21487. Metin
سورة الإنسان
İnsan Suresi
21488. Metin
وتسمى هل أتى والأمشاج والدهر.
Hel Etâ, Emşâc ve Dehr [sureleri] olarak da isimlendirilir.
21489. Metin
مقصودها ترهيب الإنسلنت بما دل عليه آخر القيامة من العرض على الملك الديان بتعذيب العاصي في النيران وتنعيم المطيع في الجنان بعد جمع الخلائق كلها الإنس والجان والملائكة والجان وغير ذلك من الحيوان، ويكون لهم مواقف طوال وأهوال وزلزال، لكل منها أعظم شأن، وأدل ما فيها على ذلك الإنسان بتأمل آيته وتدبر مبدئه وغايته، وكذا تسميتها بهل أتى وبالدهر وبالأمشاج من غير ميل ولا اعوجاج) بسم الله (الملك الذي خلق الخلائق لمعرفة أسمائه الحسنى) الرحمن (الذي عمهم بنعمة الظاهرة فرادى ومثنى) الرحيم (الذي خص منهم من اختاره لوداده بالنعمة الباطنة والمقام الأسنى.
[Bu surenin] maksadı; Kıyâme [suresinin] sonunda geçen, bütün yaratılmışların, yani insanların, cinlerin, meleklerin ve diğer canlıların toplanmasından sonra, cezalandırıcı ve mükâfatlandırıcı olan Melik'in (Allah'ın) huzuruna arz edilerek asilerin cehennemde azap görmesi ve itaatkârların cennetlerde nimetlendirilmesi ile bildirilen şeylerle insanı korkutmaktır. Orada, her biri pek büyük bir öneme sahip olan uzun durak yerleri, dehşetler ve sarsıntılar olacaktır. Surenin bu hususa en büyük delili ise ayetlerinin teemmül edilmesi, insanın başlangıcının ve sonunun tefekkür edilmesidir. Nitekim surenin hiçbir sapma ve eğrilik olmaksızın 'Hel Etâ', 'Dehr' ve 'el-Emşâc' diye isimlendirilmesi de böyledir. Güzel isimlerinin bilinmesi için mahlûkatı yaratan Melik olan {بسم الله} [Allah'ın adıyla], apaçık nimetleriyle onları teker teker ve çifter çifter kuşatan {الرحمن} [Rahmân], sevgisi için seçtiği kimseleri ise batınî nimet ve en yüce makam ile hususi kılan {الرحيم} [Rahîm].
21490. Metin
ولما تقدم في آخر القيامة التهديد على مطلق التكذيب، وأن
Kıyâme [suresinin] sonunda mutlak yalanlamaya karşı tehdit,
21491. Metin
المرجع إلى الله وحده، والإنكار على من ظن أنه يترك سدى والاستدلال على البعث وتمام القدرة عليه، تلاه أول هذه بالاستفهام الإنكاري على ما يقطع معه بأن لا يترك سدى، فقال مفصلاً ما له سبحانه عليه من نعمة الإيجاد والإعداد والإمداد والإسعاد: {هل أتى} أي بوجه من الوجوه {على الإنسان} أي هذا النوع الذي شغله عما يراد به ويراد له لعظم مقداره في نفس الأمر الأنس بنفسه والإعجاب بظاهر حسه والنسيان لما بعد حلول رمسه {حين من الدهر} أي مقدار محدود وإن قل من الزمان الممتد الغير المحدود حال كونه {لم يكن} أي في ذلك الحين كوناً راسخاً {شيئاً مذكوراً *} أي ذكراً له اعتبار ظاهر في الملأ الأعلى وغيره حتى أنه يكون متهاوناً به غير منظور إليه ليجوز أن يكون سدى بلا أمر ونهي، ثم يذهب عدماً ليس الأمر كذلك، بل ما أتى عليه شيء من ذلك بعد خلقه إلا وهو فيه شيء مذكور، وذلك أن الدهر هو الزمان، والزمان هو مقدار حركة الفلك - كما نقله الرازي في كتاب اللوامع في سورة «يس» عند قوله تعالى «ولا الليل سابق النهار» فإنه قال: الزمان ابتداؤه من حركات السماء فإن الزمان مقدار حركات الفلك - انتهى وآدم ﵇ تم الخلق بتمام خلقه في آخر يوم الجمعة أول جمعة
dönüşün yalnızca Allah'a olacağı, başıboş bırakılacağını sanan kimsenin kınanması, yeniden dirilmeye ve [Allah'ın] buna olan tam kudretine delil getirilmesi zikredilince; bu [surenin] başı da insanın başıboş bırakılmayacağını kesin bir şekilde bildiren inkâri bir istifham ile (soru biçiminde) onu takip etti. Böylece Yüce Allah'ın yaratma, hazırlama, destekleme ve mutlu kılma nimetlerini detaylandırarak şöyle buyurdu: {هل أتى} [Arapçada bir soru edatı olup 'gelip geçti mi? / hiç şüphesiz geldi geçti'] yani herhangi bir şekilde gelip geçti mi, {على الإنسان} “İnsanın üzerinden” yani işin aslındaki büyük kıymetine rağmen, kendisiyle ünsiyet kurması, dış duyularına hayran kalması ve kabre girdikten sonrasını unutması sebebiyle kendisinden ve kendisi için murat edilen şeyden gafil kalan şu insan nev'inin üzerinden, {حين من الدهر} “zamanın bir dönemi” yani sınırsız ve uzayıp giden zamanın az da olsa belirli bir miktarı; şu haldeyken ki: {لم يكن} “olmadığı” yani o vakitte köklü bir varoluşa sahip olmayıp, {شيئاً مذكوراً} “anılmaya değer bir şey [olmadığı]” yani yüce melekler topluluğunda ve başka yerlerde açık bir itibara sahip bir anılışı bulunmayıp, hatta hakkında emir ve nehiy olmaksızın başıboş bırakılması caiz görülecek derecede önemsenmeyen, bakılmayan ve sonra da yok olup giden bir haldeyken [üzerinden böyle bir zaman geçmedi mi?]. Mesele [onların sandığı gibi] değildir; bilakis yaratılışından sonra onun üzerinden hiçbir an geçmemiştir ki, onda anılan bir şey olmasın. Şöyle ki: Dehr (zaman), feleğin hareket miktarıdır; nitekim er-Râzî, Yâsîn suresinde {ولا الليل سابق النهار} ayetinin tefsirinde el-Levâmi‘ adlı eserinde şöyle nakletmiştir: 'Zamanın başlangıcı semânın hareketlerindendir, zira zaman feleğin hareketlerinin miktarıdır' -alıntı sonu-. Âdem aleyhisselâm'ın yaratılışı ise ilk cuma gününün son vaktinde tamamlanmıştır.
21492. Metin
كانت، وكانت طينته - قبل ذلك بمدة مخمرة هو فيها بين الروح والجسد، قال ابن مسعود ﵁: خلق الله آدم ﵇ من تراب فأقام أربعين سنة ثم من طين أربعين سنة ثم من صلصال أربعين سنة ثم من حمإ مسنون أربعين سنة ثم خلقه بعد ستين ومائة سنة، وقال البغوي: قال ابن عباس ﵄: ثم خلقه بعد عشرين ومائة سنة: فحينئذ ما أتى عليه زمان إلا وهو شيء مذكور إما بالتخمير وإما بتمام التصوير، فالاستفهام على بابه وهو إنكاري، وليست «هل» بمعنى «قد» إلا إن قدرت قبلها الهمزة، وكان الاستفهام إنكارياً لينتفي مضمون الكلام، والمراد أنه هو المراد من العالم، فحينئذ ما خلق الزمان إلا لأجله، فهو أشرف الخلائق، وهذا أدل دليل على بعثه للجزاء، فهل يجوز مع ذلك أن يترك سدى فيفنى المظروف الذي هو المقصود بالذات، ويبقى الظرف الذي ما خلق إلا صواناً له، والذي يدل على ذلك من أقوال السلف أنه روي أن رجلاً قرأها عند ابن مسعود ﵁ فقال: يا ليت ذلك لم يكن.
Bundan önce bir müddet onun balçığı yoğrulmuş (mayalanmış) bir halde ruh ile beden arasındaydı. İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh şöyle demiştir: 'Allah Âdem aleyhisselâm'ı topraktan yarattı ve kırk yıl öylece kaldı, sonra çamurdan yarattı kırk yıl kaldı, sonra kuru balçıktan yarattı kırk yıl kaldı, sonra kokuşmuş cıvık balçıktan yarattı kırk yıl kaldı, ardından yüz altmış yıl sonra onu yarattı.' el-Begavî ise İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Sonra yüz yirmi yıl sonra onu yarattı.' O halde onun üzerinden, gerek mayalanma ve gerekse suretin tamamlanması bakımından anılmaya değer bir şey olmadığı hiçbir zaman geçmemiştir. Dolayısıyla istifham (soru) asıl anlamı üzeredir ve inkârîdir. Başında hemze takdir edilmedikçe 'hel' (هل) edatı 'kad' (قد / kesinlik) anlamında değildir; sözün içeriğini nefyetmek için soru inkârî olmuştur. Buradaki maksat, insanın âlemden asıl murat edilen varlık olduğudur. Bu durumda zaman ancak onun için yaratılmıştır ve o, yaratılmışların en şereflisidir. Bu da onun ceza ve mükâfat için diriltileceğine en kuvvetli delildir. Durum böyleyken onun başıboş bırakılması, bizzat maksat olan içindekinin (insanın) yok olup gitmesi ve yalnızca onu korumak için yaratılmış olan kabın (zamanın) baki kalması caiz olur mu? Selefin sözlerinden buna delalet eden husus şudur: Bir adamın bunu İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh'ın yanında okuduğu, onun da: 'Keşke o durum olmasaydı' dediği rivayet edilmiştir.
21493. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: قوله تعالى: {هل أتى على الإنسان حين من الدهر لم يكن شيئاً مذكوراً} [الإنسان: ١] تعريف الإنسان بحاله وابتداء أمره ليعلم أن لا طريق له للكبر واعتقاد السيادة لنفسه، وأن لا يغلطه ما اكتنفه من الألطاف الربانية والاعتناء الإلهي والتكرمة فيعتقد أنه يستوجب ذلك ويستحقه
İmam Ebû Ca‘fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Allah'ın {هل أتى على الإنسان حين من الدهر لم يكن شيئاً مذكوراً} “İnsanın üzerinden, henüz anılan bir şey değilken, uzun bir süreden bir zaman geçmedi mi?” [el-İnsân: 1] ayeti; insanın kendi durumunu ve işinin başlangıcını bilmesi, kibre kapılmaya ve kendini üstün görmeye hiçbir yolu olmadığını anlaması, kendisini kuşatan rabbânî lütufların, ilâhî ihtimamın ve ikramın kendisini yanıltıp bunların hak ettiği ve layık olduğu şeyler olduğunu zannetmemesi için bir hatırlatmadır.
21494. Metin
{وما بكم من نعمة فمن الله} [النحل: ٥٣] ولما تقدم في القيامة إخباره تعالى عن حال منكري البعث عناداً واستكباراً وتعامياً عن النظر والاعتبار {أيحسب الإنسان أن لن نجمع عظامه} [القيامة: ٣] وقوله بعد {فلا صدق ولا صلى ولكن كذب وتولى ثم ذهب إلى أهله يتمطى} [القيامة: ٣١ - ٣٣] أي يتبختر عتواً واستكباراً ومرحاً وتجبراً، وتعريفه بحاله التي لو فكر فيها لما كان منه ما وصف، وذلك قوله {ألم يكن نطفة من مني يمنى ثم كان علقة فخلق فسوى} [القيامة: ٣٧ - ٣٨] أتبع ذلك بما هو أعرق في التوبيخ وأوغل في التعريف وهو أنه قد كان لا شيء فلا نطفة ولا علقة، ثم أنعم الله عليه بنعمة الإيجاد ونقله تعالى من طور إلى طور فجعله نطفة من ماء مهين في قرار مكين ثم كان علقة ثم مضغة إلى إخراجه وتسويته خلقاً آخر فتبارك الله أحسن الخالقين، فمن اعتبر اتصافه بالعدم ثم تقلبه في هذه الأطوار المستنكف حالها والواضح
{وما بكم من نعمة فمن الله} “Sizde bulunan her nimet Allah'tandır” [en-Nahl: 53]. Kıyâme [suresinde], inat, kibir ve ibret nazarıyla bakmaktan yüz çevirerek dirilişi inkâr edenlerin hâli hakkında {أيحسب الإنسان أن لن نجمع عظامه} “İnsan, kemiklerini asla toplayamayacağımızı mı sanır?” [el-Kıyâme: 3] buyrulması ve devamında gelen {فلا صدق ولا صلى ولكن كذب وتولى ثم ذهب إلى أهله يتمطى} “Fakat o, ne doğruladı ne de namaz kıldı; aksine yalanladı ve yüz çevirdi. Sonra da çalım satarak ailesine gitti” [el-Kıyâme: 31-33] yani azgınlık, kibir, böbürlenme ve zorbalıkla çalım sattığı zikredilip; şayet üzerinde düşünseydi kendisinden bu anlatılanların sâdır olmayacağı kendi durumu {ألم يكن نطفة من مني يمنى ثم كان علقة فخلق فسوى} “O, dökülen meniden bir nutfe değil miydi? Sonra bir alaka (embriyo) oldu da [Allah onu] yarattı ve şekil verdi” [el-Kıyâme: 37-38] sözüyle ona hatırlatıldıktan sonra; [Cenâb-ı Hak] bunu, azarlamada daha köklü ve hakikati tanıtmada daha derin olan şu hakikatle devam ettirmiştir: O bir zamanlar hiçbir şeydi; ne bir nutfe ne de bir alaka idi. Sonra Allah ona varlık nimeti bahşetti ve onu bir hâlden diğerine geçirerek dayanıksız bir sudan sağlam bir karargahta nutfe yaptı; sonra alaka, sonra et parçası haline getirip nihayetinde onu bambaşka bir yaratılışla çıkarıp biçimlendirdi. Şekil verenlerin en güzeli olan Allah pek yücedir! Kim bir zamanlar yoklukla nitelendiğini, sonra hoş karşılanmayıp tiksinilen,
21495. Metin
فناؤها واضمحلالها، وأمده الله تعالى بتوفيقه عرف حرمان من وصف في قوله: «ثم ذهب إلى أهله يتمطى» فسبحان الله ما أعظم حلمه وكرمه ورفقه، ثم بين تعالى ما جعله للإنسان من السمع والبصر ابتلاء له، ومن أدركه أدركه الغلط وارتكب الشطط - انتهى.
yok olup gitmesi apaçık olan bu evrelerde evrilip çevrildiğini düşünür ve Yüce Allah da ona tevfikı ile yardım ederse; 'Sonra da çalım satarak ailesine gitti' buyruğunda nitelenen kimsenin mahrumiyetini anlar. Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O'nun hilmi, keremi ve lütfu ne kadar da büyüktür! Sonra Yüce Allah, bir imtihan vesilesi olarak insana verdiği işitme ve görme yetilerini açıkladı. Bunu [hakkıyla] idrak edemeyen kimse ise hataya düşmüş ve haddi aşmıştır -alıntı sonu-.
21496. Metin
ولما ذكر مطلق خلقه، وقرر أنه خلاصة الكون، شرع يذكر كيفية خلقه ويدل على ما لزم من ذلك من أنه ما خلق الخلق إلا لأجله وأنه لا يجوز أن يهمل فقال معلماً بالحال التي هي قيد الجملة ومحط الفائدة أنه ما خلق إلا للآخرة، مفصلاً أمر الإيجاد بالفاعل والصورة والمادة والغاية وأكده لإنكارهم له: {إنا} أي على ما لنا من العظمة {خلقنا} أي قدرنا وصورنا، وأظهر ولم يضمر لأن الثاني خاص والأول عام لآدم ﵊ وجميع ولده فقال: {الإنسان} أي بعد خلق آدم ﵊ {من نطفة} أي مادة هي ماء جداً من الرجل والمرأة، وكل ماء قليل في وعاء فهو نطفة وهي المادة التي هي السبب الحامل للقوة المولدة.
[Cenâb-ı Hak] onun mutlak yaratılışını zikredip varlığın özü olduğunu ortaya koyunca; yaratılış keyfiyetini anlatmaya ve mahlûkatın sırf onun için yaratıldığına ve onun başıboş bırakılmasının caiz olmadığına dair bu durumun gerektirdiği delilleri sunmaya başladı. Cümlenin kaydı ve asıl faydası olan hâl (durum) ile onun sadece ahiret için yaratıldığını bildirerek; yaratma işini faili, sureti, maddesi ve gayesiyle detaylandırdı ve inkâr etmeleri sebebiyle bunu pekiştirerek şöyle buyurdu: {إنا} “Şüphesiz biz” yani büyüklüğümüzün gereği olarak, {خلقنا} “yarattık” yani takdir edip şekillendirdik. Zamir kullanmayıp açıkça zikretti, zira ikincisi özel, birincisi ise Âdem aleyhisselâm ve tüm çocukları için geneldir; buyurdu ki: {الإنسان} “insanı” yani Âdem aleyhisselâm'ın yaratılışından sonra [gelen insanı], {من نطفة} “bir nutfeden” yani erkek ve kadından gelen su mahiyetindeki bir maddeden [yarattık]. Bir kapta bulunan her az suya nutfe denir; bu da üreme gücünü taşıyan sebep niteliğindeki maddedir.
21497. Metin
ولما كان خلقه على طبائع مختلفة وأمزجة متفاوتة أعظم لأجره إن جاهد ما يتنازعه من المختلفات بأمر ربه الذي لا يختلف، وكانت أفعاله تابعة لأخلاقه وأخلاقه تابعة لجبلته قال: {أمشاج} أي أخلاط - جمع مشج أو مشيج مثل خدن وخدين وأخدان، وخلط وخليط وأخلاط، من مشجت الشيء - إذا خلطته، لأنه من مني الرجل ومني المرأة، وكل منهما مختلف الأجزاء متباين الأوصاف في الرقة والثخن والقوام والخواص تجتمع مع الأخلاط وهي العناصر الأربعة، ماء الرجل غليظ أبيض، وماء المرأة رقيق أصفر فأيهما علا كان الشبه له، وما كان من عصب وعظم فمن نظفة الرجل، وما كان من دم ولحم وشعر فمن ماء المرأة، وقال يمان: كل لونين اختلطا فهو أمشاج، وقال قتادة: هي أطوار الخلق من النطفة وما بعدهما، وكما يشبه ما غلب عليه من باطن الأمشاج من الطيب والخبث، وكيفية تمشيجه أن الماء إذا وصل إلى قرار الرحم اختلط بماء المرأة ثم بدم الطمث وخثر حتى صار كالرائب ثم احمر وحينئذ يسمى علقة، فاذا اشتد ذلك الامتزاج وقوي وتمتن حتى استعد لأن يقسم فيه الأعضاء سمي مضغة، فإذا
İnsanın farklı tabiatlar ve değişken mizaçlar üzere yaratılması, kendi içinde çatışan bu farklılıklarla Rabbinin değişmez emri doğrultusunda mücadele ettiği takdirde alacağı mükâfatı büyütmek içindir; fiilleri ahlakına, ahlakı da fıtratına bağlı olduğundan şöyle buyurdu: {أمشاج} “karışımlardan oluşan [bir nutfeden]” yani karışımlar... 'Hıdn' ve 'hadîn'in çoğulunun 'ahdân', 'hılt' ve 'halît'in çoğulunun 'ahlât' olması gibi 'meşec' veya 'meşîc'in çoğuludur. Bir şeyi karıştırdığında kullanılan 'meşectü'ş-şey' ifadesinden gelir. Çünkü o, erkeğin menisi ile kadının menisindendir. Bu ikisinin her birinin cüzleri farklı, incelik, kalınlık, kıvam ve özellikler bakımından vasıfları değişiktir ve bunlar dört unsur olan karışımlarla birleşir. Erkeğin suyu koyu ve beyaz, kadının suyu ise ince ve sarıdır; hangisi üstün gelirse benzerlik ona ait olur. Sinir ve kemik erkeğin nutfesinden; kan, et ve saç ise kadının suyundan meydana gelir. Yemân şöyle demiştir: 'Birbirine karışan her iki renge emşâc denir.' Katâde ise: 'Bunlar, nutfe ve sonrasındaki yaratılış evreleridir' demiştir. İç karışımların iyi ya da kötü olmasından hangisi baskınsa ona benzer. Karışımın oluşma biçimi şöyledir: Su rahmin karar kıldığı yere ulaştığında, kadının suyu ile sonra da hayız kanı ile karışır ve koyulaşarak süzme yoğurt kıvamına gelir, ardından kızarır; bu duruma 'alaka' denir. Bu karışım kuvvetlenip sertleştiğinde ve içinde organların ayrışmasına hazır hale geldiğinde 'mudga' (et parçası) olarak adlandırılır.
