20447. Metin
سورة التحريم
Tahrîm Suresi
20448. Metin
مقصودها الحث على تقدير التدبير في الأدب مع الله ومع رسوله ﷺ ومع سائر العباد والندب إلى التخلق بالأدب الشرعي وحسن المباشرة لا سيما للنساء اقتداء بالنبي ﷺ في حسن عشرته وكريم صحبته وبيان ان الأ ب الشرعي تارة يكون باللين والأناة، وأخرى بالسوط وما داناه ومرة بالسيف وما والاه، وكل من اسميها التحريم والنبي ﷺ موضح لذلك) بسم الله (الذي له الكمال كله على الدوام) الرحمن (الذي عم عباده بعظيم الإنعام) الرحيم (الذي أتم خواصه نعمة الإسلام.
Bu surenin maksadı; Allah'a, Resûlüne sallallâhu aleyhi ve sellem ve diğer tüm kullara karşı edepte tedbiri gözetmeye teşvik etmek, şer'î edeple ahlaklanmaya ve güzel muameleye, bilhassa Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem güzel geçimine ve asil arkadaşlığına uyarak kadınlara karşı iyi davranmaya yönlendirmektir. Ayrıca şer'î edebin bazen yumuşaklık ve teenni ile, bazen kırbaç ve benzeriyle, bazen de kılıç ve onun getirdikleriyle olacağını açıklamaktır. Surenin her iki ismi olan et-Tahrîm ve en-Nebiy sallallâhu aleyhi ve sellem de bunu açıklamaktadır. (Daima bütün kemal sıfatlarına sahip olan) Allah'ın adıyla. (Kullarına büyük ihsanını umumi kılan) Rahmân, (has kullarına İslam nimetini tamamlayan) Rahîm.
20449. Metin
لما ختم سبحانه الطلاق بإحاطة علمه وتنزل أمره بين الخافقين في تدبيره، دل عليه أول هذه بإعلاء أمور الخلق بأمر وقع بين خير خلقه وبين نسائه اللاتي من خير النساء واجتهد كل في إخفاء ما تعلق به منه فأظهره سبحانه عتاباً لأزواج نبيه ﷺ في صورة عقابه لأنه أبلغ رفقاً به لأنه يكاد من شفقته أن يبخع نفسه الشريفة
Yüce Allah Talâk Suresi'ni, ilminin her şeyi kuşattığını ve tedbirinde emrinin yer ile gök arasında indiğini belirterek bitirince; bu surenin başı, yaratılmışların en hayırlısı ile kadınların en hayırlılarından olan eşleri arasında vuku bulan bir hadise ile mahlukatın işlerinin yüceltilmesine delalet etmiştir. Tarafların her biri bu hadiseyle ilgili olan durumu gizlemeye gayret etmiş, fakat Yüce Allah Peygamberinin sallallâhu aleyhi ve sellem eşlerine bir azap suretinde sitem ederek bunu açığa çıkarmıştır. Zira bu, ona [Peygamber'e] karşı en beliğ bir şefkattir; çünkü o, merhametinden ötürü neredeyse o yüce nefsini helak edecekti.
20450. Metin
رحمة لأمته تارة لطلب رضاهم وأخرى رغبة في هداهم، لأنه ﷺ بالغ في تهذيب أخلاقه مع ما طهره الله به من نزاهتها عن كل دنس حتى ضيق عليها بالامتناع عن بعض ما أبيح له حفظاً لخاطر الغير، فقال تعالى منادياً له بأداة البعد وهو أقرب أهل الحضرة مع أنها معدة لما يكون ذا خطب جليل ومعنى جسيم جليل، وفيها إيماء إلى تنبيه الغير وإسماعه إرادة لتأديبه وتزكيته وتهذيبه: {يا أيها النبي} مخاطبة بالوصف الذي يعلم بالعصمة ويلائمه أشد الملاءمة خلو البال وسرور القلب وانشراح الصدر لأنه للتلقي عن الله تعالى فيحث كل سامع على البعد عن كل ما يشوش عليه ﷺ أدنى تشويش {لم تحرم} أي تفعل فعل المحرم بمنع نفسك الشريفة {ما أحل الله} أي الملك الذي لا أمر لأحد معه {لك} بالوعد لبعض أمهات المؤمنين ﵅ بالامتناع من شرب العسل الذي كان عند حفصة أو زينب ﵄ والامتناع من ملامسة سريتك مارية رضي الله تعالى عنها فتضيق على نفسك لإحسان العشرة مع نسائك ﵅ أجمعين، فإن النبي ﷺ كان يشرب عسلاً عند حفصة بنت عمر أو زينت بنت جحش ﵄ على اختلاف
[Bu da] ümmetine bir rahmet olarak, bazen onların rızasını kazanmak, bazen de hidayetlerini istemek içindi. Çünkü o sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'ın kendisini her türlü kirden arındırmış olmasına rağmen ahlakını güzelleştirmede son derece ileri gitmiş, hatta başkasının gönlünü hoş tutmak uğruna kendisine helal kılınan bazı şeylerden uzak durarak kendi nefsini sıkıntıya sokmuştu. Yüce Allah, o huzur ehline en yakın olan kimse olduğu halde, büyük bir hadise ve azametli, yüce bir mana için kullanılan uzaklık edatıyla ona nida ederek şöyle buyurdu. Bunda başkasını uyarma, onu terbiye etme, tezkiye etme ve ahlakını güzelleştirme iradesiyle sesini duyurma işareti vardır: {يا أيها النبي} “Ey Peygamber!” Bu hitap, masumiyeti bildiren ve Allah Teâlâ'dan vahiy almaya matuf olduğu için zihnin boş, kalbin neşeli ve göğsün ferah olmasına en uygun düşen bir vasıfladır; böylece her dinleyeni, onu sallallâhu aleyhi ve sellem en ufak bir şekilde rahatsız edecek her şeyden uzak durmaya teşvik eder. {لم تحرم} “Niçin haram kılıyorsun?” Yani o şerefli nefsini mahrum bırakarak haram kılanın fiilini yapıyorsun? {ما أحل الله} “Allah'ın helal kıldığı şeyi”, yani kendisiyle beraber hiç kimsenin hükmü bulunmayan O Hükümranın {لك} “senin için” [helal kıldığını]; müminlerin annelerinden radıyallâhu anhünne bazısına Hafsa veya Zeynep radıyallâhu anhümâ nezdindeki bal şerbetini içmekten ve cariyen Mâriye'ye radıyallâhu anhâ yaklaşmaktan kaçınacağına söz vererek, bütün eşlerinle radıyallâhu anhünne güzel geçinmek adına nefsini daraltıyorsun? Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Sahih'teki iki farklı rivayete göre Ömer'in kızı Hafsa'nın veya Cahş'ın kızı Zeynep'in radıyallâhu anhümâ yanında bal şerbeti içerdi.
20451. Metin
الروايتين في ذلك في الصحيح، وفي رواية «أنه ﷺ كان إذا صلى الغداة دخل على نسائه ﵅ امرأة امرأة، وكانت قد أهديت لحفصة بنت عمر ﵄ عكة من العسل، فكانت إذا دخل عليها فسلم حبسته وسقته منها، وأن عائشة ﵂ أنكرت احتباسه عندها فقالت لجويرية عندها حبشية يقال لها خصرة: إذا دخل رسول الله ﷺ على حفصة فادخلي عليها فانظري ماذا يصنع فأخبرتها الخبر فوصت صواحباتها فنفرنه من شربه بإخباره بأنه يوجد منه ريح كريهة لأن نحلة جرست العرفط، فقال: لن أعود له،» وروى الطبري وابن مردوية «أنه ﷺ خلا بمارية ﵂ أم ولده إبراهيم ﵇ في بيت حفصة ﵂ فتوجعت من ذلك حفصة ﵂ فقال هي علي حرام ولا تذكري ذلك لأحد وأبشرك على ذلك بشارة، وهي أن أبا بكر يلي هذا الأمر من بعدي وأباك يليه من بعد أبي بكر ﵄، لا تخبري بذلك أحداً، فأخبرت عائشة ﵂»
Sahih'te bu hususta iki rivayet vardır. Bir rivayette şöyledir: «O sallallâhu aleyhi ve sellem sabah namazını kıldıktan sonra hanımlarının radıyallâhu anhünne yanına teker teker girerdi. Ömer'in kızı Hafsa'ya radıyallâhu anhâ bir tulum bal hediye edilmişti. Resûlullah onun yanına girip selam verince, onu yanında alıkoyar ve ona o baldan içirirdi. Âişe radıyallâhu anhâ onun orada alıkonulmasını hoş karşılamadı ve yanında bulunan Hadrâ adındaki Habeşli bir cariyeye: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hafsa'nın yanına girdiğinde sen de gir ve ne yaptığına bak' dedi. Cariye de durumu ona haber verdi. Bunun üzerine Âişe arkadaşlarına tembihte bulundu ve arıların urfut ağacından beslendiğini, dolayısıyla kendisinden kötü bir koku geldiğini söyleyerek onu bu balı içmekten vazgeçirdiler. Resûlullah da: 'Bir daha onu içmeyeceğim' buyurdu.» Taberî ve İbn Merdûye'nin rivayet ettiğine göre ise: «O sallallâhu aleyhi ve sellem, oğlu İbrahim'in aleyhisselâm annesi olan Mâriye radıyallâhu anhâ ile Hafsa'nın radıyallâhu anhâ evinde baş başa kaldı. Hafsa radıyallâhu anhâ bundan dolayı üzüldü. Bunun üzerine Resûlullah: 'O bana haram olsun, bunu hiç kimseye söyleme ve bunun üzerine sana bir müjde vereyim: Benden sonra bu işin başına Ebû Bekir, Ebû Bekir'den sonra da baban geçecektir radıyallâhu anhümâ. Bunu kimseye söyleme' buyurdu. Fakat Hafsa bunu Âişe'ye radıyallâhu anhâ haber verdi.»
20452. Metin
ويروى أن حفصة ﵂ قالت في يومها من النبي ﷺ: «إن بي إلى أبي حاجة نفقة له عنده فأذن لي أن
Rivayet edildiğine göre Hafsa radıyallâhu anhâ, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem yanında geçirdiği gününde şöyle dedi: «Babamın yanında ona ait bir harçlık ihtiyacım var, bana izin ver de
20453. Metin
أزوره وآتي بها، فأذن لها فلما خرجت أرسل إلى جاريته مارية القبطية ﵂ فوقع عليها فأتت حفصة فوجدت الباب مغلقاً فجلست عنده فخرج رسول الله ﷺ ووجهه يقطر عرقاً وحفصة تبكي فقال لها: ما يبكيك؟ فقالت: إنما أذنت لي من أجل هذا وقعت عليها في يومي وعلى فراشي، أما رأيت لي حرمة وحقاً ما كنت تصنع هذا بامرأة منهن، فقال ﷺ: أليس هي جاريتي قد أحلها الله لي اسكتي فهي علي حرام ألتمس بذاك رضاك فلا تخبري بهذا أحداً، فلما خرج أخبرت عائشة ﵂ فحلفته على ترك مارية ﵅» ثم علل ذلك سبحانه بقوله: {تبتغي} أي تريد إرادة عظيمة من مكارم أخلاقك وحسن صحبتك {مرضات أزواجك} أي الأحوال والمواضع والأمور التي يرضين بها ومن أولى بأن تبتغين رضاك وكذا جميع الخلق لتفرغ لما يوحى إليك من ربك لكن ذلك للزوجات آكد.
onu ziyaret edip getireyim.' Ona izin verdi. Hafsa çıkınca, cariyesi Mâriye el-Kıbtiyye'ye radıyallâhu anhâ haber gönderdi ve onunla beraber oldu. Hafsa gelip kapıyı kilitli bulunca kapının önünde oturdu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yüzünden ter damlar halde çıktı; Hafsa ise ağlıyordu. Ona: 'Seni ağlatan nedir?' dedi. Hafsa: 'Bana sırf bunun için mi izin verdin? Benim günümde ve benim yatağımda onunla beraber oldun. Benim bir hürmetim ve hakkım olduğunu görmedin mi? Onlardan hiçbir kadına bunu yapmazdın' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'O benim cariyem değil mi, Allah onu bana helal kılmadı mı? Sus, senin rızanı kazanmak için o bana haram olsun; bunu hiç kimseye söyleme' buyurdu. Resûlullah çıkınca Hafsa bunu Âişe'ye radıyallâhu anhâ haber verdi ve Âişe de Mâriye'yi radıyallâhu anhünne terk etmesi için ona yemin ettirdi.» Sonra Yüce Allah bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {تبتغي} “Arıyorsun”, yani üstün ahlakından ve güzel arkadaşlığından dolayı büyük bir arzuyla istiyorsun, {مرضات أزواجك} “eşlerinin rızasını”, yani onların razı olacağı durumları, mekanları ve işleri. Halbuki senin rızanı aramak öncelikle onların ve aynı şekilde bütün yaratılmışların görevidir; ta ki Rabbinden sana vahyedilen şeylere vakit ayırasın; fakat bu durum eşler için daha da pekiştirilmiştir.
20454. Metin
ولما كان أعلى ما يقع به المنع من الأشياء من جهة العباد الإيمان، وكان تعالى قد جعل من رحمته لعباده لإيمانهم كفارة قال: {والله} أي تفعل ذلك لرضاهن والحال أن الله الملك الأعلى {غفور رحيم *}
Kullar tarafından bir şeyleri yasaklamanın en üst derecesi yeminler olduğunda ve Yüce Allah da kullarına bir rahmet olarak yeminlerine kefaret koyduğunda şöyle buyurdu: {والله} “Allah ise”, yani sen onların rızasını kazanmak için bunu yapıyorsun, halbuki en yüce Hükümran olan Allah, {غفور رحيم *} “çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
20455. Metin
أي محاء ستور لما يشق على خلص عباده مكرم لهم، ثم علل أو بين بقوله: {قد فرض الله} أي قدر ذو الجلال والإكرام الذي لا شريك له ولا أمر لأحد معه، وعبر بالفرض حثاً على قبول الرخصة إشارة إلى أن ذلك لا يقدح في الورع ولا يخل بحرمة اسم الله لأن أهل الهمم العوالي لا يحبون النقلة من عزيمة إلى رخصة بل من رخصة إلى عزيمة، أو عزيمة إلى مثلها.
Yani ihlaslı kullarına zor gelen şeyleri silip örten ve onlara ikramda bulunandır. Sonra şu buyruğu ile gerekçelendirdi veya açıkladı: {قد فرض الله} “Allah gerçekten farz kılmıştır”, yani ortağı olmayan ve yanında hiç kimsenin hükmü bulunmayan Celâl ve İkrâm sahibi takdir etmiştir. Ruhsatı kabul etmeye teşvik etmek amacıyla 'farz kıldı' ifadesini kullandı; ta ki bunun takvaya halel getirmediğine ve Allah'ın isminin hürmetini zedelemediğine işaret edilsin. Çünkü yüce gayeli kimseler azimetten ruhsata geçmeyi sevmezler; bilakis ruhsattan azimete veya bir azimetten benzerine geçmeyi severler.
