18887. Metin
سورة الطور
Tûr Sûresi
18888. Metin
مقصودها تحقيق وقوع العذاب الذي هو مضمون الوعيد المقسم على وقوعه في الذاريات الذي هو مضمون الإنذار المدلول على صدقه في ق، فإن وقوعه أثبت وأمكن من الجبال التي أخبر الصادق بسيرها، وجعل دك بعضها آية يمكن عامره وغيره إخرابه، والسقف الذي يمكن رافعه وضعه، والبحر الذي يمكن من سجره أن يرسله، وقد بان أن اسمها أدل ما يكون على ذلك بملاحظة القسم وجوابه حتى بمفردات الألفاظ في خطابه) بسم الله (الملك الأعظم ذي الملك والملكوت) الرحمن (الذي عم بالرحموت من حققه) الرحيم (الذي خص برحمته وتوفيقه أهل القنوت.
Bu sûrenin maksadı; Zâriyât sûresinde vuku bulacağına yemin edilen tehdidin muhtevası olan ve Kâf sûresinde doğruluğuna delil getirilen uyarının özünü teşkil eden azabın gerçekleşmesini kesinleştirmektir. Zira bu azabın gerçekleşmesi, doğru sözlü [olan Allah]'ın yürüyeceğini haber verdiği, bir kısmının un ufak edilmesini bayındır kılanın da başkalarının da harap edebileceği bir ibret kıldığı dağlardan; yükseltenin indirmeye muktedir olduğu tavandan ve kaynatıp tutuşturduğu zaman salıvermeye muktedir olduğu denizden daha sabit ve daha kesindir. Kasem ve cevabı dikkate alındığında, hatta hitabındaki tekil lafızlar dahi göz önünde bulundurulduğunda, sûrenin isminin buna en açık delil olduğu ortaya çıkmıştır. (Mülk ve melekût sahibi en yüce Hükümran olan) Allah'ın adıyla. (Rahmetini hakkıyla kavrayan herkesi sonsuz merhametiyle kuşatan) Rahmân. (Rahmetini ve muvaffakiyetini gönülden boyun eğen itaatkârlara tahsis eden) Rahîm.
18889. Metin
لما ختمت الذاريات بتحقيق الوعيد، افتتحت هذه بإثبات العذاب الذي هو روح الوعيد، فقال تعالى: {والطور *} وذلك أنهم لما كانوا يقولون عما أتاهم به الرسول ﷺ: إنه سحر خيال لا حقيقة
Zâriyât sûresi tehdidin gerçekleşeceğinin teyidi ile sona erince, bu sûre de tehdidin özü olan azabın ispatıyla başladı ve Yüce Allah şöyle buyurdu: {والطور *} “Tûr'a andolsun.” Bu da şundandır: Müşrikler, Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine getirdiği şeyler hakkında: 'Bu bir sihirdir, hakikati olmayan bir hayaldir' dedikleri zaman,
18890. Metin
له، أقسم بالجبل - الذي هو عندهم وعند غيرهم من ذوي العقول - أثبت الأرض وأشدها وأصلبها، وعبر عنه بالطور الذي هو مشترك بين مطلق الجبل وبين المضاف إلى سينا الذي كان فيه نبوة موسى ﵇ وإنزال كثير من كتابه وغير ذلك - آيات تعلمها بنو إسرائيل الذين يستنصحونهم ويسألونهم عن النبي ﷺ ويرضون بقولهم فيه فمن آياته أنه كانت فيه الرحمة بمناجاة موسىعليه السلام وما كتب له فيه على ألواح الجوهر وما أنزل عليه من الناموس الذي جعله هدى ورحمة وموعظة وذكراً وتفصيلاً لكل شيء وكان فيه مع الرحمة العذاب بما أتاهم من الصاعقة التي أماتتهم ثم أحياهم الله وبما كانوا يشهدون من السحاب الذي تخلله فيكون كقتار الأتون، وفيه بروق كأعظم ما يشاهد من النار، وأبواق تزعق بصوت هائل، ولما شوهد من اندكاك لجبل عند التجلي وصعق موسى ﵇ إلى غير ذلك من الآيات التي تكشف الظلمات، وأيضاً فالطور كل جبل ينبت، وإنبات الجبل عجيب، فإن نباته لا يكون إلا بسبب، وسبب النبات الماء، والماء منبث في الأرض لتركبها عليه وهو مواز لما انكشف منه من ماء البحار، وكلما علت الأرض بعدت عن الماء، والجبال أبعدها منه، فسبب إنباته خفي جداً لا يعلمه إلا الله ومن فهمه إياه.
Allah Teâlâ onlara ve diğer akıl sahiplerine göre yeryüzünün en sabit, en güçlü ve en sert varlığı olan dağa yemin etti. Bunu da hem mutlak dağ hem de Mûsâ'nın (aleyhisselâm) peygamberliğinin gerçekleştiği, kitabından pek çok kısmın indirildiği ve daha başka şeylerin vuku bulduğu Sînâ'ya izafe edilen dağ için müşterek olan 'Tûr' lafzıyla ifade etti. Bunlar, kendilerine akıl danıştıkları, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında sorular sordukları ve onun hakkındaki sözlerine razı oldukları İsrâiloğullarının bildiği ayetlerdir. Tûr'un ayetlerinden biri de şudur: Orada Mûsâ'nın (aleyhisselâm) münâcâtı, cevherden levhalar üzerine onun için yazılanlar ve her şey için bir hidayet, rahmet, öğüt, zikir ve açıklama kılınan şeriatın ona indirilmesiyle rahmet bulunmaktaydı. Rahmetle beraber orada, onları öldüren ve sonra Allah'ın kendilerini dirilttiği yıldırım ile şahit oldukları fırın dumanı gibi olan bulut, ateşten görülebilecek en büyük alevler gibi şimşekler ve dehşetli bir sesle öten borular sebebiyle azap da vardı. Ayrıca tecelli esnasında dağın parçalanması, Mûsâ'nın (aleyhisselâm) bayılması ve karanlıkları aydınlatan diğer ayetler de müşahede edilmişti. Ayrıca Tûr, bitki bitiren her dağdır. Dağın bitki bitirmesi ise şaşılacak bir şeydir; zira onun bitki vermesi ancak bir sebeple olur. Bitkinin sebebi sudur. Su, yeryüzünün onun üzerine kurulmuş olması sebebiyle yeryüzünde yayılmıştır ve denizlerden açığa çıkan su miktarına denktir. Yeryüzü ne kadar yükselirse sudan o kadar uzaklaşır; dağlar ise sudan en uzak olan yerlerdir. Dolayısıyla dağın bitki bitirmesinin sebebi son derece gizlidir; bunu ancak Allah ve O'nun kavrattığı kimse bilebilir.
18891. Metin
ولما كانت الأرض لوح السماء التي منها الوعيد، وكانت الجبال أشدها، فذكر أعظمها آية، وكان الكتاب لوح الكاتب، وكانت الكتب الإلهية أثبت الكتب، وكان طور سينا قد نزل كتاب إلهي قال: {وكتاب} وحقق أمره بقوله: {مسطور *} أي متفق الكتابة بسطور مصفوفة من حروف مرتبة جامعة لكلمات متفقة ككتاب موسى ﵇ الذي أنزله عليه وكلمه بكثير منه في الطور وتنكيره للتعظيم لأنه إن كان المراد به الكتب الإلهية فهو أثبت الأشياء، وإن كان المراد صحيفة قريش فقد كانوا ظنوها أثبت العهود، وذكر أمتن ما يكتب فيه وأشده وأتقنه فقال: {في رق} أي في جلد مهيأ بالقشر للكتابة {منشور *} أي مهيأ للقراءة والاتعاظ بما فيه، ويمكن أن يكون أراد به جميع الكتب المنزلة عاماً بعد خاص، قال الرازي: قال الصادق: إن الله تجلى لعبده بكتابه كما تجلى بالطور لما كان محلاً للتجلي خلقاً، والكتاب لما كان محلاً للتجلي أمراً، أجراهما في قرن - انتهى. ويجوز أن يكون أراد به سبحانه صحيفة الظلم التي كتبوها بما تعاقدوا عليه من أنهم لا يعاشرون بني هاشم
Yeryüzü, kendisinden tehdidin sadır olduğu göğün levhası durumunda olunca ve dağlar da yeryüzünün en muhkemi kılınınca, ayet bakımından onların en büyüğünü zikretti. Kitap da yazarın levhası durumunda olup ilahî kitaplar kitapların en sabiti olduğundan ve Tûr-i Sînâ'da ilahî bir kitap indirilmiş bulunduğundan şöyle buyurdu: {وكتاب} “Ve bir kitaba” ve onun durumunu şu buyruğuyla pekiştirdi: {مسطور *} “Satır satır yazılmış.” Yani Mûsâ'ya (aleyhisselâm) indirdiği ve Tûr'da birçoğuyla kendisiyle konuştuğu kitap gibi, birbiriyle uyumlu kelimeleri bir araya getiren düzenli harflerden dizilmiş satırlarla yazılışı muntazam kılınmış [bir kitaba]. Buradaki tenvin tazim (yüceltme) içindir; zira şayet bundan murat ilahî kitaplar ise o, şeylerin en sabitidir; şayet Kureyş'in sahifesi murat ediliyorsa, onlar bunun ahitlerin en sağlamı olduğunu zannetmişlerdi. Üzerine yazı yazılan şeylerin en dayanıklısını, en sağlamını ve en muhkemini zikrederek şöyle buyurdu: {في رق} “Bir parşömende” yani yazılmak üzere derisi soyulup hazırlanmış bir ciltte, {منشور *} “Açılmış.” Yani okunmaya ve içindekilerden ibret alınmaya hazır hâlde. Özelden genele geçilerek bununla indirilen bütün kitapların kastedilmiş olması da mümkündür. Râzî şöyle demiştir: Sadık zat şöyle dedi: 'Allah, yaratılış itibarıyla tecelli mahalli olduğu için Tûr'da tecelli ettiği gibi, emir itibarıyla tecelli mahalli olduğu için de kuluna kitabıyla tecelli etmiştir; böylece ikisini bir arada zikretmiştir.' -İktibas sonu-. Yüce Allah'ın bununla, Hâşimoğulları ile bir arada yaşamayacaklarına dair akitleşerek yazdıkları zulüm sahifesini kastetmiş olması da caizdir;
18892. Metin
ولا يكلمونهم ولا يبايعونهم ولا يشاورونهم ولا يناكحونهم ولا يؤازرونهم ولا يعاملونهم حتى يسلموا إليه رسول الله ﷺ وعلقوها في جوف الكعبة فانحاز بنو هاشم إلى شعب أبي طالب خلف أبي قبيس وتبعهم بنو المطلب رهط إمامنا الشافعي ﵁، فتحيزوا معهم من بين بني عبد مناف، فكان ذلك سبب شرفهم على مدى الدهر، فأرسل الله على الصحيفة - بعد أن مضى على ذلك سنتان حين جهدهم العيش ومضّهم الزمان وزلزلتهم القوارع زلزالاً شديداً وهم ثابتون ليظهر الله بذلك شرف من شاء من عباده - الأرضة، فأبقت ما فيها من أسماء الله تعالى ومحت ما كان من ظلمهم وقطيعتهم، فكان ذلك سبباً لأن قام في نقضها معشر منهم، فنقضها الله بهم، وكانوا إذا ذاك كفرة كلهم ليظهر الله قدرته سبحانه على كل من النقض والإبرام بما شاء ومن شاء {والبيت المعمور *} الذي هو قيام للناس كما كانت قبة الزمان قياماً لبني إسرائيل، هذا إن كان تعالى أراد به الكعبة التي علقوا فيها الصحيفة بعد أن كانوا لما عمروها اختلفوا فيمن يضع الحجر الأسود في موضعه، وزاد بهم الاختلاف حتى تهيؤوا للقتال وتحالفوا عليه، فكان منهم لعقة الدم، ومنهم المطيبون كما هو مشهور في السير، ثم وفقوا لأن رضوا أن يحكم بينهم أو داخل من باب عينوه، فكان أول داخل منه النبي ﷺ فقالوا بأجمعهم: هذا محمد هذا الأمين، رضينا
Onlarla konuşmayacaklarına, alışveriş yapmayacaklarına, istişare etmeyeceklerine, evlilik bağı kurmayacaklarına, yardımlaşmayacaklarına ve Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine teslim edinceye kadar hiçbir muamelede bulunmayacaklarına dair [yazdıkları] ve Kâbe'nin içine astıkları sahifeyi kastetmiş olabilir. Bunun üzerine Hâşimoğulları Ebû Kubeys dağının arkasındaki Ebû Tâlib mahallesine çekilmişler, İmamımız Şâfiî'nin (radıyallâhu anh) kabilesi olan Muttaliboğulları da onlara tâbi olmuş ve Abdümenâfoğulları arasından ayrılarak onlarla birlikte yerleşmişlerdi. Bu durum, zamanlar boyu sürecek şereflerinin sebebi oldu. Bunun üzerinden iki yıl geçip geçim sıkıntısı onları takatsiz bıraktığında, zaman onları hırpaladığında ve büyük felaketler onları şiddetle sarstığında -Allah Teâlâ kullarından dilediğinin şerefini bununla ortaya çıkarsın diye onlar sebat ederlerken- Allah o sahifenin üzerine ağaç kurdunu musallat etti. Kurt, sahifede bulunan Allah Teâlâ'nın isimlerini bıraktı, onların zulüm ve akrabalık bağını koparma ifadelerini ise yok etti. Bu durum, onlardan bir topluluğun o sahifeyi bozmak için harekete geçmesine vesile oldu ve Allah Teâlâ sahifeyi onların eliyle hükümsüz kıldı. Allah Teâlâ'nın dilediği şeyle ve dilediği kimseyle hem bozmaya hem de bağlamaya muktedir olduğunu göstermesi için o sırada onların hepsi kâfirdi. {والبيت المعمور *} “Ve Beyt-i Ma'mûr'a andolsun.” Zaman çadırının İsrâiloğulları için bir dayanak olması gibi, insanlar için bir kıyam (dayanak) olan [eve]. Bu, şayet Allah Teâlâ bununla, sahifeyi içine astıkları Kâbe'yi kastettiyse böyledir. Nitekim onlar Kâbe'yi imar ettiklerinde Hacerülesved'i yerine kimin koyacağı hususunda ihtilafa düşmüşlerdi; aralarındaki ihtilaf o derece büyüdü ki savaşa hazırlandılar ve bu hususta antlaştılar. Siyer kitaplarında meşhur olduğu üzere, onlardan bir kısmı kan yalayıcılar, bir kısmı da güzel koku sürünenler (Mutayyebûn) oldu. Sonra belirledikleri bir kapıdan ilk giren kimsenin aralarında hakem olmasına razı olma muvaffakiyetine eriştiler. O kapıdan ilk giren Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) oldu. Hep birlikte: 'İşte bu Muhammed'dir, bu el-Emîn'dir, onun hükmüne razıyız' dediler.
18893. Metin
بحكمه، فحكم صلى الله علي وسلم بأن يوضع الحجر الشريف في ثوب ويأخذ رئيس كل قبيلة بطرف من أطرافه ويرفعوه كلهم، فلما وازى موضعه أخذه هو ﷺ بيده الشريفة فوضعه في موضعه، فكان الفخر له مضاعفاً بحكمه وإصلاحه بينهم، واختصاصه بوضعه وهو معمور بالزوار والخدمة وكثرة الحاشية.
Bunun üzerine [Resûlullah] (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek taşın bir örtü içine konulmasına, her kabilenin reisinin o örtünün bir ucundan tutmasına ve hepsinin birlikte kaldırmasına hükmetti. Taş konulacağı yerin hizasına gelince, onu bizzat kendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek eliyle alıp yerine yerleştirdi. Böylece aralarında hüküm vermesi, onları uzlaştırması ve taşı bizzat yerleştirmesi sebebiyle şerefi kat kat arttı; o ev de ziyaretçilerle, hizmet edenlerle ve geniş bir cemaatle mamur hâldedir.
18894. Metin
ولما كان البيت لا بد في مسماه من السقف قال: {والسقف المرفوع *} يريد سقف الكعبة إشارة إلى أنه محكم البناء مغلق الباب متقن السقف إتقاناً هو أعظم من إتقان سقف قبة الزمان التي شاهد فيها بنو إسرائيل من العظمة الإلهية والجلال ما إن سألتموهم عنه أخبروكم به، ومع ذلك سلط على الصحيفة - التي في جوفه، ولعلها كانت في سقفه بحيث لا يصل إليها أحد - ما أفسدها تحقيقاً لثبوت ما أراد من أمره تحذيراً مما توعد به، ويمكن أن يراد به مع ذلك السماء التي فيها ما توعدون، ومن المعلوم أن لكل ذي عقل أن أقل السقوف لا يرتفع توعدون، ومن المعلوم أن لكل ذي عقل أن أقل السقوف لا يرتفع بغير عمد إلا بأسباب لا ترى، فكيف بالسماء التي لها من السعة والعظمة والثخن وما فيها من الكواكب ما لها مما لا يسع العقول شرحه، وهم لا ينظرون أسبابه كما قال تعالى
Ev isminin tahakkuk etmesi için mutlaka bir tavan gerektiğinden şöyle buyurdu: {والسقف المرفوع *} “Ve yükseltilmiş tavana andolsun.” Binanın sağlamlığına, kapısının kilitli oluşuna ve tavanının muhkemliğine işaret ederek Kâbe'nin tavanını kastetmektedir; bu muhkemlik, İsrâiloğullarının içinde ilahî azamet ve celali müşahede ettikleri -ki onlara sorsanız size haber verirler- zaman çadırının tavanının muhkemliğinden daha büyüktür. Bununla beraber, tehdit ettiği şeyden sakındırmak ve emrinden murat ettiği şeyin kesinliğini göstermek için, [Kâbe'nin] içinde -belki de kimsenin ulaşamayacağı tavanında- bulunan sahifeyi ifsat edecek şeyi ona musallat etti. Bununla birlikte bunun, vadolunduğunuz şeyleri barındıran gökyüzü olması da muhtemeldir. Akıl sahibi herkesçe bilinir ki en basit tavan bile direksiz olarak ancak görülmeyen sebeplerle ayakta durabilir. O hâlde genişliği, azameti, kalınlığı ve içindeki yıldızlarıyla akılların kavramaya yetmeyeceği gökyüzü nasıl [direksiz durmasın]? Oysa onlar Yüce Allah'ın buyurduğu gibi onun sebeplerine bakmazlar:
18895. Metin
{بغير عمد ترونها} [الرعد: ٢] ونقل عن ابن عباس ﵄ أنه قال: إنه العرش وهو سقف الجنة.
{بغير عمد ترونها} [الرعد: ٢] “Gördüğünüz bir direk olmaksızın.” İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) bunun cennetin tavanı olan Arş olduğu rivayet edilmiştir.
18896. Metin
ولما كان الماء أقوى من كل ما تقدم، ختم به فقال:
Su, daha önce geçenlerin hepsinden daha güçlü olduğu için, sözü onunla bitirerek şöyle buyurdu:
18897. Metin
{والبحر المسجور *} أي الذي فيه من الماء أكثر من ملئه وهو ساجره أي مانعه - كما يمنع الكلب بساجوره عن الانسباح، ولو أراد خلاه فاندفق فجرى فأهلك ما مر عليه من جبل وكتاب وبيت كما شوهد لما شجره سبحانه لبني إسرائيل فانفلق، ونشفت أرضه ثم لما أراد سببه أن فرعون فعذبهم به فأهلكهم حتى لم يبق منهم أحد.
{والبحر المسجور *} “Ve kaynatılmış / doldurulmuş denize andolsun.” Yani içinde doluluğundan daha fazla su bulunan ve köpeğin tasmasıyla (sâcûr) yüzüp gitmekten engellenmesi gibi tutulan [denize]. Şayet dileseydi onu serbest bırakır, o da taşıp akar ve üzerinden geçtiği dağı, kitabı ve evi helak ederdi; nitekim Yüce Allah İsrâiloğulları için denizi yarıp zeminini kuruttuğunda ve dilediği vakit Firavun hanedanını onunla azaplandırıp geride onlardan hiç kimse kalmayacak şekilde helak ettiğinde bu müşahede edilmiştir.
