Müzzemmil

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

21209. Metin

سورة المزمل

Müzzemmil Suresi

21210. Metin

مقصودها الإعلام بأن محاسن الأعمال تدفع الأخطار والأوجال، وتخفف الأحمال الثقال، ولا سيما الوقوف بين يدي الملك المتعال، والتجرد يفي خدمته يفي ظلمات الليال، فإنه نعم الإله لقبول الأفعال والأقوال، ومحو ظلل الضلال، والمعين الأعظم على الصبر والاحتمال، لما يرد من الكدورات في دار الزوال، والقلعة والارتحال، واسمها المزمل أدل ما فيها على هذا المقال) بسم الله (الكافي من توكل عليه في جميع الأحوال) الرحمن (الذي عم بنعمة الإيجاد والبيان المهدي والضال عليه في جميع الأحوال) الرحيم (الذي خص حزبه بالسداد يفي الأقوال والأفعال لإيصالهم إلى دار الكمال.

Bu surenin maksadı; güzel amellerin tehlikeleri ve korkuları defettiğini, ağır yükleri hafiflettiğini, bilhassa Yüceler Yücesi Melik'in huzurunda durmanın ve gecelerin karanlığında O'na kulluk için soyunmanın [faziletini] bildirmektir. Zira O; amelleri ve sözleri kabul eden, dalalet gölgelerini silip yok eden, zeval, göç ve ayrılık yurdunda başa gelen sıkıntılara karşı sabır ve tahammülde en büyük yardımcı olan ne güzel ilahtır. Surenin adı olan el-Müzzemmil (örtünüp bürünen), bu maksada surenin içindeki en açık delildir. (Bismillâh) Her hâlükârda kendisine tevekkül edene kâfi gelen. (Er-Rahmân) Hidayette olanı da dalalette olanı da var etme ve beyan nimetiyle kuşatan. (Er-Rahîm) Kendi zümresini kemal yurduna ulaştırmak için söz ve fiillerde dosdoğru olmaya muvaffak kılan [Allah'ın adıyla].

21211. Metin

لما تقدم في آخر الجن من تعظيم الوحي وأن من تعظيمه

Cin suresinin sonunda vahyin yüceliğine ve bu yüceliğin bir gereğinin de,

21212. Metin

حفظ المرسل به من جميع الآفات المفترة عن إبلاغه بما له سبحانه من إحاطة العلم والقدرة وندب نبيه الذي ارتقاه لرسالته والاطلاع على ما أراده من غيبه ﷺ أول هذه إلى القيام بأعباء النبوة بالمناجاة بهذا الوحي في وقت الأنس والخلوة بالأحباب، والبسط والجلوة لمن دق الباب، للاعتلاء والمتاب، المهيىء لحمل أعباء الرسالة، والمقوي على أثقال المعالجة لأهل الضلالة، فقال معبراً بالأداة الصالحة للقرب والبعد المختصة بأنه لا يقال بعدها إلا الأمور التي هي في غاية العظمة، أشار إلى أنه ﷺ يراد به غاية القرب بالأمور البعيدة عن تناول الخلق بكونها خوارق للعادات ونواقض للمألوفات المطردات، وأما التزمل فهو وإن كان من آلات ذلك إلا أنه من الأمور العادية، فهو دون ما يراد من التهيئة لذلك الاستعداد، وبالتزمل لكونه منافياً للقيام في الصلاة: {يا أيها المزمل *} أي الذي أخفى شخصه وستر أمره وما أمرناه به - بما أشار إليه التزمل الذي مدلوله التلفف في الثوب على جميع البدن والاختفاء ولزوم مكان واحد، ولأنه يكون منطرحاً على الأرض كما قال ﷺ في قتلى أحد - «زملوهم بثيابهم

Sübhanehu olan Allah'ın ilim ve kudretinin kuşatıcılığı sayesinde, tebliğ edilen elçinin onu ulaştırmaktan alıkoyacak her türlü afetten korunması olduğuna ve risaleti için seçip yücelttiği, gaybından dilediğine muttali kıldığı Peygamberi'ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu surenin başında; dostlarla baş başa kalınan ünsiyet ve halvet vaktinde, yücelmek ve tövbe etmek için kapıyı çalan kimseye yönelik lütuf ve tecelli anında bu vahiyle münacatta bulunarak nübüvvetin ağır yüklerini üstlenmeye davet ettiğine değinilmişti. Bu durum, risaletin ağır yüklerini taşımaya hazırlayan ve dalalet ehline karşı göğüs germenin zorluklarına güç kazandıran bir durumdur. Bu sebeple hem yakınlık hem de uzaklık için kullanılabilen ve ardından ancak son derece azametli hususların zikredildiği bir nida edatıyla hitap ederek, kendisinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahlukatın takatinin ötesinde olan, alışılagelmiş durumları aşan ve yerleşik adetleri bozan şeylerle en üstün yakınlığa ulaştırılmasının murat edildiğine işaret etti. Tezemmül (örtüye bürünmek) ise her ne kadar bunun vasıtalarından olsa da mutad işlerdendir ve bu istidat için hedeflenen hazırlığın gerisindedir. Ayrıca tezemmül, namazda kıyamda bulunmaya aykırı olduğu için şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ} “Ey örtünüp bürünen!” Yani tezemmülün delalet ettiği üzere; elbisesini bütün bedenine sarıp sarmalayarak, gizlenip tek bir yerde kalarak şahsını, halini ve kendisine emrettiğimiz şeyleri gizleyen kimse! Nitekim tezemmül, yere uzanmış vaziyette olmayı da ifade eder; tıpkı Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud şehitleri hakkında şöyle buyurduğu gibi: «Onları elbiseleriyle

21213. Metin

ودمائهم» مع الإشارة إلى الإخفاء أيضاً بإدغام تاء التفعل، وربما أشار الإدغام إلى أن الستر بالثوب لم يعم جميع البدن، كما يأتي في المدثر على أن فيه مع ذلك إشارة إلى البشارة بالقوة على حمل أعباء ما يراد به، من قولهم: زمل الشيء - إذا رفعه وحمله، والازدمال: احتمال الشيء، وزملت الرجل على البعير وغيره - إذا حملته عليه، ومن زملت الدابة في عدوها - إذا نشطت، والزامل من حمر الوحش الذي كأنه يظلع من نشاطه، ورجل إزميل: شديد، والزاملة: بعير يستظهر به الرجل لحمل طعامه ومتاعه عليه، ويقال للرجل العالم بالأمر: هو ابن زوملتها، وقال ابن عطاء: يا أيها المخفي ما تظهره عليه من آثار الخصوصية! هذا أوان كشفه، وقال عكرمة: يا أيها الذي حمل هذا الأمر، وقال السدي: أراد يا أيها النائم، وقال غيره: كان هذا في ابتداء الوحي بالنبوة، والمدثر في ابتداء الوحي بالرسالة، ثم خوطب بعد ذلك بالنبي والرسول: {قم} أي في خدمتنا بحمل أعباء نبوتنا والازدمال بالاجتهاد في الاحتمال، واترك التزمل فإنه مناف للقيام.

ve kanlarıyla sarıp örtün (kefenleyin).» Tefâ'ul babının te (ت) harfinin idğam edilmesiyle de gizlenmeye işaret edilmiştir. Belki de bu idğam, Müddessir suresinde geleceği üzere, elbiseyle örtünmenin bütün bedeni kapsamadığına işaret etmektedir. Bununla birlikte bu kelimede, kendisinden murat edilen şeylerin ağır yüklerini taşımaya güç yetirileceğine dair bir müjde işareti de vardır. Nitekim Arapların: "Bir şeyi kaldırdı ve taşıdı" anlamında Zemele'ş-şey'e (زَمَلَ الشَّيْءَ), "Bir şeyi yüklenmek" anlamında el-İzdimâl (الاِزْدِمَالُ) ve "Adamı deveye veya başka bir hayvana yükledim/bindirdim" anlamında Zemeletü'r-racüle ale'l-baîri (زَمَلْتُ الرَّجُلَ عَلَى الْبَعِيرِ) demelerinden gelir. Yine binek hayvanının hızlı ve çevik koşması durumunda Zemeleti'd-dâbbetü fî advihâ (زَمَلَتِ الدَّابَّةُ فِي عَدْوِهَا) denir. Çevikliğinden dolayı adeta sekiyormuş gibi koşan yaban eşeğine Zâmil (الزَّامِلُ), güçlü adama İzmîl (إِزْمِيلٌ) ve kişinin yiyeceğini ve eşyasını taşımak için yedekte tuttuğu deveye Zâmile (الزَّامِلَةُ) denir. Bir işi çok iyi bilen adama ise Hüve ibnü zevmeletihâ (هُوَ ابْنُ زَوْمَلَتِهَا) denilir. İbn Atâ şöyle demiştir: "Ey kendisine bahşedilen hususiyet eserlerini gizleyen! İşte bunu açığa çıkarmanın vaktidir." İkrime: "Ey bu emri yüklenen!" derken; Süddî: "Ey uyuyan! anlamını murat etmiştir" demiştir. Başkaları ise şöyle demiştir: "Bu hitap nübüvvet vahyinin başlangıcında idi, el-Müddessir ise risalet vahyinin başlangıcında idi; daha sonra ise kendisine Nebi ve Resul diye hitap edildi." {قُمْ} “Kalk” Yani nübüvvetimizin ağır yüklerini taşımak ve tahammül göstermede cehd ile bu yükü yüklenmek suretiyle hizmetimize dur; örtünüp bürünmeyi bırak, çünkü o kıyama manidir.

21214. Metin

ولما كان الاجتهاد في الخدمة دالاًّ على غاية المحبة، وكانت النية

Hizmette gayret göstermek sevginin nihayetine delalet ettiğinde, niyet de

21215. Metin

خيراً من العمل، وكان الإنسان مجبولاً على الضعف، وكان سبحانه لطيفاً بهذه الأمة تشريفاً لإمامها ﷺ، رضى منا سبحانه بصدق التوجه إلى العمل وجعل أجورنا أكثر من أعمالنا، فجعل إحياء البعض إحياء للكل، فأطلق اسم الكل وأراد البعض فقال: {الليل} أي الذي هو وقت الخلوة والخفية والستر، فصل لنا في كل ليلة من هذا الجنس وقف بين يدينا بالمناجاة والأنس بما أنزلنا عليك من كلامنا فإنا نريد إظهارك وإعلاء قدرك في البر والبحر والسر والجهر، وقيام الليل في الشرع معناه الصلاة فلذا لم يقيده، وهي جامعة لأنواع الأعمال الظاهرة والباطنة، وهي عمادها، فذكرها دال على ما عداها.

amelden hayırlı olduğunda, insan zayıf yaratıldığında ve Sübhanehu olan Allah önderlerini (sallallâhu aleyhi ve sellem) şereflendirmek üzere bu ümmete lütufkâr davrandığında; Sübhanehu olan Rabbimiz bizden amele yönelik sadık yönelişten razı olmuş ve ecirlerimizi amellerimizden daha çok kılmıştır. Böylece gecenin bir kısmını ihya etmeyi tamamını ihya etmek gibi saymış, bütünün adını zikredip parçasını murat ederek şöyle buyurmuştur: {اللَّيْلَ} “geceleyin” Yani halvet, gizlilik ve örtünme vakti olan gecede; bu cinsten olan her gecede bizim için namaz kıl ve sana indirdiğimiz kelamımızla münacat ve ünsiyet içinde huzurumuzda dur. Zira biz senin şanını karada ve denizde, gizlide ve açıkta izhar edip dereceni yükseltmek istiyoruz. Şeriatta gece kıyamının manası namazdır, bu yüzden onu kayıtlamamıştır. Namaz ise zahirî ve batınî amel türlerini kendinde toplayan bir ibadettir ve onların direğidir; dolayısıyla onun zikredilmesi diğerlerine de delalet eder.

21216. Metin

ولما كان للبدن حظ في الراحة قال مستثنياً من الليل: {إلا قليلاً *} أي من كل ليلة، ونودي هذا النداءلأنه ﷺ «لما جاءه الوحي بغار حراء رجع إلى خديجة زوجته رضي الله تعالى عنها يرجف فؤاده فقال:» زملوني زملوني! لقد خشيت على نفسي «. فسألته ﵂ عن حاله، فلما قص عليها أمره - قال:» خشيت على نفسي «يعني أن يكون هذا مبادىء شعر أو كهانة، وكل ذلك من الشياطين وأن يكون الذي ظهر له بالوحي ليس بملك، وكان صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Bedenin de dinlenmede bir hakkı olduğu için geceden istisna yaparak şöyle buyurdu: {إِلَّا قَلِيلًا} “birazı müstesna” Yani her geceden az bir kısmı hariç. Kendisine bu şekilde nida edilmesinin sebebi şudur: Zira o (sallallâhu aleyhi ve sellem) «Hira mağarasında kendisine vahiy geldiğinde, yüreği titreyerek eşi Hatice'nin (radıyallâhu teâlâ anhâ) yanına dönmüş ve: 'Beni örtün, beni örtün! Kendimden endişe ettim' demiştir.» Hatice (radıyallâhu anhâ) durumunu sormuş, o da başından geçeni anlatınca: «Kendimden endişe ettim» demiştir; yani bunun bir şiir veya kehanet başlangıcı olmasından -ki bunların hepsi şeytanlardandır- ve kendisine vahiyle görünenin bir melek olmamasından korkmuştur. Oysa (sallallâhu aleyhi ve sellem)

21217. Metin

يبغض الشعر والكهانة غاية البغضة، فقالت له وكانت وزيرة صدق:» كلا والله! لا يخزيك الله أبداً، إنك لتصل الرحم وتقري الضيف وتحمل الكل وتعين على نوائب الحق «ونحو هذا من المقال الذي يثبت، وفائدة التزمل أن الشجاع الكامل إذا دهمه أمر هو فوق قواه ففرق أمره فرجع إلى نفسه، وقصر بصره وبصيرته على حسه، اجتمعت قواه إليه فقويت جبلته الصالحة على تلك العوارض التخييلية فهزمتها فرجع إلى أمر الجبلة العلية، وزال ما عرض من العلة البدنية.

şiirden ve kehanetten son derece nefret ederdi. Bunun üzerine sadık bir vezir konumundaki Hatice ona şöyle demiştir: «Hayır, Allah'a yemin olsun ki! Allah seni asla utandırmaz. Zira sen akrabayı gözetir, misafiri ağırlar, acizlerin yükünü taşır ve hak yolunda başa gelen musibetlerde yardım edersin» ve kalbi teskin edip sebat veren benzeri sözler söylemiştir. Örtünüp bürünmenin (tezemmülün) faydası şudur: Kâmil ve cesur bir kimsenin başına gücünün yetmeyeceği bir iş ansızın gelip aklını dağıttığında, kendi nefsine dönüp bakışını ve idrakini sadece duyularına hasrederse, kuvvetleri kendisinde toplanır; böylece temiz fıtratı bu vehmî ve hayalî etkilere üstün gelip onları hezimete uğratır, o da yüce fıtratının gereğine geri döner ve bedende arız olan rahatsızlık zail olur.