20456. Metin
ولما كان التخفيف على هذه الأمة إنما هو كرماً منه وتعظيماً لهذا النبي ﷺ قال: {لكم} أي أيتها الأمة التي أنت رأسها، وعبر بمصدر حلل المزيد مثل كرمه وتكرمه إظهاراً لمزيد الغاية فقال: {تحلة} أي تحللة {أيمانكم} أي شيئاً يحللكم مما أوثقتم به أنفسكم منها تارة بالاستثناء وتارة بالكفارة تحليلاً عظيماً بحيث يعيد الحال إلى ما كان عليه قبل اليمين، وقد بين ذلك في سورة المائدة فحلل يمينك واخرج من تضييقك على نفسك واشرح من صدرك لتتلقى ما يأتيك من أنباء الله تعالى وأنت متفرغ له بطيب النفس وقرة العين، وهذا يدل على أن قوله «أنت علي حرام» كاليمين إذا لم يقصد به طلاقاً للزوجة ولا إعتاقاً للأمة، وإذا كان الله قد فرض ذلك لكافة الأمة تيسيراً عليهم فرأسهم أولى بأن يجعل له ذلك، قال مقاتل:
Bu ümmete olan hafifletme O'nun bir lütfu ve bu Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem bir tazimi olduğundan şöyle buyurdu: {لكم} “sizin için”, yani ey senin başında bulunduğun ümmet! Maksadın son dereceye ulaştığını göstermek için 'kerreme-tekrimeten' gibi 'hallele' fiilinin mezid mastarını kullanarak şöyle buyurdu: {تحلة} “çözmeyi”, yani helal kılmayı, {أيمانكم} “yeminlerinizi”, yani kendinizi bağladığınız şeyleri bazen istisna ile bazen de kefaret ile, durumu yeminden önceki haline döndürecek şekilde büyük bir çözüşle çözmeyi [farz kıldı]. Bunu Mâide Suresi'nde açıklamıştı; öyleyse yeminini çöz, nefsini daraltmaktan kurtul ve gönül hoşluğuyla ve göz aydınlığıyla kendini tamamen vererek Allah Teâlâ'dan sana gelecek haberleri almak için göğsünü ferahlat. Bu durum, kişinin eşine 'Sen bana haramsın' sözünün, boşamayı veya cariyeyi azat etmeyi kastetmediği müddetçe yemin gibi olduğuna delalet eder. Allah Teâlâ bunu bir kolaylık olsun diye bütün ümmete farz kılmışsa, onların başı olan zata bunu kılması haydi haydi evladır. Mukâtil dedi ki:
20457. Metin
فأعتق ﷺ في هذه الواقعة رقبة، وقد قيل: إن تحريمه ﷺ هنا كان بيمين حلفها وحينئذ لا يكون فيه حجة لمن رأى أن «أنت على حرام» يمين {والله} أي والحال أن المختص بأوصاف الكمال {مولاكم} أي يفعل معكم فعل القريب الصديق {العليم} أي البالغ العلم بمصالحكم وغيرها إلى ما لا نهاية له {الحكيم *} أي الذي يضع كل ما يصدر عنه لكم في أتقن محاله بحيث لا ينسخه هو ولا يقدر غيره أن يغيره ولا شيئاً منه، وقال الإمام أبو جعفر ابن الزبير: لاخفاء بشدة اتصال هذه السورة بسورة الطلاق لاتحاد مرماهما وتقارب معناهما، وقد ظن أن رسول الله ﷺ طلق نساءه حين اعتزل في المشربة حتى سأله عمر ﵁ والقصة معروفة وتخييره صل الله عليه وسلم إياهن أثر ذلك وبعد اعتزالهن شهراً كاملاً وعتب الله عليهن في قوله:
Bunun üzerine o sallallâhu aleyhi ve sellem bu hadisede bir köle azat etti. Şöyle de denilmiştir: O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem buradaki haram kılması ettiği bir yemin iledir; bu durumda 'Sen bana haramsın' sözünün yemin olduğunu savunanlar için bunda bir delil olmaz. {والله} “Allah ise”, yani kemal sıfatlarına sahip olan [Allah], {مولاكم} “sizin mevlanızdır”, yani size yakın bir dost gibi muamele eder, {العليم} “hakkıyla bilendir”, yani maslahatlarınızı ve diğer hususları sonsuzca en ileri derecede bilendir, {الحكيم *} “hüküm ve hikmet sahibidir.” Yani sizden sadır olan her şeyi en muhkem yerine koyandır; öyle ki ne Kendisi onu nesheder ne de başkası onu veya ondan bir şeyi değiştirmeye güç yetirebilir. İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle dedi: Maksatlarının birliği ve anlamlarının yakınlığı sebebiyle bu surenin Talâk Suresi ile olan son derece güçlü irtibatı gizli değildir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, meşrebede [üst kattaki odada] inzivaya çekildiğinde hanımlarını boşadığı zannedilmişti; hatta Ömer radıyallâhu anh ona sormuştu -kıssa bilinmektedir-. Tam bir ay onlardan ayrı kaldıktan sonra o sallallâhu aleyhi ve sellem onları muhayyer bırakmıştı. Allah Teâlâ da şu buyruğuyla onlara sitem etmiştir:
20458. Metin
{وإن تظاهرا عليه فإن الله هو مولاه} [التحريم: ٤] وقوله: {عسى ربه إن طلقكن أن يبدله أزواجاً خيراً منكن} [التحريم: ٥] فهذه السورة وسورة الطلاق أقرب شيء وأشبه بسورة الأنفال وبراءة لتقارب المعاني والتحام المقاصد - انتهى.
{وإن تظاهرا عليه فإن الله هو مولاه} “Eğer ona karşı birbirinize arka olursanız, şüphesiz ki Allah onun mevlasıdır” [Tahrîm: 4] ve {عسى ربه إن طلقكن أن يبدله أزواجاً خيراً منكن} “Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona sizden daha hayırlı eşler verebilir” [Tahrîm: 5]. Dolayısıyla bu sure ile Talâk Suresi, anlamların yakınlığı ve hedeflerin kenetlenmesi bakımından Enfâl ve Berâe [Tevbe] surelerine en yakın ve en çok benzeyen şeydir. -Sözün sonu-.
20459. Metin
ولما كانت العدة فيمن رأى حبيبه قد ضاق صدره أن يسعى أولاً في شرح صدره وطيب نفسه ثم يزيده بسطاً بأن يقول للحاضرين: إن حبيبنا هذا الكريم علينا اتفق له كذا، وقد كرهت هذا وضمنت زواله، وكان تعالى قد طيب نفسه ﷺ بأول السورة، ثم أتبعه الأمر الآخر، فكان التقدير: اذكروا هذا الذي ذكرته من حسن عشرة نبيكم ﷺ لنسائه رضي الله تعالى عنهن وكريم صحبته وشريف أخلاقه وجميل أفضاله وجليل حلمه واذكروا ما خفف الله به عنكم في الأيمان التي لا مثنوية فيها واذكروا فيها اسمه المقدس، عطف عليه قوله تعالى تشريفاً لنبيه ﷺ بالمعاتبة عليه وبإظهار ما هو حامل له من ثقل هذا السر على أجمل وجه تخفيفاً عنه وترويحاً له: {وإذ} أي واذكروا كريم أخلاقه ﷺ وطاهر شمائله في عشرتهن حين {أسر النبي} أي الذي شأنه أن يرفعه الله دائماً بأن يتلقى من فياض علمه ما يخبر به الناس فإنه ما ينطق عن الهوى وأبهم الزوجة ولم يعينها سبحانه تشريفاً له ﷺ ولها ﵅ فقال تعالى: {إلى بعض أزواجه} وهي حفصة ﵂، كنى عنها صيانة لهن لأن حرمتهن ﵅ من حرمته صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Sevdiğinin göğsünün daraldığını gören kimsenin âdeti, önce onun göğsünü açmaya ve gönlünü hoş etmeye çalışmak, sonra da orada bulunanlara: 'Bize çok değerli olan bu sevgilimizin başına şöyle bir şey geldi; ben bundan hoşlanmadım ve ortadan kalkmasını taahhüt ettim' diyerek onun neşesini daha da artırmaktır. Yüce Allah da surenin başında onun sallallâhu aleyhi ve sellem gönlünü hoş etmiş, ardından diğer emri getirmiştir. Takdiri mana şöyledir: Peygamberinizin sallallâhu aleyhi ve sellem eşlerine radıyallâhu anhünne olan güzel geçimini, asil arkadaşlığını, şerefli ahlakını, güzel lütuflarını ve yüce hilmini hatırlayın; Allah'ın içinde istisna bulunmayan yeminler hususunda size sağladığı kolaylığı hatırlayın ve onda O'nun mukaddes ismini anın. Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem bir şeref bahşetmek, ona sitemde bulunmak ve üzerinden yükü hafifletip onu rahatlatmak adına bu sırrın ağırlığını taşıdığı gerçeğini en güzel şekilde açığa çıkarmak üzere Yüce Allah şöyle buyurdu: {وإذ} “Hani”, yani o sallallâhu aleyhi ve sellem eşleriyle geçimindeki asil ahlakını ve tertemiz huylarını hatırlayın, o vakit {أسر النبي} “Peygamber gizlemişti”, yani şanı, insanlara haber vereceği şeyleri feyizli ilminden almak suretiyle Allah tarafından daima yüceltilmek olan Peygamber -çünkü o hevasından konuşmaz-; Yüce Allah hem ona sallallâhu aleyhi ve sellem hem de o eşine radıyallâhu anhâ bir ikram olarak hanımı açıkça belirtmeyip müphem bırakarak şöyle buyurdu: {إلى بعض أزواجه} “eşlerinden birine”, ki o Hafsa'dır radıyallâhu anhâ. Onları korumak amacıyla kinaye yaptı; çünkü onların radıyallâhu anhünne hürmeti, o'nun sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetindendir.
20460. Metin
{حديثاً} ليس هو من شأن الرسالة ولو كان من شأنها لهم به وأعلنه ولم يخص به ولا أسره وذلك هو تحريم مارية ﵂ ووعده بأن يترك العسل وبشارته بولاية أبي بكر وعمر ﵄ ولم يبين الحديث ويفصله إكراماً له ﷺ وحفظاً لسره لأن العادة جارية بأن الإنسان لا يحب تفصيل سره وإن كنا اطلعنا عليه بعد ذلك لنتأسى به فيما فيه من الأحكام، فإن أحواله ﷺ كلها أحكام لنا إلا ما اختص به وأشار إلى قرب زمن إفشائه من زمن التحديث بالفاء في قوله تعالى: {فلما نبأت} أي أخبرت إخباراً عظيماً جليلاً لشرفه في نفسه ولأنه من عند الله وبالغت في ذلك وأخبرت {به} كله من جميع وجوهه، وجعل ذلك في سياق حكاية لأنه أستر لحرمه ﷺ حيث لم يقل: فنبأت به ولا قال: أساءت بالإنباء به، ونحو ذلك مما يفهم أنه مقصود بالذات {وأظهره الله} أي أطلعه الملك الذي له الإحاطة بكل شيء {عليه} أي الحديث بأنه قد أفشى مناصحة له في إعلامه بما يقع في غيبته ليحذره إن كان شراً ويثيب عليه إن كان خيراً {عرف} أي النبي ﷺ التي أسر إليها {بعضه} وهو أمر الخلافة عتاباً لها عليه لأنه كان أوصاها أن لا تظهره، والكف عن بعض العتب أبعث على حياء
{حديثاً} “bir söz”, ki bu peygamberlik göreviyle ilgili bir mesele değildi; şayet onunla ilgili olsaydı, onu önemser, ilan eder, tek bir kişiye tahsis etmez ve gizlemezdi. Bu [söz] ise Mâriye'yi radıyallâhu anhâ haram kılması, balı terk edeceğine dair verdiği söz ve Ebû Bekir ile Ömer'in radıyallâhu anhümâ hilafetini müjdelemesiydi. Ona sallallâhu aleyhi ve sellem bir ikram ve sırrını korumak için bu sözü açıklayıp detaylandırmadı. Çünkü âdete göre insan sırrının detaylandırılmasını sevmez; her ne kadar bizler içindeki hükümlerle amel etmek üzere sonradan buna vakıf olmuşsak da böyledir. Zira onun sallallâhu aleyhi ve sellem bütün halleri -kendisine has olanlar müstesna- bizim için hükümdür. Sözün yayılma vaktinin konuşulma vaktine yakın olduğuna Yüce Allah'ın şu kavlindeki 'fâ' ile işaret etmiştir: {فلما نبأت} “Fakat o haber verince”, yani bizzat kendisinin şerefinden ve Allah katından olmasından ötürü pek mühim ve büyük bir haber verip bu hususta ileri giderek haber verince, {به} “onu” tamamen her yönüyle [haber verince]. Bunu bir hikaye üslubuyla sundu; zira bu, onun sallallâhu aleyhi ve sellem haremine daha örtücüdür; zira 'haberi ifşa etti' yahut 'haberi yayarak kötülük yaptı' ve bizzat kastedildiği anlaşılan benzeri ifadeler kullanmamıştır. {وأظهره الله} “ve Allah bunu açığa vurunca”, yani her şeyi kuşatan Hükümran, {عليه} “ona”, yani Peygamber'e, gıyabında vuku bulan şeyleri ona bildirmekte bir nasihat olarak, şayet şer ise sakınması, hayır ise mükafatlandırması için bu sözün ifşa edildiğini bildirince; {عرف} “bildirdi”, yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sırrı verdiği kişiye bildirdi, {بعضه} “bir kısmını”, ki o da hilafet meselesidir; bunu açığa vurmaması için ona tembihte bulunmuş olduğundan dolayı ona bir sitem olarak bildirdi. Sitemin bir kısmından vazgeçmek, sitem edilenin utanmasına daha fazla vesile olur,
20461. Metin
المعتوب وأعون على توبته وعدم عدده إلى فعل مثله {وأعرض عن بعض} وهو أمر السرية والعسل تكرما منه أن يستقصي في العتاب وحياء وحسن عشرة، قال الحسن: ما استقصى كريم قط، وقال سفيان الثوري: ما زال التغافل من فعل الكبراء وإنما عاتب على أمر الخلافة خوفاً من أن ينتشر في الناس ويذيع، فربما أثار حسداً من بعض المنافقين وأورث الحسود للصديق والفاروق كيداً أو جر إلى مفسدة لا نعلمها، وخفف الكسائي: عرف أي أقر به والمعرفة سبب التعريف والتعريف عن المعرفة فإطلاق أحدهما على الآخر شائع وعلاقته ذلك وأشار إلى مبادرته بتعريفها ذلك لئلا ينتشر ما يكرهه منه بقوله: {فلما نبأها} بما فعلت من إفشاء ما عرفها منه على وجه لم يغادر من ذلك الذي عرفها {به} شيئاً منه ولا من عوارضه ليزداد بصيرة، روي أنها قالت: قلت لعائشة ﵂ سراً وأنا أعلم أنها لا تظهره، قاله الملوي وهو معنى قوله: {قالت} أي ظناً منها أن عائشة ﵂ أفشت عليها {من أنبأك هذا} أي مطلق إخبار، واستأنف قوله: {قال نبأني} وحذف المتعلق اختصاراً للفظ وتكثيراً للمعنى بالتعميم إشارة إلى أنه أخبره بجميع ما دار بينها وبين عائشة ﵄ مما عرفها به ومن غيره على أتم ما كان {العليم} أي المحيط بالعلم {الخبير *} أي المطلع
tövbe etmesine ve benzer bir fiile tekrar dönmemesine daha çok yardım eder. {وأعرض عن بعض} “bir kısmından da vazgeçti”, bu da cariye ve bal meselesidir; sitemde aşırıya gitmemek için bir asalet, haya ve güzel geçim örneği olarak bundan vazgeçti. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: 'Asil bir kimse asla sitemi sonuna kadar götürmemiştir.' Süfyân es-Sevrî de: 'Görmezden gelmek daima büyüklerin fiili olagelmiştir' demiştir. Hilafet meselesine sitem etmesi ise, insanlar arasında yayılıp dağılması korkusundandı; zira bu durum bazı münafıkların hasedini uyandırabilir, hasetçinin Sıddîk ve Fârûk'a bir tuzak kurmasına sebep olabilir veya bilmediğimiz bir fesada yol açabilirdi. Kisâî [kelimeyi] hafifleterek (şeddesiz) 'arefe' şeklinde okumuştur ki bu 'ikrar etti' manasındadır. Bilmek (ma'rife), bildirmeye (ta'rife) sebeptir; bildirmek de bilmekten neşet eder. Dolayısıyla birinin diğeri yerine kullanılması yaygındır ve aralarındaki alaka budur. Hoşlanmadığı şeyin yayılmaması için bunu ona bildirmede acele ettiğine şu buyruğuyla işaret etmiştir: {فلما نبأها} “Ona haber verince”, yani basireti artsın diye bildirdiği şeyi ifşa etmesi sebebiyle yaptığı şeyi, {به} “kendisine” bildirdiği şeyden ve onunla ilgili durumlardan hiçbir şeyi eksik bırakmayacak şekilde haber verince. Rivayet edildiğine göre Hafsa: 'Âişe'ye radıyallâhu anhâ gizlice söyledim ve onun bunu açığa vurmayacağını biliyordum' demiştir; bunu el-Melevî nakletmiştir. İşte şu buyruğun manası da budur: {قالت} “[Hafsa] dedi ki”, yani Âişe'nin radıyallâhu anhâ kendisini ifşa ettiğini zannederek, {من أنبأك هذا} “Bunu sana kim haber verdi?”, yani bu haberi kim verdi? Sözü yeniden başlatarak buyurdu ki: {قال نبأني} “Dedi ki: Bana haber verdi”; lafzı kısaltmak ve manayı genelleştirerek çoğaltmak için müteallakı hazfetti; bu da aralarında geçen şeylerden kendisine bildirdiği ve bildirmediği her şeyi en mükemmel şekilde haber verdiğine işarettir, {العليم} “hakkıyla bilen”, yani ilmi her şeyi kuşatan, {الخبير *} “her şeyden haberdar olan.” Yani hem gizliyi
20462. Metin
على الضمائر والظواهر فهو أهل لأن يحذر فلا يتكلم سراً ولا جهراً إلا بما يرضيه.
hem açığı hakkıyla bilendir. Dolayısıyla O, kendisinden sakınılmaya ve gizli veya açık ancak Kendisini razı edecek şeylerin konuşulmasına layık olandır.