18898. Metin
ولما أقسم بما يدل على نبوة موسى ﵇ وثلث بما أشار إلى نبوة محمد ﷺ، وثنى بما هو مشترك بينهما، وكان الأول مع ذلك دالاً على استقرار الأرض، والثالث على صلاحيتها للسكنى، والثاني على الحافظ في ذلك، وربع بما كمل المنافع، وحذر من السقوط كما خوف بالأول من الخسف، وخمس بما دل على ما أريد بالأول من الاستقرار لأنه لو كان ميل لانطلق البحر إلى جهته، أجاب القسم بقوله: {إن عذاب} ولما كان سبحانه عظيم الإكرام له ﷺ، أضاف العذاب إلى صفة الإحسان والتربية الخاصة به، وأضاف الصفة إلى ضميره إيذاناً بأنه يريه في أمته ما يسره، وإن مماثلة «ذنوبهم كذنوب أصحابهم» الماضين إنما هي في مجرد الإذلال، لا في أنه يستأصلهم كما استأصل أولئك فقال: {ربك} أي الذي تولى تربيتك أي عذاب أراده بكل من أراد به لا سيما المعادي لأوليائه سبحانه {لواقع *} أي ثابت نازل بمن أراد نزول ما هو ثقيل
Mûsâ'nın (aleyhisselâm) peygamberliğine delalet eden şeyle yemin edip, üçüncüsünde Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğine işaret eden şeyi zikredince ve ikincisinde ikisi arasında müşterek olanı anınca; bununla birlikte birincisi yeryüzünün istikrarına, üçüncüsü iskâna elverişliliğine, ikincisi ise bu husustaki koruyucuya delalet edince; dördüncüsünde menfaatleri kemale erdireni zikredip birinciyle yere batırmaktan korkuttuğu gibi [dördüncüyle de] düşmekten sakındırınca; beşincisinde ise birinciden murat edilen istikrara delalet eden şeyi zikredince -zira bir eğim olsaydı deniz o yöne doğru akardı- yeminin cevabını şu buyruğuyla verdi: {إن عذاب} “Şüphesiz azabı”. Yüce Allah, ona (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük bir ikramda bulunduğu için azabı, kendisine mahsus ihsan ve terbiye sıfatına izafe etti; ümmeti hususunda kendisini sevindirecek şeyleri ona göstereceğini ve onların 'günahlarının geçmiş arkadaşlarının günahları gibi' oluşunun yalnızca zillet hususunda olduğunu, onları diğerleri gibi kökten helak etmeyeceğini bildirmek üzere sıfatı onun zamirine izafe ederek şöyle buyurdu: {ربك} “Rabbinin”. Yani senin terbiyeni üstlenen [Rabbinin azabı]; dilediği herkese, bilhassa O'nun dostlarına düşmanlık edenlere takdir ettiği azap, {لواقع *} “Mutlaka vuku bulacaktır.” Yani dilediği kimsenin üzerine ağır bir şeyin yüksek bir yerden inmesi gibi kesin olarak inecektir.
18899. Metin
من مكان عال كما أنه لو أراد لقلب الأرض التي ثبتها وأوقع السقف الذي رفع، وأطلق البحر الذي سجر، كما علم من إطلاقه البحر فلقه على آل فرعون حتى أغرقهم به {ما له من دافع *} لأنه لا شريك لموقعه لما دلت عليه هذه الأقسام من كمال قدرته وجلال حكمته وضبط أعمال العباد للمجازاة سواء قلنا: إن الكتاب هو الذي يكتبه الحفظة أو الذي يضبط الدين، فلما أوقع الجزاء بهم في الصحيفة، ونقض معاقدتهم، وفض جمعهم، أخرج معاشرك من ذلك الضيق فكذلك يؤيدك حتى توقع بهم وتنقض جمعهم وتكسر شوكتهم ونقتل سرواتهم ويظهر دينك على دينهم، ويصير من بقي منهم من حزبك وأنصار دينك، قال البغوي: قال جبير بن مطعم ﵁: قدمت المدينة لأكلم رسول الله ﷺ في أسارى بدر، فدفعت إليه وهو يصلي بأصحابه المغرب وصوته يخرج من المسجد فسمعته يقرأ {والطور} - إلى قوله - {إن عذاب ربك لواقع ما له من دافع} فكأنما صدع قلبي حين سمعته، ولم أكن أسلمت يومئذ، فأسلمت خوفاً من نزول العذاب ما كنت أظن أن أقوم من مقامي حتى يقع بي العذاب.
Nitekim dileseydi sabitlediği yeri tersyüz eder, yükselttiği tavanı düşürür ve doldurduğu denizi salıverirdi; tıpkı denizi salıverip Firavun hanedanının üzerine yararak onları boğduğu gibi. {ما له من دافع *} “Onu savuşturacak hiçbir şey yoktur.” Çünkü bu yeminlerin gösterdiği O'nun kemâl kudreti, yüce hikmeti ve kulların amellerini ceza veya mükâfat için zapt etmesi sebebiyle, o azabı indirenin hiçbir ortağı yoktur; ister Kitap'tan murat hafaza meleklerinin yazdığı olsun, ister dini zapt eden olsun. Nitekim sahife hadisesinde onlara cezayı indirdiğinde, antlaşmalarını bozup topluluklarını dağıttığında senin kabileni o darlıktan çıkarmıştı; aynı şekilde sana yardım edecek, böylece onlara darbe indirecek, topluluklarını dağıtacak, güçlerini kıracak, ileri gelenlerini öldüreceksin; senin dinin onların dinine üstün gelecek ve geriye kalanlar senin fırkandan ve dininin yardımcılarından olacaktır. Begavî şöyle demiştir: Cübeyr b. Mut'ım (radıyallâhu anh) dedi ki: Bedir esirleri hakkında Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile konuşmak üzere Medine'ye geldim. Ashabına akşam namazını kıldırırken yanına vardım, sesi mescidin dışına çıkıyordu. Onun {والطور} “Tûr'a andolsun” sûresini, {إن عذاب ربك لواقع ما له من دافع} “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır, onu savuşturacak hiçbir şey yoktur” ayetine kadar okuduğunu işittim. Bunu işittiğimde sanki kalbim yarıldı. O gün henüz Müslüman olmamıştım; üzerime azap iner korkusuyla Müslüman oldum, azap başıma inmeden bulunduğum yerden kalkabileceğimi sanmıyordum.
18900. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما توعد تعالى كفار قريش ومن كان على طريقتهم من سائر من كذب رسول الله ﷺ أنهم سيصيبهم ما أصاب غيرهم من مكذبي الأمم، المنبه على ذكرهم في السورة قبل، ثم أشار سبحانه إلى عظيم ما ينالهم من الخزي وأليم العذاب بقوله: {فويل للذين كفروا من يومهم الذي يوعدون} [الذاريات: ٦٠] أقسم سبحانه على صحة ذلك ووقوعه - والعياذ به سبحانه من سخطه وأليم عذابه - فقال تعالى: {والطور} - إلى قوله - {إن عذاب ربك لواقع ما له من دافع} ثم أومأ سبحانه إلى مستحقيه ومستوجبيه فقال {فويل يومئذ للمكذبين} ثم ذكر ما يعنفون به ويوبخون على ما سلف منهم من نسبته ﵊ إلى السحر فقال تعالى {ذوقوا عذاب النار التي كنتم بها تكذبون} [سبأ: ٤٢] {أفسحر هذا أم أنتم لا تبصرون} ثم أعقب بذكر حال المؤمنين المستجيبين، ثم ذكر إثر إعلامه بحال الفريقين - نعمته على نبيه ﵊ وعصمته ووقايته مما يقول المفترون فقال تعالى {فذكر فما أنت بنعمة ربك بكاهن ولا مجنون} ثم جرت الآي على توبيخهم في مقالتهم ووهن انتقالاتهم، فمرة يقولون: كاهن، ومرة يقولون: مجنون، ومرة يقولون: شاعر يترقب موته. فوبخهم على ذلك كله وبين كذبهم وأرغمهم وأسقط ما بأيديهم بقوله {فليأتوا بحديث مثله إن كانوا صادقين}
İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Allah Kureyş kâfirlerini ve Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayan diğer kimselerden onların yolunda olanları, önceki sûrede zikredilen geçmiş ümmetlerin yalanlayıcılarının başına gelenlerin kendi başlarına da geleceğiyle tehdit edip ardından {فويل للذين كفروا من يومهم الذي يوعدون} [الذاريات: ٦٠] “Vadolundukları günlerinden ötürü inkâr edenlerin vay hâline!” buyruğuyla kendilerine dokunacak rezilliğin ve can yakıcı azabın büyüklüğüne işaret edince; -O'nun gazabından ve elem verici azabından O'na sığınırız- bunun doğruluğu ve gerçekleşeceği üzerine yemin ederek şöyle buyurdu: {والطور} “Tûr'a andolsun” -şuraya kadar:- {إن عذاب ربك لواقع ما له من دافع} “Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır, onu savuşturacak hiçbir şey yoktur.” Sonra bu azabı hak edenlere işaret ederek {فويل يومئذ للمكذبين} “O gün yalanlayanların vay hâline!” buyurdu. Ardından Peygamber'i (aleyhisselâm) sihirle itham etmelerinden ötürü azarlanıp kınanacakları hususları zikrederek şöyle buyurdu: {ذوقوا عذاب النار التي كنتم بها تكذبون} [سبأ: ٤٢] “Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın!”, {أفسحر هذا أم أنتم لا تبصرون} “Bu da mı bir sihir, yoksa siz mi görmüyorsunuz?” Sonra buna icabet eden müminlerin durumunu zikretmeyi ekledi. İki zümrenin durumunu bildirmesinin ardından Peygamberine (aleyhisselâm) olan nimetini, iftiracıların söylediklerine karşı onu korumasını ve muhafazasını zikrederek şöyle buyurdu: {فذكر فما أنت بنعمة ربك بكاهن ولا مجنون} “Öyleyse hatırlat/öğüt ver! Sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir mecnun.” Ardından ayetler, sözleri ve tutarsız iddiaları sebebiyle onları kınamaya devam etti; zira bir defasında 'kâhindir', bir defasında 'mecnundur', bir defasında da 'ölümünü beklediğimiz bir şairdir' diyorlardı. Bütün bunlar sebebiyle onları kınadı, yalanlarını ortaya koydu, onları zelil kıldı ve şu buyruğuyla ellerindeki bütün iddiaları çürüttü: {فليأتوا بحديث مثله إن كانوا صادقين} “Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler!”
18901. Metin
وهذا هو المسقط لما تقولوه أولاً وآخراً، وهذا الذي لم يجدوا عنه جواباً، ورضوا بالسيف والجلاء، لم يتعرضوا لتعاطي معارضته، وهذا هو الوارد في قوله تعالى في صدر سورة البقرة {وإن كنتم في ريب مما نزلنا على عبدنا فأتوا بسورة من مثله} [البقرة: ٢٣] الآيات، فما نطقوا في جوابه ببنت شفة {قل لئن اجتمعت الإنس والجن على أن يأتوا بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله} [الإسراء: ٨٨] فتبارك من جعله آية باهرة وحجة قاهرة - انتهى.
İşte onların önceden ve sonradan uydurdukları şeyleri tamamen boşa çıkaran budur. Cevabını bulamadıkları, kılıca ve sürgüne razı olup da benzerini getirmeye yeltenemedikleri şey budur. Bu, Bakara sûresinin başında Yüce Allah'ın buyurduğu şu ayette geçen husustur: {وإن كنتم في ريب مما نزلنا على عبدنا فأتوا بسورة من مثله} [البقرة: ٢٣] “Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, onun benzeri bir sûre getirin.” Buna cevap olarak tek bir kelime dahi edemediler. {قل لئن اجتمعت الإنس والجن على أن يأتوا بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله} [الإسراء: ٨٨] “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, onun benzerini getiremezler.” Onu apaçık bir mucize ve karşı konulamaz kesin bir hüccet kılan [Allah] ne yücedir! -İktibas sonu-.
18902. Metin
ولما أثبت وقوع العذاب، تشوفت نفس الموقن إلى وقته، قال مستأنفاً لبيان أنه واقع على تلك الصفة: {يوم تمور} أي تتحرك وتضطرب وتجيء وتذهب وتتكفأ تكفأ السفينة وتدور دوران الرحى، ويموج بعضها في بعض، وتختلف أجزاؤها بعضها في بعض، ولا تزول عن مكان؛ قال البغوي: والمور يجمع هذه المعاني فهو في اللغة الذهاب والمجيء والتردد والدوران والاضطراب، قال الرازي: وقيل: تجيء وتذهب كالدخان ثم تضمحل. {السماء} التي هي سقف بيتكم الأرض {موراً *} أي اضطراباً شديداً {وتسير الجبال} أي تنتقل من أمكنتها انتقال السحاب، وحقق معناه بقوله: {سيراً} فتصير هباء
Azabın gerçekleşeceğini kesin olarak ortaya koyunca, yakin sahibi nefis onun vaktini öğrenmeyi arzuladı. O azabın şu vasıfta gerçekleşeceğini açıklamak üzere yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: {يوم تمور} “O gün çalkalanır” yani hareket eder, sarsılır, gider gelir, geminin yalpalaması gibi yalpalar, değirmen gibi döner, bir kısmı diğerine karışarak dalgalanır, parçaları birbirine girer fakat yerinden tamamen yok olmaz. Begavî şöyle demiştir: 'Mevr lafzı bütün bu anlamları kapsar; lügatte gidiş-geliş, tereddüt, dönme ve çalkalanmadır.' Râzî ise şöyle demiştir: 'Duman gibi gider gelir, sonra da yok olur denilmiştir.' {السماء} “Gökyüzü” yani eviniz olan yeryüzünün tavanı, {موراً *} “Şiddetli bir çalkalanışla.” Yani şiddetli bir sarsıntıyla. {وتسير الجبال} “Ve dağlar yürür” yani bulutların hareketi gibi yerlerinden ayrılır. Anlamını şu sözüyle pekiştirdi: {سيراً} “Bir yürüyüşle [yürür].” Böylece saçılmış zerreler
18903. Metin
منثوراً وتكون الأرض قاعاً صفصفاً.
hâline gelir ve yeryüzü dümdüz, bomboş bir alan olur.
18904. Metin
ولما حقق العذاب وبين يومه، بين أهله بقوله مسبباً عن ذلك: {فويل} هي كلمة يقولونها لمن وقع في الهلاك، ومعناه حلول شر فاضح يكون فيه ندبة وتفجع {يومئذ} أي يوم إذ يكون ما تقدم ذكره {للمكذبين *} أي العريقين في التكذيب وهم من مات على نسبة الصادقين إلى الكذب.
Azabı kesinleştirip gününü beyan edince, bundan kaynaklanan bir sebep olarak onun ehlini şu buyruğuyla açıkladı: {فويل} “Vay hâline!” Bu, helake uğrayan kimse için söyledikleri bir kelimedir; anlamı, içinde feryat ve hayıflanmanın bulunduğu rezil edici bir kötülüğün inmesidir. {يومئذ} “O gün” yani daha önce zikredilenlerin vuku bulduğu gün, {للمكذبين *} “Yalanlayanların.” Yani yalanlamada kökleşmiş olanların; onlar, doğru söyleyenleri yalancılıkla itham ederek ölen kimselerdir.
18905. Metin
ولما كان التكذيب قد يكون في محله، بين أن المراد تكذيب ما محله الصدق فقال: {الذين هم} أي من بين الناس بظواهرهم وبواطنهم {في خوض} أي أعمالهم وأقوالهم أعمال الخائض في ماء، فهو لا يدري أين يضع رجله. ولما كان ذلك قد يكون من دهشة بهم أو غم، نفى ذلك بقوله: {يلعبون *} فاجتمع عليهم أمران موجبان للباطل: الخوض واللعب، فهم بحيث لا يكاد يقع لهم قول ولا فعل في موضعه، فلا يؤسس على بيان أو حجة. ولما صور تكذيبهم بأشنع صورة، بين ويلهم ببيان ظرفه وما يفعل فيه فقال: {يوم يدّعون} أي يدفعون دفعاً عنيفاً بجفوة وغلظة من كل ما يقيمه الله لذلك، ذاهبين ومنتهين {إلى نار جهنم} وهي الطبقة التي تلقاهم بالعبوسة والكراهة والغليظ والزفير، وأكد المعنى وحققه بقوله: {دعاً *}
Yalanlama bazen haklı bir yerde olabileceğinden, murat edilenin doğru olması gereken şeyi yalanlamak olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: {الذين هم} “Onlar ki” yani insanlar arasından zahirleri ve batınlarıyla, {في خوض} “Bir dalış içindedirler” yani işleri ve sözleri suya dalan kimsenin işi gibidir, ayağını nereye basacağını bilmez. Bu durumun bir şaşkınlıktan veya kederden kaynaklanabileceği ihtimalini şu buyruğuyla nefyetti: {يلعبون *} “Oynayıp dururlar.” Böylece üzerlerinde batılı gerektiren iki husus toplandı: Dalmak ve oynamak. Öyle ki onların hemen hiçbir sözü ve fiili yerli yerinde vuku bulmaz, açık bir delil ve hüccet üzerine bina edilmez. Yalanlamalarını en çirkin surette tasvir edince, azaplarının vaktini ve o vakitte kendilerine ne yapılacağını açıklayarak şöyle buyurdu: {يوم يدّعون} “O gün itilirler” yani Allah'ın bunun için görevlendirdiği varlıklar tarafından kaba ve sert bir muameleyle şiddetle itilip kakılırlar; sürüklenip varırlar {إلى نار جهنم} “Cehennem ateşine.” Ki o, kendilerini asık suratla, nefretle, kabalıkla ve uğultuyla karşılayan tabakadır. Anlamı şu sözüyle teyit edip pekiştirdi: {دعاً *} “Şiddetle itilerek.”
18906. Metin
قال البغوي: وذلك أن خزنه جهنم يعلون أيديهم إلى أعناقهم ويجمعون نواصيهم إلى أقدامهم فم يدفعون دفعاً على وجوههم وزجاً في أقفيتهم، مقولاً لهم تبكيتاً وتوبيخاً: {هذه النار} أي الجسم المحرق المفسد لما أتى عليه، الشاغل عن اللعب {التي كنتم} بجبلاتكم الفاسدة. ولما كان تكذيبهم بها في أقصى درجات التكذيب، وكان سبباً لكل تكذيب، كان كأنه مقصور عليه فقال مقدماً للظرف إشارة إلى ذلك، {بها تكذبون *} أي في الدنيا على التجديد والاستمرار.
Begavî şöyle demiştir: 'Cehennem bekçileri onların ellerini boyunlarına bağlar, alınlarını ayaklarıyla birleştirir, sonra da onları yüzüstü iter ve enselerine vurarak sürüklerler.' Onları susturmak ve azarlamak maksadıyla şöyle denilir: {هذه النار} “İşte bu o ateştir” yani dokunduğu her şeyi yok edip yakan, oyun oynamaktan alıkoyan o yakıcı cisim, {التي كنتم} “Hani siz” bozuk fıtratınız sebebiyle, -onların ateşi yalanlaması yalanlamanın en son derecesinde olduğu ve her yalanlamanın da sebebi kılındığı için sanki yalanlama yalnızca ona hasredilmiş gibi zarfı öne alarak şöyle buyurdu:- {بها تكذبون *} “Onu yalanlayıp duruyordunuz.” Yani dünyada sürekli ve yenilenen bir şekilde.