21498. Metin
أفيضت عليه صورة الأعضاء وتقسم كساه حينئذ مفيضه ﷿ لحماً، فأفاض عليه القوة العاقلة، ويسمى حينئذ جنيناً، وذلك بعد تقسم أجزائه إلى عظام وعروق وأعصاب وأوتار ولحم، فدور الرأس وشق في جانبيه السمع وفي مقدمه المبصر والأنف والفم، وشق في البدن سائر المنافذ ثم مد اليدين والرجلين وقسم رؤوسها بالأصابع، وركب الأعضاء الباطنة من القلب والمعدة والكبد - والطحال والرئة والمثانة، فسبحان من خلق تلك الأشياء من نطفة سخيفة مهينة كوّن منها العظام مع قوتها وشدتها وجعلها عماد البدن وقوامه وقدرها بمقادير وأشكال مختلفة، فمنها صغير وكبير، وطويل وقصير، وعريض ومستدير، ومجوف ومصمت، ودقيق وثخين، ولم يجعلها عظماً واحداً لأن الإنسان محتاج إلى الحركة بجملة بدنه وببعض أعضائه ثم جعل بين تلك العظام مفاصل ثم وصلها بأوتار أنبتها من أحد طرفي العظم وألصقها بالطرف الآخر بالرباط له ثم خلق في أحد طرفي العظم زوائد خارجة، وفي الآخر حفراً موافقة لشكل الزوائد لتدخل فيها، وخلق الرأس مع كريته من خمسة وخمسين عظماً مختلفة الأشكال وألف بعضها مع بعض، فجعل في القحف ستة وفي اللحى الأعلى أربعة عشر، واثنان للأسفل، والباقي في الأسنان، وجعل الرقبة
Üzerine organların sureti bahşedilip taksim edildiğinde, onu bağışlayan Yüce Allah ona et giydirir; ardından akıl gücünü bahşeder ve kemik, damar, sinir, kiriş ve et olarak parçalarına ayrıldıktan sonra bu aşamada 'cenin' olarak isimlendirilir. Başı yuvarlak yapmış, iki yanına işitme duyusunu, ön kısmına görme duyusunu, burnu ve ağzı açmıştır. Bedende diğer menfezleri açmış, sonra iki eli ve iki ayağı uzatarak uçlarını parmaklarla ayırmış; kalp, mide, karaciğer, dalak, akciğer ve mesane gibi iç organları yerleştirmiştir. Bu şeyleri zayıf ve hakir bir nutfeden yaratan [Allah] ne yücedir! Bütün kuvvet ve sertliğine rağmen kemikleri ondan var etmiş, onları bedenin direği ve omurgası kılmış, onları farklı ölçü ve şekillerde takdir etmiştir. Onlardan küçük ve büyük, uzun ve kısa, geniş ve yuvarlak, içi boş ve dolu, ince ve kalın olanlar vardır. İnsan hem bütün bedeniyle hem de bazı organlarıyla hareket etmeye muhtaç olduğu için onu tek bir kemikten yapmamıştır. Sonra bu kemikler arasına eklemler koymuş, ardından kemiğin bir ucundan çıkarıp bir bağ ile diğer ucuna yapıştırdığı kirişlerle bunları birbirine bağlamıştır. Sonra kemiğin bir ucunda dışa doğru çıkıntılar, diğer ucunda ise bu çıkıntıların içine girebileceği uyumlu çukurlar yaratmıştır. Yuvarlaklığıyla birlikte kafatasını farklı şekillerdeki elli beş kemikten yaratıp birbirine bitiştirmiştir: Kafatası kubbesinde altı, üst çenede on dört, alt çenede iki ve geri kalanını da dişlerde kılmıştır. Boynu
21499. Metin
مركباً للرأس وركبها من سبع خرزات فيها تجويفات وزيادات ونقصانات لينطبق بعضها على بعض، وركب الظهر من أربع وعشرين خرزة وعظم العجز من ثلاثة أجزاء، وجعل من أسفله عظم العصعص أو اللفة من ثلاثة أجزاء مختلفة، ثم وصل عظام الظهر بعظام الصدر وعظام الكتف وغيرها حتى بلغ مجموع عظام بدن الإنسان مائتي عظم وثمانية وأربعين عظماً سوى العظام التي حشا بها خلل المفاصل، وخلق سبحانه آلات التحريك للعظام وهي العضلات وهي خمسمائة وسبع وعشرون عضلة كل منها على قدر مخصوص ووضع مخصوص لو تغير عن ذلك أدنى تغير لاختلت مصالح البدن، وكذا الأعصاب والأوردة والشرايين، ثم انظر كيف خلق الظهر أساساً للبدن، والبطن حاوياً لآلات الغذاء والرأس مجمعاً للحواس، ففتح العين ورتب طبقاتها وأحسن شكلها ولونها وأحكمها بحيث ينطبع في مقدار عدسة منها صورة السماوات على عظمها، وحماها بالأجفان لتسترها وتحفظها، ثم أودع الأذنين ماء مراً يدفع عنها الهوام وحاطهما بصدفين لجمع الصوت ورده إلى الصماخ وليحس بدبيب الهوام وجعل فيها تعريجاً لتطويل
başın biniti yapmış ve birbirine tam oturması için üzerinde girintiler, çıkıntılar ve kavisler bulunan yedi omurdan terkip etmiştir. Sırtı yirmi dört omurdan, kuyruk sokumu kemiğini üç parçadan oluşturmuş; alt kısmında yer alan kuyruk kemiğini (kuyruk sokumu ucunu) ise farklı üç parçadan yaratmıştır. Sonra sırt kemiklerini göğüs kemiklerine, omuz kemiklerine ve diğerlerine bağlamış; nihayetinde insan bedenindeki toplam kemik sayısı, eklem aralarındaki küçük kemikler hariç, iki yüz kırk sekiz kemiğe ulaşmıştır. Kemikleri hareket ettiren aletleri, yani kasları yaratmıştır ki bunlar beş yüz yirmi yedi kastır; her biri öyle özel bir ölçüde ve konumdadır ki, bundan en ufak bir sapma olsa bedenin faydaları bozulurdu. Sinirler, toplardamarlar ve atardamarlar da böyledir. Sonra sırtı bedenin temeli, karnı besin aletlerinin toplanma yeri, başı da duyuların merkezi olarak nasıl yarattığına bir bak! Gözü açmış, tabakalarını düzenlemiş, şeklini ve rengini güzel kılmış; mercimek tanesi kadarlık bir parçasına koca semâvatın sureti sığacak şekilde onu sağlamlaştırmış ve onu örtüp korusun diye göz kapaklarıyla muhafaza etmiştir. Sonra kulaklara haşeratı uzaklaştıracak acı bir su yerleştirmiş, sesi toplayıp işitme kanalına iletmesi ve haşeratın kımıldanışını hissettirmesi için iki kulak kepçesiyle çevrelemiş ve haşerat doğrudan işitme merkezine çabucak ulaşamasın diye
21500. Metin
الطريق فلا تصل الهوام إلى جرم الصماخ سريعاً، ثم رفع الأنف في الوجه وأودع فيه حاسة الشم للاستدلال بالروائح على الأطعمة والأغذية ولاستنشاق الروائح الطيبة لتكون مروحة للقلب، وأودع الفم اللسان وجعله على كونه لحمة واحدة معرباً عما في النفس، وزين القم بالأنسان فحدد بعضها لتكون آلة للنقب وحدد بعضها لتصلح للقطع، وجعل بعضها عريضاً مفلطحاً صالحاً للطحن وبيض ألوانها ورتب صفوفها وسوى رؤوسها ونسق ترتيبها حتى صارت كالدر المنظوم، ثم أطبق على الفم الشفتين وحسن لونهما لتحفظا منفذه وهيأ الحنجرة لخروج الصوت، وخالف أشكال الحناجر في الضيق والسعة والخشونة والملاسة والصلابة والرخاوة والطول والقصر، فاختلفت الأصوات بسببها ليميز السامع المصوّتين بسبب تمييز أصواتهم فيعرفهم وإن لم يرهم، وسخر كل عضو من أعضاء الباطن لشيء مخصوص، فالمعدة لإنضاج الغذاء، والكبد لإحالته إلى الدم، والطحال لجذب السواد، والمرارة لجذب الصفراء، والكلية لجذب الفضلة المائية، والمثانة لخدمة الكلية بقبول الماء عنها ثم إخراجه من طريقه، والعروق لخدمة الكبد في إيصال الدم إلى سائر أطراف البدن، وكان مبدأ ذلك كله النطفة على صغرها في داخل الرحم في ظلمات ثلاثة ولو كشف الغطاء وامتد البصر إليه لرأى التخطيط والتصوير يظهر عليه
yolu uzatmak adına kulak içinde kıvrımlar var etmiştir. Sonra yüzde burnu yükseltmiş, kokularla yiyecek ve gıdaları ayırt etmek ve kalbe bir ferahlık olması için güzel kokuları teneffüs etmek üzere ona koklama duyusu yerleştirmiştir. Ağza dili yerleştirmiş ve tek bir et parçası olmasına rağmen içtekileri ifade edici kılmıştır. Ağzı dişlerle süslemiş; kimisini delme aleti olsun diye sivri, kimisini kesmeye yarasın diye keskin, kimisini de öğütmeye yarasın diye yassı ve geniş yapmıştır. Renklerini beyaz kılmış, dizilimlerini sıralamış, uçlarını düzeltmiş ve dizilişlerini dizilmiş inciler gibi intizamlı eylemiştir. Sonra ağzın üzerine iki dudağı kapatmış ve menfezini korusunlar diye renklerini güzel kılmıştır. Sesi çıkarmak için gırtlağı hazırlamış; darlık, genişlik, sertlik, pürüzsüzlük, katılık, yumuşaklık, uzunluk ve kısalık bakımından gırtlakların şekillerini farklı kılmıştır; bu sebeple sesler de farklılaşmıştır ki dinleyen kimse seslerin ayrışması sayesinde ses sahiplerini ayırt edebilsin ve onları görmese bile tanıyabilsin. Bâtınî organların her birini özel bir işe boyun eğdirmiştir: Mide gıdayı sindirmek, karaciğer onu kana dönüştürmek, dalak siyah safrayı çekmek, öd kesesi sarı safrayı çekmek, böbrek sulu atıkları çekmek, mesane böbrekten suyu kabul edip sonra kendi yoluyla dışarı atmak suretiyle böbreğe hizmet etmek ve damarlar kanı bedenin diğer uçlarına ulaştırmada karaciğere hizmet etmek içindir. Bütün bunların başlangıcı ise küçücük haliyle rahim içindeki üç karanlıkta bulunan nutfedir. Şayet örtü kaldırılsaydı ve göz oraya uzansaydı, biçimlendirme ve şekillendirmenin onun üzerinde belirdiğini görürdü;
21501. Metin
شيئاَ فشيئاً ولا يرى المصور ولا الإله، فسبحانه ما أعظم شأنه وأبهر برهانه، فيالله العجب ممن يرى نقشاً حسناً على جدار فيتعجب من حسنه وحذق صانعه ثم لا يزال يستعظمه ثم ينظر إلى هذه العجائب في نفسه وفي غيره ثم يغفل عن صانعه ومصوره فلا تدهشه عظمته ويحيره جلاله وحكمته.
parça parça belirdiğini görür, fakat şekil vereni ve ilâhı göremezdi. O noksan sıfatlardan münezzehtir; şanı ne yüce, delili ne kadar açıktır! Bir duvarda güzel bir nakış görüp onun güzelliğine ve sanatkârının maharetine hayran kalan, sonra da bunu gözünde büyütüp duran; ardından kendi nefsinde ve başkalarında bu harikaları görüp de onun yaratıcısından ve musavvirinden gafil olan, O'nun azameti karşısında dehşete kapılmayan, celâli ve hikmeti karşısında hayrete düşmeyen kimseye hayret doğrusu!
21502. Metin
ولما كان الإنسان مركباً من روح خفيف طاهر وبدن هو مركب الحظوظ والشهوات واللوم والدنيات، فكان الروح بكماله والبدن بنقصانه يتعالجان، كل منهما يريد أن يغلب صاحبه، قوى سبحانه الروح بالشرع الداعي إلى معالي الأخلاق، الناهي عن مساويها، المبين لذلك غاية البيان على يد إنسان طبعه سبحانه على الكمال ليقدر على التلقي من الملائكة، فيكمل أبناء نوعه، فدل على ذلك بحال بناها من ضمير العظمة فقال مبيناً للغاية: {نبتليه} أي نعامله بما لنا من العظمة بالأمر والنهي والوعظ معاملة المختبر ونحن أعلم به منه، ولكنا فعلنا ذلك لنقيم عليه الحجة على ما يتعارفه الناس، فإن العاصي لا يعلم أنه أريد منه العصيان، وكذا الطائع، فصار التكليف بحسب وهمه لما خلق الله له من القوة والقدرة الصالحة في الجملة.
İnsan latif ve temiz bir ruh ile hazların, şehvetlerin, yerilmelerin ve aşağılık şeylerin biniti olan bir bedenden mürekkep olduğundan; kemâliyle ruh ve noksanlığıyla beden birbiriyle çekişir ve her biri diğerine galip gelmek ister. Yüce Allah, meleklerden vahiy alabilmesi ve hemcinslerini kemâle erdirebilmesi için fıtratını kemâl üzere yarattığı bir insan vasıtasıyla; yüce ahlaklara çağıran, kötülükleri yasaklayan ve bunu en açık şekilde beyan eden şeriat ile ruhu güçlendirdi. [Cenâb-ı Hak], azamet zamirinden bina ettiği bir hâl ile buna delalet ederek gayeyi beyan sadedinde şöyle buyurdu: {نبتليه} “Onu imtihan edelim diye” yani O'nu kendi büyüklüğümüzle, bir imtihan edenin muamelesi gibi emir, nehiy ve vaaz ile muameleye tabi tutarız; halbuki biz onu kendisinden daha iyi biliriz. Fakat bunu, insanlar arasındaki teamüllere göre aleyhine hücceti ikame etmek için yaptık. Zira isyankâr olan kimse kendisinden isyanın murat edildiğini bilmez, itaatkâr olan da böyledir. Böylece mükellefiyet, Allah'ın onun için yarattığı güç ve genel manada elverişli kudrete göre kendi zannı doğrultusunda gerçekleşmiştir.
21503. Metin
ولما ذكر الغاية، أتبعها الإعدادات المصححة لها فقال: {فجعلناه}
Gayeyi zikredince, hemen ardından buna imkân tanıyan hazırlıkları zikrederek şöyle buyurdu: {فجعلناه} “böylece onu yaptık”
21504. Metin
أي بما لنا من العظمة بسبب ذلك {سميعاً} أي بالغ السمع {بصيراً *} أي عظيم البصر والبصيرة ليتمكن من مشاهدة الدلائل ببصره وسماع الآيات بسمعه، ومعرفة الحجج ببصيرته، فيصح تكليفه وابتلاؤه، فقدم العلة الغائية لأنها متقدمة في الاستحضار على التابع لها من المصحح لورودها، وقدم السمع لأنه أنفع في المخاطبات، ولأن الآيات المسموعة أبين من الآيات المرئية، قال الرازي في اللوامع وإلى هنا انتهى الخبر الفطري ثم يبتدىء منه الاختبار الكسبي - انتهى.
yani bundan ötürü azametimizle [onu yaptık]; {سميعاً} “işiten” yani işitme gücü ileri derecede olan, {بصيراً} “gören [yaptık]” yani basiretiyle delilleri görmeye, kulağıyla ayetleri işitmeye ve basiretiyle hüccetleri kavramaya imkân bulsun, böylece mükellefiyeti ve imtihanı sahih olsun diye görmesi ve basireti pek güçlü kıldık. Gâî illet (amaçsal sebep) zihinde hazır bulunuşta onun gerçekleşmesini sağlayan tâbi hususlardan önce geldiği için öne alınmıştır. İşitme duyusu hitaplarda daha faydalı olduğu ve işitilen ayetler görülen ayetlerden daha açık bulunduğu için işitme öne geçirilmiştir. er-Râzî el-Levâmi‘ adlı eserinde şöyle demiştir: 'Fıtrî bildirim buraya kadar sona ermiş olup, buradan itibaren kesbî (kazanımlı) imtihan başlamaktadır' -alıntı sonu-.
21505. Metin
وذلك بنفخ الروح وهي حادثة بعد حدوث البدن بإحداث القادر المختار لها بعد تهيئة البدن لقبولها، ثم أفاض سبحانه على الجملة العقل، وجعل السمع والبصر اللتين له، ولعله خصهما لأنهما أنفع الحواس، ولأن البصر يفهم البصيرة وهي تتضمن الجميع، وجعل سبحانه له ذلك لاستقراء صور المحسوسات وانتزاع العلوم الكلية منها، وبذلك يكمل علمه الذي منه الدفع عن نفسه التي جعلها الله تعالى محل التكليف ليكمل تكليفه، وذلك أنه سبحانه ركبه من العناصر الأربعة، وجعل صلاحه بصلاحها، وفساده بفسادها
Bu da ruhun üflenmesiyle olur; ruh, bedenin onu kabule hazırlanmasından sonra dilediğini yapan mutlak Kudret Sahibi'nin onu var etmesiyle, bedenin var oluşundan sonra meydana gelmiştir. Sonra Yüce Allah bu bütüne aklı bahşetmiş; ona ait olan işitme ve görme duyularını var etmiştir. Bunları özellikle tahsis etmesi belki de duyuların en faydalısı olmalarından ve görmenin, hepsini kapsayan basireti ifade etmesindendir. Yüce Allah insana bunu, duyumsanan varlıkların suretlerini tümevarım yoluyla incelemesi ve onlardan tümel ilimleri soyutlayıp çıkarması için vermiştir. Böylece mükellefiyeti tamamlansın diye Yüce Allah'ın mükellefiyet mahalli kıldığı nefsini savunmasını sağlayacak olan ilmi kemâle erer. Şöyle ki: Yüce Allah insanı dört unsurdan terkip etmiş, onun salahını bunların salahına, fesadını da bunların fesadına bağlamıştır.