21218. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما كان ذكر إسلام الجن قد أحرز غاية انتهى مرماها وتم مقصدها ومبناها، وهي الإعلام باستجابة هؤلاء وحرمان من كان أولى بالاستجابة، وأقرب في ظاهر الأمر إلى الإنابة، بعد تقدم وعيدهم وشديد تهديدهم، صرف الكلام إلى أمره ﷺ بما يلزمه من وظائف عبادته وما يلزمه في أذكاره من ليله ونهاره، مفتتحاً ذلك بأجمل مكالمة وألطف مخاطبة {يا أيها المزمل} [المزمل: ١] وكان ذلك تسلية له ﷺ كما

İmam Ebu Ca'fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Cinlerin İslam'a girişinin zikredilmesi, hedefine ulaşıp maksadı ve yapısı tamamlanan nihai gayeyi; yani kendilerine yönelik tehdit ve şiddetli ikazlar önceden geçtikten sonra, bunların [vahye] icabet ettiğini, zahiren tövbeye daha yakın ve icabete daha layık olanların ise mahrum kaldığını bildirmeyi sağlayınca; söz, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yerine getirmesi gereken ibadet vazifelerine, gecesinde ve gündüzünde yapması gereken zikirlere çevrilmiş ve söze en güzel hitap ve en latif nida ile başlanmıştır: {يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ} [Müzzemmil: 1] “Ey örtünüp bürünen!” Bu, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) için bir teselli idi; nitekim

21219. Metin

ورد {فلا تذهب نفسك عليهم حسرات} [فاطر: ٨] إلى آخره، وليحصل منه الاكتراث بعناد من قدم عناده وكثرة لججه، وأتبع ذلك بما يشهد لهذا الغرض ويعضده وهو قوله تعالى {فاصبر صبراً جميلاً} [المعارج: ٥] {واصبر على ما يقولون واهجرهم هجراً جميلاً وذرني والمكذبين أولي النعمة ومهلهم قليلاً} [المزمل: ١٠ - ١١] وهذا عين الوارد في قوله تعالى: {فلا تذهب نفسك عليهم حسرات} [فاطر: ٨] وفي قوله {نحن أعلم بما يقولون وما أنت عليهم بجبار} [ق: ٤٥] ثم قال: {إن لدينا أنكالاً} [المزمل: ١٢] فذكر ما أعد لهم، وإذا تأملت هذه الآي وجدتها قاطعة بما قدمناه، وبان لك التحام ما ذكره، ثم رجع الكلام إلى التلطف به ﵊ وبأصحابه ﵃ أجمعين - وأجزل جزاءهم مع وقوع التقصير ممن يصح منه تعظيم المعبود الحق ﷻ

{فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ} [Fâtır: 8] “...onlar için canını sıkıp üzülme...” ayetinden sonuna kadar gelen kısımda da bu teselli vaki olmuştur. Bu hitap, inadı önceden sabit olan ve çekişmeleri çoğalan kimselerin inadını dert edinmemesi içindir. Akabinde bu maksada şehadet eden ve onu destekleyen şu ayetler getirilmiştir: Allah Teâlâ'nın {فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا} [Meâric: 5] “Artık güzel bir sabırla sabret.” ve {وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا * وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ أُولِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا} [Müzzemmil: 10-11] “Onların söylediklerine sabret ve yanlarından güzelce ayrıl. O yalanlayıcı varlık sahiplerini bana bırak ve onlara biraz mühlet tanı.” buyruklarıdır. Bu da Allah Teâlâ'nın: {فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ} [Fâtır: 8] “...onlar için canını sıkıp üzülme...” ve {نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ} [Kāf: 45] “Biz onların dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin.” buyruklarında gelenin aynısıdır. Sonra: {إِنَّ لَدَيْنَا أَنْكَالًا} [Müzzemmil: 12] “Şüphesiz katımızda bukağılar... vardır.” buyurarak onlar için hazırlanan azabı zikretmiştir. Bu ayetleri düşündüğünde, zikrettiğimiz hususu kesin bir şekilde ortaya koyduğunu görürsün ve beyan edilenlerin birbirine ne denli kenetlendiği sana açıklık kazanır. Sonra söz, kendisine (aleyhisselâm) ve ashabının (radıyallâhu anhüm) tamamına yönelik bir lütfa dönmüş -ve Hak Mabud'a (celle celâluhû) layıkıyla tazim gösterme salahiyetine sahip olanlardan kusur vaki olsa bile onların mükâfatını bollaştırmıştır-:

21220. Metin

{علم أن لن تحصوه فتاب عليكم فاقرؤوا ما تيسر من القرآن} [المزمل: ٢٠] ثم ختم السورة بالاستغفار من كل ما تقدم من عناد الجاحدين المقدم ذكرهم فيما قبل من السور إلى ما لا يفي العباد المستجيبون به مما أشار إليه قوله تعالى: {علم أن لن تحصوه} [المزمل: ٢٠] انتهى.

{عَلِمَ أَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ} [Müzzemmil: 20] “[Allah] sizin onu sayıp bitiremeyeceğinizi bildi de size tevbe nasip etti (bağışladı). Artık Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun...” Sonra sure, önceki surelerde zikri geçen inkârcıların inatlarından tutun da, davete icabet eden kulların Allah Teâlâ'nın {عَلِمَ أَنْ لَنْ تُحْصُوهُ} [Müzzemmil: 20] “[Allah] sizin onu sayıp bitiremeyeceğinizi bildi...” buyruğunda işaret ettiği üzere tam anlamıyla ifa edemedikleri hususlara kadar geçen her şeyden istiğfar edilmesiyle son bulmuştur. [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.

21221. Metin

ولما كان الليل اسماً لما بين غروب الشمس وطلوع الفجر، وكان قيامه في غاية المشقة، حمل سبحانه من ثقل ذلك، فقال مبيناً لمراده بما حط عليه الكلام بعد الاستثناء، ومبدلاً من جملة المستثنى والمستثنى

Gece, güneşin batışından fecrin doğuşuna kadar olan sürenin adı olduğundan ve gecenin tamamını ibadetle geçirmek son derece meşakkatli bulunduğundan; Sübhanehu olan Allah bu ağırlığı hafifleterek istisnadan sonra sözün üzerine bina kılındığı muradını beyan etmek ve hem müstesnadan hem de müstesna minhten bedel olmak üzere şöyle buyurdu:

21222. Metin

منه: {نصفه} أي الليل، فعلم أن المراد بالقليل المستثنى النصف، وسماه قليلاً بالنسبة إلى جميع الليل، وبالنسبة إلى النصف الذي وقع إحياؤه، لأن ما يلي بالعمل أكثر مما لا عمل فيه، ويجوز أن يكون «نصفه» بدلاً من الليل، فيكون كأنه قيل: قم نصف الليل إلا قليلاً وهو السدس أو انقص منه إلى الربع، وجاءت العبارة هكذا لتفيد أن من قام ثلث الليل بل ربعه فما فوقه كان محيياً لليل كله.

{نِصْفَهُ} “[Gecenin] yarısında” Yani gecenin yarısını [kalk]. Böylece istisna edilen "az bir kısmından" muradın yarısı olduğu anlaşılmış oldu. Gecenin tamamına nispetle ve ihya edilen diğer yarısına nispetle buna "az" demiştir; çünkü amel edilen kısım amel edilmeyenden daha üstündür. "Nısfehû (نصفه)" kelimesinin "el-leyl (الليل)" kelimesinden bedel olması da caizdir. Bu takdirde sanki şöyle denilmiş olur: Gecenin yarısında kalk, ancak altıda biri kadar az bir kısmı müstesna, yahut ondan dörtte birine kadar eksilt. Bu ifadenin böyle gelmesi, gecenin üçte birini, hatta dörtte birini ve daha fazlasını ihya edenin bütün geceyi ihya etmiş gibi sayılacağını ifade etmek içindir.

21223. Metin

ولما كانت الهمم مختلفة بالنسبة إلى الأشخاص وبالنسبة إلى الأوقات قال: {أو انقص منه} أي هذا النصف الذي أمرت بقيامه، أو من النصف المستثنى منه القليل على الوجه الثاني وهو الثلث {قليلاً *} فلا تقمه حتى لو أحييت ثلث الليل على الوجه الأول أو ربعه على الوجه الثاني كنت محيياً له كله في فضل الله بالتضعيف {أو زد عليه} أي على النصف قليلاً كالسدس مثلاً، فيكون الذي تقومه الثلثين مثلاً، وعلى كل تقدير من هذه التقادير يصادف القيام - وهو لا يكون إلا بعد النوم: الوقت الذي يباركه الله بالتجلي فيه فإنه صح أنه ينزل سبحانه عن أن يشبه ذاته شيئاً

Şahıslara ve vakitlere göre gayret ve himmetler farklılık arz ettiğinden dolayı şöyle buyurdu: {أَوْ انْقُصْ مِنْهُ} “yahut bundan biraz eksilt” Yani kalkması emredilen bu yarıdan yahut ikinci veçhe göre az bir kısmı istisna edilen yarıdan yani üçte birden eksilt {قَلِيلًا} “az bir şey” ki onu da kalkmamış olursun; öyle ki birinci veçhe göre gecenin üçte birini, ikinci veçhe göre dörtte birini ihya etsen bile, kat kat ecir verme hususundaki Allah'ın lütfu sayesinde bütün geceyi ihya etmiş gibi olursun. {أَوْ زِدْ عَلَيْهِ} “veya buna ekle” Yani yarıya, mesela altıda bir gibi az bir miktar ekle; böylece kalktığın miktar mesela üçte iki olsun. Bu takdirlerin her birinde gece kalkışı -ki bu ancak uykudan sonra olur- Allah'ın tecellisiyle bereketlendirdiği vakte denk gelir. Zira sahih rivayette sabit olduğuna göre; zatı herhangi bir şeye benzemekten münezzeh olan Sübhanehu,

21224. Metin

أو نزوله نزول غيره بل هو كناية عن فتح باب السماء الذي هو كناية عن وقت استجابة الدعاء - حين يبقى ثلث الليل - وفي رواية: حين يبقى شطر الليل الآخر - إلى سماء الدنيا فيقول: هل من سائل فأعطيه، هل من تائب فأتوب عليه، هل من كذا هل من كذا حتى يطلع الفجر. وكان هذا القيام في أول الإسلام فرضاً عليهم على التخيير بين هذه المقادير الثلاثة فكانوا يشقون على أنفسهم، فكان النبي ﷺ يقوم حتى يصبح مخافة أن لا يحفظ القدر الواجب، وكذا بعض أصحابه رضي الله تعالى عنهم واشتد ذلك عليهم حتى انتفخت أقدامهم، وكان هذا قبل فريضة الخمس، فنزل آخرها بالتخفيف بعد سنة

yahut inişi başkalarının inişi gibi olmaktan yüce olan Allah -bilakis bu, duaların kabul vakti anlamına gelen sema kapısının açılmasından kinayedir- gecenin son üçte biri kaldığında -bir rivayette: gecenin son yarısı kaldığında- dünya semasına nüzul eder ve şöyle buyurur: «Benden isteyen yok mu, ona vereyim; tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim; şunu isteyen yok mu, bunu isteyen yok mu?» Bu durum fecir doğana kadar sürer. Bu gece kıyamı İslam'ın başlangıcında, bu üç miktar arasında muhayyer olmak üzere onlara farz idi; bu yüzden nefislerine ağır geliyordu. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) farz olan miktarı kaçırma korkusuyla sabaha kadar namaz kılardı; ashabından (radıyallâhu teâlâ anhüm) bazıları da böyle yapardı. Bu durum onlara öyle ağır geldi ki ayakları şişti. Bu hüküm beş vakit namaz farz kılınmadan önceydi. Bir yıl sonra surenin sonu hafifletme getirerek indi:

21225. Metin

{علم أن لن تحصوه} [المزمل: ٢٠] الآيات، فصار قيام الليل تطوعاً بعد فريضة.

{عَلِمَ أَنْ لَنْ تُحْصُوهُ} [Müzzemmil: 20] “[Allah] sizin onu sayıp bitiremeyeceğinizi bildi...” ayetleri indi ve gece kıyamı farz kılındıktan sonra nafileye dönüştü.

21226. Metin

ولما أمر بالقيام وقدر وقته وعينه، أمر بهيئة التلاوة على وجه عام للنهار معلم بأن القيام بالصلاة التي روحها القرآن فقال: {ورتل القرآن} أي اقرأه على تؤدة وبين حروفه بحيث يتمكن السامع من عدها وحتى يكون المتلو شبيهاً بالثغر المرتل وهو المفلج المشبه بنور الأقحوان، فإن ذلك موجب لتدبره فتكشف له مهماته وينجلي عليه أسراره وخفياته، قال ابن مسعود ﵁:

Kıyamı emredip vaktini takdir ve tayin edince, gündüzü de kapsayan genel bir tarzda tilavet şeklini emretti ve bu kıyamın, ruhu Kur'an olan bir namazla olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ} “ve Kur'an'ı tane tane oku” Yani onu ağır ağır oku ve harflerini, dinleyen sayabilecek şekilde açık ve net çıkar; öyle ki okunan kelimeler, papatya çiçeğine benzetilen muntazam ve aralıklı dişler gibi ahenkli olsun. Zira bu durum Kur'an'ı tefekkür etmeyi sağlar, böylece onun mühim manaları açılır, sırları ve incelikleri tecelli eder. İbn Mes'ud (radıyallâhu anh) şöyle demiştir:

21227. Metin

ولا تنثروه نثر الدقل ولا تهذوه هذ الشعر، ولكن قفوا عند عجائبه وحركوا به القلوب ولا يكن هم أحدكم آخر السورة. روى الترمذي عن عائشة ﵂: «أن النبي ﷺ قام حتى أصبح بآية، والآية {إن تعذبهم فإنهم عبادك وإن تغفر لهم فإنك أنت العزيز الحكيم} » [المائدة: ١١٨] ولما أعلم سبحانه بالترتيل أعلم بشرفه بالتأكيد بالمصدر فقال: {ترتيلاً *} .

«Onu adi hurmanın saçıldığı gibi saçmayın ve şiir okur gibi aceleyle okumayın; bilakis onun hayret verici incelikleri üzerinde durun, onunla kalpleri harekete geçirin ve hiçbirinizin gayesi surenin sonuna ulaşmak olmasın.» Tirmizî, Âişe'den (radıyallâhu anhâ) şunu rivayet etmiştir: «Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir tek ayetle sabaha kadar namaz kıldı. O ayet: {إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} [Mâide: 118] “Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır; eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen mutlak güç ve hikmet sahibisin.” ayetiydi.» Sübhanehu olan Allah tertili emredince, onun şerefini mastarla tekit ederek şöyle bildirdi: {تَرْتِيلًا} “tane tane (açık ve anlaşılır bir şekilde).”

21228. Metin

ولما كان المراد منه ﷺ الثبات للنبوة ومن أمته الثبات في الاقتداء به في العمل والأمر والنهي، وكان ذلك في غاية الصعوبة، وكان الإنسان عاجزاً إلا بإعانة مولاه، وكان العون النافع إنما يكون لمن صفت نفسه عن الأكدار وأشرقت بالأنوار، وكان ذلك إنما يكون بالاجتهاد في خدمته سبحانه، علل هذا الأمر بقوله مبيناً للقرآن الذي أمر بقراءته ما هو وما وصفه، معلماً أن التهجد يعد للنفس من القوى ما به يعالج المشقات، مؤكداً لأن الإتيان بما هو خارج عن جميع أشكال الكلام لا يكاد يصدق: {إنا} أي بما لنا من العظمة {سنلقي} أي قريباً بوعد لا خلف فيه فتهيأ لذلك بما يحق له.

Kendisinden (sallallâhu aleyhi ve sellem) istenen nübüvvet vazifesinde sebat etmek, ümmetinden istenen ise amel, emir ve nehiyde ona uymakta sebat etmek olduğunda; bu da son derece güç olup insan Mevlâ'sının yardımı olmaksızın aciz kaldığında; faydalı yardım da ancak nefsi kederlerden arınmış ve nurlarla aydınlanmış kimseye ulaştığında; bu da ancak Sübhanehu olan Allah'ın hizmetinde gayret göstermekle elde edildiğinde; okunması emredilen Kur'an'ın ne olduğunu ve vasfını beyan ederek bu emri gerekçelendirdi. Gece teheccüdünün nefse zorluklarla mücadele edecek güçleri hazırladığını bildirdi ve sözün bütün kalıplarının dışına çıkan bir şeyin gelişi neredeyse tasdik edilemeyeceğinden bunu tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّا} “Şüphesiz biz” Yani azametimizle {سَنُلْقِي} “bırakacağız” Yani asla cayılmayacak bir vaatle pek yakında [indireceğiz]; o halde buna layık olduğu şekilde hazırlan.

21229. Metin

ولما كان المقام لبيان الصعوبة، عبر بأداة الاستعلاء فقال:

Makam zorluğu beyan etme makamı olduğundan, isti'lâ (üzerine olma) edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu:

21230. Metin

{عليك} وأشار إلى اليسر مع ذلك إشارة إلى {ولقد يسرنا القرآن للذكر فهل من مدكر} [القمر: ١٧] بالتعبير بما تدور مادته على اليسر والخفة فقال: {قولاً} يعني القرآن {ثقيلاً *} أي لما فيه من التكاليف الشاقة من جهة حملها وتحميلها للمدعوين لأنها تضاد الطبع وتخالف النفس، ومن جهة رزانة لفظه لامتلائه بالمعاني مع جلالة معناه وتصاعده في خفاء فلا يفهمه المتأمل ويستخرج ما فيه من الجواهر إلا بمزيد فكر وتصفية سر وتجريد نظر، فهو ثقيل على الموافق من جميع هذه الوجوه وغيرها، وعلى المخالف من جهة أنه لا يقدر على رده ولا يتمكن من طعن فيه بوجه مع أنه ثقيل في الميزان وعند تلقيه وله وزن وخطر وقدر عظيم، روي في الصحيح: «إن النبي ﷺ كان إذا أتاه الوحي يفصم عنه وإن جبينه ليتفصد عرقاً في اليوم الشاتي الشديد البرد» وكان - إذا أنزل عليه الوحي وهو راكب على ناقته وضعت جرانها فلا تكاد تتحرك حتى يسري عنه «قال القشيري: وروي عن ابن عباس ﵄ أن سورة الأنعام نزلت عليه جملة واحدة وهو راكب فبركت

{عَلَيْكَ} “senin üzerine” Bununla birlikte kök anlamı kolaylık ve hafiflik etrafında dönen kelimeyi kullanarak {وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} [Kamer: 17] “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık; var mı düşünüp öğüt alan?” ayetine işaretle kolaylığa da ima etti ve şöyle buyurdu: {قَوْلًا} “bir söz” yani Kur'an'ı {ثَقِيلًا} “ağır [bir söz].” Yani fıtrata zıt ve nefse muhalif olduğu için, mükellefiyetleri yüklenmek ve davet edilenlere yüklemek açısından meşakkatli olması yönüyle; manalarla dolu olmasından ötürü lafzının ağırlığı, manasının yüceliği ve kapalılık içinde yükselmesi yönüyle [ağırdır]. Zira düşünen kimse derin bir tefekkür, kalbi arındırma ve katışıksız bir bakış olmaksızın onu anlayamaz ve içindeki cevherleri çıkaramaz. Dolayısıyla o, hem bu ve benzeri yönlerden muvafık olana ağırdır; hem de onu reddetmeye güç yetirememesi ve hiçbir şekilde ona dil uzatamaması yönüyle muhalif olana ağırdır. Bununla birlikte o, mizanda ve telakki edildiği anda da ağırdır, büyük bir ağırlığı, önemi ve değeri vardır. Sahih'te rivayet edildiğine göre: «Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy geldiğinde, son derece soğuk bir kış gününde bile vahy hali kendisinden ayrıldığında alnından şakır şakır ter boşalırdı.» Devesinin üzerindeyken kendisine vahiy indiğinde ise deve boynunu yere koyar ve vahy hali üzerinden gidene kadar neredeyse kımıldayamazdı. Kuşeyrî şöyle demiştir: İbn Abbas'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiğine göre En'am suresi o binek üzerindeyken toptan bir defada indi ve devesi

21231. Metin

ناقته من ثقل القرآن وهيبته، وهو مع ثقله على الأركان خفيف على اللسان سهل التلاوة والحفظ على الإنسان.

