Münâfikûn

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

20222. Metin

سورة المنافقون

Münâfikûn Suresi

20223. Metin

مقصودها كمال التحذير مما يثلم الإيمان من الأعمال الباطنة، والترهيب مما يقدح في الإسلام من الأحوال الظاهرة، بمخالفة الفعل للقول فإنه نفاق في الجملة فيوشك يجر إلى كمال النفاق فيخرج من الدين ويدخل الهاوية، ليكون هذا التحذير سببا في صدق الأقوال ثم صدق الأعمال ثم صدق الأخلاق ثم صدق الأحوال ثم قف الأنفاس، فصدق القول أن لا يقول القائل إلا عن برهان، وصدق العمل أن لا يكطون للبدعة عليه سلطان، وصدق الأخلاق أن لا يلاحظ ما يبدو منه من الإحسان بعد المبالغة فيه بعين النقصان، وصدق الأحوال أن يكون على كشف وبيان وصدق الأنفاس أن لا يتنفس إلا عن وجود كالعيان، وتسميتها بالمنافقين واضحة في ذلك) بسم الله (الذي له الإحاطة العظمى علما وقدرة فمن زاغ أراده) الرحمن (الذي ستر بعموم رحمته من أراد من عباده وفضح من

Bu surenin maksadı; kalbî amellerden olup imanı zedeleyen şeylerden bütünüyle sakındırmak ve fiilin söze muhalif olması sebebiyle İslam'ı lekeleyen zahirî hallerden korkutmaktır. Zira bu muhalefet özü itibarıyla bir nifaktır; dolayısıyla insanı tam bir nifaka sürükleyip dinden çıkarması ve cehennemin çukuruna sokması an meselesidir. Ta ki bu sakındırma; sözlerin doğruluğuna, ardından amellerin doğruluğuna, sonra ahlakın doğruluğuna, ardından hallerin doğruluğuna ve nihayet nefeslerin [Rabbin huzurunda] durulmasına bir vesile olsun. Sözün doğruluğu, söyleyenin ancak bir delile dayanarak konuşmasıdır. Amelin doğruluğu, bidatin onun üzerinde bir hâkimiyetinin bulunmamasıdır. Ahlakın doğruluğu, insanın nefsinden sadır olan iyiliğe -onu ne kadar çoğaltsa da- eksiklik gözüyle bakmamasıdır. Hallerin doğruluğu, keşif ve açıklık üzere olmasıdır. Nefeslerin doğruluğu ise, gözle görürcesine bir mevcudiyetten başkasıyla nefes alıp vermemesidir. Surenin 'Münâfikûn' olarak isimlendirilmesi de bu maksadı açıkça göstermektedir. İlim ve kudret bakımından en yüce ihata sahibi olan Allah'ın adıyla ki, her kim haktan saparsa O'nu diler. (Er-Rahmân) olan Allah'ın adıyla ki, rahmetinin kuşatıcılığı ile kullarından dilediğinin ayıbını örter, dilediğini ise

20224. Metin

شاء وإن دقق مكره وأخفاه) الرحيم (الذي وفق أهل وده بإتمام نعمته لما يحبه ويرضاه.

tuzağını ne kadar inceltip gizlese de rezil rüsvay eder. (Er-Rahîm) olan Allah'ın adıyla ki, nimetini tamamlamak suretiyle sevdiği ve razı olduğu şeylere ulaştırmada muhabbet ehline tevfik ihsan eder.

20225. Metin

لما نهى سبحانه في الممتحنة عن اتخاذ عدوه ولياً، وذم في الصف على المخالفة بين القول والفعل، وحذر آخر الجمعة من الإعراض عن حال من أحوال النبي ﷺ على حال من الأحوال ولو مع الوفاق، لأن صورة ذلك كله صورة النفاق، قبح في أول هذه حال من أقبل عليه على حال النفاق، لأنه يكون كاليهود الذين حملوا التوراة ثم لم يحملوها، واستمرت السورة كلها في ذمهم بأقبح الذم ليكون زاجراً عن كل ما ظاهره نفاق، فقال تعالى: {إذا جاءك} أي يا أيها الرسول المبشر به في التوراة والإنجيل {المنافقون} أي العريقون في وصف النفاق وهو إسلام الظاهر وكفر الباطن، وأغلبهم من اليهود {قالوا} مؤكدين لأجل استشعارهم لتكذيب من يسمعهم لما عندهم من الارتياب: {نشهد} قال الحسن: هو بمنزلة يمين كأنهم قالوا: نقسم {إنك} - التأكيد لذلك وإيهاماً لأن قوة تأكيدهم لشدة رغبتهم في مضمون ما يقولونه {لرسول الله} أي الملك الذي له الإحاطة الكاملة، فوافقوا الحق بظاهر أحوالهم، وخالفوا بقلوبهم وأفعالهم.

Yüce Allah, Mümtehine Suresi'nde düşmanını dost edinmeyi yasaklayıp, Saf Suresi'nde söz ile fiil arasındaki çelişkiyi kınayınca ve Cuma Suresi'nin sonunda -zahirde bir uyum bulunsa dahi- Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hallerinden herhangi birinden hiçbir şekilde yüz çevrilmemesi konusunda uyarıda bulununca; çünkü bütün bunların sureti nifak suretidir; bu surenin başında da O'na nifak üzere yönelen kimsenin halini çirkin göstermiştir. Zira bu kimse, Tevrat'ı yüklenip de sonra onun gereğini yerine getirmeyen Yahudiler gibidir. Sure baştan sona onları en çirkin şekilde yermeye devam etmiştir ki, zahiri nifak kokan her şeyden caydırıcı olsun. Yüce Allah şöyle buyurdu: {إذا جاءك} “Sana geldikleri zaman” yani ey Tevrat ve İncil'de müjdelenen Elçi! {المنافقون} “o münafıklar” yani içi kâfir olup dıştan Müslüman görünmekten ibaret olan nifak vasfında kökleşmiş kimseler ki, bunların çoğu Yahudilerdendir, {قالوا} “dediler ki” içlerindeki şüphe sebebiyle kendilerini dinleyenlerin kendilerini yalanlayacağını hissettikleri için tekit ederek şöyle dediler: {نشهد} “Şahitlik ederiz”. Hasan dedi ki: Bu ifade yemin makamındadır, sanki 'yemin ederiz' demişlerdir. {إنك} “muhakkak sen” -bu tekit de aynı sebeple ve söyledikleri şeyin içeriğine duydukları aşırı arzudan dolayı tekitlerinin kuvvetli olduğu vehmini vermek içindir- {لرسول الله} “elbette Allah'ın elçisisin” yani tam bir ihata sahibi olan Hükümran'ın elçisisin. Böylece zahirî halleriyle hakka muvafakat etmiş, kalpleri ve fiilleriyle ise ona muhalefet etmişlerdir.

20226. Metin

ولما كانت الشهادة الإخبار عن علم اليقين لأنها من الشهود وهو كمال الحضور وتمام الاطلاع ومواطأة القلوب للألسنة، صدق سبحانه المشهود به وكذبهم في الإقسام بالشهادة ومواطأة ألسنتهم لقلوبهم فقال: {والله يعلم} أي وعلمه هو العلم في الحقيقة، وأكده سبحانه بحسب إنكار المنافقين فقال: {إنك لرسوله} سواء شهد المنافقون بذلك أم لم يشهدوا، فالشهادة بذلك حق ممن يطابق لسانه قلبه، وتوسط هذا بين شهادتهم وتكذيبهم لئلا يتوهم أن ما تضمنته شهادتهم من الرسالة كذب.

Şahitlik; şühûddan (yani tam bir hazır bulunma, eksiksiz bir vukûfiyet ve kalplerin dillere uyuşmasından) türediği için yakînî bir ilimden haber vermek anlamına geldiğinden, Yüce Allah şahitlik edilen hususu doğrulamış, ancak onların şahitlik yemini etmelerini ve dillerinin kalplerine uymasını yalanlayarak şöyle buyurmuştur: {والله يعلم} “Allah bilir ki” yani O'nun ilmi hakikatte ilim olan yegâne ilimdir. Yüce Allah münafıkların inkârına mukabil bu hususu tekit ederek şöyle buyurmuştur: {إنك لرسوله} “şüphesiz sen O'nun elçisisin”. Münafıklar buna ister şahitlik etsinler ister etmesinler bu böyledir. Dolayısıyla bu şahitlik, dili kalbine uyan kimse tarafından yapıldığında haktır. Bu cümlenin, onların şahitliği ile onların yalanlanması arasına girmesi, şahitliklerinin içerdiği risalet gerçeğinin yalan olduğu zannına kapılınmaması içindir.

20227. Metin

ولما كان ربما ظن أن هذا تأكيد لكلام المنافقين، دل على أنه تحقيق لمضمون كلامهم دون شهادتهم فقال: {والله} أي المحيط بجميع صفات الكمال {يشهد} شهادة هي الشهادة لأنها محيطة بدقائق الظاهر والباطن {أن المنافقين} أي الراسخين في وصف النفاق {لكاذبون *} أي في إخبارهم عن أنفسهم أنهم يشهدون لأن قلوبهم لا تطابق ألسنتهم فهم لا يعتقدون ذلك، ومن شرط قول الحق أن يتصل ظاهره باطنه وسره بعلانيته، ومتى تخالف ذلك فهو كذب، لا المراد أنهم كاذبون في صحة ما تضمنته شهادتهم من أنك رسول الله

Bunun, münafıkların sözünü tekit olduğu zannedilebileceğinden ötürü, onların şahitliklerini değil, sadece sözlerinin muhtevasını tahkik edip doğruladığını göstererek şöyle buyurdu: {والله} “Allah” yani bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Yüce Zat, {يشهد} “şahitlik eder ki” öyle bir şahitlikle ki, zahirin ve bâtının inceliklerini kuşattığı için hakiki şahitlik işte odur, {أن المنافقين} “kesinlikle o münafıklar” yani nifak vasfında kökleşmiş olanlar {لكاذبون *} “kesinlikle yalancıdırlar.” Yani şahitlik ettiklerine dair kendilerinden haber verme hususunda yalancıdırlar; çünkü kalpleri dillerine uymamaktadır ve onlar buna hakikaten inanmamaktadırlar. Oysa doğru sözün şartı, zahirinin bâtınıyla, içinin de dışıyla mutabık olmasıdır; bunlar birbirine muhalif olduğunda bu bir yalandır. Yoksa onların şahitliklerinin içerdiği senin Allah'ın elçisi olduğun hakikatinin doğruluğu hususunda yalancı oldukları kastedilmemiştir.

20228. Metin

والحاصل أن الشهادة تتضمن شيئين: صدق مضمون الخبر والإذعان له، فصدقهم في الأول وكذبهم في الثاني فصاروا بنفاقهم أسفل حالاً وشر مآلاً من اليهود.

Hülasa şahitlik iki şeyi içerir: Haberin içeriğinin doğruluğu ve ona boyun eğip teslim olmak. Yüce Allah onları birinci hususta doğrulamış, ikinci hususta ise yalanlamıştır. Böylece onlar nifakları sebebiyle durum itibarıyla Yahudilerden daha aşağı, akıbet itibarıyla da daha kötü olmuşlardır.