21506. Metin
لتعاليها، فاضطر إلى قوى يدرك بها المنافي فيجتنبه والملائم فيطلبه، فرتب له سبحانه الحواس الخمس الظاهرة، فجعل السمع في الأذن، والبصر في العين، والذوق في اللسان، والشم في الأنف، وبث اللمس في سائر البدن، ليدفع به عن جميع الأعضاء ما يؤذيها، وهذه الحواس الظاهرة تنبعث عن قوة باطنة تسمى الحس المشترك بحمل ما أدركته فيرتسم هناك وهو في مقدم البطن الأول من الدماغ وينتقل ما ارتسم هنا إلى خزانة الخيال وهي في مؤخر هذا البطن من الدماغ فتحفظ فيها صورته وإن غابت عن الحواس، وثم قوة أخرى من شأنها إدراك المعاني الجزئية المتعلقة بالمحسوسات الشخصية كعداوة زيد وصداقته تسمى الوهم ومحلها الدماغ كله والأخص بها التجويف الأوسط وخصوصاً مؤخره، وقوة أخرى أيضاً شأنها خزن ما أدركته القوة الوهمية من المعاني الجزئية تسمى الحافظة باعتبار، والذاكرة باعتبار، ومحلها التجويف المؤخر في الدماغ، وقوة أخرى من شأنها تفتيش تلك الخزائن وتركيب بعض مودعاتها مع بعض وتفصيل بعضها مع بعض ومحلها وسلطانها في أول التجويف الأوسط، وتلك
Bunların birbirine üstün gelmesi sebebiyle, aykırı olanı idrak edip ondan kaçınacağı ve uyumlu olanı idrak edip onu talep edeceği güçlere muhtaç oldu. Yüce Allah onun için beş zahirî duyuyu düzenledi: İşitmeyi kulakta, görmeyi gözde, tatmayı dilde, koklamayı burunda kıldı; bütün organlardan kendilerine eziyet veren şeyleri uzaklaştırsın diye dokunma duyusunu bedenin tamamına yaydı. Bu zahirî duyular, idrak ettikleri şeyleri aktararak 'hiss-i müşterek' (ortak duyu) denilen bâtınî bir güçten neşet eder ve oraya nakşolur; bu da beynin ilk karıncığının ön kısmındadır. Buraya nakşolan şey ise beynin bu karıncığının arka kısmında yer alan 'hayal hazinesine' geçer ve duyulardan kaybolsa bile sureti orada korunur. Orada, Zeyd'in düşmanlığı veya dostluğu gibi şahsî duyulur şeylerle ilgili cüz'î mânâları idrak etme özelliğine sahip başka bir güç daha vardır ki buna 'vehîm' (vehim gücü) denir; mahalli bütün beyindir, ona en has olanı ise orta boşluk ve bilhassa onun arka kısmıdır. Yine vehim gücünün idrak ettiği cüz'î mânâları depolama özelliğine sahip bir başka güç vardır ki bir açıdan 'hâfıza' (koruyucu), bir açıdan da 'zâkire' (hatırlayıcı) olarak isimlendirilir; mahalli ise beynin arka boşluğudur. Bu hazineleri araştırma, oradaki bazı emanetleri birbirine bağlayıp birleştirme ve bazısını birbirinden ayırma özelliğine sahip bir diğer güç daha vardır ki mahalli ve hâkimiyeti orta boşluğun başlangıcındadır. Bu
21507. Metin
القوة تسمى مخيلة باعتبار تصريف الوهم لها ومفكرة باعتبار استعمال النفس لها، وقد اقتضت الحكمة الربانية تقديم ما يدرك الصور الجرمية وتأخير ما يدرك المعاني الروحانية، وتوسيط المتصرف فيهما بالحكم والاسترجاع للأمثال المنمحية من الجانبين، ثم لا تزال هذه القوى تخدم ما فوقها كما خدمتها الحواس الخمس إلى أن تصير عقلاً مستفاداً، وهو قوة للنفس بها يكون لها حضور المعقولات بالفعل، وهذا العقل هو غاية السلوك الطلبي للإنسان وهو الرئيس المطلق المخدوم للعقل بالفعل، وهو القوة التي تكون للنفس بها اقتدار على استحضار المعقولات - الثانية وهو المخدوم للعقل الهيولاني المشبه بالهيولى الخالية في نفسها عن جميع الصور، وهو قوة من شأنها الاستعداد المحض لدرك المعقولات باستعمال الحواس في تصفح الجزئيات واستقرائها المخدومات كلها للعقل العملي، وهو القوة النظرية المخدوم للوهم المخدوم لما بعده من الحافظة وما قبله من المتخيلة المخدومتين للخيال المخدوم للحس المشترك المخدوم للحواس الظاهرة.
güç, vehmin onu yönlendirmesi açısından 'muhayyile' (hayal ettirici), nefsin onu kullanması açısından ise 'müfekkire' (düşünce gücü) olarak adlandırılır. Rabbânî hikmet; cismanî suretleri idrak edeni öne almayı, ruhanî mânâları idrak edeni sonraya bırakmayı ve iki taraftan silinen benzerleri hüküm ve geri çağırma yoluyla bu ikisinde tasarrufta bulunanı da araya koymayı iktiza etmiştir. Sonra bu güçler, beş duyunun kendilerine hizmet ettiği gibi, 'müstefâd akıl' (kazanılmış akıl) haline gelinceye dek üstlerindekine hizmet etmeye devam eder. Bu ise nefse ait bir güç olup onunla makullerin (akledilir şeylerin) fiilen hazır bulunması gerçekleşir. Bu akıl, insanın talep yolculuğunun nihai gayesidir; 'bi'l-fiil akıl' (fiilî akıl) tarafından hizmet edilen mutlak reistir. Bi'l-fiil akıl ise nefsin ikinci derecedeki makulleri hazır etme iktidarına sahip olduğu güçtür. O da kendi zatında bütün suretlerden arınmış heyûlâya benzetilen 'heyûlânî akıl' tarafından hizmet görendir. Heyûlânî akıl, duyuları kullanarak cüz'iyâtı tetkik ve istikrâ etmek suretiyle makulleri idrak etmeye yönelik saf bir istidat gücüdür. Bütün bunlar 'amelî akıl' tarafından hizmet görendir; o ise, sonrasındaki hafızanın ve öncesindeki muhayyilenin hizmet ettiği vehme hizmet eden nazarî güçtür; bu ikisi de hiss-i müşterekin hizmet ettiği hayale hizmet eder, hiss-i müştereke de zahirî duyular hizmet eder.
21508. Metin
ولما كان كأنه قيل: هبه خلق هكذا فكان ماذا؟ قال
Sanki şöyle denilmiş gibiydi: 'Tut ki o böyle yaratıldı, peki sonra ne oldu?' [Cenâb-ı Hak] buyurdu ki:
21509. Metin
شفاء لعيّ هذا السؤال وبياناً لنعمة الإمداد: {إنا} أي بما لنا من العظمة {هديناه} أي بينا له لأجل الابتلاء {السبيل} أي الطريق الواضح الذي لا طريق في الحقيقة غيره، وهو طريق الخير الذي من حاد عنه ضل، وذلك بما أنزل من الكتب وأرسلنا من الرسل ونصبنا من الدلائل في الأنفس والآفاق، وجعلنا له من البصيرة التي يميز بها بين الصادق والكاذب وكلام الخلق وكلام الخالق والحق والباطل وما أشبهه.
Bu sorunun acizliğine şifa ve imdat nimetinin beyanı olarak: {إنا} “Şüphesiz biz” yani büyüklüğümüzle, {هديناه} “ona gösterdik” yani imtihan için ona beyan ettik; {السبيل} “o yolu” yani hakikatte kendisinden başka hiçbir yol olmayan apaçık yolu [gösterdik]. Bu, sapanın kaybolacağı hayır yoludur; indirdiğimiz kitaplar, gönderdiğimiz elçiler, nefislerde ve ufuklarda diktiğimiz deliller ve doğru ile yalancıyı, mahlukun sözü ile Yaratıcının sözünü, hak ile batılı ve benzerlerini ayırt edeceği basireti ona vermemizle [bu yolu gösterdik].
21510. Metin
ولما كان الإنسان عند البيان قد كان منه قسمان، وكان السياق لبيان تعظيمه بأنه خلاصة الكون والمقصود من الخلق، قال بانياً حالاً من ضميره في «هديناه» مقسماً له مقدماً القسم الذي أتم عليه بالبيان نعمة الهداية بخلق الإيمان، لأن ذلك أنسب بذكر تشريفه للإنسان، بجعله خلاصة الوجود وبقوله: «إن رحمتي سبقت غضبي» في سياق ابتداء الخلق، معبراً باسم الفاعل الخالي من المبالغة، لأنه لا يقدر أحد أن يشكر جميع النعم، فلا يسمى شكوراً إلا بتفضل من ربه عليه: {إما شاكراً} أي لإنعامه ربه عليه.
Açıklama yapıldığında insan iki kısma ayrıldığı ve bağlam da insanın varlığın özü ve yaratılışın gayesi kılınarak yüceltilmesini beyan sadedinde olduğu için; 'Hedeynâhu' (ona hidayet ettik) ifadesindeki zamirden hâl yaparak, insanı kısımlara ayırıp, yaratılışın başlangıcı bağlamında 'Rahmetim gazabımı geçmiştir' buyruğu ve varlığın özü kılınarak insana bahşedilen şerefin zikriyle daha uyumlu olduğu için hidayet nimetini iman yaratarak tamamladığı kısmı öne aldı. Hiç kimse bütün nimetlere şükretmeye güç yetiremeyeceğinden ve ancak Rabbinden bir lütuf ile 'şekûr' (çok şükreden) olarak isimlendirilebileceğinden, mübalağa içermeyen ism-i fail sîgasıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {إما شاكراً} “İster şükreden [olsun]” yani Rabbinin kendisine olan nimetlerine şükreden,
21511. Metin
ولما كان الإنسان، لما له من النقصان، لا ينفك غالباً عن كفر ما، أتى بصيغة المبالغة تنبيهاً له على ذلك معرفاً له أنه لا يأخذه إلاّ
İnsan noksanlığı sebebiyle çoğunlukla bir tür nankörlükten uzak kalamadığı için; buna dikkat çekmek ve [Allah'ın] onu ancak [küfürde]
21512. Metin
بالتوغل فيه ليعرف نعمة الحلم عنه فيحمله الخجل على الإقبال على من يرضى منه بقليل الشكر، ويحتمل أن يفهم ذلك أن من كفر نعمة واحدة فقد كفر الجميع فصار بليغ الكفر فقال: {وإما كفوراً} أي بليغ الكفر بالإعراض والتكذيب وعبادة الغير والمعاندة فإحسانه غير موف إساءته مفرطة، وبدأ بالشكر لأنه الأصل، روى الشيخان عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ قال: «كل مولود يولد على الفطرة فأبواه يهودانه أو ينصرانه أو يمجسانه» الحديث، ورواه أحمد بن منيع عن ابن عباس ﵄، ورواه الإمام أحمد عن جابر ﵁ ولفظه: «كل مولود يولد على الفطرة حتى يعرب عنه لسانه إما شاكراً وإما كفوراً» رواه الإمام أحمد أيضاً وأبو يعلى عن الأسود بن سريع ﵁.
derinleştiğinde cezalandıracağını bildirerek O'nun hilim nimetini bilsin de utanç duyarak azıcık şükürden bile razı olan Zât'a yönelsin diye mübalağa sîgasıyla getirdi. Bir tek nimete nankörlük edenin hepsine nankörlük etmiş olacağı ve böylece nankörlükte ileri gitmiş sayılacağı anlamı da anlaşılabilir; nitekim şöyle buyurdu: {وإما كفوراً} “isterse nankör [olsun]” yani yüz çevirerek, yalanlayarak, başkasına ibadet ederek ve inatlaşarak küfürde ileri giden biri olsun; böylesinin iyiliği yetersiz, kötülüğü ise haddi aşmıştır. Şükür asıl olduğu için onunla başladı. İki Sahîh imamı (Buhârî ve Müslim) Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: 'Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar; sonra anne babası onu yahudi, hristiyan veya mecusi yapar...' (hadis). Bunu Ahmed bin Menî‘ İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan; İmam Ahmed ise Câbir radıyallâhu anh'tan şu lafızla rivayet etmiştir: 'Her doğan çocuk, dili kendisini ifade edinceye dek fıtrat üzere doğar; [sonra] ya şükreden ya da nankör olur.' Bunu İmam Ahmed ve Ebû Ya‘lâ, Esved bin Serî‘ radıyallâhu anh'tan da rivayet etmiştir.
21513. Metin
ولما قسمهم إلى القسمين، ذكر جزاء كل قسم فقال مستأنفاً جواب من يسأل عن ذلك مبشراً للشاكر الذي استعد بعروجه في مراقي العبادات إلى ملكوت العلويات لروح وريحان وجنة نعيم، ومنذراً
Onları iki kısma ayırınca, her bir kısmın cezasını/mükâfatını zikretti. Bunu soran kimseye cevap olarak sözü başlatıp, ibadet basamaklarında yüceler âlemine yükselerek rahmet, güzel rızık ve Naîm cennetine hazırlanan şükrediciyi müjdeleyerek ve
21514. Metin
للكافر الذي استعد بالهبوط في دركات المخالفات إلى التقيد بالسفليات لنزل من حميم وتصلية جحيم، مقدماً للعاصي لأن طريق النشر المشوش أفصح، وليعادل البداءة بالشاكر في أصل التقسيم ليتعادل الخوف والرجاء، وليكون الشاكر أولاً وآخراً، ولأن الانقياد بالوعيد أتم لأنه أدل على القدرة لا سيما في حق أهل الجاهلية الذين بعدت عنهم معرفة التكاليف الشرعية، وأكثر في القرآن العظيم من الدعاء بالترغيب والترهيب لأنه الذي يفهمه الجهال الذين هم أغلب الناس دون الحجج والبراهين، فإنها لا يفهمها إلا الخواص، وأكد لأجل تكذيب الكفار: {إنا} أي على ما لنا من العظمة {أعتدنا} أي هيأنا وأحضرنا بشدة وغلظة {للكافرين} أي العريقين في الكفر خاصة، وقدم الأسهل في العذاب فالأسهل ترقياً فقال: {سلاسلاً} يقادون ويرتقون بها، وقراءة من نوّن مشيرة إلى أنها عظيمة جداً، وكذا وقف أبي عمرو عليه بالألف مع المنع من الصرف {وأغلالاً} أي جوامع تجمع أيديهم إلى أعناقهم فيها فيهانون بها {وسعيراً *} أي ناراً حامية جداً شديدة الاتقاد.
isyanların derekelerine inerek süflî şeylere bağlanmak suretiyle kaynar sudan bir ziyafete ve cehenneme atılmaya hazırlanan kâfiri uyararak buyurdu. Âsiyi öne aldı, zira 'neşr-i müşevveş' (karışık sıralama) üslubu daha edebi ve fasihtir; ayrıca asıl taksimde şükredenle başlanmasına mukabil korku ve ümit dengelensin, şükreden ilk ve son olsun diye böyle yapılmıştır. Hem tehditle boyun eğdirmek daha etkilidir; zira özellikle şer'î mükellefiyetleri bilmekten uzak olan câhiliye ehli hakkında kudrete daha çok delalet eder. Yüce Kur'an'da rağbet ettirme ve korkutma yoluyla yapılan davet çokça yer almıştır; çünkü insanların çoğunluğunu oluşturan cahillerin anlayacağı şey hüccet ve deliller değil, ancak budur; zira hüccetleri yalnız seçkinler anlar. Kâfirlerin yalanlaması sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إنا} “Doğrusu biz” yani büyüklüğümüzle, {أعتدنا} “hazırladık” yani şiddet ve sertlikle hazırlayıp hazır kıldık; {للكافرين} “kâfirler için” yani özellikle küfürde kökleşmiş olanlar için. Azapta en hafif olandan başlayıp derece derece artırarak buyurdu ki: {سلاسلاً} “zincirler” onlarla sürüklenir ve bağlanırlar. Tenvinli okuyanların kıraati bunların pek muazzam olduğuna işaret eder; Ebû Amr'ın gayr-i munsarif olmasına rağmen elif ile vakfetmesi de böyledir; {وأغلالاً} “ve bukağılar” yani içlerinde ellerinin boyunlarına bağlanacağı ve bu yolla zelil kılınacakları kelepçeler [hazırladık], {وسعيراً} “ve çılgın alevli bir ateş [hazırladık]” yani son derece sıcak ve alevi pek şiddetli bir ateş.
21515. Metin
ولما أوجز في جزاء الكافر، أتبعه جزاء الشاكر وأطنب فيه
Kâfirin cezasını kısa tutunca, hemen peşinden şükredenin mükâfatını getirdi ve onda sözü uzattı.
21516. Metin
تأكيداً للترغيب، فإن النفوس بعد كسر الوعيد لها تهتز لأدنى وعد وأقله فكيف بأتمه وأجله، فقال مستأنفاً مؤكداً لتكذيب الكافر مبيناً بذكر الخمر على هذه الصفة أنهم في أنهى ما يكون من رغد العيش لأنه يلزم من شربها جميع مقدماتها ومتمماتها: {إن الأبرار} بخصوصهم من عموم الشاكرين جمع بر كأرباب جمع رب، أو بار كأشهاد جمع شاهد، وهم الذين سمت هممهم عن المستحقرات فظهرت في قلوبهم ينابيع الحكمة فأنفقوا من مساكنة الدنيا {يشربون} أي ما يريدون شربه {من كأس} أي خمر - قاله الحسن وهو اسم لقدح تكون فيه {كان مزاجها} أي الذي تمزج به {كافوراً *} أي لبرده وعذوبته وطيب عرفه، وذكر فعل الكون يدل على أن له شأناً في المزج عظيماً يكون فيه كأنه من نفس الجبلة لا كما يعهد.
Bu, teşviki pekiştirmek içindir; zira nefisler tehdit ile kırıldıktan sonra en ufak ve en az vaade bile iştiyak duyar, kaldı ki en tam ve en yüce vaat olunca nasıl olmasın! Kâfiri yalanlamayı tekit eden yeni bir söze başlayarak ve içkiyi bu vasıfla zikredip onların bolluk ve refahın zirvesinde olduklarını bildirerek buyurdu; zira o içkiyi içmek onun bütün öncü ve tamamlayıcı unsurlarını gerektirir: {إن الأبرار} “Şüphesiz iyiler” şükredenlerin geneli içinden has olanlar... 'Rabb'in çoğulunun 'erbâb' olması gibi 'berr'in veya 'şâhid'in çoğulunun 'eşhâd' olması gibi 'bârr'ın çoğuludur. Bunlar, himmetleri değersiz şeylerden yücelmiş, kalplerinde hikmet pınarları fışkırmış ve dünyaya yerleşmekten vazgeçmiş kimselerdir; {يشربون} “içerler” yani içmek istedikleri şeyi içerler, {من كأس} “bir kadehten” yani içkiden -bunu Hasan [el-Basrî] söylemiştir-; kadeh, içinde içki bulunan kap için kullanılan bir isimdir; {كان مزاجها} “karışımı olan” yani kendisiyle karıştırılan şey olan, {كافوراً} “kâfur [olan bir kadehten içerler]” yani serinliği, tatlılığı ve güzel kokusu sebebiyle. 'Kâne' (oluş) fiilinin zikredilmesi, karışımdaki durumunun alışılageldik şekilde değil, sanki onun kendi tabiatındanmış gibi muazzam bir mahiyette olduğuna delalet eder.
21517. Metin
ولما كان الكافور أعلى ما نعهده جامداً، بين أنه هناك ليس كذلك، فقال مبدلاً من «كافور» : {عيناً يشرب بها} أي بمزاجها
Bizim bildiğimiz kâfur donuk/katı maddelerin en üstünü olduğu için, oradakinin öyle olmadığını beyan ederek 'kâfur' kelimesinden bedel olarak şöyle buyurdu: {عيناً يشرب بها} “Bir pınardan ki ondan içerler” yani onun karışımından
21518. Metin
كما تقول: شربت الماء بالعسل {عباد الله} أي خواص الملك الأعظم وأولياؤه أي شراب أرادوه.
nitekim 'Suyu bal ile içtim' denilmesi gibi; {عباد الله} “Allah'ın kulları” yani en büyük Melik'in has kulları ve velîleri, diledikleri her içeceği [ondan içerler].