Kur'an'ın ağırlığından ve heybetinden yere çöktü. O, organlara ağır gelmekle birlikte dile hafif, insan için okunması ve ezberlenmesi gayet kolaydır.

21232. Metin

ولما أفهم هذا أن التهجد في غاية العظمة، أكد ذلك حاثاً على عدم الرضى بدون الأفضل الأجمل الأكمل بقوله: مؤكداً ليخف أمر القيام على النفس: {إن ناشئة الّيل} أي ساعاته التي كل واحدة منها ناشئة والعبادة تنشأ فيه بغاية الخفة، من نشأ أي نهض من مضجعه بغاية النشاط لقوة الهمة ومضاء العزيمة التي جعلتها كأنها نشأت بنفسها، وقال ابن عباس ﵄: ما كان بعد العشاء فهو ناشئة، وما كان قبله فليس بناشئة، وقالت عائشة ﵂: الناشئة القيام بعد النوم، وقال الأزهري: الناشئة القيام، مصدر جاء على فاعلة كالعافية بمعنى العفو.

Bu durum teheccüdün son derece azametli olduğunu anlatınca; kıyam işi nefse hafif gelsin diye tekit ederek, en üstün, en güzel ve en kâmil olandan başkasına razı olmamaya teşvik sadedinde şunu tekit etti: {إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ} “Şüphesiz gece kalkışı (gece ibadeti/saatleri)” Yani her biri yeni bir başlangıç olan gecenin saatleri ve içinde ibadetin son derece hafiflikle neşet ettiği vakit. Bu kelime; gayretin kuvveti ve azmin keskinliği sebebiyle adeta kendiliğinden kalkmış gibi, yatağından tam bir şevkle kalkan kimse için kullanılan Neşee (نَشَأَ) kökündendir. İbn Abbas (radıyallâhu anhümâ) şöyle demiştir: "Yatsıdan sonra olan her şey nâşiedir, ondan önce olan ise nâşie değildir." Âişe (radıyallâhu anhâ) ise: "Nâşie, uykudan sonra kalkmaktır" demiştir. Ezherî ise şöyle demiştir: "en-Nâşie, kalkmak demektir; tıpkı afv manasındaki âfiye gibi fâile vezninde gelmiş bir mastardır."

21233. Metin

ولما كان ذلك في غاية الصعوبة لشدة منافرته للطبع، زاد في التأكيد ترغيباً فيه فقال: {هي} أي خاصة لما لها من المزايا {أشد} أي أثقل وأقوى وأمتن وأرصن {وطأً} أي كلفة ومشقة لما فيها نم ترك الراحة وفراق الألف والمحبوب، وأشد ثبات قدم - على أنه مصرد وطىء في قراءة الجماعة - بفتح ثم سكون، ومواطأة بين القلب

Bu durum, tabiata son derece aykırı olması sebebiyle alabildiğine zor olduğundan, ona rağbeti artırmak için tekidi çoğaltarak şöyle buyurdu: {هِيَ} “o” Yani sahip olduğu meziyetler sebebiyle bilhassa o {أَشَدُّ} “daha çetin” yani daha ağır, daha kuvvetli, daha sağlam ve daha tesirli {وَطْئًا} “etki ve basış bakımından” yani rahatı terk etmeyi, alışılmış ve sevilen şeyden ayrılmayı barındırdığı için külfet ve meşakkat bakımından daha ağır, basılan yerin sebatı açısından daha sabittir. Nitekim cumhurun kıraatinde -üstün ve ardından sükun ile- vat'e (وطئ) fiilinin mastarıdır. Kalp ile

21234. Metin

واللسان في الحضور وفي التزام الدين بالإذعان والخضوع على أنه مصدر واطأ مثل قاتل على قراءة أبي عمرو وابن عامر بالكسر والمد وهي أبلغ لأن صيغة المفاعلة تكون بين اثنين يغالبان فيكون الفعل أقوى.

dil arasında huzurda ve boyun eğip teslim olarak dine bağlılıkta bir uyumdur; nitekim Ebû Amr ve İbn Âmir'in kıraatinde esre ve med ile, kātele (قَاتَلَ) gibi vâtâe (وَاطَأَ) fiilinin mastarıdır. Bu kıraat daha beliğdir, zira müfâale kalıbı birbiriyle yarışan iki şey arasında olur ve bu durumda fiil daha güçlü gerçekleşir.

21235. Metin

ولما كان التهجد يجمع القول والفعل، وبين ما في الفعل لأنه أشق، فكان بتقديم الترغيب بالمدحة أحق، أتبعه القول فقال: {وأقوم قيلاً *} أي وأعظم سداداً من جهة القيل في فهمه ووقعه في القلوب بحضور القلب ورياقة الليل بهدوء الأصواء وتجلي الرب ﷾ بحصول البركات، وأخلص من الرياء والقصود الدنيات.

Teheccüd hem sözü hem fiili cemettiğinden, fiildeki durumu daha meşakkatli olduğu için açıkladı; zira övgü ile teşviki öne almak daha uygundu; ardından sözü ekleyerek şöyle buyurdu: {وَأَقْوَمُ قِيلًا} “ve söz bakımından daha etkilidir (sağlamdır).” Yani sözün anlaşılması ve kalbe tesiri bakımından en sağlamıdır; zira kalbin uyanıklığı, gecenin dinginliği, seslerin kesilmesi ve bereketlerin hâsıl olmasıyla Rabbin (azze ve celle) tecellisi gerçekleşir; riyadan ve adi gayelerden en uzak olanıdır.

21236. Metin

ولما بين سبحانه من أول السورة إلى هنا ما به صلاح الدين الذي عصمه الأمر وبه صلاح الدارين، وأظهر ما للتهجد من الفضائل، فكان التقدير حتماً: فواظب عليه لتناول هذه الثمرات، قال معلّلاً محققاً له مبيناً ما به صلاح الدنيا التي هي فيها المعاش، وصلاحها وسيلة إلى صلاح المقصود، وهو الدين وهو الذي ينبغي له لئلا يكون كلاًّ على الناس ليحصل من الرزق ما يعينه على دينه

Sübhanehu olan Allah, surenin başından buraya kadar emrin esası olan, iki cihanın salahını sağlayan dinin ıslahını beyan edip teheccüdün faziletlerini ortaya koyunca; kesin olan takdir: "Bu semereleri elde etmek için ona devam et" şeklindeydi. Bunu gerekçelendirip hakikatini ortaya koyarak ve içinde maişetin bulunduğu dünya hayatının salahını beyan ederek buyurdu; zira dünyanın salahı, asıl maksat olan dinin salahına bir vesiledir. İnsanın insanlara yük olmaması, dinine yardımcı olacak rızkı elde etmesi,

21237. Metin

ويوسع به على عيال الله من غير ملل ولا ضجر ولا كسل ولا مبالغة، مؤكداً لما للنفس من الكسل عنه: {إن لك} أي أيها المتهجد أو يا أكرم العباد إن كان الخطاب للنبي ﷺ ليكون آكد في إلزام الأمة به {في النهار} الذي هو محل السعي في مصالح الدنيا.

bıkkınlık, usanma, tembellik ve ifrata kaçmaksızın Allah'ın kullarına bolluk sağlaması için gereken budur. Nefsin bu husustaki tembelliği sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّ لَكَ} “Şüphesiz senin için vardır” Yani ey teheccüd kılan kimse! Yahut ümmeti buna bağlamak daha kuvvetli olsun diye hitap Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise: Ey kulların en şereflisi! {فِي النَّهَارِ} “gündüz vaktinde” yani dünya maslahatları için çalışıp çabalama mahalli olan gündüzde.

21238. Metin

ولما كان الإنسان يهتم في سعيه لنفسه حتى يكون كأنه لشدة عزمه وسرعة حركته كالسابح فيما لا عائق له فيه قال: {سبحاً طويلاً *} أي تقلباً ممتد الزمان، قال البغوي: وأصل السبح سرعة الذهاب، وقال الرازي: سهولة الحركة.

İnsan kendisi için çalışıp çabalamaya öyle önem verir ki, azminin kuvveti ve hareketinin sürati sebebiyle adeta önünde hiçbir engel bulunmayan bir yüzücü gibi olur; bu sebeple şöyle buyurdu: {سَبْحًا طَوِيلًا} “uzun bir meşguliyet (koşturmaca).” Yani uzun süreli bir meşguliyet ve hareket alanı. Begavî şöyle demiştir: "Sebh kelimesinin aslı, hızlı gitmektir." Râzî ise: "Hareketin kolaylığıdır" demiştir.

21239. Metin

ولما كان التقدير: فاجتهد في التهجد، عطف عليه قوله حاثاً على حضور الفكر: {واذكر اسم ربك} أي المحسن إليك والموجد والمدبر لك بكل ما يكون ذكراً من اسم وصفة وثناء وخضوع وتسبيح وتحميد وصلاة وقراءة ودعاء وإقبال على علم شرعي وأدب مرعي ودم على ذلك، فإذا عظمت الاسم بالذكر فقد عظمت المسمى بالتوحيد

Takdir: "Teheccüde gayret et" şeklinde olunca, zihnin uyanık tutulmasını teşvik ederek şu buyruğu ona atfetti: {وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ} “Rabbinin ismini an” Yani sana ihsanda bulunan, seni var eden ve seni tedbir edip yöneten Rabbini; isim, sıfat, övgü, boyun eğme, tesbih, tahmid, namaz, kıraat, dua, şer'î ilme yönelme ve gözetilmesi gereken edep gibi zikir kapsamına giren her şeyle an ve buna devam et. İsmi zikirle yücelttiğin zaman, Müsemmâ'yı (isimlendirileni) tevhid

21240. Metin

والإخلاص، وذلك عون لك على مصالح الدارين، أما الآخرة فواضح، وأما الدنيا فقد أرشد النبي ﷺ أعز الخلق عليه فاطمة ابنته ﵂ لما سألته خادماً يقيها التعب إلى التسبيح والتحميد والتكبير عند النوم.

ve ihlasla yüceltmiş olursun. Bu da iki cihanın maslahatları için sana bir yardımdır. Ahirete gelince bu gayet açıktır; dünyaya gelince, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahlukatın kendisine en sevimlisi olan kızı Fatıma'ya (radıyallâhu anhâ), kendisini yorgunluktan koruyacak bir hizmetçi istediğinde, uyuyacağı sırada tesbih, tahmid ve tekbir getirmesini tavsiye etmiştir.

21241. Metin

ولما كان الذكر قد يكون مع التعلق بالغير، أعلم أن الذاكر في الحقيقة إنما هو المستغرق فيه سبحانه وبه يكون تمام العون فقال: {وتبتل} أي اجتهد في قطع نفسك عن كل شاغل، والإخلاص في جميع أعمالها بالتدريج قليلاً قليلاً، منتهياً: {إليه} ولا تزل على ذلك حتى يصير لك ذلك خلقاً فتكون نفسك كأنها منقطعة بغير قاطع ومقطعة تقطعياً كثيراً بكل قاطع، فيكون التقدير - بما أرشد إليه المصدر «تبتلاً» وبتلها {تبتيلاً *} فأعلم بالتأكيد بالمصدر المرشد إلى الجمع بين التفعل والتفعيل بشدة الاهتمام وصعوبة المقام، وهو من البتل وهو القطع، صدقة بتلة أي مقطوعة عن صاحبها، ولذلك قال زيد بن أسلم: التبتل رفض الدنيا وما فيها والتماس ما عند الله تعالى، والبتول مريم ﵍ لانقطاعها إلى الله تعالى، عن جميع خلقه، وكذا فاطمة الزهراء البتول أيضاً لانقطاعها عن قرين ومثيل ونظير، فالمراد

Zikir bazen başkasına bağlanmakla birlikte olabildiğinden, gerçek zikredenin ancak Sübhanehu olan Allah'a müstağrak olan kimse olduğunu ve tam yardımın O'nunla hâsıl olacağını bildirerek şöyle buyurdu: {وَتَبَتَّلْ} “ve yönel” Yani nefsini her türlü meşgul edici şeyden kesmeye ve derece derece, azar azar bütün amellerinde ihlaslı olmaya gayret et; nihayetinde O'na vararak: {إِلَيْهِ} “O'na” Bu hal üzere olmaya devam et ki bu sende bir ahlak haline gelsin; böylece nefsin sanki hiçbir kesici olmaksızın kesilmiş ve her kesici ile çokça kesilip ayrılmış gibi olsun. Bu durumda takdir -"tebtîlen (تبتلاً)" mastarının işaret ettiği üzere- "ve bettilhâ" {تَبْتِيلًا} “tam bir yönelişle.” şeklinde olur. Tef'îl ile tefe''ul kalıplarını bir arada cem etmeye işaret eden mastarla tekit ederek, konunun son derece önemli ve makamın çetin olduğunu bildirmiştir. Bu kelime, kesmek anlamına gelen el-Betl (الْبَتْلُ) kökündendir. Sadakatün betletün (صَدَقَةٌ بَتْلَةٌ) sahibinden tamamen ayrılmış/kesilmiş sadaka demektir. Bu sebeple Zeyd bin Eslem şöyle demiştir: "Tebettül; dünyayı ve içindekileri terk edip Allah Teâlâ katındakini talep etmektir." Hz. Meryem'e (aleyhisselâm) bütün mahlukattan kesilip Allah Teâlâ'ya yöneldiği için el-Betûl (الْبَتُولُ) denmiştir. Aynı şekilde Fatımatü'z-Zehrâ'ya da hiçbir dengi, benzeri ve misli bulunmadığı için el-Betûl denmiştir. Burada murat edilen,

21242. Metin

بهذا هو المراد بكلمة التوحيد المقتضية للإقبال عليه والإعراض عن كل ما سواه، وذلك بملازمة الذكر وخلع الهوى، والآية من الاحتباك وهو ظاهر: ذكر فعل التبتل دليلاً على حذف مصدره، وذكر مصدر بتل ديليلاً على حذف فعله.

O'na yönelmeyi ve O'ndan gayrı her şeyden yüz çevirmeyi gerektiren Tevhid kelimesinin ifade ettiği manadır; bu da zikre devam etmek ve heva hevesi terk etmekle olur. Ayette ihtibâk sanatı vardır ve bu gayet açıktır: Tebettül fiilinin zikredilmesi hazfedilen mastarına delalet eder; tebtîl mastarının zikredilmesi ise hazfedilen fiiline delalet eder.