20229. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما أعقب حال المؤمنين فيما خصهم الله به مما انطوت عليه الآيات الثلاث إلى صدر سورة الجمعة إلى قوله: {والله ذو الفضل العظيم} [الجمعة: ٤] بذكر حال من لم ينتفع بما حمل حسبما تقدم، وكان في ذلك من المواعظ والتنبيه ما ينتفع به من سبقت له السعادة، أتبع بما هو أوقع في الغرض وأبلغ في المقصود، وهو ذكر طائفة بين أظهر من قدم الثناء عليهم ومن أقرانهم وأترابهم وأقاربهم، تلبست في الظاهر بالإيمان، وأظهرت الانقياد والإذعان، وتعرضت فأعرضت وتنصلت فيما وصلت، بل عاقتها الأقدار، فعميت البصائر والأبصار، ومن المطرد المعلوم أن اتعاظ الإنسان بأقرب الناس إليه وبأهل زمانه أغلب من اتعاظه بمن بعد عنه زماناً ونسباً، فأتبعت سورة الجمعة بسورة المنافقين وعظاً للمؤمنين بحال أهل النفاق، وبسط من قصصهم ما يلائم ما ذكرناه، وكان قيل لهم: ليس من أظهر الانقياد والاستجابة، ثم بني إسرائيل ثم كان فيما حمل كمثل الحمار يحمل أسفاراً بأعجب من حال إخوانكم زماناً وقرابة، وأنتم أعرف الناس

İmam Ebû Ca‘fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Allah, Cuma Suresi'nin başındaki üç ayetin içerdiği müminlerin hallerini ve onlara lütfettiği şeyleri {والله ذو الفضل العظيم} “Allah büyük lütuf sahibidir” [Cuma: 4] kavline kadar zikrettikten hemen sonra, daha önce geçtiği üzere kendisine yüklenen şeyden faydalanmayan kimselerin halini zikredince; bunda kendisi için ezelde saadet takdir edilmiş kimsenin istifade edeceği öğütler ve uyarılar bulunmaktaydı. Bunun ardından maksada daha uygun ve hedefe daha beliğ olan hususu getirdi. Bu da, kendilerine daha önce övgüde bulunulan kimselerin aralarında yaşayan, onların çağdaşları, akranları ve akrabaları olan; zahirde imana bürünmüş, itaat ve teslimiyet göstermiş, dine yönelip sonra yüz çevirmiş, ulaştığı şeyden geri dönmüş, bilakis takdirler kendilerini engellemiş de basiretleri ve gözleri körleşmiş bir topluluğu zikretmektir. Bilindiği üzere insanın kendisine en yakın olanlardan ve kendi zamanının ehlinden ibret alması, zamanca ve nesepçe kendisinden uzak olanlardan ibret almasından daha baskındır. Bu sebeple Cuma Suresi'ni, nifak ehlinin haliyle müminlere bir öğüt olmak üzere Münâfikûn Suresi takip etmiş ve zikrettiğimiz hususa uygun düşen kıssaları genişçe anlatılmıştır. Sanki onlara şöyle denilmiştir: İtaat ve icabet gösterip sonra İsrâiloğulları gibi olan ve ardından yüklendiği şey hususunda kitap yüklü eşeğin haline benzeyen kimsenin durumu; zaman ve akrabalık bakımından kardeşleriniz olan kimselerin halinden daha şaşırtıcı değildir. Oysa siz onları en iyi tanıyanlarsınız;

20230. Metin

بهم وأنهم قد كانوا في الجاهلية موصوفين بجودة الرأي وحسن النظر

onların Cahiliye döneminde isabetli görüş ve güzel kavrayışla nitelendirildiklerini bilirsiniz.

20231. Metin

{وإذا رأيتهم تعجبك أجسامهم وإن يقولوا تسمع لقولهم} [المنافقين: ٤] {ولكن المنافقين لا يفقهون} [المنافقين: ٧] قلت: وقد مر في الخطبة ما رويناه في مصنف ابن أبي شيبة من قول أناس من المؤمنين: كان رسول الله ﷺ يقرأ في الجمعة بسورة الجمعة والمنافقين فيبشر بها المؤمنين ويحرضهم، وأما سورة المنافقين فيوئس بها المنافقين ويوبخهم، وهذا نحو ما ذكرناه أولاً - انتهى.

{وإذا رأيتهم تعجبك أجسامهم وإن يقولوا تسمع لقولهم} “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin” [Münâfikûn: 4], {ولكن المنافقين لا يفقهون} “Fakat münafıklar anlamazlar” [Münâfikûn: 7]. Derim ki: Giriş kısmında İbn Ebî Şeybe'nin Musannef'inde rivayet ettiğimiz üzere bazı müminlerin şu sözü geçmişti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem cuma günü Cuma ve Münâfikûn surelerini okur; Cuma Suresi ile müminleri müjdeler ve teşvik eder, Münâfikûn Suresi ile de münafıkları ümitsizliğe düşürür ve onları azarlardı. Bu da başlangıçta zikrettiğimiz hususa benzemektedir. —Sözün sonu.—

20232. Metin

ولما كان المعنى أنهم لم يعتقدوا ما شهدوا به، وكان كأنه قيل: فما الحامل لهم على هذا الكلام المؤكد والكذب في غاية القباحة لا سيما عند العرب، علله بقوله مسمياً شهادتهم إيماناً لأن الشهادة تجري مجرى القسم في إرادة التوكيد، ولذلك يتلقى بما يتلقى به القسم: {اتخذوا} أي أخذو بجهدهم {أيمانهم} أي كلها من شهادتهم هذه المجتهد في توكيدها وكل يمين سواها {جنة} أي وقاية تقيهم المكاره الدنيوية ويستترون بها منها فيصونون بها دماءهم وأموالهم، فاستضاؤوا بنور الإجابة فلم ينبسط عليهم شعاع نور السعادة فانطفأ نورهم بقهر الحرمان، وبقوا في ظلمات القسمة السابقة بحكم الخذلان {فصدوا} أي فسبب لهم اتخاذهم هذا أن أعرضوا بأنفسهم مع سوء البواطن

Anlam; onların şahitlik ettikleri şeye kalpten inanmadıkları şeklinde olunca ve sanki: 'Peki onları böylesine tekitli konuşmaya ve özellikle Araplar nezdinde son derece çirkin olan yalanı söylemeye sevk eden nedir?' denilmiş gibi olunca, Yüce Allah onların şahitliklerini yemin olarak isimlendirip gerekçelendirmiştir. Çünkü şahitlik, tekit kastı bakımından yemin hükmündedir ve bu yüzden yeminin muamele gördüğü hükümle karşılanır: {اتخذوا} “Edindiler” yani bütün güçleriyle edindiler {أيمانهم} “yeminlerini” yani pekiştirmeye gayret ettikleri bu şahitliklerini ve bunun dışındaki bütün yeminlerini {جنة} “bir kalkan” yani kendilerini dünyevî sıkıntılardan koruyan ve arkasına gizlendikleri bir siper edindiler ki böylece kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. İcabet nuruyla aydınlanmak istediler ancak saadet nurunun şuaı onların üzerine yayılmadı; böylece nurları mahrumiyet kahrıyla söndü ve yüzüstü bırakılma hükmüyle ezelî taksimatın karanlıkları içinde kaldılar. {فصدوا} “Böylece yüz çevirdiler” yani bu kalkan edinmeleri, içlerinin kötülüğü

20233. Metin

وحرارة الصدور، وحملوا غيرهم على الإعراض لما يرى من سيئ أحوالهم بتلك الظواهر مع بقائهم على ما كانوا ألفوه من الكفر الذي يزينه الشيطان {عن سبيل الله} أي عن طريق الملك الأعظم الذي شرعه لعباده ليصلوا به إلى محل رضوانه، ووصلوا إلى ذلك بخداعهم ومكرهم بجرأتهم على الإيمان الحانثة التي يمشون حالهم بها لما شرعه الله في هذه الحنيفية السمحة من القناعة من الحالف بيمينه فيما لا يعلم إلا من قبله.

ve sinelerindeki kin ile birlikte bizzat kendilerinin yüz çevirmesine ve bu zahirî hallerle birlikte şeytanın süslediği alışılagelmiş küfürleri üzere kalmaları sebebiyle kötü hallerini gören başkalarını da yüz çevirmeye sevk etmelerine sebep oldu {عن سبيل الله} “Allah'ın yolundan” yani en yüce Hükümran'ın rızasına ulaşmaları için kullarına teşri kıldığı yoldan çevirdiler. Allah'ın bu hoşgörülü Hanîf dininde, yalnızca yemin edenin bilebileceği hususlarda yemin edenin sözüyle iktifa edilmesi hükmünü fırsat bilerek, işlerini yürütmek adına yalan yere ettikleri yeminlere cüret etmek suretiyle hile ve tuzaklarıyla bu duruma vardılar.

20234. Metin

ولما كان ما أخبر به من حالهم في غاية القباحة، أنتج قوله: {إنهم} وأكده لأن حالهم بعجبهم وعجب كثيراً ممن قاربهم {ساء ما كانوا} أي جبلة وطبعاً {يعملون *} أي يجددون عمله مستمرين عليه بما هو كالجبلة من جرأتهم على الله ورسوله ﷺ وخلص عباده بالأيمان الحانثة.

Onların halinden haber verilen bu husus son derece çirkin olunca, şu buyruk netice olarak geldi: {إنهم} “Şüphesiz onlar” -bu ifade tekit edilmiştir; zira onların hali kendilerini ve kendilerine yaklaşan pek çok kimseyi hayrete düşürmüştür- {ساء ما كانوا} “ne kötü bir şeydir” yani bir huy ve tabiat olarak {يعملون *} “yapageldikleri şeyler!” Yani yalan yere yeminlerle Allah'a, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve O'nun ihlaslı kullarına karşı cüret göstermek suretiyle bir fıtrat gibi sürekli yenileyip devam ettirdikleri amelleri ne kötüdür!

20235. Metin

ولما كانت المعاصي تعمي القلب فكيف بأعظمها، علله بقوله: {ذلك} أي الأمر العظيم في البعد من الخير من الكذب بالإخبار بالشهادة والحلف على الصدق والصد عن السبيل والوصف لعملهم بالسوء {بأنهم آمنوا} أي بسبب أنهم أقروا بالإيمان بألسنتهم من غير مطابقة لقلوبهم. ولما كان الكفر مستبعداً فكيف إذا كان بعد الإقرار، عبر بأداة البعد لذلك ولتفهم الذم على التعقيب من باب الأولى، ولئلا يتوهم أن الذم إنما هو على تعقيب الإيمان بالكفر فقط، لا على مطلقه،

Günahlar kalbi körleştirdiğine göre, hele hele günahların en büyüğü nasıl körleştirmesin! Yüce Allah bunu şu buyruğu ile gerekçelendirdi: {ذلك} “İşte bu” yani şahitlik haberinde yalan söylemek, doğruluğa yemin etmek, yoldan alıkoymak ve amellerinin kötülükle vasıflanması gibi hayırdan son derece uzak olan bu büyük durum, {بأنهم آمنوا} “onların iman etmeleri sebebiyledir” yani kalplerine uymaksızın dilleriyle imanı ikrar etmeleri sebebiyledir. İnkâr uzak bir ihtimal olarak görüldüğünden, hele ikrardan sonra vuku bulması daha da uzak olduğundan, bu sebeple ve kınamanın öncelikle imanın peşinden gelen inkâra yönelik olduğunu anlatmak ve kınamanın sadece imanın peşinden gelen küfre mi yoksa mutlak küfre mi ait olduğu vehmini engellemek için uzaklık edatı ile ifade edilmiştir.

20236. Metin

فالتعبير بثم يفهم أن من استمر طول عمره على الإيمان ثم كفر قبل موته بلحظة كان له هذا الذم فقال: {ثم كفروا} أي سراً فهابوا الناس ولم يهابوا الله. ولما كان مجرد الطبع على القلب في غاية البشاعة، كان مفهماً لبشاعة ما كان منه من الله من باب الأولى، بني للمجهول قوله: {فطبع} أي فحصل الطبع وهو الختم مع أنه معلوم أنه لا يقدر على ذلك غيره سبحانه {على قلوبهم} لأجل اجترائهم على ما هو أكبر الكبائر على وجه النفاق حتى مرنوا على الكفر واستحكموا فيه، وكذلك من ترك الجمعة ثلاث مرات تهاوناً بها {فهم} أي فتسبب عن ذلك أنهم {لا يفقهون *} أي لا يقع لهم فقه في شيء من الأشياء فهم لا يميزون صواباً من خطأ ولا حقاً من باطل لأن المختوم عليه لا يصل إليه شيء ولا يخرج منه شيء.

