22774. Metin
سورة النصر
Nasr Suresi
22775. Metin
وتسمى التوديع.
Tevdî‘ (vedalaşma) suresi olarak da isimlendirilir.
22776. Metin
مقصودها الإعلام بتمام الدين اللازم عن مدلول اسمها النصر، اللازم عنه موت النبي ﷺ ، اللازم عنه العلم بأنه ما برز إلى عالم الكون والفساد إلا لإعلاء كلمة الله تعالى وإدحاض كلمة الشيطان - لعنة الله تعالى عليه - اللازم عنه أنه ﷺ خلاصة الوجود، وأعظم عبد للولي الودود، وعلى ذلك أيضا دل اسمها التوديع وحال نزولها وهو أيام التشريق من سنة حجة الوداعه) بسم الله (الذي له الأمر كله، فهو العليم الحكيم) الرحمن (الذي أرسلك رحمة للعالمين، فعمهم بعد نعمة الإيجاد بأن بين لهم إقامة لمعاشهم ومعادهم بك طريق النجاة غاية البيان، بما أنزل عليك من معجز القرآن الذي من سمعه فكأنما سمعه من العلي العظيم) الرحيم (الذي خص من أراده بالإقبال به إلى حزبه وجعله من أهل قربه بلزوم الصراط المستقيم.
Bu surenin maksadı; adının delalet ettiği 'Nasr' (yardım ve zafer) kavramının gereği olan dinin tamamlandığını, bunun gereği olan Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatını, bunun da gereği olan onun kevn ve fesat âlemine ancak Allah Teâlâ’nın kelimesini yüceltmek ve şeytanın -Allah Teâlâ'nın laneti üzerine olsun- kelimesini geçersiz kılmak için geldiğini, bunun da gereği olan kendisinin sallallâhu aleyhi ve sellem varlığın özü ve çok seven/sevilen Yüce Dost'un (el-Veliyyü'l-Vedûd) en büyük kulu olduğunu bildirmektir. Nitekim surenin 'Tevdî‘' ismi ve Veda Haccı yılının teşrik günleri olan iniş vakti de buna delalet etmiştir. [O Allah ki] bütün emir ve idare O'na aittir; O, el-Alîm ve el-Hakîm'dir: Bismillâh. [O] Rahmân [ki], seni âlemlere rahmet olarak göndermiş, yaratma nimetinden sonra, dünya ve ahiret hayatlarını düzene koymak üzere kurtuluş yolunu en açık şekilde senin vasıtanla açıklayarak onları kuşatmış ve işitenin sanki onu el-Aliyyü'l-Azîm'den bizzat işitmiş gibi olduğu mucize Kur'an'ı sana indirmiştir. [O] Rahîm [ki], dilediği kimseyi Kendi fırkasına yöneltip dosdoğru yola bağlı kılarak Kendi yakınlığına erenlerden kılmıştır.
22777. Metin
لما دلت التي قبلها على أن الكفار قد صاروا إلى حال لا عبرة بهم فيه ولا التفات ولا خوف بوجه منهم ما دام الحال على المتاركة، كان كأنه قيل: فهل يحصل نصر عليهم وظفر بهم بالمعاركة، فأجاب بهذه السورة بشارة للمؤمنين ونذارة للكافرين، ولكنه لما لم يكن هذا بالفعل إلا عام حجة الوداع بعد فتح مكة بسنتين كان كأنه لم يستقر الفتح إلا حينئذ، فلم ينزل ﷾ هذه السورة إلا في ذلك الوقت وقبل منصرفه من غزوة حنين، فقال تعالى تحقيقاً لأنه ينصر المظلوم ويعلي دينه ويمهل ولا يهمل، فإنه لا يعجزه شيء، حثاً على التفويض له والاكتفاء به، مقدماً معمول «سبح» تعجيلاً للبشارة: {إذا} .
Önceki sure kâfirlerin, aradaki ilişkiyi kesme hali sürdükçe artık kendilerine itibar edilmeyecek, iltifat gösterilmeyecek ve kendilerinden hiçbir şekilde korkulmayacak bir duruma geldiklerine delalet edince; sanki 'Peki, onlarla savaşarak üzerlerine bir zafer ve galibiyet elde edilecek mi?' denilmiş gibi oldu. Bunun üzerine müminlere bir müjde, kâfirlere ise bir uyarı olmak üzere bu sure ile cevap verdi. Fakat bu durum fiilen ancak Mekke'nin fethinden iki yıl sonra Veda Haccı senesinde gerçekleştiği için, sanki fetih ancak o zaman tam olarak yerleşmiş gibi oldu. Bu yüzden Allah azze ve celle bu sureyi ancak o vakitte ve Huneyn Gazvesi'nden dönüşünden önce indirdi. Nitekim Teâlâ, mazluma yardım ettiğini, dinini yücelttiğini, mühlet verip asla ihmal etmediğini ve hiçbir şeyin Kendisini aciz bırakamayacağını gerçekleştirmek üzere, işi O'na havale etmeye ve O'nunla yetinmeye teşvik ederek, müjdeyi çabuklaştırmak maksadıyla 'sebbiḥ' (tesbih et) fiilinin tümlecini öne alarak şöyle buyurdu: {إذا} “[Zaman] geldiğinde”
22778. Metin
ولما كانت المقدرات متوجهة من الأزل إلى أوقاتها المعينة لها، يسوقها إليها سائق القدرة، فتقرب منها شيئاً فشيئاً، كانت كأنها آتية إليها، فلذلك حصل التجوز بالمجيء عن الحصول فقال: {جاء} أي استقر وثبت في المستقبل بمجيء وقته المضروب له في الأزل، وزاد في تعظيمه بالإضافة ثم بكونها اسم الذات فقال: {نصر الله} أي الملك الأعظم الذي لا مثل له ولا أمر لأحد معه على جميع الناس في كل أمر يريده.
Takdir edilenler ezelden kendileri için belirlenmiş vakitlerine yönelmiş olup, kudret sevk edicisi onları bu vakitlere doğru sürdükçe ve onlara peyderpey yaklaştıkça sanki onlara geliyormuş gibi olduğundan, gerçekleşme anlamı mecazen gelme (meci') kelimesiyle ifade edilmiş ve şöyle buyrulmuştur: {جاء} “geldiği [zaman]” Yani ezelde kendisi için belirlenen vaktin gelmesiyle gelecekte yerleşip sabit olduğunda. Ardından bunu izafetle ve bu izafetin de zat ismiyle olmasıyla yücelterek şöyle buyurdu: {نصر الله} “Allah'ın yardımı” Yani dilediği her hususta bütün insanlara karşı benzeri olmayan ve Kendisiyle birlikte kimsenin hükmü bulunmayan en büyük Hükümdar'ın [yardımı].