21519. Metin
ولما كان المزاج يتكلف لنقله قال: {يفجرونها تفجيراً *} أي حال كونهم يشققونها ويجرونها بغاية الكثرة إجراء حيث أرادوا من مساكنهم وإن علت وغيرها.
Karışımın taşınması bir külfet gerektirdiğinden şöyle buyurdu: {يفجرونها تفجيراً} “onu fışkırttıkça fışkırtırlar” yani onu diledikleri gibi yararak, yüksekte de olsa meskenlerinden ve başka yerlerden diledikleri yere son derece bol bir şekilde akıtırlar.
21520. Metin
ولما ذكر جزاءهم على برهم المبين لشكرهم، أتبعه تفصيله فقال مستأنفاً بياناً لأن شكرهم بالتعظيم لأمر الله والشفقة على خلق الله وعمارة الظاهر والباطن لأنهم جمعوا بين كرم الطبع ولطافة المزاج الحامل على تجويز الممكن المقتضي للإيمان بالغيب: {يوفون} أي على سبيل الاستمرار {بالنذر} وهذا كناية عن وفائهم بجميع أنحاء العبادة لأن من وفى بما أوجبه على نفسه كان بما أوجبه الله من غير واسطة أوفى، ويجوز أن يكون النذر كل ما تقدم إليهم فيه سبحانه.
Şükürlerini ortaya koyan iyiliklerine karşılık mükâfatlarını zikredince, hemen ardından bunun detayını getirdi. Onların şükrünün Allah'ın emrini tazim, Allah'ın yarattıklarına şefkat, zahiri ve batını imar etmekle olduğunu beyan sadedinde yeni bir cümleye başladı; zira onlar, gayba imanı gerektiren mümkünü caiz görmeyi sağlayan fıtrat cömertliği ve mizaç letafetini kendilerinde birleştirmişlerdir: {يوفون} “Onlar yerine getirirler” yani sürekli bir şekilde, {بالنذر} “adağı”. Bu, ibadetin her çeşidini yerine getirmelerinden kinayedir; zira kendi kendine vacip kıldığı şeyi ifa eden kimse, Allah'ın hiçbir aracı olmaksızın farz kıldığı şeyi daha öncelikle ifa eder. Nezrin (adağın), Yüce Allah'ın onlara emrettiği her şey olması da caizdir.
21521. Metin
ولما دل وفاؤهم على سلامة طباعهم، قال عاطفاً دلالة على جمعهم للأمرين المتعاطفين فهم يفعلون الوفاء لا لأجل الخوف بل لكرم الطبع: {ويخافون} أي مع فعلهم للواجبات {يوماً كان} أي كوناً هو في
Sözlerinde durmaları tabiatlarının selametine delalet edince; birbirine atfedilen iki hususu birleştirdiklerine, yani vefayı korkudan ötürü değil fıtrat cömertliğinden ötürü yaptıklarına delalet etmek üzere atıfla şöyle buyurdu: {ويخافون} “ve korkarlar” yani farzları ifa etmekle birlikte korkarlar, {يوماً كان} “bir günden ki onun...” yani kendi yaratılışında
21522. Metin
جبلته {شره} أي ما فيه من الشدائد {مستطيراً *} أي موجود الطيران وجوداً كأنه بغاية الرغبة فيه فهو في غاية الانتشار، والخوف أدل دليل على عمارة الباطن، قالوا: وما فارق الخوف قلباً إلا خرب، من خاف أدلج، ومن أدلج المنزل، فالخوف لاجتناب الشر والوفاء لاجتلاب الخير.
olan, {شره} “şerri” yani içindeki şiddet ve dehşetler, {مستطيراً} “yayılmış olan [bir günden korkarlar]” yani sanki son derece rağbet görüyormuşçasına uçup yayılmış, alabildiğine yaygınlaşmıştır. Korku, bâtının mamur olduğuna en büyük delildir. Demişlerdir ki: 'Korku hangi kalpten ayrıldıysa o kalp harap olmuştur.' Korkan kimse geceleyin yola koyulur; geceleyin yola koyulan da menziline ulaşır. Korku şerden sakınmak, vefa ise hayrı elde etmek içindir.
21523. Metin
ولما كان من خاف شيئاً سعى في الأمن منه بكل ما عساه ينفع فيه، وكان قد ذكر تذرعهم بالواجب، أتبعه المندوب دلالة على أنهم لا ركون لهم إلى الدنيا ولا وثوق بها، فقد جمعوا إلى كرم الطبع بالوفاء ورقة القلب شرف النفس بالانسلاخ من الفاني فقال: {ويطعمون الطعام} أي على حسب ما يتيسر لهم من عال ودون على الدوام. ولما كان الإنسان قد يسمح بما لا يلذ له قال: {على حبه} أي حبه إياه حباً هو في غاية المكنة منهم والاستعلاء على قلوبهم لقلته وشهوتهم له وحاجتهم إليه كما قال تعالى: {لن تنالوا البر حتى تنفقوا مما تحبون} [آل عمران: ٩٢] ليفهم أنهم للفضل أشد بذلاً، ولهذا قال ﷺ: «لو أنفق أحدكم مثل أحد ذهباً ما بلغ مد أحدهم أي الصحابة ﵃ ولا نصيفه» لقلة الموجود إذ ذاك وكثرته
Bir şeyden korkan kimse, fayda vermesi muhtemel her yolla ondan güvende olmaya çalışacağından ve [Cenâb-ı Hak] onların farzlara sarılmalarını zikretmiş olduğundan; dünyaya hiçbir meyillerinin ve güvenlerinin bulunmadığına delalet etmesi için farzın ardından mendubu getirdi. Zira onlar vefa ile gelen tabiat cömertliğine ve kalp inceliğine, fani olandan sıyrılmakla elde edilen nefis şerefini de eklemişlerdir; buyurdu ki: {ويطعمون الطعام} “Ve yemeği yedirirler” yani sürekli olarak ellerine geçen iyisinden ve azından ikram ederler. İnsan bazen kendisinin hoşlanmadığı şeyi verebildiği için şöyle buyurdu: {على حبه} “ona olan sevgilerine rağmen” yani azlığı, ona olan iştahları ve ihtiyaçları sebebiyle kalplerine son derece hâkim ve baskın olan sevgisine rağmen [yedirirler]. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {لن تنالوا البر حتى تنفقوا مما تحبون} “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz” [Âl-i İmrân: 92]. Böylece fazlalıktan olanı daha bir şevkle verdikleri anlaşılsın. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 'Sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların (sahâbîlerin radıyallâhu anhüm) bir müddüne (avuç dolusuna) ve hatta yarısına bile ulaşamaz.' Çünkü o dönemde mevcut azdı,
21524. Metin
بعد {مسكيناً} أي محتاجاً احتياجاً يسيراً، فصاحب الاحتياج الكثير أولى {ويتيماً} أي صغيراً لا أب له ذكراً كان أو أنثى {وأسيراً *} أي في أيدي الكفار أي أعم من ذلك، فيدخل فيه المملوك والمسجون والكافر الذي في أيدي المسلمين، وقد نقل في غزوة بدر أن بعض الصحابة ﵃ كان يؤثر أسيره على نفسه بالخبز، وكان الخبز إذ ذاك عزيزاً حتى كان ذلك الأسير يعجب من مكارمهم حتى كان ذلك مما دعاه إلى الإسلام، وذلك لأن النبي ﷺ لما دفعهم إليهم قال: «استوصوا بهم خيراً» ومن حكم الأسير الحقيقي كل مضرور يفعلون ذلك والحال أنهم يقولون بلسان الحال أو القال إن احتيج إليه إزاحة لتوهم المن أو توقع المكافأة مؤكدين إشارة إلى أن الإخلاص أمر عزيز لا يكاد أحد يصدق أنه يتأتى لأحد: {إنما نطعمكم} أيها المحتاجون {لوجه الله} أي لذات الملك الذي استجمع الجلال والإكرام لكونه أمرنا بذلك، وعبر به لأن الوجه يستحيى منه ويرجى ويخشى عند رؤيته.
sonradan çoğaldı; {مسكيناً} “yoksula” yani az bir ihtiyacı olan kimseye; o halde çok ihtiyacı olan daha önceliklidir; {ويتيماً} “yetime” yani erkek veya kız olsun babası olmayan küçüğe, {وأسيراً} “ve esire” yani kâfirlerin elinde olana yahut bundan daha genel olarak köle, mahpus ve Müslümanların elindeki kâfire [yedirirler]. Bedir Gazvesi'nde bazı sahâbîlerin radıyallâhu anhüm ellerindeki ekmeği kendi nefislerine tercih ederek esirlerine verdikleri nakledilmiştir; o günlerde ekmek pek kıymetliydi, öyle ki esir onların bu cömertliğine hayran kalmış ve bu durum onun İslam'a girmesine vesile olmuştur. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem esirleri onlara teslim ettiğinde: 'Onlara hayırla muamele etmenizi tavsiye ederim' buyurmuştu. Hakiki esirin hükmüne her darda kalmış kimse dahildir. Başa kakma vehmini veya bir karşılık beklentisini ortadan kaldırmak için, ihlasın pek kıymetli bir şey olup bir kimseden sadır olacağına neredeyse hiç kimsenin inanmayacağına işaretle tekit ederek, hal diliyle veya gerekirse söz diliyle şöyle derken bunu yaparlar: {إنما نطعمكم} “Biz sizi doyuruyoruz” ey muhtaçlar, {لوجه الله} “yalnızca Allah rızası için” yani celâl ve ikram sahibi olan Melik'in bizzat zatı için, sırf O bize bunu emrettiği için [doyuruyoruz]. 'Vech' (yüz) ifadesi kullanılmıştır; çünkü görüldüğünde kendisinden hayâ edilen, umulan ve korkulan vechdir.
21525. Metin
ولما أثبتوا بهذا الإخلاص، حققوه بنفي ما يغير فيه، وفسروه
Bu ihlası ortaya koyunca, onu bozacak şeyleri nefyederek pekiştirdiler ve
21526. Metin
لما لا يكون إلا به فقالوا: {لا نريد منكم} أي لأجل ذلك {جزاء} أي لنا من أعراض الدنيا {ولا شكوراً *} بشيء من قول ولا فعل، وكأنه اختير هذا المصدر المزيد كالدخول والخروج والقعود إيماءً إلى أن المنفي ما يتكلف له، وأما مثل المحبة والدعاء فلا، ولو أرادوا شيئاً من ذلك لما كان لله، وروي في سبب نزول هذه الآية: «أن علياً وابنيه وأمهما فاطمة ﵃ أجمعين آثروا على أنفسهم ثلاثة أيام، وأصبحوا الرابع يرتعشون، فلما رآهم النبي ﷺ ساءه ذلك، فأتاه جبريل ﵊ بهذه السورة مهنئاً له بها» ولا يستبعد الصبر على الجوع هذه المدة لأنه ربما كانت للنفس هيئة قوية من استغراق في محبة الله تعالى أو غير ذلك، فهبطت إلى البدن فشغلت الطبيعة عن تحليل الأجزاء فلا يحصل الجوع كما أنا نشاهد الإنسان يبقى في المرض الحاد مدة من غير تناول شيء من غذاء ولا يتأثر بدنه لذلك، فلا بدع أن تقف الأفعال الطبيعية في حق بعض السالكين وهو أحد القولين في قول النبي ﷺ «إني أبيت عند ربي يطعمني ويسقيني» .
ancak onunla gerçekleşebilecek olan hususla tefsir ederek şöyle dediler: {لا نريد منكم} “Sizden istemeyiz” yani bundan dolayı [istemeyiz], {جزاء} “bir karşılık” yani dünya menfaatlerinden bize ait bir karşılık, {ولا شكوراً} “ne de bir teşekkür [isteriz]” ne söz ne de fiil olarak hiçbir şey istemeyiz. 'Duhûl', 'hurûc' ve 'kuûd' gibi zâid harfli bu masdarın seçilmesi, nefiy olunan şeyin külfetle yapılan şeyler olduğuna, sevgi ve dua gibi şeylerin ise buna dahil olmadığına işaret gibidir; zira bunlardan birini isteselerdi bu Allah için olmazdı. Bu ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle rivayet edilmiştir: 'Ali, iki oğlu ve anneleri Fâtıma radıyallâhu anhüm ecmaîn üç gün boyunca [yiyeceklerini] nefislerine tercih edip başkasına verdiler ve dördüncü gün açlıktan titrer halde sabahladılar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları bu halde görünce bu durum onu üzdü; bunun üzerine Cibrîl aleyhisselâm bu sure ile onu tebrik ederek geldi.' Bu kadar süre açlığa sabretmek uzak görülmemelidir; çünkü nefis, Yüce Allah'ın sevgisine dalmak veya başka bir sebeple güçlü bir hale bürünür ve bedene hâkim olarak tabiatı parçaları ayrıştırmaktan meşgul eder, böylece açlık hissi oluşmaz. Nitekim şiddetli bir hastalık geçiren insanın hiçbir gıda almadan günlerce kaldığını ve bedeninin bundan etkilenmediğini müşahede etmekteyiz. Dolayısıyla bazı sâlikler hakkında tabiî fiillerin durması yadırganacak bir şey değildir; bu durum, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in 'Ben Rabbimin katında gecelerim; O beni yedirir ve içirir' buyruğu hakkındaki iki görüşten biridir.
21527. Metin
ولما كانت الأنفس مجبولة على حب الجزاء والثناء، فكان لا يكاد يصدق أحد أن أحداً يفعل ما لا يقصد به شيئاً من ذلك، وكان
Nefisler mükâfat ve övgüyü sevmeye meyilli yaratıldığından, hiç kimse bir başkasının bunlardan hiçbirini kastetmeksizin bir iş yapacağına neredeyse inanmaz; ve
21528. Metin
الله ﷾ قد منَّ علينا بأن جعل العبادة لأجل خوفه ورجائه لا يقدح في الإخلاص، عللوا قولهم هذا على وجه التأكيد بقولهم: {إنا نخاف} ولما كان الخوف من المحسن بالنظر إلى إحسانه موجباً للخوف منه بالنظر إلى عزه وجبروته وسلطانه من باب الأولى قالوا: {من ربنا} أي الخالق لنا المحسن إلينا {يوماً} أي أهوال يوم هو - في غاية العظمة، وبينوا عظمته بقولهم: {عبوساً} أي ضيقاً - قاله ابن عباس ﵄، نسبوا العبوس إليه لأنه في شدته كالأسد الغضوب، فهو موجب لعبوس الوجوه فيه أو هو لعبوس أهله ك «ليله قائم ونهاره صائم وعيشة راضية» {قمطريراً *} أي طويلاً - قاله ابن عباس ﵄، أو شديد العبوس مجتمع الشر كالذي يجمع ما بين عينيه - مأخوذ من القطر لأن يومه يكون عابساً، وزيد فيه الميم وبولغ فيه بالصيغة، وهو يوم القيامة، يقال: اقمطر اليوم فهو مقمطر - إذا كان صعباً شديداً.
Yüce Allah, ibadetin kendi korkusu ve umudu için yapılmasını ihlasa halel getirmeyen bir durum kılarak bize lütufta bulunduğundan, bu sözlerini tekit yoluyla gerekçelendirip şöyle dediler: {إنا نخاف} “Doğrusu biz korkarız”. İyilik edenden, sırf ihsanı sebebiyle korkmak; O'nun izzeti, ceberûtu ve hâkimiyeti sebebiyle korkmayı evleviyetle gerektirdiğinden şöyle dediler: {من ربنا} “Rabbimizden” yani bizi yaratan ve bize ihsan eden [Rabbimizden], {يوماً} “bir günden” yani son derece dehşetli bir günün korkularından [korkarız]. O günün dehşetini şu sözleriyle beyan ettiler: {عبوساً} “yüzleri asacak [bir günden]” yani daraltıcı ve sıkıntılı -bunu İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ söylemiştir-; şiddeti bakımından öfkeli bir aslana benzediği için yüz asmayı güne nispet etmişlerdir; dolayısıyla o gün, içindeki yüzlerin asılmasına sebeptir yahut 'gecesi kâim, gündüzü sâim' ve 'hoşnut bir yaşayış' ifadelerinde olduğu gibi o günün ehlinin yüz asmasıdır; {قمطريراً} “pek çatık ve çetin [bir günden]” yani uzun -bunu İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ söylemiştir-; yahut iki kaşının arasını çatan kimse gibi son derece yüz ekşitici, şerri bir araya toplanmış [bir gün]. 'Katar' kökünden alınmıştır, çünkü onun günü asıktır; 'mîm' harfi ziyade edilmiş ve sîgasıyla mübalağa yapılmıştır. Bu, kıyamet günüdür. Gün çetin ve zorlu olduğunda 'İkmeterra'l-yevm fe-hüve mukmatirr' denir.
21529. Metin
ولما كان فعلهم هذا خالصاً لله، سبب عنه جزاءهم فقال مخبراً أنه دفع عنهم المضار وجلب لهم المسار: {فوقاهم الله} أي الملك الأعظم بسبب خوفهم {شر ذلك اليوم} أي العظيم، وأشار إلى نعيم الظاهر بقوله: {ولقّاهم} أي تلقية عظيمة فيه وفي غيره {نضرة}
Onların bu ameli Allah için ihlaslı olunca, [Allah] bunun karşılığı olan mükâfatlarını bildirerek zararları onlardan savdığını ve sevinçleri onlara getirdiğini haber verip şöyle buyurdu: {فوقاهم الله} “Allah da onları korumuştur” yani korkuları sebebiyle en büyük Melik olan [Allah onları korumuştur], {شر ذلك اليوم} “o günün şerrinden” yani o büyük günün [şerrinden korumuştur]. Zahirî nimete ise şu buyruğuyla işaret etti: {ولقّاهم} “ve onlara bahşetmiştir” yani o günde ve diğer zamanlarda pek büyük bir erişmeyle eriştirmiştir, {نضرة} “bir parlaklık”
21530. Metin
أي حسناً ونعمة تظهر على وجوههم وعيشاً هنيئاً، وإلى نعيم الباطن بقوله: {وسروراً *} أي دائماً في قلوبهم في مقابلة خوفهم في الدنيا وعبوس الكفار في الآخرة وخزيهم - وهذا يدل على أن وصف اليوم بالعبوس للدلالة على المبالغة في عبوس أهله، وأشار إلى المسكن بقوله: {وجزاهم بما صبروا} أي بسبب ما أوجدوه من الصبر على العبادة من لزوم الطاعة واجتناب المعصية ومنع أنفسهم الطيبات وبذل المحبوبات {جنة} أي بستاناً جامعاً يأكلون منه ما يشتهون جزاء على ما كانوا يطعمون. ولما ذكر ما يكسو الباطن، ذكر ما يكسو الظاهر فقال: {وحريراً *} أي هو في غاية العظمة.
yani yüzlerinde beliren bir güzellik ve nimet ile afiyet dolu bir hayat [bahşetmiştir]; bâtınî nimete ise şu buyruğuyla işaret etti: {وسروراً} “ve bir sevinç [bahşetmiştir]” yani dünyadaki korkularına, kâfirlerin ise ahiretteki yüz asıklığına ve rezilliğine karşılık kalplerinde daimi bir ferahlık [vermiştir]. Bu da günün 'abûs' (yüz asıcı) olarak nitelenmesinin, o günün ehlinin yüzlerinin asılmasındaki mübalağaya delalet ettiğini gösterir. Barınaklarına ise şu buyruğuyla işaret etti: {وجزاهم بما صبروا} “Ve sabretmelerine karşılık onlara mükâfat olarak vermiştir” yani itaate sarılmak, günahtan kaçınmak, nefislerini lezzetlerden menedip sevdikleri şeyleri infak etmek suretiyle ibadet üzere gösterdikleri sabır sebebiyle, {جنة} “bir cennet” yani [dünyada] yedirdiklerine karşılık canlarının çektiği her şeyi yiyecekleri, her şeyi cem eden bir bahçe [vermiştir]. Bâtını giydiren şeyi zikredince, zahiri giydireni de zikrederek şöyle buyurdu: {وحريراً} “ve ipek [vermiştir]” yani son derece muazzam bir ipek.