(Sümme / sonra) edatıyla ifade edilmesi, ömrü boyunca iman üzere devam edip de ölümünden bir an önce kâfir olan kimsenin de bu kınamaya muhatap olacağını anlatır. Şöyle buyurdu: {ثم كفروا} “sonra inkâr ettiler” yani gizlice inkâr ettiler; insanlardan korktular da Allah'tan korkmadılar. Kalbin sadece mühürlenmesi dahi son derece çirkin olduğuna göre, bu mührün Allah katından olmasının çirkinliği evleviyetle anlaşılır. Bu sebeple meçhul sîga ile şöyle buyuruldu: {فطبع} “Bunun üzerine mühür vuruldu” yani buna Yüce Allah'tan başkasının güç yetiremeyeceği bilinmekle beraber mühürleme ve damgalama gerçekleşti {على قلوبهم} “kalplerine”. Bu, nifak yoluyla büyük günahların en büyüğüne cüret etmeleri ve nihayet küfre alışıp onda kökleşmeleri sebebiyledir. Aynı şekilde hafife alarak üç defa cuma namazını terk eden kimse de böyledir. {فهم} “Bu yüzden onlar” yani bundan kaynaklı olarak {لا يفقهون *} “anlamazlar.” Yani hiçbir şeyde onlar için bir anlayış ve idrak gerçekleşmez; doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırt edemezler. Çünkü üzerine mühür vurulmuş olana hiçbir şey ulaşamaz ve ondan hiçbir şey çıkmaz.

20237. Metin

ولما وصف سبحانه بواطنهم بما زهد فيهم لأن الإنسان بعقله كما أن المأكول بشكله، وكانت لهم أشكال تغر ناظرها لأن العرب كانت تقول: جمال المنظر يدل غالباً على حسن المخبر، قال تعالى: {وإذا رأيتهم} أي أيها الرسول على ما لك من الفطنة ونفوذ الفراسة

Yüce Allah, yenecek bir şeyin şekliyle değerlendirildiği gibi insanın da aklıyla değerlendirilmesi hasebiyle onların iç dünyalarını insanı kendilerinden soğutacak şekilde nitelendirince; Arapların 'Dış görünüşün güzelliği çoğu zaman iç alemin güzelliğine delalet eder' demesi sebebiyle onların da bakanı aldatan suretleri bulunduğundan, Yüce Allah şöyle buyurdu: {وإذا رأيتهم} “Onları gördüğün zaman” yani ey Resûl, sendeki anlayış ve derin ferasete rağmen

20238. Metin

أو أيها الرائي كائناً من كان بعين البصر {تعجبك أجسامهم} لضخامتها وصباحتها، فإن غايتهم كلها بصلاح ظواهرهم وترفيه أنفسهم، فهم أشباح وقوالب ليس وراءها ألباب وحقائق، قال ابن عباس ﵄: كان ابن أبي - يعني - الذي نزلت السورة بسببه - جسيماً فصيحاً صحيحاً ذلق اللسان، وقوم من المنافقين في مثل صفته وهم رؤساء المدينة، وكانوا يحضرون مجلس رسول الله ﷺ ويستندون فيه ولهم جهارة المناظر وفصاحة الألسن، وكان رسول الله ﷺ ومن حضر يعجبون بهياكلهم. ولما وصف البواطن والظواهر، وكان قولهم: المرء بأصغريه قلبه ولسانه مشروطاً كما هو ظاهر العبارة بمطابقة اللسان للقلب، قال معبراً بأداة الشك إشارة إلى أنهم لا يكلمونه ﷺ إلا اضطراراً لأنهم لا يحبون مكالمته ولا باعث لهم عليها لما عندهم من أمراض القلوب: {وإن يقولوا} أي يوجد منهم قول في وقت من الأوقات {تسمع لقولهم} أي لأنه يكون بحيث يلذذ السمع ويروق الفكر لما فيه من الادهان مع الفصاحة فهو يأخذ بمجامع القلب.

yahut ey gözüyle bakan herhangi bir kimse! {تعجبك أجسامهم} “kalıpları hoşuna gider” cüsselerinin iriliği ve güzelliği sebebiyle. Zira onların bütün gayesi dış görünüşlerini düzeltmek ve nefislerini rahata erdirmektir; onlar arkasında akıl ve hakikat bulunmayan karaltılar ve kalıplardan ibarettir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: İbn Übey -yani surenin inişine sebep olan kişi- iri yapılı, fasih, yakışıklı ve dili tatlı bir kimseydi. Münafıklardan bir topluluk da onun gibiydi ve onlar Medine'nin ileri gelenleriydi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisine katılır, orada yaslanarak otururlardı; gösterişli manzaraları ve fasih dilleri vardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve meclistekiler onların bu heybetli cüsselerine hayret ederlerdi. Yüce Allah iç ve dış hallerini vasfedince; 'Kişi iki küçük azasıyla, kalbi ve diliyledir' sözü de lafzın zahirinden anlaşıldığı üzere dilin kalbe uygun olması şartına bağlı bulunduğundan, kalplerindeki hastalıklar sebebiyle O'nunla konuşmayı sevmediklerini ve buna bir sevk edicileri bulunmadığını, ancak mecbur kaldıklarında O sallallâhu aleyhi ve sellem ile konuştuklarını ima etmek üzere şart edatıyla şöyle buyurdu: {وإن يقولوا} “Konuşurlarsa” yani herhangi bir zamanda onlardan bir söz sadır olursa {تسمع لقولهم} “sözlerini dinlersin.” Yani dillerindeki dalkavuklukla beraber fesahat de bulunduğu için kulağa hoş gelecek ve aklı çelecek tarzda olur, böylece kalpleri cezbeder.

20239. Metin

ولما أخبر عن ظاهرهم، دل على أن ذلك الظاهر أمر لا حقيقة له، وأنهم لما وطنوا أنفسهم على الوقاحة وخلعوا لباس الحياء بالكذب

Onların dış görünüşlerini haber verince, bu zahirî halin hakikati olmayan bir şey olduğuna ve onların yüzsüzlüğü huy edinip yalanla haya elbisesini sıyırdıklarında

20240. Metin

بذلوا جميع الجهد في تحسين القول لأنه لا درك عليهم فيه فيما يحسبون بوجه لأنهم لا يحسبون للآخرة حساباً فقال: {كأنهم} أي في حسن ظواهرهم وسوء بواطنهم وفي الجبن والخور وعدم الانتفاع بهم في شيء من فهم أو ثبات فإنهم لا حقيقة لهم {خشب} جمع كثرة لخشبة وهو دليل على كثرتهم. ولما كان الخشب ربما أطلق على المغروس، نفى ذلك بقوله منبهاً بالتشديد على الكثرة: {مسندة} أي قد قطعت من مغارسها وقشرت وأسندت إلى الجدر لئلا يفسدها التراب، فهي بيض تلوح تعجب ناظرها ولا ثبات لها ولا باطن بثمرة ولا سقي فلا مدد سماوي لها أصلاً يزكيها نوع زكاء فقد فقدت روح الإثبات الذي به كمالها كما فقد المنافق روح الإيمان الذي به كمال الناطق وبقاؤه، فهم في تلك الحالة أشباح بلا أرواح أجسام بلا أحلام.

ahirete hiçbir hesap biçmediklerinden kendilerine bir sorumluluk gelmeyeceği zannıyla sözü güzelleştirmek için bütün güçlerini sarf ettiklerine delalet ederek şöyle buyurdu: {كأنهم} “Sanki onlar” yani dış görünüşlerinin güzelliğinde, içlerinin kötülüğünde, korkaklık ve zafiyetlerinde, anlayış veya sebat namına kendilerinden hiçbir fayda elde edilememesinde; zira onların bir hakikati yoktur, {خشب} “ahşap kütükler gibidirler” bu kelime 'haşebe'nin çoğuludur ve onların çokluğuna delildir. 'Haşeb' kelimesi bazen dikili ağaçlar için de kullanılabileceğinden, şedde ile çokluğa dikkat çekerek şöyle buyurup bu manayı nefyetti: {مسندة} “dayanmış” yani dikili oldukları yerden kesilmiş, kabukları soyulmuş ve toprak onları çürütmesin diye duvarlara dayandırılmış kütükler gibidirler. Bunlar parıldayan beyaz kütüklerdir; bakana hayret verir ancak bir sebatları yoktur, meyve veren veya sulanan bir içleri de bulunmaz. Dolayısıyla onları zerre kadar arındıracak semavî bir medetleri asla yoktur. Ahşap kütük, kemalini sağlayan dikilip kök salma ruhunu kaybettiği gibi, münafık da konuşan varlığın kemalini ve bekasını sağlayan iman ruhunu kaybetmiştir. İşte onlar bu halde ruhsuz cesetler, akılsız gövdelerdir.

20241. Metin

ولما كان من يقول ما لا يفعل يصير متهماً لكل من يكلمه، لأنه لإخلافه له قد صار عدوه فيتوهم الناس كلهم أعداء له فيكسبه ذلك أشد الجبن، وذلك هو السبب الأعظم في تحسين قوله، قال: {يحسبون} أي لضعف عقولهم وكثرة ارتيابهم لكثرة ما يباشرون من سوء أعمالهم

Yapmadığı şeyi söyleyen kimse, kendisiyle konuşan herkes tarafından töhmet altında bırakılacağından; çünkü sözünden döndüğü için onun düşmanı haline gelmiştir ve bütün insanların kendisine düşman olduğunu vehmederek bu durum ona aşırı bir korkaklık kazandırır ki, sözlerini süslemelerinin en büyük sebebi de budur; şöyle buyurdu: {يحسبون} “Sanırlar” yani akıllarının zayıflığı ve bizzat işledikleri kötü amellerin çokluğundan kaynaklanan şüphelerinin fazlalığı sebebiyle sanırlar ki

20242. Metin

{كل صيحة} أي من نداء مناد في انفلات دابة أو إنشاد ضالة، ونحو ذلك {عليهم} أي واقعة. ولما كان من يظن عداوة الناس له يكون هو عدواً لهم، قال نتيجة ما مضى: {هم} أي خاصة {العدو} أي كامل العداوة بما دل عليه الإخبار بالمفرد الذي يقع على الجمع دون الجمع إشارة إلى أنهم - في شدة عداوتهم للاسلام وأهله وكمال قصدهم وشدة سعيهم فيه - على قلب واحد وإن أظهروا التودد في الكلام والتقرب به إلى أهل الإسلام، فإن ألسنتهم معكم إذا لقوكم، وقلوبهم عليكم مع أعدائكم، فهو عيون لهم عليكم.

{كل صيحة} “her çığlığı” yani kaçan bir binek için bağıranın seslenişi veya yitiğini arayanın nidası gibi her sesi {عليهم} “kendi aleyhlerinedir.” Yani kendi başlarına patlayacak sanırlar. İnsanların kendisine düşman olduğunu sanan kimsenin bizzat kendisi onlara düşman olacağından, geçmişin neticesi olarak şöyle buyurdu: {هم} “Onlar” yani özellikle onlar {العدو} “düşmandırlar” yani düşmanlığı tam olanlardır. Çoğula delalet eden müfret lafızla haber verilmesi; sözde sevgi gösterip bununla İslam ehline yakınlaşsalar da -İslam'a ve ehline olan düşmanlıklarının şiddetinde, bu konudaki tam niyetlerinde ve gayretlerinin büyüklüğünde- tek bir kalp üzere olduklarına işaret içindir. Zira sizinle karşılaştıklarında dilleri sizinledir, kalpleri ise düşmanlarınızla beraber sizin aleyhinizedir; onlar düşmanların sizin aleyhinizdeki casuslarıdır.