18907. Metin
ولما كانوا يقولون عناداً: إن القرآن بما فيه من الوعيد سحر، سبب عن ذلك الوعيد قوله مبكتاً موبخاً متهكماً: {أفسحر هذا} أي الذي أنتم فيه من العذاب مع هذا الإحراق الذي تصلون منه {أم أنتم} في منام ونحوه {لا تبصرون *} بالقلوب كما كنتم تقولون في الدنيا {قلوبنا في أكنة} [فصلت: ٥] ولا بالأعين كما كنتم تقولون للمذرين {من بيننا وبينك حجاب فاعمل إننا عاملون} [فصلت: ٥] أي أنتم عمي عن المخبر عنه مع إحراقه لهم كما كنتم عمياً عن الخبر أي هل تستطيعون أن تقولوا إنكم لا تبصرون المخبر عنه كما كنتم تقولون في الخبر كذباً وفجوراً، ثم يقال لهم بعد هذا التبكيت الذي يقطع بأن جوابهم يكون بأن يقولوا: لا وعزة ربنا ما هو بسحر ولا خيال، بل هو حقيقة،
Onlar inatları sebebiyle Kur'an'ın içerdiği tehditlerin sihir olduğunu söylediklerinden, bu tehdidin bir neticesi olarak onları susturmak, azarlamak ve alaya almak üzere şöyle buyurdu: {أفسحر هذا} “Bu bir sihir midir?” Yani içine düştüğünüz, yakıcılığına maruz kaldığınız şu azap, {أم أنتم} “Yoksa siz” bir uykuda ve benzeri bir durumda mısınız da {لا تبصرون *} “Görmüyor musunuz?” Dünyada {قلوبنا في أكنة} [فصلت: ٥] “Kalplerimiz örtüler içindedir” dediğiniz gibi kalplerinizle görmüyor musunuz; yahut uyarıcılara {من بيننا وبينك حجاب فاعمل إننا عاملون} [فصلت: ٥] “Bizimle senin aranda bir perde vardır; sen yapacağını yap, biz de yapıyoruz” dediğiniz gibi gözlerinizle mi görmüyorsunuz? Yani haberi verilen şey kendilerini yakıp kavururken, vaktiyle habere karşı kör oldukları gibi haberi verilen şeye karşı da kör müsünüz? Yani yalancılık ve fısk ile haber hakkında söylediğiniz gibi, şimdi de haberi verilen şeyi görmediğinizi söyleyebilir misiniz? Ardından, verecekleri cevabın kesinlikle 'Hayır, Rabbimizin izzetine andolsun ki bu ne bir sihirdir ne de bir hayaldir, bilakis apaçık bir hakikattir,
18908. Metin
ونحن في غاية الإبصار على سبيل الإخزاء، والامتهان والإذلال: {اصلوها} أي باشروا حرها وقاسوه وواصلوه كما كنتم تواصلون أذى عبادي بما يحرق قلوبهم {فاصبروا} أي فيتسبب عن تكذيبكم في الدنيا ومباشرتكم لها الآن أن يقال لكم: اصبروا على هذا الذي لا طاقة لكم به {أو لا تصبروا} فإنه لا محيص لكم عنها {سواء عليكم} أي الصبر والجزع.
ve biz son derece net görmekteyiz' şeklinde olacağını kesinleştiren bu susturmanın ardından, rezil etmek, aşağılamak ve zelil kılmak amacıyla onlara şöyle denilir: {اصلوها} “Girin ona!” Yani onun sıcağına bizzat maruz kalın, onu çekin ve vaktiyle kullarımın kalplerini yakarak eziyet etmeyi sürdürdüğünüz gibi buna katlanın! {فاصبروا} “İster sabredin” yani dünyadaki yalanlamanız ve şimdi ona bizzat maruz kalmanız sebebiyle size şöyle denilecektir: Güç yetiremeyeceğiniz bu şeye ister sabredin, {أو لا تصبروا} “İster sabretmeyin” çünkü sizin için ondan hiçbir kurtuluş yoktur, {سواء عليكم} “Sizin için birdir.” Yani sabretmekle feryat edip sızlanmak eşittir.
18909. Metin
ولما كان المعهود أن الصبر له مزية على الجزع، بين أن ذلك حيث لا تكون المصيبة إلا على وجه الجزاء الواجب وقوعه فقال معللاً: {إنما تجزون} أي يقع جزاؤكم الآن وفيما يأتي على الدوام {ما كنتم} أي دائماً بما هو لكم كالجبلة {تعملون *} مع الأولياء غير مبالين بهم، فكان هذا ثمرة فعلكم بهم.
Bilindiği üzere sabrın sızlanmaya karşı bir üstünlüğü olduğundan, bunun ancak musibetin vuku bulması zorunlu bir ceza şeklinde olmadığı durumlarda geçerli olduğunu gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إنما تجزون} “Siz ancak cezalandırılıyorsunuz” yani cezanız şu anda ve gelecekte daimi olarak vuku bulmaktadır, {ما كنتم} “Yapıp durduğunuz şeylerin” yani fıtratınız hâline gelmiş olarak sürekli, {تعملون *} “Karşılığını [görüyorsunuz].” Allah'ın dostlarına karşı umursamazca yaptıklarınızın karşılığıdır; işte bu, onlara yaptıklarınızın meyvesidir.
18910. Metin
ولما ذكر ما للمكذبين من العذاب المشار إليه بكلمات القسم، أتبعه ما لأضدادهم من الثواب المنبه عليه أيضاً بتلك الكلمات ليتم الخبر ترغيباً وترهيباً، فقال جواباً لمن كأنه قال: فما لمن عاداهم فيك؟ مؤكداً لما للكفار من التكذيب: {إن المتقين} أي الذين صارت التقوى لهم صفة راسخة {في جنات} أي بساتين دائماً في الدنيا حكماً وفي الآخرة.
Yemin kelimeleriyle işaret edilen yalanlayıcıların azabını zikredince, hem teşvik hem de sakındırma gayesiyle haberin tamamlanması için, yine o kelimelerle dikkat çekilen karşıtlarının mükâfatını bunun ardına ekledi. Kâfirlerin inkârını teyit etmek üzere sanki 'Senin uğrunda onlara düşmanlık edenlere ne var?' diyen kimseye cevap olarak şöyle buyurdu: {إن المتقين} “Şüphesiz takva sahipleri” yani takva kendileri için köklü bir sıfat hâline gelmiş olanlar, {في جنات} “Cennetlerdedir” yani dünyada hükmen, ahirette ise fiilen ebedî bahçelerdedirler.
18911. Metin
ولما كانت البساتين ربما يشقى داخلها أو صاحبها، نفى هذا بقوله:
Bahçelere giren kimsenin veya sahibinin bazen sıkıntı çekebileceği ihtimalini şu buyruğuyla nefyetti:
18912. Metin
{ونعيم *} أي نعيم في العاجل، يعني بما هم فيه من الأنس، والآجل بالفعل، وزاد في تحقيق التنعم بقوله: {فاكهين} أي معجبين متلذذين {بما آتاهم ربهم} الذي تولى تربيتهم بعملهم بالطاعات إلى أن أوصلهم إلى ذهاب النعيم، فهو لأن عظمته من عظمته لا يبلغ كنه وصفه. ولما كان المتنعم قد تكون نعمته بعد عذاب، فبين أنهم ليسوا كذلك فقال: {ووقاهم} أي قبل ذلك {ربهم} أي المتفضل بتربيتهم بكفهم عن المعاصي والقاذورات {عذاب الجحيم *} أي النار الشديدة التوقد.
{ونعيم *} “Ve bir nimet içindedirler.” Yani dünyada içinde bulundukları huzur ve ünsiyet ile, ahirette ise fiilî bir nimet içindedirler. Nimetlenmenin kesinliğini şu buyruğuyla artırdı: {فاكهين} “Zevk ve sefa sürerler” yani hoşnut ve lezzet almış olarak, {بما آتاهم ربهم} “Rablerinin kendilerine verdikleriyle.” Ki O, nimetlerin nihayetine ulaştırıncaya kadar taatleri işlemeleri hususunda onların terbiyesini üstlenmiştir; O'nun büyüklüğü kendi azametinden kaynaklandığı için vasfının künhüne ulaşılamaz. Nimet içinde olan kimsenin bu nimete bir azaptan sonra kavuşmuş olması muhtemel olduğundan, onların böyle olmadığını açıklamak üzere şöyle buyurdu: {ووقاهم} “Ve onları korumuştur” yani bundan önce, {ربهم} “Rableri” yani onları günahlardan ve çirkinliklerden alıkoyarak terbiyeleriyle lütufta bulunan Rableri, {عذاب الجحيم *} “Çılgınca alevlenen cehennemin azabından.” Yani son derece şiddetle tutuşmuş ateşten.
18913. Metin
ولما كان من باشر النعمة وجانب النقمة في هناء عظيم، قال مترجماً لذلك على تقدير القول: {كلوا} أي أكلاً هنيئاً {واشربوا} شرباً {هنيئاً} أي لا نقص فيه، وهو صفة في موضع المصدر أي هنأتم بمعنى أن كل ما تتناولونه مأمون العاقبة من التخمة والسقم ونحوها {بما كنتم} أي كوناً راسخاً {تعملون *} أي مجددين له على سبيل الاستمرار حتى كأنه طبع لكم.
Nimete kavuşup azaptan uzak kalan kimse büyük bir afiyet ve huzur içinde olacağından, gizli bir 'denilir' takdiriyle bunu ifade ederek şöyle buyurdu: {كلوا} “Yiyin” yani afiyetle yiyin, {واشربوا} “Ve için” [afiyetle] için, {هنيئاً} “Afiyetle.” Yani hiçbir eksikliği ve zararı olmaksızın; bu kelime mastar makamında bir sıfattır, yani 'afiyet olsun' demektir; öyle ki yediğiniz ve içtiğiniz her şey tıka basa doyma, hastalık ve benzeri kötü sonuçlardan uzaktır. {بما كنتم} “Karşılık olarak” yani köklü bir hâl üzere, {تعملون *} “Yaptıklarınıza.” Yani sanki fıtratınızmışçasına sürekli yenileyerek işlediklerinize karşılık.
18914. Metin
ولما كان النعيم لا يتم إلا بأن يكون الإنسان مخدوماً، نبه عليه بقوله: {متكئين} أي مستندين استناد راحة، لأنهم يخدمون فلا حاجة لهم إلى الحركة {على سرر مصفوفة} أي منصوبة واحداً إلى جنب واحد، مستوية كأنها السطور على أحسن نظام وأبدعه، قال الأصبهاني: والصفة: مد الشيء على الولاء. ولما كان السرور لا يتم إلا بالتنعم بالنساء قال: {وزوجناهم} أي تزويجاً يليق بما لنا من العظمة.
Nimet ancak insanın kendisine hizmet edilmesiyle tamamlanacağından, şu buyruğuyla buna dikkat çekti: {متكئين} “Yaslanmış olarak” yani rahatça arkalarına yaslanmış olarak; çünkü onlara hizmet edilir ve hareket etmeye ihtiyaçları yoktur, {على سرر مصفوفة} “Dizi dizi tahtlar üzerinde.” Yani en güzel ve en eşsiz bir intizamla, satırlar gibi yan yana dizilmiş, birbiriyle hizalanmış tahtlar üzerinde. İsfahânî şöyle demiştir: 'Saf yapmak, bir şeyi peş peşe uzatmaktır.' Sevinç ancak kadınlarla nimetlenmekle kemale ereceğinden şöyle buyurdu: {وزوجناهم} “Ve onları evlendirmişizdir” yani azametimize yaraşır bir evlendirmeyle.
18915. Metin
ولما كانت تلك الدار غنية عن الأسباب، فكانوا غنيين عن العقد، قال مشيراً بالباء إلى صرف الفعل عن ظاهره فإنه إذا كان بمعنى النكاح تعدى بنفسه، وتضمين الفعل «قرناهم» أي جعلناهم أزواجاً مقرونين {بحور} أي نساء هن في شدة بياض العين وشدة سوادها واستدارة حدقتها ورقة جفونها في غاية لا توصف {عين *} أي واسعات الأعين في رونق وحسن.
O yurt sebeplere muhtaç olmadığından onlar da akde muhtaç değillerdi. Bu sebeple 'bâ' harf-i ceri ile fiilin zahirî manasından çıkarıldığına işaret etti; zira nikâh anlamında olduğunda fiil bizzat geçişli olur. Burada fiil 'onları eşleştirdik/birleştirdik' manasını tazammun etmektedir; yani onları eşleştirilmiş çiftler kıldık: {بحور} “Hûrilerle” yani gözlerinin beyazının son derece beyaz, siyahının son derece siyah, gözbebeğinin yuvarlak ve gözkapaklarının ince oluşu tarif edilemez derecede olan kadınlarla, {عين *} “İri gözlü.” Yani gözleri parlaklık ve güzellik içinde alabildiğine geniş olan [kadınlarla].
18916. Metin
ولما وصف حال المتقين من أعداء المكذبين وبدأ بهم لشرفهم، أتبعهم من هو أدنى منهم حالاً لتكون النعمة تامة فقال: {والذين آمنوا} يعني أقروا بالإيمان ولم يبدلوا ولا بالغوا في الأعمال الصالحة. ولما كان من هؤلاء من لا يتبعه ذريته بسبب إيمانه لأنه يرتد عنه، عطف على فعلهم تمييزاً لهم واحترازاً عمن لم يثبت قوله: {واتّبعتهم} أي بما لنا من الفضل الناشىء عما لنا من العظمة {ذرياتهم} الصغار والكبار وإن كثروا، والقرار لأعينهم بالكبار بايمانهم والصغار بإيمانهم آبائهم {بإيمان} أي بسب إيمان حاصل منهم، ولو كان في أدنى درجات الإيمان، ولكنهم ثبتوا عليه إلى أن ماتوا، وذلك هو شرط إتباعهم الذريات، ويجوز أن يراد وهو أقرب: بسبب إيمان الذرية حقيقة إن كانوا كباراً، وحكماً إن كانوا صغاراً، ثم أخبر عن الموصول بقوله: {ألحقنا بهم} أي فضلنا لأجل عمل آبائهم {ذرياتهم} وإن لم يكن للذرية أعمال، لأنه قيل في المعنى: «ولأجل عين ألف عين تكرم»
Yalanlayıcıların düşmanları olan takva sahiplerinin durumunu vasfedip şereflerinden ötürü söze onlarla başlayınca, nimetin eksiksiz olması için derece bakımından onlardan daha aşağıda olanları da onların ardına ekleyerek şöyle buyurdu: {والذين آمنوا} “İman edenler” yani imanı ikrar edip bunu değiştirmeyen, ancak salih amellerde ileri dereceye ulaşamayanlar. Bunlardan bazılarının zürriyeti, imandan irtidat etmesi sebebiyle kendisine tâbi olamayacağından, sebat etmeyenden sakındırmak ve onları ayırt etmek üzere onların fiiline atıfla şöyle buyurdu: {واتّبعتهم} “Ve kendilerine uyan” yani azametimizden kaynaklanan lütfumuzla [kendilerine uyan], {ذرياتهم} “Zürriyetleri” ne kadar çok olurlarsa olsunlar küçükleri ve büyükleri; büyüklerin kendi imanlarıyla, küçüklerin ise babalarının imanı sebebiyle gözlerinin aydın olması kastedilmektedir, {بإيمان} “İman ile.” Yani kendilerinden hâsıl olan bir iman sebebiyle -bu imanın en alt derecesinde olsa bile- ölünceye kadar onun üzerinde sebat etmişlerdir; zürriyetlerin tâbi kılınmasının şartı da budur. Daha yakın olan diğer bir ihtimale göre ise: Büyük iseler bizzat hakikaten, küçük iseler hükmen zürriyetin imanı sebebiyle demektir. Sonra ism-i mevsulün haberini şu buyruğuyla verdi: {ألحقنا بهم} “Onlara katmışızdır” yani babalarının ameli sebebiyle bir lütufta bulunarak [katmışızdır], {ذرياتهم} “Zürriyetlerini.” Zürriyetin ameli olmasa bile. Zira mana olarak: 'Bir göz hatırına bin göze ikram edilir' denilmiştir.
18917. Metin
ويلحق بالذرية من النسب الذرية بالسبب وهو المحبة، فإن كان معها آخذ لعلم أو عمل كانت أجدر، فتكون ذرية الإفادة كذرية الولادة، وذلك لقول النبي ﷺ
Soy bağıyla zürriyet olanlara, sevgi sebebiyle zürriyet olanlar da katılır. Eğer bu sevgiyle birlikte ilim veya amel alma durumu varsa daha da layık olur; böylece istifade zürriyeti, doğum zürriyeti gibi olur. Nitekim Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
18918. Metin
«المرء مع من أحب» في جواب من سأل عمن يحب القوم ولم يلحق بهم.
Bir topluluğu sevip de amelde onlara yetişemeyen kimse hakkında soran kişiye cevap olarak: «Kişi sevdiği ile beraberdir» buyurmuştur.