22779. Metin
ولما كان للنصر درجات، وكان قد أشار سبحانه بمطلق الإضافة
Yardımın dereceleri olduğundan ve Sübhânehu mutlak izafetle,
22780. Metin
إليه ثم بكونها إلى الاسم الأعظم إلى أن المراد أعلاها، صرح به فقال: {والفتح *} أي المطلق الصالح لكل فتح الذي نزلت فيه سورته بالحديبية مبشرة له بغلبة حزبه الذين أنت قائدهم وهاديهم ومرشدهم، لا سيما على مكة التي بها بيته ومنها ظهر دينه، وبها كان أصله، وفيها استقر عموده، وعز جنوده، فذل بذلك جميع العرب، وقالوا: لا طاقة لنا بمن أظفره الله بأهل الحرم، فعزوا بهذا الذل حتى كان ببعضهم تمام هذا الفتح، ويكون بهم كلهم فتح جميع البلاد، وللإشارة إلى الغلبة على جميع الأمم ساقه تعالى في أسلوب الشرط، ولتحققها عبر عنه ب {إذا} إعلاماً بأنه لا يخلف الوعد ولا ينقص ما قدره وإن توهمت العقول أنه فات وقته، وإيذاناً بأن القلوب بيده يقلبها كيف يشاء ليحصل لمن علم ذلك الإخلاص والخوف والرجاء، فأشعرت العبارة بأن الوقت قد قرب، فكان المعنى: فكن مترقباً لوروده ومستعداً لشكره.
O'na ve ardından da İsm-i A'zam'a izafe edilmesiyle kastedilenin yardımın en üstünü olduğuna işaret ettiğinden, bunu açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {والفتح *} “ve fetih” Yani komutanı, hidayet edicisi ve yol göstericisi bizzat sen olduğun O'nun fırkasının galip geleceğini müjdelemek üzere Hudeybiye'de hakkında suresi inen ve her fethe şamil olan mutlak fetih. Bilhassa Beyt'inin bulunduğu, dininin zuhur ettiği, aslının yer aldığı, direğinin sabit kılındığı ve ordularının güçlendiği Mekke'nin fethi. Böylece bütün Araplar zelil oldu ve: 'Allah'ın Harem halkına karşı muzaffer kıldığı kimseye bizim gücümüz yetmez' dediler. Bu zilletle öyle bir izzete erdiler ki, nihayet bu fethin tamamlanması onların bir kısmıyla gerçekleşti ve bütün beldelerin fethi de onların tamamıyla olacaktır. Bütün ümmetlere üstün gelineceğine işaret etmek için Teâlâ bunu şart üslubunda sevk etti. Bunun kesinlikle gerçekleşeceğini bildirmek için de akıllar vaktinin geçtiğini vehmetse bile O'nun vaadinden dönmeyeceğini ve takdir ettiğini eksiltmeyeceğini bildirmek ve bunu bilen kimsede ihlas, korku ve ümidin hâsıl olması için kalplerin O'nun elinde olup onları dilediği gibi evirip çevirdiğini duyurmak üzere {إذا} lafzıyla ifade etti. Bu ifade, vaktin yaklaştığını hissettirdi; dolayısıyla anlam: 'Onun gelişini bekle ve şükrüne hazır ol' şeklinde oldu.
22781. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما كمل دينه واتضحت شريعته واستقر أمره ﷺ وأدى أمانة رسالته حق أدائها عرف عليه صلى الله ﵊ نفاد عمره وانقضاء أجله، وجعلت له على ذلك
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: 'Dini kemale erip şeriatı vuzuha kavuştuğunda, işi yerleştiğinde ve risalet emanetini hakkıyla eda ettiğinde, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ömrünün tükendiğini ve ecelinin yaklaştığını bildi. Buna da kendisi için
22782. Metin
علامة دخول الناس في دين الله جماعات بعد التوقف والتثبط {حكمة بالغة فما تغني النذر} [القمر: ٥] {لو شاء الله لجمعهم على الهدى}
duraksama ve geri kalmanın ardından insanların dalga dalga Allah'ın dinine girmesi bir alamet kılındı. {حكمة بالغة فما تغني النذر} “[Bu Kur'an] tam bir hikmettir; fakat uyarılar fayda vermiyor!” [el-Kamer: 5]; {لو شاء الله لجمعهم على الهدى}
22783. Metin
[الأنعام: ٣٥] وأمر بالإكثار من الاستغفار المشروع في أعقاب المجالس وفي أطراف النهار وخواتم المآخذ مما عسى أن يتخلل من لغو أو فتور، فشرع ﷾ الاستغفار ليحرز لعباده من حفظ أحوالهم ورعي أوقاتهم ما يفي بعليّ أجورهم كما وعدهم {وتمت كلمة ربك صدقاً وعدلاً لا مبدل لكلماته} [الأنعام: ١١٥] وقد بسطت ما أشارت إليه هذه السورة العظيمة - وكل كلام ربنا عظيم - فيما قيدته في غير هذا، وأن أبا بكر ﵁ عرف منها أن رسول الله ﷺ نعيت إليه نفسه الكريمة على ربه وعرف بدنو أجله، وقد أشار إلى هذا الغرض أيضاً بأبعد من الواقع في هذه السورة قوله تعالى: {اليوم أكملت لكم دينكم وأتممت عليكم نعمتي ورضيت لكم الإسلام ديناً} [المائدة: ٣] وسورة براءة وأفعاله ﵊ في حجة الوداع لكن لم يبلغنا استشعار أحد من الصحابة ﵃ تعيين الأمر إلا من هذه السورة. وقد عرفت بإشارة براءة وآية المائدة تعريفاً شافياً، واستشعر الناس عام حجة الوداع وعند نزول براءة ذلك لكن لم يستيقنوه وغلبوا رجاءهم في حياته ﷺ، ومنهم من توفي، فلما نزلت {إذا جاء نصر الله والفتح} استيقن أبو بكر ﵁ ذلك
“Eğer Allah dileseydi elbette onları hidayet üzere toplardı” [el-En'âm: 35]. Kendisine, meclislerin akabinde, günün uçlarında ve yapılan işlerin sonlarında meydana gelmesi muhtemel olan boş söz (lağv) veya gevşeklikten ötürü meşru kılınan istiğfarı çokça yapması emredildi. Nitekim Allah azze ve celle, kullarının hallerini muhafaza etmeleri ve vakitlerini gözetmeleri karşılığında onlara vaat ettiği gibi en yüce ecirlerini tam olarak elde etmelerini temin etmek için istiğfarı meşru kılmıştır: {وتمت كلمة ربك صدقاً وعدلاً لا مبدل لكلماته} “Rabbinin kelimesi doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir şey yoktur” [el-En'âm: 115]. Bu yüce surenin -ve Rabbimizin her kelamı yücedir- işaret ettiği hususları bundan başka kaydettiğim eserlerimde etraflıca açıkladım. Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh bu sureden, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Rabbi katında pek kıymetli olan vefatının kendisine haber verildiğini ve ecelinin yaklaştığını bildiğini anlamıştı. Bu maksada bu surede vuku bulandan daha uzak bir lafızla Allah Teâlâ'nın: {اليوم أكملت لكم دينكم وأتممت عليكم نعمتي ورضيت لكم الإسلام ديناً} “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip razı oldum” [el-Mâide: 3] ayeti, Berâe (Tevbe) Suresi ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Veda Haccı'ndaki fiilleri de işaret etmiştir. Ancak sahabeden radıyallâhu anhum hiçbirinin bu hususu kesin olarak hissettiği bu sureden başkasıyla bize ulaşmamıştır. Berâe'nin işareti ve Mâide ayeti ile bu durum doyurucu bir şekilde bildirilmiş, insanlar Veda Haccı senesinde ve Berâe indiğinde bunu hissetmişler fakat kesin bir kanaate varamamışlar, onun sallallâhu aleyhi ve sellem hayatına dair ümitlerini üstün tutmuşlardı; hatta onlardan vefat edenler de olmuştu. Ne zaman ki {إذا جاء نصر الله والفتح} “Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde” ayeti indi, Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh bu durumu,
22784. Metin
استيقاناً حمله على البكاء لما قرأها رسول الله ﷺ انتهى.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu okuduğunda kendisini ağlatacak derecede kesin olarak bildi.' [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
22785. Metin
ولما عبر عن المعنى بالمجيء، عبر عن المرئي بالرؤية فقال: {ورأيت} أي بعينيك {الناس} أي العرب الذين كانوا حقيرين عند جميع الأمم، فصاروا بك هم الناس - كما دلت عليه لام الكمال، وصار سائر أهل الأرض لهم أتباعاً، وبالنسبة إليهم رعاياً، حال كونهم {يدخلون} شيئاً فشيئاً متجدداً دخولهم مستمراً {في دين الله} أي شرع من لم تزل كلمته هي العليا في حال إباء الخلق - بقهره لهم على الكفر الذي لا يرضاه لنفسه عاقل - ترك الحظوظ، وفي حال طواعيتهم بقسره لهم على الطاعة، وعبر عنه بالدين الذين معناه الجزاء لأن العرب كانوا لا يعتقدون القيامة التي لا يتم ظهور الجزاء إلا بها {أفواجاً *} أي قبائل قبائل وزمراً زمراً وجماعات كثيفة كالقبيلة بأسرها أمة بعد أمة كأهل مكة والطائف وهوازن وهمدان وسائر القبائل من غير قتال في خفة وسرعة ومفاجأة ولين بعد دخولهم واحداً واحداً ونحو ذلك لأنهم قالوا: أما إذا ظفر بأهل الحرم وقد كان الله أجارهم من أصحاب الفيل الذين لم يقدر أحد على ردهم فليس لنا بهم يدان. فتبين أن هذا القياس المنتج هذه النتيجة البديهية بقصة أصحاب الفيل ما رتبه الله إلا إرهاصاً لنبوته وتأسيساً لدعوته فألقوا بأيديهم، وأسلموا قيادهم حاضرهم وباديهم.
Anlamı 'gelme' (meci') ile ifade edince, görülen şeyi de görme (rü'yet) ile ifade ederek şöyle buyurdu: {ورأيت} “ve gördüğün [zaman]” Yani gözlerinle; {الناس} “insanları” Yani bütün ümmetler katında hakir iken, kemal lâm'ının da (el- lâm-ı ta'rif) delalet ettiği üzere senin sayende asıl 'insan' haline gelen, yeryüzünün diğer sakinlerinin kendilerine tabi ve onlara nispetle tebaa olduğu Arapları; şu haldeyken: {يدخلون} “girerlerken” parça parça, girişleri sürekli yenilenerek; {في دين الله} “Allah'ın dinine” Yani mahlukatın yüz çevirdiği durumda -akıl sahibinin kendisi için razı olmayacağı küfre onları mecbur tutarak- payları terk ettiren ve itaat ettikleri durumda da onları itaate mecbur kılan, kelimesi daima en yüce olan Zat'ın şeriatına. Buradaki 'din' kelimesi 'karşılık/ceza' anlamına gelmektedir; çünkü Araplar cezanın zuhurunun ancak kendisiyle tamamlanacağı kıyamete inanmıyorlardı; {أفواجاً *} “dalga dalga” Yani kabile kabile, bölük bölük ve kabilenin tamamı gibi Mekke, Tâif, Hevâzin, Hemdân ve diğer kabileler halkı misali ümmet ümmet yoğun cemaatler halinde; savaşsız, kolaylıkla, süratle, aniden ve yumuşaklıkla; daha önce birer birer ve benzeri şekillerde girmelerinin ardından. Zira onlar şöyle demişlerdi: 'Harem ehline galip geldiğine ve Allah da onları kimsenin geri çevirmeye güç yetiremediği Fil Ashabı'ndan korumuş olduğuna göre, artık bizim onlara karşı duracak gücümüz yoktur.' Böylece Fil Ashabı kıssasıyla bu apaçık neticeyi doğuran bu kıyasın, Allah tarafından ancak onun peygamberliğinin bir başlangıcı (irhâsât) ve davetinin bir temeli olarak düzenlendiği açığa çıktı; bunun üzerine teslim oldular, şehirlisi ve bedevisiyle dizginlerini verdiler.
22786. Metin
ولما كان التقدير: فقد سبح الله نفسه بالحمد بإبعاد نجس الشرك عن جزيرة العرب بالفعل، قال إيذاناً بأنه منزه عن النقائص التي منها إخلاف الوعد، وأن له مع ذلك الجلال والجمال، معبراً بما يفيد التعجب لزيادة التعظيم للمتعجب منه ليثمر ذلك الإجلال والتعظيم والتذلل والتقبل لجميع الأوامر، ويفهم أمره تعالى للنبي ﷺ بالاشتغال بخاصة نفسه بدنو أجله، وأن اشتغاله بالناس قد انتهى، لأن الدين قد كمل فلم يبق له ﷺ شغل في دار الكدر: {فسبح} أي نزه أنت بقولك وفعلك بالصلاة وغيرها موافقة لمولاك فيما فعل، وزد في جميع أنواع العبادة، تسبيحاً متلبساً {بحمد} أي بكمال وإجلال وتعظيم {ربك} أي الذي أنجز لك الوعد بإكمال الدين وقمع المعتدين، المحسن إليك بجميع ذلك، لأنه كله لكرامتك، وإلا فهو عزيز حميد على كل حال، تعجباً لتيسير الله من هذا الفتح مما لم يخطر بالبال، وشكراً لما أنعم به ﷾ عليه من أنه أراه تمام ما أرسل لأجله، ولأن كل حسنة يعملها أتباعه له مثلها.