20463. Metin
ولما عرف من هذا أن المعاتب المنبئة ومن نباته، وكان قد يكون عدداً أشار إلى أنه واحد فالمعاتب اثنتان، وكانتا قد اتسعت قلوبهما لما يأتي من قبل الله من الرغائب بهذا العتاب على هذا الأمر الخفي جداً والكرم عليهما فيه بعدم الاستقصاء فمالت قلوبهما إلى المعالي وغاصت على جليل المعارف فصاغت من جواهر ذلك دقيق المعاني، لفت إليهما الخطاب بلطيف العباد لشريف المتاب، فقال تشريفاً آخر له ﷺ بالإقبال على نسائه رضي الله تعالى عنهن بالعتاب لأجله قياماً عنه بما ربما أزعجه لو باشره حفظاً لخاطره الشريف مما قد يغره {إن تتوبا} أي يا عائشة ويا حفصة مما صنعته حفصة بالإفشاء وعائشة بالاحتيال على المنع من شرب العسل والتحليف على مارية {إلى الله} أي الملك الذي أحاط علمه فجلت قدرته ولطف بهما لأجله ﷺ غاية اللطف في قوله: {فقد صغت} أي مالت وغاضت بما صاغت {قلوبكما} وفي جمع القلوب جمع كثرة تأكيد لما فهمته من ميل القلب بكثرة المعارف بما أفادهما إظهار هذا السر والعتاب عليه من الحياء، فصارتا جديرتين بالمبادرة إلى التوبة متأهلتين لذلك غاية التأهل.
Buradan sitem edilenin, haberi veren ile kendisine haber verilen olduğu ve bunların birden fazla olabileceği anlaşılınca, bunun bir kişi olduğuna, dolayısıyla sitem edilenin iki kişi olduğuna işaret etti. Bu iki hanımın kalbi, bu son derece gizli mesele hakkındaki sitem ve sitemde aşırıya gidilmeyerek kendilerine gösterilen lütuf vesilesiyle Allah katından gelen rağbetlere genişlemişti; böylece kalpleri yüceliklere meyledip yüce marifetlere dalmış ve bunların mücevherlerinden ince manalar çıkarmıştı. Şerefli bir tövbeye yöneltmek için kullara yönelik latif bir ifadeyle hitap onlara çevrildi. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem bir başka şeref bahşetmek üzere, şayet kendisi yapsaydı belki de onu rahatsız edecek olan bir muameleyi onun yerine üstlenerek ve onun şerefli gönlünü kırabilecek şeylerden koruyarak hanımlarına radıyallâhu anhünne sitemle yönelip şöyle buyurdu: {إن تتوبا} “Eğer ikiniz tövbe ederseniz”, yani ey Âişe ve ey Hafsa, Hafsa'nın ifşa etmesi, Âişe'nin de bal şerbeti içmekten men etmek için hile yapması ve Mâriye üzerine yemin ettirmesi sebebiyle yaptıklarınızdan {إلى الله} “Allah'a”, yani ilmi her şeyi kuşatan, kudreti yüce olan ve o'nun sallallâhu aleyhi ve sellem hatırına şu buyruğunda her ikisine de son derece lütufta bulunan Hükümrana [tövbe ederseniz]; {فقد صغت} “çünkü gerçekten meyletmiştir”, yani meyletmiş ve ortaya koyduklarıyla derinleşmiştir, {قلوبكما} “kalpleriniz.” Kalplerin çoğul sığasıyla getirilmesinde, bu sırrın açığa çıkması ve buna sitem edilmesiyle hasıl olan hayanın kazandırdığı çokça marifet sebebiyle kalbin meylinden anlaşılan şeyin bir teyidi vardır. Böylece onlar hemen tövbeye koşmaya layık ve buna tam manasıyla ehil hale gelmişlerdir.
20464. Metin
ولما أورد ما صارتا حقيقيتين به بأداة الشك إقامة للسامع بين
Dinleyeni bundan dolayı korku ile ümit arasında tutmak için, layık oldukları bu durumu şüphe edatıyla [şart kipiyle] getirince -ki O olacak olanı en iyi bilendir-,
20465. Metin
الخوف والرجاء من ذلك وهو أعلم مما يكون أكمل ذلك بذكر شق الخوف، فقال معلماً بأن الملك وأوليائه أنصار له {وإن تظاهرا} بالتشديد للإدغام في قراءة الجماعة لأن النظر هنا إن وقع كان على وجه الخفاء في أعمال الحيلة في أمر مارية ﵂ والعسل وما يأتي من مثل ذلك ما يبعث عليه الغيرة {عليه} أي النبي ﷺ المنبأ من قبل الله بما يرفع قدره ويعلي ذكره، وقراءة الكوفيين بالتخفيف بإسقاط إحدى التاءين إشارة إلى سهولة أمر هذه المظاهرة وقلة أذاها له ﷺ.
korku tarafını zikrederek bunu tamamladı ve Melik'in ve dostlarının onun yardımcıları olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {وإن تظاهرا} “Eğer birbirinize arka olursanız”; kıraat imamlarının çoğunluğunun kıraatinde idgam sebebiyle şeddeli okunmuştur; çünkü buradaki bakış, Mâriye radıyallâhu anhâ ve bal meselesinde kıskançlığın sevk ettiği hileli işlerde gizlilik yoluyla vuku bulmuştur. {عليه} “ona karşı”, yani Allah tarafından şanını yüceltecek ve zikrini yükseltecek şeylerle haber verilmiş olan Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem karşı [arka olursanız]. Kûfelilerin kıraatinde ise 'te' harflerinden birinin hazfedilmesiyle şeddesiz okunmuştur; bu da bu arka çıkışın kolaylığına ve ona sallallâhu aleyhi ve sellem vereceği ezanın azlığına işarettir.
20466. Metin
ولما كان المعنى كأنه لا يبالي بمظاهرة كما عبر عنه بعلته، فقال مؤكداً إعلاماً بأن حال المتظاهرين عليه حال المنكر لمضمون الكلام: {فإن الله} أي الملك الأعظم الذي لا كفوء له {هو} أي بنفسه الأقدس وحضرة غيب غيبه التي لا يقوم لما لها من العظمة شيء {مولاه} أي ناصره والمتولي من أمره ما يتولاه القريب الصديق القادر وكل من له وعي يعلم كفايته سبحانه في ذلك فهو يعمل أبلغ ما يعمله مولى مع من هو متول لأمره وفي معاونته لنبيه ﷺ إظهار
Mana sanki gerekçesinde belirtildiği gibi böyle bir arka çıkmaya aldırmazmış gibi olunca, ona karşı arka çıkanların durumunun sözün muhtevasını inkar eden kimsenin durumu gibi olduğunu bildirmek üzere tekitli bir şekilde şöyle buyurdu: {فإن الله} “şüphesiz ki Allah”, yani hiçbir dengi bulunmayan en yüce Melik, {هو} “bizzat Kendisi”, yani en mukaddes Zatıyla ve büyüklüğü karşısında hiçbir şeyin duramayacağı gaybının gaybı huzuruyla, {مولاه} “onun mevlasıdır”, yani onun yardımcısı ve gücü yeten yakın bir dostun üstlendiği gibi onun işini üstlenendir. Aklı olan herkes, Yüce Allah'ın bu hususta kâfi olduğunu bilir; zira O, bir mevlanın işini üstlendiği kimseye yapacağı muamelenin en beliğini yapar. Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem yardım etmesinde onun şerefinin açığa vurulması,
20467. Metin
لشرفه ومراعاة لحفظ خاطره وشرح لصدره.
gönlünün gözetilmesi ve göğsünün ferahlatılması vardır.
20468. Metin
ولما كانت النفوس لمبنى هذه الدار على حكمة الأسباب مؤكلة بها ناظرة أتم نظر إليها، وكان نساء النبي ﷺ لكثرة ما يتلى في بيوتهن من آيات الله والحكمة على لسان جبريل ﵊ وكثرة تردده إلى النبي ﷺ في بيوتهن ويعلمهن قد صار عندهن بذلك من الأسباب الظاهرة المألوفة، وكان هو أعظم أنصار النبي ﷺ قال: {وجبريل} لأنه من أعظم الأسباب التي يقيمها الله سبحانه.
Bu dünyanın yapısı sebeplerin hikmeti üzerine kurulu olduğundan nefisler sebeplere bağlanmış ve en üst seviyede onlara bakar durumda olduğundan; ve Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem eşleri, evlerinde Cebrail'in aleyhisselâm lisanıyla Allah'ın ayetleri ve hikmet çokça okunduğu ve o, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem evlerine çokça gelip gittiği ve bunu bildikleri için Cebrail onlar nezdinde bilinen zahirî sebeplerden biri haline geldiğinden ve o Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem en büyük yardımcılarından olduğundan dolayı şöyle buyurdu: {وجبريل} “ve Cebrail de”, çünkü o, Yüce Allah'ın var ettiği en büyük sebeplerden biridir.
20469. Metin
ولما كان الحامل على مظاهرته ﷺ على كل ما يريده الإيمان فكل ما كان الإنسان فيه أمكن كان له أشد مظاهرة وأعون قال: {وصالح المؤمنين} أي الراسخين في رتبة الإيمان والصلاح من الإنس والجن وأبواهما ﵄ أعظم مراد بهذا، وقد روي أن عمر ﵁ قال للنبي ﷺ: لو أمرتني لأضربن عنقها، والصالح وإن كان لفظه مفرداً فمعناه الجمع المستغرق لأنه للجنس، ودل على ذلك مع دلالة السياق إضافته للجمع ولعله عبر بالإفراد مع أن هذا المراد للإشارة إلى قلة المتصف بهذا
Onun sallallâhu aleyhi ve sellem arzuladığı her şeye destek olmaya sevk eden şey iman olduğundan ve insan bu hususta ne kadar kökleşmişse ona o kadar çok arka çıkıp yardımcı olacağından şöyle buyurdu: {وصالح المؤمنين} “ve müminlerin salih olanları da”, yani insanlardan ve cinlerden iman ve salah mertebesinde kökleşmiş olanlar. Bu iki hanımın babaları radıyallâhu anhümâ bundan kastedilenlerin en büyüğüdür. Nitekim rivayet edildiğine göre Ömer radıyallâhu anh Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Eğer bana emredersen onun boynunu vururum' demiştir. 'Sâlih' kelimesi lafzan tekil olsa da cins için olduğundan bütün cinsi kapsayan çoğul manasındadır. Siyakın delaletinin yanı sıra çoğula izafe edilmesi de buna delalet etmektedir. Kastedilen bu olduğu halde tekil getirilmesi, belki de bu vasfa sahip olanların çok az olduğuna işaret etmek içindir;
20470. Metin
جداً لقلة الراسخين في الإيمان وقلة الراسخين في الصلاح من الراسخين في الإيمان فهو قليل من قليل وقد جوز بعضهم أن يكون جمعاً وأنه حذفت واؤه في الرسم على خلاف القياس وهي محذوفة في الوصل لالتقاء الساكنين، فظن لذلك مفرداً ودخل في ذلك جبريل ﵇ أيضاً.
zira imanda kökleşenler pek azdır, imanda kökleşenler içinden salah hususunda kökleşenler ise daha da azdır; dolayısıyla bu azın da azıdır. Bazı âlimler bunun çoğul olabileceğini, kıyasa aykırı olarak resm-i hatta 'vav' harfinin hazfedildiğini ve vasıl halinde iki sakinin karşılaşması sebebiyle hazfedildiğini, bu yüzden tekil zannedildiğini caiz görmüşlerdir. Cebrail aleyhisselâm da buna dahildir.
20471. Metin
ولما كان الله ﷾ قد أعطى الملائكة من القوى والتصرف في الظواهر. والبواطن ما يجل عن الوصف، قال تعظيماً للمقام بعد تعظيمه بما ذكر من رئيس الكروبيين عليهم الصلاة والسلام {والملائكة} أي كلهم ومنهم جبريل عليهم الصلاة والسلام فهو مذكور خصوصاً وعموماً ثلاث مرات إظهاراً لشدة محبته وموالاته للنبي ﷺ. ولما كان المراد التعميم في الزمان والمكان بعد التعميم في الصالحين من الملائكة والإنس والجان، قال من غير جار معظماً لنصرة الملائكة لما لهم من العظمة في القلوب لما تقرر لمن باشر منهم العذاب تارة بالرجفة وأخرى بالصعقة وتارة بالخسف وأخرى بغير ذلك، فكيف إذا تصور الآدمي المقيد بالمحسوسات اجتماعهم على ما لهم من الأشكال المهولة {بعد ذلك} أي الأمر العظيم الذي تقدم ذكره وهو مظاهرة الله ومن ذكر معه {ظهير *} أخبر عن الجمع باسم الجنس
Allah Azze ve Celle meleklere zahirde ve batında vasfedilemeyecek kadar büyük güçler ve tasarruf yetkisi verdiğinden; Mukarreb meleklerin reisinden aleyhisselâm zikredilenlerle makamı yücelttikten sonra şöyle buyurdu: {والملائكة} “ve melekler de”, yani Cebrail aleyhisselâm da dahil olmak üzere onların hepsi. Böylece Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem olan şiddetli sevgisini ve dostluğunu göstermek için o, hususi ve umumi olarak üç defa zikredilmiştir. Meleklerden, insanlardan ve cinlerden salih olanların genellenmesinden sonra zaman ve mekanda da genelleme kastedildiğinde; bazen sarsıntı ile bazen şiddetli ses ile bazen yere batırma ile bazen de başka şekillerde azabı uygulayan meleklerin kalplerdeki azameti sebebiyle, meleklerin yardımını yücelterek harf-i cersiz şöyle buyurdu: -duyularla kayıtlı olan insanoğlu onların korkunç şekilleriyle bir araya gelişini tasavvur ederse durum nasıl olur?-: {بعد ذلك} “bunların ardından”, yani daha önce zikredilen o büyük işten, yani Allah'ın ve O'nunla beraber zikredilenlerin arka çıkmasından sonra, {ظهير *} “arka çıkarlar.” Çoğuldan cins ismiyle haber verdi;
20472. Metin
إشارة إلى أنهم على كلمة واحدة في المظاهرة، فخوف بهذا كله لأجل المتاب لطفاً به ﷺ وإظهاراً لعظمته وفي قصة صاحب ياسين قال {وما أنزلنا على قومه} الآية، تحقيراً لقومه وإهانة لهم، ويجوز أن يكون «ظهير» خبر جبريل ﵊، وخبر ما بعده محذوف لدلالته عليه أي كذلك.
ta ki arka çıkma hususunda tek bir söz üzere olduklarına işaret edilsin. Böylece ona sallallâhu aleyhi ve sellem bir lütuf ve azametini ortaya koymak amacıyla tövbe etmeleri için bütün bunlarla korkuttu. Yâsîn suresindeki zatın kıssasında ise kavmini küçümsemek ve onları alçaltmak için {وما أنزلنا على قومه} “Kavminin üzerine indirmedik” ayetini buyurmuştur. 'Zahîr' kelimesinin Cebrail'in aleyhisselâm haberi olması, sonrasının haberinin ise buna delaleti sebebiyle hazfedilmiş olması caizdir, yani 'onlar da böyledir'.
