21636. Metin
مقصودها الدلالة على أن يوم القيامة الذي كانوا مجمعين على نفيه، وصاروا بعد بعث النبي ﷺ في خلاف فيه مع المؤمنين ثابت ثباتاً لا يحتمل شكاً ولا خلافاً بوجه، لأن خالق الخلق مع أنه حكيم قادر على ما يريد دبرهم أحسن تدبير، بنى لهم مسكناً وأتقنه، وجعلهم على وجه يبقى به نوعهم من أنفسهم بحيث لا يحتاجون إلى أمر خارج يرونه، فكان ذلك أشد لإلفتهم وأعظم لأنس بعضهم ببعض، وجعل سقفهم وفراشهم كافلين لمنافعهم، والحكيم لا يترك عبيده وهو تام القدرة كامل السلطان يمرحون يبغي بعضهم على بعض ويأكلون خيره ويعبدون غيره بلا حساب، فكيف إذا كان حاكماً فكيف إذا كان أحكم الحاكمين، هذا ما لا يجوز في عقل ولا خطر ببال أصلاً، فالعلم واقع به قطعاً، وكل من اسميها واضح في ذلك بتأمل آيته ومبدأ ذكره وغايته) بسم الله (الحكيم العليم
[Bu surenin] maksadı; [müşriklerin] vuku bulmayacağı hususunda icma ettikleri, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderildikten sonra ise müminlerle hakkında ihtilafa düştükleri kıyamet gününün, hiçbir şekilde şüphe ve ihtilaf kabul etmeyecek derecede kesin ve sabit olduğunu göstermektir. Zira mahlûkatın yaratıcısı, dilediği her şeye kadir bir Hakîm olmakla birlikte, onları en güzel şekilde idare edip çekidüzene koymuş; onlar için kusursuz ve muhkem bir mesken inşa etmiş ve türlerinin bizzat kendilerinden devam edeceği bir düzen kurmuştur; öyle ki dışarıdan görecekleri başka bir şeye muhtaç kalmazlar. Bu durum, onların birbirleriyle kaynaşmaları ve birbirlerine ünsiyet etmeleri bakımından en tesirli ve en büyük vesile olmuştur. Onların tavanını ve döşeğini de menfaatlerini temin edecek şekilde kılmıştır. Tam bir kudret ve kâmil bir hâkimiyet sahibi olan Hakîm bir varlık, kullarını hesapsızca şımarıp azgınlaşsınlar, birbirlerine haksızlık etsinler, O'nun nimetini yiyip başkasına tapsınlar diye başıboş bırakmaz. Sıradan bir hâkim bile bunu yapmazken, hâkimlerin en adili ve en hikmetlisi olan [Allah] bunu nasıl yapar? Bu, ne aklen caizdir ne de asla akla gelebilecek bir şeydir. Dolayısıyla kıyametin bilgisi kesin olarak vâkidir. Suredeki ayetler, surenin başındaki zikir ve gayesi etraflıca düşünüldüğünde, iki isminden her biri de bu hususu açıkça ortaya koymaktadır: Bismillah, Hakîm ve Alîm olan Allah'ın adıyla.
21637. Metin
الذي له جميع صفات الكمال) الرحمن (الذي ساوى بين عباده في أصول النعم الظاهرة: الإيجاد والجاه والمال، وبيان الطريق الأقوام بالعقل الهادي والإنزال والإرسال) الرحيم (الذي خص من شاء بإتمام تلك النعم فوفقهم لمحاسن الأعمال لما أخبر في المرسلات بتكذيبهم بيوم الفصل وحكم على أن لهم بذلك الويل المضاعف المكرر، وختمها بأنهم إن كفروا بهذا القرآن لم يؤمنوا بعده بشيء، افتتح هذه بأن ما خالفوا فيه وكذبوا الرسول في أمره لا يقبل النزاع لما ظهر من بيان القرآن لحكمة الرحمن التي يختلف فيها اثنان مع الإعجاز في البيان، فقال معجباً منهم غاية العجب زاجراً لهم ومنكراً عليهم ومتوعداً لهم ومفخماً للأمر بصيغة الاستفهام منبهاً على أنه ينبغي أن لا يعقل خلافهم، ولا يعرف محل نزاعهم، فينبغي أن يسأل عنه كل أحد حتىالعالم به إعلاماً بأن ما يختلفون فيه لوضوحه لا يصدق أن عاقلاً يخالف أمره فيه وأنه لا ينبغي التساؤل إلا عما هو خفي فقال:
Bütün kemal sıfatlarına sahip olan [Allah'ın adıyla]. Rahman; var etme, makam, mal gibi zahiri nimetlerin asıllarında ve hidayet veren akıl, [kitap] indirme ve [elçi] gönderme yoluyla en doğru yolu beyan etme hususunda kulları arasında eşitlik gözeten [Allah'ın adıyla]. Rahîm; dilediği kimseleri bu nimetleri tamamlamaya has kılıp onları güzel amellere muvaffak kılan [Allah'ın adıyla]. Mürselât Suresi'nde onların ayırt etme gününü (Yevm-i Fasl) yalanladıklarını haber verip buna karşılık katmerli ve tekrarlanan bir helakin onlar için olduğunu hükme bağlayınca ve sureyi, bu Kur'an'a inanmadıkları takdirde ondan sonra artık hiçbir şeye inanmayacaklarını belirterek bitirince; bu sureye de hakkında ihtilafa düştükleri ve peygamberi yalanladıkları şeyin asla tartışma kabul etmez bir hakikat olduğunu bildirerek başlamıştır. Çünkü Kur'an'ın beyanıyla, beyandaki mucizelik yanında iki kişinin dahi ihtilaf etmeyeceği Rahman'ın hikmeti açıkça ortaya çıkmıştır. [Allah Teâlâ], onların bu haline son derece şaşırarak, onları azarlayarak, yaptıklarını kınayarak, tehdit ederek ve meseleyi istifham (soru) kipiyle büyüterek şöyle buyurdu; böylece onların bu muhalefetinin akıl alır gibi olmadığını ve ihtilaf ettikleri konunun yerinin bilinemez olduğunu ima etti. Öyle ki, ihtilaf ettikleri şeyin apaçıklığı karşısında aklı başında bir kimsenin bu konuda emre karşı geleceğine inanılmayacağını ve ancak kapalı olan şeylerin sorulması gerektiğini bildirmek üzere, o konuyu bilen kimsenin dahi bunu sorması gerekir; [Cenâb-ı Hak] şöyle buyurdu:
21638. Metin
{عمَّ} أي عن أي شيء - خفف لفظاً وكناية بالإدغام، وحذف ألفه لكثرة الدور والإشارة إلى أن هذا السؤال مما ينبغي أن يحذف، فإن لم يكن فيخفى ويستحى من ذكره ويخفف {يتساءلون *} أي أهل مكة لكل من يسأل
{عمَّ} “Neyi” Yani hangi şeyi? -İdgam yapılarak lafız ve kinaye hafifletilmiş, çokça tekrarlandığı ve bu sorunun aslında sorulmaması, eğer sorulacaksa da gizlenmesi, anılmasından haya edilmesi ve hafif tutulması gerektiğine işaret etmek üzere elifi hazfedilmiştir- {يتساءلون *} “birbirlerine sorup duruyorlar?” Yani Mekke halkı, Kur'an'dan bir şey hakkında
21639. Metin
عن شيء من القرآن سؤال شك وتوقف وتلدد فيما بينهم وبين الرسول ﷺ والمؤمنين ﵃، ولشدة العجب سمي جدالهم وإنكارهم وعنادهم - إذا تليت عليهم آياته وجليت بيناته - مطلق سؤال.
kendi aralarında yahut Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlerle radıyallâhu anhum aralarında şüphe, tereddüt ve şaşkınlık içinde soru soran herkese [soruyorlar]. Şaşkınlığın büyüklüğünden ötürü, kendilerine ayetleri okunduğunda ve apaçık delilleri sergilendiğinde sergiledikleri cedelleşme, inkâr ve inat mutlak bir soru olarak adlandırılmıştır.