Takdir edilen anlam; 'Şirk pisliğini Arap Yarımadası'ndan fiilen uzaklaştırmak suretiyle Allah Kendi zatını hamd ile tesbih etmiştir' şeklinde olunca; O'nun vaadinden dönmek gibi her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ve bununla birlikte celal ve cemal sahibi bulunduğunu bildirmek üzere, şaşılana yönelik tazimi artırmak için taaccüp ifade eden bir üslupla -ki bu, O'na saygı, yüceltme, boyun eğme ve bütün emirleri kabullenme meyvesini versin ve Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ecelinin yaklaştığı için bizzat kendisiyle meşgul olmasını, insanlarla meşguliyetinin ise din tamamlandığı için sona erdiğini ve keder yurdunda sallallâhu aleyhi ve sellem meşgul olacak bir şeyinin kalmadığını anlatması anlaşılsın diye- şöyle buyurdu: {فسبح} “hemen tesbih et” Yani Mevlâ'nın yaptığına muvafakat ederek sözünle ve namaz gibi fiillerinle sen de tenzih et ve her türlü ibadeti artır; şu şekilde bürünmüş bir tesbih ile: {بحمد} “hamdiyle” Yani kemal, celal ve tazimi ile; {ربك} “Rabbinin” Yani dini kemale erdirerek ve haddi aşanları bastırarak sana olan vaadini yerine getiren, bütün bunlarla sana ihsanda bulunan [Rabbinin]. Çünkü bütün bunlar senin şerefin içindir; yoksa O her halükarda Azîz ve Hamîd'dir. [Bu tesbih], akla hayale gelmeyen bu fethin Allah tarafından kolaylaştırılmasına bir hayret ve gönderilme gayesinin tamamlandığını kendisine gösterdiği için Allah'ın azze ve celle ona bahşettiği nimetlere bir şükürdür; ayrıca ona tabi olanların işlediği her iyiliğin bir misli de ona aittir.
22787. Metin
ولما أمره ﷺ بتنزيهه عن كل نقص، ووصفه تنزلاً
Ona sallallâhu aleyhi ve sellem O'nu her türlü noksanlıktan tenzih etmesini emredip,
22788. Metin
عن غيب الغيب إلى الغيب بكل كمال مضافاً إلى الرب تدلياً إلى مشاهدة الأفعال، وصل إلى نهاية التنزل من الخالق إلى المخلوق مخاطباً لأعلى الخلائق كلهم فأمره بما يفهم العجز عن الوفاء بحقه لما له من العظمة المشار إليها بذكره مرتين بالاسم الأعظم الذي له من الدلائل على العظم والعلو إلى محل الغيب الذي لا مطمع في دركه ما تنقطع الأعناق دونه ليفهم عجز غيره من باب الأولى، فقال معلماً بأن من كماله أن يأخذ بالذنب إن شاء ويغفر إن شاء وإن عظم الذنب، ليحث ذلك على المبادرة إلى التوبة وتكثير الحسنات وحسن الرجاء: {واستغفره} أي اطلب غفرانه إنه كان غفاراً إيذاناً بأنه لا يقدر أحد أن يقدره حق قدره كما أشار إلى ذلك الاستغفار عقب الصلاة التي هي أعظم العبادات لتقتدي بك أمتك في المواظبة على الأمان الثاني لهم، فإن الأمان الأول - الذي هو وجودك بين أظهرهم قد دنا رجوعه إلى معدنه في الرفيق الأعلى والمحل الأقدس الأولى، وكذا فعل ﷺ كان يقول: «سبحانك لا أحصي ثناء عليك أنت كما أثنيت على نفسك» ودخل يوم الفتح مكة مطأطئاً رأسه حتى إنه ليكاد يمس واسطة الرحل تواضعاً لله ﷾ إعلاماً لأصحابه رضوان الله تعالى عليهم أجمعين أن ما وقع
gaybü'l-gayb mertebesinden gayb mertebesine doğru fiillerin müşahedesine inmek üzere Rabbe izafe edilen her bir kemal sıfatıyla vasfettiğinde; Yaratıcı'dan mahlukata doğru tenezzülün nihayetine ulaşıp bütün mahlukatın en yücesine hitap ederek, kavranmasına asla tamah edilemeyen gayb makamına doğru büyüklük ve yüceliğe delalet eden ve önünde boyunların eğildiği İsm-i A'zam ile iki defa anılmasıyla işaret edilen azametinden ötürü O'nun hakkını ödemekten aciz olunduğunu hissettiren şeyi emretti ki başkalarının acziyeti evleviyetle anlaşılsın. Böylece günah ne kadar büyük olursa olsun dilerse günah sebebiyle hesaba çekmesinin, dilerse bağışlamasının O'nun kemalinden olduğunu bildirmek; bununla tövbeye acele etmeye, iyilikleri çoğaltmaya ve güzel bir ümide teşvik etmek üzere şöyle buyurdu: {واستغفره} “ve O'ndan bağışlanma dile!” Yani O'nun mağfiretini iste, şüphesiz O çok bağışlayandır. Bu, hiç kimsenin O'nu hakkıyla takdir edemeyeceğini bildirmek içindir; nitekim ümmetin kendileri için ikinci emniyet olan şeye devam etmede sana uysun diye en büyük ibadet olan namazın akabinde yapılan istiğfar da buna işaret etmiştir. Zira birinci emniyet olan senin onların arasında bulunman, artık Refîk-i A'lâ'daki ve en mukaddes ilk mekândaki aslına dönmeye yaklaşmıştır. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de böyle yapmış ve: «Seni tenzih ederim, Sana olan övgüyü sayıp bitiremem; Sen Kendi zatını övdüğün gibisin» demiştir. Fetih günü Mekke'ye, Allah'a azze ve celle tevazuundan ötürü başı neredeyse semerin ortasına değecek derecede başını eğerek girmiş, ashabına -Allah Teâlâ'nın rızası hepsinin üzerine olsun- meydana gelen şeyin
22789. Metin
إنما هو بحول الله، لا بكثرة مع معه من الجمع، وإنما جعلهم سبباً لطفاً منه بهم، ولذلك نبه من ظن منهم أو هجس في خاطره أن للجمع مدخلاً بما وقع من الهزيمة في حنين أولاً، وما وقع بعد من النصرة بمن ثبت مع النبي ﷺ وهم لا يبلغون ثلاثين نفساً ثانياً، فالتسبيح الذي هو تنزيه عن النقص إشارة إلى إكماله الدين تحقيقاً لما كان تقدم به وعده الشريف.
beraberindeki topluluğun çokluğuyla değil, ancak Allah'ın havli (gücü) ile olduğunu, onları ise Kendi lütfundan bir sebep kıldığını bildirmiştir. Bu sebeple, içlerinden kalabalığın bir tesiri olduğunu zanneden veya aklından geçiren kimseyi, ilk olarak Huneyn'de meydana gelen hezimetle; ikinci olarak da daha sonra Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte sebat eden ve sayıları otuz kişiye ulaşmayan kimselerle gerçekleşen zaferle uyarmıştır. Noksanlıktan tenzih etmek olan tesbih, O'nun şerefli vaadinin tahakkuk etmesi suretiyle dini kemale erdirmesine bir işarettir.