21531. Metin
ولما ذكر أنه كفاهم المخوف وحباهم الجنة، أتبعه حالهم فيها وحالها فقال دالاًّ على راحتهم الدائمة: {متكئين فيها} أي لأن كل ما أرادوه حضر إليهم من غير حاجة إلى حركة أصلاً، ودل على الملك بقوله {على الأرآئك} أي الأسرة العالية التي في الحجال، لا تكون أريكة إلا مع وجود الحجلة، وقال بعضهم: هي السرير المنجد في قبة عليه شواره ونجده أي متاعه، وهي مشيرة إلى الزوجات لأن العادة جارية بأن الأرائك لا تخلو عنهن بل هي لهن لاستمتاع الأزواج بهن فيها.
Korkulan şeylerden onları koruduğunu ve cenneti onlara lütfettiğini zikredince, ardından onların cennetteki ve cennetin de onlardaki durumunu zikrederek kesintisiz rahatlıklarına delalet sadedinde şöyle buyurdu: {متكئين فيها} “Orada yaslanmış olarak” yani arzu ettikleri her şey hiçbir harekete gerek kalmaksızın önlerine geldiği için [yaslanırlar]; mülk ve hâkimiyete ise şu buyruğuyla delalet etti: {على الأرآئك} “koltuklar üzerine” yani çadırlar/odalar içindeki yüksek tahtlar üzerine [yaslanırlar]. Kubbeli ve perdeli çadır olmadıkça ona 'erîke' denmez. Bazıları şöyle demiştir: O, süslü eşyaları ve döşekleri bulunan bir kubbe içindeki döşenmiş tahttır. Bu kelime zevcelere de işaret eder; zira adet olduğu üzere bu tahtlar kadınlardan hâlî olmaz, bilakis eşlerin onlarla zevklenmesi için onlara aittir.
21532. Metin
ولما كانت بيوت الدنيا وبساتينها تحتاج إلى الانتقال منها
Dünya evleri ve bahçeleri, sıcaktan veya soğuktan dolayı
21533. Metin
من موضع إلى موضع لأجل الحر أو البرد، بين أن جميع أرض الجنة وغرفها سواء في لذة العيش وسبوغ الظل واعتدال الأمر، فقال نافياً ضر الحر ثم البرد: {لا يرون فيها} أي بأبصارهم ولا بصائرهم أصلاً {شمساً} أي ولا قمراً {ولا} أي ولا يرون فيها أيضاً ببصائرهم أي لا يحسون بما يسمى {زمهريراً *} أي برداً شديداً مزعجاً ولا حراً، فالآية من الاحتباك: دل بنفي الشمس أولاً على نفي القمر، لأن ظهوره بها لأن نوره اكتساب من نور الشمس، ودل بنفي الزمهرير الذي هو سبب البرد ثانياً على نفي الحر الذي سببه الشمس، فأفاد هذا أن الجنة غنية عن النيرين، لأنها نيرة بذاتها وأهلها غير محتاجين إلى معرفة زمان لأنه لا تكليف فيها بوجه، وأنها ظليلة ومعتدلة دائماً لأن سبب الحر الآن قرب الشمس من مسامته الرؤوس، وسبب البرد بعدها عن ذلك.
bir mekândan diğerine geçmeyi gerektirdiğinden; cennetin bütün zemin ve odalarının yaşama lezzeti, gölgesinin bolluğu ve durumun dengesi bakımından eşit olduğunu beyan etti. Önce sıcağın, sonra da soğuğun zararını nefyederek şöyle buyurdu: {لا يرون فيها} “Orada görmezler” yani ne gözleriyle ne de basiretleriyle hiçbir şekilde görmezler, {شمساً} “ne bir güneş” yani ne de bir ay [görürler], {ولا} “ne de” yani orada basiretleriyle de görmezler, yani şu isimle anılan şeyi hissetmezler: {زمهريراً} “dondurucu bir soğuk [görürler]” yani ne rahatsız edici şiddetli bir soğuk ne de bir sıcak hissederler. Bu ayette 'ihtibâk' sanatı vardır: Önce güneşin nefyi ile ayın da nefyi anlaşılmıştır; zira ayın parlaması güneş iledir, çünkü onun nuru güneşin nurundan iktibastır. İkinci olarak da soğuğun sebebi olan zemherîrin nefyi ile sebebi güneş olan sıcağın nefyi anlaşılmıştır. Bu da gösterir ki cennet iki ışık kaynağına (güneş ve aya) muhtaç değildir; zira o bizzat aydınlıktır ve cennet ehli zamanı bilmeye de muhtaç değildir, çünkü orada hiçbir şekilde mükellefiyet yoktur; ayrıca cennet daima gölgeli ve ılımandır, çünkü sıcağın sebebi güneşin tam baş ucuna yaklaşması, soğuğun sebebi ise oradan uzaklaşmasıdır.
21534. Metin
ولما كانت ترجمة هذا كما مضى: جنة ظليلة ومعتدلة، عطف عليه بالواو دلالة على تمكن هذا الوصف وعلى اجتماعه مع ما قبله قوله: {ودانية} أي قريبة من الارتفاع {عليهم ظلالها} من غير أن يحصل منها ما يزيل الاعتدال {وذللت قطوفها} جمع قطف بالكسر
Bunun meali daha önce geçtiği gibi 'gölgeli ve ılıman bir cennet' olunca; bu vasfın sağlamlığına ve öncekiyle bir arada bulunduğuna delalet etmek üzere 'vâv' ile atfederek şöyle buyurdu: {ودانية} “Ve pek yakındır” yani yüksekten yakındır, {عليهم ظلالها} “onların üzerine gölgeleri” ondan ılımanlığı giderecek hiçbir şey olmaksızın; {وذللت قطوفها} “ve meyveleri boyun eğdirilmiştir” 'kıtf'ın çoğuludur,
21535. Metin
وهو العنقود واسم للثمار المقطوفة أي المجنية {تذليلاً *} أي سهل تناولها تسيهلاً عظيماً لا يرد اليد عنها بعد ولا شوك لكل من يريد أخذها على أي حالة كان من اتكاء وغيره، فإن كانوا قعوداً تدلت إليهم، وإن كانوا قياماً وكانت على الأرض ارتقت إليهم، وهذا جزاء لهم على ما كانوا يذللون أنفسهم لأمر الله.
salkım demektir ve toplanmış, derilmiş meyvelerin adıdır; {تذليلاً} “kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmıştır” yani yaslanmış veya başka hangi halde olursa olsun onu almak isteyen herkes için uzaklık veya diken eli ondan çevirmeyecek şekilde toplanması son derece kolaylaştırılmıştır. Şayet oturuyorlarsa meyveler onlara doğru sarkar; şayet ayaktaysalar ve meyve yerdeyse onlara doğru yükselir. Bu da vaktiyle nefislerini Allah'ın emrine boyun eğdirmelerine karşılık bir mükâfattır.
21536. Metin
ولما كان الدوران بالآنية متجدداً، عبر فيه بالمضارع، وبناه للمفعول أيضاً لأنه المقصود مطلقاً من غير تعيين طائف فقال: {ويطاف} أي من أيّ طائف كان لكثرة الخدم {عليهم بآنية} جمع إناء جزاء على طوافهم على المحتاجين بما يصلحهم.
Kaplarla dolaşılma işi sürekli yenilendiğinden muzâri (geniş/şimdiki zaman) sîgası ile ifade etti; ayrıca dolaşan kimse tayin edilmeksizin mutlak olarak maksat bu olduğundan meçhul (edilgen) bina kılarak şöyle buyurdu: {ويطاف} “Dolaştırılır” yani hizmetçilerin çokluğundan ötürü dolaşan herhangi bir hizmetçi tarafından, {عليهم بآنية} “üzerlerine kaplarla” 'inâ' kelimesinin çoğuludur; dünyada muhtaçların etrafında onların işine yarayacak şeylerle dolaşmalarına bir karşılık olarak [böyle yapılır].
21537. Metin
ولما كان مقصود هذه السورة ترهيب الإنسان الموبخ في سورة القيامة من الكفر، وكان الإنسان أدنى أسنان المخاطبين في مراتب الخطاب، اقتصر في الترغيب في شرف الآنية على الفضة دون الذهب المذكور في فاطر والحج المعبر فيهما بالناس، فلعل هذا لصنف وذاك لصنف - أعلى منه مع إمكان الجمع والمعاقبة، وأما من هو أعلى من هذين الصنفين من الذين آمنوا ومن فوقهم فلهم فوق هذين الجوهرين من الجواهر ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على
Bu surenin maksadı, Kıyâme Suresi'nde azarlanan insanı küfürden sakındırmak olduğundan ve insan da hitap mertebelerinde muhatapların en alt tabakasını teşkil ettiğinden; kapların şerefine teşvik hususunda, 'en-Nâs' (insanlar) lafzıyla ifade edilen Fâtır ve Hac surelerinde zikredilen altından değil de sadece gümüşten bahsetmekle yetinilmiştir. Zira bir araya getirilme ve nöbetleşe kullanılma imkânı bulunmakla birlikte, belki de bu bir sınıfa, öteki ise ondan daha üstün bir sınıfa mahsustur. İman edenlerden bu iki sınıfın da üstünde olanlara ve onların da fevkindekilere gelince; onlar için bu iki cevherin de ötesinde, ne bir gözün gördüğü ne bir kulağın işittiği ne de
21538. Metin
قلب بشر فقال: {من فضة} أي اسمه ذلك، وأما الحقيقة فأين الثريا من يد المتناول.
bir beşerin kalbine gelen cevherler vardır. Bu sebeple: {من فضة} “Gümüşten” yani ismi böyledir, hakikati ise Süreyya yıldızının ona uzanan elden uzaklığı gibidir [ulaşılamaz derecede yücedir].
21539. Metin
ولما جمع الآنية خص فقال: {وأكواب} جمع كوب وهو كوز لا عروة له، فيسهل الشهرب منه من كل موضع فلا يحتاج عند التناول إلى إدارة {كانت} أي تلك الأكواب كوناً هو من جبلتها {قواريراً *} أي كانت بصفة القوارير من الصفاء والرقة والشفوف والإشراق والزهارة، جمع قارورة وهي ما قر فيه الشراب ونحوه من كل إناء رقيق صاف، وقيل: هو خاص بالزجاج.
Kapları genel olarak zikrettikten sonra özele geçip şöyle buyurdu: {وأكواب} “ve kupalarla” 'Kûb' kelimesinin çoğuludur; kulpu olmayan bir testidir, böylece her tarafından içmek kolay olur ve alırken çevirmeye ihtiyaç duyulmaz; {كانت} “olmuşlardır” yani o kupalar fıtratı gereği öyle bir yapıdadır ki {قواريراً} “billurdan [olmuşlardır]” yani saflık, incelik, şeffaflık, parlaklık ve ışıltı bakımından billur (cam) vasfındadır. 'Kavârîr' kelimesi 'kârûra'nın çoğuludur; bu da ince ve berrak olan ve içine içecek vb. şeylerin konulduğu her kabın adıdır. Bir görüşe göre ise sadece cama hastır.
21540. Metin
ولما كان هذا رأس آية، وكان التعبير بالقارورة ربما أفهم أو أوهم أنها من الزجاج، وكان في الزجاج من النقص سرعة الانكسار لإفراط الصلابة، قال معيداً للفظ أول الآية الثانية، تأكيداً للاتصاف بالصالح من أوصاف الزجاج وبياناً لنوعها: {قواريراً من فضة} أي فجمعت صفتي الجوهرين المتباينين: صفاء الزجاج وشفوفه وبريقه وبياض الفضة وشرفها ولينها، وقراءة من نوّن الاثنين صارفاً ما من حقه المنع مشيرة إلى عظمتها وامتداد كثرتها وعلوها في الفضل والشرف، وقراءة ابن كثير في الاقتصار على تنوين الأول للتنبيه على أنه رأس آية والثاني أول التي بعدها مع إفهام العظمة لأن الثاني إعادة للأول لما
Burası bir ayet sonu olduğundan ve kârûra (billur) ifadesi onların camdan olduğunu düşündürebileceğinden ya da böyle bir vehim doğurabileceğinden, camda ise aşırı sertlikten ötürü çabuk kırılma kusuru bulunduğundan; camın iyi vasıflarını taşıdığını tekit etmek ve türünü beyan etmek üzere ikinci ayetin başında aynı lafzı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {قواريراً من فضة} “Gümüşten billurlar [şeklindedir]” Yani bu kaplar iki zıt cevherin vasıflarını kendinde toplamıştır: Camın berraklığı, şeffaflığı ve parıltısı ile gümüşün beyazlığı, şerefi ve yumuşaklığı. Gayrimunsarif (tenvin almayan) olması gereken her iki kelimeyi tenvinle okuyanların kıraati; onların büyüklüğüne, çokluğunun enginliğine, fazilet ve şerefteki yüceliğine işaret eder. İbn Kesîr'in yalnızca birincisini tenvinlemesi ise onun bir ayet sonu olduğuna ve ikincisinin de bir sonraki ayetin başı olduğuna dikkat çekmek içindir; bununla birlikte azamet manası da anlaşılır, zira ikincisi daha önce geçen
21541. Metin
تقدم من الإفادة، فكأنه منون، ووقف أبو عمرو على الأول بالألف مع المنع من الصرف لأن ذلك كاف في الدلالة على أنه رأس آية.
faydaya binaen birincinin tekrarıdır, dolayısıyla sanki o da tenvinli gibidir. Ebû Amr ise ayet sonu olduğuna delalet etmesi bakımından yeterli olduğu için gayrimunsarif kabul ederek birincisinde elif ile vakfetmiştir.
21542. Metin
ولما كان الإنسان لا يجب أن يكون الإناء ولا ما فيه من مأكول أو مشروب زائداً عن حاجته ولا ناقصاً عنها قال: {قدروها} أي في الذات والصفات {تقديراً *} أي على مقادير الاحتياج من غير زيادة ولا نقص لأن ما أراد كل منها كان، لا كلفة ولا كدر ولا نقص.
İnsan, kabın da içindeki yiyecek veya içeceğin de ihtiyacından ne fazla ne de eksik olmasını istemeyeceğinden şöyle buyurdu: {قدروها} “Onu takdir etmişlerdir” yani zatında ve sıfatlarında, {تقديراً} “ölçülü bir takdir ile” yani hiçbir fazlalık ve eksiklik olmaksızın tam ihtiyaç ölçüsünce [belirlemişlerdir]; çünkü her birinin dilediği şey olmuştur, hiçbir külfet, keder ve eksiklik yoktur.
21543. Metin
ولما ذكر الأكواب، أتبعها غايتها فقال تخصيصاً بالعطف على ما تقديره: يسقون فيها ما تشتهي أنفسهم وتلذ أعينهم: {ويسقون} ممن أرادوه من خدمهم الذين لا يحصون كثرة {فيها} أي الجنة أو تلك الأكواب {كأساً} أي خمراً في إناء {كان مزاجها} على غاية الإحكام {زنجبيلاً *} هو في غاية اللذة، وكانت العرب تستلذ الشراب الممزوج به لهضمه وتطييبه الطعم والنكهة.
Kupaları zikrettikten sonra onların gayesini peşinden getirerek, takdiri 'Orada canlarının çektiği ve gözlerinin lezzet aldığı şeylerden içirilirler' şeklinde olan ifadeye atfen ve hususileştirerek şöyle buyurdu: {ويسقون} “Ve içirilirler” sayılamayacak kadar çok olan hizmetçilerinden diledikleri kimseler tarafından, {فيها} “orada” yani cennette veya o kupalarda, {كأساً} “bir kadeh” yani kap içindeki şarap, {كان مزاجها} “onun karışımı olmuştur” son derece mükemmel bir biçimde, {زنجبيلاً} “zencefil [olmuştur]” son derece lezzetlidir. Araplar hazmı kolaylaştırması, tadı ve kokuyu güzelleştirmesi sebebiyle zencefil karıştırılmış içecekten pek lezzet alırlardı.
21544. Metin
ولما كان الزنجبيل عندنا شجراً يحتاج في تناوله إلى علاج، أبان أنه هناك عين لا يحتاج في صيرورته زنجبيلاً إلى أن تحيله الأرض بتخميره فيها حتى يصير شجراً ليتحول عن طعم الماء إلى طعم الزنجبيل خرقاً للعوائد
Zencefil bizde tüketilmek için işlenmesi gereken bir bitki/ağaç olduğundan; orada, suyun tadından zencefilin tadına dönüşmesi için toprağın onu mayalayıp ağaç haline getirmesine gerek duymayan, alışılagelmişin dışında (harikulade) bir pınar olduğunu beyan etmek üzere
21545. Metin
فقال: {عيناً فيها} أي الجنة يمزج فيها شرابهم كما يمزج بالماء.
şöyle buyurdu: {عيناً فيها} “Orada bir pınardır” yani cennette bir pınardır ki, içecekleri su ile karıştırıldığı gibi ondan da karıştırılır.
21546. Metin
ولما كان الزنجبيل يلذع الحق فتصعب إساغته قال: {تسمى} أي لسهولة إساغتها ولذة طعمها وسمو وصفها {سلسبيلاً} والسلسبيل والسلسل والسلسال ما كان من الشراب غاية في السلاسة، زيدت فيه الباء دلالة على المبالغة في هذا المعنى، قالوا: وشراب الجنة في برد الكافور وطعم الزنجبيل وريح المسك من غير لذع.
Zencefil boğazı yakıp içimi zorlaştırdığından şöyle buyurdu: {تسمى} “isimlendirilir” yani kolayca içilmesi, lezzetli tadı ve vasfının yüceliği sebebiyle, {سلسبيلاً} “Selsebîl [diye]”. Selsebîl, selsele ve selsâl; içimi son derece kolay ve tatlı olan içecek demektir. Bu manada mübalağa ifade etmesi için kelimeye 'bâ' harfi eklenmiştir. Âlimler şöyle demiştir: Cennet içeceği kâfûr serinliğinde, zencefil tadında ve misk kokusundadır, hiçbir yakıcılığı da yoktur.