20473. Metin
ولما حذر بما تقدم، زاد في التحذير ما يقطع القلوب لأن أشد ما على المرأة أن تطلق ثم إذا طلقت أن تستبدل بها ثم أن يكون البدل خيراً منها فقال مبيناً لأدنى أنواع المظاهرة سائقاً الأمر مساق الرجاء إشارة إلى أنه يكفي العاقل في الخوف تجويز احتمال الضرر فكيف إذا كان الأمر حتماً لأن من المعلوم أن «عسى» من الله على طريق الكبراء لا سيما الملوك في اكتفائهم بالإشارات والرموز فمن هنا كانت واجبة لأنه ملك الملوك وهو ذو الكبرياء في الحقيقة لا غيره {عسى ربه} أي المسحن إليه بجميع أنواع الإحسان التي عرفتموها وما لم تعرفوه جدير وحقيق، ووسط بينها وبين خبرها اهتماماً وتخويفاً قوله: {إن طلقكن} أي بنفسه من غير اعتراض عليه جمع أو بعضكن
Geçen ifadelerle uyarınca, kalpleri parçalayacak bir uyarı daha ekledi. Çünkü bir kadına en ağır gelen şey boşanması, boşandığında yerine başkasının getirilmesi ve getirilenin de kendisinden daha hayırlı olmasıdır. Arka çıkmanın en alt derecesini açıklayarak ve akıllı kimseye korku için zararın muhtemel olmasının bile yeteceğini, hele ki iş kesin olduğunda durumun nasıl olacağını göstermek üzere meseleyi umut üslubuyla sevk ederek şöyle buyurdu: Zira bilinmektedir ki Allah katından gelen 'asâ' [umulur ki] ifadesi büyüklerin, bilhassa hükümdarların işaret ve remizlerle yetinmeleri tarzındadır; bu sebeple O'ndan gelen 'asâ' kesinlik ifade eder; zira O mülkün Hükümdarıdır ve gerçekte O'ndan başka büyüklük sahibi yoktur: {عسى ربه} “Umulur ki Rabbi”, yani bildiğiniz ve bilmediğiniz her türlü iyilikle ona ihsanda bulunan [Rabbi], -ki buna layık ve müstahaktır-, ehemmiyet vermek ve korkutmak amacıyla ismi ile haberi arasına şu sözü koydu: {إن طلقكن} “eğer o sizi boşarsa”, yani hiçbir itiraz olmaksızın bizzat kendisi hepinizi veya bir kısmınızı boşarsa,
20474. Metin
بإيجاد الطلاق لمن لم يطلقها وإدامته من طلقها {أن يبدّله} منكن بمجرد طلاقه لكن من غير أن تحوجه إلى التفتيش تبديلاً مبالغاً فيه بما أشارت إليه قراءة نافع وأبي جفعر وأبي عمرو بالتشديد، فهي أبلغ من قراءة الباقين بالتخفيف الدال على مطلق الإبدال الصالح للمبالغ فيه وغيره، ومن التشريف أيضاً إضافة الطلاق إليه والإبدال إلى الله مع التعبير بصفة الإحسان وتخصيص الإضافة! بضميره.
boşamadığını boşayarak, boşadığını da boşanmış halde tutarak; {أن يبدّله} “ona değiştirebilir”, yani sizi boşamasıyla birlikte araştırmaya ihtiyaç duymaksızın sizin yerinize verir. Nâfi, Ebû Ca'fer ve Ebû Amr'ın şeddeli okuyuşunun işaret ettiği üzere mübalağalı bir tebdil ile [değiştirir]. Bu kıraat, diğerlerinin mübalağalı olan ve olmayan her türlü değiştirmeye elverişli olan şeddesiz kıraatinden daha beliğdir. Boşamanın ona [Peygamber'e], değiştirmenin ise ihsan sıfatıyla ve zamirinin ona tahsis edilmesiyle Allah'a izafe edilmesi de bir teşriftir.
20475. Metin
ولما كان الأوجع لقب الحرة حرة مثلها لا سرية قال: {أزواجاً} ولما كان علوها عليها في الرتبة هو النهاية في التأسيف قال: {خيراً} ودل على أنها للتفضيل بقوله: {منكن} وهذا على سبيل الفرض وعام في الدنيا والآخرة فلا يقتضي وجود من هو خير منهن مطلقاً وإن قيل بوجوده في خديجة ﵂ لما جرب من تحاملها على نفسها في حقه ﷺ وبلوغها في حبه والأدب معه ظاهراً وباطناً النهاية القصوى ومريم ﵍ التي أحصنت فرجها حتى كانت من القانتين، وذلك في الآخرة، والكلام خارج مخرج الشرط بالطلاق وقد علم سبحانه أنه لا يقع لكنه سبحانه علم أنه لو وقع أبدله ﷺ من هو بالصفات المذكورة المقتضية للإخلاص
Hür bir kadının kalbini en çok acıtan şey cariye değil, kendi gibi hür bir kadın olduğundan {أزواجاً} “eşler” buyurdu. Onun mertebece kendisinden üstün olması ise kederin son noktası olduğundan {خيراً} “daha hayırlı” buyurdu ve bunun üstünlük için olduğunu şu buyruğuyla gösterdi: {منكن} “sizden.” Bu bir varsayım yoluyladır ve dünya ile ahirette umumidir; dolayısıyla mutlak olarak onlardan daha hayırlı birinin varlığını gerektirmez. Her ne kadar o'nun sallallâhu aleyhi ve sellem hakkı için nefsine katlandığı, sevgisinde ve ona karşı zahir ve batın edebinde en son noktaya ulaştığı tecrübe edilen Hatice radıyallâhu anhâ ile iffetini koruyup gönülden itaat edenlerden olan Meryem'de aleyhessalâm bunun bulunduğu söylense de bu ahirettedir. Bu söz, boşanma şartına bağlı olarak sevk edilmiştir ve Yüce Allah bunun vuku bulmayacağını bilmektedir; fakat Yüce Allah bilmektedir ki şayet vuku bulsaydı, ihlası gerektiren mezkur sıfatlara sahip olanları ona sallallâhu aleyhi ve sellem verirdi;
20476. Metin
في طاعته كما أشار إليه «قانتات» ولا شك أن من لازم طاعته وقيد الاتصال به في الدارين كان خيراً من غيره، وتعليق تطلق الكل لا يدل على أنه لم يطلق حفصة ﵂ فقد روي أنه طلقها ولم يزدها ذلك إلا فضلاً من الله تعالى لأن الله تعالى أمره بأن يراجعها لأنها صوامة قوامه - والله الموفق. ولما وعد بما ذكر، وكان أول منظور إليه الظاهر، فصل ذلك الوعد وفسر الخيرية بادئاً بقوله: {مسلمات} أي ملقيات لجميع قيادهن ظاهراً وباطناً لله ولرسوله ﷺ على وجه الخضوع.
nitekim 'kânitât' [gönülden itaat edenler] ifadesi buna işaret etmektedir. Şüphe yok ki onun taatine sarılan ve her iki dünyada onunla irtibatını sürdüren kimse başkalarından daha hayırlıdır. Hepsinin boşanmasına bağlanması, Hafsa'yı radıyallâhu anhâ boşamadığına delalet etmez; nitekim onu boşadığı rivayet edilmiştir ve bu durum ona Allah Teâlâ'dan bir lütuftan başka bir şey artırmamıştır; zira Allah Teâlâ çokça oruç tutan ve çokça namaz kılan biri olduğu için ona geri dönmesini emretmiştir -muvaffak kılan Allah'tır-. Zikredilen şeyi vaat edince ve ilk bakılan şey de zahir olunca, bu vaadi tafsil etti ve hayırlı oluşu şu buyruğuyla başlayarak açıkladı: {مسلمات} “müslüman olan”, yani boyun eğerek zahiren ve batınen bütün idarelerini Allah'a ve Resûlüne sallallâhu aleyhi ve sellem teslim eden.
20477. Metin
ولما كان المشاهد من الإسلام إنما هو الظاهر قال: {مؤمنات} أي راسخات في القوة العلمية بتصديق الباطن.
İslam'ın müşahede edilen kısmı zahir olduğundan: {مؤمنات} “inanan”, yani batınen tasdik ile ilmi kuvvette kökleşmiş olanlar, buyurdu.
20478. Metin
ولما كان ذلك قد يكون فيه نوع شوب قال: {قانتات} أي مخلصات في ذلك لا شائبة في شيء منه فهن في غاية ما يكون من إدامة الطاعة له من الذل والانكسار والمبادرة إلى امتثال أمره ﷺ في المنشط والمكره.
Bunda bir tür şaibe bulunabileceğinden: {قانتات} “gönülden itaat eden”, yani bu hususta hiçbir şaibe bulunmaksızın ihlaslı olanlar, buyurdu. Onlar, zillet ve inkisar içinde ona taati sürdürmenin ve sevinçte ve kederde onun sallallâhu aleyhi ve sellem emrine uymaya koşmanın en son noktasındadırlar.
20479. Metin
ولما كان الإنسان مجبولاً على النقصان، وكان الإخلاص يدل صاحبه على تقصيره فكان ربما فتره ذلك، قال تسهيلاً لخدمته وتقريباً
İnsan noksanlık üzere yaratıldığından ve ihlas sahibine kusurunu gösterip bu durum bazen onu gevşetebileceğinden, ona hizmeti kolaylaştırmak ve taatini sürdürmeyi yaklaştırmak
20480. Metin
لدوام طاعته معلماً الأدب لمحتاجه {تائبات} أي راجعات من الهفوات أو الزلات سريعاً إن وقع منهن شيء من ذلك. ولما كان هذا مصححاً للعبادة مسهلاً لدوامها قال: {عابدات} أي مديمات للعبادة بسبب إدامة تجديد التوبة. ولما كان دوام العبادة مسهلاً للخروج عن الدنيا قال: {سائحات} أي متصفات بصفات الملائكة من التخلي عن الدنيا والاستغراق في الآخرة بما أدناه الصيام ماضيات في ذلك غاية المضاء ليتم الانقياد لله ولرسوله ﷺ، لأن من كان هكذا لم يكن له مراد، فكان تابعاً لربه في أمره دائماً ويصير لطيف الذات حلو الشمائل، قال الملوي: والمرأة إذا كانت كثيرة الصيام قليلة الأكل يقل عرقها ويصغر كرشها وتلطف رائحتها وتخف حركتها لما يراد منها - انتهى. وسوق هذه الأوصاف هذا السياق في عتاب من هو متصف بها معرف أن المراد منها التمام لا سيما وهي لا يوجد وصف منها على سبيل الرسوخ إلا كان مستلزماً لسائرها، فلذلك لم يحتج في تعدادها إلى العطف بالواو. والتجريد عنه أقعد في الدلالة على إرادة اجتماعها كلها.
üzere muhtaç olana edebi öğreterek şöyle buyurdu: {تائبات} “tövbe eden”, yani kendilerinden bir şey vuku bulursa hemen hatalardan veya sürçmelerden dönenler. Bu durum ibadeti tashih edip onun devamını kolaylaştırdığından: {عابدات} “ibadet eden”, yani tövbeyi sürekli yenilemek suretiyle ibadeti devam ettirenler, buyurdu. İbadetin devamı dünyadan sıyrılmayı kolaylaştırdığından: {سائحات} “oruç tutan / seyahat eden”, yani en alt derecesi oruç olan, dünyadan sıyrılıp ahirete dalmak suretiyle meleklerin sıfatlarıyla vasıflananlar, buyurdu. Allah'a ve Resûlüne sallallâhu aleyhi ve sellem boyun eğiş tam olsun diye bunda son derece kararlıdırlar; çünkü böyle olan kimsenin kendi muradı olmaz, daima Rabbine emrinde tabi olur ve zatı latif, huyları tatlı hale gelir. el-Melevî şöyle demiştir: 'Kadın çok oruç tutup az yediğinde teri azalır, karnı küçülür, kokusu güzelleşir ve kendisinden istenen şeyler için hareketi hafifler.' -Sözün sonu-. Bu vasıfların, bu vasıflarla muttasıf olan kimselere sitem sadedinde bu şekilde sevk edilmesi, bunlardan kastın kemal olduğunu bildirir; bilhassa bu vasıflardan biri kökleşmiş olarak bulunursa diğerlerini de gerektirir. Bu yüzden bunların sayımında 'vav' ile atfetmeye ihtiyaç duyulmamıştır. 'Vav'dan tecrit edilmesi, hepsinin bir arada bulunmasının istendiğine delalet etmede daha güçlüdür.
20481. Metin
ولما أكمل الصفات الدينية النافعة في أمر العشرة ولم يبق إلا الصفات
Birlikte yaşama konusunda faydalı olan dini sıfatları tamamlayıp geriye sadece kevnî sıfatlar kalınca;
20482. Metin
الكونية وكان التنويع إلى عارفة بالعشرة وباقية على أصل الفطرة، ألذ وأشهى إلى النفس، قال مقسماً للنساء المتصفات بالصفات الست عاطفاً ثاني الوصفين بالواو للتضاد {ثيبات} قدمهن لأنهن أخبر بالعشرة التي هذا سياقها {وأبكاراً} .
evliliği bilen ve fıtratın aslı üzere kalan şeklinde çeşitlendirmek nefse daha lezzetli ve daha cazip geldiğinden; bu altı sıfatla vasıflanan kadınları taksim ederek ve zıtlık sebebiyle iki vasfın ikincisini 'vav' ile bağlayarak şöyle buyurdu: {ثيبات} “dul”, bunları öne aldı çünkü bu bağlamın konusu olan birlikte yaşamayı daha iyi bilirler, {وأبكاراً} “ve bakireler.”
20483. Metin
ولما أبلغ سبحانه في عتاب أزواج النبي ﷺ مع صيانتهن عن التسمية إكراماً له ﷺ وعلم اتصافهن بهذه الصفات العظيمة على سبيل الرسوخ من دوام صحبته ﷺ لهن ليكن من جملة أزواجه في الجنة وكان اتصافهن بذلك الذي أداهن إلى السعادة العظمى إنما هو بحسن تأديب أوليائهن لهن وإكمال ذلك الأدب بحسن عشرته ﷺ وتأدبهن بكريم أخلاقه أثمر ذلك أمر الأمة بالتأسي به في هذه الأخلاق الكاملة والتأسي بأوليائهن في ذلك ليعرفن حق الله وحق الأزواج فيحصل بذلك صلاح ذات البين المثمرات للخير كله فقال تعالى متبعاً لهذه الموعظة الخاصة بموعظة عامة دالة على وجوب الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر للأقرب فالأقرب {يا أيها} مخاطبة لأدنى الأسنان إشارة إلى أن من فوقهم
Yüce Allah, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem bir ikram olarak isimlerini vermekten sakınmakla birlikte onun eşlerine sitemi en beliğ şekilde yapıp cennette onun eşleri arasında yer almaları için o'nunla sallallâhu aleyhi ve sellem olan sürekli beraberliklerinden ötürü bu yüce sıfatlarla kökleşmiş olarak vasıflandıklarını bildirince; ve onları bu en büyük saadete ulaştıran bu vasıfların, velilerinin onları güzel terbiye etmesi, bu edebin Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem güzel geçimiyle kemale ermesi ve onun asil ahlakıyla edeplenmeleri sayesinde olduğu ortaya çıkınca; bu durum, Allah'ın ve eşlerin hakkını bilmeleri, böylece bütün hayırları meyve veren aradaki ıslahın hasıl olması için ümmete bu kamil ahlakta ona uymayı ve bu hususta velilerine uymayı emretme neticesini verdi. Yüce Allah bu özel vaazın ardından, en yakından başlayarak sırasıyla iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın vücubuna delalet eden umumi bir vaaz getirerek şöyle buyurdu: {يا أيها} “Ey”, en alt yaş grubundakilere hitaptır; zira onların üstündekilerin
20484. Metin
تأسى من حين دخوله في الإسلام فهو غني عن أمر جديد {الذين آمنوا} أي أقروا بذلك {قوا أنفسكم} أي اجعلوا لها وقاية بالتأسي به ﷺ في أدبه مع الخلق والخالق في لينه لمن يستحق اللين من الخلق تعظيماً للخالق فعاملوه قبل كل شيء بما يعاملكم به من الأدب، وكذا كونوا مع بقية الخلق.
İslam'a girdiği andan itibaren uyduğu, dolayısıyla yeni bir emre ihtiyaç duymadığına işaret edilmektedir; {الذين آمنوا} “iman edenler!”, yani bunu ikrar edenler, {قوا أنفسكم} “kendinizi koruyun”, yani Yaratıcıyı tazim etmek adına yaratılmışlardan yumuşaklığı hak edenlere karşı yumuşak davranarak yaratılmışlarla ve Yaratıcıyla olan edebinde ona sallallâhu aleyhi ve sellem uymak suretiyle nefisleriniz için bir kalkan oluşturun; her şeyden önce O'na, size muamele ettiği edeple muamele edin ve yaratılmışların geri kalanına karşı da böyle olun.
20485. Metin
ولما كان الإنسان راعياً لأهل بيته مسؤولاً عن رعيته قال تعالى: {وأهليكم} من النساء والأولاد وكل من يدخل في هذا الاسم قوهم {ناراً} بالنصح والتأديب ليكونوا متخلقين بأخلاق أهل النبي ﷺ كما روى أحمد والطبراني عن سعيد بن العاص ﵁ رفعه: «ما نحل والد ولداً أفضل من أدب حسن» ولما كانت الأشياء لا تعظم في نفسها وعند المخبر بها إلا بإخباره بما يشتمل عليه من الأوصاف قال: {وقودها} أي الذي توقد به {الناس والحجارة} أي ألين الأشياء وأصلبها، فما بين ذلك هو لها وقود بطريق الأولى.