21640. Metin
ولما فخم ما يتساءلون عنه معجباً منهم فيه، بينه بقوله إعلاماً بأن ذلك الإيهام ما كان إلا للإعظام: {عن النبأ} أي من رسالة الرسول وإتيانه بالكتاب المبين، وإخباره عن يوم الفصل، والشاهد بكل شيء من ذلك الله بإعجاز هذا الحديث، وبوعده الجازم الحثيث. ولما كان في مقام التفخيم له، وصفه تأكيداً بقوله: {العظيم *} مع أن النبأ لا يقال إلا لخبر عظيم شأنه، ففي ذلك كله تنبيه على أنه من حقه أن يذعن له كل سامع ويهتم بأمره، لا أن يشك فيه ويجعله موضعاً للنزاع؛ وعظم توبيخهم بقوله: {الذي هم} أي بضمائرهم مع ادعائهم أنها أقوم الضمائر {فيه مختلفون *} أي شديد اختلافهم وثباتهم فبعضهم صدق وبعضهم كذب، والمكذبون بعضهم شك وبعضهم جزم وقال بعضهم: شاعر، وبعضهم: ساحر - إلى غير ذلك من الأباطيل، وذلك الأمر هو أمر النبي ﷺ الذي أهمه البعث بعد الموت اشتد التباسه عليهم وكثرت مراجعتهم فيه ومساءلتهم عنه مع عظمه وعظم ظهوره، والعظيم لا ينبغي الاختلاف
Hakkında soru sordukları şeyi onların bu haline taaccüp ederek büyüttüğünde, bu kapalılığın sadece o meseleyi yüceltmek için olduğunu bildirmek üzere onu şu sözüyle beyan etti: {عن النبأ} “O büyük haberi mi?” Yani Resul'ün elçiliğini, apaçık bir kitapla gelişini ve ayırt etme gününü haber verişini [soruyorlar]. Bütün bunlara şahit olan ise bu kelamın mucizeliğiyle ve kesin, süratle gerçekleşecek vaadiyle Allah'tır. Meseleyi yüceltme makamında olduğu için, onu pekiştirmek üzere şöyle niteledi: {العظيم *} “Büyük [haberi].” Oysa 'nebe' kelimesi ancak şanı yüce olan haberler için kullanılır. Bütün bunlarda, onu işiten her kimsenin ona boyun eğmesi ve onunla ilgilenmesi gerektiğine, onda şüpheye düşüp onu bir tartışma konusu yapmaması gerektiğine dikkat çekilmektedir. Kınamalarını şu sözüyle daha da büyüttü: {الذي هم} “Ki onlar onda” Yani en doğru vicdana sahip olduklarını iddia etmelerine rağmen kendi iç dünyalarında, {فيه مختلفون *} “ihtilaf içindedirler.” Yani ihtilafları ve [batıldaki] sebatları pek şiddetlidir; nitekim bir kısmı tasdik etmiş, bir kısmı yalanlamıştır. Yalanlayanların bir kısmı şüpheye düşmüş, bir kısmı kesin inkâr etmiş, bir kısmı 'şairdir', bir kısmı 'büyücüdür' demiş ve buna benzer daha nice batıl iddialar ileri sürmüşlerdir. Bu mesele, en önemlisi ölümden sonra diriliş olan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in davasıdır; büyüklüğüne ve apaçık zahir oluşuna rağmen onlara pek karışık gelmiş, hakkında müracaatları ve soru sormaları çoğalmıştır. Oysa böylesine azametli bir konuda ihtilafa düşülmesi
21641. Metin
فيه بوجه، فإن ذا المروءة لا ينبغي له أن يدخل في أمر إلا وهو على بصيرة فكيف به إذا كان عظيماً فكيف به إذا تناهى عظمه فكيف به إذا كان أهم ما يهمه فإنه يتعين عليه أن يبحث عنه غاية البحث ويطلب فيه الأدلة ويفحص عن البراهين ويستوضح الحجج حتى يصير من أمره بعد علم اليقين إلى عين اليقين من حين يبلغ مبلغ الرجال إلى أن يموت فكيف إذا كان بحيث تتلى عليهم الأدلة وتجلى لديه قواطع الحجج وتجلب إليه البينات وهو يكابر فيه ويماري، ويعاند ويداري.
hiçbir şekilde doğru değildir. Zira mürüvvet sahibi bir kimsenin, tam bir basiret üzere olmadan hiçbir işe girmemesi gerekir. Kaldı ki o iş büyük olursa nasıl olur? Ya o iş azametin zirvesinde olursa nasıl olur? Ya o iş kendisini ilgilendiren en mühim mesele olursa nasıl olur? Bu durumda onun hakkında son derece araştırma yapması, deliller arayıp bürhanları incelemesi ve hüccetleri açıklığa kavuşturması gerekir; ta ki bülûğ çağına erdiği andan ölünceye kadar o mesele hakkında ilme'l-yakînden ayne'l-yakîne ulaşsın. Durum böyleyken, kendilerine deliller okunduğu, önlerinde kesin hüccetler parladığı ve apaçık deliller getirildiği halde büyüklenip tartışan, inat edip gerçeği savsaklayan kimsenin hali nice olur!