20243. Metin

ولما بين ذلك من سوء أحوالهم سبب عنه قوله: {فاحذرهم} لأن أعدى الأعداء العدو المداحي الذي يكاشرك وتحت ظلوعه الداء الدوي، فإن من استشعر أنك عدو له بغى لك الغوائل، وأغلب من يعجبك قوله على هذا الوصف يكون، ولكنه يكون بلطف الله دائم الخذلان منكوساً في أكثر تقلباته بيد القهر والحرمان لسر قوله تعالى: {قاتلهم الله} أي أحلهم الملك المحيط علماً وقدرة محل من يقاتله عدو قاهر له أشد مقاتلة على عادة الفعل الذي يكون بين اثنين.

Onların kötü hallerinden bu hususu açıklayınca, buna bağlı olarak şöyle buyurdu: {فاحذرهم} “Onlardan sakın!” Çünkü düşmanların en azılısı, yüzüne gülüp kaburgalarının altında dermansız dertler saklayan dalkavuk düşmandır. Zira senin kendisine düşman olduğunu hisseden kimse sana türlü felaketler kurar. Sözü hoşuna gidenlerin çoğu da bu vasıf üzeredir. Ancak o, Allah'ın lütfuyla sürekli hüsran içinde kalır ve dönüşlerinin çoğunda kahır ve mahrumiyet eliyle tepe taklak olur; bu da Yüce Allah'ın şu sözünün sırrındandır: {قاتلهم الله} “Allah onları kahretsin!” Yani ilim ve kudreti her şeyi kuşatan Hükümran, iki kişi arasında cereyan eden fiil kuralı gereğince, kendisini kahredici bir düşmanın en şiddetli şekilde savaştığı kimsenin konumuna onları yerleştirsin.

20244. Metin

ولما كان حالهم في غاية العجب في صرفهم عن الإسلام أولاً

Onların durumu; ilk olarak İslam'dan çevrilmeleri hususunda son derece şaşırtıcı olduğu gibi,

20245. Metin

بالعمى عن الآيات الظاهرات، وثانياً عن الإخبار بأسرارهم، وخفي مكرهم وأخبارهم، وفي عدم صرفهم عما هم عليه من قبح السرائر وسوء الضمائر بتعكيس مقاصدهم، وتخييب مصادرهم في مكرهم ومواردهم، دل على ذلك بقوله: {أنّى} أي كيف ومن أيّ وجه {يؤفكون *} أي يصرفهم عن إدراك قبح ما هم عليه صارف ما كائناً ما كان ليرجعوا عنه إلى حسن الدين والأنس به وإدراك بركته وعظيم أثره.

apaçık ayetlere karşı körleşmeleriyle, ikinci olarak sırlarının, gizli hilelerinin ve haberlerinin bildirilmesiyle, ayrıca maksatlarının tersyüz edilmesi ve tuzaklarındaki girişimlerinin ve neticelerinin boşa çıkarılması suretiyle bulundukları çirkin niyetlerden ve kötü hislerden vazgeçirilmemeleri hususunda da son derece şaşırtıcı olunca; şu buyruğuyla buna işaret etti: {أنّى} “Nasıl da” yani nasıl ve hangi yoldan {يؤفكون *} “döndürülüyorlar?” Yani dinden yüz çevirip onun güzelliğine, ünsiyetine, bereketini ve muazzam tesirini kavramaya dönmesinler diye herhangi bir engelleyici onları bulundukları çirkinliği idrak etmekten nasıl da çeviriyor!

20246. Metin

ولما كان هذا أمراً عظيماً قاطعاً عن الله ورسوله فيحتاج فاعله حاجة شديدة إلى التطهير وهو جدير بعظمه أن لا يطهره غاية الطهر إلا سؤال النبي ﷺ وكانوا لم يفعلوا ذلك، دل على سوء بواطنهم وغلظ أكبادهم وأنهم كالخشب المسندة في أنهم لا ثمرة لهم ولا زكاء أصلاً بقوله: {وإذا قيل لهم} أي من أيّ قائل كان: {تعالوا} أي ارفعوا أنفسكم مجتهدين في ذلك بالمجيء إلى أشرف الخلق الذي لا يزال مكانه عالياً لعلو مكانته {يستغفر لكم} أي يطلب الغفران لأجلكم خاصة بعد أن تتولوا من ذنبكم من أجل هذا الكذب الذي أنتم مصرون عليه. ولما تقدم عاملان، أعمل الثاني منهما

Bu durum, insanı Allah'tan ve Resûlü'nden koparan çok büyük bir cürüm olduğundan, bunu yapan kimse şiddetle arınmaya muhtaçtır. Durumun büyüklüğü hasebiyle onu en kâmil manada ancak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in istiğfarı temizlemeye layıktır. Onlar ise bunu yapmadıklarından; Yüce Allah onların içlerinin kötülüğünü, kalplerinin katılığını ve hiçbir meyvesi ve zerre kadar bereketi olmaması bakımından duvara dayatılmış kütükler gibi olduklarını şu buyruğuyla ortaya koydu: {وإذا قيل لهم} “Onlara denildiği zaman” yani söyleyen her kim olursa olsun denildiğinde: {تعالوا} “Gelin” yani makamının yüceliği sebebiyle mevkisi daima yüce olan yaratılmışların en şereflisine gelmek suretiyle gayret gösterip nefislerinizi yüceltin de {يستغفر لكم} “sizin için bağışlanma dilesin” yani ısrar ettiğiniz bu yalandan ötürü günahınızdan dönmenizden sonra özellikle sizin için mağfiret dilesin. İki amil öne geçtiğinde, bunlardan ikincisi amel ettirildi

20247. Metin

كما هو المختار من مذهب البصريين فرفع قوله: {رسول الله} أي أقرب الخلق إلى الملك الأعظم الذي لا شبيه لجوده {لووا رؤوسهم} أي فعلوا اللي بغاية الشدة والكثرة، وهو الصرف إلى جهة أخرى إعراضاً وعتواً وإظهاراً للبغض والنفرة، وبالغوا فيه مبالغة تدل على أنهم مغلوبون عليه لشدة ما في بواطنهم من المرض {ورأيتهم} أي بعين البصيرة {يصدون} أي يعرضون إعراضاً قبيحاً عما دعوا إليه مجددين لذلك كلما دعوا إليه، والجملة في موضع المفعول الثاني لرأيت {وهم مستكبرون *} أي ثابتو الكبر عما دعوا إليه وعن إحلال أنفسهم في محل الاعتذار، فهم لشدة غلظتهم لا يدركون قبح ما هم عليه ولا يهتدون إلى دوائه، وإذا أرشدهم غيرهم ونبههم لا ينبهون، فقد روي أنه لما نزل القرآن فيهم أتاهم عشائرهم من المؤمنين وقالوا: ويحكم افتضحتم وأهلكتم أنفسكم، فأتوا رسول الله ﷺ وتولوا إليه واسألوه أن يستغفر لكم، فأبوا ذلك فأنزل الله هذه الآية، وروي أن ابن أبي رأسهم لوى رأسه وقال لهم: أشرتم علي بالإيمان فآمنت وأشرتم عليّ بأن أعطي زكاة مالي ففعلت، ولم يبق إلا أن تأمروني بالسجود لمحمد. ولما كان النبي ﷺ يحب صلاحهم فهو يحب أن يستغفر لهم، وربما ندبه إلى ذلك بعض أقاربهم، فكان

—Basralıların mezhebinden tercih edilen görüş gereğince— böylece şu ifade merfû kılındı: {رسول الله} “Allah'ın elçisi” yani cömertliğinin benzeri olmayan en yüce Hükümran'a mahlukatın en yakını. {لووا رؤوسهم} “Başlarını çevirirler” yani yüz çevirerek, büyüklük taslayarak, kin ve nefretlerini açığa vurarak başlarını son derece şiddetle ve defalarca başka bir tarafa çevirirler. İçlerindeki hastalığın şiddetinden ötürü bu duyguya mağlup olduklarını gösterircesine bunda aşırı giderler. {ورأيتهم} “Onları görürsün” yani basiret gözüyle görürsün ki {يصدون} “yüz çevirirler” yani kendilerine her çağrıda bulunulduğunda bu tavrı tazeleyerek davet edildikleri şeyden çirkin bir şekilde yüz çevirirler. Bu cümle 're'eyte' fiilinin ikinci mef'ûlü konumundadır. {وهم مستكبرون *} “onlar büyüklük taslayan kimselerdir.” Yani davet edildikleri şeyden ve kendilerini özür dileme makamına koymaktan kibirlenip bunda sabit kalırlar. Katılıklarının şiddetinden ötürü bulundukları halin çirkinliğini kavrayamazlar ve onun devasına erişemezler; başkası kendilerini irşad edip uyardığında ise uyarılmazlar. Nitekim rivayet edildiğine göre onlar hakkında Kur'an indiğinde, müminlerden olan akrabaları onlara gelip: 'Yazıklar olsun size! Rezil oldunuz ve kendinizi helak ettiniz. Artık Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelin, O'na yönelin ve sizin için mağfiret dilemesini isteyin' dediler; onlar ise bundan kaçındılar da Allah bu ayeti indirdi. Yine rivayet edildiğine göre onların elebaşı olan İbn Übey başını çevirip onlara şöyle dedi: 'Bana iman etmemi tavsiye ettiniz, iman ettim; malımın zekâtını vermemi tavsiye ettiniz, verdim. Geriye sadece Muhammed'e secde etmemi emretmeniz kaldı!' Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların ıslahını sevdiği için onlar adına istiğfarda bulunmayı da arzu ederdi; bazen akrabalarından bazıları da O'nu buna teşvik ederdi. Dolayısıyla

20248. Metin

استغفاره بحيث يسأل عنه، قال منبهاً على أنهم ليسوا بأهل للاستغفار لأنهم لا يؤمنون. {سواء} أي غلب واستعلى هذا الاستواء الذي عالجوا أنفسهم عليه حتى تخلقوا به فصار مجرداً عن أدنى ميل وكلفة {عليهم} .

O'nun istiğfarı sorulacak bir mahiyette olunca, onların iman etmedikleri için istiğfara ehil olmadıklarına dikkat çekerek şöyle buyurdu: {سواء} “Birdir” yani nefislerini üzerinde alıştırdıkları ve huylandıkları bu eşitlik galip gelip üstün olmuştur, öyle ki en ufak bir meyil ve külfetten arınmıştır {عليهم} “onlar için”.

20249. Metin

ولما كان قد سلخ في هذا السياق عن الهمزة معنى الاستفهام كان معنى {استغفرت لهم} أي في هذا الوقت {أم لم تستغفر لهم} أي فيه أو فيما بعده - مستو عندهم استغفارك لهم وتركه، لأنه لا أثر له عندهم، ولهذا كانت نتيجته - عقوبة لهم - النفي المبالغ فيه بقوله: {لن يغفر الله} أي الملك الأعظم {لهم} ولعل التعبير بالاستفهام بعد سلخ معناه للاشارة إلى أنهم لو شاهدوا الملك يستفهمك عن ذلك ما ردهم عن نفاقهم وما زادهم ذلك على ما عندهم شيئاً، وكان النبي ﷺ قيد هذه الآية بآية براءة المحتملة للتخيير وأنه إن زاد على السبعين كان الغفران مرجواً، فاستجاز بذلك الصلاة على ابن أبي رأس المنافقين والاستغفار له لما عنده ﷺ من عظيم الشفقة على عباد الله ومزيد الرحمة لهم ولا سيما من كان في عداد أصحابه والأنصار رضي الله عنهم

Bu bağlamda hemzeden istifham (soru) anlamı soyutlandığı için {استغفرت لهم} “onlar için bağışlanma dilesen de” yani şu anda, {أم لم تستغفر لهم} “yoksa onlar için bağışlanma dilemesen de” yani şimdi veya daha sonra; onlar için mağfiret dilemen ile terk etmen eşittir; zira bunun onların nezdinde hiçbir tesiri yoktur. Bu sebeple onlara ceza olarak netice, şu buyruktaki mübalağalı nefy olmuştur: {لن يغفر الله} “Allah asla bağışlamayacaktır” yani en yüce Hükümran {لهم} “onları.” İstifham anlamı soyutlandıktan sonra bu sîga ile ifade edilmesi; şayet Hükümran'ın sana bunu sorduğunu görseler bile onları nifaklarından döndürmeyeceğine ve içlerindekine hiçbir şey eklemeyeceğine işaret etmek içindir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti Berâe Suresi'ndeki muhayyerlik ihtimali taşıyan ve yetmişten fazlaya çıkılırsa mağfiretin umulduğunu belirten ayetle kayıtlamıştı. Bu sebeple münafıkların başı olan İbn Übey'in cenaze namazını kılmayı ve onun için istiğfar etmeyi caiz gördü; çünkü O sallallâhu aleyhi ve sellem'in Allah'ın kullarına karşı engin bir şefkati, onlara ve bilhassa ashabı ile Ensar'dan —Allah onlardan razı olsun— sayılanlara karşı

20250. Metin

به عناية.

büyük bir ihtimamı vardı.