22790. Metin
والاستغفار إشارة إلى أن عبادته ﷺ التي هي أعظم العبادات قد شارفت الانقضاء، ولا يكون ذلك إلا بالموت، فلذلك أمر بالاستغفار لأنه يكون في خاتمة المجالس والأعمال جبراً لما لعله وقع فيها على نوع من الوهن واعترافاً بذل العبودية والعجز.
İstiğfar ise, onun sallallâhu aleyhi ve sellem en büyük ibadetler olan kulluğunun sona ermeye yaklaştığına işarettir; bu da ancak ölümle olur. Bu yüzden istiğfar ile emrolunmuştur; çünkü istiğfar, meclislerin ve amellerin sonunda, onlarda meydana gelmiş olabilecek bir tür gevşekliği telafi etmek ve kulluk zilletini ve acziyeti itiraf etmek için yapılır.
22791. Metin
ولما أمر بذلك فأرشد السياق إلى أن التقدير: وتب إليه، علله مؤكداً لأجل استبعاد من يستبعد مضمون ذلك من رجوع الناس في الردة ومن غيره بقوله: {إنه} أي المحسن إليك غاية الإحسان بخلافته لك في أمتك، ويجوز أن يكون التأكيد لأجل دلالة ما تقدم من ذكر الجلالة مرتين على غاية العظمة والفوت عن الإدراك
Bunu emredince ve siyak takdirin 'Ve O'na tövbe et' şeklinde olduğuna işaret edince, insanların dinden dönmelerinden (irtidad) ve diğer hususlardan kaynaklanan bu içeriği uzak görenlerin bu zannını gidermek üzere tekitli bir şekilde gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إنه} “Şüphesiz O” Yani ümmetin içinde senin halifen olmak suretiyle sana son derece ihsanda bulunan [Zat]. Tekidin, daha önce lafza-i celalin iki kez zikredilmesinin azametin son noktasına ve kavranmaktan yüce oluşuna delalet etmesi sebebiyle olması da caizdir;
22792. Metin
بالاحتجاب بإرادته الكبرياء والعز والتجبر والقهر مع أن المألوف أن من كان على شيء من ذلك كان بحيث لا يقبل عذراً ولا يقبل نادماً {كان} أي لم يزل على التجدد والاستمرار {تواباً *} أي رجاعاً بمن هذب به الشيطان من أهل رحمته فهو، الذي رجع بأنصارك عما كانوا عليه من الاجتماع على الكفر والاختلاف والعداوات فأيدك بدخولهم في الدين شيئاً فشيئاً حتى أسرع بهم بعد سورة الفتح إلى أن دخلت مكة في عشرة آلاف، وهو أيضاً يرجع بك إلى الحال التي يزداد بها ظهور رفعتك في الرفيق الأعلى ويرجع عن تخلخل من أمتك في دينه بردة أو معصية دون ذلك إلى ما كان عليه من الخير، ويسير بهم أحسن سير، فقد رجع آخر السورة إلى أولها لأنه لولا تحقق وصفه بالتوبة لما وجد الناصر الذي وجد به الفتح والتحم مقطعها أي التحام بمطلعها، وعلم أن كل جملة منها مسببة عما قبلها، فتوبة الله على عبده نتيجة توبته باستغفاره الذي هو طلب المغفرة بشروطه، وذلك ثمرة اعتقاده الكمال في ربه، وذلك ما دل عليه إعلاؤه لدينه، وقسره للداخلين فيه على الدخول مع أنهم أشد الناس شكائم وأعلاهم
[O], kibriya, izzet, ceberût ve kahır iradesiyle perdelenmiştir; oysa alışılagelen durum, bunlardan birine sahip olan kimsenin mazeret ve pişmanlığı kabul etmemesidir. {كان} “olagelmiştir” Yani sürekli ve yenilenen bir şekilde; {تواباً *} “tövbeleri çokça kabul eden” Yani rahmet ehlinden olup da şeytanın saptırdığı kimseleri [hidayete] döndürendir. Nitekim ensarını küfür üzerinde toplanma, ihtilaf ve düşmanlıklardan döndüren, onların peyderpey dine girmeleriyle seni destekleyen, hatta Fetih Suresi'nden sonra onları hızlandırıp Mekke'ye on bin kişiyle girmene vesile kılan O'dur. O, seni Refîk-i A'lâ'da yüceliğinin zuhurunun daha da artacağı hale döndürecek ve ümmetinden irtidat veya bundan daha hafif bir günahla dininde sarsıntı geçiren kimseyi de daha önce bulunduğu hayra döndürecek ve onları en güzel şekilde yürütecektir. Böylece surenin sonu başına dönmüş oldu; zira şayet O'nun tövbeleri kabul etme vasfı gerçekleşmeseydi, fethin kendisiyle hâsıl olduğu yardımcı bulunamazdı. Surenin sonu başıyla tam bir uyum içinde kenetlendi ve her bir cümlenin kendisinden öncekinin bir neticesi olduğu anlaşıldı. Zira Allah'ın kulunun tövbesini kabul etmesi, kulun şartlarına uygun mağfiret talebi olan istiğfarı ile tövbe etmesinin bir neticesidir. Bu da kulun Rabbinde kemal sıfatlarına inanmasının bir meyvesidir. Dini yüceltmesi ve içindekileri -insanların en inatçısı ve en yüksek
22793. Metin
همماً وعزائم، وقد كانوا في غاية الإباء له والمغالبة للقائم به، وذلك هو فائدة الفتح هو آية النصر، وقد علم أن الآية الأخيرة من الاحتباك: دل بالأمر بالاستغفار على الأمر بالتوبة، وبتعليل الأمر بالتوبة على تعليل الأمر بالاستغفار، وعلم أن السورة أشارة إلى وفاته ﷺ بالحث على الاستغفار الذي هو الأمان الثاني، ومن شأنه أن تختم به الأعمال والمجالس بعد ما أشار إليه إعلامها بظهور الدين على الدين كله ونزولها في أوسط أيام التشريق من حجته عليه أفضل الصلاة والسلام سنة عشر كما ذكرته في كتابي «مصاعد النظر للإشراف على مقاصد السور» وكتابي «الاطلاع على حجة الوداع» وذلك بعد نزول آية المائدة - التي هي نظيرتها في رد المقطع على المطلع - في يوم عرفة