21642. Metin
قال الإمام أبو جعفر بن الزبير: سورة النبأ أما مطلقها فمرتب على تساؤل واستفهام وقع منهم وكأنه وارد هنا في معرض العدول والالتفات، وأما قوله: {كلا سيعلمون ثم كلا سيعلمون} [النبأ: ٤ - ٥] فمناسب للوعيد المتكرر في قوله: {ويل يومئذ للمكذبين} [المرسلات: ١٩] وكأن قد قيل: سيعلمون عاقبة تكذيبهم، ثم أورد تعالى من جميل صنعه وما إذا اعتبره المعتبر علم أنه لم يخلق شيء منه عبثاً بل يعتبر به ويستوضح وجه الحكمة فيه، فعلم أنه لا بد من وقت ينكشف فيه الغطاء ويجازي الخلائق على نسبة من أحوالهم في الاعتبار والتدبر والخضوع لمن نصب مجموع
İmam Ebû Cafer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Nebe Suresi'nin başlangıcı, onlardan sadır olan bir karşılıklı soru ve istifhama bağlanmıştır; sanki burada bir vazgeçme ve iltifat (sözün yönünü değiştirme) kabilinden gelmiştir. {كلا سيعلمون ثم كلا سيعلمون} [Nebe: 4-5] ayetleri ise, {ويل يومئذ للمكذبين} [Mürselât: 19] ayetindeki tekrarlanan tehdide uygundur; sanki 'Yalanlamalarının akıbetini yakında bilecekler' denilmiştir. Sonra Allah Teâlâ, ibret alan bir kimsenin tefekkür ettiğinde hiçbir şeyin abes yere yaratılmadığını, bilakis ibret alınıp bundaki hikmet yönünün kavranması gerektiğini anlayacağı güzel sanatını zikretmiştir. Böylece perdenin kalkacağı ve mahlûkatın, ibret alma, tefekkür etme ve bütün bu delilleri yerleştiren zata boyun eğme hususundaki hallerine göre karşılık göreceği bir vaktin mutlaka geleceğini bilmiş olur.
21643. Metin
تلك الدلائل، ويستشعر من تكرار الفصول وتجدد الحالات وإحياء الأرض بعد موتها، جرى ذلك في البعث واطراد الحكم، وإليه الإشارة بقوله:
Mevsimlerin tekrarından, hallerin yenilenmesinden ve toprağın ölümünden sonra diriltilmesinden, aynı durumun yeniden dirilmede ve hükmün sürekliliğinde de cereyan edeceğini hisseder. Şu ayette buna işaret edilmektedir:
21644. Metin
{كذلك نخرج الموتى} [الأعراف: ٥٧] وقال تعالى منبهاً على ما ذكرناه {ألم نجعل الأرض مهاداً} [النبأ: ٦] إلى قوله: {وجنات ألفافاً} [النبأ: ١٦] فهذه المصنوعات المقصود بها الاعتبار كما قدم، ثم قال تعالى: {إن يوم الفصل كان ميقاتاً} [النبأ: ١٧] أي موعداً لجزائكم لو اعتبرتم بما ذكر لكم لعلمتم منه وقوعه وكونه ليقع جزاؤكم على ما سلف منكم «فويل يومئذ للمكذبين» ويشهد لهذا القصد مما بعد من الآيات قوله تعالى لما ذكر ما أعد للطاغين: {إنهم كانوا لا يرجون حساباً وكذبوا بآياتنا كذاباً وكل شيء أحصيناه كتاباً} [النبأ: ٢٧ - ٢٩] ثم قال بعد: {إن للمتقين مفازاً حدائق وأعناباً} [النبأ: ٣١ - ٣٢] وقوله بعد: {ذلك اليوم الحق} وأما الحياة الدنيا فلعب ولهو وإن الدار الآخرة لهي الحيوان، وقوله بعد: {يوم ينظر المرء ما قدمت يداه ويقول الكافر يا ليتني كنت تراباً} [النبأ: ٤٠] انتهى. ولما كان الأمر من العظمة في هذا الحد قال مؤكداً لأن ما اختلفوا فيه وسألوا عنه ليس موضعاً للاختلاف والتساؤل بأداة الردع، فقال تهديداً لهم وتوكيداً لوعيدهم: {كلا} أي ليس ما سألوا عنه واختلفوا فيه بموضع اختلاف أصلاً، ولا يصح أن يطرقه ريب بوجه من الوجوه فلينزجروا عن ذلك وليرتدعوا قبل