18919. Metin
ولما كان ربما خيف أن ينقص الآباء بسبب إلحاق ذرياتهم بهم شيئاً من درجاتهم، قال: {وما ألتناهم} أي نقصنا الآباء وحبسنا عنهم {من عملهم} وأكد النفي بقوله: {من شيء} بسبب هذا الإلحاق وكان من فوق رتبتهم من الذين يؤمنون والمؤمنين والمتقين وغيرهم أولى منهم، وإنما فصلهم منهم لأن هؤلاء قد لا يوقنون قبل دخول الجنة العذاب، قال جامعاً للفريقين، أو يقال - ولعله أقرب - أنه لما ذكر اتباع الأدنى للأعلى في الخير فضلاً، أشفقت النفس من أن يكون إتباع في الشر فأجاب تعالى بأنه لا يفعل بقوله: {كل امرىء} أي من الذين آمنوا والمتقين وغيرهم {بما كسب} أي من ولد وغيره {رهين *} أي مسابق ومخاطر ومطلوب وآخذ شيئاً بدل كسبه وموفي على قدر ما يستحقه ومحتبس به إن كان عاصياً، فمن كان صالحاً كان آخذاً بسبب صلاح ولده لأنه كسبه، ولا يؤخذ به ذلاً وهو حسن في نفسه لأجل الحكم بإيمانه سواء كان حقيقة أو حكماً وكل حسن مرتفع، فلذلك يلتحق بأبيه، وأما الإساءة فقاصرة على صاحبها يؤخذ بها ويرهن بذنبه ولا يؤخذ بذنب غيره، والحاصل أن المعالي التي هي
Zürriyetlerinin kendilerine katılması sebebiyle babaların derecelerinden bir şey eksiltileceğinden endişe edilebileceği için şöyle buyurdu: {وما ألتناهم} “Ve onların hiçbir şeyini eksiltmedik” yani babaların [derecelerini] eksiltmedik ve onlardan alıkoymadık, {من عملهم} “Amellerinden” ve şu buyruğuyla nefyini pekiştirdi: {من شيء} “Hiçbir şeyi.” Bu ilhak sebebiyle [bir şey eksiltmedik]. Zira onların derecesinin üzerinde olan iman edenler, müminler ve takva sahipleri onlardan daha layıktır. Onları diğerlerinden ayrı zikretmesinin sebebi, bunların cennete girmeden önce azaptan tamamen emin olamamalarıdır. Her iki zümreyi birleştirerek söyledi; yahut -ki belki de en yakın olanı budur- aşağı derecede olanın hayırda üst dereceye tâbi kılınmasını bir lütuf olarak zikredince, nefis şerde de bir tâbi kılınma olabileceğinden endişe etti. Yüce Allah böyle yapmayacağını şu buyruğuyla bildirdi: {كل امرىء} “Herkes” yani iman edenlerden, takva sahiplerinden ve diğerlerinden her bir kişi, {بما كسب} “Kazandığına karşılık” yani evladından veya başkasından elde ettiğine karşılık, {رهين *} “Rehindir.” Yani öne geçen, risk alan, hesaba çekilen, kazandığının karşılığını alan, hak ettiği ölçüde kendisine tam karşılık verilen ve asi ise onunla alıkonulan kimsedir. Salih olan kimse, evladının salahı sebebiyle kazanım elde eder; çünkü evlat onun kazancıdır. İster hakiki ister hükmî olsun imanıyla hükmedilmesi sebebiyle bizzat güzel olduğu ve her güzel şey de yüceltildiği için o kimse zilletle yakalanmaz; bu yüzden babasına katılır. Kötülük ise sahibine münhasırdır; onunla hesaba çekilir ve günahı sebebiyle rehin tutulur, başkasının günahıyla cezalandırılmaz. Özetle, yücelikler
18920. Metin
كالحياة تفيض من صاحبها على غيره فتحييه، والمساوئ التي هي كالموت لا يتعدى صاحبها، قال الرازي في اللوامع: اعلم أن الذوات بقاؤها ودوامها ببقاء صورها، فحيث ما كانت الصورة المقومة لها أدوم كانت الذوات بها أقوم، وأن النفوس الإنسانية ذوات وصورها علومها وأخلاقها، فحيث ما كانت العلوم حق اليقين ثم عين اليقين، والأخلاق مقومة على نهج الشرع المبين، كانت النفوس دائمة بدوامها غير مستحيلة، إذ لا تتطرق الاستحالة إلى اليقين والعمل الحق، وغير كائنة ولا فاسدة إذ ليس عن اليقين ولا العلوم الحقيقية من عالم الكون والفساد، وإن لم تبلغ النفس إلى كمال اليقين فتعلقت بدليل صاحبه كما انخرطت في سلكها حتى يخرط الإنسان في سلك محبته، لو أحب أحدكم حجراً لحشر معه، فإن الدين هو الحب في الله والبغض في الله، ولهذا اكتفى الشرع من المكلفين بالإسلام وتسليم وتفويض وتحكيم دون الوقوف على المسائل العويصة بالبراهين الواضحة الصحيحة، وما لم يبلغ الولد حد التكليف واخترم ألحقوا بآبائهم وحكم عليهم بحكم عقائدهم وآرائهم حتى يكون حكم آبائهم جارياً عليهم وحكم القيامة نافذاً فيهم، وأما إذا كانت الصورة القائمة بالذوات مستحيلة بأن كانت جهلاً وباطلاً ينقص أوله آخره وآخره أوله، كانت ذات النفس لا تنعدم ولا تفنى بل تبقى على حال لا يموت فيها ولا يحي، فإنها لو فنيت لاستراحت ولو بقيت لاستطابت، فهي على استحالة بين الموت والحياة، وهذه الاستحالة
hayat gibidir; sahibinden başkasına taşar ve onu diriltir. Ölüm gibi olan kötülükler ise sahibini aşmaz. Râzî, Levâmi' adlı eserinde şöyle demiştir: 'Bil ki varlıkların bekası ve devamı suretlerinin bekasıyladır. Onu ayakta tutan suret ne kadar kalıcı olursa, varlıklar da onunla o kadar ayakta kalır. İnsan nefisleri birer zat, suretleri ise onların ilimleri ve ahlaklarıdır. İlimler hakku'l-yakîn, sonra aynu'l-yakîn mertebesinde olduğunda ve ahlak apaçık şeriat yolu üzere ikame edildiğinde, nefisler de onların devamıyla ebedî olur, başkalaşmaz; çünkü yakîne ve hak amele başkalaşma arız olmaz. Ayrıca bunlar oluş ve bozuluş (kevn ve fesat) âleminden olmadıkları için var olup yok olmazlar. Şayet nefis yakînin kemaline ulaşmamışsa, onun sevgisi bağına girinceye kadar sahibinin deliline tutunur; nitekim sizden biri bir taşı bile sevse onunla haşrolunur. Zira din, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. Bu yüzden şeriat, mükelleflerden zor meseleleri apaçık ve sahih delillerle bilmelerini istememiş; teslimiyet, boyun eğme, işi Allah'a havale etme ve O'nun hükmüne razı olma ile yetinmiştir. Çocuk teklif çağına ulaşmadan vefat ederse babalarına katılırlar ve babalarının inanç ve görüşlerinin hükmüyle hüküm olunurlar; öyle ki babalarının hükmü onlara geçerli olur ve kıyametin hükmü haklarında infaz edilir. Fakat zatlarda bulunan suret başkalaşırsa; yani başı sonunu, sonu da başını bozan bir cehalet ve batıl olursa, nefsin zatı yok olmaz ve fani olmaz; bilakis ne öldüğü ne de yaşadığı bir hâl üzere kalır. Zira yok olsa rahata ererdi, [eski hâliyle] kalsa lezzet alırdı; oysa o, ölümle hayat arasında bir başkalaşım içindedir. Bu başkalaşım
18921. Metin
لا تكون إلا في أجساد وأبدان
ancak bedenlerde ve cesetlerde olur:
18922. Metin
{كلما نضجت جلودهم بدلناهم جلوداً غيرها} [النساء: ٥٦] انتهى. وهو كما ترى في غاية النفاسة، ويؤيده «يحشر المرء على دين خليله فلينظر أحدكم من يخالل» ويجوز أن تكون الجملة تعليلاً لما قبلها من النفي، أي ما نقصناهم لأنه قد سبق في حكمنا بأن يكون «كل امرىء» قدرنا أن يرتهن بما قد ينقصه {بما كسب} أي لا يضر ما كسب ما كسبه غيره «رهين» أي معوق عن النعيم حتى يأتيه بما يطلق من العمل الصالح.
{كلما نضجت جلودهم بدلناهم جلوداً غيرها} [النساء: ٥٦] “Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye onları başka derilerle değiştiririz.” -İktibas sonu-. Gördüğün gibi bu son derece kıymetli bir açıklamadır. «Kişi dostunun dini üzeredir; öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine baksın» hadisi de bunu desteklemektedir. Bu cümlenin önceki nefyin gerekçesi olması da mümkündür; yani 'Biz onların derecelerini eksiltmedik, çünkü Bizim hükmümüzde kendisini eksiltebilecek şey sebebiyle rehin kılınmasını takdir ettiğimiz «her kişinin» {بما كسب} “Kazandığına karşılık” rehin olması önceden takdir edilmiştir; yani başkasının kazandığı şey bir diğerinin kazandığına zarar vermez; «rehindir» yani kendisini kurtaracak salih ameli getirinceye kadar nimetten alıkonulmuştur.'
18923. Metin
ولما جمعهم في إلحاق الذرية بهم لأنهم من أعظم النعيم، وأمنهم مما قد يخشى من نقصهم بنقصه غيرهم، وعلل ذلك ليكون أرسخ في النفس، أتبعه بما يشاكله فقال: {وأمددناهم} أي آمنوا والمتقين ومن ألحق بهم من ذرياتهم بما لنا من العظمة زيادة على ما تقدم {بفاكهة} . ولما كانت الفاكهة ظاهرة فيما يعرفونه في الدنيا وإن كان عيش الجنة بجميع الأشياء تفكها ليس فيه شيء يقصد به حفظ البدن قال: {ولحم مما يشتهون *} ليس فيه شيء منه مما لا يعجبهم غاية الإعجاب.
Zürriyetlerin kendilerine katılması en büyük nimetlerden olduğu için onları bu hususta bir araya getirip, başkalarının eksilmesiyle kendilerinin eksileceği endişesinden onları emin kılınca ve bu durum nefiste daha köklü yer etsin diye gerekçesini açıklayınca, buna benzer diğer hususları ardına ekleyerek şöyle buyurdu: {وأمددnaهم} “Onlara bol bol vermişizdir” yani azametimizle, iman edenlere, takva sahiplerine ve zürriyetlerinden kendilerine katılanlara daha önce geçenlere ilaveten [vermişizdir], {بفاكهة} “Meyveden”. Cennet hayatındaki her şey bedeni koruma gayesi taşımaksızın sırf bir zevk ve eğlence olsa da meyve dünyada bildikleri şeyler arasında en belirgin olanı olduğu için şöyle buyurdu: {ولحم مما يشتهون *} “Ve canlarının çektiği etten.” İçinde kendilerini son derece hayran bırakmayacak hiçbir şey bulunmayan [etten].
18924. Metin
ولما كان هذا النعيم العظيم المقيم يدعو إلى المعاشرة، بالقرينة العاطرة، بين أن ذلك حالهم اللازمة الظاهرة، من الخصال اللائقة الطاهرة، فقال: {يتنازعون} أي يشربون متجاذبين مجاذبة الملاعبة لفرط المحبة والسرور وتحلية المصاحبة {فيها كأساً} أي خمراً من رقة حاشيتها تكاد أن لا ترى في كأسها. ولما كان في خمر الدنيا غوائل نفاها عنها فقال: {لا لغو} أي سقط مما يضر ولا ينفع {فيها}
Bu büyük ve kalıcı nimet, hoş bir birliktelikle bir arada yaşamayı gerektirdiğinden; bunun, onların tertemiz ve layık hasletlerinden kaynaklanan ayrılmaz ve zahir bir hâli olduğunu beyan etmek üzere şöyle buyurdu: {يتنازعون} “Kapışırlar” yani aşırı sevgi, sevinç ve sohbetin tatlılığı sebebiyle şakalaşarak birbirlerinden kadeh alıp verirler, {فيها كأساً} “Orada bir kadehi” yani inceliğinden ötürü neredeyse kadehinde görünmeyecek kadar zarif bir şarabı. Dünya şarabında kötülükler ve zararlar bulunduğu için bunları ondan nefyederek şöyle buyurdu: {لا لغو} “Ne boş bir söz vardır” yani zararlı olup faydası bulunmayan değersiz bir lakırdı, {فيها} “Orada”
18925. Metin
أي في تنازعها ولا بسبها لأنها لا تذهب بعقولهم ولا يتكلمون إلا بالحسن الجميل {ولا تأثيم *} أي ولا شيء فيها مما يلحق شرَّابها إثما ولا يسوغ نسبه.
Yani onun kapışılmasında ve onun sebebiyle hiçbir boş söz olmaz; çünkü o onların akıllarını gidermez ve onlar güzel sözden başkasını konuşmazlar, {ولا تأثيم *} “Ne de günaha sokma.” Yani içinde onu içenlere günah getirecek ve kendilerine isnat edilmesi caiz olacak hiçbir şey yoktur.
18926. Metin
ولما كانت المعاطاة لا يكمل بسطها ولا يعظم إلا بخدم وسقاة قال: {ويطوف عليهم} أي بالكؤوس وغيرها من أنواع التحف {غلمان} ولما كان أحب ما إلى الإنسان ما يختص به قال: {لهم} ولم يضفهم لئلا يظن أنهم الذين كانوا يخدمونهم في الدنيا فيشفق كل من خدم أحد في الدنيا بقول أو فعل أن يكون خادماً له في الجنة فيحزن بكونه لا يزال تابعاً، وأفاد التنكير أن كل من دخل الجنة وجد له خدماً لم يعرفهم قبل ذلك {كأنهم} في بياضهم وشدة صفائهم {لؤلؤ مكنون *} أي مصون في الصدف لم تغيره العوارض، هذا حال الخادم فما ظنك بالمخدوم.
İkramlaşma ve meclisin neşesi ancak hizmetçiler ve sâkilerle tamamlanıp kemale ereceğinden şöyle buyurdu: {ويطوف عليهم} “Etraflarında dolaşır” yani kadehlerle ve diğer çeşit çeşit ikramlarla [dolaşır], {غلمان} “Hizmetçiler”. İnsana en sevimli gelen şey kendisine özel olanı olduğu için: {لهم} “Kendilerine ait” buyurdu. Dünyada kendilerine hizmet eden kimseler olduğu zannedilmesin diye onları izafe etmedi; aksi takdirde dünyada söz veya fiille birine hizmet eden herkes cennette de ona hizmetçi olmaktan endişe eder ve sürekli bir tâbi konumunda olmaktan ötürü hüzün duyardı. Belirsiz (nekre) olarak gelmesi, cennete giren herkesin daha önce tanımadığı hizmetçiler bulacağını ifade etmektedir. {كأنهم} “Sanki onlar” beyazlıkları ve durulukları bakımından, {لؤلؤ مكنون *} “Saklı inciler gibidir.” Yani dış etkenlerin değiştirmediği, sedefinde korunmuş inciler gibidir. Hizmetçinin hâli böyle olunca, efendinin hâlini sen düşün!
18927. Metin
ولما كان ألذ ما إلى الحبيب وأعظم ما يكون من أربه ذكر محبوبه والثناء عليه بما منّ به، قال تعالى شارحاً لذلك عاطفاً على ما تقديره: فأقبلوا على تعاطي ما ذكر من النعم: {وأقبل بعضهم} لما ازدهاهم من السرور، وراقهم من اللذة والحبور {على بعض يتساءلون *} أي يسأل بعضهم بعضاً عن السبب الموصل له إلى هذا النعيم الذي لا يقدر مخلوق على وصفه حق وصفه، ثم استأنف شرح ذلك بقوله: {قالوا} أي
Seven kimse için en lezzetli ve en büyük arzu, sevgilisini anmak ve lütfettiği şeylerden ötürü O'na övgüde bulunmak olduğundan; 'Zikredilen bu nimetleri almaya yöneldiler' takdirindeki cümleye atıfla bunu açıklamak üzere Yüce Allah şöyle buyurdu: {وأقبل بعضهم} “Birbirlerine döndüler” kendilerini saran sevinç ve onları mest eden lezzet ve neşeyle, {على بعض يتساءلون *} “Birbirlerine sorarak.” Yani hiçbir mahlukun hakkıyla vasfetmeye güç yetiremeyeceği bu nimete kendilerini ulaştıran sebebi birbirlerine sorarak. Sonra bunu açıklamak üzere yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: {قالوا} “Dediler ki:” Yani
18928. Metin
قال كل منهم مؤكداً استلذاذاً بما أداهم إلى ما هم فيه لأنه لا يكاد يصدق، مسندين النعمة بفعل الكون إلى الله الذي جبلهم جبلة خير، مسقطين الجار إشارة إلى دوام خوفهم، تنبيهاً على أن الخوف الحامل على الكف عن المعاصي يشترط فيه الدوام، بخلاف الرجاء الحامل على الطاعات، فإنه يكفي فيه ما تيسر كما تأتي الإشارة إليه بإثبات الجار: {إنا كنا قبل} أي في دار العمل {في أهلنا} على ما لهم من العدد والعدد والنعمة والسعة، ولنا بهم من جوالب اللذة والدواعي إلى اللعب {مشفقين *} أي عريقين في الخوف من الله لا يلهينا عنه شيء مع لزومنا لما نقدر عليه من طاعته لعلمنا بأنا لا نقدره لما له من العظمة والجلال والكبرياء والكمال حق قدره، وأنه لو واخذنا بأصغر ذنوبنا أهلكنا، قال الرازي: والإشفاق: دوام الحذر مقروناً بالترحم، وهو أن يشفق على النفس قبل أن تجمح إلى العناد، وله أقسام: إشفاق على العمل أن يصير إلى الضياع، وإشفاق على الخليقة لمعرفة مقاديرها، وإشفاق على الوقت أن يشوبه تفرق وعلى القلب أن يمازجه عارض وعلى النفس أن يداخلها - انتهى.
Her biri, içinde bulundukları bu inanılması güç nimete kendilerini ulaştıran ameli zevkle yâd ederek ve teyit ederek konuştu. Onları hayır fıtratı üzere yaratan Allah'a nimeti isnat ettiler; korkularının sürekliliğine işaret etmek üzere harf-i ceri hazfettiler. Zira günahlardan alıkoyan korkuda devamlılık şarttır; taatlere sevk eden ümit ise böyle değildir, onda kolay olan miktar yeterlidir (nitekim harf-i cerin getirilmesiyle buna birazdan işaret edilecektir): {إنا كنا قبل} “Biz daha önce” yani amel yurdunda, {في أهلنا} “Ailemiz içinde” onca sayılarına, hazırlıklarına, nimet ve refahlarına ve onlar sebebiyle lezzet verici ve oyuna sevk edici unsurların bulunmasına rağmen, {مشفقين *} “Korku içindeydik.” Yani Allah'ın azamet, celal, kibriya ve kemaline yaraşır şekilde O'nu hakkıyla takdir edemeyeceğimizi ve en küçük günahımızdan ötürü bizi hesaba çekse helak edeceğimizi bildiğimiz için; güç yetirdiğimiz taatlere sarılmakla beraber hiçbir şeyin bizi O'ndan alıkoymadığı, Allah korkusunda kökleşmiş kimselerdik. Râzî şöyle demiştir: 'İşfâk; merhametle birlikte sakınmanın devam etmesidir. Bu da nefis inada meyletmeden önce ona acımaktır. Kısımları vardır: Amelin boşa gitmesinden korkmak, mahlukatın derecelerini bilmekten ötürü şefkat duymak, vaktin dağınıklıkla karışmasından, kalbe bir engelin bulaşmasından ve nefse bir zaafın girmesinden sakınmaktır.' -İktibas sonu-.
18929. Metin
ولما حكى عنهم سبحانه أنهم أثبتوا لأنفسهم عملاً تدريباً لمن أريدت سعادته، فكان بحيث يظن أنهم رأوه هو السبب لما وصلوا إليه، قالوا نافين لهذا الظن، مبينين أن ما هم فيه إنما هو ابتداء تفضل من الله تعالى لأن إشفاقهم منه سبحانه لكيلا يعتمد الإنسان على شيء من عمله
Yüce Allah, saadeti murat edilen kimselere bir talim olsun diye onların kendilerine ait bir ameli zikrettiklerini haber verince; ulaştıkları bu makamın sebebinin bizzat kendi amelleri olduğunu düşündükleri zannı doğabileceğinden, bu zannı nefyederek içinde bulundukları durumun ancak Allah Teâlâ'nın katıksız bir lütfu olduğunu beyan ettiler. Çünkü insan kendi ameline güvenmesin diye O'ndan korkmuşlardı;
18930. Metin
فلا يزال معظماً لربه خائفاً منه: {فمنّ الله} الذي له جميع الكمال بسب إشفاقنا منه {علينا} بما يناسب كماله فأمّننا {ووقانا} أي وجنبنا بما سترنا به {عذاب السموم *} أي الحر النافذ في المسام نفوذ السم.
Böylece kişi Rabbini daima yüceltir ve O'ndan korkar: {فمنّ الله} “Allah lütfetti” bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah, O'ndan korkmamız sebebiyle, {علينا} “Bize” kendi kemaline yaraşır şekilde [lütfetti] ve bizi emin kıldı, {ووقانا} “Ve bizi korudu” yani bizi örttüğü şeyle uzak tuttu, {عذاب السموم *} “Hücrelere işleyen zehirli azaptan.” Yani zehrin nüfuz etmesi gibi gözeneklere işleyen sıcaktan.
18931. Metin
ولما ذكروا إشفاقهم، بينوه مؤكدين أيضاً لمثل ذلك بقولهم: {إنا كنا} أي بما طبعنا عليه وهيئنا له. ولما كان الدعاء بمعنى فعل العبادة، وكانت تقع في بعض الزمان، أثبت الجار إشارة إلى ذلك مع إسقاطه قبل هذا في الدعاء بالقوة إشارة إلى أن التحلي بالفضائل يرضى منه باليسر، والتخلي عن الرذائل لا بد فيه من البراءة عن كل قليل وكثير فقيل: {من قبل} أي في الدنيا {ندعوه} أي نسأله ونعبده بالفعل، وأما خوفنا بالقوة فقد كان في كل حركة وسكنة، ثم عللوا دعاءهم إياه مؤكدين لأن إنعامه عليهم مع تقصيرهم مما لا يكاد يفعله غيره، فهو مما يعجب منه غاية العجب فقالوا: {إنه هو} أي وحده {البر} الواسع الجود الذي عطاؤه حكمة ومنعه رحمة، لأنه لا ينقصه إعطاء ولا يزيده منع، فهو يبر عبده المؤمن بما يوافق نفسه فربما بره بالنعمة وربما بره بالبؤس، فهو يختار له من الأحوال ما هو خير له ليوسع له في العقبى، فعلى المؤمن أن لا يتهم ربه في شيء من قضائه {الرحيم *} المكرم لمن أراد من عباده بإقامته فيما يرضاه من طاعته،
Korkularını zikrettikten sonra, bunu da teyit ederek şu sözleriyle açıkladılar: {إنا كنا} “Şüphesiz bizdik” yani fıtratımızın gereği ve hazırlandığımız hâl üzere. Dua etmek ibadet fiili anlamına geldiğinden ve bu da belirli zamanlarda vuku bulduğundan, buna işaret etmek üzere harf-i ceri zikrettiler; oysa bundan önce potansiyel duada harf-i cerri düşürmüşlerdi. Bu da faziletlerle bezenmede az bir miktarla yetinilebileceğine, rezilliklerden arınmada ise az-çok her şeyden bütünüyle beri olunması gerektiğine işaret etmektedir. Şöyle denildi: {من قبل} “Daha önce” yani dünyada, {ندعوه} “O'na yalvarırdık” yani O'ndan ister ve O'na fiilen ibadet ederdik; potansiyel korkumuz ise her hareket ve durgunlukta mevcuttu. Sonra O'na dua etmelerini gerekçelendirip bunu teyit ettiler; zira onların kusurlarına rağmen Allah'ın onlara nimet vermesi başkasının yapamayacağı bir şeydir ve son derece şaşılacak bir durumdur. Şöyle dediler: {إنه هو} “Şüphesiz O'dur” yani yalnızca O'dur, {البر} “el-Berr” cömertliği bol olan; vermesi hikmet, men etmesi ise rahmet olandır; çünkü vermek O'nu eksiltmez, men etmek de O'na bir şey artırmaz. O, mümin kuluna nefsine uygun olan şeylerle iyilik eder; bazen nimetle iyilik eder, bazen de sıkıntıyla iyilik eder. Ahirette onun mükafatını genişletmek için onun hakkında en hayırlı olan hâlleri seçer. Bu yüzden mümin, Rabbinin hiçbir takdiri hakkında O'nu itham etmemelidir. {الرحيم *} “er-Rahîm.” Kullarından dilediğini razı olduğu taatinde sabit kılarak ikramda bulunan,
18932. Metin
ثم بإفضاله عليه وإن قصر في خدمته.