21547. Metin
ولما ذكر المطوف به لأنه الغاية المقصودة، وصف الطائف لما في طوافه من العظمة المشهودة تصويراً لما هم فيه من الملك بعد ما نجوا منه من الهلك: {ويطوف عليهم} أي بالشراب وغيره من الملاذ والمحاب {ولدان} أي غلمان هم في سن من هو دون البلوغ «أقل أهل الجنة من يخدمه ألف غلام» {مخلدون} أي قد حكم من لا يرد حكمه بأن يكونوا كذلك دائماً من غير غلة ولا ارتفاع عن ذلك الحد مع أنهم مزينون بالخلد وهو الحلق والأساور والقرطة والملابس الحسنة {إذ رأيتهم} أي يا أعلى الخلق ﷺ وأنت أثبت الناس نظراً أو أيها الرائي من كان في أي حالة رأيتهم
Asıl hedeflenen gaye olduğu için etrafta dolaştırılan şeyleri zikrettikten sonra, dolaşmasındaki müşahede edilen azametten ötürü ve helaktan kurtulduktan sonra içinde bulundukları mülkü tasvir etmek üzere dolaşanları vasfederek şöyle buyurdu: {ويطوف عليهم} “Ve onların etrafında dolaşırlar” yani içecekle ve arzulanan diğer zevklerle, {ولدان} “hizmetçiler” yani henüz buluğ çağına ermemiş yaşta olan civanlar. «Cennet ehlinin en alt derecesinde olana bin hizmetçi hizmet eder.» {مخلدون} “ebedî kılınmış” yani hükmü geri çevrilmeyen [Allah], hiçbir zayıflık olmaksızın ve o yaş sınırını aşmaksızın onların daima bu halde kalmalarına hükmetmiştir. Bununla birlikte onlar küpeler, bilezikler, gerdanlıklar ve güzel elbiselerle süslenmişlerdir. {إذا رأيتهم} “Onları gördüğün zaman” yani ey yaratılmışların en yücesi sallallâhu aleyhi ve sellem, ki sen insanların bakışı en sebatkâr olanısın; yahut ey bakan kişi, onları hangi halde görürsen gör,
21548. Metin
فيها {حسبتهم} من بياضهم وصفاء ألوانهم ولمع أنوارهم وانعكاس شعاع بعضهم إلى بعض وانبثاثهم في المجالس ذهاباً وإياباً {لؤلؤاً منثوراً *} وذلك كناية عن كثرتهم وانتشارهم في الخدمة وشرفهم وحسنهم؛ وعن بعضهم أن لؤلؤ الجنة في غاية الكبر والعظمة واختلاف الأشكال، وكأنه عبر بالحسبان إشارة إلى أن ذلك مطلق تجويز لا مع ترجيح، قال بعض المفسرين: هم غلمان ينشئهم الله لخدمة المؤمنين. وقال بعضهم: هم أطفال المشركين لأنهم ماتوا على الفطرة، وقال ابن برجان: وأرى والله أعلم أنهم من علم الله ﷾ إيمانه من أولاد الكفار يكونون خدماً لأهل الجنة كما كانوا لهم في الدنيا سبياً وخداماً، وأما أولاد المؤمنين فيلحقون بآبائهم سناً وملكاً سروراً لهم، ويؤيد هذا قوله ﷺ في ابنه إبراهيم ﵊ «إن له لظئراً يتم رضاعه في الجنة» فإنه يدل على استقبال شأنه فيما هنالك وتنقله في الأحوال كالدنيا، ولا دليل على خصوصيته بذلك.
o halde {حسبتهم} “onları sanırsın” beyazlıkları, renklerinin berraklığı, nurlarının parıltısı, ışıklarının birbirine yansıması ve meclislerde bir o yana bir bu yana gidip gelerek dağılmaları sebebiyle, {لؤلؤاً منثوراً} “saçılmış inciler [sanırsın]”. Bu ifade, onların çokluğundan, hizmet için yayılmalarından, şereflerinden ve güzelliklerinden kinayedir. Bazılarından rivayet edildiğine göre cennet incileri son derece büyük, muazzam ve farklı şekillerdedir. Sanki zan (hısbân) ile ifade edilmesi, bunun bir tarafı tercih etmeksizin mutlak bir benzetme olduğuna işarettir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Onlar, Allah'ın müminlere hizmet etmesi için yarattığı hizmetçilerdir. Bazıları da: Onlar fıtrat üzere öldükleri için müşriklerin çocuklarıdır, demiştir. İbn Berrecân ise şöyle demiştir: Bana göre -doğrusunu Allah bilir- onlar, kâfirlerin çocuklarından olup Allah azze ve celle'nin iman edeceğini bildiği kimselerdir; dünyada müminlere esir ve hizmetçi oldukları gibi cennet ehline de hizmetçi olurlar. Müminlerin çocukları ise sevinç kaynağı olsunlar diye yaş ve mülk bakımından babalarına katılırlar. sallallâhu aleyhi ve sellem'in oğlu İbrâhim aleyhisselâm hakkında söylediği şu söz de bunu teyit etmektedir: «Şüphesiz onun cennette emzirilmesini tamamlayacak bir sütannesi vardır.» Bu hadis, onun oradaki durumunun ilerleyeceğine ve tıpkı dünyadaki gibi haller arasında intikal edeceğine delalet eder; bu durumun sadece ona has olduğuna dair bir delil de yoktur.
21549. Metin
ولما ذكر المخدوم والخدم شرع في ذكر المكان فقال: {وإذا رأيت} أي أجلت بصرك، وحذف مفعوله ليشيع ويعم {ثم} أي هناك في أي مكان كان وأي شيء كان {رأيت نعيماً} أي ليس فيه كدر بوجه من الوجوه، ولما كان النعيم قد يكون في حالة وسطى قال:
Hizmet edileni ve hizmetçileri zikrettikten sonra mekânı zikretmeye başlayarak şöyle buyurdu: {وإذا رأيت} “Ve baktığın zaman” yani gözünü gezdirdiğin zaman; şümul ve genellik ifade etmesi için mefulü hazfedilmiştir; {ثم} “orada” yani orada, hangi mekânda ve hangi şey olursa olsun, {رأيت نعيماً} “büyük bir nimet görürsün” yani hiçbir yönden kederi olmayan [bir nimet]. Nimet bazen orta derecede olabileceğinden şöyle buyurdu:
21550. Metin
{وملكاً كبيراً *} أي لم يخطر على بال مما هو فيه من السعة وكثرة الموجود والعظمة أدناهم وما فيهم دني الذي ينظر في ملكه مسيرة ألف عام يرى أقصاه كما يرى أدناه ومهما أراده كان.
{وملكاً كبيراً} “ve büyük bir mülk [görürsün]” yani genişliği, içindekilerin çokluğu ve azameti bakımından akla hayale gelmeyen bir mülk. Onların makamca en aşağısında olanı -ki aralarında değersiz kimse yoktur- mülküne bin yıllık mesafeden bakar da en yakınını gördüğü gibi en uzağını da görür ve ne dilerse o olur.
21551. Metin
ولما ذكر الدار وساكنيها من مخدوم وخدم، ذكر لباسهم بانياً حالاً من الفاعل والمفعول: {عليهم} أي حال كون الخادم والمخدوم يعلو أجسامهم على سبيل الدوام، وسكن نافع وحمزة الياء على أنه مبتدأ وخبر شارح للملك على سبيل الاستئناف {ثياب سندس} وهو ما رق من الحرير {خضر} رفعه الجماعة صفة لثياب، وجره ابن كثير وحمزة والكسائي وأبو بكر عن عاصم صفة لسندس حملاً على المعنى فإنه اسم جنس {وإستبرق} وهو ما غلظ من الديباج يعمل بالذهب، أو هو ثياب حرير صفاق نحو الديباج - قاله في القاموس، رفعه ابن كثير ونافع وعاصم نسقاً على ثياب، وجره الباقون على سندس.
Yurdu ve oranın sakinleri olan hizmet edilenler ile hizmetçileri zikrettikten sonra; fâil ve mef‘ûlden hâl yaparak onların elbiselerini zikretti: {عليهم} “Üzerlerinde” yani devamlı bir surette hizmet edenin ve hizmet olunanın bedenlerini örter bir halde; Nâfi‘ ve Hamza 'yâ' harfini sâkin okuyarak mübteda ve haber kılmışlardır ki bu, istînâf yoluyla mülkü açıklayıcıdır; {ثياب سندس} “ince ipekten elbiseler [vardır]” 'sündüs', ipeğin ince olanıdır; {خضر} “yeşil” cemaat kıraati bunu 'siyâb' kelimesinin sıfatı olarak merfû okumuştur; İbn Kesîr, Hamza, Kisâî ve Âsım'dan Ebû Bekr ise cins ismi olması hasebiyle manaya hamlederek 'sündüs'ün sıfatı olmak üzere mecrûr okumuşlardır; {وإستبرق} “ve kalın ipekten [elbiseler vardır]” 'istebrak', altınla işlenmiş kalın dîbâctır veya Kāmûs'ta geçtiği üzere dîbâc benzeri sık dokunmuş ipek kumaştır. İbn Kesîr, Nâfi‘ ve Âsım 'siyâb' kelimesine atıfla merfû, diğerleri ise 'sündüs'e atıfla mecrûr okumuştur.
21552. Metin
ولما كان المقصود لأرباب اللباس الفاخر الحلية، أخبر عن تحليتهم، وبني الفعل للمفعول دلالة على تيسر ذلك لهم وسهولته عليهم فقال: {وحلّوا} أي وجدت تحلية المخدومين والخدم {أساور من فضة} وإن كانت تتفاوت بتفاوت الرتب، وتقدم سر تخصيص هذه السورة بالفضة والأساورة بجمع ما فيها من لذة الزينة لذة اتساع الملك فإنها
Görkemli elbise sahiplerinin asıl maksadı takı (ziynet) olduğundan, onların takınmalarını haber verdi ve bu işin onlar için ne kadar kolay ve zahmetsiz olduğuna delalet etmesi için fiil meçhul sîgada getirilerek şöyle buyuruldu: {وحلوا} “Ve süslenmişlerdir” yani hizmet edilenlerin ve hizmetçilerin takındırılması gerçekleşmiştir, {أساور من فضة} “gümüşten bileziklerle” her ne kadar derecelerin farklılığına göre değişse de. Bu surenin gümüşe tahsis edilmesinin ve bileziklerin zikredilmesinin sırrı daha önce geçmişti; zira bilezikler, süslenme zevki ile mülkün genişliği zevkini kendinde toplamaktadır; çünkü o,
21553. Metin
كناية عنه فإنه - كما قال الملوي - كان في الزمن القديم إذا ملك ملك أقاليم عظيمة كثيرة لبس سواراً وسمي الملك المسور لاتساع مملكته وعظمتها وكثرة أقاليمها، وإن لم تجمع أقاليم لم يسور فما ظنك بمن أعطى من ذلك جمع الكثرة، وهي بالغة من الأعضاء ما يبلغ التحجيل في الوضوء كما قال ﷺ: «تبلغ الحلية من المؤمن حيث يبلغ الوضوء» فلذا كان أبو هريرة ﵁ يرفع الماء إلى المنكبين وإلى الساقين.
ondan (mülkten) kinayedir. Zira Mellevî'nin dediği gibi: Eski zamanda bir kral birçok büyük iklime hükmettiğinde bilezik takar ve krallığının genişliği, azameti ve vilayetlerinin çokluğu sebebiyle 'bilezikli kral' (el-Melikü'l-Müsevver) diye adlandırılırdı; eğer iklimleri toplamamışsa bilezik takamazdı. O halde bundan çokluk çoğulu verilen kimsenin durumunu var sen düşün! Bu ziynet, abdestteki 'tahcîl'in (parlaklığın) ulaştığı uzuvlara kadar ulaşır; nitekim sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Müminin ziyneti, abdest suyunun ulaştığı yere kadar ulaşır.» İşte bu yüzden Ebû Hüreyre radıyallâhu anh abdest suyunu omuzlara ve baldırların yukarısına kadar çıkarırdı.
21554. Metin
ولما كان ربما ظن بما تقدم من ذلك الممزوج شيء من نقص لأجله يمزج كما هو في الدنيا، وكان قد قال أولاً {يشربون} بالبناء للفاعل، وثانياً (يسقون) بالبناء للمفعول، قال بانياً للفاعل بياناً لفضل ما يسقونه في نفسه وفي كونه من عند الإله الأعظم المتصف بغاية الإحسان على صفة من العظمة تليق بإحسانه سبحانه بما أفاده إسناد الفعل إليه: {وسقاهم} وعبر بصفة الإحسان تأكيداً لذلك فقال: {ربهم} أي الموجد لهم المحسن إليهم المدبر لمصالحهم {شراباً طهوراً *} أي ليس هو كشراب الدنيا سواء كان من الخمر أو من الماء أو من غيرهما، بل هو بالغ الطهارة والوصف بالشرابية من العذوبة واللذة واللطافة، وهو مع ذلك آلة للتطهير البالغ للغير فلا يبقى في بواطنهم
Önceki karışımlı içecekten, dünyada olduğu gibi bir kusuru gidersin diye karıştırıldığı şeklinde bir vehim doğabileceğinden; ve ilk olarak mâlum sîga ile {يشربون} “içerler”, ikinci olarak meçhul sîga ile 'içirilirler' (yuskavne) buyurduktan sonra; hem bizzat kendilerine içirilen şeyin faziletini hem de fiilin O'na isnad edilmesinin ifade ettiği üzere, nihayetsiz ihsan sahibi yüce İlah'ın katından O'nun ihsanına layık bir azamet vasfıyla geldiğini beyan etmek üzere etken (mâlum) bina kılarak şöyle buyurdu: {وسقاهم} “Ve onlara içirmiştir” ve bunu tekit etmek için ihsan vasfını kullanarak şöyle buyurdu: {ربهم} “Rableri” yani onları var eden, onlara ihsanda bulunan ve işlerini çekip çeviren [Rableri], {شراباً طهوراً} “tertemiz bir içecek [içirmiştir]” Yani bu, ister şarap ister su isterse başka bir şey olsun, dünya içeceği gibi değildir; bilakis son derece temizdir; tatlılık, lezzet ve letafet bakımından içecek olma vasfının zirvesindedir. Bununla birlikte o, başkasını da son derece temizleme aletidir; öyle ki içlerinde
21555. Metin
غش ولا وسواس، ولا يريدون إلا ما يرضي مليكهم مما أسس على غاية الحكمة وفاق كامل وسجايا مطهرة وأخلاق مصطفاة لا عوج فيها، ولا يستحيل شيء من شرابهم إلى نجاسة من بول ولا غيره، بل يصير رشحاً كرشح المسك ويعطي الرجل شهوة مائة رجل في الأكل وغيره، فإذا أكل شرب فطهر باطنه ورشح منه المسك فعادت الشهوة، بل الحديث يدل على أن شهوتهم لا تنقضي أصلاً فإنه قال:
ne bir hile ne de bir vesvese kalır; tam bir uyum, arınmış huylar ve hiçbir eğriliği olmayan seçkin ahlakla son derece hikmet üzere kurulmuş olan, sadece Meliklerinin razı olacağı şeyleri isterler. İçeceklerinden hiçbir şey idrar ve benzeri bir necaset haline dönüşmez; aksine misk kokusu gibi bir ter olur. Kişiye yeme ve diğer hususlarda yüz adamın şehveti (iştiha ve gücü) verilir; yediğinde içer, böylece içi temizlenir ve kendisinden misk süzülür, ardından arzu yeniden döner. Hatta hadis onların arzusunun asla bitmeyeceğine delalet etmektedir; nitekim şöyle buyurmuştur:
21556. Metin
«يجد لآخر لقمة من اللذة ما يجد لأولها» يفعل بهم هذا سبحانه قائلاً لهم مؤكداً تسكيناً لقلوبهم لئلا يظنون أن ما هم فيه على وجه الضيافة ونحوها فيظنوا انقطاعه {إن هذا} أي الذي تقدم من الثواب كله {كان} أي كوناً ثابتاً {لكم} بتكويني إياه من قبل موتكم {جزاء} أي على أعمالكم التي كنتم تجاهدون فيها أنفسكم عن هواها إلى ما يرضي ربكم فكنتم كلما عملتم عملاً كونت من هذا ما هو جزاء له {وكان} أي على وجه الثبات {سعيكم} ولما كان المقصود القبول لأن القابل الشاكر هو المعمول له، بني للمفعول قوله: {مشكوراً *} أي لا يضيع شيئاً منه ويجازى بأكثر منه أضعافاً مضاعفة.
«Son lokmadan aldığı lezzeti tıpkı ilk lokmasından da alır.» Sübhânehu ve Teâlâ, içinde bulundukları durumun geçici bir ziyafet türünden olduğunu ve kesileceğini zannetmesinler diye kalplerini teskin etmek üzere bunu onlara tekit ederek şöyle buyurur: {إن هذا} “Şüphesiz bu” yani geçen mükâfatların tamamı, {كان} “olmuştur” yani sabit bir varoluşla, {لكم} “sizin için” siz ölmeden önce onu var etmem sebebiyle, {جزاء} “bir mükâfat” yani nefislerinizi hevasından Rabbinizin rızasına doğru yönlendirme uğrunda mücahede ettiğiniz amellerinize bir karşılık olarak; siz her amel işlediğinizde Ben bundan ona karşılık olan mükâfatı varettim; {وكان} “ve olmuştur” yani sabit bir şekilde, {سعيكم} “çabanız” maksat kabul edilmek olduğundan -zira kabul eden ve teşekkür eden kendisi için amel edilendir- şu sözü meçhul sîgada getirilmiştir: {مشكوراً} “karşılığı verilmiş/teşekkürle karşılanmış [olmuştur]” yani ondan hiçbir şey zayi edilmez ve kat kat fazlasıyla mükâfatlandırılır.
21557. Metin
ولما ذكر أنه بين للناس السبيل فانقسموا إلى مبصر شاكر وأعمى
İnsanlara yolu açıkladığını, onların da gören şükredici ve kör
21558. Metin
كافر، وأتبعه جزاء الكافرين والشاكرين، وختمه بالشراب الطهور الذي من شأنه أن يحيي ميت الأراضي كما أن العلم الذي منبعه القرآن يحيي ميت القلوب، وسكن القلوب بتأييد الجزاء، وختم الكلام بالشكر كما بدأه به، وكان نصب ما يهدي جميع الناس أمراً لا يكاد يصدق قال ذاكراً لما شرف به النبي ﷺ في الدنيا قبل الآخرة، وجعل الشراب الطهور جزاء له لما بينهما من المناسبة على سبيل التأكيد، وأكده ثانياً بما أفاد التخصيص لما لهم من الإنكار ولتطمئن أنفس أتباعه بما حث عليه من الصبر إلى وقت الإذن في القتال: {إنا نحن} أي على ما لنا من العظمة التي لا نهاية لها، لا غيرها {نزلنا عليك} وأنت أعظم الخلق إنزالاً استعلى حتى صار المنزل خلقاً لك {القرآن} أي الجامع لكل هدى، الحافظ من الزيغ، كما يحفظ الطب للصحيح صحة المزاج، الشافي لما عساه يحصل من الأدواء بما يهدي إليه من العلم والعمل، وزاد في التأكيد لعظيم إنكارهم فقال: {تنزيلاً *} أي على التدريج بالحكمة جواباً للسائل ورفقاً بالعباد فدرجهم في وظائف الدين تدريجاً موافقاً للحكمة، ولم يدع لهم شبهة إلا أجاب عنها، وعلمهم جميع الأحكام التي فيها رضانا، وأتاهم من المواعظ والآداب والمعارف
nankör kâfir olarak ikiye ayrıldığını zikredip ardından kâfirlerin ve şükredenlerin karşılığını getirince; ve sözü, kaynağı Kur'an olan ilmin ölü kalpleri dirilttiği gibi ölü toprakları diriltme özelliğine sahip tertemiz içecekle (şarâben tahûrâ) noktalayıp mükâfatın ebediliğiyle kalpleri teskin edince; ve söze şükürle başladığı gibi yine şükürle son verince; bütün insanları hidayete erdirecek bir şeyin ortaya konması neredeyse inanılmaz bir iş olduğundan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ahiretten önce dünyada ne ile şereflendirildiğini zikrederek ve aralarındaki münasebet sebebiyle tertemiz içeceği tekit yoluyla onun bir mükâfatı kılarak; ayrıca onların inkârı karşısında tahsis ifade eden şeyle bunu ikinci kez tekit ederek ve savaşa izin verilinceye kadar sabretmeye teşvik ettiği şeylerle tâbilerinin gönüllerini yatıştırmak üzere şöyle buyurdu: {إنا نحن} “Şüphesiz biz” yani başkası değil, nihayetsiz azametimizle biz, {نزلنا عليك} “sana indirdik” sen yaratılmışların en yücesi olduğun halde öyle bir indirişle indirdik ki o indirilen şey sana bir ahlak haline geldi; {القرآن} “Kur'an'ı” yani her hidayeti kendinde toplayan, tıbbın sağlıklı kimsenin mizaç dengesini koruduğu gibi eğrilikten koruyan, hidayet ettiği ilim ve amel ile meydana gelmesi muhtemel hastalıklara şifa olan [Kur'an'ı]. İnkârlarının büyüklüğü sebebiyle tekidi artırarak şöyle buyurdu: {تنزيلاً} “kısım kısım bir indirişle [indirdik]” yani soran kimseye cevap olsun ve kullara bir lütuf olsun diye hikmet gereği peyderpey [indirdik]. Böylece onları hikmete uygun olarak dini vazifelerde derece derece ilerletti; onlara cevaplanmadık hiçbir şüphe bırakmadı, rızamızın bulunduğu bütün hükümleri onlara öğretti; onlara öyle öğütler, edepler ve marifetler getirdi ki
21559. Metin
بما ملأ الخافقين وخصصناك به شكراً على سيرتك الحسنى التي كانت قبل النبوة، وتجنبك كل ما يدنس، فلما كان بتنزيلنا كان جامعاً للهدى لما لنا من إحاطة العلم والقدرة، فلا عجب في كونه جامعاً لهدى الخلق كلهم، لم يدع لهم في شيء من الأشياء لبساً، وهي ناظرة إلى قوله في القيامة {لا تحرك به لسانك} [القيامة: ١٦] الملتفتة إلى ما في المدثر من أن هذه تذكرة، الناظرة إلى {أنا سنلقي عليك قولاً ثقيلاً} المشيرة إلى ما في سورة الجن من أمر القرآن، فالحاصل أن أكثر القرآن في تقرير عظمة القرآن، فإنه المقصود بالذات من أمر الآية الكبرى التي إذا ثبتت تبعها جميع المراد من الشريعة وتفريق تقرير شأنه أتقن ما يكون في إحكام أمره، وذلك أن الحكيم إذا اهتم بشيء افتتح الكلام به، فإذا رأى من ينكره انتقل إلى غيره على قانون الحكمة، ثم يصير يرمي به في خلال ذلك، رمياً كأنه غير قاصد له، ولا يزال يفعل ذلك حتى يتقرر أمره غاية التقرير ويثبت في النفس من حيث لا يشعر.