21243. Metin

ولما كان الواجب على كل أحد شكر المنعم، بين أنه سبحانه الذي أنعم يسكن الليل الذي أمر بالتهجد فيه ومنتشر النهار الذي أمر بالسبح فيه، فقال واصفاً الرب المأمور بذكره في قراءة ابن عامر ويعقوب والكوفيين غير حفص معظماً له بالقطع في قراءة الباقين بالرفع: {رب المشرق} أي موجد محل الأنوار التي بها ينمحي هذا الليل الذي أنت قائم فيه ويضيء بها الصباح وعند الصباح يحمد القوم السرى بما أنالهم من الأنوار في مرائي قلوبهم وما زينها به من شهب المعاني كما أوجد لهم في آفاق أفلاكهم من شموس المعاني المثمرة ليدور الأنس في مواطن القدس، فلا يطلع كوكب في الموضع الذي هو ربه إلا بإذنه، وهو رب كل مكان، وما أحسن ما قال الإمام الرباني تقي الدين بن دقيق العيد:

Herkesin üzerine vacip olan nimet sahibine şükretmek olduğundan; teheccüd kılınması emredilen gecenin sükunetini ve koşturulması emredilen gündüzün yayılışını nimet olarak verenin Sübhanehu olan Allah olduğunu beyan etti. İbn Âmir, Ya'kub ve Hafs hariç Kûfelilerin kıraatinde zikredilmesi emredilen Rabbi niteleyerek; diğerlerinin kıraatinde ise ref ile [mübteda yapılarak] O'nu tazim maksadıyla şöyle buyurdu: {رَبُّ الْمَشْرِقِ} “Doğunun Rabbidir” Yani içinde kıyamda bulunduğun bu geceyi silip yok eden ve sabahı aydınlatan nurların mahallini var edendir. Sabah olunca topluluk, kalplerinin aynalarında kendilerine bahşettiği nurlar ve orayı süslediği mana yıldızlarıyla gece yolculuğunu (sürâyı) överler; nitekim kudsiyet makamlarında ünsiyetin dönüp durması için feleklerinin ufuklarında onlar için semere veren mana güneşlerini var etmiştir. Rabbi olduğu mahalde hiçbir yıldız O'nun izni olmadan doğmaz; O her mekânın Rabbidir. Rabbani İmam Takiyyüddin İbn Dakīki'l-Îd ne güzel söylemiştir:

21244. Metin

كم ليلة فيك وصلنا السرى ... لا نعرف الغمض ولا نستريح

Nice geceler senin uğrunda gece yürüyüşünü sürdürdük... Ne gözlerimize uyku girdi ne de dinlendik.

21245. Metin

واختلف الأصحاب ماذا الذي ... يزيح من شكواهم أو يريح

Dostlar ihtilaf etti: Acaba onların şikâyetini dindirecek veya onları rahatlatacak olan neydi?

21246. Metin

فقيل تعريسهم ساعة ... وقلت بل ذكراك وهو الصحيح

Kimi: 'Bir saatçik mola verip yatmalarıdır' dedi; ben ise: 'Bilakis senin zikrindir' dedim ki doğru olan da budur.

21247. Metin

ولما ذكر مطالع الأنوار، لأنها المقصود لما لها من جلي الإظهار، ووحد لأنه أوفق لمقصود السورة الذي هو محطة لانجماح المدلول عليه بالتزمل، أتبعه مقابله فقال: {والمغرب} أي الذي يكون عنه الليل والذي هو محل السكن وموضع الخلوات ولذيذ المناجاة، فلا تغرب شمس ولا قمر ولا نجم إلا بتقديره سبحانه، وإذا كان رب ما فيه هذه الصنائع التي هي أبدع ما يكون كان رب ما دون ذلك.

Nurların doğuş yerlerini zikretti; zira aşikâr bir izhar taşıdıklarından asıl maksat onlardır. Surenin maksadı olan ve tezemmül ile delalet edilen içe kapanmayı dağıtmaya daha uygun olduğu için tekil getirdi; ardından onun zıddını getirerek şöyle buyurdu: {وَالْمَغْرِبِ} “ve batının da [Rabbidir].” Yani gecenin kendisinden doğduğu, sükûnet mahalli, halvetler ve lezzetli münacatlar mekânı olan batının da [Rabbidir]. Hiçbir güneş, ay veya yıldız Sübhanehu olan Allah'ın takdiri olmaksızın batmaz. Yaratılışın en harikası olan bu sanatları barındıran şeylerin Rabbi olunca, bunların dışındakilerin de Rabbi olur.

21248. Metin

لما علم بهذا أنه المختص بتدبير الكائنات، المتفرد بإيجاد الموجودات، كان أهلاً لأن يفرد بالعبادة وجميع التوجه فقال مستأنفاً: {لا إله} أي معبود بحق {إلا هو} أي ربك الذي دلت تربيته لك على مجامع العظمة وأنهى صفات الكمال والتنزه عن كل شائبة نقص. ولما علم تفرده سبحانه كان الذي ينبغي لعباده أن لا يوجه أحد منهم شيئاً من رغبته لغيره فلذلك سبب عنه قوله: {فاتخذه} أي خذه بجميع جهدك وذلك بإفرادك إياه بكونه تعالى {وكيلاً *} أي على كل من خالفك بأن تفوض جميع أمورك إليه فإنه يكفيكها كلها ويكلؤها

Bununla kâinatı yönetenin yalnızca O olduğu, varlıkları icat etmede tek olduğu bilinince, ibadetin ve bütün yönelişin yalnızca O'na has kılınmasına layık oldu ve yeni bir cümleyle şöyle buyurdu: {لَا إِلَهَ} “Hiçbir ilah yoktur” yani hak olarak ibadet edilen hiçbir mabut yoktur {إِلَّا هُوَ} “ancak O vardır” yani seni terbiye edişiyle bütün azameti, en üstün kemal sıfatlarını ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu gösteren Rabbin vardır. Sübhanehu olan Allah'ın tekliği bilinince, kullarına düşen şey hiçbirinin arzusundan zerre kadar bir şeyi O'ndan başkasına yöneltmemesidir; bu sebeple şu buyruğu buna bağladı: {فَاتَّخِذْهُ} “öyleyse O'nu edin” yani O'nu bütün gücünle edin; bu da Teâlâ olan Allah'ı tek başına kılarak gerçekleşir {وَكِيلًا} “vekil olarak.” Yani sana muhalefet eden herkese karşı bütün işlerini O'na havale etmek suretiyle [O'nu vekil edin]; zira O, hepsine karşı sana yeter ve onları

21249. Metin

غاية الكلاية فإنه المتفرد بالقدرة عليها، ولا شيء أصلاً في يد غيره، فلا تهتم بشيء أصلاً، وليس ذلك بأن يترك الإنسان كل عمل، فإن ذلك طمع فارغ بل بالإجمال في طلب كل ما ندب الإنسان إلى طلبه، ليكون متوكلاً في السبب لا من دون سبب، فإنه يكون حينئذ كمن يطلب الولد من غير زوجة، وهو مخالف لحكمة هذه الدار المبنية على الأسباب، ولو لم يكن في إفراده بالوكالة إلا أنه يفارق الوكلاء بالعظمة والشرف والرفق من جميع الوجوه فإن وكيلك من الناس دونك وأنت تتوقع أن يكلمك كثيراً في مصالحك وربك أعظم العظماء وهو يأمرك أن تكلمه كثيراً في مصالحك وتسأله طويلاً ووكيلك من الناس - إذا حصّل مالك سألك الأجرة وهو سبحانه يوفر مالك ويعطيك الأجر، ووكيلك من الناس ينفق عليك من مالك وهو سبحانه يرزقك وينفق عليك من ماله، ومن تمسك بهذه الآية عاش حراً كريماً، ومات خالصاً شريفاً، ولقي الله تعالى عبداً صافياً مختاراً تقياً، ومن شرط الموحد أن يتوجه إلى الواحد ويقبل على الواحد ويبذل له نفسه عبودية ويأتمنه على نفسه ويفوض إليه أموره ويترك التدبير ويثق به ويركن إليه ويتذلل لربوبيته، ويتواضع لعظمته ويتزين ببهائه ويتخذه عدة لكل نائبة دنيا وآخرة.

en mükemmel şekilde korur. Zira buna güç yetirmede tek olan O'dur; başkasının elinde hiçbir şey yoktur. Artık hiçbir şey için tasa çekme. Bu durum, insanın bütün amelleri terk etmesi anlamına gelmez; çünkü bu boş bir tamadır. Bilakis insanın talep etmeye teşvik edildiği her şeyi mutedil bir şekilde talep etmesidir; ta ki sebepsiz yere değil, sebebe sarılarak tevekkül eden biri olsun. Zira sebepsiz tevekkül eden kimse, eşi olmaksızın çocuk isteyen kimse gibi olur; bu da sebepler üzerine bina kılınmış olan bu dünyanın hikmetine aykırıdır. O'nu vekillikte tek kılmanın fazileti olarak sadece şu olsaydı bile yeterdi: O; azamet, şeref ve lütuf bakımından her yönden diğer vekillerden ayrılır. Zira insanlardan olan vekilin senin dengin veya altındır; senin menfaatlerin konusunda seninle çokça konuşmasını beklersin. Oysa Rabbin azametlilerin en azametlisidir; buna rağmen kendi menfaatlerin konusunda Kendisiyle çokça konuşmanı ve uzun uzun istemeni sana emreder. İnsanlardan olan vekilin malını tahsil ettiğinde senden ücret ister; Sübhanehu olan Allah ise malını artırır ve sana mükâfat verir. İnsanlardan olan vekilin senin malından sana harcar; Sübhanehu olan Allah ise seni rızıklandırır ve Kendi mülkünden sana harcar. Bu ayete tutunan kimse hür ve kerim olarak yaşar, arınmış ve şerefli olarak ölür, Allah Teâlâ'nın huzuruna saf, seçkin ve takvalı bir kul olarak çıkar. Muvahhid olanın şartı; Tek olan'a yönelmesi, Tek olan'a teslim olması, kulluk olarak nefsini O'na adaması, nefsini O'na emanet etmesi, işlerini O'na havale etmesi, kendi tedbirini bırakması, O'na güvenip dayanması, O'nun rububiyetine boyun eğmesi, azametine karşı tevazu göstermesi, O'nun cemaliyle bezenmesi ve dünyada ve ahirette başa gelen her musibete karşı O'nu dayanak edinmesidir.

21250. Metin

ولما كانت الوكالة لا تكون إلا فيما يعجز، وكان الأمر بها مشيراً إلى أنه لا بد أن يكون عن هذا القول الثقيل خطوب طوال وزلازل وأهوال، قال: {واصبر} وأشار إلى عظمة الصبر بتعديته بحرف الاستعلاء فقال: {على ما} وخفف الأمر بالإشارة إلى أنهم لا يصلون إلى غير الأذى بالقول، وعظمه باستمرارهم عليه فقال: {يقولون} أي المخالفون المفهومون من الوكالة من مدافعتهم الحق بالباطل في حق الله وحقك.

Vekil edinme ancak aciz kalınan hususlarda olduğundan ve bunun emredilmesi bu "ağır söz" sebebiyle uzun musibetlerin, sarsıntıların ve korkuların kaçınılmaz olduğuna işaret ettiğinden şöyle buyurdu: {وَاصْبِرْ} “Sabret” Sabrın büyüklüğüne isti'lâ harfiyle geçişli kılarak işaret etti ve şöyle buyurdu: {عَلَى مَا} “o şeylere ki” Onların sözlü eziyetten öteye geçemeyeceklerine işaret ederek meseleyi hafifletti ve buna devam ettiklerini belirterek durumun vehametini şöyle bildirdi: {يَقُولُونَ} “söylüyorlar” Yani vekil edinme makamından anlaşılan o muhaliflerin, Allah'ın hakkı ve senin hakkın konusunda hakkı batılla savuşturmak için söyledikleri sözlere [sabret].

21251. Metin

ولما كانت مجانبة البغيض إلا عند الاضطرار مما يخفف من أذاه قال: {واهجرهم} أي أعرض عنهم جهاراً دافعاً للهرج مهما أمكن {هجراً جميلاً *} بأن تعاشرهم بظاهرك وتباينهم بسرك وخاطرك، فلا تخالطهم إلا فيما أمرك الله به على ما حده لك من دعائهم إليه سبحانه ومن موافاتهم في أفراحهم وأحزانهم فتؤدي حقوقهم ولا تطالبهم بحقوقك لا تصريحاً ولا تلويحاً.

Zorunluluk hali hariç, hoşlanılmayan kimseden uzak durmak onun eziyetini hafifleten hususlardan olduğu için şöyle buyurdu: {وَاهْجُرْهُمْ} “onlardan uzaklaş” Yani kargaşayı mümkün mertebe defetmek için açıkça onlardan yüz çevir {هَجْرًا جَمِيلًا} “güzel bir ayrılışla.” Şöyle ki zahirinle onlarla muaşeret et, sırrın ve kalbinle onlardan ayrı dur. Allah'ın sana emrettiği ve sınırlarını çizdiği; onları Sübhanehu olan Allah'a davet etmek, sevinçli ve kederli anlarında yanlarında bulunmak gibi hususlar dışında onlara karışma; böylece onların haklarını eda et, ne açıkça ne de ima yoluyla kendi haklarını onlardan talep etme.

21252. Metin

ولما كان في أمره هذا بما يفعل ما يشق جداً بما فيه من احتمال علوهم، أعلم بقرب فرجه بتهديدهم بأخذهم سريعاً فقال: {وذرني} أي اتركني على أي حالة اتفقت مني في معاملتهم، وأظهر في موضع الإضمار تعليقاً للحكم بالوصف وتعميماً فقال: {والمكذبين} أي العريقين في التكذيب فإني قادر على رحمتهم وتعذيبهم.

Yapması gerekenler hususundaki bu emrinde, onların üstünlük taslamalarına tahammül etmeyi barındırdığı için son derece ağır bir yük bulunduğundan; onları çarçabuk yakalayacağını tehdit ederek kurtuluşunun yakın olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu: {وَذَرْنِي} “Beni bırak” Yani onlara karşı muamelemde benden sadır olacak her türlü hal üzere beni [onlarla baş başa] bırak. Hükmü vasfa bağlamak ve umumilik kazandırmak amacıyla zamir yerine açık isim kullanarak şöyle buyurdu: {وَالْمُكَذِّبِينَ} “o yalanlayanlarla baş başa” Yani yalanlamada kökleşmiş olanlarla; zira ben onlara merhamet etmeye de azap etmeye de kadirim.

21253. Metin

ولما ذكر وصفهم الذي استحقوا به العذاب، ذكر الحامل عليه تزهيداً فيه وصرفاً عن معاشرة أهله لئلا تكون المعاشرة فتنة فتكون حاملة على الاتصاف به وجارّة إلى حب الدنيا فقال: {أولي النعمة} أي أصحاب التنعم بغضارة العيش والبهجة التي أفادتهموها النعمة - بالكسر وهي الإنعام وما ينعم به من الأموال والأولاد، والجاه الذي أفادته النعمة - بالضم وهي المسرة التي تقتضي الشكر وهم أكابر قريش وأغنياؤهم.

Azabı hak etmelerine sebep olan vasıflarını zikredince, buna rağbeti kırmak ve bu vasıftaki kimselerle oturup kalkmaktan vazgeçirmek -ta ki bu muaşeret bir fitneye dönüşüp aynı sıfatla vasıflanmaya yol açmasın ve dünya sevgisine sürüklemesin- amacıyla buna sevk eden sebebi zikretti ve şöyle buyurdu: {أُولِي النَّعْمَةِ} “nimet (refah) sahipleriyle” Yani esre ile en-Ni'me'nin (النعمة) -ki ihsanda bulunmak, bağışlanan mallar ve çocuklardır- ve ötre ile en-Nü'me'nin (النُّعمة) -ki şükrü gerektiren sevinç ve mevkidir- kendilerine kazandırdığı hayatın refahı ve debdebesiyle nimetlenenler; bunlar Kureyş'in ileri gelenleri ve zenginleridir.

21254. Metin

ولما كان العليم القدير إذا قال مثل هذا لولي من أوليائه عاجل عدوه، قال محققاً للمراد بما أمر به من الصبر من هذا في النعم الدنيوية بأن زمنها قصير: {ومهلهم} أي اتركهم برفق وتأن وتدريج ولا تهتم بشأنهم.

Alîm ve Kadîr olan Allah evliyasından birine böyle söylediğinde düşmanını çarçabuk helak edeceğinden, dünyevi nimetler içindeki bu kimselerin vaktinin pek kısa olduğunu belirterek sabır emrinden murat edileni perçinleyip şöyle buyurdu: {وَمَهِّلْهُمْ} “ve onlara mühlet ver” Yani onlara yumuşaklıkla, acele etmeden ve mühlet tanıyarak davran; durumlarını dert etme.