Sonra da hizmetinde kusur etse bile ona lütufta bulunandır.
18933. Metin
ولما كان هذا مع تشويقه إلى الجنة والأعمال الموصله إليها وعظاً يرقق القلوب ويجلي الكروب، سبب عنه قوله: {فذكر} أي جدد التذكير بمثل هذا لكل من يرجو خيره ودم على ذلك، وسماه تذكيراً لأنه مما يعلمه الإنسان إذا أمعن النظر من نفسه أو من الآفاق، وعلل التذكير بقوله: {فما أنت} أي وأنت أشرف الناس عنصراً وأكملهم نفساً وأزكاهم خلائق هم بها معترفون لك قبل النبوة {بنعمت ربك} أي بسبب ما أنعم به عليك المحسن إليك من هذا الناموس الأعظم بعد تأهيلك له بما هيأك به من رجاحة العقل وعلو الهمة وكرم الفعال وجود الكف وطهارة الأخلاق وشرف النسب، وأكد النفي بقوله: {بكاهن} أي تقول كلاماً - مع كونه سجعاً متكلفاً - أكثره فارغ وتحكم على المغيبات بما يقع خلاف بعضه. ولما كان للكاهن والمجنون اتصال بالجن، أتبع ذلك قوله: {ولا مجنون *} أي تقول كلاماً لا نظام له مع الإخبار ببعض المغيبات، فلا يفترك قولهم هذا عن التذكير فإنه قول باطل لا تلحقك به معرة أصلاً؛ وعما قليل يكون عيباً لهم لا يغسله عنهم إلا اتباعهم لك، فمن اتبعك منهم غسل عاره، ومن استمر على عناده استمر تبابه وخساره.
Bu husus, cennete ve oraya ulaştıran amellere şevk duymakla birlikte kalpleri yumuşatan ve kederleri gideren bir öğüt olduğundan, bundan kaynaklanan bir netice olarak şöyle buyurdu: {فذكر} “Öyleyse hatırlat/öğüt ver!” Yani hayrını umduğun herkese bu kabil hakikatlerle hatırlatmayı yenile ve buna devam et. Buna hatırlatma (tezkîr) adını verdi; çünkü insan kendi nefsini veya afakı etraflıca incelediğinde bunu zaten bilir. Hatırlatma emrini şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {فما أنت} “Sen değilsin” yani sen insanların asalet bakımından en şereflisi, nefis bakımından en mükemmeli ve ahlak bakımından en temiz olanı iken -ki peygamberlikten önce de bunu sana itiraf ediyorlardı-, {بنعمت ربك} “Rabbinin nimeti sayesinde” yani akıl üstünlüğü, yüksek himmet, cömert fiiller, el açıklığı, temiz ahlak ve şerefli bir soy ile seni hazırladıktan sonra, sana ihsanda bulunan [Rabbinin] bu en yüce şeriatı bahşetmesi sebebiyle, -şu sözüyle olumsuzluğu pekiştirdi:- {بكاهن} “Bir kâhin” yani -tekellüflü bir seci olmakla birlikte- çoğu boş olan sözler söyleyen ve gayba dair bazıları ters çıkan hükümlerde bulunan biri [değilsin]. Kâhin ve mecnunun cinlerle irtibatı olduğundan, bunun ardına şu buyruğunu ekledi: {ولا مجنون *} “Ve mecnun da [değilsin].” Yani gayba dair bazı haberlerle birlikte tutarsız sözler söyleyen [biri değilsin]. Onların bu sözleri seni hatırlatmaktan alıkoymasın; zira bu batıl bir sözdür ve sana bundan ötürü asla bir leke gelmez. Çok geçmeden bu, onların sana tâbi olmaktan başka hiçbir şeyin temizleyemeyeceği bir ayıbı olacaktır. Onlardan sana tâbi olan kimse utancını temizlemiş olur; inadında devam eden kimsenin ise helaki ve hüsranı sürüp gider.
18934. Metin
ولما كانت نسبته ﷺ فيما أتاهم به من هذا القرآن الآمر بالحكمة إلى أنه أتى به عن الجن الذين طبعهم الفساد مما لا ينبغي أن يتخيله أحد فضلاً أن يقوله له ﷺ، ولا يكاد يصدق أن أحداً يرميه به، فكان في طيه سؤال تقريع وتوبيخ، نبه على ذلك بالعطف على ما تقديره: أيقولون هذا القول البعيد من أقوال أهل العقول: {أم يقولون} ما هو أعجب في مجرد قوله فضلاً عن تكريره، فأم معادلة للاستفهام قبلها لا مقطوعة، وكذا جميع ما بعدها وهو معنى ما نقله البغوي عن الخليل أنه قال: ما في سورة الطور من ذكر «أم» كله استفهام وليس بعطف.
Hikmeti emreden bu Kur'an ile kendilerine gelen Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) fıtratları fesat olan cinlerden bunları almış olmakla itham etmek, bırakınız ona (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylenmesini, hiç kimsenin hayal dahi etmemesi gereken bir şey olduğu ve birinin onu bununla suçlayacağına neredeyse inanılamayacağı için; bunun zımnında bir azarlama ve kınama sorusu yer almaktaydı. 'Akıl sahiplerinin sözlerinden uzak olan bu sözü mü söylüyorlar?' takdirindeki cümleye atıfla buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {أم يقولون} “Yoksa diyorlar mı?” Sadece söylenmesi bile tekrar edilmesinden daha şaşırtıcı olan şeyi [mi söylüyorlar?] Buradaki 'em' edatı, önceki istifham ile bağlantılıdır (münkatı' değildir); ondan sonra gelenlerin tamamı da böyledir. Begavî'nin Halîl'den naklettiği şu sözün anlamı da budur: 'Tûr sûresinde geçen «em» lafızlarının tamamı istifhamdır, atıf değildir.'
18935. Metin
{شاعر} يقول كلاماً موزوناً بالقصد، يلزمه التكلف لذلك فيغلب إلزام الوزن قائله حتى يجعل اللفظ هو الأصل ويجعل المعنى تابعاً له، فيأتي كثير من كلامه ناقص المعاني هلهل النسج مغلوباً فيه على أمره معترفاً إذا وقف عليه بتقصيره متعذراً مما زانه بهزعم من أوزانه، وساق سبحانه هذا وكذا ما بعده من الأقسام على طريق الاستفهام مع أن نسبتها إليهم محققة، تنبيهاً على أن مثل هذا لا يقوله عاقل، وإن قاله أحد لم يكد الناقل عنه يصدق:
{شاعر} “Bir şairdir” [derler]. Kasıtlı olarak vezinli söz söyleyen, bunun için zorlamaya giren; öyle ki vezin mecburiyeti söyleyene baskın gelip lafzı asıl, manayı ise ona tâbi kılan; bu yüzden sözlerinin çoğu manaları eksik, örgüsü zayıf, iradesine hâkim olunamamış, dikkatle incelendiğinde kusurunu itiraf eden ve vezinlerinden süslediğini iddia ettiği şeylerle mazeret beyan eden [bir şairdir derler]. Yüce Allah, bu isnadın onlara ait olduğu kesin olmasına rağmen, aklı başında birinin böyle bir şeyi söylemeyeceğine ve biri söylese bile bunu nakledenin neredeyse inanamayacağına dikkat çekmek üzere, bunu ve bundan sonraki kısımları istifham üslubuyla sevk ederek şöyle buyurdu:
18936. Metin
{نتربص} أي ننتظر {به ريب المنون *} أي حوادث الدهر من الموت وغيره القاطعة، من المن وهو القطع.
{نتربص} “Gözlüyoruz” yani bekliyoruz, {به ريب المنون *} “Onun hakkında zamanın felaketlerini.” Yani ölüm ve benzeri kesip bitiren zaman hadiselerini; bu da kesmek manasındaki 'menn' kökünden gelmektedir.
18937. Metin
ولما كان كأنه قيل لهم: إنهم ليقولون ذلك، قال معلماً جوابهم: {قل تربصوا} ولم يعرج على محاججتهم في قولهم هذا تنبيهاً على أنه من السقوط بمنزلة لا يحتاج معها إلى رد مجادلة، ثم سبب عن أمره لهم بالتربص قوله: {فإني معكم} وأكده تنبيهاً على أنه يرجو الفرح بمصيبتهم كما يرجون الفرح بمصيبته وإن كانت كثرتهم وقوتهم عندهم مانعة من مثل هذا التربص {من المتربصين *} أي العريقين في التربص وإن ظننتم خلاف ذلك، وأشار بالمعية إلى أنه مساو لهم في ذلك وإن ظنوا لكثرتهم وقوتهم ووحدته وضعفه أن الأمر خلاف ذلك، قال القشيري: جاء في التفسير أن جميعهم - أي الذي تربصوا به - ماتوا، قال: ولا ينبغي لأحد أن يؤمل نفاق سوقه بموت أحد لتنتهي النوبة إليه فقل من تكون هذه صفته إلا سبقته المنية، ولا يدرك ما تمناه من الأمنية.
Sanki kendilerine: "Onlar muhakkak bunu söylüyorlar" denilmiş gibi olunca, onlara vereceği cevabı öğreterek şöyle buyurdu: {قل تربصوا} “De ki: Bekleyin”. Onların bu sözleri üzerinde tartışmaya girmeye dahi tenezzül etmedi; zira bunun, bir tartışmayla reddedilmeye bile ihtiyaç duymayacak derecede değersiz ve tutarsız bir söz olduğuna dikkat çekilmektedir. Sonra onlara beklemeyi emretmesinin peşinden şu buyruğunu gerekçe kıldı: {فإني معكم} “Şüphesiz ben de sizinle beraber”. Çoklukları ve güçleri kendilerince böyle bir bekleyişe engel teşkil etse de, onların onun başına bir musibet gelmesiyle sevinmeyi umdukları gibi, onun da onların başına gelecek musibetle sevinmeyi umduğunu vurgulayarak bu ifadeyi pekiştirdi ve şöyle buyurdu: {من المتربصين *} “bekleyenlerdenim.” Yani siz aksini zannetseniz de [ben de] bekleyişte köklü olanlardanım. "Beraberlik" (maiyyet) ifadesiyle, onlar çoklukları, güçleri, onun ise tekliği ve zayıflığı sebebiyle durumun farklı olduğunu sansalar bile bu konuda onlarla eşit olduğuna işaret etti. Kuşeyrî şöyle demiştir: "Tefsirde geldiğine göre, onun felaketini gözleyenlerin tamamı ölüp gitmiştir." [Kuşeyrî] dedi ki: "Hiç kimse, sıranın kendisine gelmesi için bir başkasının ölümüyle kendi pazarının revaç bulacağını ummamalıdır; zira bu vasıfta olan pek az kişi vardır ki ölüm onu daha önce yakalamasın ve umduğu emeline ulaşamasın."
18938. Metin
ولما كان قولهم هذا مما لا يقال أصلاً وإن قيل على بعده كان قوله كأنه على جهة سبق اللسان أو نحو ذلك، نبه عليه بمعادلة ما تقديره: أقالوا ذلك ذهولاً: {أم تأمرهم} أي نزين لهم تزييناً يصير مآلهم إليه من الانبعاث كالأمر {أحلامهم} أي عقولهم التي يزعمون أنهم اختصوا بجودتها دون الناس بحيث إنه كان يقال فيهم: أولوا الأحلام والنهي
Onların bu sözü asla söylenmeyecek bir söz olup, söylense bile akıldan çok uzak olduğundan, sanki dil sürçmesi veya benzeri bir yolla söylenmiş gibi olunca, 'Bunu bir gafletle mi söylediler?' takdirindeki bir dengelemeyle buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {أم تأمرهم} “Yoksa onlara emrediyor mu?” Yani onların varacakları yönelişi bir emir gibi onlara süslü mü gösteriyor, {أحلامهم} “akılları”. Yani insanlardan ayrı olarak sadece kendilerine has üstün bir akla sahip olduklarını iddia ettikleri, öyle ki haklarında 'akıl ve sağduyu sahipleri' denilen akılları mı [bunu emrediyor?]
18939. Metin
{بهذا} أي وهم يعتقدون صحته وأنه العدل السواء لأنه متقيدون بالأحلام والنهي على ما فيه من الفساد بالتناقض بعد اختلال كل قول منه على حدته كما تقدم بيانه، وهو توبيخ عظيم بالإشارة إلى أنه ليست لهم عقول أصلاً لقولهم هذا، فإن الكاهن شرطه أن يكون في غاية المعرفة عندهم حتى أنهم يجعلونه حكماً وربما عبدوه، والمجنون لا يصلح لصالحة لأنه لا يعقل، والشاعر بعيد الأمر بوزن الكلام وكثرته من سجع الكاهن وغيره وكلام المجنون: {أم هم} بظواهرهم وبواطنهم {قوم} أي ذوو قوة على ما يحاولونه فهم لذلك {طاغون} أي مجازون للحدود، وذلك عادة لهم بما أفهمه الوصف، فهم لذلك لا يبالون بالعناد الظاهر في مخالفته لما تأمر به الأحلام والنهى، ولا يقوله إلا الطغاة السفهاء مع ظهور الحق لهم، فهم يقولون الكلام المتناقض غير مبالين بأحد ولا مستحيين من أن ينسبوا إلى العدوان والمبالغة في العصيان، والآية من الاحتباك: ذكر الأحلام أولاً دليلاً على ضدها ثانياً، والطغيان ثانياً على ضده «العدل السواء» أولاً، وسره أن ما ذكر أشد تنفيراً من السوء وأعظم تقبيحاً له وتحذيراً منه {أم يقولون} ما هو أفحش عاراً من التناقض: {تقوله} أي تكلف قوله من عند نفسه
{بهذا} “bunu”. Yani daha önce açıklandığı üzere, her bir sözün kendi içinde tutarsız olmasından sonra çelişkili olması sebebiyle taşıdığı bozukluğa rağmen, akıl ve sağduyu ile bağlı oldukları için bunun doğru ve tam bir adalet olduğuna inanarak mı [bunu emrediyor?] Bu, böyle bir sözü söylemelerinden ötürü akıllarının hiçbir şekilde bulunmadığına işaret eden büyük bir kınamadır. Zira kâhinin, onların nezdinde son derece derin bir bilgiye sahip olması şarttır; hatta onu hakem kılarlar ve belki de ona taparlar. Delide ise hiçbir hayır yoktur; çünkü aklı yoktur. Şair ise sözü vezinli söylemesi ve çokluğu cihetiyle kâhinin seciinden ve delinin sözünden çok uzaktır. {أم هم} “Yoksa onlar” hem zahirleri hem batınları itibarıyla, {قوم} “bir kavim midirler?” Yani giriştikleri işlerde kuvvet sahibi [midirler?] Dolayısıyla onlar {طاغون} “haddi aşan, azgın” [kimselerdir]. Bu nitelemenin hissettirdiği üzere bu onların âdetidir. Bu sebeple onlar, aklın ve sağduyunun emrettiğine açıkça muhalefet eden bir inatlaşmaya aldırış etmezler. Hak kendilerine apaçık ortaya çıkmışken bunu ancak azgın ve sefih kimseler söyler. Onlar hiçbir kimseye aldırmaksızın, haddi aşmakla ve isyanda aşırı gitmekle suçlanmaktan utanmaksızın bu çelişkili sözleri söylerler. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide aklın (ahlam) zikredilmesi ikincideki zıddına (sefahat/akılsızlık) delildir; ikincideki tuğyanın zikredilmesi ise birincideki zıddı olan 'tam adalete' delildir. Bunun sırrı şudur: Zikredilen husus, kötülükten daha çok nefret ettirici, onu daha çok çirkin gösterici ve ondan daha çok sakındırıcıdır. {أم يقولون} “Yoksa diyorlar mı?” Çelişkiden daha çirkin ve utanç verici olan şu sözü [mü söylüyorlar]: {تقوله} “Onu kendisi uydurdu”. Yani onu kendi nefsinden zoraki olarak meydana getirdi,
18940. Metin
كذباً وليس بشعر ولا كهانة ولا جنون، وهم على كثرتهم وإلمام بعضهم بالعلم وعرافة آخرين في الشعر والخطب والترسل والسجع يعجزونه عن مثله بل عن مثل شيء منه.
yalan olarak [uydurdu], o ne şiirdir ne kehanettir ne de deliliktir [mi diyorlar?] Oysa onlar çokluklarına, bazılarının ilimden pay almasına, diğerlerinin şiir, hitabet, nesir yazımı ve secideki uzmanlıklarına rağmen onun bir benzerini, hatta benzeri bir parçasını bile getirmekten aciz kalmaktadırlar.
18941. Metin
ولما كان الكلام حقيقة في النفس، وكانوا يعلمون بطلان جميع ما يقولونه من ذلك، كان التقدير: لم يقولوا شيئاً من ذلك حقيقة واعتقاداً {بل لا يؤمنون *} أي لا يقرون بالحق مع علمهم ببطلان قولهم وتناقضه عناداً منهم لا تكذيباً في الباطن.
Söz esasen nefiste gerçekleşen bir hakikat olduğuna ve onlar bu söylediklerinin tamamının batıl olduğunu bildiklerine göre cümlenin takdiri şöyledir: Onlar bunu hakikatte ve bir inanç olarak söylemediler; {بل لا يؤمنون *} “Hayır, onlar iman etmezler.” Yani sözlerinin batıl ve çelişkili olduğunu bilmelerine rağmen, batınen yalanladıklarından değil, sırf inatlarından ötürü hakkı ikrar etmezler.
18942. Metin
ولما كان هذا القول أظهر بطلاناً من كل ما قالوه لأن تكذيبهم لهم على تقدير كذبه - على زعمهم - غير موقوف على شيء خارج عن القوة، طالبهم بالمعارضة لأنهم إذا عارضوه بمثله انفصل النزاع، ولذلك سبب عما مضى قوله تكذيباً لهم في قولهم هذا الذي أظهروه بألسنتهم يوقفون به غيرهم عن الخير: {فليأتوا} أي على تقدير أرادوه {بحديث} أي كلام مفرق مجدد إتيانه مع الأوقات لا تكلفهم أن يأتوا به جملة {مثله} أي القرآن في البلاغة وصحة المعاني والإخبار بالمغيبات مما كان أو يكون على ما هي عليه والحكم.