doğuyu ve batıyı doldurdu. Nübüvvetten önceki güzel ahlakına ve lekeleyici her şeyden uzak durmana bir şükür olarak seni bununla mümtaz kıldık. Bu indiriş Bizim katımızdan olduğu için, ilim ve kudretimizin her şeyi kuşatmış olması hasebiyle hidayeti kendinde toplamıştır; dolayısıyla onun bütün mahlukatın hidayetini toplayıcı olmasında ve onlara hiçbir hususta kapalılık bırakmamasında şaşılacak bir şey yoktur. Bu ayet, Kıyâme Suresi'ndeki {لا تحرك به لسانك} “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma” [Kıyâme: 16] ayetine bakmaktadır; o da Müddessir Suresi'ndeki 'Şüphesiz bu bir öğüttür' manasına yönelmekte; o da {إنا سنلقي عليك قولاً ثقيلاً} “Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz” ayetine bakmakta ve Cin Suresi'ndeki Kur'an meselesine işaret etmektedir. Hâsılı, Kur'an'ın çoğu Kur'an'ın azametini yerleştirmek hakkındadır; zira asıl maksat, sabit olduğu takdirde şeriatın bütün maksatlarının kendisine tabi olacağı o en büyük mucizedir. Onun şanının farklı yerlerde vurgulanması, onun konumunu pekiştirmede en muhkem yoldur. Şöyle ki: Hakîm olan bir kimse bir şeye önem verdiğinde söze onunla başlar; onu inkâr eden birini görünce hikmet kuralı gereğince başka bir konuya geçer; sonra söz arasında sanki onu kastetmiyormuş gibi onu araya serpiştirir; ta ki o mesele tam manasıyla yerleşip farkına varılmaksızın nefiste sabit oluncaya kadar böyle yapmaya devam eder.
21560. Metin
ولما تقرر أن من الناس من ترك الهدى الذي هو البيان، فعمي
İnsanlardan bir kısmının açık delil olan hidayeti terk ettiği ve yüz çevirdiği için ona karşı kör
21561. Metin
عنه لإعراضه عنه، سبب عن هذا الإنزال وذاك الضلال قوله منبهاً على أمراض القلوب، ومرشداً إلى دوائها: {فاصبر لحكم ربك} أي المحسن إليك بتخصيصه لك بهذه النعمة على ضلال من حكم بضلاله، وعلى كل ما ينوبك وأطعه في التعبد له بجميع ما أمرك به من الرفق إلى أن يأمرك بالسيف، واستعن على مر الصبر باستحضار أن المربي الشفيق يربي بما يشاء من المر والحلو على حسب علمه وحكمته، والصبر: حبس النفس وضبطها على مقاومة الهوى لئلا تنقاد إلى شيء من قبائح اللذات.
kaldığı sabit olunca; bu indiriliş ve o sapıklık üzerine netice bina ederek kalplerin hastalıklarına dikkat çeken ve devasına yol gösteren şu sözünü buyurdu: {فاصبر لحكم ربك} “Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret” yani bu nimeti sana tahsis etmekle sana ihsanda bulunan [Rabbinin hükmüne], sapıklığına hükmettiği kimsenin sapıklığına ve başına gelecek her türlü musibete karşı sabret; kılıçla emredinceye kadar sana emrettiği bütün yumuşak muamelelerle O'na kulluk hususunda O'na itaat et. Şefkatli terbiyecinin, ilim ve hikmetine göre acı ve tatlıdan dilediği şeyle terbiye ettiğini hatırda tutarak sabrın acılığına karşı yardım dile. Sabır ise; çirkin lezzetlerden hiçbirine boyun eğmesin diye hevasına karşı koymak üzere nefsi tutmak ve zaptetmektir.
21562. Metin
ولما أمره سبحانه بالصبر، وكان الأمر به مفهماً وجوده للمخالف، وكان المخالفون له ﷺ هم القسم المضاد للشاكر وهم الكفرة، وكان ما يدعونه إليه تارة مطلق إثم، وأخرى كفراً وتارة غير ذلك، ذكر النتيجة ناهياً عن القسمين الأولين ليعلم أن المسكوت عنه لا نهي فيه فقال: {ولا تطع منهم} أي الكفرة الذين هم ضد الشاكرين {آثماً} أي داعياً إلى إثم سواء كان مجرداً عن مطلق الكفر أو مصاحباً له {أو كفوراً *} أي مبالغاً في الكفر وداعياً إليه وإن كان كبيراً وعظيماً في الدنيا فإن الحق أكبر من كل كبير،
Allah Teâlâ ona sabrı emredince ve sabır emri de muhalifin varlığını hissettirince; sallallâhu aleyhi ve sellem'e muhalefet edenler ise şükredenlerin zıttı olan kâfirler zümresi olduğundan ve onların kendisini davet ettikleri şey de bazen sırf günah, bazen küfür, bazen de başka bir şey olduğundan; hakkında bir şey söylenmeyen hususta nehiy olmadığını bildirmek üzere ilk iki kısımdan nehyederek neticeyi zikretti ve şöyle buyurdu: {ولا تطع منهم} “Onlardan itaat etme” yani şükredenlerin zıttı olan kâfirlerden, {آثماً} “hiçbir günahkâra” yani ister mutlak küfürden soyutlanmış olsun isterse küfürle beraber bulunsun günaha çağıran kimseye, {أو كفوراً} “yahut aşırı nankör/kâfir olana” yani küfürde haddi aşan ve ona çağıran kimseye; dünyada büyük ve azametli biri olsa bile [ona itaat etme], zira hak her büyükten daha büyüktür.
21563. Metin
وذلك أنهم كانوا مع شدة الأذى له ﷺ يبذلون له الرغائب من الأموال، والتمليك والتزويج لأعظم نسائهم على أن يتبعهم على دينهم ويكف عما هو عليه والنهي عن الأحد المبهم نهي عن كل منهما، فإن كلاًّ منهما في أنه يجب اجتنابه في رتبة واحدة {وذروا ظاهر الإثم وباطنه} [الأنعام: ١٢٠] وكذا الانتهاء عنه لا يتحقق إلا بالانتهاء عن كل منهما، ولو عطف بالواو لم يفد ذلك لأن نفي الاثنين لا يستلزم نفي كل منهما، وأفهم ترتيب النهي على الوصفين أنه إذا دعاه الكفار إلى ما لا يتعلق به إثم ولا كفر جاز له قبوله.
Çünkü onlar, sallallâhu aleyhi ve sellem'e uyguladıkları şiddetli eziyetle birlikte, kendi dinlerine uyması ve üzerinde bulunduğu davadan vazgeçmesi karşılığında ona mallardan en cazip olanlarını vermeyi, onu hükümdar yapmayı ve kadınlarının en soylularıyla evlendirmeyi teklif ediyorlardı. Belirsiz olan birinden nehyetmek, her ikisinden de nehyetmektir; zira her ikisi de kaçınılması vacip olma mertebesinde birdir: {وذروا ظاهر الإثم وباطنه} “Günahın açığını da gizlisini de bırakın” [En'âm: 120]. Aynı şekilde ondan vazgeçmek de ancak her ikisinden birden vazgeçmekle gerçekleşir. Eğer 'vâv' ile atfedilseydi bu manayı vermezdi; çünkü ikisinin birden nefyi, her birinin ayrı ayrı nefyini gerektirmez. Nehyin bu iki vasıf üzerine bina edilmesinden anlaşıldı ki, kâfirler onu içinde günah ve küfür bulunmayan bir şeye davet ettiklerinde bunu kabul etmesi caizdir.
21564. Metin
ولما نهى عن طاعتهما القاطعة عن الله، أمر بملازمة الموصل إلى الله وهو الذكر من غير عائق الذي هو دواء لما عساه يلحق من الأدواء لمجرد رؤية الآثم أو الكفور لأرباب القلوب الصافية، والذكر مقدم على كل عبادة وإن وضع العباد لما كان طلباً للتوصل إلى نيل معرفة الله سبحانه، وكان التصور بحسب الاسم أول مراتب التصور طبعاً بدأ به وضعاً، وذلك لأن النفس تحب السفول لما لها من النقائص، فاحتاجت إلى سبب مشوق لها إلى الأعلى فوضعت لها العبادات، وأجلها العبادة المشفوعة بالفكر، لأنه السبب الموصل إلى المقصود ولا تفيد العبادة بدونه فقال: {واذكر} أي بلسانك {اسم ربك} أي المحسن
Allah'tan koparan o iki kimseye itaati yasaklayınca; temiz kalpli kimseler için günahkârı veya nankör kâfiri sadece görmekten dahi bulaşması muhtemel olan hastalıklara bir deva mahiyetinde olan, hiçbir engelle kesilmeksizin Allah'a ulaştıran şeye, yani zikre devam etmeyi emretti. Zikir bütün ibadetlerden önce gelir; kulların vazifeleri Allah Sübhânehu'nun marifetine ulaşmayı talep etmek için konulduğundan ve isim vasıtasıyla tasavvur etmek de fıtraten tasavvur mertebelerinin ilki olduğundan vaz' itibarıyla onunla başlandı. Çünkü nefis, kusurları sebebiyle aşağıya meyletmeyi sever; bu yüzden kendisini yücelere şevklendirecek bir sebebe ihtiyaç duymuş, böylece ona ibadetler konulmuştur. Bunların en yücesi ise tefekkürle eşleşen ibadettir; zira maksada ulaştıran sebep odur ve ibadet o olmadan bir fayda vermez. Şöyle buyurdu: {واذكر} “Ve an” yani dilinle, {اسم ربك} “Rabbinin ismini” yani sana
21565. Metin
إليك بكل جميل {بكرة} عند قيامك من منامك الذي هو الموتة الصغرى وتذكرك أنه يحيي الموتى ويحشرهم جيمعاً {وأصيلاً *} عند انقراض نهارك وتذكرك انقراض دنياك وطي هذا العالم لأجل إيجاد يوم الفصل، وفي ذكر الوقتين أيضاً إشارة إلى دوام الذكر، وذكر اسمه لازم لذكره، ويجوز أن يكون أمراً بالصلاة لأنها أفضل الأعمال البدنية لأنها أعظم الذكر لأنها ذكر اللسان والجنان والأركان فوظفت فيها أذكار لسانية وحركات وسكنات على هيئة مخصوصة من عادتها ألا تفعل إلا بين أيدي الملوك، فكان تنبيهها على وجود الصانع والاعتراف بإلهيته وتفرده أكثر فكانت أفضل، فيكون هذا على هذا أمراً بصلاتي الصبح والعصر، فإنه لم يكن أمر في أول الإسلام بغيرهما وبهما أمر من كان قبلنا، وهما أفضل الصلوات وكانتا ركعتين ركعتين، ويجوز أن يكون أمراً بصلاتي الصبح والظهر والعصر فإن الأصيل يتناول وقتيهما لأنه مطلق العشي، وأما المغرب والعشاء ونافلة الليل فدخلت في قوله: {ومن الّيل}
her türlü güzellikle ihsanda bulunan Rabbinin [ismini], {بكرة} “sabahleyin” küçük ölüm olan uykundan kalktığın ve O'nun ölüleri diriltip hepsini toplayacağını hatırladığın vakitte, {وأصيلاً} “ve akşamüstü” gündüzünün sona erdiği ve dünyasının sona erişini, hüküm gününün vuku bulması için bu âlemin dürülüşünü hatırladığın vakitte. Bu iki vaktin zikredilmesinde zikrin devamlılığına da bir işaret vardır; O'nun ismini anmak, O'nu anmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun namaz kılma emri olması da caizdir; zira namaz bedeni amellerin en faziletlisidir, çünkü o en büyük zikirdir; dilin, kalbin ve azaların zikridir. Onda dile ait zikirler ile hükümdarların huzurunda yapılagelen özel bir heyet üzerindeki hareketler ve duruşlar vazife kılınmıştır. Dolayısıyla Yaratıcı'nın varlığına ve O'nun ilahlığı ile tekliğini ikrara dikkat çekmesi daha fazladır, bu yüzden en faziletli olmuştur. Bu takdire göre bu ayet, sabah ve ikindi namazları için bir emir olur; zira İslam'ın başlangıcında bu ikisinden başkası emredilmemişti ve bizden öncekilere de bu ikisi emredilmişti; bunlar namazların en faziletlisidir ve ikişer rekâttı. Ayetin sabah, öğle ve ikindi namazları için bir emir olması da caizdir; zira 'asîl', mutlak akşamüstü demek olduğundan bu iki vaktin zamanını da kapsar. Akşam, yatsı ve gece nafilesine gelince; onlar şu söze dâhildir: {ومن الّيل}
21566. Metin
أي بعضه والباقي للراحة بالنوم {فاسجد له} أي فصل له صلاتي المغرب والعشاء، وذكرهما بالسجود تنبيهاً على أنه أفضل الصلاة، فهو إشارة إلى أن الليل موضع الخضوع، وتقديم الظرف لما في صلاة الليل من مزيد الكلفة والخلوص ومزيد الفضيلة لأن الالتفات فيه إلى جانب الحق أتم لزوال الشاغل للحواس من حركات الناس وأصواتهم وسائر الأحوال الدنيوية، فكان أبعد عن الرياء فكان الخشوع فيه واللذة التامة بحلاوة العبادة أوفى {وسبحه} أي بالتهجد {ليلاً طويلاً *} نصفه أو أكثر منه أو أقل، ولعله سماه تسبيحاً لأن مكابدة القيام فيه وغلبة النوم تذكر بما لله من العظمة بالتنزه عن كل نقيصة، ولأنه لا يترك محبوبه من الراحة بالنوم إلا من كان الله عنده في غاية النزاهة، وكان له في غاية المحبة.
yani gecenin bir kısmında, geri kalanı ise uyku ile dinlenmek içindir; {فاسجد له} “O'na secde et” yani O'nun için akşam ve yatsı namazlarını kıl. Namazın en faziletli rüknü olduğuna dikkat çekmek için bunları secde lafzıyla zikretmiştir; bu da gecenin tevazu ve boyun eğme vakti olduğuna bir işarettir. Gece namazında daha fazla meşakkat, ihlas ve üstün bir fazilet bulunduğu için zarf öne alınmıştır; zira insanların hareketleri, sesleri ve diğer dünyevi haller gibi duyuları meşgul eden unsurlar kalktığı için gecede Hakk'ın tarafına yönelmek daha tamdır. Dolayısıyla riyadan daha uzaktır; bu sebeple onda huşû ve ibadetin tatlılığıyla tam bir lezzet almak daha eksiksizdir. {وسبحه} “Ve O'nu tesbih et” yani teheccüd ile [tesbih et], {ليلاً طويلاً} “uzun bir gece boyunca” gecenin yarısında, daha fazlasında veya daha azında. Ona tesbih adını vermesi şundandır: Zira gece kıyamının meşakkatine katlanmak ve uykunun bastırması, Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh kılınan azametini hatırlatır; ayrıca uykunun verdiği rahatlık gibi sevdiği bir şeyi, ancak Allah katında en yüksek tenzihe sahip olan ve O'na karşı nihayetsiz muhabbet besleyen kimse terk eder.
21567. Metin
ولما أنهى أمره بلازم النهي، علل النهي بقوله محقراً بإشارة القريب مؤكداً لما لهم من التعنت بالطعن في كل ما يذكره ﷺ: {إن هؤلاء} أي الذين يغفلون عن الله من الكفرة وغيرهم فاستحقوا المقت من الله {يحبون} أي محبة تتجدد عندهم زيادتهم في كل وقت {العاجلة} أي ويأخذون منها ويستخفون لما حفت به من الشهوات زمناً قليلاً لقصور نظرهم وجمودهم على المحسوسات التي الإقبال عليها منشأ البلادة والقصور، ومعدن الأمراض للقلوب التي في الصدور، ومن تعاطى أسباب المرض مرض وسمي كفوراً، ومن
Emrini nehyin gerekçesiyle tamamlayınca, sallallâhu aleyhi ve sellem'in zikrettiği her şeye dil uzatarak sergiledikleri inatçılık sebebiyle tekit ederek ve yakınlık işaret zamiriyle tahkir ederek nehyin gerekçesini şöyle açıkladı: {إن هؤلاء} “Şüphesiz bunlar” yani Allah'tan gafil olan kâfirler ve benzerleri, bu yüzden Allah'ın gazabını hak etmişlerdir; {يحبون} “severler” yani her vakit katlanarak yenilenen bir sevgiyle [severler], {العاجلة} “peşin olanı (dünyayı)” yani kısa görüşlülükleri ve yönelmesi aptallığın ve noksanlığın kaynağı, göğüslerdeki kalplerin hastalık menbaı olan somut/hissedilir şeylere takılıp kalmaları sebebiyle, şehvetlerle kuşatılmış olan dünyadan alırlar ve az bir süre hafiflik gösterirler. Hastalık sebeplerine sarılan kimse hastalanır ve nankör kâfir diye adlandırılır; buna
21568. Metin
تعاطى ضد ذلك شفي وسمي شاكراً، ويكرهون الآخرة الآجلة {ويذرون} أي يتركون منها على حالة هي من أقبح ما يسوءهم إذا رأوه {وراءهم} أي أمامهم أي قدامهم على وجه الإحاطة بهم وهم عنه معرضون كما يعرض الإنسان عما وراءه، أو خلفهم لأنه يكون بعدهم لا بد أن يدركهم {يوماً} أي منها. ولما كان ما أعيا الإنسان وشق عليه ثقيلاً قال: {ثقيلاً *} أي شديداً جداً لا يطيقون حمل ما فيه من المصائب بسبب أنهم لا يعدون له عدته، فالآية من الاحتباك: ذكر الحب والعاجلة أولاً دلالة على ضدهما ثانياً، والترك والثقل ثانياً دلالة على ضدهما أولاً، وسر ذلك أن ما ذكره أدل على سخافة العقل بعدم التأمل للعواقب.
zıt olan şeylere sarılan ise şifa bulur ve şükreden diye adlandırılır; onlar gelecek olan ahireti ise sevmezler; {ويذرون} “ve bırakırlar” yani gördüklerinde kendilerini perişan edecek en çirkin bir halde arkalarında bırakırlar, {وراءهم} “ötelerinde” yani insanın arkasında kalan şeyden yüz çevirdiği gibi kendisinden yüz çevirdikleri halde onları çepeçevre kuşatacak şekilde önlerinde [bırakırlar]; yahut arkalarında bırakırlar, çünkü o kendilerinden sonra gelecektir ve mutlaka onlara ulaşacaktır; {يوماً} “bir günü” yani ahiret günlerinden bir günü. İnsanı aciz bırakan ve ona ağır gelen şey külfetli/ağır olduğu için şöyle buyurdu: {ثقيلاً} “ağır [bir günü]” yani ona hazırlık yapmadıkları için içindeki musibetleri taşımaya güç yetiremeyecekleri son derece şiddetli [bir günü]. Bu ayette 'ihtibâk' sanatı vardır: İlk olarak sevgi ve peşin olan dünyanın zikredilmesi ikinci kısımdaki zıtlarına delalet eder; ikinci olarak terk etme ve ağırlığın zikredilmesi de ilk kısımdaki zıtlarına delalet eder. Bunun sırrı şudur: Zikredilen şey, akıbetleri düşünmemekten kaynaklanan akıl noksanlığını göstermeye daha uygundur.