20251. Metin

ولما كان التقدير لتعليل المبالغة في الإخبار بعد الغفران لهم: لأن فسقهم قد استحكم فصار وصفاً لهم ثابتاً، عبر عن ذلك بقوله: {إن الله} أي الذي له صفات الكمال {لا يهدي القوم} أي الناس الذي لهم قوة في أنفسهم على ما يريدونه {الفاسقين *} لأنهم لا عذر لهم في الإصرار على الفسق وهو المروق من حصن الإسلام بخرقه وهتكه مرة بعد مرة والتمرن عليه حتى استحكم فهم راسخون في النفاق والخروج عن مظنة الإصلاح.

Onların bağışlanmayacağını haber vermedeki mübalağanın gerekçesinin takdiri: 'Çünkü onların fasıklığı iyice yerleşmiş ve sabit bir vasıfları haline gelmiştir' şeklinde olunca, bunu şu buyruğu ile ifade etti: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani kemal sıfatlarına sahip olan Zat, {لا يهدي القوم} “bir topluluğu hidayete erdirmez” yani istedikleri şey hususunda nefislerinde kuvvet bulunan insanları, {الفاسقين *} “o fasıklar [topluluğunu].” Çünkü onların fasıklıkta ısrar etmelerinde hiçbir mazeretleri yoktur. Fasıklık ise İslam kalesini defalarca delip yırtarak oradan çıkmak ve bu duruma alışarak onda kökleşmektir; böylece onlar nifakta ve ıslah edilme ihtimalinin dışına çıkmakta kökleşmiş kimselerdir.

20252. Metin

ولما كان هذا داعياً إلى السؤال عن الأمر الذي فسقوا به، قال مبيناً له: {هم} أي خاصة بواطنهم {الذين يقولون} أي أوجدوا هذا القول ولا يزالون يجددونه لأنهم كانوا مربوطين بالأسباب محجوبين عن شهود التقدير غير محققين بتصريف الأحكام، فأنطقهم ما خامر قلوبهم من تمني إطفاء نور الله فتواصوا فيما بينهم بقولهم: {لا تنفقوا} أيها المخلصون في النصرة {على من} أي الذين {عند رسول الله} أي الملك المحيط بكل شيء، وهم فقراء المهاجرين، وكأنهم عبروا بذلك وهم لا يعتقدونه تهكماً وإشارة إلى أنه لو كان رسوله

Bu durum, onların hangi hususta fasıklık ettiklerini sormayı gerektirince, bunu açıklayarak şöyle buyurdu: {هم} “Onlar” yani özellikle onların iç dünyalarıdır {الذين يقولون} “şöyle diyenler” yani bu sözü ortaya koyup sürekli tazeleyenlerdir; zira onlar sebeplere bağlanmış, takdirin müşahedesinden perdelenmiş ve hükümlerin tasarrufunu hakkıyla kavrayamamış kimselerdir. Kalplerinde gizlenen Allah'ın nurunu söndürme arzusu onları konuşturmuş, böylece aralarında birbirlerine şu sözü tavsiye etmişlerdir: {لا تنفقوا} “İnfak etmeyin” ey yardımda ihlaslı olanlar! {على من} “o kimselere ki” {عند رسول الله} “Allah'ın elçisinin yanındadırlar” yani her şeyi kuşatan Hükümran'ın yanındaki muhacirlerin fakirlerine. Sanki buna inanmadıkları halde alay ederek ve şayet O'nun elçisi olsaydı

20253. Metin

وهو الغنى المطلق لأغنى أصحابه ولم يحوجهم إلى أن ينفق الناس عليهم، وما درى الأغبياء أن ذلك امتحان منه سبحانه لعباده - فسبحان من يضل من يشاء - حتى يكون كلامه أبعد شيء عن الصواب بحيث يعجب العاقل كيف يصدر ذلك من أحد، أو أن هذه ليست عبارتهم وهو الظاهر، وعبر سبحانه عنهم بذلك إشارة إلى أن كلامهم يؤول إلى إرادة ضر من الله معه توقيفاً على كفرهم وتنبيهاً على أن من أرسل رسولاً لا يكله إلى أحد بل يكفيه جميع ما يهمه من غير افتقار إلى شيء أصلاً، فقد أرسل سبحانه إليه ﷺ بمفاتيح خزائن الأرض فأباها وما كفاهم هذا الجنون حتى زادوه ما دل على أنهم ظنوا أن أبواب الرزق تغلق إذا امتنع المنفقون من الناس عن إنفاقهم، وعبروا بحرف غاية ليكون لما بعده حكم ما قبله فقالوا: {حتى ينفضوا} أي يتفرقوا تفرقاً قبيحاً فيه كسر فيذهب أحد منهم إلى أهله وشغله الذي كان له قبل ذلك، قال الحرالي: «حتى» كلمة تفهم غاية محوطة يدخل ما بعدها في حكم ما قبلها مقابل معنى «إلى» ، وقال أهل العربية: لا يجر بها إلى آخر أو متصل بالآخر نحو الفجر في {حتى مطلع الفجر} [القدر: ٥] وحتى آخر الليل، ولا تقولوا: حتى نصف الليل، وما درى الأجلاف أنهم لو فعلوا ذلك

ve O mutlak zengin bulunsaydı ashabını zengin kılar ve insanların kendilerine infak etmesine onları muhtaç etmezdi imasında bulunarak böyle ifade etmişlerdir. O ahmaklar, bunun Yüce Allah'ın kulları için bir imtihanı olduğunu bilemediler —dilediğini saptıran Allah her türlü eksiklikten münezzehtir— öyle ki sözleri doğruluktan en uzak şey olur ve akıllı kimse böyle bir şeyin bir kimseden nasıl sadır olabildiğine hayret eder. Yahut zahir olan şudur ki bu bizzat onların ifadesi değildir; Yüce Allah, sözlerinin Allah'ın beraberinde bulunduğu kimseye zarar verme iradesine vardığını belirtmek, küfürlerini yüzlerine vurmak ve bir elçi gönderenin onu kimseye havale etmeyip hiçbir şeye muhtaç kılmaksızın kaygı duyduğu her şeyde ona yeteceğini hatırlatmak üzere onları bu şekilde ifade etmiştir. Nitekim Yüce Allah O sallallâhu aleyhi ve sellem'e yeryüzü hazinelerinin anahtarlarını göndermiş, O ise bunları kabul etmemiştir. Bu delilik onlara yetmemiş gibi, insanlardan infak edenler infak etmekten kaçındığında rızık kapılarının kapanacağını zannettiklerini gösteren bir şey daha eklemişler ve kendisinden sonrasının da öncesinin hükmünü alması için gaye harfi kullanarak şöyle demişlerdir: {حتى ينفضوا} “tâ ki dağılıp gitsinler” yani çirkin ve kırıcı bir şekilde darmadağın olsunlar da her biri ailesine ve bundan önceki işine dönsün. Harâlî şöyle demiştir: 'Hattâ', sonrasının da öncesinin hükmüne dâhil olduğu kuşatıcı bir gayeyi ifade eden bir kelimedir ve 'ilâ' manasının zıddıdır. Arap dili âlimleri şöyle demiştir: Onunla bir şeyin sonuna veya sonuna bitişik olana cer yapılmaz; {حتى مطلع الفجر} [Kadr: 5] 'fecrin doğuşuna kadar' ve gecenin sonuna kadar denilmesi gibi; 'gecenin yarısına kadar' denilmez. O kaba herifler bilemediler ki, şayet öyle yapsalardı

20254. Metin

أتاح الله غيرهم للانفاق، أو أمر رسوله ﷺ فدعا في الشيء اليسير فصار كثيراً، أو كان بحيث لا ينفد، أو أعطى كلاًّ يسيراً من طعام على كيفية لا تنفد معها كتمر أبي هريرة وشعير عائشة وعكة أم أيمن ﵃ وغير ذلك كما روي ذلك غير مرة، ولكن ليس لمن يضل الله من هاد، ولذلك عبر في الرد عليهم بقوله: {ولله} أي قالوا ذلك واستمروا على تجديد قوله والحال أن للملك الذي لا أمر لأحد معه فهو الآمر الناهي {خزائن السماوات} أي كلها {والأرض} كذلك من الأشياء المعدومة الداخلة تحت مقدرة «إنما أمره إذا أراد شيئاً أن يقول له كن فيكون» ومن الأشياء التي أوجدها فهو يعطي من يشاء منها ما يشاء حتى من أيديهم، لا يقدر أحد على منع شيء من ذلك لا مما في يده ولا مما في يد غيره، ونبه على سوء غباوتهم وأنهم تقيدوا بالوهم حتى سفلوا عن رتبة البهائم كما قال بعضهم: إن كان محمد صادقاً فنحن شر من البهائم، أشار إلى ذلك بقوله: {ولكن المنافقين} أي العريقين في وصف النفاق.