Bu söz, onların söyledikleri her şeyden daha açık bir şekilde batıl olduğu için —çünkü onların iddiasına göre onun yalan söylediği varsayımında, onu yalanlamaları güçlerinin dışındaki bir şeye bağlı değildi— onları bir benzerini getirmeye (muarazaya) davet etti. Zira eğer onun benzerini getirerek karşı koysalardı çekişme son bulurdu. Bu sebeple dilleriyle açığa vurup başkalarını hayırdan alıkoydukları bu sözlerinde onları yalanlamak üzere önceki ifadelere dayandırarak şöyle buyurdu: {فليأتوا} “O halde getirsinler” yani şayet diledikleri gibi ise, {بحديث} “bir söz”, yani zaman içinde peyderpey yenilenen kısımlar halinde bir söz; hepsini bir anda getirmekle mükellef tutulmadılar, {مثله} “onun benzeri”. Yani belagatte, manaların doğruluğunda, geçmiş ve gelecekteki gayb haberlerini olduğu gibi bildirmede ve hikmetlerde Kur'an'ın bir benzerini [getirsinler].
18943. Metin
ولما كان المقصود هنا مطلق التعجيز للمكذبين لا بقيد الاجتماع كما في سبحان لأن نزول هذه أوائل ما نزل، تحداهم بالإتيان بالمثل في التنجيم والتطبيق على الوقائع سوراً أو آيات أو دون ذلك، تحدث وتتجدد شيئاً في أثر شيء - بما أشار إليه التعبير بالحدوث، ولذلك أعراه عن تظاهرهم بالاجتماع ودعاء المستطاع، ولكونهم كاذبين في جزمهم بنسبته إلى
Buradaki gaye, İsrâ Sûresi'nde olduğu gibi toplanma şartına bağlı olmaksızın yalanlayanları mutlak olarak aciz bırakmak olduğundan —çünkü bu sûrenin nüzulü ilk inenlerdendir— 'hadis' (söz) lafzının delalet ettiği 'sonradan ve peyderpey oluşma' manasına uygun olarak, hadiselerle örtüşen, sûre veya ayetler yahut bundan daha azı şeklinde birbiri ardınca vuku bulup yenilenen bir benzerini getirmeleri hususunda onlara meydan okudu. Bu sebeple onları toplanıp dayanışmaktan ve güçlerinin yettiğini çağırmaktan muaf tuttu. Onu uydurma isnadında
18944. Metin
التقول وغيره، أشار إلى ذلك بقوله مقرعاً لهم إلهاباً إلى الخوض في المعارضة: {إن كانوا} أي كوناً هم راسخون فيه {صادقين *} أي في أنه تقوله من عند نفسه شيئاً فشيئاً، كوناً هم عريقون فيه كما يزعمون سواء ادعوا أنه شاعر أو كاهن أو مجنون أو غير ذلك، لأن العادة تحيل أن يأتي واحد من قوم وهو مساوٍ لهم بما لا يقدرون كلهم على مثله، والعاقل لا يجزم بشيء إلا وهو عالم به، ويلزم من علمهم بذلك قدرتهم على مثل ما يأتي به، فإنه ﷺ مثلهم في الفصاحة والبلد والنسب، وبعضهم يزيد عليه بالكتابة وقول الشعر ومخالطة العلماء، ومزاولة الخطب والرسائل وغير ذلك، فلا يقدر على ما يعجزون عنه إلا بتأييد إلهي، وهو المراد من تكذيبهم، وقد علم من هذا ومما تقدم من نحوه مفرقاً في السور التي فيها مثله أن المتحدى به في كل سورة غير المتحدى به في الأخرى - والله الهادي، وهذه الأقسام الماضية من تكذيبهم تتأتى أن تكون على تقدير الاعتقاد للإله على ما هو عليه من صفات الكمال فأتباعها قسماً على تقدير التعطيل، وإذا لم يكن إله لم يكن رسول فيأتي التكذيب، ثم أتبع ذلك قسماً آخر هو على تقدير إثبات الإله لكن مع الضعف بالشركة، ولكون الشركة تارة تكون من المتكلم وتارة من غيره، قدم منها ما للمتكلم على زعمه، وقدم تقدير شركته بالخلق ثم بضبط الخزائن ثم بالكتابة ثم بسماع
ve diğer iddialarında kesin hüküm vermelerinde yalancı oldukları için, onları azarlamak ve muarazaya (karşılık vermeye) teşvik etmek üzere buna işaretle şöyle buyurdu: {إن كانوا} “eğer iseler” yani bu vasıfta kökleşmiş iseler, {صادقين *} “doğru söyleyenler.” Yani iddia ettikleri üzere onun bunu kendi tarafından peyderpey uydurduğu hususunda, ister onun bir şair, ister kâhin, ister deli veya başka bir şey olduğunu iddia etsinler, [iddialarında] köklü iseler [getirsinler]. Zira bir kavimden olan ve onlarla eşit seviyede bulunan tek bir kişinin, onların hepsinin bir benzerini getirmekten aciz kalacağı bir şey getirmesi adeten imkânsızdır. Akıllı bir kimse bir şeyi ancak bildiği zaman kesin olarak iddia eder; bunu bildiklerinin kabul edilmesi ise onun getirdiğinin bir benzerine güç yetirmelerini gerektirir. Zira o (sallallâhu aleyhi ve sellem) fesahat, memleket ve nesep bakımından onların bir benzeridir; hatta bazısı yazı yazmak, şiir söylemek, âlimlerle bir arada bulunmak, hutbe ve mektuplarla meşgul olmak gibi hususlarda ondan fazlasına sahiptir. Dolayısıyla onların aciz kaldığı bir şeye ancak ilahî bir teyit ile güç yetirebilir ki onların yalanlanmasından kastedilen de budur. Buradan ve benzeri ifadelerin geçtiği sûrelerdeki benzer açıklamalardan anlaşılmıştır ki her sûrede meydan okunan şey, diğerinde meydan olunandan farklıdır. Doğru yola ileten Allah'tır. Onların yalanlamalarının bu geçen kısımları, İlah'ın yetkin sıfatlara sahip olduğu inancı varsayımına göre mümkündür. Bundan sonra gelen kısım ise İlah'ın inkârı (tatil) varsayımına göredir. Eğer bir ilah yoksa bir elçi de olamaz ve böylece yalanlama vuku bulur. Sonra bunu, İlah'ın varlığını kabul edip şirk sebebiyle acziyet isnat etme varsayımına dayanan başka bir kısım takip etmiştir. Ortaklık bazen söz söyleyenin kendisinden, bazen de başkasından olabileceği için, iddialarına göre söz söyleyene ait olanı öne geçirdi. Yaratan olma konusundaki ortaklık varsayımını, ardından hazineleri tasarruf etmeyi, ardından yazmayı, ardından
18945. Metin
الأسرار ثم بضعف السعة بالرضا بالصنف الأردأ.
sırları dinlemeyi, ardından da en adi kısma razı olmak suretiyle imkânın darlığını öne aldı.
18946. Metin
ولما مضت فضيحتهم بالتحدي، وكانت عندهم فضيحة التناقض دون فضيحة المعارضة، فكانوا يقدمونها عليها، فلم يحدث أحد منهم يوماً من الأيام بشيء مما يعارضه به علماً منهم بأنهم يصيرون بذلك إلى خزي لا يمكن أن يغسل عاره كما صار مسيلمة، لأنهم كانوا أعقل العرب وكان التقدير كما هدى إليه السياق: فإنك مستوٍ معهم بالنسبة إلى إيجاد الله لكم، هو سبحانه خالقهم كما أنه خالقك، ولا خصوصية لك منه على زعمهم: أهو خالقهم كما هو خالقك فيلزمهم أن يأتوا بمثل ما تأتي به، وكان ذلك على تقدير إقرارهم بالله وادعائهم لكذبه ﷺ، عادله سبحانه تبكيتاً لهم وإظهاراً لفضائح هي أشنع مما فروا منه من المعارضة بقوله على تقدير أن يكونوا منكرين للإله أو مدعين لأن يكونوا آلهة: {أم خلقوا} أي وقع خلقهم على هذه الكيفية المتقنة {من غير شيء} فيكونوا مخالفين لصريح العقل إذ تعلق الخلق بالخالق من ضرورة الاسم كتعلقه بالمخلوق ليسلم لهم أنك تأتي بما لا يقدرون على معارضته لأنك أقوى منهم بكونك مستنداً إلى خالق وهم ليسوا مستندين إلى شيء أو ليكونوا لذلك أقوى منك وأعلى، فيكون لهم التكبر عليك {أم هم الخالقون *} أي الذين لهم هذا الوصف فيكونون قد خلقوا أنفسهم ليكونوا بذلك شركاء فيكون الخالق والمخلوق واحداً،
Meydan okumayla rezil olmaları kesinleştikten sonra —onların nezdinde çelişkiye düşme rezilliği, muaraza (benzerini getirme) rezilliğinden daha hafif olduğu için onu buna tercih ediyorlardı; bu yüzden Müseylime'nin başına geldiği gibi temizlenemez bir utanca ve rüsvalığa düşeceklerini bildiklerinden hiçbir gün onunla yarışacak bir söz söyleyemediler, çünkü onlar Arapların en akıllıları idiler— ve bağlamın gösterdiği üzere cümlenin takdiri şöyle olunca: 'Allah'ın sizi var etmesi bakımından sen onlarla eşitsin; O, seni yarattığı gibi onları da yaratmıştır. Onların zannına göre senin O'nun katında bir ayrıcalığın yoktur: Seni yarattığı gibi onları da O mu yarattı ki senin getirdiğinin bir benzerini getirmeleri gereksin?' Bu, onların Allah'ı ikrar edip Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalan söylediğini iddia etmeleri varsayımına dayandığından; Yüce Allah, onları susturmak ve kaçtıkları muarazadan daha çirkin olan rezilliklerini ortaya dökmek üzere, İlah'ı inkâr etmeleri veya kendilerinin ilah olduklarını iddia etmeleri varsayımı üzerinden şöyle buyurdu: {أم خلقوا} “Yoksa onlar yaratıldılar mı?” Yani onların yaratılışı bu sağlam ve mükemmel şekilde gerçekleşti mi, {من غير شيء} “hiçbir şey olmadan”. Böylece açık akla muhalefet etmiş olurlar; zira yaratmanın yaratanla ilişkisi, yaratılanla ilişkisi gibi zorunludur. [Yoksa bu], senin bir yaratıcıya dayanıyor olman ve onların ise hiçbir şeye dayanmıyor olmaları sebebiyle onlardan daha güçlü olup onların karşı koyamayacağı bir şeyi getirdiğini kabul etmeleri için midir, yoksa bundan dolayı senden daha güçlü ve üstün olup sana karşı büyüklük taslamaları için midir? {أم هم الخالقون *} “Yoksa yaratanlar kendileri midir?” Yani bu vasfa sahip olanlar onlar mıdır ki kendilerini yaratmış olsunlar da böylece ortak sayılsınlar ve yaratan ile yaratılan bir olsun?
18947. Metin
وهو مثل القسم الذي قبله في عدم الاستناد إلى شيء أو يكون ثبوت هذا الوصف لهم موجباً لأن يكونوا على ثقة مما يقولون وللتكبر عليك، فإن ادعوا ذلك حكم أدنى الخلق بجنونهم؛ {أم خلقوا} أي على وجه الشركة {السماوات والأرض} فهم لذلك عالمون بما فيها على وجه الإحاطة واليقين حتى علموا أنك تقولته ليصير لهم رده والتهكم عليه.
Bu da hiçbir şeye dayanmama hususunda bir önceki kısım gibidir. Yahut bu vasfın onlarda bulunması, söylediklerinden emin olmalarını ve sana karşı büyüklük taslamalarını gerektirsin? Şayet bunu iddia ederlerse, yaratılmışların en aşağısı bile onların deliliğine hükmeder. {أم خلقوا} “Yoksa onlar mı yarattılar?” Yani ortaklık yoluyla, {السماوات والأرض} “gökleri ve yeri.” Dolayısıyla içindekileri kuşatıcı ve kesin bir şekilde biliyorlar da senin onu uydurduğunu bilip onu reddetme ve onunla alay etme hakkına mı sahip oldular?
18948. Metin
ولما كان التقدير: لم يكن شيء من ذلك ليكون لهم شبهة في الكلام فيك، عطف عليه قوله: {بل لا يوقنون *} أي ليس لهم نوع يقين ليسكنوا إلى شيء واحد لكونه الحق أو ليعلموا أن هذه الملازم الفاضحة تلزمهم فيكفوا عن أمثالهم {أم عندهم} أي خاصة دون غيرهم {خزائن} ولما كان ذكر الرحمة لا يقتضيه مقصود السورة الذي هو العذاب، لم تذكر كما في ص وسبحان فقيل: {ربك} المحسن إليك بإرسالك بهذا الحديث فيعلموا أن هذا الذي أثبت به ليس من قوله لأنه لا تصرف له في الخزائن إلا بهم، فيصح قولهم: إنك تقولته وحينئذ يلزمهم فضائح لا آخر لها، منها أن يأتوا بحديث مثله بل أحسن منه من تلك الخزائن {أم هم} لا غيرهم {المسيطرون *} أي الرقباء الحافظون والجبارون والمسلطون الرؤساء الحكماء الكتبة، ليكونوا ضابطين للأشياء كلها كما هو شأن كتّاب السر عند الملوك فيعلموا أنك تقولت هذا
Takdir: 'Senin hakkında konuşmalarına bir şüphe dayanağı olsun diye bunlardan hiçbirisi vuku bulmamıştır' şeklinde olunca, buna şu buyruğunu atfetti: {بل لا يوقنون *} “Hayır, onlar kesin olarak inanmazlar.” Yani hak olduğu için tek bir şeye bağlanıp huzur bulacakları bir kesin inançları yoktur veya bu rezil edici sonuçların kendilerini bağlayacağını bilip de benzerlerinden vazgeçsinler. {أم عندهم} “Yoksa onların yanında mıdır?” Yani başkasına değil de sırf onlara mı aittir, {خزائن} “hazineleri”. Sûrenin azap olan maksadı rahmetin zikredilmesini gerektirmediği için, Sâd ve İsrâ sûrelerinde olduğu gibi burada rahmet zikredilmeyip şöyle buyrulmuştur: {ربك} “Rabbinin”. Yani seni bu Kur'an ile göndererek sana ihsanda bulunan Rabbinin [hazineleri mi onların yanındadır?] Böylece ortaya koyduğun bu şeyin O'nun sözü olmadığını bilsinler; çünkü O'nun onlar olmaksızın hazinelerde hiçbir tasarrufu olmasın da senin onu uydurduğun yönündeki sözleri doğru çıksın! O takdirde onların boynuna sonu gelmez rezillikler biner; bunlardan biri de o hazinelerden onun bir benzerini, hatta daha güzelini getirmeleridir. {أم هم} “Yoksa onlar mıdır?” başkası değil, {المسيطرون *} “hâkim ve zorbalar (mutlak tasarruf sahipleri).” Yani kralların sır kâtiplerinin durumunda olduğu gibi her şeyi kontrol altında tutmak üzere gözeticiler, koruyucular, zorbalar, hükümran başkanlar ve kâtipler midirler ki
18949. Metin
الذكر لأنهم لم يكتبوا به إليك {أم لهم سلّم} يصعدون به إلى السماء {يستمعون} أي يتعمدون السمع لكل ما يكون فيها ومنها {فيه} أي في ذلك السلم وبسببه كما يكون بعض من يحضر مجالس الملوك في الدنيا ويعلم ما يقع فيها ليكونوا ضابطين لما يأتي من الملك فيعلموا أن ما قالوه فيك حق ولما كان من يكون هكذا متمكناً من الإتيان منها بالعجائب، سبب عنه قوله: {فليأت مستمعهم} إن ادعوا ذلك {بسلطان مبين *} أي حجة قاهرة بينة في نفسها، موضحة لأنها من السماء على صحة ما يرمونك به.
bunu sana yazmadıkları için senin bu zikri uydurduğunu bilsinler! {أم لهم سلّم} “Yoksa onların bir merdiveni mi var?” Göğe yükseldikleri, {يستمعون} “dinledikleri” yani gökte ve gökten olan her şeyi kasten dinledikleri, {فيه} “onun içinde (üzerinde)”. Yani dünyada kralların meclislerinde bulunup orada ne olduğunu bilen ve kraldan gelen şeyleri zapt eden kimseler gibi, senin hakkında söylediklerinin hak olduğunu bilmek için o merdivende ve onun vasıtasıyla [dinledikleri bir merdivenleri mi var?] Böyle olan bir kimse oradan harikalar getirmeye muktedir olacağından, buna dayandırarak şöyle buyurdu: {فليأت مستمعهم} “O halde dinleyicileri getirsin” şayet bunu iddia ediyorlarsa, {بسلطان مبين *} “apaçık bir delil.” Yani bizzat kendisi apaçık, seni itham ettikleri şeyin doğruluğuna dair gökten geldiğini açıklayan ezici bir hüccet [getirsin].
18950. Metin
ولما كان ما مضى على تقدير وجود الإله مع الشركة، وكان ادعاؤهم الولد عظيماً جداً لدلالته على حاجته وضعفه، وكان جعله بنات أعظم لأنه دال مع ضعفه على سفهه، دل على استعظامه بالالتفات إلى خطابهم بعذابهم فقال: {أم له البنات} أي كما ادعيتم {ولكم} أي خاصة {البنون *} لتكونوا أقوى منه فتكذبوا رسوله محمداً ﷺ وتردوا قوله من غير حجة فتكونوا آمنين من عذاب يأتيكم منه لضعفه وقوتكم، وهذه الأقسام كلها على تقدير التكذيب، وهي هنا بذكر ما على تقدير التصديق، وإنما وقع الرد فيها لعارض عرض.
Geçen kısımlar ortaklıkla birlikte İlah'ın varlığı varsayımına dayandığı, çocuk isnat etmeleri ise O'nun muhtaçlığına ve acziyetine delaleti bakımından son derece büyük bir cürüm olduğu ve bunu kız çocukları kılmak acziyetle birlikte sefahate delaleti bakımından daha da büyük olduğu için; onları azaplarıyla muhatap kılmaya iltifat ederek bu cürmün büyüklüğünü gösterip şöyle buyurdu: {أم له البنات} “Yoksa kızlar O'na ait de” yani sizin iddia ettiğiniz gibi, {ولكم} “size mi” yani sadece size mi aittir, {البنون *} “oğullar?” Ta ki O'ndan daha güçlü olasınız da O'nun elçisi Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayasınız, delilsiz olarak onun sözünü reddedesiniz ve O'nun zayıflığı, sizin ise gücünüz sebebiyle O'ndan size gelecek bir azaptan güvende olasınız! Bu kısımların tamamı yalanlama varsayımına göredir; buradaki ise tasdik varsayımına göre olanın zikridir ve buradaki ret ancak arız olan bir sebepten dolayı vuku bulmuştur.
18951. Metin
ولما كان المكذب بشيء قد يكون معترفاً بأنه من عند إله، وأن
Bir şeyi yalanlayan kimse, bazen onun bir İlah katından geldiğini ve
18952. Metin
إلهه متصف بجميع صفات الكمال فلا شريك له، وإنما تكذيبه لقادح لا يقدر عليه، وكرب رمى بجميع أنكاده إليه، أعرض عنهم التفاتاً إلى الأسلوب الأول فقال مخاطباً له ﷺ تنويهاً بذكره ورفعاً لعظيم قدره وتسلية لما يعلم من نفسه الشريفة البراءة منه: {أم تسألهم} أي أيها الطاهر الشيم البعيد عن مواضع التهم {أجراً} على إبلاغ ما أتيتهم به {فهم من مغرم} ولو قل، والمغرم: التزام ما لا يجب {مثقلون *} أي حمل عليهم حامل بذلك ثقلاً فهم لذلك يكذبون من كان سبباً في هذا الثقل بغير مستند ليستريحوا مما جره لهم من الثقل.