azim ve gayrete sahip olanları olmalarına, üstelik ona son derece direnip onunla amel edene galip gelmeye çalışmalarına rağmen- dine girmeye sevk etmesi de buna delalet etmiştir. İşte fethin faydası ve yardımın alameti budur. Son ayetin ihtibâk sanatından olduğu bilinmiştir: İstiğfar emriyle tövbe emrine, tövbe emrinin gerekçelendirilmesiyle de istiğfar emrinin gerekçelendirilmesine delalet etmiştir. Surenin, dinin bütün dinlere üstün geleceğini bildirmesinin ve onuncu yılda onun -en faziletli salât ve selam üzerine olsun- haccında teşrik günlerinin ortasında inmesinin işaret ettiği hususların ardından; amellerin ve meclislerin kendisiyle mühürlenmesi adet olan ve ikinci emniyet sayılan istiğfara teşvik etmek suretiyle onun sallallâhu aleyhi ve sellem vefatına işaret ettiği bilinmiştir; nitekim bunu 'Mesâ‘idü'n-Nazar li'l-İşrâf ‘alâ Makâsıdi's-Suver' ve 'el-Ittılâ‘ ‘alâ Hacceti'l-Vedâ‘' adlı kitaplarımda zikretmiştim. Bu da sonun başa bağlanması hususunda onun benzeri olan Mâide ayetinin Arefe gününde inmesinden sonradır:
22794. Metin
{اليوم أكملت لكم دينكم وأتممت عليكم نعمتي ورضيت لكم الإسلام ديناً} [المائدة: ٣] ومن المعلوم أنه لا يكون في هذه الدار كمال إلا بعده نقصان، ولذلك سماها النبي ﷺ حجة الوداع وخطب الناس فيها، فعلّمهم أمور دينهم وأشهدهم على أنفسهم وأشهد الله عليهم
{اليوم أكملت لكم دينكم وأتممت عليكم نعمتي ورضيت لكم الإسلام ديناً} “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip razı oldum” [el-Mâide: 3]. Malumdur ki bu dünyada hiçbir kemal yoktur ki ardından bir noksanlık gelmesin. Bu sebeple Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu haccı Veda Haccı olarak isimlendirmiş, orada insanlara hutbe irat etmiş, onlara dinlerinin emirlerini öğretmiş, onları kendi aleyhlerine şahit tutmuş ve Allah'ı da onların üzerine şahit kılmıştır;
22795. Metin
بأنه بلغهم، وودعهم وقال: لا أدري لعلي لا ألقاكم بعد عامي هذا، وأشار إلى ذلك أيضاً بالتوبة وإلى وقوع الردة بعده ﷺ ورجوع من ارتد إلى أحسن ما كانوا عليه من اعتقادهم في الدين وثباتهم عليه بقتل من كان مطبوعاً على الكفر المشار إليهم بقوله تعالى: {ولو أسمعهم} [الأنفال: ٢٣]- أي إسماع قهر وغلبة وقسر - {لتولوا وهم معرضون} [الأنفال: ٢٣] فكان وجودهم ضرراً صرفاً من غير منفعة وقتلهم نفعاً لا ضرر فيه بوجه، ولأجل إفهامها حلول الأجل للإيذان بالتمام بكى العباس رضي الله تعالى عنه - وفي رواية: ولده عبد الله - عند نزولها فسأله النبي ﷺ فقال: «نعيت إليك نفسك» فقال: إنه لكما تقول. كما بكى عمر ﵁ عند نزول آية المائدة، وعلل بهذا - والله الهادي، وقد ظهر بهذا أن حاصلها الإيذان بكمال الدين ودنو الوفاة لخاتم النبيين، والنصر على جميع الظالمين الطاغين الباغين، وذلك من أعظم مقاصد المائدة، المناظرة لهذه في التطبيق بين البادئة والعائدة، كما أشار إليه قوله تعالى: {اليوم أكملت لكم دينكم} [
tebliğ ettiğine dair [şahit kılmış], onlarla vedalaşmış ve: 'Bilmiyorum, belki de bu yılımdan sonra sizinle bir daha karşılaşamam' buyurmuştur. Tövbe ile buna da, vefatından sallallâhu aleyhi ve sellem sonra irtidadın vuku bulacağına ve dinden dönenlerin Allah Teâlâ'nın: {ولو أسمعهم} “Eğer onlara işittirseydi” [el-Enfâl: 23] -yani kahır, galebe ve zorlama ile işittirseydi- {لتولوا وهم معرضون} “yine de yüz çevirerek dönüp giderlerdi” [el-Enfâl: 23] kavliyle işaret edilen ve kalpleri küfür üzerine mühürlenmiş olanların öldürülmesi suretiyle dindeki inançları ve sebattaki en güzel hallerine döneceklerine işaret etmiştir. Zira onların varlığı hiçbir faydası olmayan sırf bir zarar, öldürülmeleri ise hiçbir zararı olmayan bir faydaydı. Surenin tamamlanmayı bildirmek üzere ecelin geldiğini hissettirmesinden dolayı, indiğinde Hz. Abbâs radıyallâhu anh -bir rivayette oğlu Abdullah- ağlamış; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona sorduğunda: 'Vefatın sana haber verildi' demiş, o da: 'Aynen dediğin gibidir' buyurmuştur. Nitekim Hz. Ömer radıyallâhu anh de Mâide ayeti indiğinde ağlamış ve bununla gerekçelendirmiştir -hidayete erdiren Allah'tır-. Böylece bu surenin özetinin; dinin kemale erdiğini, Peygamberlerin Sonuncusu'nun vefatının yaklaştığını ve bütün zalim, azgın ve taşkınlara karşı zafer kazanılacağını bildirmek olduğu açığa çıkmıştır. Bu da başlangıç ile sonun mutabakatı hususunda buna denk olan Mâide Suresi'nin en büyük maksatlarındandır; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli de buna işaret etmiştir: {اليوم أكملت لكم دينكم}
22796. Metin
الأنعام: ٣] وقوله تعالى: {ومن يتولى الله ورسوله والذين آمنوا فإن حزب الله هم الغالبون} [المائدة: ٥٦] وقوله تعالى: {لله ملك السماوات والأرض وما فيهن وهو على كل شيء قدير} [المائدة: ١٢٠] ومن أعظم لطائف هذه السورة ودقيق بدائعها ولطيف منازعها أن كلماتها تدل بأعدادها على أمور جليلة وأسرار جميلة، فإنها تسع عشرة كلمة، وقد كان في سنة تسع عشرة من الهجرة موت قيصر طاغية الروم، وذلك أن عمرو بن العاص رضي الله تعالى عنه لما فتح الإسكندرية قال قيصر: لئن غلبونا على الإسكندرية لقد هلكت الروم، فتجهز ليباشر قتالهم بنفسه، فعندما فرغ من جهازه صرعه الله فمات وكفى الله المسلمين شره، وذل الروم بذلك ذلاً كبيراً، واستأسدت العرب، وفي هذه السنة أيضاً فتح الله قيسارية من بلاد الشام فلم يبق بالشام أقصاها وأدناها عدو، وفرح المسلمون بذلك فرحاً شديداً، وكان فيها أيضاً فتح جلولاء، من بلاد فارس، وكان فتحها يسمى فتح الفتوح، لأن الفرس لم ينجبروا بعده، هذا إن عددنا ما يوازي كلماتها من سنة الهجرة، وإن عددنا من سنة نزول السورة في سنة عشر فقد فتحت سنة تسع وعشرين من الهجرة - وهي التاسعة عشرة من نزولها -