Allah infak için başkalarını var ederdi yahut Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e emreder, O da az bir şeye dua eder ve o şey çoğalırdı ya da hiç tükenmeyecek hale gelirdi veya Ebû Hüreyre'nin hurması, Âişe'nin arpası ve Ümmü Eymen'in —Allah onlardan razı olsun— yağ tulumu gibi defalarca rivayet edildiği üzere herkese tükenmeyecek bir şekilde az bir yiyecek verirdi. Fakat Allah'ın saptırdığı kimseye hiçbir yol gösterici yoktur. Bu sebeple onlara cevap verirken şöyle buyurdu: {ولله} “Oysa Allah'ındır” yani onlar bunu söylediler ve sözlerini tazelemeye devam ettiler; oysa emir ve yasak sahibi olup yanında kimsenin söz hakkı bulunmayan Hükümran'ındır {خزائن السماوات} “göklerin hazineleri” yani tamamı {والأرض} “ve yerin de” aynı şekilde. İster 'Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri sadece ona 'Ol' demektir, o da hemen oluverir' kudretinin altına giren henüz var olmamış şeyler olsun, ister var ettiği şeyler olsun; O, bunlardan dilediğine dilediği kadarını, hatta onların ellerinden alıp verir. Ne ellerindekinden ne de başkasının elindekinden hiç kimse bir şeyi engellemeye güç yetiremez. Onların aşırı ahmaklığına ve vehme esir olup hayvanlar mertebesinden daha aşağı düştüklerine dikkat çekmiştir; nitekim bazılarının dediği gibi: 'Eğer Muhammed doğru sözlü ise biz hayvanlardan daha kötüyüz.' Şu buyruğu ile buna işaret etti: {ولكن المنافقين} “Fakat münafıklar” yani nifak vasfında kökleşmiş olanlar,

20255. Metin

ولما كان ما يساق إلى الخلق من الأرزاق فيظن كثير منهم أنهم حصلوه بقوتهم، عبر بالفقه الأخص من العلم فقال: {لا يفقهون *} أي

Mahlukata sevk edilen rızıklar konusunda insanların çoğu bunları kendi güçleriyle elde ettiklerini sandıklarından, ilimden daha hususi olan fıkıh lafzıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {لا يفقهون *} “anlamazlar.” Yani

20256. Metin

لا يتجدد لهم فهم أصلاً لأن البهائم إذا رأت شيئاً ينفعها يوماً ما في مكان طلبته مرة أخرى، وهؤلاء رأوا غير مرة ما أخرج الله من خوارق البركات على يد رسول الله ﷺ فلم ينفعهم ذلك، فمن رأى أن رزقه بيد الخلق فألهاه ذلك عن الله حتى ضيع حقوقه وداهن في دينه فقد برئ من القرآن، ودل على عدم فقههم بقوله تعالى: {يقولون} أي يوجدون هذا القول ويجددونه مؤكدين له لاستشعارهم بأن أكثر قومه ينكره: {لئن رجعنا} أي نحن أيتها العصابة المنافقة من غزاتنا هذه - التي قد رأوا فيها من نصرة النبي ﷺ ما يعجز الوصف وهي غزوة بني المصطلق حي من هذيل بالمريسيع وهو ماء من مياههم من ناحية قديد إلى الساحل وفيها تكلم ابن أبي بالإفك وأشاعه - {إلى المدينة} ودلوا على تصميمهم على عدم المساكنة بقولهم: {ليخرجن الأعز} يعنون أنفسهم {منها الأذل} وهم كاذبون في هذا، لكنهم تصوروا لشدة غباوتهم أن العزة لهم وأنهم يقدرون على إخراج المؤمنين {ولله} أي والحال أن كل من له نوع بصيرة يعلم أن للملك الأعلى الذي له وحده عز الإلهية {العزة} كلها، فهو قهار لمن دونه وكل ما عداه دونه.

onlar için hiçbir şekilde yeni bir anlayış meydana gelmez. Zira hayvanlar bile bir gün bir yerde kendilerine fayda veren bir şey gördüklerinde onu bir daha ararlar; bunlar ise defalarca Allah'ın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in eliyle ne harikulade bereketler çıkardığını gördükleri halde bu onlara fayda vermemiştir. Kim rızkının yaratılmışların elinde olduğunu görüp de bu durum onu Allah'tan alıkoyar ve nihayet O'nun haklarını zayi edip dininde dalkavukluk yaparsa, o kimse Kur'an'dan berî olmuştur. Yüce Allah onların anlayışsızlığını şu buyruğuyla ortaya koydu: {يقولون} “Diyorlar ki” yani kavimlerinin çoğunun bunu inkâr edeceğini hissettikleri için tekit ederek bu sözü söylüyor ve tekrarlıyorlar: {لئن رجعنا} “Eğer dönersek” yani ey münafıklar topluluğu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yapılan ve vasfedilemeyecek derecedeki ilahi yardımı gördükleri bu gazvemizden —ki bu, Müreysî'de Hüzeyl'den bir kol olan Benî Mustalık Gazvesi'dir; Müreysî' ise Kudeyd tarafından sahile doğru olan sularından bir sudur ve İbn Übey ifk hadisesini burada konuşup yaymıştır— {إلى المدينة} “Medine'ye”, bir arada yaşamamaya azmettiklerini şu sözleriyle ortaya koydular: {ليخرجن الأعز} “elbette daha üstün olan çıkaracaktır” bununla kendilerini kastediyorlar {منها الأذل} “oradan daha aşağılık olanı.” Onlar bu iddialarında yalancıdırlar; fakat aşırı ahmaklıklarından üstünlüğün kendilerine ait olduğunu ve müminleri çıkarabileceklerini tasavvur etmişlerdir. {ولله} “Oysa Allah'ındır” yani azıcık basireti olan herkes bilir ki, sadece Kendisine uluhiyet izzeti ait olan en yüce Hükümran'ındır {العزة} “bütün izzet.” O, Kendisinden aşağıda olanları kahredendir ve O'nun dışındaki her şey O'nun altındadır.

20257. Metin

ولما حصر العزة بما دل على ذلك من تقديم المعمول، أخبر أنه يعطي منها من أراد وأحقهم بذلك من أطاعه فترجم ذلك بقوله: {ولرسوله} لأن عزته من عزته بعز النبوة والرسالة وإظهار الله دينه على الدين كله، وكذلك أيضاً أن العزة لمن أطاع الرسول بقوله: {وللمؤمنين} أي الذين صار الإيمان لهم وصفاً راسخاً لأن عزتهم بعزة الولاية، ونصر الله إياهم عزة لرسولهم ﷺ، ومن تعزز بالله لم يلحقه ذل.

Mef'ûlün öne alınmasının gösterdiği üzere izzeti has kılınca; ondan dilediğine vereceğini ve buna en layık olanın da Kendisine itaat eden olduğunu haber verip bunu şu buyruğu ile ifade etti: {ولرسوله} “ve O'nun elçinindir” çünkü O'nun izzeti, peygamberlik ve risalet izzetiyle ve Allah'ın O'nun dinini bütün dinlere üstün kılmasıyla Allah'ın izzetindendir. Aynı şekilde izzetin Resûl'e itaat edene ait olduğunu da şu buyruğuyla bildirdi: {وللمؤمنين} “ve müminlerindir.” Yani iman kendileri için köklü bir vasıf haline gelenlerindir; zira onların izzeti velayet izzetiyledir ve Allah'ın onlara yardımı, Resûlleri sallallâhu aleyhi ve sellem için bir izzettir. Allah ile izzet bulan kimseye ise asla zillet dokunmaz.

20258. Metin

ولما كان جهلهم في هذا أشد لكثرة ما رأوا من نصرة الله لرسوله ﷺ ومن تابعه ﵃ وإعلائهم على كل من ناواهم، قال منبهاً على ذلك: {ولكن المنافقين} أي الذي استحكم فيهم مرض القلوب.

Allah'ın Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve O'na tabi olanlara —Allah onlardan razı olsun— yaptığı yardımları ve kendilerine düşmanlık eden herkese karşı onları üstün kıldığını defalarca gördükleri halde bu konudaki cehaletleri daha katmerli olunca, buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {ولكن المنافقين} “Fakat münafıklar” yani kalplerindeki hastalık iyice yerleşmiş olanlar,

20259. Metin

ولما كانت الدلائل على عزة الله لا تخفى على أحد لما تحقق من قهره للملوك وغيرهم بالموت الذي لم يقدر أحد على الخلاص منه ولا المنازعة فيه، ومن المنع من أكثر المرادات، ومن نصر الرسول وأتباعهم بإهلاك أعدائهم بأنواع الهلاك، وبأنه سبحانه ما قال شيئاً إلا تم ولا قالت الرسل شيئاً إلا صدقهم فيه، ختم الآية بالعلم الأعم من الفقه فقال: {لا يعلمون *} أي لا لأحد لهم علم الآن، ولا يتجدد

Hiç kimsenin kurtulmaya veya çekişmeye güç yetiremediği ölümle kralları ve diğerlerini kahretmesi, çoğu arzulara mani olması, düşmanlarını türlü helaklerle yok ederek Resûl'e ve ona tabi olanlara yardım etmesi ve Yüce Zatının söylediği her şeyin mutlaka gerçekleşmesi, peygamberlerin söylediği her şeyde de onları doğrulaması sebebiyle Allah'ın izzetine dair deliller hiç kimseye gizli kalmayacak derecede açık olunca; ayeti fıkıhtan daha genel olan ilim lafzıyla bitirerek şöyle buyurdu: {لا يعلمون *} “bilmezler.” Yani şu anda hiçbirinin bir ilmi yoktur ve hiçbir vakitte de

20260. Metin

في حين من الأحيان، فلذلك هم يقولون مثل هذا الخراف، وروي أنه لما نزلت هذه الآية جاء عبد الله ولد عبد الله بن أبي ابن سلول الذي نزلت بسببه إلى أبيه، وذلك في غزوة المريسيع لبني المصطلق فأخذ بزمام ناقة أبيه وقال: أنت والله الذليل، ورسول الله ﷺ العزيز، ولما دنوا من المدينة الشريف جر سيفه وأتى أباه فأخذ بزمام ناقته. وزجرها إلى ورائها وقال: إياك وراءك والله لا تدخلها حتى يأذن رسول الله ﷺ ولئن لم تقر بأن رسول الله ﷺ الأعز وأنت الأذل لأضربن عنقك، قال: أفاعل أنت؟ قال: نعم، قال: أشهد أن العزة لله ولرسوله وللمؤمنين، وشكا ولده إلى رسول الله ﷺ فأمره أن يدعه يدخل المدينة، فأطلق فدخل.

onlarda yeni bir ilim hasıl olmaz. Bu sebepledir ki böyle hezeyanlar söylerler. Rivayet edildiğine göre bu ayet indiğinde, ayetin iniş sebebi olan Abdullah b. Übey b. Selûl'ün oğlu Abdullah babasına geldi —bu durum Benî Mustalık'ın Müreysî Gazvesi'nde olmuştu— babasının devesinin yularından tuttu ve: 'Vallahi zelil olan sensin, aziz olan ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'dir' dedi. Şerefli Medine'ye yaklaştıklarında kılıcını çekti, babasının yanına gelip devesinin yularından tuttu. Onu geriye doğru azarlayıp: 'Geri dur! Vallahi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem izin vermedikçe buraya giremezsin. Eğer Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in en üstün, senin ise en aşağılık olduğunu ikrar etmezsen boynunu vururum!' dedi. Babası: 'Bunu yapar mısın?' dedi. O: 'Evet' dedi. Bunun üzerine babası: 'Şahitlik ederim ki izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir' dedi. Babası oğlunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet etti; O da Medine'ye girmesine izin vermesini emretti, o da serbest bıraktı ve babası girdi.

20261. Metin

ولما كان هذا الذي حكاه ﷾ عن المنافقين بحيث يعجب غاية العجب من تصور قائله له فضلاً عن أن يتفوه به فكيف بأن يعتقده، نبه على أن العلة الموجبة له طمس البصيرة، وأن العلة في طمس البصيرة الإقبال بجميع القلب على الدنيا رجوعاً على إيضاح ما تقدم في

Azîz ve Celîl olan Allah'ın münafıklardan naklettiği bu söz; bunu söyleyenin böyle bir şeyi telaffuz etmesi şöyle dursun, tasavvur etmesine dahi son derece hayret edilecek ve hele hele buna inanması büsbütün akıl almaz bir şey olunca; buna sebep olan illetin basiretin körelmesi olduğuna, basiretin körelmesinin sebebinin ise bütün kalbiyle dünyaya yönelmek olduğuna dikkat çekildi. Bu da daha önce

20262. Metin

نتيجة الجمعة من الإذن في طلب الرزق والتحذير من مثل فعل حاطب ﵁ وفعل من انصرف عن خطبة لتلك العير، وكان هذا التنبيه على وجه حاسم لمادة شرهم في كلامهم فإن كلمة الشح كما قيل مطاعة، ولو بأن تؤثر أثراً ما ولو بأن تقتر نوع تقتير في وقت ما، فقال منادياً لمن يحتاج إلى ذلك: {يا أيها الذين آمنوا} أي أخبروا بما يقتضي أن بواطنهم مذعنة كظواهرهم {لا تلهكم أموالكم} ولما كان الخطاب مع من يحتاج إلى التأكيد قال: {ولا أولادكم} أي لا تقبلوا على شيء من ذلك بجميع قلوبكم إقبالاً يحيركم سواء كان ذلك في إصلاحها أو التمتع بها بحيث تشتغلون وتغفلون {عن ذكر الله} أي من توحيد الملك الأعظم الذي له الإحاطة الكاملة بكل شيء فله الملك وله الحمد يعطي من يشاء ويمنع من يشاء، فإذا كان العبد ذاكراً له بقلبه دائماً لم يقل كقول المنافقين {لا تنفقوا} [المنافقين: ٧] ولا {ليخرجن الأعز منها الأذل} [المنافقين: ٨] لعلمه أن الأمر كله لله، وأنه لن يضر الله شيئاً، ولا يضر بذلك إلا نفسه، وهذا يشمل ما قالوه من التوحيد والصلاة والحج والصوم وغير ذلك، ولإرادة المبالغة في النهي وجّه النهي إلى الأموال والأولاد بما المراد منه نهيهم.