İlah'ının bütün yetkin sıfatlarla muttasıf olup hiçbir ortağının bulunmadığını ikrar edebilir; onun yalanlaması ancak güç yetiremediği bir kusur bulma çabasından ve bütün sıkıntılarıyla üzerine çöken bir kederden kaynaklanmaktadır. İlk üsluba iltifat ederek onlardan yüz çevirdi ve şanını yüceltmek, kadrinin büyüklüğünü artırmak ve tertemiz nefsinde bundan berî olduğunu bildiği şey hususunda onu teselli etmek üzere Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap ederek şöyle buyurdu: {أم تسألهم} “Yoksa sen onlardan istiyorsun da” yani ey ahlakı temiz, töhmet mevkilerinden uzak olan! {أجراً} “bir ücret” kendilerine getirdiğin şeyi tebliğ etmene karşılık, {فهم من مغرم} “onlar bir borç yüzünden” az da olsa; mağrem: vacip olmayan bir şeyi yüklenmektir, {مثقلون *} “ağır bir yük altındalar mı?” Yani bir yükleyici bununla onlara ağır bir yük yükledi de bu sebeple bu ağırlıktan kurtulmak için, dayandıkları bir delil olmaksızın bu ağırlığa sebep olan kimseyi yalanlıyorlar mı?
18953. Metin
ولما كان من يدعي الانفراد بشيء يحسد من يدعي مشاركته فيه قال: {أم عندهم} أي خاصة بهم {الغيب} أي علمه {فهم يكتبون *} أي يجددون للناس كتابة جميع ما غابة عنهم مما ينفعهم ويضرهم حتى يحسدونك فيما شاركتهم به منه، فيردوه لذلك، وينسبوك إلى ما نسبوك إليه مما يعلم كل أحد ترافعك عنه وبعدك منه {أم يريدون} بهذا القول الذي يرمونك به {كيداً} أي مكراً أو ضرراً عظيماً يطفئون به نور الله بزعمهم مع علمهم بأنك صادق فيه، فهم بسبب إرادتهم ذلك هكذا كان الأصل، ولكنه قال تعميماً وتعليقاً للحكم بالوصف: {فالذين كفروا} أي ستروا الأجلة تارة عناداً وتارة
Bir şeyde tek olduğunu iddia eden kimse, kendisiyle onda ortaklık iddia edeni kıskanacağından dolayı şöyle buyurdu: {أم عندهم} “Yoksa onların yanında mıdır?” Yani sadece onlara mı aittir, {الغيب} “gayb” yani onun ilmi, {فهم يكتبون *} “onlar da yazıyorlar mı?” Yani kendilerine fayda ve zarar verecek hususlardan kendilerine gizli kalan her şeyi insanlar için yeniden yazıyorlar da bu sebeple onunla ortak olduğun şey hususunda seni kıskanıyorlar, bu yüzden onu reddediyorlar ve herkesin senin ondan yüce ve uzak olduğunu bildiği şeyleri sana isnat ediyorlar mı? {أم يريدون} “Yoksa istiyorlar mı?” Seni itham ettikleri bu sözle, {كيداً} “bir tuzak”. Yani senin bunda doğru söylediğini bilmelerine rağmen, kendi zanlarınca Allah'ın nurunu söndürecekleri bir hile veya büyük bir zarar mı [istiyorlar?] Onların bunu istemeleri sebebiyle asıl ifade 'öyleyse tuzaklarına düşeceklerdir' şeklinde olmalıydı; ancak hükmü sıfata bağlamak ve genelleştirmek için şöyle buyurdu: {فالذين كفروا} “fakat inkâr edenlerin kendileri”. Yani delilleri bazen inatla, bazen de
18954. Metin
بالإعراض عن تأملها {هم} أي خاصة {المكيدون *} أي يختص وبال الكيد بلزومه لهم وقطعه لدابرهم لأن من كان الإله عليه كان خاسراً، وأقرب مآلهم من الكيد الظاهر في بدر عن انتهاء سنين عدتها عدة ما هنا من «أم» وهي خمسة عشرة مرة لأن بدراً كانت في الثانية من الهجرة، وهي الخامسة عشرة من النبوة، فقد سبب الله فيها من الأسباب ما أوجب سعيهم إلى هلاكهم بأمور خارقة للعادة، فلو كانت لهم بصائر لكفتهم في الهداية، والرد عن الضلالة والغواية.
üzerlerinde düşünmekten yüz çevirmek suretiyle örtenler, {هم} “onlardır” yani yalnızca onlardır, {المكيدون *} “tuzağa düşürülecek olanlar.” Yani tuzağın vebali, onlara yapışması ve köklerini kazıması suretiyle sadece onlara has kılınır; çünkü İlah'ın aleyhinde olduğu kimse hüsrandadır. Onların açık tuzaktan görecekleri en yakın akıbet, buradaki «em» lafızlarının sayısı olan on beş sayısının tamamlanmasıyla Bedir'de gerçekleşmiştir; çünkü Bedir, hicretin ikinci yılında, yani peygamberliğin on beşinci yılında vuku bulmuştur. Allah orada adet dışı hususlarla onların kendi helaklerine koşmalarını gerektiren sebepleri var etmiştir. Eğer basiretleri olsaydı, bu onları hidayete erdirmeye, sapıklıktan ve azgınlıktan döndürmeye yeterdi.
18955. Metin
ولما كان التقدير: أكذلك الأمر عادله بقوله: {أم لهم إله} يمنعهم من التصديق بكتابنا، أو يستندون إليه للأمان من عذابنا {غير الله} الذي أحاط بجميع صفات الكمال، فلا يمكن بوجه من الوجوه ولا على تقدير من التقادير أن يكون معه إله، ولذلك وصل به قوله: {سبحان الله} أي الملك الأعظم الذي تعالى أن يداني جنابه شائبة نقص {عما يشركون} من الأصنام وغيرها، وأخر سبحانه هذا القسم وهو من الشركة لكن بالغير لأنه آت على تقدير التصديق للرسول صلى ولأنه دينهم الذي أوقفهم عن الهدى، فأوقعهم في الردى، ليحتم بنفسه والتنزيه عن الإقسام فيحصل به غاية القصد والمرام.
Takdir: 'Durum böyle midir?' şeklinde olunca, buna denk olarak şöyle buyurdu: {أم لهم إله} “Yoksa onların bir ilahı mı var?” Kitabımızı tasdik etmekten onları alıkoyan yahut azabımızdan güvende olmak için sırtlarını dayadıkları bir ilah mı var, {غير الله} “Allah'tan başka”. Bütün yetkin sıfatları kuşatmış olan Allah'tan başka; öyle ki hiçbir surette ve hiçbir varsayımla O'nunla birlikte bir ilahın bulunması mümkün değildir. Bu sebeple hemen ardından şu buyruğunu ekledi: {سبحان الله} “Allah yücedir ve münezzehtir”. Yani zatına eksiklik şaibesinin yaklaşmasından yüce olan en büyük Hükümran münezzehtir, {عما يشركون} “onların ortak koştukları şeylerden.” Putlar ve diğer şeylerden [münezzehtir]. Yüce Allah, başkasıyla ortaklık kabilinden olan bu kısmı sonraya bıraktı; çünkü bu, Resûl'ü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tasdik etme varsayımı üzerinden gelmektedir ve onları hidayetten alıkoyup helake sürükleyen dinleridir; ta ki sûre bizzat kendisiyle ve yeminlerden tenzih ile mühürlensin de böylece en nihai gaye ve maksat hasıl olsun.
18956. Metin
والحاصل أنه قسم به سبحانه حالهم في ردهم القرآن إلى التكذيب وغيره، ولما كان التكذيب - وهو النسبة إلى الكذب وهو عدم المطابقة للواقع - إما في الإرسال، وإما في المعاني، وما وقع به الإرسال
Özetle: Yüce Allah onların Kur'an'ı reddetme hallerini yalanlama ve diğer kısımlara ayırmıştır. Yalanlama —yani gerçeğe uymama demek olan yalana nispet etme— ya elçilikte ya manalarda olur. Elçiliğin vuku bulduğu husus ise
18957. Metin
إما لنقص في الرسول وإما النقص في المرسل، والذي في الرسول إما أن يكون لأمر خارج عنه أو لأمر داخل فيه، ولما كان الخارج قد يكون معه نقص دخل بذاته، ولما كان ذلك قد يكون فيه ما يمدح به ولو من وجه، وهو الكهانة بدأ بها، وأتبعه الداخل لذلك بادئاً بما قد يمدح به وهو الشعر. ولما كان القول بجمع الكهانة والشعر والجنون في شخص واحد على غاية من ظهور التناقص لا يخفى، أتبعها الرمي بالتهكم على عقولهم. ولما كان الكذب في الرمي بالتقول قد يخفى، أتبعه دليله بالعجز عن المعارضة. ولما قسم ما رموا به الرسول، أتبعهم ما ألزمهم به في المرسل، ولما كان ذلك إما أن يكون بالتعطيل أو لا، وكان التعطيل أشد، بدأ به وهو الخلق من غير شيء، ولما كان النقص مع الإقرار بالوجود إما أن يكون بالشركة أولاً، وكان بالشركة إما أن يكون المكذب هو المشارك أولاً، وكانت الشركة المكذب أقعد في التكذيب بدأبها، ولما كانت شركة المكذب إما أن تكون في الخلق أو لا، وكان الأول إما أن يكون بخلق النفس أو الغير، وكانت الشركة بخلق النفس ألصق، بدأ بها قوله: {أم هم الخالقون} ولما كانت الشركة بغير الخلق إما أن يكون بضبط الحواس أو لا، وكان الثاني إما أن يكون بضبط الكتاب فيها وإليه الإشارة بالمسيطر، أو بضبط ما يؤمر به فيها وإليه الإشارة بالسلم أو بسفه صاحب الخزائن لرضاه بالبنات، وكان كل قسم أشد مما بعده رتبه هكذا. ولما انتهى ما يرجع
ya elçideki bir eksiklikten ya da gönderendeki bir eksiklikten kaynaklanır. Elçide olan eksiklik ise ya onun dışındaki bir durumdan ya da bizzat kendisindeki bir durumdan ileri gelir. Dıştaki durumla birlikte bazen bizzat kendisinde de bir eksiklik bulunabileceğinden ve bu durumda bir yönden övülebilecek bir nitelik de bulunabileceğinden —ki bu da kâhinliktir— söze onunla başladı; ardından bizzat kendisindeki duruma geçerek yine bir yönden övülebilecek olan şiirle başladı. Kâhinlik, şiir ve deliliğin tek bir şahısta toplanması iddiası son derece açık bir çelişki olduğundan, bunun peşinden akıllarıyla alay etme ithamını getirdi. Uydurma isnadındaki yalan bazen gizli kalabileceğinden, onun peşinden benzerini getirmekten aciz kalma delilini getirdi. Resûl'e isnat ettikleri şeyleri taksim ettikten sonra, gönderen (Allah) hakkında onların boynuna binen şeyleri sıraladı. Bu da ya inkâr (tatil) ile olur ya da olmaz; inkâr daha ağır olduğundan söze onunla başladı ki bu da hiçbir şey olmadan yaratılmadır. Varlığı ikrar etmekle birlikte eksiklik isnadı ya şirkle olur ya da olmaz; şirkle olduğunda ya yalanlayan bizzat ortak olandır ya da değildir. Yalanlayanın ortak olması yalanlamada daha ileri bir iddia olduğundan onunla başladı. Yalanlayanın ortaklığı ya yaratmada olur ya da olmaz; birincisi ya kendi nefsini yaratmada ya da başkasını yaratmada olur. Kendi nefsini yaratmadaki ortaklık iddiası daha yapışık olduğundan söze {أم هم الخالقون} “Yoksa yaratanlar kendileri midir?” buyruğuyla başladı. Yaratma dışındaki ortaklık ise ya duyuların zapt edilmesiyle olur ya da olmaz. İkincisi ya oradaki kitabın zapt edilmesiyle olur —ki buna «müseytır» ile işaret edilmiştir— ya da orada emredilenlerin zapt edilmesiyle olur —ki buna merdivenle işaret edilmiştir— veya kız çocuklarına razı olması sebebiyle hazineler sahibinin sefihliğiyle olur. Her kısım bir sonrakinden daha şiddetli olduğundan bunu bu şekilde tertip etti. Yalanlamaya raci olan kısımlar
18958. Metin
إلى التكذيب، أتبعه الرد لا للتكذيب بل لأمر آخر، ولما كان ذلك الأمر إما من الآتي أو من المأتي إليه أو من غيرهما، كان ما من الآتي ألصق بدأ به وهو المغرم، ولما كان ما من المأتي إليه إما لحسد أو غيره، وكان أمر الحسد أشد، بدأ به وهو المشاركة في الأبناء بما يكون به الفخر والرئاسة وهو علم الغيب - الناظر بوجه للكهانة المبدوء بها في قسم التكذيب، وآخر ما من الغير وهو الشريك المانع لهم من القبول، وخلطه بهذا القسم مع كونه قسيماً لما فرض فيه المكذب مشاركاً لخلوه عما قارن تلك الأقسام من التكذيب، هذا تمام القول في إبطال ما لزمهم فيما تقولوه في أمر القرآن، وقد تضمن ما ترى من تأصيله وتقسيمه وتفصيله من بيان مقدورات الله وعجائب مصنوعاته ما ألزمهم حتماً التوحيد الملزم بتصديق الرسالة والإذعان للحق مع ما له من الإعجاز في ترتيبه ونظمه وتهذيبه وتسهيله وتقريبه مجلوا أسلوبه العظيم بألفاظ هي الدر النظيم، ومعان علت عن لاحق بغريزة أو تعليم، يكاد لها أثبت القلوب يهيم فيطير، وأبلغ البلغاء في افنان روحها يتدله ويحير، فكان ذلك كما قال جبير بن مطعم ﵁ كما روى البخاري ومسلم وأبو داود والنسائي وابن ماجه ﵃ أن رسول الله ﷺ قرأ في المغرب بالطور، وقال البخاري في التفسير: فلما بلغ هذه الآية {أم خلقوا من غير شيء أم هم الخالقون} {أم خلقوا السماوات والأرض بل لا يوقنون أم عندهم خزائن ربك أم هم المسيطرون} كاد قلبي يطير، وقال ابن ماجه: فلما سمعه يقرأ {أم من غير شيء أم هم الخالقون} - إلى قوله - {فليأت مستمعهم بسلطان مبين} كاد قلبي يطير.
...yalanlamaya [yönelik olunca], bunun ardından yalanlamaya değil başka bir sebebe dayalı bir reddiye getirdi. Bu sebep ya getirenden ya kendisine getirilenden ya da bunların dışındakilerden kaynaklanacağı ve getirenden kaynaklanan [sebep konuya] daha bitişik olduğu için onunla başladı ki bu da ağır borç yüküdür (mağrem). Kendisine getirilenden kaynaklanan [sebep] ise ya hasetten ya da başka bir şeyden dolayı olup haset meselesi daha şiddetli olduğu için onunla başladı; bu da kendisiyle övünç ve riyasetin elde edileceği çocuklarda ortaklık ile yalanlama kısmında kendisiyle başlanan kâhinliğe bir yönüyle bakan gayb bilgisidir. Başkasından kaynaklanan son [sebep] ise onların kabul etmesine engel olan ortaktır. Yalanlayanın ortak kılındığı farz edilen şeyin bir kısmı olmasına rağmen bunu bu kısma karıştırması, o kısımlarla birlikte anılan yalanlamadan beri olmasındandır. Kur'an hakkında uydurdukları şeylerde kendilerine gerekenin iptali konusundaki sözün tamamı budur. Gördüğün üzere onun temellendirilmesi, kısımlara ayrılması ve ayrıntılandırılması; Allah'ın kudretini ve hayranlık uyandıran yaratışlarını açıklayarak, tertibi, nazmı, tehzibi, kolaylaştırılması ve yaklaştırılmasındaki mucizevilikle birlikte, elçiliği tasdik etmeyi ve hakka boyun eğmeyi zorunlu kılan tevhidi onlara kesin bir şekilde gerekli kılmıştır. Onun yüce üslubu, dizilmiş inci misali lafızlarla ve fıtrat yahut eğitim yoluyla kimsenin erişemeyeceği manalarla tecelli etmiştir; öyle ki onun karşısında en sebatkâr kalpler bile kendinden geçip uçacak gibi olur ve en beliğ söz ustaları onun ruhunun dalları arasında hayran kalıp şaşkına döner. Nitekim Cübeyr b. Mut'ım'ın radıyallâhu anh dediği gibi olmuştur; Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin radıyallâhu anhum rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem akşam namazında Tûr sûresini okudu. Buhârî Tefsir bölümünde şöyle demiştir: [Cübeyr] şu ayete: { أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ } “Yoksa onlar hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar, yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdırlar?” { أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بَلْ لاَ يُوقِنُونَ أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ } “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmazlar. Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa hâkim olanlar onlar mıdır?” ulaştığında: “Neredeyse kalbim uçacaktı” dedi. İbn Mâce ise şöyle rivayet etmiştir: Onu { أَمْ مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ } “Yoksa onlar hiçbir şey olmadan mı yaratıldılar, yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdırlar?” ayetinden { فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ } “...dinleyenleri apaçık bir delil getirsin” sözüne kadar okurken işittiğinde: “Neredeyse kalbim uçacaktı” dedi.
18960. Metin
وسبق في أول السورة ما ذكره البغوي من هذا الحديث.
Sûrenin başında Begavî'nin bu hadisten zikrettiği kısım geçmişti.
18961. Metin
ولما كان التقدير تسكيناً لقلب من يريد إجابتهم إلى الآيات المقترحات طمعاً في إيمانهم: فلقد تلونا عليهم في هذه السورة وغيرها من الآيات، وخلونا من المعجزات البينات، وأتينا من تناقضهم في هذه التقسيمات، بما يهد الجبال الشامخات، وبينا من فضائحهم بحسن سوقها وحلاوة ذوقها، وصحة معانيها وإحكام مبانيها، ما يزلزل الراسيات، ويحل العزمات، ويفرج الأزمات، ويصد ذوي المروات عن أمثال هذه النقائص الفاضحات، لما لها من الأدلة الواضحات، ولكنهم لما ألزمناهم به من العكس لا يؤمنون، وكدناهم بما أعمينا من بصائرهم فهم لا يعلمون أنهم المكيدون، عطف عليه قوله: {وإن يروا} أي معاينة {كسفاً} قطعة، وقيل: قطعاً واحدتها كسفة مثل سدرة وسدر {من السماء} نهاراً جهاراً {ساقطاً يقولوا} لدداً وتجلداً في البغي إصراراً، وتعلقهم بما أمكنهم من الشبه تخييلاً على العقول وإيقافاً لذوي الآراء والفهوم دأب الأصيل في نصر الباطل ومكابرة الحق لما لهم من العراقة في عمى القلوب بما لنا من القدرة على صرفهم عن وجوه الأمر: هذا {سحاب} فإن قيل
İman etmelerini umarak onların teklif ettikleri mucizelere olumlu cevap vermek isteyen kimsenin kalbini teskin etmek üzere takdir şöyle olunca: 'Biz bu sûrede ve diğerlerinde onlara ayetleri okuduk, apaçık mucizeleri sergiledik; bu taksimatlarda onların çelişkilerini, yüce dağları yerle bir edecek şekilde ortaya koyduk. Güzelce sevk edilmesi, tatlılığı, manalarının doğruluğu ve yapısının sağlamlığı ile sarsılmaz dağları sarsacak, azimleri çözecek, sıkıntıları giderecek ve açık delilleri sebebiyle mürüvvet sahiplerini bu tür rezil edici kusurlardan alıkoyacak şekilde rezilliklerini beyan ettik. Fakat kendilerini mahkûm ettiğimiz bu terslik sebebiyle iman etmezler; basiretlerini kör ettiğimiz şeylerle onlara tuzak kurduk da kendilerinin tuzağa düşürülenler olduğunu bilmezler.' Buna şu buyruğunu atfetti: {وإن يروا} “Ve görseler” yani gözleriyle müşahede etseler, {كسفاً} “bir parça (veya parçalar)”, bir parça demektir; 'sidre' ve 'sider' gibi tekili 'kisfe' olan parçalar anlamına geldiği de söylenmiştir, {من السماء} “gökten” güpegündüz, apaçık bir şekilde {ساقطاً يقولوا} “düşerken, derler ki:” inatlaşarak, azgınlıkta direnip diretmek suretiyle, akılları yanıltmak ve fikir ile anlayış sahiplerini durdurmak için ellerinden gelen şüphelere sarılarak —ki bu, kalplerinin körlüğündeki köklülükleri ve bizim onları işlerin hakikatinden çevirme kudretimiz sebebiyle batıla yardım edip hakka karşı büyüklenmede kökleşmiş kimselerin âdetidir—: Bu {سحاب} “Bu bir buluttur”. Şayet kendilerine:
18962. Metin
لهم: هو مخالف للسحاب بصلابته، قالوا: {مركوم *} أي تراكم بعضه على بعض فتصلب، ولذلك سبب عن هذا الحال الدال على أنهم وصلوا في عمى البصائر إلى أنه لو جاءتهم كل آية لا يؤمنون، قوله لنبيه ﷺ ومن تبعه: {فذرهم} أي اتركهم على شر أحوالهم {حتى يلاقوا} سعياً بسوء أعمالهم {يومهم} كما أنه هو يسعى إليهم لاستحقاقهم لما فيه {الذي فيه} لا في غيره لأن ما حكمنا به لا يتقدم ولا يتأخر {يصعقون *} بالموت من شدة الأهوال وعظيم الزلزال كما صعق بنو إسرائيل في الطور، ولكنا لانقيمهم كما أقمنا أولئك إلا عند النفخ في الصور لنحشرهم إلى الحساب الذي يكذبون به، والظاهر أن هذا اليوم يوم بدر فإنهم كانوا قاطعين بالنصرة فيها فما أغنى أحد منهم عن أحد شيئاً كما قال أبو سفيان بن الحارث: ما هو إلا أن لقيناهم فمنحناهم أكتافنا يقتلوننا كيف شاؤوا ويأسروننا كيف شاؤوا. {يوم لا يغني} أي بوجه من الوجوه {عنهم كيدهم} الذي يرمونه بهذه الأقوال المتناقضة {شيئاً} أي من الإغناء في دفع شيء يكرهونه من الموت ولا غيره كما يظنون أنه يغني عنهم في غير ذلك من أحوال هذه الدار بتثبيط الناس عن اتباع القرآن بما يصفونه به من البهتان {ولا هم ينصرون *} أي لا يتجدد لهم نصر من أحد ما في ساعة ما.