21255. Metin

ولا سره بوعيدهم الشديد بهذه العبارة التي مضمونها أن أخذهم بيده ﷺ وهو سبحانه يسأل في تأخيره لهم، زاد في البشارة بقوله: {قليلاً *} أي من الزمان والإمهال إلى موتهم أو الإيقاع بهم قبله، وكان بين نزول هذه الآية وبين وقعة بدر يسير - قاله المحب الطبري، وفيه بشارة له ﷺ بالبقاء بعد أخذهم كما كان، وأنه ليس محتاجاً في أمرهم إلى غير وكلهم ﷾ بإلقائهم عن باله صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Onların yakalanması sanki Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) elindeymiş de Sübhanehu olan Allah bunu tehir etmesini talep ediyormuş manasını barındıran bu ifadeyle gelen şiddetli tehdit Peygamber'i sevindirince, müjdeyi artırarak şöyle buyurdu: {قَلِيلًا} “az bir süre.” Yani ölümlerine veya ondan önce başlarına bir bela gelmesine kadar az bir zaman ve mühlet. Bu ayetin inişi ile Bedir Savaşı arasında az bir zaman vardı -bunu Muhibb et-Taberî söylemiştir-. Bu ayette, vaki olduğu üzere, onlar helak edildikten sonra kendisinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatta kalacağına dair bir müjde vardır; ayrıca onların durumunda (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları aklından çıkarmaktan ve

21256. Metin

وتفريغ ظاهره وباطنه لما هو مأمور به من الله ﷾ من الإقبال على الله سبحانه، ففي الآية أن من اشتغل بعدوه وكله الله إلى نفسه، فكان ذلك كالمانع من أخذ الله له، فإذا توكل عليه فقد أزال ذلك المانع -.

zahirini ve batınını Allah'ın (azze ve celle) emrettiği üzere Sübhanehu olan Allah'a yönelmeye hasretmekten başka bir şeye muhtaç olmadığına da işaret vardır. Ayetten anlaşılan şudur: Kim düşmanıyla meşgul olursa, Allah onu kendi nefsine bırakır; bu da Allah'ın o düşmanı cezalandırmasına bir engel gibi olur. Kul Allah'a tevekkül ettiğinde ise bu engeli ortadan kaldırmış olur.

21257. Metin

ولما كان هذا منادياً بعذابهم، وكان وصفهم بالنعمة مفهماً لأنهم معتادون بالمآكل الطيبة، وكان منع اللذيذ من المآكل لمن اعتاده لا يبلغ في نكاية النفس بحد نكاية البدن إلاّ بعد تقدم إهانة، استأنف قوله بياناً لنوع ما أفهمه التهديد من مطلق العذاب، وأكد لأجل تكذيبهم: {إن} وأشار إلى شدة غرابته وجلالته وعظمته وخصوصيته وتحقق حضوره بقوله: {لدينا} دون عندنا ولما كان أشد ما على الإنسان منعه مما يريد من الانبساط به بالحركات، قال ذاكراً ما يضاد ما هم فيه من النعمة والعز: {أنكالاً} جمع نكل بالكسر وهو القيد الثقيل الذي لا يفك أبداً إهانة لهم لا خوفاً من فرارهم، جزاء على تقييدهم أنفسهم بالشهوات عن اتباع الداعي وإيساعهم في المشي في فضاء الأهوية. ولما كان ذلك - محرقاً للباطن أتبعه حريق الظاهر فقال: {وجحيماً *} أي ناراً حامية جداً شديدة الاتقاد بما كانوا

Bu ifade onların cezalandırılacağını ilan edip refah içinde nitelendirilmeleri lezzetli yiyeceklere alışkın olduklarını hissettirdiğinde ve lezzetli yiyeceklerden mahrum bırakılmak buna alışkın kimse için önceden bir aşağılanma olmaksızın nefse vurulan darbede bedene vurulan darbe derecesine ulaşmadığından; tehdidin hissettirdiği mutlak azabın türünü beyan etmek üzere yeni bir cümleye başladı ve yalanlamaları sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّ} “Şüphesiz” [İndimizde anlamına gelen] 'Indenâ yerine {لَدَيْنَا} “bizim katımızda vardır” buyurarak bunun son derece sıra dışı, azametli, büyük, hususi ve kesinlikle hazır olduğuna işaret etti. İnsana en ağır gelen şey hareketleriyle dilediği gibi serbestçe davranmaktan alıkonulması olduğundan, içinde bulundukları nimet ve izzete zıt olanı zikrederek şöyle buyurdu: {أَنْكَالًا} “bukağılar (ağır prangalar)” Esre ile nikl (نِكْل) kelimesinin çoğuludur; kaçmalarından korkulduğu için değil, onları aşağılamak amacıyla asla çözülmeyen ağır prangadır. Bu, davetçiye uymaktan kaçınıp nefislerini şehvetlerle bağlamalarına ve heva heves sahasında alabildiğine serbestçe dolaşmalarına bir cezadır. Bu durum batını yakıp kavurucu olduğundan, ardından zahirin yanışını ekleyerek şöyle buyurdu: {وَجَحِيمًا} “ve alevli bir cehennem.” Yani son derece sıcak, alev alev yanan bir ateş;

21258. Metin

يتقيدون به من تبريد الشراب، والتنعم برقيق اللباس والثياب، وتكلف أنواع الراحة.

içecekleri soğutmaya, ince ve zarif elbiselerle nimetlenmeye ve her türlü rahatlığa özen göstermelerine karşılık [bir cezadır].

21259. Metin

ولما أتم ما يقابل تكذيبهم، أتبعه ما يقابل النعمة فقال: {وطعاماً ذا غصة} أي صاحب انتشاب في الحلق كالضريع والزقوم يشتبك فيه فلا يسوغ: لا ينزل ولا يخرج بما كانوا يعانونه من تصفية المآكل والمشارب، وإفراغ الجهد في الظفر بجميع المآرب. ولما خص عم فقال: {وعذاباً أليماً *} أي مؤلماً شديد الإيلام لا يدع لهم عذوبة بشيء من الأشياء أصلاً بما كانوا يصفون به أوقاتهم ويكدرون على من يدعوهم إلى ما ينفعهم بالخلاص من قيود المشاهدات والعروج من حضيض الشهوات إلى أوج الباقيات الصالحات.

Yalanlamalarına karşılık gelen cezayı tamamlayınca, ardından refahlarına (nimet içinde oluşlarına) karşılık gelen cezayı getirerek şöyle buyurdu: {وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ} “ve boğazı tıkayan bir yiyecek” Yani darî‘ ve zakkum gibi boğaza takılıp kalan, oraya takıldığı için ne aşağı inen ne de dışarı çıkan yiyecek; bu, yiyecek ve içecekleri arıtmaya özen göstermelerine ve bütün arzularına ulaşmak için var güçlerini sarf etmelerine karşılık [bir cezadır]. Özel olanı zikrettikten sonra genel olanı belirterek şöyle buyurdu: {وَعَذَابًا أَلِيمًا} “ve can yakıcı bir azap.” Yani hiçbir şeyde onlara asla en ufak bir tatlılık ve lezzet bırakmayacak derecede son derece acı verici bir azap; bu, vakitlerini safa içinde geçirmelerine ve kendilerini görünen şeylerin bağlarından kurtulup şehvetlerin çukurundan kalıcı salih amellerin zirvesine yükselmek suretiyle faydalarına olan şeye davet eden kimsenin huzurunu kaçırmalarına karşılık [bir cezadır].

21260. Metin

ولما ذكر هذا العذاب ذكر ظرفه فقال: {يوم ترجف} أي تضطرب وتتزلزل زلزالاً شديداً {الأرض} أي كلها {والجبال} التي هي أشدها. ولما كان التقدير: فكانت الأرض قاعاً صفصفاً لا ترى فيها عوجاً ولا أمتاً، عطف عليه قوله: {وكانت الجبال} أي التي هي مراسي الأرض وأوتادها، وعبر عن شدة الاختلاط والتلاشي بالتوحيد فقال: {كثيباً} أي رملاً مجتمعاً، فعيل بمعنى

Bu azabı zikredince, onun vaktini de zikrederek şöyle buyurdu: {يَوْمَ تَرْجُفُ} “sarsıldığı gün” yani şiddetli bir sarsıntıyla çalkalanıp sarsıldığı gün, {الأَرْضُ} “yerin” yani tamamının, {وَالجِبَالُ} “ve dağların” ki onlar yerin en sağlam unsurlarıdır. Takdiri, “Böylece yeryüzü dümdüz, pürüzsüz bir alan haline geldi; onda hiçbir eğrilik ve tümsek göremezsin” şeklinde olunca, buna atıfla şöyle buyurdu: {وَكَانَتِ الجِبَالُ} “ve dağlar olmuştur” yani yerin demirleri ve kazıkları olan dağlar. Birbirine karışmanın ve yok olup dağılmanın şiddetini tekil lafızla ifade ederek şöyle buyurdu: {كَثِيبًا} “bir kum yığını” yani toplanmış kum haline. İsmi mef‘ul anlamında feîl (فَعِيل) veznindedir; 'kesebethu' (كَثَبَهُ) -onu topladı- ifadesinden gelir. 'K-s-b' (كثب) ve 'k-b-s' (كبث) kökü birleşmeyle birlikte yakınlık manası etrafında döner;

21261. Metin

مفعول، من كثبه - إذا جمعه، ومادة كثب بتركيبها كثب - وكبث تدور على الجمع مع القرب، وتلزمه القلة، فإن حقيقة القرب قلة المسافة زماناً أو مكاناً، والنعومة، من كثبت التراب: درسته، وكثب عليه - بمعنى حمل أوكر، معناه قارب أن يخالطه، وكثيب الرمل: قطعة تنقاد محدودبة - ناظر إلى القلة من معنى قطعة، وكل ما انصب كذلك أيضاً لأن الانصاب عادة يكون لما قل وأما نعم كثاب بتقديم الثاء وبتأخيرها أيضاً أي كثير فجاءته الكثرة من الصيغة، والكاثبة من الفرس هو أضيق موضع في عرضها، والكثبة من الأرض: المطمئنة بين الجبال - لأنها تكون صغيرة غالباً، والكباث كسحاب: النضيج من ثمر الأراك، وقيل: ما لم ينضج، وقيل: حمله إذا كان متفرقاً، فإن أريد النضيج منه فتسميته به لأنه مجتمع، وإن أريد ما لم ينضج فهو من مقاربة النضج، وإن أريد المتفرق فلقرب بعضه

buna azlık manası da eşlik eder; zira yakınlığın hakikati zaman veya mekan olarak mesafenin azlığıdır. Ayrıca incelik/yumuşaklık manası da vardır; 'kesebe't-turâbe' (كَثَبْتُ التُّرَابَ), yani onu ufaladım demektir. 'Kesebe aleyhi' (كَثَبَ عَلَيْهِ), hücum etti veya atıldı anlamına gelir ki manası ona karışmaya yaklaştı demektir. 'Kesîbu'r-reml' (كَثِيبُ الرَّمْلِ), kamburlaşarak uzanan bir kum parçasıdır ki buradaki parça manasından ötürü azlığa bakar. Dökülen her şey de böyledir; çünkü dökülme adeten az olan şey için geçerlidir. Peltek se (ث) harfinin öne alınmasıyla veya sona bırakılmasıyla 'ne‘amun kesâb' (نَعَمٌ كَثَابٌ) yani çok [anlamındaki kullanımda] ise çokluk kalıptan gelmiştir. Atın 'kâsibesi' (الْكَاثِبَةُ), eninin en dar yeridir. Yerin 'kesbesi' (الْكَثْبَةُ), dağlar arasındaki çukur alandır; çünkü orası çoğunlukla küçük olur. 'Kebâs' (الْكَبَاثُ) kelimesi 'sehâb' vezninde olup erâk ağacının olgunlaşmış meyvesidir; olgunlaşmamış olanı veya dağınık haldeki meyvesi olduğu da söylenmiştir. Şayet bundan olgunlaşmış olanı kastediliyorsa bu isimle anılması toplanmış olmasındandır; şayet olgunlaşmamış olanı kastediliyorsa bu olgunlaşmaya yaklaşmasındandır; şayet dağınık olanı kastediliyorsa bir kısmının diğerine

21262. Metin

من بعض لأن الأراك نفسه صغير الشجر، وكبث اللحم - كفرح: بات مغموماً فتغير أو أروح أي جمع على إنائه الذي هو فيه إناء آخر، أو جمع ما هو فيه حتى تضايق فهو من الجمع لهذا، وأما الكنبث كقنفذ والثاء مؤخرة: الصلب الشديد، فهو في الغالب من تجمع أجزائه وتداخل بعضها في بعض، وتكبيث السفينة أن تجنح إلى الأرض، هو من الجمع والقرب معاً، وأما كثبت كنانته - بمعنى نكثها، فكان فعل استعمل هنا للإزالة، أي أزال اجتماعها أو بمعنى أنه قربها نم رميه بتسييرها لسرعة التناول.

yakın olmasındandır, çünkü erâk ağacının kendisi küçük bir ağaçtır. 'Kebiise'l-lahmu' (كَبِثَ اللَّحْمُ) -ferihe vezninde- et kapalı kalarak koktu veya bozuldu demektir; yani içinde bulunduğu kabın üzerine başka bir kap konuldu veya içinde bulunduğu şey sıkışacak derecede toplandı anlamına gelir, dolayısıyla bundan ötürü toplanma manasındandır. 'Kunbus' (الْكُنْبُثُ) ise -kunfuz vezninde ve peltek se harfi sonda olarak- sert ve sağlam demektir; bu da çoğunlukla parçalarının bir araya toplanıp birbirine girmesinden ileri gelir. Geminin 'tekbîsi' (تَكْبِيثُ السَّفِينَةِ) ise karaya yanaşmasıdır ki bu hem toplanma hem de yakınlık manasındandır. 'Kesebe kinânetehû' (كَثَبَ كِنَانَتَهُ) ifadesi ise ok torbasını döktü manasında olup, buradaki fiil giderme/ortadan kaldırma anlamında kullanılmıştır; yani onun toplanmış halini giderdi yahut hızlıca çekip alabilmek için atışına yaklaştırdı demektir.

21263. Metin

ولما كان الكثيب ربما أطلق مجازاً على ما ارتفع وإن لم يكن ناعماً قال: {مهيلاً *} أي رملاً سائلاً رخواً ليناً منثوراً، من هاله إذا نثره، وقال الكلبي: هو الذي إذا أخذت منه شيئاً تبعك ما بعده، ولما ذكر العذاب ووقته وقدمهما ليكون السامع أقبل لما يطلب منه، أتبعهما السبب فيه مشيراً إلى ما به إصلاح أمر الآخرة التي فيها المعاد وإليها المنتهى والمآب، فقال مؤكداً لأجل تكذيبهم: {إنا أرسلنا} أي بما لنا من العظمة {إليكم} يا أهل مكة شرفاً لكم خاصة، وإلى كل من بلغته الدعوة عامة {رسولاً} أي

Kesîb kelimesi, yumuşak/ince olmasa bile yükselen şeyler için mecazen kullanılabildiğinden şöyle buyurdu: {مَهِيلًا} “akıp dağılan.” Yani dökülen, gevşek, yumuşak, saçılmış kum; 'hâlehu' (هَالَهُ) -onu saçtı- ifadesinden gelir. Kelbî şöyle demiştir: Ondan bir şey aldığında gerisinin de seni takip edip aktığı şeydir. Allah Teâlâ azabı ve vaktini zikredip dinleyenin kendisinden istenen şeye daha açık olması için bunları öne alınca, dönüşün ve varışın kendisine olacağı ahiret işini düzeltmeye yarayan şeye işaret ederek bu iki hususun ardından azabın sebebini getirdi ve yalanlamaları sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّا أَرْسَلْنَا} “Şüphesiz biz gönderdik” yani sahip olduğumuz azametle, {إِلَيْكُمْ} “size” ey Mekke halkı, hususi olarak size bir şeref, genel olarak da davetin ulaştığı herkese bir elçi olarak {رَسُولًا} “bir elçi” yani

21264. Metin

جداً هو محمد ﷺ خاتم النبيين وإمامهم ﷺ {شاهداً عليكم} أي بما تصنعون ليؤدي الشهادة عند طلبها منه بما هو الحق يوم ننزع من كل أمة شهيداً وهو يوم القيامة.

son derece şerefli [bir elçi] ki o, peygamberlerin sonuncusu ve onların imamı olan Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem); {شَاهِدًا عَلَيْكُمْ} “üzerinize şahitlik edecek” yani yaptıklarınıza şahitlik edecek; her ümmetten bir şahit çıkaracağımız gün -ki o kıyamet günüdür- kendisinden şahitlik istendiğinde hak olanı ikame etmesi için.

