başkasını mı veli edineyim?”, { أفغير الله ابتغي حكماً } [el-En'âm: 114] “Allah’tan başka bir hakem mi arayayım?”, { أغير الله أبغي رباً وهو رب كل شيء } [el-En'âm: 164] “O her şeyin Rabbi iken, Allah’tan başka bir rab mi arayayım?” ayetleri ve diğer ayetler, fasılalar ve gayeler böyledir. Bu, surenin tertipleri, bağlamları ve üslupları üzere bulunan terkip ve nazımlarının anlamlarıyla ilgilidir. Surenin yazılı kelimeleri yirmi yedidir; besmelenin dört kelimesi eklendiğinde otuz bir, dört müstetir (gizli) zamir eklendiğinde otuz beş, dokuz bariz (açık) zamir eklendiğinde [toplam] kırk dört kelimedir. Bunlardan zamirler on üçtür ki bu, hicretten önce Mekke-i Mükerreme'de ikamet süresidir. Çünkü zamirler, sırlar hazinesindeki gizlilik gibidir; bilhassa gizli zamirlere denk gelen ilk dört tanesi böyledir. Zamirlerin dışındakiler ise otuz birdir. Senelerden buna denk gelen ise otuz bir senesidir; o da o zamanın inkârcılarının en kâfiri ve en azgını olan Fars kralı Yezdicerd'in öldürüldüğü yıldır. Surenin kelimelerinin sayısının Kevser [suresinin] harflerine uygunluğu, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem tabi olanların azlığının, O'na buğzedenlerin, muhaliflerinin ve hasetçilerinin çokluğundan daha çok ve daha büyük olduğuna işaret etmektedir. Nitekim Fetih günü yüzlerin şahitliği de buna delalet etmiştir; Müslümanlar on bin kişiydi, Kureyş ve çevrelerindeki kâfirler ise sayılamayacak kadar çoktu. O gündeki durumları, karısına Müslümanlardan bazılarının kendisine hizmet edeceğini vaat eden Hımâs'ın, kaçıp arkasındaki [kapıyı bile] kapatamadan kaçtığı esnadaki mazeret beyanında söylediği şu sözle şahitlik edilmiştir; bilakis şöyle demiştir:

22769. Metin

لها: أغلقي بابي، فقالت له: أين ما كانت تعدني به؟ فقال:

diyen Himâs'ın özrünün şahitlik ettiği gibiydi: 'Kapımı kapat!' Kadın ona: 'Bana vadettiğin şey nerede?' deyince o şöyle dedi:

22770. Metin

إنك لو شهدت يوم الخندمه ... إذ فر صفوان وفر عكرمه

Handeme gününde bulunsaydın sen şayet ... Kaçarken Safvân ve kaçarken İkrime

22771. Metin

واستقبلتهم بالسيوف المسلمه ... يقطعن كل ساعد وجمجمه

Karşıladı onları Müslüman kılıçlar ... Biçen her bir kolu ve kafatasını

22772. Metin

ضرباً فلا يسمع إلا غمغمه ... بهم تهيب خلفنا وهمهمه

Öyle bir vuruş ki duyulmaz boğuk sesten başkası ... Arkamızda bir haykırış ve homurtuyla onlar

22773. Metin

لم تنطقي باللوم أدنى كلمه ... هذا مع أن النبي ﷺ كان أوصاهم ألا يقاتلوا إلا من بدأهم بالقتال. وهذا مع ما كان من أهل الإسلام حين قصدهم الكفار يوم الخندق والمشركون في عشرة آلاف وهم لا يبلغون ربعهم ولا مدد لهم ممن حولهم ولا ناصر إلا الله، بل جاءتهم الأعداء - كما قال الله تعالى: {من فوقهم ومن أسفل منهم} [الأحزاب: ١٠] {وما زادهم إلا إيماناً وتسليماً} [الأحزاب: ٢٢] وإلى هذا أيضاً أشار بلوغ عدد كلمات النصر خطيها واصطلاحيها ظاهرها ومستترها إلى عدد كلمات الكافرون الخطية، فذلك رمز إلى أن أضعف أهل الإسلام لا يضعف عن مقاومة أهل الكفر وأرسخهم في كل صفة يريدها - والله هو الموفق.

Kınamadan yana tek bir kelime bile etmezdin ... Bu durum, Hz. Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine savaşı ilk başlatanlar dışında kimseyle savaşmamalarını tembihlemesine rağmen böyleydi. Bu durum, Hendek gününde kâfirler İslam ehline yöneldiğinde, müşrikler on bin kişi iken Müslümanların onların dörtte birine bile ulaşamaması, etraflarından hiçbir yardımcının bulunmaması ve Allah'tan başka hiçbir yardımcılarının olmamasına rağmen böyleydi; bilakis düşmanlar Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi gelmişti: { مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْهُمْ } “Üstünüzden ve altınızdan” [el-Ahzâb: 10], { وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا } “Bu onların ancak imanını ve teslimiyetini artırdı” [el-Ahzâb: 22]. Nasr suresinin yazılı, ıstılahî, zahir ve müstetir kelimelerinin sayısının Kâfirûn suresinin yazılı kelimelerinin sayısına ulaşması da buna işaret etmektedir; bu da İslam ehlinin en zayıfının bile, küfür ehlinin ve onların istediği her sıfatta en kökleşmiş olanlarının karşısında durmaktan aciz kalmayacağına bir işarettir. Muvaffak kılan ancak Allah'tır.