"Sertliğiyle buluttan farklıdır" denilse, şöyle derler: {مركوم *} “üst üste yığılmış.” Yani birbiri üzerine yığılmış ve sertleşmiş [bir buluttur]. Bu sebeple, onların her türlü ayet gelse bile iman etmeyecek derecede kalp körlüğüne ulaştıklarını gösteren bu durumun peşinden Peygamberine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ona tâbi olanlara şöyle buyurdu: {فذرهم} “Bırak onları” yani onları en kötü halleri üzere bırak, {حتى يلاقوا} “karşılaşıncaya kadar” kötü amelleriyle koşarak, {يومهم} “o günleriyle” tıpkı onun da içindekini hak etmeleri sebebiyle onlara doğru koştuğu gibi, {الذي فيه} “ki o günde” başka günde değil; zira bizim hükmettiğimiz şey ne öne geçer ne de ertelenir, {يصعقون *} “çarpılıp helak edileceklerdir (yere serileceklerdir).” Tıpkı Tûr'da İsrailoğullarının çarpıldığı gibi dehşetli korkulardan ve büyük sarsıntıdan ölümle [çarpılacaklardır]. Fakat biz onları, yalanladıkları hesaba toplamak için Sûr'a üfürülünceye kadar onlar gibi diriltmeyeceğiz. Zahir olan odur ki bu gün Bedir günüdür; zira onlar orada zafere kesin gözüyle bakıyorlardı ama hiçbiri diğerinden hiçbir şeyi savamadı. Nitekim Ebû Süfyân b. el-Hâris şöyle demiştir: "Onlarla karşılaşır karşılaşmaz arkamızı döndük; bizi diledikleri gibi öldürüyor, diledikleri gibi esir alıyorlardı." {يوم لا يغني} “O gün fayda vermez” yani hiçbir şekilde, {عهم كيدهم} “onlara tuzakları” bu çelişkili sözlerle savurdukları [tuzakları], {شيئاً} “hiçbir şey”. Yani ölümden ve diğer şeylerden hoşlanmadıkları bir şeyi savuşturmada hiçbir fayda sağlamaz; tıpkı bu dünya yurdunun diğer hallerinde, Kur'an'a taktıkları iftiralarla insanları ona uymaktan alıkoyarak bunun kendilerine fayda vereceğini zannettikleri gibi, {ولا هم ينصرون *} “ve onlara yardım da edilmez.” Yani hiçbir kimseden hiçbir vakitte onlara yeni bir yardım gelmez.
18963. Metin
ولما أفهم هذا الكلام السابق أن التقدير: فإن لكل ظالم في ذلك
Önceki bu söz, takdirin: 'Şüphesiz o günde her zalim için
18964. Metin
اليوم عذاباً لا يحيط به الوصف، فإن الإصعاق من أشد ما يكون من العذاب، عطف عليه قوله مؤكداً لما لهم من الإنكار أي ينصر عليهم المؤمنون وهم من الكثرة والقوة بحيث لا مطمع فيهم لأحد لا سيما لمن هم مثل في الضعف والقلة {وإن} وكان الأصل لهم، ولكنه أظهر تعميماً وتعليقاً للحكم بالوصف فقال: {للذين ظلموا} أي أوقعوا الأشياء في غير مواقعها كما يقولونه في القرآن، ويفعلونه من العصيان ويعتقدون من الشرك والبهتان {عذاباً دون ذلك} أي غير عذاب ذلك اليوم الصعب المرير، أو أدنى رتبة منه، إن كان المراد بالعصق ما يكون بعد البعث فبعذاب البزرخ في القبور، وإن كان المراد به الموت فيما يلقونه في الدنيا من عذابي بواسطتكم مثل تحيزكم إلى الأنصار في دار الهجرة ومعدن النصرة وصيرورتكم في القوة بحيث تناصبونهم الحرب، وتعاطونهم الطعن والضرب، فتكونوا بعد أن كنتم طوع أيديهم قذى في أعينهم وشجاً في حلوقهم ودحضاً لأقدامهم ونقضاً لإبرامهم، ومثل القحط الذي حصل لهم والسرايا التي لقيتموها فيها مثل سرية حمزة أسد الله وأسد رسوله، وعبيدة بن الحارث وعبيد الله بن جحش التي كانت مقدمة لغزوة بدر.
nitelendirilmesi mümkün olmayan bir azap vardır; zira çarpılma (sâika) azabın en şiddetlilerindendir' şeklinde olduğunu hissettirince; onların inkârını pekiştirmek üzere —yani kendileri kimsede tamah bırakmayacak kadar çokluk ve kuvvete sahipken, hele hele zayıflık ve azlıkta misal olan kimseler tarafından müminlerin kendilerine galip geleceğini inkâr etmelerine karşılık— şu buyruğunu atfetti: {وإن} “Ve şüphesiz”. Asıl ifade 'onlar için' şeklinde olmalıydı; ancak hükmü sıfata bağlamak ve genelleştirmek için açık isim kullanarak şöyle buyurdu: {للذين ظلموا} “o zulmedenler için vardır”. Yani Kur'an hakkında söyledikleri, işledikleri isyanlar ve inandıkları şirk ve iftiralarla şeyleri yerli yerine koymayanlar için [vardır], {عذاباً دون ذلك} “bundan başka bir azap”. Yani o zorlu ve acı günün azabından başka veya ondan daha alt derecede bir azap vardır. Eğer çarpılmaktan maksat kıyametten sonraki durum ise bu, kabirlerdeki berzah azabıdır. Şayet bundan maksat ölüm ise, hicret yurdu ve nusret kaynağında Ensar'a sığınmanız, onlarla savaşa girişecek, onlara kılıç ve mızrak darbesi indirecek bir güce ulaşmanız, onların emri altındayken onların gözüne batan bir çöp, boğazlarına takılan bir kemik, ayaklarını kaydıran ve bağlarını çözen bir hale gelmeniz; ayrıca başlarına gelen kıtlık ve Allah'ın ve Resûlü'nün aslanı Hamza'nın, Ubeyde b. el-Hâris'in ve Bedir Gazvesi'nin öncüsü olan Ubeydullah b. Cahş'ın seriyyeleri gibi karşılaştığınız seriyyeler vasıtasıyla dünyada azabımdan tadacakları şeylerdir.
18965. Metin
ولما كان بعضهم يبصر هذا مثل عتبة بن ربيعة والوليد بن مغيرة والنضر بن الحارث ويقولون: والله ما هو شاعر ولا كاهن ولا ساحر ولا مجنون، وليكونن لقوله الذي يقول نبأ، قال: {ولكن أكثرهم}
Utbe b. Rebîa, Velîd b. Mugîre ve Nadr b. el-Hâris gibi bazısı bunu görüp: "Vallahi o ne bir şairdir ne bir kâhindir ne bir büyücüdür ne de delidir; onun söylediği bu sözün mutlaka büyük bir haberi olacaktır" dedikleri için şöyle buyurdu: {ولكن أكثرهم} “Fakat onların çoğu”
18966. Metin
بسبب ما يرون من كثرتهم وحسن حالهم في الدنيا وقوتهم {لا يعلمون *} أي يتجدد لهم علم بتقويتكم عليهم لأنهم لا علم لهم أصلاً حتى يروا ذلك معاينة.
dünyadaki çokluklarını, hallerinin iyiliğini ve güçlerini görmeleri sebebiyle, {لا يعلمون *} “bilmezler.” Yani bunu bizzat gözleriyle görünceye kadar hiçbir bilgiye sahip olmadıklarından, sizin onlara karşı güçlendirileceğinize dair kendilerinde yeni bir bilgi oluşmaz.
18967. Metin
ولما كان العلم المحيط من الملك القاهر أعظم مسل للولي وأكبر مخيف للعدو، قال عاطفاً على {فذرهم} أو على ما تقديره: فكن أنت العلماء بذلك ليكون فيه لك أعظم تسلية: {واصبر} أي أوجد هذه الحقيقة لتصبر على ما أنت فيه من أداء الرسالة وما لها من الكلف من أذى الناس وغيره ولكونه في مقام الإعراض عن الكفار وكون إعراضه عنهم أصعب عليه من مقاساة إنذاره وإن نشأ عنها تكذيبهم واستهزاؤهم، اشتدت العناية هنا بالصبر فقدم، وأيضاً فإن الإعراض عنهم مقتض لعدهم فانين، وذلك هو مقام الجمع، والجمع لا يصلح إلا بالفرق، فلذلك قدم الأمر بالصبر، وذكر الحكم إشارة إلى أنه متمكن في مقام الفرق كما أنه عريق في مقام الجمع بخلاف المدثر، فإن سياقها للإنذار الناشىء عنه غاية الأذى فاشتدت العناية هناك بتقديم ذكر الإله نظراً إلى الفناء عن الفانين وإن كان مباشراً لدعائهم، وعبر بما يذكر بحسن التربية زيادة في التعزية فاقتضى هذا السياق أن رغبه سبحانه بقوله: {لحكم ربك} أي المحسن إليك فإنه هو المريد لذلك ولو لم يرده لم يكن شيء منه، فهو إحسان منه إليك وتدريب لك وترقية في معارج
Kahhar olan Melik'in kuşatıcı ilmi, dost için en büyük teselli, düşman için ise en büyük korkutucu unsur olduğundan; {فذرهم} “Bırak onları” buyruğuna yahut senin için en büyük teselli olsun diye 'Bunu bilen sen ol' takdirindeki cümleye atıfla şöyle buyurdu: {واصبر} “Sabret”. Yani risaleti tebliğ etme konusunda içinde bulunduğun duruma ve bunun getirdiği insanların eziyeti gibi külfetlere sabretmek için bu hakikati ortaya koy. Kâfirlerden yüz çevirme makamında olması ve onlardan yüz çevirmenin, her ne kadar yalanlamaları ve alayları bundan doğsa da onları uyarma sıkıntısına katlanmaktan kendisine daha ağır gelmesi sebebiyle, burada sabra gösterilen ihtimam şiddetli olmuş ve öne alınmıştır. Ayrıca onlardan yüz çevirmek, onları yok hükmünde saymayı gerektirir ki bu da 'cem' (birlik) makamıdır; cem ise ancak 'fark' (farklılıkları gözetme) ile sahih olur. Bu sebeple sabır emri öne alınmış ve cem makamında köklü olduğu gibi fark makamında da yetkin olduğuna işaret etmek üzere 'hüküm' zikredilmiştir. Müddessir Sûresi ise bunun aksinedir; zira onun bağlamı, neticesinde en büyük eziyetin doğduğu uyarı hakkındadır. Bu sebeple orada, her ne kadar bizzat onları davet etmekle meşgul olsa da fani olanlardan fena bulmayı gözeterek İlah'ın zikrinin öne alınmasına büyük ihtimam gösterilmiştir. Teselliyi artırmak için güzel terbiyeyi hatırlatan ifade kullanılmış ve bu bağlam Yüce Allah'ın şu buyruğuyla onu teşvik etmesini gerektirmiştir: {لحكم ربك} “Rabbinin hükmüne”. Yani sana ihsanda bulunan Rabbinin [hükmüne sabret]; zira bunu dileyen O'dur, şayet O dilemeseydi bundan hiçbir şey olmazdı. Bu, O'ndan sana bir ihsan, bir talim ve
18968. Metin
الحكم، وسبب عن ذلك قوله لما يغلب على الطبع البشري في بعض أوقات الامتحان من نوع نسيان: {فإنك بأعيننا} جمع لما اقتضته نون العظمة التي هذا سياقها، وهي ظاهرة في الجمع وإشارة إلى أنه محفوف بالجنود الذين رؤيتهم من رؤيته سبحانه فهو مكلوء مرعى به وبجنوده وفاعل في حفظه فعل من له أعين محيطة بمحفظه من كل جهة من جهاته.
hikmet basamaklarında bir yükseliştir. İmtihan zamanlarında beşerî tabiata galip gelen bir tür unutkanlıktan ötürü buna dayandırarak şöyle buyurdu: {فإنك بأعيننا} “Çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin (muhafazamız altındasın).” Bağlamı bu olan azamet 'nûn'unun gerektirdiği üzere çoğul getirilmiştir ve bu çoğulda zahirdir; ayrıca görülmeleri Yüce Allah'ın görmesinden sayılan ordularla kuşatıldığına, dolayısıyla bizzat O'nun ve ordularının gözetimi ve koruması altında olduğuna, O'nun korumasında korunanı her cihetten kuşatan gözlere sahip birinin fiilini işlediğine bir işarettir.
18969. Metin
ولما كانت الطاعة أعظم ناصر وأكبر معز، وكانت الصلاة أعظمها قال: {وسبح} أي أوقع التنزيه عن شائبة كل نقص بالقلب واللسان والأركان، متلبساً {بحمد ربك} أي المحسن إليك، فأثبت له كل كمال مع تنزيهه له عن كل نقص، فلا يكون في ملكه ما لا يريد ولا يريد إلا ما هو حكمة بالغة {حين تقوم *} أي من الليل في جميع الأوقات التي هي مظنة القيام على الأمور الدنيوية والأشغال النفسانية، وهي أوقات النهار الذي هو للانتشار بصلاة الصبح والظهر والعصر، وتحتمل العبارة التسبيح عند كل قيام بكفارة المجلس وهو «سبحانك اللهم وبحمدك أشهد أن لا إله أنت أستغفرك وأتوب إليك» فإنها تكفر ما كان في المجلس - كما رواه أبو داود والترمذي وقال: حسن صحيح غريب والنسائي وابن حبان في صحيحه عن أبي هريرة ﵁ عن النبي ﷺ {ومن الليل} الذي هو محل السكون والراحة {فسبحه} كذلك بالنية والقول كلما انتبهت وبالفعل بصلاة
İtikat ve itaat en büyük yardımcı ve en büyük teselli edici, namaz da bunların en büyüğü olduğundan şöyle buyurdu: {وسبح} “Ve tesbih et”. Yani kalple, dille ve azalarla her türlü eksiklik şaibesinden tenzih etmeyi gerçekleştir, {بحمد ربك} “Rabbinin hamdiyle”. Yani sana ihsanda bulunan Rabbinin [hamdiyle], O'nu her türlü noksanlıktan tenzih etmekle birlikte O'na her türlü yetkinliği nispet et; zira O'nun mülkünde O'nun dilemediği hiçbir şey bulunmaz ve O ancak nihai bir hikmet olanı diler, {حين تقوم *} “kalktığın zaman.” Yani geceden, dünyevi işler ve nefsanî meşgaleler için kalkılması muhtemel olan bütün vakitlerde; ki bunlar insanların dağılma vakti olan gündüz vakitleridir: sabah, öğle ve ikindi namazıyla [tesbih et]. Bu ifade, meclis kefareti olan ve mecliste meydana gelenleri örten «Allah'ım! Seni hamdinle tesbih ederim, şehadet ederim ki Senden başka ilah yoktur, Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim» duasıyla her kalkışta tesbihte bulunmayı da muhtemeldir —nitekim Ebû Dâvûd, Tirmizî (hasen-sahih-garib diyerek), Nesâî ve Sahîh'inde İbn Hibbân, Ebû Hüreyre'den (radıyallâhu anh), o da Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet etmiştir. {ومن الليل} “Gecenin bir kısmında da” sükûnet ve istirahat mahalli olan [gecenin bir kısmında], {فسبحه} “O'nu tesbih et”. Aynı şekilde her uyandığında niyet ve sözle, fiil olarak da
18970. Metin
المغرب والعشاء وصلاة الليل، ولتعظيمه صرح بذلك وقدمه على الفعل، والضمير يعود على المضاف إليه، وأشار إلى التهجد بعد دخوله فيما قبله بقوله: {وإدبار النجوم *} أي وسبحه في وقت إدبارهم أي إذا أدبرت، وذلك من آخر الليل في نصفه الثاني: وكلما قارب الفجر كان أعلى وبالإجابة أولى، وإلى قرب الفجر تشير قراءة الفتح جمع دابر أي في أعقابها عند خفائها أو أفولها، وذلك بصلاة الفجر سنة وفرضاً أحق وأولى لأنه وقت إدبارها حقيقة، فصارت عبادة الصبح محثوثاً عليها مرتين تشريفاً لها وتعظيماً لقدرها فإن ذلك ينجي من العذاب الواقع، وينصر على العدو الدارع، من المجاهر المدافع، والمنافق المخادع، وقد رجع آخرها على أولها، ومقطعها على موصلها، بحلول العذاب على الظالم، وبعده عن الطائع السالم - والله الموفق.
akşam, yatsı ve gece namazıyla [tesbih et]. Onu yüceltmek için bunu açıkça zikretti ve fiilden öne aldı; zamir ise muzafun ileyhe dönmektedir. Daha önce geçenlerin içine dahil olduktan sonra teheccüde işaret ederek şöyle buyurdu: {وإدبار النجوم *} “ve yıldızların batışının ardından da.” Yani onların batıp kaybolduğu vakitte, yani kaybolup gittiklerinde O'nu tesbih et. Bu da gecenin sonundan, onun ikinci yarısındandır; fecir vaktine ne kadar yaklaşırsa o kadar üstün ve icabete daha layık olur. 'Dâbir'in çoğulu olarak fetha kıraati de fecrin yakınlığına işaret eder; yani gizlendikleri veya battıkları sırada onların peşinden [tesbih et]. Bu, sünnet ve farzıyla sabah namazında daha hak ve daha evladır; çünkü bu vakit hakikatte onların batıp kaybolma vaktidir. Böylece kadrini yüceltmek ve şereflendirmek üzere sabah ibadeti iki defa teşvik edilmiş oldu. Zira bu, vuku bulacak azaptan kurtarır; ister açıkça düşmanlık eden ister hilekâr münafık olsun zırh kuşanmış düşmana karşı yardım sağlar. Sûrenin sonu başına, bitişi başlangıcına zalimin üzerine azabın inmesi, itaatkâr ve selamette olan kimseden ise uzaklaşması yönüyle dönmüştür. Muvaffak kılan Allah'tır.