İnsan aile fertlerinin çobanı ve maiyetindekilerden sorumlu olduğundan Yüce Allah şöyle buyurdu: {وأهليكم} “ve ailenizi de”, yani kadınlardan, çocuklardan ve bu ismin kapsamına giren herkesten [koruyun], onları koruyun {ناراً} “bir ateşten”, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ailesinin ahlakıyla ahlaklansınlar diye nasihat ve terbiye ile [koruyun]. Nitekim Ahmed ve Taberânî'nin Saîd b. el-Âs'tan radıyallâhu anh merfu olarak rivayet ettiğine göre: «Hiçbir baba çocuğuna güzel edepten daha üstün bir bağışta bulunmamıştır.» Eşya bizzat kendisinde ve haber verilenin nezdinde ancak içerdiği vasıfların bildirilmesiyle büyüyeceğinden şöyle buyurdu: {وقودها} “yakıtı”, yani kendisiyle tutuşturulan şey, {الناس والحجارة} “insanlar ve taşlar olan”, yani eşyanın en yumuşağı ve en serti [olan bir ateşten]. Bu ikisi arasındaki şeyler ise öncelikle onun yakıtıdır.
20486. Metin
ولما وصفها بغاية الأدب في الائتمار أتبعه وصف القُوَام فقال معبراً بأداة الاستعلاء دلالة على تمكنهم من التصرف فيها:
Onu [ateşi] emirlere boyun eğmede son derece edepli olarak vasıflayınca, ardından yöneticilerin vasfını getirdi ve onlar üzerinde tasarrufta bulunmaya tam güç yetirdiklerine delalet etmek üzere istila edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu:
20487. Metin
{عليها ملائكة} أي يكون أمرها على سبيل الاستعلاء فلا تعصيهم شيئاً لتأديب الله لها {غلاظ} أي في الأبدان والقلوب فظاظة على أهلها لاستحقاقهم لذلك بعصيانهم الملك الأعلى.
{عليها ملائكة} “Onun başında melekler vardır”, yani durumları hakimiyet suretindedir; Allah'ın onları terbiye etmesi sebebiyle melekler hiçbir hususta onlara karşı gelmezler; {غلاظ} “katı”, yani bedenleri ve kalpleri katı olup, en yüce Melik'e isyan etmeleri sebebiyle bunu hak eden cehennem ehline karşı serttirler.
20488. Metin
ولما كان الغلظ قد يكون مع الرخاوة قال: {شداد} أي في كل شيء يحاولونه بالقول والفعل حتى روي أن الواحد منهم يلقي بالدفعة الواحدة في النار من الكفار سبعين ألفاً.
KabSets/katılık gevşeklikle birlikte bulunabileceğinden: {شداد} “şiddetli”, yani söz ve fiille kastettikleri her şeyde [şiddetlidirler], buyurdu. Hatta rivayet edildiğine göre onlardan biri tek bir hamlede kafirlerden yetmiş bin kişiyi ateşe atar.
20489. Metin
ولما كان المعنى أنهم يوقعون غلظتهم وشدتهم بأهل المعاصي على مقادير استحقاقهم. بين ذلك بما يخلع القلوب لكونه بأمر الله تعالى فقال: {لا يعصون الله} أي الملك الأعلى في وقت من الأوقات {ما أمرهم} أي أوقع الأمر لهم به في زمن ما.
Mana, onların katılık ve şiddetlerini günah ehline hak edişleri miktarınca uygulayacakları olunca; bunun Allah Teâlâ'nın emriyle olması sebebiyle kalpleri yerinden sökecek bir ifadeyle açıklayarak şöyle buyurdu: {لا يعصون الله} “Onlar Allah'a karşı gelmezler”, yani en yüce Hükümrana hiçbir vakitte isyan etmezler, {ما أمرهم} “kendilerine emrettiği şeylerde”, yani herhangi bir zamanda emrettiği şeyde.
20490. Metin
ولما كان المطيع منا قد يخل ببعض المأمور به في ذاته بنقص ركن أو شرط أو وقت لنسيان، أو نوم ونحوه أو بترك مندوب ونحوه أو ما في معناه بوسوسة أو حديث نفس ونحوه يقصر عن إيقاعه على أعلى الدرجات كما قال ﷺ فيما أخرجه ابن ماجه عن عبد الله بن عمرو ﵄ والطيالسي عن ثوبان ﵁: «استقيموا ولن تحصوا» قال نافياً لذلك عنهم: {ويفعلون} أي مجددين مع كل أمر على سبيل الاستمرار {ما يؤمرون *} أي ما يقع
Bizden itaat eden kimse, unutma, uyku ve benzeri sebeplerle rükün, şart veya vaktin eksikliğiyle yahut mendup ve benzerinin terkiyle emredilen şeyin bizzat bazısını ihlal edebileceğinden ya da vesvese, nefis muhasebesi ve benzeri şeylerle emredileni en üst derecede yerine getirmekten geri kalabileceğinden -nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, İbn Mâce'nin Abdullah b. Amr'dan radıyallâhu anhümâ ve Tayâlisî'nin Sevbân'dan radıyallâhu anh rivayet ettiği hadiste: «Dosdoğru olun, fakat hepsini tam olarak sayıp yapamazsınız» buyurmuştur-, bunu onlardan nefyederek şöyle buyurdu: {ويفعلون} “ve yaparlar”, yani her emri sürekli olarak yenileyerek yaparlar, {ما يؤمرون *} “emredildikleri şeyleri.” Yani kendilerine
20491. Metin
لهم الأمر به في أي وقت كان من غير نقص ما، وبني الفعل لما لم يسم فاعله كناية عن سهولة انقيادهم وإشارة إلى أن الذي أمرهم معلوم أنه الله ﷾.
hangi vakitte olursa olsun verilen emri hiçbir eksiklik olmaksızın yerine getirirler. Fiil, boyun eğmelerinin kolaylığından kinaye olarak ve kendilerine emredenin Allah Azze ve Celle olduğunun bilinmesine işaretle meçhul sığada getirilmiştir.
20492. Metin
ولما كان النبي ﷺ أعظم من أريد بأمر الأمة بالتأدب معه فكان تعمد الإخلال بالأدب معه كفراً، علم أن هذه النار لأولئك فعلم أن التقدير: يقولون: {يا أيها الذين كفروا} أي بالإخلال بالأدب في النبي ﷺ فأداهم ذلك إلى الإخلال بالأدب مع الله وبالأدب مع سائر خلقه {لا تعتذروا} أي تبالغوا في إظهار العذر وهو إيساع الحيلة في وجه يزيل ما ظهر من التقصير {اليوم} فإنه يوم الجزاء لا يوم الاعتذار، وقد فات زمان الاعتذار، وصار الأمر إلى ما صار، وإذا نهى عن المبالغة في الاعتذار لعدم نفعها كان النهي عن مطلقه من باب الأولى، وهذا قطع لرجائهم وإيجاب لباسهم ليعظم همهم وتنقطع قلوبهم لأن معناه أن الاعتذار لا ينفعكم وإن بالغتم فيه، ولذلك استأنف قوله على سبيل الحصر: {إنما تجزون} أي في هذا اليوم {ما كنتم} أي بما هو لكم كالجبلة والطبع {تعملون *} أي على سبيل الإصرار ولا بعد على الله في أن
Ümmete kendisiyle edeplenilmesi emredilenlerin en büyüğü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olduğunda ve ona karşı edepsizlik kasten yapıldığında küfür sayıldığında; bu ateşin onlar için olduğu anlaşılmış ve takdirin şöyle olduğu bilinmiştir: Onlara şöyle denir: {يا أيها الذين كفروا} “Ey inkar edenler!”, yani Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem karşı edepsizlik ederek bu durumları kendilerini Allah'a ve diğer yaratılmışlara karşı da edepsizliğe sürükleyen kimseler! {لا تعتذروا} “Özür dilemeyin”, yani ortaya çıkan kusuru ortadan kaldıracak bir yola başvurup çareler arayarak mazeret beyanında ileri gitmeyin, {اليوم} “bugün!” Çünkü bugün ceza günüdür, özür dileme günü değildir; özür dileme vakti geçmiş ve iş olacağına varmıştır. Fayda vermemesi sebebiyle özür beyanında aşırıya kaçmak yasaklanınca, mutlak olarak özür dilemenin yasaklanması evleviyetle sabittir. Bu, onların umutlarını kesmek ve kederlerini artırıp kalplerini parçalamak için ümitsizliklerini kesinleştirmektir; çünkü bunun manası, 'Ne kadar ileri gitseniz de mazeret size fayda vermez' demektir. Bu sebeple hasr yoluyla sözü yeniden başlatarak şöyle buyurdu: {إنما تجزون} “Siz ancak cezalandırılıyorsunuz”, yani bugün, {ما كنتم} “olduğunuz şeylerin”, yani fıtratınız ve tabiatınız haline gelen şeylerin, {تعملون *} “karşılığını görüyorsunuz / yaptıklarınızla.” Yani ısrarla yaptıklarınızın karşılığını. Her insana amelinin suretini, onun kendi ameli olduğundan şüphe duymayacağı şekilde tasvir etmek Allah için uzak bir şey değildir;
20493. Metin
يصور لكل إنسان صورة عمله بحيث لا يشك أنها عمله، ثم يجعل تلك الصورة عذابه الذي يجد فيه من الألم ما علم سبحانه أنه بمقدار استحقاقه.
sonra o sureti, Yüce Allah'ın hak edişi miktarınca olduğunu bildiği bir acıyı onda hissedeceği bir azap kılar.
20494. Metin
ولما أفهم الأمر بالوقاية والمدح للملائكة أن المأمورين بالوقاية مقصرون قال مرشداً إلى داوء التقصير: {يا أيها الذين آمنوا} ناداهم بما هو أليق بهم من أداة البعد {توبوا} أي ارجعوا رجوعاً تاماً {إلى الله} أي الملك الذي لا كفوء له.
Korunma emri ve meleklerin övülmesi, korunmakla emrolunanların kusurlu olduğunu anlatınca, kusurun ilacına rehberlik ederek şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!”, onlara en uygun olan uzaklık edatıyla nida etti, {توبوا} “tövbe edin”, yani tam bir dönüşle dönün, {إلى الله} “Allah'a”, yani hiçbir dengi bulunmayan Hükümrana.
20495. Metin
ولما كان كل فعول بمعنى فاعل يستوي فيه المذكر والمؤنث قال: {توبة نصوحاً} أي بالغة في كونها ناصحة عن الإسناد المجازي أي منصوحاً فيها بالإخلاص في الأزمان الثلاثة، الماضي بالندم، والحال بالإقلاع. والمستقبل بالعزم على عدم العود إلى الذنب، فلا يقع فيها رجوع كما لا يعود الحليب إلى الضرع، فلا يؤذي أحد رسول الله ﷺ، فإن أذى رسوله من أذاه، قال القرطبي: النصوح مجمعها أربعة أشياء: الاستغفار باللسان، والإقلاع بالأبدان، وإضمار ترك العود بالجنان، ومهاجرة سيىء الإخوان، وقال رويم الراعي: هي أن تكون لله وجهاً بلا قفا كما كانت له عند المعصية قفاء بلا وجه.
'Fâil' manasındaki her 'feûl' vezninde müzekker ile müennes eşit olduğundan şöyle buyurdu: {توبة نصوحاً} “nasûh bir tövbe ile”, yani mecazi isnat kabilinden öğüt vericiliğinde son derece ileri olan; yani geçmiş zaman için pişmanlıkla, şimdiki zaman için günahı terk etmekle ve gelecek zaman için günaha bir daha dönmeme azmiyle üç zamanda da ihlasla öğütlenmiş bir tövbe ile [tövbe edin]. Sütün memeye geri dönmediği gibi bu tövbeden de geri dönüş olmaz; böylece hiç kimse Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem incitmez; zira O'nun Resûlünü incitmek O'nu incitmektir. Kurtubî şöyle demiştir: 'Nasûh [tövbe] dört şeyi bir araya getirir: Dille istiğfar etmek, bedenle günahtan sıyrılmak, kalpte bir daha dönmemeyi gizlemek ve kötü arkadaşları terk etmek.' Ruveym er-Râî ise şöyle demiştir: 'O, isyan anında O'na yüzsüz bir arka olduğun gibi, [tövbede] Allah için arkasız bir yüz olmandır.'
20496. Metin
ولما أمر بالتوبة عللها بما يفيد الإطماع من الإقامة بين الرجاء والخوف إعلاماً بأن هذا المقام هو المنجي لأنه اعتقاد الكمال له سبحانه وهو أن له أن يفعل ما يشاء في المطيع وغيره بقوله:
Tövbeyi emredince, kurtarıcı olan makamın bu makam olduğunu bildirmek üzere -zira bu, Yüce Allah'ın itaatkarda ve diğerinde dilediğini yapabileceği kemal sıfatına olan inançtır- korku ile ümit arasında tutarak umutlandırmayı ifade eden şu gerekçeyi getirdi:
20497. Metin
{عسى ربكم} أي افعلوا ذلك ليكون المحسن إليكم بهذا البيان جديراً أو حقيقاً {أن يكفر} أي يغطي تغطية عظيمة {عنكم} أي بالتوبة، وإذا كان التائب على خطر فما ظنك بالمصر على ذنوبه {سيئاتكم} أي ما بدا منكم ما يسوءه.
{عسى ربكم} “Umulur ki Rabbiniz”, yani bu açıklamayı yaparak size ihsanda bulunan [Rabbiniz], {أن يكفر} “örtecektir”, yani büyük bir örtüşle örtecektir, {عنكم} “sizden”, yani tövbe ile [günahlarınızı]. Tövbe eden kimse bir tehlike/korku üzere iken günahlarında ısrar eden kimse hakkında ne düşünürsün? {سيئاتكم} “kötülüklerinizi”, yani O'nu hoşnut etmeyen ve sizden sadır olan şeyleri.
20498. Metin
ولما ذكر نفع التوبة في دفع المضار، ذكر نفعها في جلب المسار فقال: {ويدخلكم} أي يوم الفصل {جنات} أي بساتين كثيرة الأشجار تستر داخلها لأنها {تجري} .
Tövbenin zararları defetmedeki faydasını zikrettikten sonra, sevinçleri celbetmedeki faydasını zikrederek şöyle buyurdu: {ويدخلكم} “ve sizi sokacaktır”, yani ayırt etme gününde, {جنات} “cennetlere”, yani içindekini gizleyen bol ağaçlı bahçelere; çünkü onlar {تجري} “akar”.
20499. Metin
ولما كان ذلك الجري في بعض أرضها قال معبراً بأداة التبعيض: {من تحتها} أي تحت غرفها وأشجارها {الأنهار} فهي لا تزال ريا.
Bu akış onun arazisinin bir kısmında olduğu için teb'îd (kısmîlik) edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {من تحتها} “altından”, yani köşklerinin ve ağaçlarının altından, {الأنهار} “ırmaklar”, böylece onlar daima suya doymuş haldedir.
20500. Metin
ولما ذكر الغفران والإكرام. ذكر وقته فقال مبشراً لأهله معرضاً لغيرهم مستحمداً لأهل وده لكونه وفقهم ولم يخذلهم كأعدائه: {يوم لا يخزي الله} أي الملك الأعظم الذي له الإحاطة بالكمال {النبي} أي الرجل الذي ينبئه الله بما يوجب له الرفعة التامة من الإخبار التي هي في غاية العظمة {والذين} أي
Mağfireti ve ikramı zikrettikten sonra onun vaktini zikretti ve ehline müjdeleyerek, diğerlerinden yüz çevirerek ve düşmanları gibi onları yüzüstü bırakmayıp muvaffak kıldığı için sevdiği kullarına hamd edilmeye layık olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {يوم لا يخزي الله} “Allah'ın utandırmayacağı gün”, yani kemali kuşatan en büyük Hükümranın [utandırmayacağı gün], {النبي} “Peygamber'i”, yani son derece azametli olan haberlerden kendisine tam bir yücelik kazandıracak şeyleri Allah'ın bildirdiği zâtı, {والذين} “ve o kimseleri ki”, yani
20501. Metin
ولا يخزي الذين {آمنوا معه} وهم الصحابة رضي الله تعالى عنهم إن كان المراد المعية في مطلق الزمان، وسابقوهم إن كان المراد في الوصف أو زمان مخصوص كبدر وبيعة الرضوان لأن النبي ﷺ قال: «لا يدخل النار أحد بايع تحت الشجرة» كما رواه مسلم عن أم مبشر ﵂ وأبو داود والترمذي عن جابر ﵁: «ولعل الله اطلع على أهل بدر فقال:» اعملوا ما شئتم فقد غفرت لكم «»
[ve] {آمنوا معه} “onunla beraber iman edenleri” [de utandırmayacağı gün]. Eğer beraberlikten maksat mutlak zaman ise bunlar sahâbe radıyallâhu teâlâ anhümdür; şayet nitelikte veya Bedir ve Rıdvan biatı gibi özel bir zamanda [beraberlik] kastedilmişse onların öncüleridir. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Müslim'in Ümmü Mübeşşir'den radıyallâhu anhâ rivayet ettiği gibi: “Ağaç altında biat edenlerden hiçbiri ateşe girmeyecektir” buyurmuştur. Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin Câbir'den radıyallâhu anh rivayetinde ise: “Belki de Allah Bedir ehline muttali olup: 'Dilediğinizi yapın, sizi kesinlikle bağışladım' buyurmuştur” [denilmektedir].