Cuma Suresi'nin neticesinde rızık arama izni ile Hâtıb radıyallâhu anh'ın yaptığı gibi fiillerden ve o kervan için hutbeyi terk edenlerin fiilinden sakındırma hususunda geçen açıklamalara bir dönüştür. Bu uyarı, sözlerindeki şer maddesini kökten kesecek bir üslupla yapıldı. Çünkü denildiği gibi cimrilik, bir vakitte azıcık kısmak şeklinde de olsa bir tesir bırakacak tarzda itaat edilen bir duygudur. Buna muhtaç olan kimselere seslenerek şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” yani iç dünyalarının da dışları gibi teslim olduğunu gerektiren sözü söyleyenler! {لا تلهكم أموالكم} “Mallarınız sizi alıkoymasın”. Tekide muhtaç olan kimselere hitap edildiği için şöyle buyurdu: {ولا أولادكم} “çocuklarınız da” yani gerek onları ıslah etme gerekse onlardan faydalanma hususunda bütün kalbinizle sizi şaşkına çevirecek bir şekilde hiçbirine öyle yönelmeyin ki meşgul olup gafil kalasınız {عن ذكر الله} “Allah'ı anmaktan!” Yani her şeyi tam bir ihata ile kuşatan, mülk ve hamd Kendisine ait olan, dilediğine verip dilediğinden meneden en yüce Hükümran'ın tevhidinden alıkoymasın. Kul, kalbiyle daima O'nu zikrederse, her şeyin Allah'a ait olduğunu, Allah'a asla hiçbir zarar veremeyeceğini ve bununla ancak kendisine zarar vereceğini bildiği için münafıkların dediği gibi {لا تنفقوا} “İnfak etmeyin” [Münâfikûn: 7] yahut {ليخرجن الأعز منها الأذل} “Elbette daha üstün olan, oradan daha aşağılık olanı çıkaracaktır” [Münâfikûn: 8] demez. Bu zikir; onların söylediği tevhidi, namazı, haccı, orucu ve diğer ibadetleri kapsar. Nehyi mübalağalandırmak maksadıyla, asıl murat kendilerini nehyetmek olduğu halde nehiy doğrudan mallara ve evlatlara yöneltilmiştir.

20263. Metin

ولما كان التقدير: فمن انتهى فهو من الفائزين، عطف عليه قوله: {ومن يفعل} أي يوقع في زمن من الأزمان على سبيل التجديد والاستمرار فعل {ذلك} أي الأمر البعيد عن أفعال ذوي الهمم من الانقطاع إلى الاشتغال بالفاني والإعراض عن الباقي والإقبال على العاجل مع نسيان الآجل {فأولئك} أي البعداء عن الخير {هم} أي خاصة {الخاسرون *} أي العريقون في الخسارة حتى كأنهم كانوا مختصين بها دون الناس، وذلك ضد ما أرادوا بتوفير النظر إليهم والإقبال عليهم من السعي للتكثير والزيادة والتوفير، وفي إفهامه أن من شغله ما يهمه من أمر دينه الذي أمره سبحانه به ونهاه عنه إضاعته وتوعده عليها كفاه سبحانه أمر دنياه الذي ضمنه له ونهاه أن يجعله أكبر همه وتوعده على ذلك، فما ذكره إلا من وجده في جميع أموره ديناً ودنيا، وتوجه إليه في جميع نوائبه، وأقبل عليه بكل همومه، وبذل نفسه له بذل من يعلم أنه مملوك مربوب فقد أمر ربه على نفسه واتخذه وكيلاً فاستراح من المخاوف، ولم يمل إلى شيء من المطامع فصار حراً.

Takdirî mana: 'Kim vazgeçerse o kurtulanlardandır' şeklinde olunca, şu buyruk buna atfedildi: {ومن يفعل} “Kim yaparsa” yani herhangi bir zamanda yenileyerek ve sürdürerek işlerse {ذلك} “bunu” yani fâni olanla meşgul olmaya bağlanıp bâkî olandan yüz çevirmek ve geleceği unutup peşin olana yönelmek gibi himmet sahiplerinin fiillerinden uzak olan bu davranışı kim yaparsa, {فأولئك} “işte onlar” yani hayırdan uzak olan o kimseler {هم} “onların ta kendileridir” {الخاسرون *} “hüsrana uğrayanlar.” Yani hüsranda öyle kökleşmişlerdir ki sanki insanlar arasında sadece kendileri hüsrana tahsis edilmiş gibidirler. Bu ise, onlara çokça bakıp yönelmek suretiyle çoğaltma, artırma ve biriktirme çabalarıyla hedefledikleri şeyin tam zıddıdır. Bunun mefhumunda şu vardır: Kim Yüce Allah'ın kendisine emrettiği, zayi etmesini yasakladığı ve zayi etmesi halinde kendisini tehdit ettiği dinî vazifeleriyle meşgul olursa; Yüce Allah, kendisine garanti ettiği, en büyük gayesi kılmasını yasakladığı ve bunu yaptığı takdirde kendisini tehdit ettiği dünya işinde ona kâfi gelir. O'nu ancak din ve dünya işlerinin tamamında O'nu bulan, bütün musibetlerinde O'na yönelen, bütün dertleriyle O'na koşan ve mülk edinilmiş bir kul olduğunu bilen bir kimsenin teslimiyetiyle nefsini O'na adayan kimse zikretmiştir. Böyle bir kimse Rabbini kendi nefsi üzerine hâkim kılmış ve O'nu vekil edinmiştir; böylece korkulardan rahata ermiş, hiçbir tamaha meyletmemiş ve hür olmuştur.

20264. Metin

ولما حذر من الإقبال على الدنيا، رغب في بذلها مخالفة للمنافقين فقال: {وأنفقوا} أي ما أمرتم به من واجب أو مندوب، وزاد في الترغيب بالرضى منهم باليسير مما هو كله له بقوله: {من ما رزقناكم}

Dünyaya yönelmekten sakındırınca, münafıklara muhalefet olsun diye onu harcamaya teşvik ederek şöyle buyurdu: {وأنفقوا} “Ve infak edin” yani farz veya mendup olarak emrolunduğunuz şeylerden harcayın. Tamamı Kendisine ait olan şeyden azına razı olarak teşviki daha da artırıp şöyle buyurdu: {من ما رزقناكم} “size rızık olarak verdiklerimizden”

20265. Metin

أي من عظمتنا وبلغ النهاية في ذلك بالرضا بفعل ما أمر به مع التوبة النصوح في زمن ما ولو قل بما أرشد إليه إثبات الجار، فقال مرغباً في التأهب للرحيل والمبادرة لمباغتة الأجل، محذراً من الاغترار بالتسويف في أوقات السلامة: {من قبل} وفك المصدر ليفيد «أن» مزيد القرب فقال: {أن يأتي} ولما كان تقديم المفعول كما تقدم في النساء أهول قال: {أحدكم الموت} أي برؤية دلائله وأماراته، وكل لحظة مرت فهي من دلائله وأماراته. ولما كانت الشدائد تقتضي الإقبال على الله، سبب عن ذلك بقوله: {فيقول} سائلاً في الرجعة، وأشار إلى ترقيقها للقلوب بقوله: {رب لولا} أي هل لا ولم لا {أخرتني} أي أخرت موتي إمهالاً لي {إلى أجل} أي زمان، وبين أن مراده استدراك ما فات ليس إلا بقوله: {قريب فأصدق} أي للتزود في سفري هذا الطويل الذي أنا مستقبله، قال الغزالي في كتاب التوبة من الإحياء: قال بعض العارفين: إن ملك الموت إذا ظهر للعبد أعلمه أنه قد بقي من عمرك ساعة، وأنك لا تستأخر عنها طرفة عين فيبدو للعبد من الأسف والحسرة مما لو كانت له الدنيا بحذافيرها لخرج منها على أن يضم إلى تلك الساعة ساعة أخرى ليستعتب فيها

yani azametimizden verdiğimiz rızıklardan. Cer harfinin (min) varlığının gösterdiği üzere, ne kadar az olursa olsun herhangi bir zamanda nasuh bir tevbe ile beraber emredileni yapmaya razı olmakla bu hususta en ileri dereceye ulaştı. Göç hazırlığı yapmaya ve ecelin ansızın gelmesine karşı acele davranmaya teşvik ederek, afiyet zamanlarında ertelemekle aldanmaktan sakındırıp şöyle buyurdu: {من قبل} “önce”. Mastarı çözerek 'en' edatının daha fazla yakınlık bildirmesini sağladı ve şöyle dedi: {أن يأتي} “gelmesinden”. Nisâ Suresi'nde geçtiği üzere mef'ûlün öne alınması daha dehşet verici olduğu için şöyle buyurdu: {أحدكم الموت} “birinize ölüm” yani onun delillerini ve emarelerini görmekle; zira geçen her an ölümün delillerinden ve emarelerindendir. Zorluklar Allah'a yönelmeyi gerektirdiği için buna bağlı olarak şöyle buyurdu: {فيقول} “şöyle demesinden [önce]” geri dönmeyi talep ederek söyler. Bu durumun kalpleri yumuşatmasına şu buyruğuyla işaret etti: {رب لولا} “Rabbim! Ne olurdu” yani keşke, neden {أخرتني} “beni erteleseydin” yani bana mühlet verip ölümümü erteleseydin {إلى أجل} “bir süreye” yani bir zamana kadar. Gayesinin sadece geçmişi telafi etmek olduğunu şu sözüyle beyan etti: {قريب فأصدق} “yakın bir süreye kadar ki ben de sadaka versem” yani önümde duran bu uzun yolculuğum için azık toplasam. Gazzâlî İhyâ'nın Tevbe kitabında şöyle demiştir: Âriflerden biri dedi ki: Ölüm meleği kula göründüğünde ona: 'Ömründen geriye bir saat kaldı, ondan bir göz açıp kapama anı bile geri kalamazsın' diye bildirir. Bunun üzerine kulda öyle bir esef ve hasret belirir ki, bütün dünya onun olsa, tövbe edip affedilme dileyeceği