21265. Metin

ولما كانت هذه السورة من أول ما نزل والدين ضعيف وأهله في غاية القلة والذلة ليعتبر بهم من آل به أمره إلى أن كان في زمان صار فيه الدين غريباً كغربته إذ ذاك، وكان فرعون أعتى الناس في زمانه وأجبرهم، وأشدهم خداعاً وأمكرهم وكان بنو إسرائيل في غاية الذل له والطواعية لأمره، ومع ذلك فلما أرسل الله إليه موسى ﵇ الذي ذبح فرعون أبناء بني إسرائيل لأجل أن يكون في جملة من ذبحه لأنه قيل له أنه يولد لبني إسرائيل مولود يكون هلاك القبط على يده أظهره به وأهلكه على قوته وأنجى منه بني إسرائيل على ضعفهم، قال تعالى تنبيهاً لقريش والعرب وغيرهم على أن من كان الله معه لا ينبغي أن يقاوي ولو أنه أضعف الخلق، وتنبيهاً لهم على الاعتبار بحال هذا الطاغية الذي يزيد عليهم بالملك وكثرة الجنود والأموال: {كما أرسلنا} أي بما لنا من

Bu sure, dinin henüz zayıf, mensuplarının ise son derece az ve güçsüz olduğu ilk indirilen surelerden olduğu için -dinin o günkü garipliği gibi garip hale geldiği bir zamanda yaşayan kimseler onlardan ibret alsınlar diye- ve Firavun da kendi döneminde insanların en azgını, en zorbâsı, en hilekârı ve en düzenbazı olduğu, İsrailoğulları da ona karşı son derece zillet ve boyun eğiş içinde bulunduğu halde; Allah Teâlâ Firavun'un, 'İsrailoğullarından Kıptîlerin helakine sebep olacak bir çocuk doğacak' denildiği için öldürülecekler arasında olsun diye erkek çocuklarını boğazlattığı Musa'yı (aleyhisselâm) ona gönderip Musa vesilesiyle [hak dini] üstün kıldığında, Firavun'u gücüne rağmen helak edip İsrailoğullarını da zayıflıklarına rağmen ondan kurtarınca; Kureyş'i, Arapları ve diğerlerini, Allah kiminle beraberse o kimsenin -yaratılmışların en zayıfı dahi olsa- karşısında durulamayacağı konusunda uyarmak ve saltanat, asker ve mal çokluğu bakımından kendilerinden üstün olan bu azgın zorbanın durumundan ibret almalarını sağlamak üzere Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {كَمَا أَرْسَلْنَا} “Nitekim göndermiştik” yani sahip olduğumuz

21266. Metin

العظمة {إلى فرعون} أي ملك مصر {رسولاً *} ولعله نكره للتنبيه على أنه ليس من قوم فرعون فلا مانع له منه من حميم ولا شفيع يطاع، ليعلم أنه من كانت له قبيلة تحامي عنه أولى بالنصرة.

azametle {إِلَى فِرْعَوْنَ} “Firavun'a” yani Mısır kralına {رَسُولًا} “bir elçi.” Onun Firavun'un kavminden olmadığını, dolayısıyla ne bir yakınının ne de sözü dinlenir bir şefaatçisinin onu Firavun'dan koruyamayacağını hissettirmek için [elçi kelimesi] belirsiz (nekre) getirilmiş olabilir; ta ki kendisini koruyacak bir kabilesi olan kimsenin zafere daha layık olduğu bilinsin.

21267. Metin

ولما كان الإرسال سبباً للقبول أو الرد قال: {فعصى فرعون} أي بما له من تعوج الطباع {الرسول} أي الذي تقدم أنا أرسلناه إليه فصار معهوداً لكم بعد ما أراه من المعجزات البينات والآيات الدامغات - بما أشار إليه مظهر العظمة، ولذلك سبب عن عصيانه قوله: {فأخذناه} أي بما لنا من العظمة، وبين أنه أخذ قهر وغضب بقوله: {أخذاً وبيلاً *} أي ثقيلاً شديداً متعباً مضيقاً رديء العاقبة من قولهم: طعام وبيل - إذا كان وخماً لا يستمرأ أي لا ينزل في المري ولا يخف عليه، وذلك بأن أهلكناه ومن معه أجمعين لم ندع منهم أحداً - وسيأتي إن شاء الله تعالى في «ألم نشرح» قاعدة إعادة النكرة والمعرفة.

Peygamber gönderme işi kabul veya reddin sebebi olduğundan şöyle buyurdu: {فَعَصَى فِرْعَوْنُ} “Fakat Firavun isyan etti” yani fıtratındaki eğrilik sebebiyle {الرَّسُولَ} “o elçiye” yani azamet makamının işaret ettiği üzere kendisine apaçık mucizeler ve susturucu deliller gösterdikten sonra ona gönderdiğimizi daha önce zikrettiğimiz ve böylece sizin de bildiğiniz o elçiye. İşte bu yüzden onun isyanının ardından şöyle buyurdu: {فَأَخَذْنَاهُ} “Biz de onu yakalayıverdik” yani sahip olduğumuz azametle; ve bunun bir kahır ve gazapla yakalama olduğunu belirterek şöyle buyurdu: {أَخْذًا وَبِيلًا} “korkunç ve ağır bir yakalayışla.” Yani ağır, şiddetli, meşakkatli, darlık verici ve sonu kötü bir yakalayışla; nitekim Arapların sindirilemeyen, yemek borusundan aşağı inmeyen ve hazmı ağır gelen besin için 'taâmün vebîl' (طَعَامٌ وَبِيلٌ) demelerinden gelir. Bu da onu ve beraberindekilerin tamamını helak etmemiz, onlardan geriye hiçbir kimse bırakmamamız şeklinde oldu. Nekre ve marifenin tekrar edilmesi kuralı inşâallahu teâlâ 'Elem Neşrah' suresinde gelecektir.

21268. Metin

ولما علم بهذا أنه سبحانه شديد الأخذ، وأنه لا يغني ذا الجد منه الجد، سبب عن ذلك قوله محذراً لهم الاقتداء بفرعون:

Bununla Sübhânehu olan Allah'ın yakalamasının pek şiddetli olduğu ve hiçbir zenginlik ve mevki sahibine sahip olduğu imkânların O'na karşı fayda vermeyeceği anlaşılınca, Firavun'a uymaktan onları sakındırmak üzere buna bağlı olarak şöyle buyurdu:

21269. Metin

{فكيف تتقون} أي توجدون الوقاية التي تقي أنفسكم، ولما كان التنفير من سبب التهديد أهم لأنه أدل على رحمة المحذر وأبعث على اجتنابه، قال مشيراً بأداة الشك إلى أن كفرهم بالله مع ما نصب لهم من الأدلة العقلية المؤيدة بالنقلية ينبغي أن لا يوجد بوجه، وإنما يذكر على سبيل الفرض والتقدير: {إن كفرتم} أي أوقعتم الستر لما غرس في فطركم من أنوار الدلائل القائدة إلى الإيمان فبقيتم على كفركم - على أن العبارة مشيرة إلى أنه عفا عنهم الكفر الماضي فلا يعده عليهم رحمة منه وكرماً ولا يعد عليهم إلا ما أوقعوه بعد مجيء الرسول ﷺ {يوماً} أي هو مثل في الشدة بحيث إنه يقال فيه {يجعل} لشدة أهواله وزلزاله وأوجاله {الولدان} أي عند الولادة أو بالقرب منها {شيباً} جمع أشيب وهو من ابيض شعره، وذلك كناية أن عن كثرة الهموم فيه لأن العادة جارية بأنها إذا تفاقمت أسرعت بالشيب، والمعنى إنكار أن يقدروا على أن يجعلوا لهم وقاية بغاية جهدهم تقيهم عذاب ذلك اليوم الموصوف بهذا الهول الأعظم، وذلك حين يقول الله: «يا آدم قم فابعث بعث النار من كل ألف تسعمائة وتسعة وتسعين» وأسند الجعل إلى اليوم لكونه واقعاً فيه كما جعله المتقي، وإنما المتقي العذاب الواقع فيه.

{فَكَيْفَ تَتَّقُونَ} “O halde nasıl korunacaksınız” yani kendinizi koruyacak bir kalkanı nasıl bulacaksınız? Tehdidin sebebinden sakındırmak daha mühim olduğundan -çünkü uyaranın merhametine daha çok delalet eder ve günahtan kaçınmaya daha fazla sevk eder- naklî delillerle desteklenen onca aklî delil kendileri için ortaya konmuşken Allah'ı inkâr etmelerinin hiçbir şekilde vuku bulmaması gerektiğini, bunun ancak bir varsayım ve faraziye olarak zikredilebileceğini şart edatıyla hissettirerek şöyle buyurdu: {إِن كَفَرْتُمْ} “eğer inkâr ederseniz” yani fıtratlarınıza yerleştirilmiş olan ve imana götüren delillerin nurlarını örtbas edip küfrünüzde devam ederseniz. Bu ifade aynı zamanda onların geçmişteki küfürlerini affettiğine, rahmeti ve cömertliği sebebiyle bunu aleyhlerine saymayacağına, ancak Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelişinden sonra işleyecekleri küfrü aleyhlerine sayacağına da işaret etmektedir; {يَوْمًا} “öyle bir günden ki” yani şiddette öyle bir darbımeseldir ki onun hakkında şöyle denir: {يَجْعَلُ} “yapar” korkularının, sarsıntısının ve dehşetinin şiddetinden ötürü {الوِلْدَانَ} “çocukları” yani doğduklarında veya doğumlarına yakın bir yaşta iken {شِيبًا} “ak saçlı ihtiyarlar.” Şîb (شِيب), saçı ağarmış kimse demek olan eşyeb (أَشْيَب) kelimesinin çoğuludur. Bu, o gündeki keder ve kaygıların çokluğundan kinayedir; zira âdet olduğu üzere kaygılar ağırlaştığında saçın ağarmasını çabuklaştırır. Manası: O en büyük dehşetle nitelenen o günün azabından kendilerini koruyacak bir sığınağı var güçleriyle bulmaya muktedir olamayacaklarını inkâr etmektir. Bu da Allah'ın: «Ey Âdem! Kalk ve cehennem ehlini gönder; her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzunu» buyuracağı andır. Çocuğu ihtiyar yapma fiili, o günün içinde meydana geldiği için güne isnat edilmiştir; nitekim korunan kimsenin o günden korunması denildiği gibi; oysa asıl korunan şey o günde meydana gelen azaptır.

21270. Metin

ولما كان هذا أمراً عظيماً، صور بعض أهواله زيادة في عظمه فقال: {السماء} أي على عظمها وعلوها وشدة إحكامها. ولما كان المراد الجنس الشامل للكل ذكر فقال: {منفطر} أي منشق متزايل من هيبة الرب تزايل المتفرط من السلك، ولو أنث لكان ظاهراً في واحدة من السماوات، وفي اختيار التذكير أيضاً لطيفة أخرى، وهي إفهام الشدة الزائدة في الهول المؤدي إلى انفطاره ما هو في غاية الشدة لأن الذكر في كل شيء أشد من الأنثى، وذلك كله تهويلاً لليوم المذكور {به} أي بشدة ذلك اليوم وباؤه للآلة، ويجوز كونها بمعنى «فيه» أي يحصل فيه التفطر والتشقق بالغمام ونزول الملائكة وغير ذلك من التساقط والوهي على شدة وثاقتها فما ظنك بغيرها.

Bu durum muazzam bir hadise olduğundan, büyüklüğünü daha da artırmak için dehşetlerinden bir kısmını tasvir ederek şöyle buyurdu: {السَّمَاءُ} “Gök bile” yani büyüklüğüne, yüceliğine ve son derece sağlam yapısına rağmen. Bütün semavatı kapsayan cins kastedildiği için müzekker lafızla getirilerek şöyle buyuruldu: {مُنفَطِرٌ} “yarılmıştır” yani Rabbin heybetinden ötürü, diziden kopup dağılan taneler gibi yarılıp parçalanmıştır. Şayet müennes gelseydi göklerden yalnızca birine delaleti zahir olurdu. Müzekker lafzın seçilmesinde bir başka incelik daha vardır; o da son derece sağlam olan bir şeyin yarılmasına yol açan dehşetteki aşırı şiddeti hissettirmektir; zira her şeyde eril olan dişil olandan daha güçlüdür. Bütün bunlar adı geçen günü dehşetlendirmek içindir; {بِهِ} “onun sebebiyle.” Yani o günün şiddeti sebebiyle; buradaki 'bâ' harfi alet (sebebiyet) içindir. 'Fî' (içinde) manasında olması da caizdir; yani o günde bulutlarla parçalanıp yarılma, meleklerin inmesi, o denli sağlamlığına rağmen dökülüp gevşeme meydana gelecektir; artık diğer varlıkların halini sen düşün!

21271. Metin

ولما كان هذا عظيماً، استأنف بيان هوانه بالنسبة إلى عظمته ﷾ فقال: {كان} أي على كل حال وبكل اعتبار {وعده} أي وعد الله الذي تقدم ذكره في مظاهر العظمة، فالإضافة للمصدر على الفاعل {مفعولاً *} أي سهلاً مفروغاً منه في أي شيء كان، فكيف إذا كان بهذا اليوم الذي هو محط الحكمة،

Bu durum muazzam bir şey olduğundan, O'nun (azze ve celle) azametine nispetle bunun ne kadar kolay olduğunu beyan etmek üzere yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurdu: {كَانَ} “olmuştur” yani her halükârda ve her açıdan, {وَعْدُهُ} “O'nun vaadi” yani azamet tezahürlerinde daha önce zikredilen Allah'ın vaadi -burada masdarın faile izafeti söz konusudur- {مَفْعُولًا} “mutlaka yerine gelmiştir.” Yani her ne konuda olursa olsun kolayca gerçekleşmiş ve bitmiştir; nitekim hikmetin odak noktası olan bu güne dair vaat nasıl olmasın!

21272. Metin

أو الضمير لليوم فالإضافة إلى المفعول، إشارة إلى أن الوعد الواقع به وفيه لا بد منه، ومعلوم أنه لا يكون إلا من الله.

Yahut zamir 'güne' aittir ve izafet mef‘uledir; bu da o güne dair ve o günde vuku bulacak vaadin mutlaka gerçekleşeceğine bir işarettir. Bilinmektedir ki bu vaat ancak Allah'tandır.

21273. Metin

ولما كان ما مضى من هذه السورة من الأحكام والترغيب والترهيب مرشداً إلى معالي الأخلاق منقذاً من كل سوء، قال مستأنفاً مؤكداً تنبيهاً على عظمها وأنها مما ينبغي التنبيه عليه: {إن هذه} أي القطعة المتقدمة من هذه السورة {تذكرة} أي تذكير عظيم هو أهل لأن يتعظ به المتعظ ويعتبر به المعتبر، ولا سيما ما ذكر فيها بأهل الكفر من أنواع العقاب. ولما كان سبحانه قد جعل للإنسان عقلاً يدرك به الحسن والقبيح، واختياراً يتمكن به من اتباع ما يريد فلم يبق له مانع من جهة اختيار الأصلح والأحسن إلا قسر المشيئة التي لا اطلاع له عليها ولا حيلة له فيها، سبب عن ذلك قوله: {فمن شاء} أي التذكر للاتعاظ {اتخذ} أي أخذ بغاية جهده {إلى ربه} أي خاصة، لا إلى غيره {سبيلاً *} أي طريقاً يسلبه حظوظه لكونه لا لبس فيه، فيسلك على وفق ما جاءه من التذكرة، وذلك الاعتصام حال السير بالكتاب والسنة على وفق ما اجتمعت عليه الأمة، ومتى زاغ عن ذلك هلك.

Bu surenin geride kalan hüküm, teşvik ve sakındırmaları üstün ahlaka rehberlik edip her türlü kötülükten kurtarıcı olunca; bunların büyüklüğüne ve dikkat çekilmesi gereken şeyler olduğuna dikkat çekmek üzere tekitli olarak yeni bir cümleye başlayıp şöyle buyurdu: {إِنَّ هَذِهِ} “Şüphesiz bu” yani bu surenin geçen kısmı, {تَذْكِرَةٌ} “bir öğüttür” yani öğüt alanın öğüt almasına ve ibret alanın ibret almasına layık olan muazzam bir hatırlatmadır; bilhassa inkâr ehline yönelik zikredilen azap çeşitleri böyledir. Sübhânehu olan Allah insana iyiyi ve kötüyü kavrayacağı bir akıl ve dilediğine uymasını sağlayacak bir irade verdiğinden, hiçbir bilgisi ve çaresi bulunmayan ilahi iradenin zorlayıcılığı dışında en uygun ve en güzel olanı seçme hususunda önünde hiçbir engel kalmayınca, buna bağlı olarak şöyle buyurdu: {فَمَن شَاءَ} “artık dileyen” yani öğüt almak için hatırlamayı dileyen kimse, {اتَّخَذَ} “edinir” yani var gücüyle tutar, {إِلَى رَبِّهِ} “Rabbine doğru” yani başkasına değil yalnızca O'na, {سَبِيلًا} “bir yol.” Yani içinde hiçbir şüphe bulunmadığı için kendisini nefsanî hazlarından sıyıran bir yol tutar da kendisine gelen öğüde uygun olarak yürür; bu da [Hakk'a] yürüyüş esnasında ümmetin üzerinde icma ettiği çizgiye uygun olarak Kitap ve Sünnet'e sarılmaktır. Kişi bundan saptığı anda helak olur.