20502. Metin
وقال تعالى: {لا يستوي منكم من أنفق من قبل الفتح وقاتل أولئك أعظم درجة من الذين أنفقوا} [الحديد: ١٠] إلى قوله {وكلاًّ وعد الله الحسنى} [الحديد: ١٠] ونساءه ﵅ أحق بأن يكن أول راغب في الكون معه في الإيمان ليبعدن عن النيران، وإذا استحضرت قصص الأنبياء من سورة هود ﵊ اتضح لك حسن هذا الوجه، ويجوز أن يكون «الذين» مبتدأ خبره «نورهم» أو يكون الخبر «معه» إشارة إلى أن جميع الأنبياء وصالحي أممهم من أمته وتحت لوائه، وذلك في غاية ما يكون من الشرف والرفعة له ﷺ والإيمان المقيد بمعيته، أي تأهله لمصاحبة إيمانه ﷺ غير الإيمان المطلق، فلا مانع من أن يدخل غيرهم من المؤمنين النار ثم يخرج منها بشفاعة الشافعين فلا متمسك للمعتزلة بها في أن مرتكب الكبائر مخلد في النار لأنه داخل النار فهو مخزي، فهو غير موصوف بالإيمان لأن من اتصف بالإيمان لا يخزى بدليل هذه الآية، قال أبو حيان:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {لا يستوي منكم من أنفق من قبل الفتح وقاتل أولئك أعظم درجة من الذين أنفقوا} “İçinizden fetihten önce infak eden ve savaşanlar bir olmaz. İşte onlar derece bakımından daha büyüktür...” [Hadîd: 10] ayetinden {وكلاًّ وعد الله الحسنى} “...ve Allah hepsine en güzeli vaat etmiştir” [Hadîd: 10] kavline kadar. Ateşten uzaklaşmaları için onunla beraber imanda bulunmaya en çok rağbet etmesi gerekenler ise Peygamber'in hanımlarıdır radıyallâhu anhünne. Hûd suresindeki peygamber kıssalarını aleyhimüsselâm aklına getirdiğinde, bu yönün güzelliği sana açıkça belli olur. “ellezîne” (الذين) kelimesinin mübteda (özne), haberinin (yükleminin) “nûruhum” (نورهم) olması veya bütün peygamberlerin ve ümmetlerinin salihlerinin onun ümmetinden ve onun sancağı altında olduğuna işaret etmek üzere haberin “meahû” (معه) olması caizdir. Bu ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için şeref ve yüceliğin en üst noktasıdır. Onunla beraberlikle kayıtlanan iman, yani Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem imanına arkadaşlık etmeye ehil olma durumu, mutlak imandan farklıdır. Dolayısıyla diğer müminlerin ateşe girip sonra şefaatçilerin şefaatiyle oradan çıkmasına hiçbir engel yoktur. Bu sebeple Mutezile için, 'büyük günah işleyen ateşte ebedî kalır, çünkü ateşe girdiği için rezil olmuştur, bu ayetin delaletiyle imanla nitelenen kimse rezil edilmeyeceğine göre o imanla nitelenemez' şeklinde [ileri sürecekleri] bir tutanak yoktur. Ebû Hayyân şöyle demiştir:
20503. Metin
وفي الحديث: «أنه ﷺ تضرع في أمر أمته فأوحى الله إليه: إن شئت جعلت حسابهم إليك، فقال: يا رب! أنت أرحم بهم مني، فقال تعالى: إذاً لا أخزيك فيهم» .
Hadiste şöyle buyrulmuştur: “O sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetinin durumu hakkında yalvarıp yakardı. Bunun üzerine Allah ona: 'Dilersen onların hesabını sana bırakayım' diye vahyetti. O da: 'Ya Rabbi! Sen onlara karşı benden daha merhametlisin' dedi. Allah Teâlâ da: 'Öyleyse onlar hakkında seni utandırmam/rezil etmem' buyurdu.”
20504. Metin
ولما نفى عنهم الخزي، فسره بقوله مقدماً للنور لأن السياق لتعظيم النبي ﷺ بخلاف ما مضى في الحديد: {نورهم يسعى} أي سعياً مستمر التجدد، وعلى التفسير الآخر تكون هذه الجملة حالية، ويجوز أن تكون خبراً ل «الذين» إذا جعلناه مبتدأ {بين أيديهم} وحذف الجار إشارة إلى أنه ملأ تلك الجهة {و} كذا {بأيمانهم} وأما ما يلي شمائلهم فإنهم لا يلتفتون إليه لأنهم إما من السابقين وإما من أهل اليمين، فهم يمشون فيما بين الجهتين ويؤتون صحائف أعمالهم منهما، وأما أهل الشمال فيعطونها من وراء ظهورهم ومن شمائلهم وهم بما لهم من النر إن قالوا سمع لهم وإن شفعوا شفعوا.
Onlardan rezil olmayı nefyedince, Hadîd suresinde geçenlerin aksine burada siyak Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem tazim etmek için olduğundan nuru öne alarak bunu şu sözüyle açıkladı: {نورهم يسعى} “onların nurları koşar”, yani sürekli yenilenen bir koşuşla. Diğer tefsire göre bu cümle hâl cümlesidir; “ellezîne” kelimesini mübteda (özne) yaptığımızda ise haber olması da caizdir. {بين أيديهم} “önlerinde”, harf-i cerrin hazfedilmesi o yönü doldurduğuna işarettir, {و} “ve” aynı şekilde {بأيمانهم} “sağlarında”. Sol taraflarına gelince, onlar oraya iltifat etmezler; zira onlar ya sâbikûndan (önde gelenlerden) ya da ashab-ı yemindendirler. Onlar iki cihet arasında yürürler ve amel defterleri de o iki taraftan verilir. Sol ehline gelince, onlar defterlerini arkalarından ve sollarından alırlar. Müminler sahip oldukları nur sebebiyle konuştuklarında dinlenirler ve şefaat ettiklerinde şefaatleri kabul edilir.
20505. Metin
ولما كانت إدامة للملك هي أشرف صفات العبد قال: {يقولون} أي مجددين لذلك دائماً لعلمهم أن الله تعالى له أن
Hükümran olan [Allah'a muhtaçlığı] devam ettirmek kulun en şerefli vasfı olduğundan şöyle buyurdu: {يقولون} “derler”, yani Allah Teâlâ'nın dilediğini yapma [hakkına sahip olduğunu] bildikleri için bunu daima yenileyerek
20506. Metin
يفعل ما يشاء، لا حق لأحد عليه ولا سيما إذا رأوا انطفاء نور المنافقين، قال سهل: لا يسقط الافتقار إلى الله تعالى عن المؤمنين في الدنيا ولا في الآخرة بل هم في الآخرة أشد افتقاراً إليه وإن كانوا في دار العز لشوقهم إلى لقائه: {ربنا} أي أيها المتفضل علينا بهذا النور وبكل خير كنا أو نكون فيه {أتمم} فأظهروا لأن المقام له.
dilediğini yapacağını ve hiç kimsenin O'nun üzerinde bir hakkı olmadığını bildiklerinden -özellikle de münafıkların nurunun söndüğünü gördüklerinde- [bunu söylerler]. Sehl şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ'ya muhtaç olmak dünyada da ahirette de müminlerin üzerinden düşmez; bilakis onlar izzet yurdunda olsalar bile O'na kavuşma arzularından dolayı ahirette O'na daha çok muhtaçtırlar': {ربنا} “Rabbimiz!”, yani ey bu nurla ve içinde bulunduğumuz veya bulunacağımız her hayırla bize lütufta bulunan [Rabbimiz]! {أتمم} “tamamla”, makam O'na ait olduğu için açıkça zikrettiler.
20507. Metin
ولما كان الإنسان ربما رزق شيئاً فانتفع به غيره دونه قالوا: {لنا نورنا} أي الذي مننت به علينا حتى يكون في غاية التمام فتوصلنا به إلى المأمن في دار السلام، ولا تجعلنا كالمنافقين الذين أطفأت أنوارهم فكانت عاقبتهم إلى الظلام.
İnsana bazen bir rızık verilip de kendisi yararlanamadan başkası ondan yararlanabildiği için şöyle dediler: {لنا نورنا} “nurumuzu bizim için”, yani bize lütfettiğin nuru son derece tam eyle ki onunla bizi Dârü's-Selâm'daki güvenli yere ulaştırasın ve bizi nurları söndürülüp de sonları karanlığa varan münafıklar gibi kılmayasın.
20508. Metin
ولما كان كل من حسن أدبه لا بد أن يعتقد في نفسه النقص، قالوا على سبيل الذلة والمسكنة والتواضع: {واغفر لنا} أي امح عنا كل نقص كان يميل بنا إلى أحوال المنافقين عينه وأثره، وهذا النور هو صورة أعمالهم في الدنيا لأن الآخرة تظهر فيها حقائق الأشياء وتتبع الصور معانيها، وهو شرع الله الذي شرعه وهو الصراط الذي يضرب بين ظهراني جهنم لأن الفضائل في الدنيا متوسطة بين الرذائل، فكل فضيلة تكتنفها رذيلتان: إفراط وتفريط، فالفضيلة هي الصراط المستقيم، والرذيلتان ما كان من جهنم عن يمينه وشماله، فمن كان
Edebi güzel olan herkesin nefsinde bir eksiklik olduğuna inanması kaçınılmaz olduğundan, zillet, meskenet ve tevazu yoluyla şöyle dediler: {واغفر لنا} “ve bizi bağışla”, yani bizi münafıkların hallerine meylettirecek her türlü eksikliğin bizzat kendisini ve izini bizden sil. Bu nur, onların dünyadaki amellerinin suretidir; zira ahirette eşyanın hakikatleri ortaya çıkar ve suretler kendi manalarını takip eder. O, Allah'ın koyduğu şeriattır ve cehennemin ortasına kurulacak sırattır; çünkü dünyada faziletler reziletlerin ortasındadır. Her fazileti iki rezilet kuşatır: İfrat ve tefrit. Fazilet dosdoğru yoldur; iki rezilet ise cehennemin onun sağında ve solunda yer alan kısımlarıdır. Kim
20509. Metin
يمشي في الدنيا على ما أمر به سواء من غير إفراط ولا تفريط كان نوره تاماً، ومن أمالته الشهوات طفىء نوره - أعاذنا الله من ذلك ورزقنا حسن الثبات، وكان ذلك الطفىء في بعض الأوقات واختطفته كلاليب هي صور الشهوات فتميل به في النار بقدر ميله إليها، والمنافق يظهر له نور إقراره بكلمة التوحيد، فإذا مشى طفىء لأن إقراره لا حقيقة له فنوره لا حقيقة له.
dünyada emrolunduğu şey üzere ifrat ve tefrite düşmeksizin dosdoğru yürürse nuru tam olur. Kimi de şehvetler saptırırsa nuru söner -Allah bizi bundan korusun ve bize güzel bir sebat nasip etsin-. Bu sönme bazı vakitlerde olur ve şehvetlerin suretleri olan kancalar onu kapıp şehvete meyli nispetinde ateşe meylettirir. Münafığa gelince, ona kelime-i tevhidi ikrar edişinin nuru görünür; yürümeye başladığında ise söner, çünkü onun ikrarının bir hakikati yoktur; dolayısıyla nurunun da bir hakikati yoktur.
20510. Metin
ولما كان ما ذكر لا يقدر عليه إلا الله تعالى، علله بقوله مؤكداً لإنكار الكفار البعث وما تفرع عنه: {إنك} أي وحدك {على كل شيء} أي يمكن دخول المشيئة فيه {قدير *} أي بالغ القدرة.
Zikredilen bu hususlara sadece Allah Teâlâ'nın gücü yettiğinden, kâfirlerin dirilişi ve ondan türeyen şeyleri inkâr etmeleri sebebiyle tekit ederek şu gerekçeyi getirdi: {إنك} “Şüphesiz sen”, yani yalnızca Sen, {على كل شيء} “her şeye”, yani iradenin taalluk edebileceği her şeye, {قدير *} “kādirsin.”, yani kudreti tam olansın.
20511. Metin
ولما ذكر ما تقدم من لينه ﷺ لأضعف الناس النساء وحسن أدبه وكريم عشرته لأنه مجبول على الشفقة على عباد الله والرحمة لهم، وختم بما للمؤمنين من الشرف ولله من تمام القدرة، أنتج ذلك القطع بإذلال أعدائهم وإخزائهم فقال مدارياً لهم من خطر ذلك اليوم بيد أنصح الخلق ليكون ﷺ جامعاً في طاعته ﷾ بين المتضادات من اللين والشدة والرضى والغضب والحلم والانتقام وغيرها، فيكون ذلك أدل على التعبد لله بما أمر به ﷾ والتخلق بأوامره وكل ما يرضيه: {يا أيها النبي}
Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem insanların en zayıfı olan kadınlara karşı yukarıda geçen yumuşaklığını, güzel edebini ve asil muaşeretini -çünkü o, Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet gösterme fıtratı üzere yaratılmıştır- zikredip sözü müminlerin sahip olduğu şeref ve Allah'ın tam kudretiyle mühürleyince; bu durum, düşmanlarının zelil ve rezil edileceğinin kesinleşmesi neticesini verdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Yüce Allah'a itaatte yumuşaklık ve sertlik, rıza ve gazap, hilim ve intikam gibi zıt halleri bir arada toplasın ve bu da Yüce Allah'ın emrettiği şeylerle O'na kulluk etmeye, O'nun emirleriyle ve O'nu razı eden her şeyle ahlaklanmaya daha açık bir delil olsun diye, yaratılmışların en samimi öğüt vericisinin eliyle o günün tehlikesinden onları sakındırarak şöyle buyurdu: {يا أيها النبي}
20512. Metin
منادياً بأداة التوسط إسماعاً للأمة الوسطى تنبيهاً على أنهم المنادون في الحقيقة، ولأجل دلالتها على التوسط والله أعلم كان لا يتعقبها إلا ما له شأن عظيم، معبراً بالوصف الدال على الرفعة بالإعلام بالأخبار الإلهية المبني على الإحكام والعظمة المثمرة للغلبة، وأما وصف الرسالة فيغلب فيه الرحمة فيكثر إقباله على اللين والمسايسة نظراً إلى وصف الربوبية: {جاهد الكفار} أي المجاهرين بكل ما يجهدهم فيكفهم من السيف وما دونه ليعرف أن الأسود إنما اكتسبت من صولتك، فيعرف أن ذلك اللين لأهل الله إنما هو من تمام عقلك وغزير علمك وفضلك، وكبير حلمك وخوفك من الله ونبلك: {والمنافقين} أي المساترين بما يليق بهم من الحجة إن استمروا على المساترة، والسيف إن احتيج إليه إن أبدوا نوع مظاهرة {وأغلظ} أي كن غليظاً بالفعل والقول بالتوبيخ والزجر والإبعاد والهجر {عليهم} فإن الغلظة عليهم من اللين لله كما أن اللين لأهل الله من خشية الله، وقد أمره سبحانه باللين لهم في أول الأمر لإزالة أعذارهم وبيان إصرارهم، فلما بلغ الرفق أقصى مداه جازه إلى الغلظة وتعداه، وقد بان بهذه الآية أن أفعل التفضيل في قول النسوة لعمر ﵁: «
Hakikatte nida olunanların onlar olduğuna dikkat çekmek üzere vasat ümmete işittirmek için orta mesafe nida edatıyla seslenerek [hitap etti]. Orta mesafeye delalet etmesi sebebiyle -en doğrusunu Allah bilir- bu edatın peşinden ancak pek mühim bir iş gelirdi. Burada galibiyeti netice veren muhkemlik ve azamet üzerine kurulu ilahi haberleri bildirmekle gelen yüceliğe delalet eden vasıfla ifade buyurmuştur. Risalet vasfında ise merhamet baskındır; bu sebeple rubûbiyet vasfı gereği yumuşaklığa ve müdârâya yönelmesi çok olur: {جاهد الكفار} “Kâfirlerle cihat et”, yani [küfrünü] açığa vuranlarla, aslanların ancak senin heybetinden [cesaret] kazandığı bilinsin, Allah ehline gösterilen o yumuşaklığın ise senin aklının kemalinden, ilminin ve faziletinin enginliğinden, hilminin büyüklüğünden, Allah korkundan ve asaletinden kaynaklandığı anlaşılsın diye onları yorup yıldıracak kılıç ve benzeri her şeyle [cihat et]; {والمنافقين} “ve münafıklarla”, yani gizlenenlerle, gizlenmeye devam ederlerse kendilerine layık olan hüccetle, şayet bir tür üstünlük/açığa vurma sergilerlerse ihtiyaç duyulduğunda kılıçla [cihat et]; {وأغلظ} “ve sert davran”, yani azarlama, men etme, uzaklaştırma ve terk etme suretiyle fiilen ve sözlü olarak sert ol, {عليهم} “onlara karşı”. Zira onlara sertlik göstermek Allah için yumuşaklıktandır; nitekim Allah ehline yumuşak davranmak da Allah korkusundandır. Yüce Allah işin başında mazeretlerini ortadan kaldırmak ve ısrarlarını ortaya koymak için onlara yumuşak davranmasını emretmişti. Rıfk (yumuşaklık) son sınırına ulaşınca onu aşıp sertliğe geçti. Bu ayetle açıkça ortaya çıkmıştır ki kadınların Ömer'e radıyallâhu anh söylediği: “
20513. Metin
أنت أفظ وأغلظ من رسول الله ﷺ» على بابه ولا محذور.