20266. Metin

ويتدارك تفريطه، يقول: يا ملك الموت! أخرني يوماً أعتذر فيه إلى ربي وأتوب وأتزود فيها صالحاً لنفسي، فيقول: فنيت الساعات فلا ساعة، فيغلق عليه باب التوبة فيتغرغر بروحه وتردد أنفاسه في شراسيفه ويتجرع غصة البأس عن التدارك وحسرة الندامة على تضييع العمر، فيضطرب أصل إيمانه في صدمات تلك الأهوال، فإذا زهقت نفسه فإن كان سبقت له من الله الحسنى خرجت روحه على التوحيد، فذلك حسن الخاتمة، وإن سبق له القضاء بالشقوة والعياذ بالله تعالى خرجت روحه على الشك والاضطراب، وذلك سوء الخاتمة، ومن ترك المبادرة إلى التوبة بالتسويف كان بين خطرين عظيمين: أحدهما أن تتراكم الظلمة على قلبه من المعاصي حتى يصير ريناً وطبعاً فلا يقبل المحو، الثاني أن يعاجله المرض أو الموت فلا يجد مهلة للاشتغال بالمحو، فيأتي الله تعالى بقلب غير سليم، والقلب أمانة الله عند عبده، قال بعض العارفين: إن لله تعالى إلى عبده سرين على سبيل الإلهام: أحدهما إذا خرج من بطن أمه يقول له: عبدي قد أخرجتك إلى الدنيا طاهراً نظيفاً واستودعتك وائتمنتك عليه فانظر كيف تحفظ الأمانة وانظر كيف تلقاني، والثاني عند خروج روحه يقول: عبدي ماذا صنعت في أمانتي عندك

ve kusurlarını telafi edeceği başka bir saati o saate eklemek için dünyadan vazgeçerdi. Kul şöyle der: 'Ey ölüm meleği! Rabbime özür beyan edeceğim, tövbe edeceğim ve kendim için salih azık toplayacağım bir gün beni ertele.' Melek der ki: 'Saatler tükendi, artık bir saat bile yok.' Böylece tövbe kapısı onun yüzüne kapanır, ruhu boğazına gelir, nefesleri kaburga kemiklerinde gidip gelir, telafi edememenin çaresizlik boğuntusunu ve ömrü zayi etmenin pişmanlık hasretini yudumlar. Bu dehşetlerin sarsıntıları içinde imanının aslı çalkalanır. Ruhu çıktığında şayet Allah'tan kendisi için güzel akıbet takdir edilmişse ruhu tevhid üzere çıkar; işte bu hüsn-i hâtimedir (güzel sondur). Şayet -Allah korusun- onun hakkında bedbahtlık hükmü geçmişse ruhu şüphe ve çalkantı üzere çıkar; işte bu da sû-i hâtimedir (kötü sondur). Erteleyerek tövbede acele etmeyi terk eden kimse iki büyük tehlike arasındadır: Birincisi, günahlardan dolayı kalbinin üzerinde karanlıkların birikip nihayet pas ve mühür haline gelmesi ve artık silinmeyi kabul etmemesidir. İkincisi ise, hastalığın veya ölümün onu ansızın yakalayıp günahları silmekle meşgul olacak bir mühlet bulamamasıdır; böylece Yüce Allah'ın huzuruna selim olmayan bir kalple gelir. Oysa kalp, kulun yanında Allah'ın bir emanetidir. Âriflerden biri şöyle demiştir: Yüce Allah'ın ilham yoluyla kuluna iki sırrı vardır: Biri, annesinin karnından çıktığında ona şöyle der: 'Kulum! Seni dünyaya temiz ve pak olarak çıkardım; sana emanet verdim ve seni ona emin kıldım. Bak bakalım emaneti nasıl koruyacaksın ve huzuruma nasıl geleceksin?' İkincisi ise ruhu çıkarken şöyle der: 'Kulum! Bendeki emanetine ne yaptın?

20267. Metin

هل حفظتها حتى تلقاني على العهد فألقاك على الوفاء أو أضعتها فألقاك بالمطالبة والعذاب.

Onu korudun mu ki ahit üzere huzuruma gelesin de Ben de sana vefa ile mukabele edeyim; yoksa onu zayi mi ettin ki Ben de seni hesap ve azapla karşılayayım?'

20268. Metin

ولعله أدغم تاء التفعل إشارة إلى أنه إذا أخر فعل ذلك على وجه الإخفاء ليكون أفضل، أو يكون إدغامها اختصاراً لبلوغ الأمر إلى حد محوج إلى الإيجاز في القول كما طلب في الزمن، ويؤيده قراءة الجماعة غير أبي عمرو {وأكن} بالجزم عطفاً على الجواب الذي هدى السياق إلى تقديره، فإن حال هذا الذي أشرف هذا الإشراف يقتضي أن يكون أراد إن «أخرتني أتصدق» ولكنه حذفه لضيق المقام عنه واقتضاء الحال لحذفه، وهو معنى ما حكاه سيبويه عن الخليل أن الجزم على توهم الشرط الذي دل عليه التمني على الموضع، فإن الجازم غير موجود، ومعنى ما قال غيره أن «لولا» لكونها تحضيضية متضمنة معنى الأمر ومعنى الشرط، فكأنه قيل: أخرني، فيكون جوابه العاري عن الفاء مجزوماً لفظاً والمقرون بها مجزوماً محلاً ف «اكن» عطف على المحل، ونصب أبو عمرو عطفاً على اللفظ لأنه جواب التمني الذي دلت عليه «لولا» وإجماع المصاحف على حذف الواو لا يضره لأنه قال: إنها للاختصار، وهو ظاهر، وذلك للمناسبة بين اللفظ والخط والزمان والمراد، ومن هنا تعرف جلالة

'Fetef'ale' babının te harfini idgam etmesi (feassaddaka şeklinde okunması); ertelendiğinde daha faziletli olsun diye bu ameli gizli bir şekilde yapacağına işaret içindir; yahut idgam edilmesi, zaman konusunda talep ettiği gibi sözde de veciz olmayı gerektiren bir sınıra işin ulaşmasından dolayı bir kısaltmadır. Ebû Amr dışındaki cemaatin {وأكن} lafzını, bağlamın takdirine sevk ettiği cevaba atfen meczum olarak okuması da bunu destekler. Zira bu derece can çekişme eşiğine gelen kimsenin durumu 'Beni ertelersen sadaka veririm' manasını kastetmiş olmasını iktiza eder; ancak makamın darlığı ve halin bunu gerektirmesi sebebiyle şartı hazfetmiştir. Bu da Sîbeveyhi'nin Halîl'den naklettiği; cezm amelinin, temenninin mahalline delalet ettiği vehmedilen şarta dayalı olduğu manasıdır; zira cezmeden edat lafızda yoktur. Başkalarının söylediğinin manası ise şudur: 'Levlâ' teşvik edatı olduğundan emir ve şart manasını içermektedir; sanki 'Beni ertele' denilmiştir, bu durumda başında 'fâ' bulunmayan cevabı lafzan meczum, 'fâ' bulunan cevabı ise mahallen meczum olur; dolayısıyla 've ekün' mahalle atfedilmiştir. Ebû Amr ise 'levlâ'nın delalet ettiği temenninin cevabı olduğu için lafza atfen mansup okumuştur. Mushafların 'vav' harfini hazfetme hususundaki icmaı ona zarar vermez; çünkü o bunun ihtisar için olduğunu söylemiştir ki bu da açıktır. Bu da lafız, hat, zaman ve murat edilen mana arasındaki uyum sebebiyledir. Buradan

20269. Metin

القراء ومرادهم إن شاء الله تعالى بقولهم في الضابط المشهور وإن توافق رسم المصحف ولو احتمالاً {من الصالحين *} أي العريقين في هذا الوصف العظيم، وزاد في الحث على المبادرة بالطاعات قبل الفوات بقوله مؤكداً لأجل عظيم الرجاء من هذا المحتضر للتأخير عطفاً على ما تقديره: فلا يؤخره الله فيفوته ما أراد: {ولن} ويجوز أن تكون الجملة حالاً أي قال ذلك والحال أنه لن {يؤخر الله} أي الملك الأعظم الذي لا كفوء له فلا اعتراض عليه {نفساً} أي أيّ نفس كانت، وحقق الأجل بقوله: {إذا جاء أجلها} أي وقت موتها الذي حده الله لها فلا يؤخر الله نفس هذا القائل لأنها من جملة النفوس التي شملها النفي. ولما كان المعنى على طريق النتائج التي لا شك في إرشاد اللفظ إليها: الله عالم فإنه يقول ذلك، عطف عليه قوله حاثاً على المسارعة إلى الخروج عن عهدة الطاعات والاستعداد لما لا بد منه من اللقاء محذراً من الإخلال ولأنه لا تهديد كالعلم: {والله} أي الذي له الإحاطة الشاملة علماً وقدرة {خبير} أي بالغ الخبرة والعلم ظاهراً وباطناً {بما تعملون *} أي توقعون عمله في الماضي والحال والمآل كله ظاهره وباطنه من هذا الذي أخبرتكم أن المحتضر العاصي يقوله ومن غيره منه ومن غيره

kıraat imamlarının celadetini ve —inşâallahu teâlâ— meşhur kaidelerinde 'velev ihtimalen olsun Mushaf hattına uygun düşerse' sözleriyle neyi murat ettiklerini anlarsın. {من الصالحين *} “ve salihlerden olsam!” yani bu yüce vasıfta kökleşenlerden olsam. Bu ölmek üzere olan kimsenin erteleme konusundaki büyük ümidine binaen tekit ederek, 'Fakat Allah onu ertelemez ve o da arzu ettiği şeyi kaçırır' takdirindeki söze atfen taatleri kaçırmadan önce onlara koşmaya teşviki artırarak şöyle buyurdu: {ولن} “Ve asla [ertelemeyecektir]”. Bu cümlenin hal olması da caizdir; yani o bunu söyler, oysa Yüce Allah asla {يؤخر الله} “Allah ertelemez” yani dengi ve benzeri bulunmayan, dolayısıyla Kendisine itiraz edilemeyen en yüce Hükümran, {نفساً} “hiçbir canı” yani hiçbir kimseyi ertelemez. Eceli şu buyruğuyla kesinleştirdi: {إذا جاء أجلها} “eceli geldiği zaman” yani Allah'ın onun için belirlediği ölüm vakti geldiğinde ertelemez; dolayısıyla Allah bu sözü söyleyenin canını da ertelemez; çünkü o da nefyin kapsamına giren nefislerden biridir. Lafzın delalet ettiğinde şüphe bulunmayan neticeler yoluyla mana: 'Allah bilir ki o kimse bunu söyleyecektir' şeklinde olunca; taatlerin sorumluluğundan çıkmaya acele etmeye, kavuşulması kaçınılmaz olan güne hazırlıklı bulunmaya teşvik edip vazifeyi aksatmaktan sakındırarak ve ilim gibi bir tehdit bulunmadığından şu buyruğu buna atfetti: {والله} “Ve Allah” yani ilim ve kudretle her şeyi kuşatan Zat, {خبير} “hakkıyla haberdardır” yani zahiri ve bâtını en kâmil manada bilip haberdar olandır {بما تعملون *} “yaptığınız şeylerden.” Yani geçmişte, şimdiki halde ve gelecekte, zahirde ve bâtında işlediğiniz her amelden; gerek günahkâr bir can çekişenin söyleyeceğini size haber verdiğim bu sözden gerekse ondan ve başkalarından sadır olan diğer şeylerden haberdardır.

20270. Metin

أيها الناس - هذا على قراءة الجمهور بالخطاب، وعلى قراءة أبي بكر عن عاصم بالغيب يمكن أن يراد المنافقون، ويمكن أن يعم فيكون الضمير للنفس على المعنى ويمكن أن يكون الضمير للناس على الالتفات للإعراض تخويفاً لهم، ولذلك علم سبحانه كذب المنافقين في أنهم يعتقدون ما شهدوا به في أمر الرسالة وعلم جميع ما قص من أخبارهم {ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير} [الملك: ١٤] والله أعلم.

Ey insanlar! —Bu, cumhurun muhatap sîgasıyla olan kıraatine göredir. Âsım'dan Ebû Bekir'in gayb sîgasıyla olan kıraatine göre ise bununla münafıklar kastedilmiş olabilir; yahut genel olup zamir manaya göre nefse dönebilir veya onları korkutmak amacıyla yüz çevirme üslubuyla insanlara dönebilir. Bu sebeple Yüce Allah, münafıkların risalet konusunda şahitlik ettikleri şeye kalpten inandıkları iddiasındaki yalanlarını ve kıssalarından anlatılan her şeyi bilmiştir: {ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير} “Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilendir, her şeyden hakkıyla haberdardır” [Mülk: 14]. En doğrusunu Allah bilir.