21274. Metin

ولما كان ربما تغالى بعض الناس في العبادة وشق على نفسه،

Bazen bazı insanlar ibadette aşırıya kaçıp nefsine güç yetiremeyeceği yükler yükleyebildiğinden,

21275. Metin

وربما شق على غيره، أشار ﷾ إلى الاقتصاد تخفيفاً لما يلحق الإنسان من النصب، مشيراً إلى ما يعمل حالة اتصال الروح بالجسد وهي حالة الحياة، لأن منفعتها التزود من كل خير لما أدناه هول المقابر، فإن الروح في غاية اللطافة، والسجد في غاية الكثافة، لأنها من عالم الأمر، وهو ما يكون الإيجاد فيه بمرة واحدة من غير تدريج وتطوير والجسد من عالم الخلق فهي غريبة فيه تحتاج إلى التأنيس وتأنيسها بكل ما يقربها إلى العالم الروحاني المجرد عن علائق الأجسام، وذلك بصرف القلب كله عن هذه الدنايا والتلبس بالأذكار والصلوات وجميع الأعمال الصالحات، فإن ذلك هو المعين على اتصالها بعالمها العالي العزيز الغالي، وأعون ما يكون على ذلك الحكمة، وهي العدل في الأعمال والاقتصاد في الأقوال والأفعال، فقال مستأنفاً الجواب عن تيسير السبيل وبنائه على الحنيفية السمحة بحيث صار لا مانع منه إلا يد القدرة {إن ربك} أي المدبر لأمرك على ما يكون إحساناً إليك ورفقاً بك وبأمتك {يعلم أنك تقوم} أي في الصلاة كما أمرت به أول السورة.

bazen de başkalarına zorluk çıkarabildiğinden; Allah (azze ve celle) insana isabet eden yorgunluğu hafifletmek için orta yolu tutmaya (iktisada) işaret etti. Bunu da ruhun bedenle bitişik olduğu andaki -ki bu hayat halidir- amellere işaret ederek yaptı; çünkü hayatın faydası, kabirlerin dehşetinin yaklaştırdığı şey için her türlü hayırdan azık toplamaktır. Zira ruh son derece lâtif, beden ise son derece kesiftir. Çünkü ruh emir âlemindendir; emir âlemi ise var oluşun aşama ve merhaleler olmaksızın bir anda gerçekleştiği âlemdir; beden ise halk (yaratılış) âlemindendir. Bu sebeple ruh bedende bir gariptir, alıştırılmaya muhtaçtır; onun alışması ise kendisini cisimlerin bağlarından arınmış ruhani âleme yaklaştıran her şeyle olur. Bu da kalbi bütünüyle bu süfli şeylerden çevirmek, zikirler, namazlar ve bütün salih amellerle meşgul olmakla mümkündür; zira onun yüce, aziz ve değerli âlemiyle irtibat kurmasına yardım eden şey işte budur. Buna en çok yardımcı olan şey ise hikmettir; hikmet de amellerde adalet, söz ve fiillerde orta yolu tutmaktır. Böylece [Hakk'a giden] yolun kolaylaştırıldığını ve bu yolun müsamahakâr Haniflik üzerine bina edildiğini, öyle ki önünde kaderin kudret elinden başka hiçbir engelin kalmadığını belirten bir cevap olarak yeni bir cümleye başlayıp şöyle buyurdu: {إِنَّ رَبَّكَ} “Şüphesiz senin Rabbin” yani sana ve ümmetine bir ihsan ve lütuf olacak şekilde senin işini çekip çeviren [Rabbin], {يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ} “senin kalktığını bilir” yani surenin başında emredildiğin gibi namazda kıyama durduğunu bilir.

21276. Metin

ولما كانت كثرة العمل ممدوحة وقلته بخلاف ذلك، استعار للأقل قوله: {أدنى} أي زماناً أقل، والأدنى مشترك

Amelin çokluğu övülen, azlığı ise bunun aksine bir durum olduğundan, daha az olan için şu istiareli ifadeyi kullandı: {أَدْنَى} “daha azını” yani daha kısa bir zamanı. 'Ednâ' (أَدْنَى) kelimesi en yakın

21277. Metin

بين الأقرب، والأدون للأنزل رتبة لأن كلاًّ منهما يلزم منه قلة المسافة {من ثلثي الّيل} في بعض الليالي {ونصفه وثلثه} أي وأدنى من كل منهما في بعض الليالي - هذا على قراءة الجماعة، والمعنى، على قراءة ابن كثير والكوفيين بالنصب تعيين النصف والثلث الداخل تحت الأدنى من الثلثين، وهو على القراءتين مطابق لما وقع التخيير فيه في أول السورة بين قيام النصف بتمامه أو الناقص منه وهو الثلث أو الزائد عليه وهو الثلثان، أو الأقل من الأقل من النصف وهو الربع.

anlamı ile mertebece en aşağı anlamındaki 'edven' (أَدْوَن) arasında müşterektir; zira her ikisinde de mesafenin azlığı gereklidir. {مِن ثُلُثَيِ الَّيْلِ} “gecenin üçte ikisinden” bazı gecelerde, {وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ} “ve yarısını ve üçte birini” yani bazı gecelerde bu ikisinin her birinden daha azını [kalktığını bilir]. Bu, çoğunluğun (cumhurun) kıraatine göredir. İbn Kesîr ve Kûfelilerin nasb ile okuyuşlarına göre mana ise, üçte ikiden daha az olanın kapsamına giren yarısını ve üçte birini bizzat belirlemektir. Bu durum her iki kıraatte de surenin başında muhayyer kılınan hususla -yani gecenin tam yarısını veya ondan eksik olan üçte birini yahut ondan fazla olan üçte ikisini ya da yarının yarısından azı olan dörtte birini kılma serbestisiyle- mutabıktır.

21278. Metin

ولما ذكر سبحانه قيامه ﷺ، أتبعه قيام أتباعه، فقال عاطفاً على الضمير المستكن في تقوم وحسنه الفصل: {وطائفة} أي ويقوم كذلك جماعة فيها أهلية التحلق بإقبالهم عليك وإقبال بعضهم على بعض. ولما كانت العادة أن الصاحب ربما أطلق على من مع الإنسان بقوله دون قلبه عدل إلى قوله: {من الذين معك} أي بأقوالهم وأفعالهم، أي على الإسلام، وكأنه

Sübhânehu olan Allah, O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıyamını zikredince ardından ona tabi olanların kıyamını getirdi ve 'tekûmu' fiilindeki gizli zamire atfederek -araya fasıla girmesi de bu atfı güzelleştirmiştir- şöyle buyurdu: {وَطَائِفَةٌ} “ve bir topluluk da” yani sana yönelerek ve birbirlerine kenetlenerek halka oluşturma kabiliyetine sahip bir cemaat de aynı şekilde kalkmaktadır. Âdet olduğu üzere 'arkadaş' (sahip) lafzı bazen kalbiyle değil sadece diliyle insanın yanında olan kimse için de kullanılabildiğinden, şu ifadeye yöneldi: {مِّنَ الَّذِينَ مَعَكَ} “seninle beraber olanlardan” yani sözleri ve fiilleriyle, yani İslam üzere seninle olanlardan. Sanki

21279. Metin

اختار هذا دون أن يقول من المسلمين لأنه يفهم أن طائفة لم تقم بهذا القيام فلم يرد أن يسميهم مسلمين، والمعية أعم.

'müslümanlardan' demeyip bunu tercih etmiştir; çünkü bundan bir grubun bu kıyamı yerine getirmediği anlaşılabilir ve onları müslüman olarak isimlendirmek istememiştir; oysa 'beraberlik' (maiyyet) daha geneldir.

21280. Metin

ولما كان القيام - على هذا التفاوت مع الاجتهاد في السبق في العبادة دالاً على عدم العلم بالمقادير ما هي عليه قال تعالى: {والله} أي تقومون هكذا لعدم علمكم بمقادير الساعات على التحرير والحال أن الملك المحيط بكل شيء قدرة وعلماً وحده {يقدر} أي تقديراً عظيماً هو في غاية التحرير {الّيل والنهار} فيعلم كل دقيقة منهما على ما هي عليه لأنه خالقهما ولا يوجد شيء منهما إلا به

İbadette öne geçme gayretiyle birlikte bu farklılıklar üzerindeki kıyam, vakitlerin miktarlarının tam olarak ne kadar olduğunun bilinmediğine delalet edince Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وَاللَّهُ} “Allah ise” yani siz saatlerin miktarlarını tam ve kesin olarak bilmediğiniz için böyle kalkıyorsunuz; oysa kudret ve ilim bakımından tek başına her şeyi kuşatan Hükümran, {يُقَدِّرُ} “ölçüp takdir eder” yani son derece dakik ve muazzam bir takdirle [takdir eder], {الَّيْلَ وَالنَّهَارَ} “geceyi ve gündüzü.” Dolayısıyla her ikisinin her bir dakikasını tam olarak olduğu gibi bilir; çünkü onların yaratıcısı O'dur ve her ikisinden hiçbir şey O'nsuz var olamaz.

21281. Metin

{ألا يعلم من خلق} [الملك: ١٤] .

{أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} “Yaratan bilmez mi?”

21282. Metin

ولما علم من هذا المشقة عليهم في قيام الليل على هذا الوجه علماً وعملاً، ترجم ذلك بقوله: {علم} أي الله سبحانه {أن لن تحصوه} أي تطيقوا التقدير علماً وعملاً، ومنه قوله ﷺ «استقيموا ولن تحصوا» {فتاب} أي فتسبب عن هذا العلم أنه سبحانه رجع بالنسخ عما كان أوجب {عليكم} بالترخيص لكم في ترك القيام المقدر أول السورة، أي رفع التبعة عنكم في ترك القيام على ذلك

Bundan, gece kıyamının bu şekilde yerine getirilmesinde hem ilim hem de amel bakımından kendilerine bir meşakkat olduğu anlaşılınca, bunu şu sözüyle ifade etti: {عَلِمَ} “Bildi” yani Allah Sübhânehu, {أَن لَّن تُحْصُوهُ} “sizin bunu sayıp takdir edemeyeceğinizi” yani ilim ve amel olarak bu ölçüyü tam tutturmaya güç yetiremeyeceğinizi bildi; nitekim O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) «Dosdoğru olun, ama [bütün amelleri] tam olarak sayıp güç yetiremezsiniz» hadisi de bu kabildendir. {فَتَابَ} “bunun üzerine tevbenizi kabul etti” yani bu ilmin bir neticesi olarak Sübhânehu olan Allah, surenin başında belirlenen kıyamı terk etme hususunda size ruhsat verip farz kıldığı hükmü neshederek döndü; yani o

21283. Metin

التقدير الذي قدره كما رفع عن التائب، وكأنه سماه توبة وإن لم يكن ثم معصية إشارة إلى أنه من شأنه لثقله أن يجر إلى المعصية.

belirlediği ölçü üzere kıyamı terk etmenizden dolayı sorumluluğu tevbe edenden kaldırdığı gibi üzerinizden kaldırdı. Ortada bir günah olmadığı halde bunu 'tevbe' olarak isimlendirmesi, ağırlığı sebebiyle insanı günaha sürükleme ihtimali taşıdığına bir işaret gibidir.

21284. Metin

ولما رفعه سبب عنه أمرهم بما يسهل عليهم فقال معبراً عن الصلاة بالقراءة لأنها أعظم أركانها إشارة إلى أن التهجد مستحب لا واجب: {فاقرءوا} أي في الصلاة أو غيرها في الليل والنهار {ما تيسر} أي سهل وهان إلى الغاية عليكم ولان وانقاد لكم {من القرآن} أي الكتاب الجامع لجميع ما ينفعكم، قال القشيري: يقال: من خمس آيات إلى ما زاد، ويقال: من عشر آيات إلى ما يزيد، قال البغوي: قال قيس بن أبي حازم: صليت خلف ابن عباس ﵄ بالبصرة، فقرأ في أول ركعة بالحمد وأول آية من البقرة، ثم قام في الثانية فقرأ بالحمد والآية الثانية. وقيل: إنه أمر بالقراءة مجردة إقامة لها مقام ما كان يجب عليهم من الصلاة بزيادة في التخفيف، ولذلك روى أبو داود وابن خزيمة وابن حبان في صحيحه عن عبد لله بن عمرو بن العاص ﵄ قال: قال رسول الله ﷺ: «من قام بعشر آيات لم يكتب من الغافلين، ومن قام بمائة آية كتب من القانتين، ومن قام بألف آية كتب من المقنطرين» قال المنذري: من سورة الملك إلى آخر القرآن ألف آية.

Bu zorluğu kaldırınca, teheccüdün farz değil müstehap olduğuna işaret etmek üzere namazın en büyük rüknü olan kıraat ile namazı kastederek kendilerine kolay geleni emredip şöyle buyurdu: {فَاقْرَءُوا} “O halde okuyun” yani namazda veya namaz dışında, geceleyin ve gündüzleyin, {مَا تَيَسَّرَ} “kolay geleni” yani sizin için son derece kolay ve zahmetsiz olanı, size yumuşak ve elverişli geleni, {مِنَ الْقُرْآنِ} “Kur'an'dan” yani size fayda verecek her şeyi bünyesinde toplayan Kitap'tan. Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Beş ayetten daha fazlasına kadar denilmiştir; on ayetten daha fazlasına kadar da denilmiştir.' Begavî ise şöyle demiştir: Kays b. Ebî Hâzim dedi ki: Basra'da İbn Abbas'ın (radıyallâhu anhümâ) arkasında namaz kıldım; birinci rekatta Fatiha'yı ve Bakara suresinin ilk ayetini okudu, sonra ikinci rekata kalktı, Fatiha'yı ve ikinci ayeti okudu. Bir görüşe göre de hafifletmeyi daha da artırmak için, üzerlerine farz olan namazın yerine geçmek üzere sadece kıraat emredilmiştir. Nitekim Ebû Dâvûd, İbn Huzeyme ve Sahîh'inde İbn Hibbân, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet etmişlerdir ki Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «Kim on ayetle gece namazı kılarsa gafillerden yazılmaz; kim yüz ayetle gece namazı kılarsa ibadete düşkün olanlardan (kânitîn) yazılır; kim de bin ayetle gece namazı kılarsa kantar kantar sevap kazananlardan (mukantarîn) yazılır.» Münzirî şöyle demiştir: Mülk suresinden Kur'an'ın sonuna kadar bin ayettir.

21285. Metin

ولما كان هذا نسخاً لما كان واجباً من قيام الليل أول السورة لعلمه سبحانه بعدم إحصائه، فسر ذلك العلم المجمل بعلم مفصل بياناً لحكمة أخرى للنسخ فقال: {علم أن} أي أنه {سيكون} يعني بتقدير لا بد لكم منه {منكم مرضى} جمع مريض، وهذه السورة من أول ما أنزل عليه ﷺ، ففي هذه بشارة بأن أهل الإسلام يكثرون جداً.

Bu durum, Sübhânehu olan Allah'ın onların bunu tam sayıp güç yetiremeyeceklerini bilmesi sebebiyle surenin başındaki vacip olan gece kıyamının neshi olunca, neshedilmenin diğer bir hikmetini açıklamak üzere bu genel ilmi detaylı bir ilimle tefsir ederek şöyle buyurdu: {عَلِمَ أَن} “Bildi ki” yani muhakkak durum şudur: {سَيَكُونُ} “olacaktır” yani sizin için kaçınılmaz bir takdir gereği, {مِنكُم مَّرْضَى} “içinizden hastalar” -marîd (مَرِيض) kelimesinin çoğuludur-. Bu sure kendisine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk indirilen surelerdendir; dolayısıyla bunda İslam ehlinin çokça çoğalacağına dair bir müjde vardır.