Sen Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem daha katı kalpli ve daha sertsin” sözündeki ism-i tafdil kendi hakiki manası üzeredir ve bunda bir sakınca yoktur.
20514. Metin
ولما كان انتقام الولي من العدو إنما هو لله ﷾، لاحظ له فيه، فكان موجباً لعدم اكتفاء الله به في حق الولي، فكان التقدير: فإنهم ليس لهم عصمة ولا حرمة في الدنيا ولا قوة وإن لاح في أمرهم خلاف ذلك، عطف عليه قوله: {ومأواهم} أي في الآخرة {جهنم} أي الدركة النارية التي تلقى داخلها بالعبوسة والكراهة.
Dostun düşmandan intikam alması sadece Allah celle ve azze için olup onda kendisi için bir pay bulunmadığından, bu durum dostun hakkı konusunda Allah'ın bununla yetinmemesini gerektirdi. Takdir şöyle oldu: Durumları bunun aksini gösterse bile dünyada onlar için ne bir dokunulmazlık, ne bir hürmet ne de bir güç vardır. Bunun üzerine şu sözünü atfetti: {ومأواهم} “ve onların barınağı”, yani ahirette, {جهنم} “cehennemdir”, yani içine gireni asık surat ve hoşnutsuzlukla karşılayan ateş çukurudur.
20515. Metin
ولما كان التقدير: إليها مصيرهم لا محالة، عطف عليه قوله: {وبئس المصير *} أي هي، فذلك جزاء الله لهم عن الإساءة إلى أوليائه والانتقاص لأحبائه.
Takdir: 'Onların dönüşü mutlaka orayadır' şeklinde olunca, bunun üzerine şu sözünü atfetti: {وبئس المصير *} “Ve o ne kötü bir varış yeridir!”, yani o [cehennem]. İşte bu, Allah'ın dostlarına kötülük etmelerine ve sevdiklerini küçümsemelerine karşılık Allah'ın onlara verdiği cezadır.
20516. Metin
ولما كان أمر الاستئصال في الإنجاء والإهلاك أشبه شيء بحال أهل الآخرة في الدينونة بالعدل والفضل، وكان المفتتح به السورة عتاب النساء، ثم أتبع بالأمر بالتأديب لجميع الأمة إلى أن ختم بهلاك المخالف في الدارين، وكان للكفار قرابات بالمسلمين وكانوا يظنون أنها ربما تنفعهم، وللمسلمين قرابات بالكفار وكانوا ربما توهموا أنها تضرهم، قال مجيباً لما يتخيل من ذلك تأديباً لمن ينكر عليه صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Kurtarma ve helak etmede kökünü kazıma işi, adalet ve lütufla hesaba çekilmede ahiret ehlinin haline en çok benzeyen şey olunca; surenin açılışı kadınlara sitem ile yapılıp ardından her iki yurtta karşı gelenlerin helakiyle son buluncaya dek bütün ümmete terbiye emri eklenince; kâfirlerin Müslümanlarla akrabalıkları bulunup bunun kendilerine fayda verebileceğini zannetmeleri, Müslümanların da kâfirlerle akrabalıkları bulunup bunun kendilerine zarar verebileceğini vehmetmeleri üzerine, kadınlardan ve başkalarından Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem itiraz edenleri terbiye etmek maksadıyla bu zannedilen şeylere cevap vererek şöyle buyurdu:
20517. Metin
من النساء وغيرهن: {ضرب الله} أي الملك الذي أحاط بكل شيء قدرة وعلماً {مثلاً} يعلم به من فيه قابلية العلم ويتعظ به من له أهلية الاتعاظ {للذين كفروا} أي غطوا الحق على أنفسهم وعلى غيرهم سواء كانوا مشاققين أو منافقين في عدم انتفاعهم مع كفرهم بما بينهم وبين المؤمنين من الوصل والعلائق فيغلظ عليهم في الدارين معاملة بما يستحقون من غير محاباة لأحد وإن جل مقامه، وعلا منصبه ومرامه، لأن الكفر قاطع للعلائق بين الكافر والمسلم: {امرأت نوح} الذي أهلك الله من كذبه بالغرق ونصره وآواه ﵊ وكان اسمها فيما يقال واعلة {وامرأت لوط} الذي أهلك الله أيضاً من كذبه بالحصب والخسف والإغراق، واسمها فيما قيل واهلة، ودل على وجه الشبه بقوله: {كانتا} أي مع كونهما كافرتين. ولم يقل: تحتهما، بل أظهر بالوصف العبودية المضافة إليه ﷾ والوصف بالصلاح لأن ذلك أفخم، فيكون أشد تأثيراً للموعوظ وأعظم، ودفعاً لأن يتوهم أحد بشيء لا يليق بمقامهما عليهما الصلاة والسلام فقال: {تحت عبدين} أي
kadınlardan ve diğerlerinden: {ضرب الله} “Allah misal verdi”, yani kudret ve ilim bakımından her şeyi kuşatan Hükümran, {مثلاً} “bir misal”, ilim kabiliyeti olanın onunla bileceği ve öğüt alma ehliyeti olanın onunla öğüt alacağı [bir misal], {للذين كفروا} “inkâr edenlere”, yani ister düşmanlık güdenler ister münafıklar olsun, küfürleriyle birlikte müminlerle aralarındaki bağlardan ve münasebetlerden yararlanamayacakları hususunda hakkın üzerini kendilerine ve başkalarına örtenlere [misal verdi]. Dolayısıyla makamı ne kadar yüce, mertebesi ve gayesi ne kadar yüksek olursa olsun hiç kimseye iltimas geçilmeksizin hak ettikleri muamele yapılarak her iki yurtta da onlara sert davranılır; çünkü küfür, kâfir ile Müslüman arasındaki bağları koparır: {امرأت نوح} “Nuh'un karısını”, kendisini yalanlayanları Allah'ın boğarak helak ettiği, kendisine yardım edip barındırdığı Nuh'un aleyhisselâm [karısını] -söylendiğine göre adı Vâile idi-, {وامرأت لوط} “ve Lût'un karısını”, kendisini yalanlayanları Allah'ın taş yağmuru, yere batırma ve boğma ile helak ettiği Lût'un [karısını] -denildiğine göre adı Vâhile idi-. Benzerlik yönüne şu sözüyle delalet etti: {كانتا} “İkisi idiler”, yani kâfir olmalarına rağmen. 'Onların nikâhı altında idiler' demeyip bilakis Yüce Allah'a izafe edilen kulluk vasfını ve salihlik vasfını açıkça zikretti; çünkü bu daha azametlidir, dolayısıyla öğüt alan için daha tesirli ve daha büyüktür; hem de her ikisinin aleyhimesselâm makamına yakışmayan bir şeyi bir kimsenin vehmetmesini engellemek içindir. Şöyle buyurdu: {تحت عبدين} “iki kulunun nikâhı altında”, yani
20518. Metin
كل واحدة منهما تحت عبد، وعبر بذلك لأن أثر الناس عند الملك كما تقدم عبيده، ودل على كثرة عبيده تنبيهاً على غناه بقوله: {من عبادنا} .
her biri bir kulun nikâhı altında idi. Böyle ifade etti; çünkü daha önce geçtiği üzere hükümdarın nezdinde insanların en seçkini onun kullarıdır. Zenginliğine/ihtiyaçsızlığına dikkat çekmek üzere kullarının çokluğuna şu sözüyle delalet etti: {من عبادنا} “kullarımızdan”.
20519. Metin
ولما كانت طبقات القرب متفاوتة بحسب الصلاح قال: {صالحين} وهما نوح ولوط عليهما الصلاة والسلام {فخانتاهما} بعدم المتابعة في الدين نفاقاً منهما لا بالخيانة في الفرش، فقد صان الله جميع الأنبياء من ذلك فلم تقل واحدة منهما لأجل كفرهما: رب اجعلني مع نبيك في الجنة، وآذن بعدم قبول الشفاعة فيمن أساء إلى الحبيب وبعذابه حتماً للتشفي بقوله: {فلم} أي فتسبب عن ذلك أن العبدين الصالحين لم {يغنيا عنهما} أي المرأتين بحق الزواج {من الله} أي من عذاب الملك الذي له الأمر كله فلا أمر لغيره {شيئاً} أي من إغناء لأجل خيانتهما بالمخالفة في الدين، ودل على كمال قدرته تعالى بالتعبير بالمجهول فقال: {وقيل} أي للمرأتين ممن أذن له في القول النافذ الذي لا مرد له: {ادخلا النار} أي مقدماتها من الإصرار على الكفر ثم الإهلاك بعذاب الانتقام في الدنيا وحقيقتها في الآخرة لأن الله أبغضهما لأنهما عدو لأوليائه، وذلك كما قيل: عدو صديقي ليس لي بصديق.
Yakınlık dereceleri salah (iyilik) durumuna göre farklılık gösterdiğinden şöyle buyurdu: {صالحين} “salih”, yani her ikisi de Nûh ve Lût aleyhimesselâmdır; {فخانتاهما} “fakat onlara hıyanet ettiler”, yatakta hıyanet ile değil nifak göstererek dinde tabi olmamak suretiyle [hıyanet ettiler]. Zira Allah bütün peygamberleri bundan korumuştur. Küfürleri sebebiyle onlardan hiçbiri: 'Rabbim, beni peygamberinle beraber cennette kıl' demedi. Sevgiliye kötülük eden kimse hakkında şefaatin kabul edilmeyeceğini ve [müminlerin] gönüllerinin ferahlaması için kesin olarak azap göreceğini şu sözüyle bildirdi: {فلم} “fakat olmadı”, yani bundan dolayı o iki salih kul {يغنيا عنهما} “onlara fayda vermedi”, yani evlilik hakkı sebebiyle o iki kadına fayda vermedi, {من الله} “Allah'tan [gelen azaba karşı]”, yani bütün emir kendisine ait olup başkasına ait olmayan Hükümranın azabından, {شيئاً} “hiçbir şey”, yani dindeki muhalefetle hıyanet etmeleri sebebiyle hiçbir fayda [sağlayamadı]. Meçhul sîga ile ifade ederek Yüce Allah'ın tam kudretine delalet etti ve şöyle buyurdu: {وقيل} “Ve denildi ki”, yani geri çevrilmesi mümkün olmayan geçerli sözü söylemesine izin verilen zat tarafından o iki kadına [şöyle denildi]: {ادخلا النار} “İkiniz de ateşe girin”, yani küfürde ısrardan ibaret olan mukaddimelerine, sonra dünyada intikam azabıyla helak edilmeye ve ahirette de onun hakikatine [girin]; çünkü Allah dostlarının düşmanı oldukları için onlara buğzetmiştir. Nitekim denildiği gibi: 'Dostumun düşmanı benim dostum değildir.'
20520. Metin
ولما فعلتا فعل الرجال في استقلالهما وعدم عدهما لأنفسهما تبعاً، غلظ عذابهما بالكون مع الرجال في عذابهم فقال دالاً على نفوذ الحكم فيمن هو أقوى منهما بعد نفوذه فيهما: {مع الداخلين *} أي الذين هم أعظم منهما ممن لهم وصلة بأهل الله وممن لا وصلة لهم بهم، فليتأدب كل أحد مع النبي ﷺ غاية الأدب خوفاً من مثل ذلك، وهذا خالع لقلوب من ابتدأ بتأديبهن - رضي الله تعالى عنهن.
Bağımsız hareket edip kendilerini tâbi saymamak suretiyle erkeklerin fiilini işlediklerinden, erkeklerin azabında onlarla beraber bulunmakla azapları katmerleştirildi. Hükmün o iki kadında geçerli olmasından sonra onlardan daha güçlü kimselerde de geçerli olduğuna delalet ederek şöyle buyurdu: {مع الداخلين *} “girenlerle beraber!”, yani gerek Allah ehliyle bir bağı bulunan gerekse hiçbir bağı bulunmayan ve o iki kadından daha cüsseli/güçlü olan kimselerle beraber [girin]. Dolayısıyla herkes böyle bir akıbetten korkarak Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem karşı son derece edepli davransın. Bu, terbiyelerine başlanan kadınların -radıyallâhu teâlâ anhünne- yüreklerini hoplatıcı bir uyarıdır.
20521. Metin
ولما أتم مثل النذارة بأن طاعة المطيع لا تنفع العاصي وإن كان أقرب الناس إلى المطيع إلا إن كان له أساس يصح البناء عليه، ويجوز الاعتداد به والنظر إليه، أتبعه مثل البشارة بأن عصيان العاصي لا يضر المطيع فقال: {وضرب الله} أي الملك الأعلى الذي له صفات الكمال {مثلاً للذين آمنوا} ولو كان في أدنى درجات الإيمان مبيناً لأن وصلة الكفار إذا كانت على وجه الإكراه والإجبار لا تضر {امرأت فرعون} واسمها آسية بنت مزاحم، آمنت وعملت صالحاً فلم تضرها الوصلة بالكافر بالزوجية التي هي من أعظم الوصل ولا نفعه إيمانها {كل امرىء بما كسب رهين} [الطور: ٢١] وأثابها ربها سبحانه أن جعلها زوجة خير خلقه محمد ﷺ في دار كرامته بصبرها على عبادة الله وهي في حبالة عدوه، وأسقط وصفه بالعبودية دليلاً على تحقيره وعدم رحمته لأنه أعدى أعدائه، وأشار إلى وجه الشبه في المثل
İtaatkâr kimsenin itaatinin, üzerine bina kurulabilecek, itibar edilip bakılabilecek bir temeli bulunmadıkça, itaatkâra insanların en yakını olsa bile asiye fayda vermeyeceğine dair korkutma misalini tamamlayınca; asinin isyanının itaatkâra zarar vermeyeceğine dair müjde misalini onun peşine ekleyerek şöyle buyurdu: {وضرب الله} “Allah misal verdi”, yani kemal sıfatlarına sahip en yüce Hükümran, {مثلاً للذين آمنوا} “iman edenlere de bir misal”, imanın en alt derecesinde olsa bile; kâfirlerle olan bağ baskı ve zorlama yoluyla olduğunda zarar vermeyeceğini açıklayarak [misal verdi]: {امرأت فرعون} “Firavun'un karısını”, adı Âsiye binti Müzâhim'dir. İman edip salih amel işledi; dolayısıyla bağların en büyüğü olan evlilik bağıyla kâfire bağlı olması ona zarar vermedi, onun imanı da Firavun'a fayda sağlamadı; {كل امرىء بما كسب رهين} “Herkes kazandığına karşılık bir rehindir” [Tûr: 21]. Düşmanının nikâhı altında iken Allah'a ibadet etmeye sabretmesi sebebiyle Rabbi sübhânehû ikram yurdunda onu yaratılmışların en hayırlısı olan Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem zevcesi kılarak mükafatlandırdı. Firavun O'nun en azılı düşmanı olduğu için onu aşağılamak ve ona merhamet edilmeyeceğini göstermek üzere kulluk vasfını düşürdü ve misaldeki benzerlik yönüne işaret etti;
20522. Metin
وهو التحيز إلى حزب الله بقدر الوسع فقال: {إذ} أي مثلهم مثلها حين {قالت} تصديقاً بالعبث منادية نداء الخواص بإسقاط الأداة لأجل أنها مؤمنة وإن كانت تحت كافر بنا فلم تضر صحبته شيئاً لأجل إيمانها: {رب} أي أيها المحسن إليّ بالهداية وأنا في حبالة هذا الكافر الجبار ولم تغرني بعز الدنيا وسعتها {ابن لي} .
o da gücü yettiğince Allah'ın tarafına yönelmektir. Şöyle buyurdu: {إذ} “Hani o”, yani onların misali onun şu vaktindeki hali gibidir: {قالت} “demişti”, dirilişi tasdik ederek; bize göre bir kâfirin nikâhı altında olmasına rağmen mümin olduğu için nida edatını düşürerek seçkinlerin nidasıyla nida ederek [demişti] ki -imanı sebebiyle onunla beraberliği kendisine hiçbir zarar vermemiştir-: {رب} “Rabbim!”, yani ey ben bu zorba kâfirin nikâhı altındayken beni hidayetle lütuflandıran ve beni dünyanın izzeti ve genişliğiyle aldatmayan [Rabbim]! {ابن لي} “Benim için yap/bina et”.