21569. Metin
ولما كان تركهم لليوم الثقيل على وجه التكذيب الذي هو أقبح الترك، وكان تكذيبهم لاعتقادهم عدم القدرة عليه قال دالاً على الإعادة بالابتداء من باب الأولى: {نحن خلقناهم} ، بما لنا من العظمة لا غيرنا {وشددنا أسرهم} أي قوينا وأتقنا ربط مفاصلهم الظاهرة والباطنة بالأعصاب على وجه الإحكام بعد كونهم نطفة أمشاجاً
Ağır günü terk etmeleri, terk etmenin en çirkini olan yalanlama şeklinde olduğundan ve yalanlamaları da ona güç yetirilemeyeceği inancından kaynaklandığından; evleviyet kabilinden baştan yaratma ile yeniden yaratmaya delil getirerek şöyle buyurdu: {نحن خلقناهم} “Onları biz yarattık” başkası değil, sahip olduğumuz azametimizle [yarattık], {وشددنا أسرهم} “ve bağlarını sımsıkı bağladık” yani son derece zayıf bir karışım nutfe olduktan sonra,
21570. Metin
في غاية الضعف، وأصل الأسر، القد يشد به الأقتاب أو الربط والتوثيق، ولا شك أن من قدر على إنشاء شخص من نطفة قادر على أن يعيده كما كان لأن جسده الذي أنشأه إن كان محفوظاً فالأمر فيه واضح، وإن كان قد صار تراباً فإبداعه منه مثل إبداعه من النطفة، وأكثر ما فيه أن يكون كأبيه آدم ﵇ بل هو أولى فإنه ترابه له أصل في الحياة بما كان حياً، وتراب آدم ﵇ لم يكن له أصل قط في الحياة والإعادة أهون في مجاري عادات الخلق من الابتداء، ولذلك قال معبراً بأداة التحقق: {وإذا شئنا} أي بما لنا من العظمة أن نبدل ما نشاء من صفاتهم أو ذواتهم {بدلنا أمثالهم} أي بعد الموت في الخلقة وشدة الأسر {تبديلاً *} أو المعنى: جئنا بأمثالهم بدلاً منهم وخلائف لهم، أو يكون المراد - وهو أقعد - بالمثل الشخص أي بدلنا أشخاصهم لتصير بعد القوة إلى ضعف وبعد الطول إلى قصر وبعد البياض إلى سواد وغير ذلك من الصفات كما شوهد في بعض الأوقات في المسخ وغيره، وكل ذلك دال على تمام قدرتنا وشمول علمنا.
açık ve gizli bütün eklemlerini sinirlerle muhkem bir şekilde güçlendirip sağlamlaştırdık. 'Esr'in aslı, semerlerin bağlandığı deri bağ yahut bağlamak ve sağlamlaştırmaktır. Şüphe yok ki, bir şahsı nutfeden yaratmaya gücü yeten, onu eskisi gibi yeniden yaratmaya da kadirdir; zira yarattığı bedeni şayet korunmuşsa mesele zaten açıktır; şayet toprak olmuşsa onu topraktan icat etmek nutfeden icat etmek gibidir. En fazla olacağı şey, babası Âdem aleyhisselâm gibi olmasıdır; hatta o daha uygundur, zira onun toprağı daha önce canlı olması sebebiyle hayata bir asıl taşımaktadır, Âdem aleyhisselâm'ın toprağının ise hayatta hiçbir aslı yoktu; ayrıca yaratılmışların cari adetlerinde yeniden yaratmak baştan yaratmaktan daha kolaydır. Bu sebeple tahakkuk edatı kullanarak şöyle buyurdu: {وإذا شئنا} “Dilediğimiz zaman” yani sahip olduğumuz azametimizle sıfatlarından veya zatlarından dilediğimizi değiştirmek istediğimizde, {بدلنا أمثالهم} “onların benzerlerini değiştiririz” yani ölümden sonra yaratılışta ve yapılarının sağlamlığında [onların benzerlerini getiririz], {تبديلاً} “tam bir değiştirme ile”. Yahut mana şöyledir: Onların yerine ve onların halefleri olarak benzerlerini getiririz. Ya da -ki en uygun olanı budur- 'mesel' ile şahıs kastedilmiştir; yani şahıslarını değiştiririz de güçlülükten sonra zayıflığa, uzunluktan sonra kısalığa, beyazlıktan sonra siyahlığa ve diğer sıfatlara dönüşürler; nitekim bazı zamanlarda suret değişmesinde (mesh) ve başka şeylerde bu müşahede edilmiştir. Bütün bunlar kudretimizin kemaline ve ilmimizin kuşatıcılığına delalet eder.
21571. Metin
ولما كان هذا دليلاً عظيماً على القدرة على البعث مخزياً لهم، قال مؤكداً لإنكارهم عناداً: {إن هذه} أي الفعلة البدائية، أو المواعظ
Bu, yeniden diriltilmeye olan kudret hakkında onları rezil edici muazzam bir delil olunca, inatlarından ötürü inkâr etmelerine karşı tekit ederek şöyle buyurdu: {إن هذه} “Şüphesiz bu” yani ilk yaratma fiili yahut öğütler,
21572. Metin
التي ذكرناها في هذه السورة وفي جميع القرآن {تذكرة} أي موضع ذكر عظيم للقدرة على البعث وتذكر عظيم لما فعلت في الإنشاء أولاً، وموعظة عظيمة فإن في تصفحها تنبيهات عظيمة للغافلين، وفي تدبرها وتذكرها فوائد جمة للطالبين السالكين ممن ألقى سمعه وأحضر نفسه، وكانت نفسه مقبلة على ما ألقى إليه سمعه، فمن أقبل هذا الإقبال علم أنا آتيناه من الآلات والدلائل ما إن سلك معه مجتهداً وصل دون ضلال ولذلك سبب عن كونها تذكرة قوله من خطاب البسط: {فمن شاء} أي أن يجتهد في وصوله إلى الله ﷾ {اتخذ} أي أخذ بجهده من مجاهدة نفسه ومغالبة هواه {إلى ربه} أي المحسن إليه الذي ينبغي له أن يحبه بجميع قلبه ويجتهد في القرب منه {سبيلاً *} أي طريقاً واسعاً واضحاً سهلاً بأفعال الطاعة التي أمر بها لأنا بينا الأمور غاية البيان وكشفنا اللبس وأزلنا جميع موانع أنفسهم عمن شئنا وركزنا ذلك في الطباع، ولم يبق مانع من استطراق أصلاً غير مشيئتنا، والفطرة الأولى أعدل شاهد بهذا.
bu surede ve bütün Kur'an'da zikrettiğimiz [öğütler], {تذكرة} “bir öğüttür” yani diriltilme kudretine dair büyük bir hatırlatma, ilk yaratılışta yaptığım şeylere dair büyük bir zikretme ve muazzam bir öğüttür. Zira onu incelemekte gafiller için büyük uyarılar; onu düşünüp hatırlamakta ise kulak veren, zihnini toparlayan ve nefsi kulağına gelen şeylere yönelen arayıcı ve sâlikler için pek çok faydalar vardır. Kim bu yönelişle yönelirse bilir ki, Biz ona gayretle takip ettiği takdirde sapmadan ulaştıracak aletleri ve delilleri vermişizdir. Bu sebeple onun bir öğüt oluşuna binaen, lütuf ve ihsan hitabı olarak şöyle buyurdu: {فمن شاء} “Artık kim dilerse” yani Allah azze ve celle'ye ulaşmak için gayret göstermek isterse, {اتخذ} “tutar” yani nefsine karşı mücahede ederek ve hevasına galip gelerek bütün çabasıyla tutar, {إلى ربه} “Rabbine doğru” yani bütün kalbiyle kendisini sevmesi ve O'na yakınlaşmak için gayret etmesi gereken ihsan sahibi Rabbine doğru, {سبيلاً} “bir yol” emredildiği taat amelleriyle geniş, apaçık ve kolay bir yol [tutar]. Zira Biz meseleleri son derece açıkladık, kapalılığı giderdik, dilediğimiz kimselerden nefislerine ait bütün engelleri kaldırdık ve bunu fıtratlara yerleştirdik. Bizim meşietimizden başka yola koyulmaya hiçbir engel kalmamıştır; ilk fıtrat da buna en adil şahittir.
21573. Metin
ولما أثبت لهم المشيئة التي هي مناط التكليف، وهي الكسب، وكان ربما ظن ظان أو ادعى مدع في خلق الأفعال كما قال أهل
Onlara teklifin dayanağı olan iradeyi, yani kesbi sabit kılınca; Mu'tezile'nin dediği gibi
21574. Metin
الاعتزال، قال نافياً عنهم الاستقلال، لافتاً القول إلى خطابهم، وهو مع كونه خطاب قبض استعطافاً بهم إلى التذكر في قراءة الجماعة وبالغيب على الأسلوب الماضي في قراءة ابن كثير وابن عامر: {وما تشاءون} أي في وقت من الأوقات مشيئة من المشيئات لهذا وغيره على سبيل الاختراع والاستقلال {إلا} وقت {أن يشاء الله} أي الملك الأعلى الذي له الأمر كله، ولا أمر لأحد معه، فيوجد المعاني في أنفسكم على حسب ما يريد ويقدر على ما يشاء من آثارها، وقد صح بهذا ما قال الأشعرية وسائر أهل السنة من أن للعبد مشيئة تسمى كسباً لا تؤثر إلا بمشيئة الله تعالى وتحريكها لقدرة العبد، وانتفى مذهب القدرية الذين يقولون: إنا نحن نخلق أفعالنا، ومذهب الجبرية القائلين: لا فعل لنا أصلا، ومثَّل الملوي ذلك بمن يريد قطع بطيخة فحدد سكيناً وهيأها وأوجد فيها أسباب القطع وأزال عنها موانعه ثم وضعها على البطيخة فهي لا تقطع دون أن يتحامل عليها التحامل المعروف لذلك، ولو وضع عليها ما لم يصلح للقطع كحطبة مثلاً لم تقطع ولو تحامل، فالعبد كالسكين خلقه الله وهيأه بما أعطاه من القدرة للفعل، فمن قال: أنا أخلق فعلي مستقلاً به، فهو كمن قال: السكين تقطع بمجرد وضعها من غير تحامل، ومن قال: الفاعل هو الله، من غير
fiillerin yaratılması hususunda bir zanda bulunan veya bir iddia öne süren bulunabileceğinden; cemaat kıraatinde düşünmeye yönlendirmek üzere kendilerine hitap ederek -ki bu heybetli bir hitaptır- ve İbn Kesîr ile İbn Âmir kıraatinde ise geçmiş üslup üzere gaib sîgasıyla onlardan müstakil iradeyi nefyederek şöyle buyurdu: {وما تشاءون} “Ve siz dileyemezsiniz” yani hiçbir vakitte icat ve istiklal yoluyla bu ve başka bir şey için hiçbir irade ortaya koyamazsınız, {إلا} “ancak ... müstesna” ancak şu vakit müstesnadır: {أن يشاء الله} “Allah'ın dilediği [vakit]” yani bütün emir kendisine ait olan ve yanında hiç kimsenin emri bulunmayan Yüce Hükümran'ın dilediği vakit; böylece O, dilediğine göre nefislerinizde manaları var eder ve onların eserlerinden dilediğine güç yetirir. Bununla, Eş'arîler ve diğer Ehl-i Sünnet'in; kulun 'kesb' adı verilen bir iradesi bulunduğu, ancak bunun sadece Allah Teâlâ'nın dilemesi ve kulun kudretini harekete geçirmesiyle tesir edeceği şeklindeki görüşü sıhhat kazanmış; 'Biz kendi fiillerimizi kendimiz yaratırız' diyen Kaderiyye'nin mezhebi ile 'Bizim hiçbir fiilimiz yoktur' diyen Cebriyye'nin mezhebi batıl olmuştur. Mellevî bunu şöyle bir misalle açıklamıştır: Karpuz kesmek isteyen bir kimse bıçağı biler, hazırlar, onda kesme sebeplerini var eder ve engellerini giderir; sonra onu karpuzun üzerine koyar; ancak bilinen o bastırma hareketi olmadıkça bıçak kesmez. Şayet üzerine kesmeye yaramayan bir şeyi, mesela bir odun parçasını koysa bastırsa bile kesmez. Kul da bıçak gibidir; Allah onu yaratmış ve fiil için verdiği kudretle onu hazırlamıştır. Kim: 'Ben kendi fiilimi müstakil olarak kendim yaratırım' derse; 'Bıçak bastırılmaksızın sırf üzerine konulmakla keser' diyen kimse gibidir. Kim de kula hiçbir
21575. Metin
نظر إلى العبد أصلاً كان كمن قال: هو يقطع البطيخة بتحامل يده أو قصبة ملساء من غير سكين، والذي يقول: إنه باشر بقدرته المهيأة للفعل بخلق الله لها وتحريكها في ذلك الفعل كان كمن قال: إن السكين قطعت بالتحامل عليها، بهذا أجرى سبحانه عادته في الناس، ولو شاء غير ذلك فعل، ولا يخفى أن هذا هو الحق الذي لا مرية فيه، ثم علل ذلك بإحاطته بمشيئتهم قائلاً: {إن الله} أي المحيط علماً وقدرة {كان} أي أزلاً وأبداً {عليماً حكيماً *} أي بالغ العلم والحكمة، فهو يمنع منعاً محكماً من أن يشاء غيره ما لم يأذن فيه، فمن علم في جبلته خيراً أعانه عليه، ومن علم منه الشر ساقه إليه وحمله عليه، وهو معنى {يدخل من يشاء} أي من علمه أهلاً للسعادة، ليس بظالم {في رحمته} بحكمته فييسر له اتخاذ السبيل الموصل إليه بأن يوفقه للعدل، ويعد له ثواباً جسيماً.
bakış yöneltmeksizin: 'Fail sadece Allah'tır' derse; 'O, karpuzu bıçak olmaksızın elinin baskısıyla veya düz bir kamışla keser' diyen kimse gibidir. 'O, Allah'ın yaratması ve o fiilde harekete geçirmesiyle fiil için hazırlanmış kudretiyle fiile bizzat girişmiştir' diyen kimse ise; 'Bıçak üzerine bastırılmakla kesti' diyen kimse gibidir. Sübhânehu insanlardaki adetini böyle cereyan ettirmiştir; şayet bundan başkasını dileseydi öyle yapardı. Şüphe yok ki, içinde hiçbir tereddüt bulunmayan hakikat budur. Sonra onların dilemesini kuşattığını gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan Allah, {كان} “olmuştur” yani ezelde ve ebedde, {عليماً حكيماً} “hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi [olmuştur]” yani ilmi ve hikmeti kemal derecesindedir. Dolayısıyla O, izin vermedikçe başkasının bir şey dilemesine kesin bir şekilde engel olur. Kimin fıtratında hayır bilmişse ona yardım eder; kimden de şer bilmişse onu oraya sevk eder ve ona yöneltir. Şu ayetin manası da budur: {يدخل من يشاء} “Dilediğini dâhil eder” yani bir zalim olmaksızın saadet ehlinden olduğunu bildiği kimseyi, {في رحمته} “rahmetine” hikmeti gereğince [dâhil eder]; böylece adalete muvaffak kılmak ve ona büyük bir mükâfat hazırlamak suretiyle Kendisine ulaştıran yolu tutmasını ona kolaylaştırır.
21576. Metin
ولما بشر أهل العدل بالفعل المضارع المؤذن بالاستمرار، ولم يجعله ماضياً لئلا يتعنت متعنت ممن هو متلبس بالضلال فيقول: أنا لا أصلح لأنه ما أدخلني، عطف عليه ما لأضدادهم في جملة فعلية بناها على الماضي إعلاماً بأن عذابهم موجود قد فرغ منه فقال: {والظالمين} أي وأهان العريقين في وصف المشي على غير سنن مرضى كالماشي في الظلام فهو يدخلهم في نقمته وقد {أعد لهم}
Devamlılık bildiren muzâri fiil ile adalet ehlini müjdeleyip; sapıklığa batmış kimselerden inatçı biri çıkıp da 'Ben ıslah olmam, çünkü O beni dâhil etmedi' demesin diye mazi kılmayınca; onların zıtlarına ait olan durumu, azaplarının mevcut ve bitmiş olduğunu bildirmek üzere mazi üzerine kurduğu fiil cümlesinde ona atfederek şöyle buyurdu: {والظالمين} “Zalimlere gelince” yani karanlıkta yürüyen kimse gibi razı olunmayan bir yol üzere yürüme vasfında kökleşmiş kimseleri alçaltmıştır; dolayısıyla onları intikamına dâhil eder, nitekim {أعد لهم} “onlar için hazırlamıştır”
21577. Metin
أي إعداداً أمضاه بعظمته، فلا يزاد فيه ولا ينقص أبداً {عذاباً أليماً *} فالآية من الاحتباك: ذكر الإدخال والرحمة أولاً دلالة على الضد ثانياً، والعذاب ثانياً دلالة على الثواب أولاً، وسر ذلك أن ما ذكره أولى بترغيب أهل العدل فيه وإن ساءت حالهم في الدنيا، وبترهيب أهل الظلم منه وإن حسنت حالهم في الدنيا، فقد رجع هذا الآخر المفصل إلى السعادة والشقاوة على أولها المؤذن بأن الإنسان معتنى به غاية الاعتناء، وأنه ما خلق إلا للابتلاء، فهو إما كافر مغضوب عليه، وإما شاكر منظور بعين الرضى إليه - فسبحان من خلقنا ويميتنا ويحيينا بقدرته والله الهادي.
yani azametiyle infaz ettiği, asla artırılıp eksiltilmeyecek bir hazırlıkla [hazırlamıştır], {عذاباً أليماً} “can yakıcı bir azap”. Bu ayette 'ihtibâk' sanatı vardır: İlk olarak dâhil etme ve rahmetin zikredilmesi ikinci kısımdaki zıddına delalet eder; ikinci olarak azabın zikredilmesi de ilk kısımdaki sevaba delalet eder. Bunun sırrı şudur: Zikredilen bu husus, dünyadaki halleri kötü olsa bile adalet ehlini buna teşvik etmeye; ve dünyadaki halleri iyi olsa bile zulüm ehlini bundan korkutmaya daha uygundur. Böylece bu ayrıntılı son kısım; insanın son derece gözetildiğini ve ancak imtihan için yaratıldığını, dolayısıyla ya gazaba uğramış bir kâfir ya da rıza nazarıyla bakılan bir şükredici olduğunu bildiren surenin başına, saadet ve şekavet konusuna geri dönmüştür. Kudretiyle bizi yaratan, öldüren ve dirilten [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir; hidayet eden ancak Allah'tır.