21286. Metin

ولما ذكر عذر المريض وبدأ به لكونه أعم ولا قدرة للمريض على دفعه، أتبعه السفر للتجارة لأنه يليه في العموم، فقال مبشراً مع كثرة أهل الإسلام باتساع الأرض لهم: {وآخرون} أي غير المرضى {يضربون} أي يوقعون الضرب {في الأرض} أي يسافرون لأن الماشي بجد واجتهاد يضرب الأرض برجله، ثم استأنف بيان علة الضرب بقوله: {يبتغون} أي يطلبون طلباً شديداً، وأشار إلى سعة ما عند الله بكونه فوق أمانيهم فقال: {من فضل الله} أي بعض ما أوجده الملك الأعظم لعباده ولا حاجة به إليه بوجه من الربح في التجارة أو تعلم العلم {وآخرون} أي منكم أيها المسلمون {يقاتلون} أي يطلبون ويوقعون قتل أعداء الله، ولذلك بينه بقوله:

Hastanın mazeretini zikredip daha genel olduğu ve hastanın bunu savmaya gücü yetmediği için onunla başlayınca, genellikte hemen ardından geldiği için ticaret amacıyla yapılan yolculuğu zikretti ve İslam ehlinin çokluğuyla birlikte yeryüzünün onlar için genişleyeceğini de müjdeleyerek şöyle buyurdu: {وَآخَرُونَ} “diğer birtakım kimseler” yani hastalardan başkaları, {يَضْرِبُونَ} “dolaşırlar” yani yol alırlar, {فِي الأَرْضِ} “yeryüzünde” yani seyahat ederler; zira gayret ve ciddiyetle yürüyen kimse ayağını yere vurur. Sonra bu yolculuğun gerekçesini açıklayan yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurdu: {يَبْتَغُونَ} “ararlar” yani var güçleriyle talep ederler; ve Allah katındakinin genişliğinin onların hayallerinin de fevkinde olduğuna işaret ederek şöyle buyurdu: {مِن فَضْلِ اللَّهِ} “Allah'ın lütfundan” yani en yüce Hükümran'ın kulları için var ettiği ve Kendisinin hiçbir şekilde muhtaç olmadığı ticari kazanç veya ilim öğrenmek gibi şeylerden bir kısmını [ararlar]. {وَآخَرُونَ} “diğer birtakım kimseler de” yani siz müslümanlardan başkaları da, {يُقَاتِلُونَ} “savaşırlar” yani Allah'ın düşmanlarını öldürmeyi talep eder ve gerçekleştirirler; bu sebeple bunu şu sözüyle açıkladı:

21287. Metin

{في سبيل الله} أي ذلك القتل مظروف لطريق الملك الأعظم ليزول عن سلوكه المانع لقتل قطاع الطريق المعنوي والحسي، وأظهر ولم يضمر تعظيماً للجهاد ولئلا يلبس بالعود إلى المتجر، وهو ندب لنا من الله إلى رحمة العباد والنظر في أعذارهم، فمن لا يرحم لا يرحم، قال البغوي: روى إبراهيم عن ابن مسعود ﵁ قال: أيما رجل جلب شيئاً من مدينة من مدائن المسلمين صابراً محتسباً فباعه بسعر يومه كان عند الله بمنزلة الشهداء، ثم قرأ عبد الله {وآخرون يضربون في الأرض يبتغون} [المزمل: ٢٠] الآية.

{فِي سَبِيلِ اللَّهِ} “Allah yolunda” yani bu savaş, manevi ve maddi yol kesicileri öldürmek suretiyle o yolda yürümenin önündeki engeller kalksın diye en yüce Hükümran'ın yolunda gerçekleşir. Cihat ibadetini yüceltmek ve ticaret konusuna dönüldüğü vehmine mahal vermemek için zamir yerine açık isim kullanılmıştır. Bu ayet, Allah'tan bizlere kullara merhamet etmeye ve onların mazeretlerini gözetmeye yönelik bir teşviktir; zira merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Begavî şöyle demiştir: İbrahim, İbn Mes‘ûd'dan (radıyallâhu anh) rivayet etti ki o şöyle demiştir: «Hangi adam müslümanların şehirlerinden bir şehre sabrederek ve ecrini Allah'tan bekleyerek bir mal getirip o günün piyasa fiyatıyla satarsa, o kimse Allah katında şehitler mertebesindedir.» Sonra Abdullah {وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ} ayetini okudu.

21288. Metin

وعن عبد الله بن عمر ﵄ أنه قال: ما خلق الله موتة أموتها بعد القتل في سبيل الله أحب إليّ من أن أموت بين شعبتي رجل أضرب في الأرض أبتغي من فضل الله.

Abdullah b. Ömer'den (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: «Allah yolunda öldürülmekten sonra Allah'ın benim için takdir edeceği hiçbir ölüm şekli, biniti üzerinde yeryüzünde dolaşıp Allah'ın lütfundan rızık arayan bir kimsenin iki ayağı arasında ölmemden bana daha sevimli değildir.»

21289. Metin

ولما كانت هذه أعذاراً أخرى مقتضية للترخيص أو أسباباً لعدم الإحصاء، رتب عليها الحكم السابق، فقال مؤكداً للقراءة بياناً لمزيد عظمتها: {فاقرءوا} أي كل واحد منكم {ما تيسر} أي لكم {منه} أي القرآن، أضمره إعلاماً بأنه عين السابق، فصار الواجب قيام شيء من الليل على وجه التيسير، ثم نسخ ذلك بالصلوات الخمس. ولما كان صالحاً لأن يراد به الصلاة لكونه أعظم أركانها وأن يراد به نفسه من غير صلاة زيادة في التخفيف، قال ترجيحاً لإرادة هذا الثاني

Bunlar ruhsatı gerektiren diğer mazeretler veya [vakitleri] tam takdir edememenin sebepleri olunca, önceki hükmü bunlara bağladı ve büyüklüğünü daha da beyan etmek üzere kıraati tekit ederek şöyle buyurdu: {فَاقْرَءُوا} “O halde okuyun” yani her biriniz, {مَا تَيَسَّرَ} “kolay geleni” yani sizin için [kolay olanı], {مِنْهُ} “ondan” yani Kur'an'dan; öncekisinin aynısı olduğunu bildirmek için zamir getirdi. Böylece farz olan şey, kolaylık üzere gecenin bir kısmında kıyamda durmak oldu; daha sonra bu da beş vakit namazla neshedildi. Bu ifade, en büyük rüknü olması hasebiyle namaz anlamına gelmeye elverişli olduğu gibi, hafifletmeyi artırmak için namaz olmaksızın bizzat Kur'an okumak anlamına gelmeye de elverişli olunca, bu ikinci manayı tercih ederek

21290. Metin

أو تنصيصاً على إرادة الأول: {وأقيموا} أي أوجدوا إقامة {الصلاة} المكتوبة بجميع الأمور التي تقوم بها من أركانها وشروطها ومقدماتها ومتمماتها وهيئاتها ومحسناتها ومكملاتها.

yahut birincisinin kastedildiğini açıkça belirtmek üzere şöyle buyurdu: {وَأَقِيمُوا} “ve kılın” yani dosdoğru yerine getirin, {الصَّلَاةَ} “namazı” rükünleri, şartları, ön hazırlıkları, tamamlayıcıları, heyetleri, güzellikleri ve mükemmelleştiricileri ile onu ayakta tutan bütün unsurlarla birlikte farz kılınan namazı.

21291. Metin

ولما ذكر بصفة الخالق التي هي أحد عمودي الإسلام البدني والمالي، أتبعها العمود الآخر وهو الوصلة بين الخلائق فقال: {وآتوا} من طيب أموالكم التي أنعمنا به عليكم {الزكاة} أي المفروضة، ولما كان المراد الواجب المعروف، أتبعه سائر الإنفاقات المفروضة والمندوبة، فقال: {وأقرضوا الله} أي الملك الأعلى الذي له جميع صفات الكمال التي منها الغنى المطلق، من أبدانكم وأموالكم في أوقات صحتكم ويساركم {قرضاً حسناً} من نوافل الخيرات كلها في جميع شرعه برغبة تامة وعلى هيئة جميلة في ابتدائه وانتهائه وجميع أحواله، فإنه محفوظ لكم عنده مبارك فيه ليرده عليكم مضاعفاً أحوج ما تكونون إليه.

İslam'ın bedenî ve malî iki direğinden biri olan Yaratıcı'ya ait vasfı zikredince, hemen ardından yaratılmışlar arasındaki bağı kuran diğer direği getirerek şöyle buyurdu: {وَآتُوا} “ve verin” size ihsan ettiğimiz temiz mallarınızdan, {الزَّكَاةَ} “zekâtı” yani farz kılınan zekâtı. Kastedilen bilinen farz olunca, bunun ardından farz ve nafile olan diğer bütün infakları getirerek şöyle buyurdu: {وَأَقْرِضُوا اللَّهَ} “ve Allah'a borç verin” yani mutlak zenginlik gibi bütün kemal sıfatlarına sahip olan en yüce Hükümran'a, sıhhatli ve varlıklı zamanlarınızda bedenlerinizden ve mallarınızdan [borç verin], {قَرْضًا حَسَنًا} “güzel bir borç” O'nun bütün şeriatındaki nafile hayırların tamamından, tam bir istekle ve başlangıcında, sonucunda ve bütün hallerinde güzel bir surette [verin]. Zira bu, O'nun katında sizin için korunur, bereketlendirilir ve ona en muhtaç olduğunuz anda kat kat artırılmış olarak size geri döndürülür.

21292. Metin

ولما كان هذا الدين جامعاً، وكان هذا القرآن حكيماً لأن منزله له صفات الكمال فأمر في هذه الجمل بأمهات الأعمال اهتماماً بها،

Bu din toplayıcı/kapsayıcı, bu Kur'an da hikmet dolu olduğundan -çünkü onu indiren kemal sıfatlarına sahiptir- onlara verilen ehemmiyet sebebiyle bu cümlelerde amellerin temel esaslarını emredince,

21293. Metin

أتبع ذلك أمراً عاماً بجميع شرائع الدين فقال: {وما تقدموا} وحث على إخلاص النية بقوله: {لأنفسكم} أي خاصة سلفاً لأجل ما بعد الموت لا تقدرون على الأعمال {من خير} أي أيّ خير كان من عبادات البدن والمال {تجدوه} محفوظاً لكم {عند الله} أي المحيط بكل شيء قدرة وعلماً {هو} أي لا غيره {خيراً} أي لكم، وجاز وقوعه الفصل بين غير معرفتين لأن «أفعل من» كالمعرفة، ولذلك يمنع دخول أداة التعريف عليها.

bunun ardından dinin bütün şeriatlerini kapsayan genel bir emir getirerek şöyle buyurdu: {وَمَا تُقَدِّمُوا} “Ve ne takdim ederseniz” ve şu sözüyle de niyetin ihlaslı olmasını teşvik etti: {لأَنفُسِكُم} “kendi nefisleriniz için” yani bizzat kendiniz için peşin olarak, çünkü ölümden sonra amellere güç yetiremezsiniz, {مِّنْ خَيْرٍ} “hayır namına” yani bedenî ve malî ibadetlerden her ne hayır olursa, {تَجِدُوهُ} “onu bulursunuz” sizin için korunmuş olarak, {عِندَ اللَّهِ} “Allah katında” yani kudret ve ilim bakımından her şeyi kuşatan Allah katında, {هُوَ} “onu bizzat” yani başkasını değil onu, {خَيْرًا} “daha hayırlı” yani sizin için [daha hayırlı bulursunuz]. İsmi tafdil (ef‘alu min) kalıbı marife gibi olduğundan -bu yüzden başına harfi tarif girmesi engellenir- iki gayri marife kelime arasında zamiri fasl olarak gelmesi caiz olmuştur.

21294. Metin

ولما كان كل من عمل خيراً جوزي عليه سواء كان عند الموت أو في الحياة سواء كان كافراً أو مسلماً مخلصاً أو لا، إن كان مخلصاً كان جزاؤه في الآخرة، وإلا ففي الدنيا، قال: {وأعظم أجراً} أي مما لمن أوصى في مرض الموت، وكان بحيث يجازى به في الدنيا.

Hayır işleyen herkese -ister ölüm anında ister hayatta olsun, ister kâfir ister ihlaslı bir müslüman olsun ya da olmasın- karşılığı verileceğinden; ihlaslı ise karşılığı ahirette, değilse dünyada verileceğinden şöyle buyurdu: {وَأَعْظَمَ أَجْرًا} “ve mükafatça daha büyük.” Yani ölüm hastalığında vasiyet eden ve karşılığı dünyada verilecek olan kimseninkinden [daha büyük bir ecir bulursunuz].

21295. Metin

ولما كان الإنسان إذا عمل ما يمدح عليه ولا سيما إذا كان المادح

İnsan övüldüğü bir amel işlediğinde, özellikle de öven

21296. Metin

له ربه ربما أدركه الإعجاب، بين له أنه لا يقدر بوجه على أن يقدر الله حق قدره، فلا يزال مقصراً فلا يسعه إلا العفو بل الغفر فقال حاثاً على أن يكون ختام الأعمال بالاستغفار والاعتراف بالتقصير في خدمة المتكبر الجبار مشيراً إلى حالة انفصال روحه عن بدنه وأن صلاحها الراحة من كل شر: {واستغفروا الله} أي اطلبوا وأوجدوا ستر الملك الأعظم الذي لا تحيطون بمعرفته فكيف بأداء حق خدمته لتقصيركم عيناً وأثراً بفعل ما يرضيه واجتناب ما يسخطه.

kendi Rabbi olduğunda belki de kendini beğenme (ucub) duygusuna kapılabileceğinden; kulun hiçbir şekilde Allah'ı hakkıyla takdir etmeye güç yetiremeyeceğini, dolayısıyla daima kusurlu kalacağını, bu sebeple affa, hatta günahların tamamen örtülmesine (mağfirete) muhtaç olduğunu beyan etti. Ruhun bedenden ayrılış haline ve onun selametinin her türlü şerden kurtulup rahata kavuşmak olduğuna işaret ederek, amellerin sonunun istiğfarla ve Mütekebbir ve Cebbâr olan Allah'a kulluktaki kusuru itirafla bitirilmesini teşvik edip şöyle buyurdu: {وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ} “Ve Allah'tan bağışlanma dileyin” yani marifetini kuşatamadığınız, O'nu razı edecek şeyleri yapıp gazaplandıracak şeylerden kaçınma hususundaki bizzat ve netice olarak kusurlarınız sebebiyle kulluk hakkını nasıl ödeyeceğinizi bilemediğiniz en yüce Hükümran'ın örtbas etmesini (mağfiretini) isteyin ve arayın.

21297. Metin

ولما علم من السياق ومن التعبير بالاسم الأعظم أنه سبحانه بالغ في العظمة إلى حد يؤيس من إجابته، علل الأمر بقوله مؤكداً تقريباً لما يستبعده من يستحضر عظمته سبحانه وشدة انتقامه وقوة بطشه: {إن الله} وأظهر إعلاماً بأن صفاته لا تقصر آثارها على المستغفرين ولا على مطلق السائلين {غفور} أي بالغ الستر لأعيان الذنوب وآثارها حتى لا يكون عليها عتاب ولا عقاب {رحيم *} أي بالغ الإكرام بعد الستر إفضالاً وإحساناً وتشريفاً وامتناناً، وقد اشتملت هذه السورة على شرح قول النبي ﷺ فيما أوتي من جوامع الكلم «اللهم أصلح لي ديني الذي هو عصمة أمري وأصلح في دنياي التي فيها معاشي وأصلح لي آخرتي التي إليها

Siyaktan ve Lafza-i Celal ile ifade edilmesinden Sübhânehu olan Allah'ın O'na icabet edilmesinden ümit kestirecek derecede azamette son noktada olduğu anlaşılınca; Sübhânehu olan Allah'ın azametini, intikamının şiddetini ve yakalayışının kuvvetini göz önüne getiren kimsenin uzak gördüğü şeyi yakınlaştırmak üzere tekit ederek bu emri gerekçelendirip şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ} “Şüphesiz Allah” -sıfatlarının eserlerinin yalnızca istiğfar edenlerle ve mutlak olarak isteyenlerle sınırlı kalmadığını bildirmek için açık isim kullandı- {غَفُورٌ} “Gafûrdur” yani günahların kendilerini ve izlerini, üzerlerine hiçbir kınama ve ceza kalmayacak şekilde son derece örtendir, {رَّحِيمٌ} “Rahîmdir.” Yani örttükten sonra lütuf, ihsan, taltif ve minnet olarak son derece ikram edendir. Bu sure, Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) verilen cevâmiu'l-kelim (az sözle çok mana ifade etme) kabilinden olan şu duasının şerhini ihtiva etmiştir: «Allahım! Bütün işlerimin koruyucusu olan dinimi benim için ıslah eyle, içinde maişetimin bulunduğu dünyamı benim için ıslah eyle, kendisine

21298. Metin

منقلبي واجعل الحياة زيادة لي في كل خير واجعل الموت راحة لي من كل شر» كما أشير إلى كل جملة منها في محلها، ولقد رجع آخر السورة - بالترغيب في العمل وذكر جزائه - على أولها الأمر بالقيام بين يديه وبإشارة الاستغفار إلى عظم المقام وإن جل العمل ودام وإن كان بالقيام في ظلام الليالي والناس نيام، فسبحانه من له هذا الكلام المعجز لسائر الأنام لإحاطته بالجلال والإكرام، فسبحانه من إله جابر القلوب المنكسرة.

döneceğim ahiretimi benim için ıslah eyle, hayatı benim için her türlü hayırda bir artış kıl ve ölümü de benim için her türlü şerden bir kurtuluş kıl.» Nitekim bu cümlenin her birine kendi yerinde işaret edilmiştir. Surenin sonu -amele teşvik ve karşılığının zikredilmesiyle- surenin başındaki O'nun huzurunda kıyama durma emrine ve istiğfarın amelin yüceliği ve devamlılığı ne kadar büyük olursa olsun, gecenin karanlığında insanlar uyurken kıyama durmak şeklinde dahi olsa makamın büyüklüğüne işaret etmesine rücu etmiştir. Celal ve İkram sahibi olmasından ötürü bütün insanları aciz bırakan bu kelamın sahibi olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir; kırık kalpleri onaran İlâh olarak O ne yücedir!