20523. Metin
ولما كان الجار مطلوباً - كما قالوا - قبل الدار، طلبت خير جار وقدمت الظرف اهتماماً به لنصه على المجاورة ولدلالته على الزلفى فقالت: {عندك بيتاً} وعينت مرادها بالعندية فقالت: {في الجنة} لأنها دار المقربين فظهر من أول كلامها وآخره أن مطلوبها أخص داره، وقد أجابها سبحانه بأن جعلها زوجة لخاتم رسوله الذي هو خير خلقه وأقربهم منه، فكانت معه في منزله الذي هو أعلى المنازل.
Denildiği gibi evden önce komşu arandığından, komşunun en hayırlısını istedi ve komşuluğu açıkça ifade etmesi ve yakınlığa delalet etmesi sebebiyle ona ehemmiyet vererek zarfı öne alıp şöyle dedi: {عندك بيتاً} “katında bir ev”. Katında olma ifadesiyle muradını belirterek şöyle dedi: {في الجنة} “cennette”; çünkü orası mukarreblerin (Allah'a yakın olanların) yurdudur. Böylece sözünün başından ve sonundan, talebinin O'nun yurdunun en has yeri olduğu ortaya çıkmıştır. Yüce Allah da yaratılmışların en hayırlısı ve Kendisine en yakını olan elçilerinin sonuncusuna onu zevce kılarak duasına icabet etmiş, böylece o, menzillerin en yücesi olan menzilinde onunla beraber olmuştur.
20524. Metin
ولما سألت ما حيّزها إلى جناب الله سألت ما يباعدها في الدارين من أعدائه فقالت: {ونجني} أي تنجية عظيمة {من فرعون} أي فلا أكون عنده ولا تسلطه عليّ بما يضرني عندك {وعمله} أي أن أعمل بشيء منه {ونجني} أعادت العامل تأكيداً {من القوم الظالمين *} أي الناس الأقوياء العريقين في أن يضعوا أعمالهم في غير مواضعها التي أمروا بوضعها فيها فعل من يمشي في الظلام عامة، وهم القبط، لا تخالطني بأحد منهم، فاستجاب الله تعالى دعاءها وأحسن إليها لأجل محبتها
Kendisini Allah'ın huzuruna yaklaştıracak şeyi isteyince, her iki yurtta da O'nun düşmanlarından kendisini uzaklaştıracak şeyi isteyip şöyle dedi: {ونجني} “ve beni kurtar”, yani büyük bir kurtarışla kurtar, {من فرعون} “Firavun'dan”, yani onun yanında bulunmayayım ve Senin katında bana zarar verecek bir şeyle onu bana musallat kılma, {وعمله} “ve onun amelinden”, yani onun amellerinden herhangi birini işlemekten [beni kurtar], {ونجني} “ve beni kurtar”, tekit için amili tekrarladı, {من القوم الظالمين *} “o zalimler topluluğundan!”, yani genel olarak karanlıkta yürüyen kimsenin fiili gibi işlerini konulması emredilen yerlerin dışına koymada kökleşmiş güçlü insanlardan -ki onlar Kıptîlerdir-; beni onlardan hiçbirine karıştırma. Allah Teâlâ onun duasına icabet etti ve sevdiğine olan muhabbeti sebebiyle ona ihsanda bulundu;
20525. Metin
للمحبوب وهو موسى ﵊ كما يقال: صديق صديقي داخل في صداقتي، وذلك أن موسى ﵊ لما غلب السحرة آمنت به فعذبها فرعون فماتت بعد أن أراها الله بيتها في الجنة ولم يضرها كونها تحت فرعون شيئاً لأنها كانت معذورة في ذلك، فالآية من الاحتباك: حذف أولاً «فلم تسألا الجنة» لدلالة «رب ابن لي» ثانياً عليه، وحذف ثانياً «كانت تحت كافر» لدلالة الأول عليه.
o sevilen kişi de Mûsâ'dır aleyhisselâm; nitekim denildiği gibi: 'Dostumun dostu benim dostluğuma dâhildir.' Şöyle ki: Mûsâ aleyhisselâm sihirbazlara galip gelince Âsiye ona iman etti. Bunun üzerine Firavun ona işkence etti; Allah cennetteki evini kendisine gösterdikten sonra vefat etti. Firavun'un nikâhı altında olması ona hiçbir zarar vermedi, çünkü o bu hususta mazeretliydi. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: İkincideki “Rabbim, benim için bina et” ifadesinin delaletiyle birinci kısımda “cenneti istemediler” ifadesi hazfedilmiş; birincinin delaletiyle de ikinci kısımda “kâfirin nikâhı altında idi” ifadesi hazfedilmiştir.
20526. Metin
ولما أتم المثل بمن أساءتا الأدب فلم تنفعهما الوصلة بالأولياء بل زادتهما ضرراً للإعراض عن الخير مع قربه وتيسره، وبمن أحسنت الأدب فلم تضرها الوصلة بأعدى الأعداء بل زادتها خيراً لإحسانها مع قيام المغتر بها عن الإحسان ضرب مثلاً بقرينتها في قوله ﷺ كما رواه الشيخان عن أبي موسى ﵁: «كمل من الرجال كثير ولم يكمل من النساء إلا مريم بنت عمران وآسية بنت مزاحم، وفضل عائشة على النساء كفضل الثريد على الطعام» ومع مقارنتها لها في الكمال، فبين حاليهما في الثيوبة والبكورة طباق، فلم يبتلها سبحانه بخلطة زوج جمعاً بين ما تقدم من صنفي الثيبات والأبكار اللاتي يعطيهما لنبيه ﷺ فأحسنت الأدب في نفسها مع الله ومع سائر من لزمها الأدب معه من عباده فأحسن إليها رعاية لها
Edebi çiğneyip de yakın ve kolay olmasına rağmen hayırdan yüz çevirdikleri için velilerle olan bağları kendilerine fayda vermeyip bilakis zararlarını artıran iki kadın ile; edebini güzel tutup da kendisini ihsandan saptıran kimse karşısında bulunmasına rağmen ihsanı sebebiyle en azılı düşmanlarla olan bağı kendisine zarar vermeyip bilakis hayrını artıran kadına dair misali tamamlayınca; Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem -Şeyhayn'ın Ebû Mûsâ'dan radıyallâhu anh rivayet ettiği üzere- şu sözündeki eşine dair bir misal getirdi: “Erkeklerden pek çok kimse kemale ermiştir; kadınlardan ise İmrân kızı Meryem ve Müzâhim kızı Âsiye'den başkası kemale ermemiştir. Âişe'nin kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.” Kemalde ona denk olmakla birlikte, dul olma (seyyib) ve bekâret halleri arasında bir tıbâk (tezat) vardır. Yüce Allah, Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem vereceği daha önce geçen dul ve bâkire iki sınıfı bir araya getirmek üzere onu bir kocayla birleşmeyle imtihan etmedi. O da nefsinde Allah'a karşı ve kullarından kendilerine edep göstermesi gereken herkese karşı edebini güzel tuttu; Allah da onu gözeterek ona ihsanda bulundu;
20527. Metin
على ما وفقها إليه من الإحسان، وذلك رعاية لأسلافها إذ كانوا من أعظم الأحباب فقال: {ومريم} أي وضرب الله مثلاً لأهل الانفراد والعزلة من الذين آمنوا مريم {ابنة عمران} أي أحد الأحباب، وذكر وجه الشبه فقال: {التي أحصنت فرجها} أي عفت عن السوء وجميع مقدماته عفة كانت كالحصن العظيم المانع من العدو فاستمرت على بكريتها إلى الممات فتزوجها في الجنة جزاء لها بخير عبادنا محمد ﷺ خاتم الأنبياء وإمام المرسلين.
muvaffak kıldığı ihsan üzere [ona ihsanda bulundu]. Bu da en büyük sevgililerden olan ecdadını gözetmek içindir. Şöyle buyurdu: {ومريم} “Ve Meryem'i de [misal verdi]”, yani Allah iman edenlerden inziva ve uzlet ehline İmrân'ın kızı Meryem'i misal verdi, {ابنة عمران} “İmrân'ın kızı”, yani o sevgililerden birinin [kızını]. Benzerlik yönünü zikrederek şöyle buyurdu: {التي أحصنت فرجها} “ki o iffetini korumuştu”, yani düşmanı engelleyen büyük bir kale gibi olan bir iffetle kötülükten ve onun bütün mukaddimelerinden sakınmış, böylece ölüme kadar bekâreti üzere devam etmiştir; Allah da bir mükâfat olarak peygamberlerin sonuncusu ve elçilerin önderi olan kullarımızın en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile onu cennette evlendirmiştir.
20528. Metin
ولما اغتنت بأنسها بروح الله الذي بثه في قلبها من محبة الذكر والعبادة عن الأنس بأرواح الناس، كان ذلك سبباً لأن وهبها روحاً منه جسده في أكمل الصور المقدرة في ذلك الحين فقال مخبراً عن ذلك: {فنفخنا} أي بعظمتنا بواسطة ملكنا روح القدس.
Zikir ve ibadet sevgisinden ibaret olup Allah'ın onun kalbine yaydığı ruhuyla ünsiyet kurarak insanların ruhlarıyla ünsiyet kurmaktan müstağni olunca; bu durum, o vakitte takdir edilen en kâmil surette tecessüm ettirdiği Kendi katından bir ruhu ona bağışlamasına sebep oldu. Bunu haber vererek şöyle buyurdu: {فنفخنا} “Bunun üzerine üfledik”, yani meleğimiz Rûhu'l-Kudüs vasıtasıyla azametimizle [üfledik].
20529. Metin
ولما كانت هذه السورة لتشريف النبي ﷺ وتكميل نسائه في الدنيا والآخرة، نص على المقصود بتذكير الضمير ولم يؤنثه قطعاً للسان من يقول تعنتاً: إن المراد نفخ روحها في جسدها: {فيه} أي فرجها الحقيقي وهو جيبها وكل جيب يسمى فرجاً، ويدل على الأول قراءة «فيها» شاذة {من روحنا} أي روح هو أهل لشرفه بما عظمنا من خلقه ولطف تكوينه أن يضاف إلينا لكونه خارجاً
Bu sure Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem şereflendirmek ve dünyada ve ahirette hanımlarını kemale erdirmek için olduğundan, inatla 'murad edilen şey kendi ruhunun cesedine üflenmesidir' diyen kimsenin dilini kesmek üzere zamiri müzekker kılarak müennes yapmaksızın maksadı açıkça belirtti: {فيه} “ona / oraya”, yani hakiki fercine -ki o elbisesinin yakasıdır ve her yakaya 'ferc' denir; şaz olan “fîhâ” (فيها) kıraati de birinciye delalet eder-, {من روحنا} “ruhumuzdan”, yani yaratılışını yücelttiğimiz ve var edilişini lütfettiğimiz şerefi sebebiyle, dışarıda kaldığı için Bize izafe edilmeye layık olan bir ruhtan
20530. Metin
عن التسبيب المعتاد وهو جبريل ﵊ أو روح الحياة.
alışılmış sebeplilik [dairesi] dışındaki bir ruhtan [üfledik] -ki o Cebrail aleyhisselâm veya hayat ruhudur-.
20531. Metin
ولما كان التقدير: فكان ما أردنا، فحملت من غير ذكر ولدت عيسى ﵊ الذي كان من كلمتنا وهي «احملي» ثم كلمتنا «كن يا حمل من غير ذكر» ثم كلمتنا «لديه يا مريم من غير مساعد» ثم كلمتنا «تكلم عيسى في المهد بالحكمة» عطف عليه قوله: {وصدقت} فاستحقت لذلك أن تسمى صديقة {بكلمات ربها} أي المحسن إليها بما تقدم وغيره مما كان من كلام جبريل ﵊ بسببه ومن عيسى ﵊ ومما تكلم به عن الله ﷾ {وكتبه} أي وكتابه الضابط الجامع لكلامه أنزل على ولدها وغيره من كتب الله كما دل على ذلك قراءة البصريين وحفص بالجمع.
Takdir: 'Dilediğimiz şey oldu; bir erkek olmaksızın hamile kaldı ve “Hamile kal!”, sonra “Ey erkek olmaksızın var olan cenin, ol!”, sonra “Ey Meryem, bir yardımcı olmaksızın onu doğur!”, sonra “Ey İsa, beşikte hikmetle konuş!” şeklindeki kelimelerimizden meydana gelen İsa'yı aleyhisselâm doğurdu' şeklinde olunca; bunun üzerine şu sözünü atfetti: {وصدقت} “Ve tasdik etti”, bundan dolayı 'sıddîka' diye isimlendirilmeyi hak etti, {بكلمات ربها} “Rabbinin kelimelerini”, yani daha önce geçen hususlar ve bunun sebebiyle Cebrail'in aleyhisselâm kelamından, İsa'dan aleyhisselâm ve Allah'tan celle ve azze naklen konuştuğu şeylerden ibaret olup kendisine ihsanda bulunan [Rabbinin kelimelerini], {وكتبه} “ve O'nun kitaplarını”, yani Basralıların ve Hafs'ın cemi (çoğul) kıraatinin delalet ettiği üzere O'nun kelamını toplayıp zapt eden, çocuğuna indirilen kitabını ve Allah'ın diğer kitaplarını [tasdik etti].
20532. Metin
ولما كان المصدق ربما كان تصديقه في الظاهر أو مشوباً بشيء من الضمائر قال: {وكانت} أي جبلة وطبعاً، وشرفها بأن جعلها في رتبة الأكمل وهم الرجال فقال: {من القانتين *} أي المخلصين الذين هم في غاية القوة والكمال لأنها كانت من بنات الأحباب المصطفين على العالمين، فلم تكن عبادتها تقصر عن عبادة الأقوياء الكلمة، وقد أتم سبحانه الأمثال في الآداب بالثيبات والأبكار والأخيار والأشرار، فانعطف آخر السورة على أولها في المعاني بالآداب، وزاد
Tasdik eden kimsenin tasdiki bazen zahirde kalabileceği veya gizli düşüncelerle karışabileceği için şöyle buyurdu: {وكانت} “Ve idi”, yani fıtraten ve tabiat olarak [böyleydi]. Onu en kâmillerin yani erkeklerin mertebesinde kılarak şereflendirdi ve şöyle buyurdu: {من القانتين *} “gönülden itaat edenlerden!”, yani son derece güçlü ve kâmil olan ihlaslı kimselerden [idi]. Çünkü o, âlemlere üstün kılınmış sevgililerin kızlarındandı; dolayısıyla ibadeti sözü güçlü olanların ibadetinden geri kalmıyordu. Yüce Allah dullar, bâkireler, hayırlılar ve şerliler ile edeplere dair misalleri tamamlamış oldu. Böylece surenin sonu edeplerle ilgili manalarda başına döndü ve
20533. Metin
ذلك حسناً كونها في النساء وفي الذوات والأعيان بزواج النبي ﷺ لآسية امرأة فرعون ومريم ابنة عمران في الجنة دار القرار السالمة عن الأكدار الزواج الأبدي فصار أول السورة وآخرها في أزواجه ﷺ وفي ختامها بالقنوت الذي هو خلاصة الأوصاف الماضية في الأبدال المذكورات أعظم مناسبة - والله الهادي.
kederlerden arınmış karar yurdu olan cennette Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem Firavun'un karısı Âsiye ve İmrân'ın kızı Meryem ile ebedî evliliği sebebiyle bunun kadınlar hakkında ve bizzat şahıslar hususunda olması bu güzelliği daha da artırdı. Böylece surenin başı da sonu da Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem zevceleri hakkında olmuş oldu; zikredilen bedellerde geçen vasıfların özü olan kunût (derin saygı ve itaat) ile son bulmasında ise en büyük bir münasebet vardır. Hidayete erdiren ancak Allah'tır.