[el-Mâide: 3] “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim”; Allah Teâlâ'nın: {ومن يتولى الله ورسوله والذين آمنوا فإن حزب الله هم الغالبون} “Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafı (hizbullah) olanlardır” [el-Mâide: 56] kavli ve Allah Teâlâ'nın: {لله ملك السماوات والأرض وما فيهن وهو على كل شيء قدير} “Göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir” [el-Mâide: 120] kavli. Bu surenin en büyük inceliklerinden, dakik bediî nüktelerinden ve latif yönlerinden biri de, kelimelerinin sayısıyla yüce hususlara ve güzel sırlara delalet etmesidir. Zira sure on dokuz kelimedir. Hicretin on dokuzuncu yılında Rumların azgını Kayser ölmüştü. Şöyle ki; Amr b. el-Âs radıyallâhu anh İskenderiye'yi fethettiğinde Kayser: 'Eğer İskenderiye'de bize galip gelirlerse Rumlar helak oldu demektir' demiş ve bizzat onlarla savaşmak üzere hazırlanmıştı. Hazırlığını tamamlayınca Allah onu yere serdi, o da öldü ve Allah Müslümanları onun şerrinden korudu. Rumlar bununla büyük bir zillete düştü, Araplar ise güç kazandı. Bu senede yine Allah Şam beldelerinden Kaysâriye'yi fethetti de Şam'ın en uzağında ve en yakınında hiçbir düşman kalmadı ve Müslümanlar buna pek çok sevindi. Yine bu senede Fars beldelerinden Celûlâ'nın fethi gerçekleşti; onun fethine 'fethu'l-fütûh' (fetihler fethi) denilirdi, çünkü Farslar bundan sonra bir daha toparlanamadılar. Bu, kelimelerine denk gelen sayıyı hicret yılından itibaren saymamız durumundadır. Şayet surenin indiği onuncu yıldan itibaren sayarsak, hicretin yirmi dokuzuncu yılında -ki bu, inişinden itibaren on dokuzuncu yıldır-
22797. Metin
مدينة اصطخر، واشتد ضعف الفرس، وأمر ملكهم يزدجرد واجتهاده في الهرب من العرب حتى قتل سنة إحدى وثلاثين من الهجرة بعد ذلك بسنتين، وذلك هو العد الموازي لعد كلماتها ظواهر وضمائر مع كلمات البسملة، وإذا نظرت إلى ما هنا من هذا وطبقت بينه وبين ما ذكر في سورة الفتح من مثله زاد عجبك من باهر هذه الآيات - والله الموفق، ثم إنك إذا اعتبرت اعتباراً آخر وجدت هذه السورة كا دلت بجملتها على انقضاء زمن النبوة بموت النبي ﷺ دلت بمفردات كلماتها على انقضاء خلافة النبوة لتمام ثلاثين سنة كما قال النبي ﷺ فيما رواه أبو داود والترمذي والنسائي وابن حبان في صحيحه عن سفينة مولى النبي ﷺ ورضي عنه
İstahr şehri fethedilmiş, Farsların zayıflığı ve kralları Yezdecird'in durumu ile Araplardan kaçma çabası şiddetlenmiş, nihayet bundan iki yıl sonra hicretin otuz birinci yılında öldürülmüştür. Bu da besmelenin kelimeleriyle birlikte açık lafızları ve zamirleriyle surenin kelime sayısına denk gelen hesaptır. Buradaki bu duruma bakıp Fetih Suresi'nde zikredilen benzeriyle karşılaştırdığında, bu ayetlerin göz kamaştırıcılığı karşısında hayretin daha da artacaktır -muvaffak kılan Allah'tır-. Sonra başka bir açıdan baktığında, bu surenin bütünüyle Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatıyla nübüvvet zamanının sona erdiğine delalet ettiği gibi, tek tek kelimeleriyle de Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in azatlısı Sefîne'den -radıyallâhu anh- Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve Sahîh'inde İbn Hibbân'ın rivayet ettiği üzere Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi tam otuz yılın hitamında nübüvvet hilafetinin sona ereceğine delalet ettiğini görürsün:
22798. Metin
«خلافة النبوة ثلاثون، ثم يؤتي الله الملك من يشاء» وذلك أنك إذا عددت كلماتها مع البسملة كانت باعتبار الرسم ثلاثاً وعشرين كلمة، وذلك مشيراً إلى انقضاء الخلافة التي لم تكن قط خلافة مثلها، وهي خلافة الفاروق عمر بن الخطاب ﵁ باستشهاده في ذي الحجة سنة ثلاثة وعشرين من الهجرة، فإذا ضممت إلى ذلك الضمائر البارزة وهي خمسة، والمستترة وهي ثلاثة، فكانت أحداً وثلاثين،
«Nübüvvet hilafeti otuz yıldır; sonra Allah mülkü dilediğine verir». Şöyle ki; kelimelerini besmele ile birlikte saydığında, resm-i hat (yazılış) bakımından yirmi üç kelime olur ki bu, bir benzeri asla bulunmayan hilafetin, yani Fâruk Ömer b. el-Hattâb'ın radıyallâhu anh hilafetinin hicretin yirmi üçüncü yılı Zilhicce ayında şehit edilmesiyle sona ermesine işarettir. Şayet buna beş açık (bâriz) ve üç gizli (müstetir) zamiri de eklersen otuz bir olur;
22799. Metin
وحسبت من حين نزول السورة على النبي ﷺ في ذي الحجة سنة عشر كان ذلك مشيراً إلى انقضاء خلافة النبوة كلها بإصلاح أمير المؤمنين الحسن بن علي ﵄ في شهر ربيع الأول سنة إحدى وأربعين، وذلك عند مضي ثلاثين سنة من موت النبي ﷺ في شهر ربيع الأول سنة عشر من الهجرة لا تزيد شهراً ولا تنقصه، وإن أخذت الضمائر وحدها بارزها ومستترها دلت على فتح مكة المشرفة بعينه، فإنها - كما مضى - ثمانية وقد كان الفتح سنة ثمان من الهجرة، ومن لطائف الأسرار وبدائع الأنظار أنها تدل على السنين بحسب التفصيل، فالبارز يدل على سنة النصر والظهور على قريش لأنهم المقصودون بالذات لأن العرب لهم تبع، والمستتر يدل على ضد ذلك، وشرح هذا أنه لما كانت قد خفقت في السنة الأولى من الهجرة رايات الإسلام في كل وجه، وانتشرت أسده في كل صوب، وانبثت سراياه في كل قطر، أشار إليها التاء في {ورأيت} التي هي ضميره ﷺ إشارة إلى ما يختص بفهمه من البشارة. ولما كان في السنة الثانية بغزوة بدر من واضح الظفر وعظيم النصر ما هدّ قلوب الكفار، وشد قلوب الأنصار في سائر الأمصار، وأعلى لهم القدر، أشار إلى ذلك واو {يدخلون} ، ولما حصل في السنة الثالثة ما لم يخف من المصيبة في غزوة أحد التي ربما أوهمت بعض من لم يرسخ نقصاً، أشار إلى ذلك
ve surenin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e indiği hicretin onuncu yılı Zilhicce ayından itibaren hesaplarsan, bu durum Müminlerin Emiri Hasan b. Ali'nin radıyallâhu anhümâ kırk birinci yılı Rebîülevvel ayındaki sulhu ile nübüvvet hilafetinin tamamının sona ermesine işaret eder. Bu da Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatından itibaren tam otuz yılın geçmesiyledir; hicretin [on birinci yılı] Rebîülevvel ayından itibaren bir ay ne fazla ne eksiktir. Eğer açık ve gizli zamirleri tek başına alırsan, bizzat Müşerrefe Mekke'nin fethine delalet eder; zira daha önce geçtiği üzere sekiz tanedir ve fetih de hicretin sekizinci yılında gerçekleşmiştir. Sırların inceliklerinden ve latif nazari bakışlardan biri de, tafsilatına göre yıllara delalet etmesidir: Açık zamir, Kureyş'e karşı zafer ve üstünlük yılına delalet eder; çünkü Araplar onlara tabi olduğu için bizzat kastedilen onlardır. Gizli zamir ise bunun zıddına delalet eder. Bunun açıklaması şudur: Hicretin birinci yılında İslâm'ın sancakları her yönde dalgalanıp aslanları her tarafa yayıldığında ve seriyyeleri her bölgeye dağıldığında, buna {ورأيت} “ve gördüğün [zaman]” kelimesindeki Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in zamiri olan 'tâ' harfi, müjdeden kendi anlayışına mahsus olan kısma işaret etmiştir. İkinci yılda Bedir Gazvesi ile kâfirlerin kalplerini yıkan, bütün beldelerdeki yardımcıların kalplerini pekiştiren ve onların değerini yücelten apaçık zafer ve büyük nusret meydana geldiğinde, buna {يدخلون} “girerlerken” kelimesindeki 'vâv' işaret etmiştir. Üçüncü yılda ise Uhud Gazvesi'nde ilimde kökleşmemiş bazı kimselere bir noksanlık vehmettiren gizli kalmamış musibet vuku bulduğunda, buna
22800. Metin
الضمير المستتر في {فسبح} ، ولما كان الخبر في الرابعة بأجلاء بني النضير وإخلاف قريش للوعد في بدر جبناً وعجزاً حيث وفى النبي ﷺ وأصحابه رضي الله تعالى عنهم شجاعة وقوة بحول الله وانقلبوا، منها بنعمة من الله وفضل لم يمسهم سوء، أشار إلى ذلك الكاف في {ربك} ولما كان في الخامسة غزوة الأحزاب أشار إليها المستتر في {واستغفره} ولما كان في السادسة عمرة الحديبية التي سماها النبي ﷺ فتحاً، أنزل الله فيها سورة الفتح لكونها كانت سبباً للفتح، فكان ذلك علماً من أعلام النبوة، ولبعث النبي ﷺ فيها إلى الملوك يدعوهم إلى الله تعالى أشار إلى ذلك الضمير البازر في {واستغفره} وأكد قوته كونه للرب تعالى، ولما كان في السابعة غزوة خيبر وعمرة القضاء أشار إليها الضمير الظاهر في {إنه} ولما كان ضمير {كان} لله، وكان له سبحانه حضرتان: حضرة غيب وبطون، وحضرة شهادة وظهور، وكانت حضرة الغيب هي حضرة الجلال والكبرياء والعظمة والتعالي، وحضرة الشهادة حضرة التنزل بالأفعال والاستعطاف بالأقوال، كانت الحضرتان للنصر، وكانت حضرة الغيب أعظمهما نصراً وأشدهما أزراً، فلذلك كان ضمير الاستتار دالاًّ على الفتح الأكبر بالانتصار على السكان والديار بسطوة الواحد القهار، على أنا إذا نظرنا إليه من حيث كونه جائز البروز كان البارز فله حكمه - فسبحان من شمل علمه، ودقت حكمته فنفذ حكمه.
{فسبح} “hemen tesbih et” içindeki gizli zamir işaret etmiştir. Dördüncü yılda Benî Nadîr'in sürgün edilmesi ve Kureyş'in korkaklık ve acziyetten ötürü Bedir'deki vaadinden dönmesi haberi gerçekleşip, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı -Allah Teâlâ onlardan razı olsun- Allah'ın havli ile cesaret ve kuvvetle sözlerinde durarak oradan Allah'tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan döndüklerinde, buna {ربك} “Rabbinin” kelimesindeki 'kâf' harfi işaret etmiştir. Beşinci yılda Ahzâb Gazvesi olduğunda buna {واستغفره} “ve O'ndan bağışlanma dile!” içindeki gizli zamir işaret etmiştir. Altıncı yılda Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in fetih olarak isimlendirdiği Hudeybiye Umresi gerçekleşip fethe bir sebep olduğu için Allah orada Fetih Suresi'ni indirdiğinde ve bu durum peygamberliğin alametlerinden biri olup Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem orada krallara Allah Teâlâ'ya davet eden mektuplar gönderdiğinde, buna {واستغفره} “ve O'ndan bağışlanma dile!” içindeki açık zamir işaret etmiş ve onun Rab Teâlâ'ya ait olması da kuvvetini pekiştirmiştir. Yedinci yılda Hayber Gazvesi ve Kazâ Umresi gerçekleştiğinde, buna {إنه} “Şüphesiz O” içindeki açık zamir işaret etmiştir. {كان} “olagelmiştir” fiilinin zamiri Allah'a ait olup Sübhânehu için iki hazret (mertebe) bulunduğunda -biri gayb ve bâtın hazreti, diğeri şehadet ve zâhir hazreti; gayb hazreti celal, kibriya, azamet ve teâlî hazreti, şehadet hazreti ise fiillerle tenezzül ve sözlerle lutufkâr olma hazreti iken- her iki hazret de nusret (yardım) içindi; gayb hazreti ise nusret bakımından en büyüğü ve destek bakımından en güçlüsü idi. Bu yüzden gizli zamir, Vâhid ve Kahhâr olanın satvetiyle beldelere ve sakinlerine karşı kazanılan zaferle en büyük fethe delalet etmiştir. Bununla birlikte, onun açık olmasının caiz olması açısından baktığımızda açık zamir sayılır ve onun hükmünü alır. İlmi her şeyi kuşatan, hikmeti pek ince olup hükmü mutlak surette geçen Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.