{كذلك نخرج الموتى} [A'râf: 57] “İşte ölüleri de böyle çıkarırız.” Allah Teâlâ zikrettiğimiz hususlara dikkat çekmek üzere: {ألم نجعل الأرض مهاداً} [Nebe: 6] “Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı?” ayetinden {وجنات ألفافاً} [Nebe: 16] “ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler [bitirmek için]?” ayetine kadar buyurmuştur. İşte önceden belirtildiği gibi bu yaratılanlardan maksat ibret almaktır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إن يوم الفصل كان ميقاتاً} [Nebe: 17] “Şüphesiz o hüküm günü belirlenmiş bir vakittir.” Yani şayet size zikredilenlerden ibret alsaydınız, onun vuku bulacağını ve geçmişte yaptıklarınızın cezasını çekmek üzere gerçekleşeceğini anlardınız; 'O gün yalanlayanların vay haline!' Bu maksada, sonraki ayetlerden azgınlar için hazırlanan şeylerin zikredildiği şu ayet-i kerime şahitlik etmektedir: {إنهم كانوا لا يرجون حساباً وكذبوا بآياتنا كذاباً وكل شيء أحصيناه كتاباً} [Nebe: 27-29] “Çünkü onlar bir hesap ummuyorlardı ve ayetlerimizi alabildiğine yalanlamışlardı. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp kaydetmiştik.” Ardından şöyle buyurmuştur: {إن للمتقين مفازاً حدائق وأعناباً} [Nebe: 31-32] “Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş, bahçeler ve üzüm bağları vardır.” Ve ardından gelen: {ذلك اليوم الحق} “İşte bu, hak gündür.” Dünya hayatı ise bir oyun ve eğlencedir, ahiret yurdu ise asıl hayatın ta kendisidir. Ve ardından gelen: {يوم ينظر المرء ما قدمت يداه ويقول الكافر يا ليتني كنت تراباً} [Nebe: 40] “O gün kişi önceden ellerinin ne takdim ettiğine bakar ve inkârcı: 'Keşke ben bir toprak olsaydım!' der.” [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti. Mesele bu derece büyük olunca, azarlama edatıyla hakkında ihtilaf ettikleri ve sordukları şeyin bir ihtilaf ve soru konusu olmadığını teyit ederek, onları tehdit etmek ve azap vaatlerini pekiştirmek üzere şöyle buyurdu: {كلا} “Hayır!” Yani hakkında soru sordukları ve ihtilafa düştükleri şey asla bir ihtilaf konusu değildir ve ona hiçbir şekilde şüphenin yaklaşması doğru olmaz. Artık bundan vazgeçsinler ve
21645. Metin
حلول ما لا قبل لهم به.
karşı koyamayacakları şey başlarına gelmeden önce akıllarını başlarına alsınlar.
21646. Metin
ولما كان كأنه قيل: فهل ينطقع ما هم فيه؟ أجاب بقوله مهدداً حاذفاً متعلق العلم للتهويل لأجل ذهاب النفس كل مذهب: {سيعلمون *} أي يصلون إلى حد يكون حالهم فيه في ترك العناد حال العالم بكل ما ينفعهم ويضرهم، وهذا عن قريب بوعد لا خلف فيه، ويكون لهم حينئذ عين اليقين الذي لا يستطاع دفاعه بعد علم اليقين الذي دافعوه، وعظم رتبة هذا الردع والتهديد والزجر والوعيد بقوله: {ثم كلا} أي أن أمره في ظهوره رادع عن الاختلاف في أمره {سيعلمون *} أي بعد الموت بعد علمهم قبله ما يكون من أمره بوعد صادق لا شك فيه، ويصير حالهم إذا ذاك حال العالم في كفهم عن العناد، وهم بين ذلول وذليل وحقير وجليل، فأما من اخترناه منه للإيمان فيكون ذلولاً، ومن أردنا شقاءه بالكفران فتراه ناكساً ذليلاً، ويشترك الكل بالذوق في حق اليقين، وقد كان هذا كما قال الجليل بعد زمن قليل، عندما أوقعتهم أيام الله وأرغمت منهم الأنوف وأذلت الجباه، وقراءة ابن عامر على ما قيل عنه بتاء الخطاب في الوعيد وأدل على الاستعطاف للمتاب.
Sanki 'İçinde bulundukları bu durum son bulacak mı?' denilmiş gibi, korkutmak ve zihnin her türlü ihtimale gitmesini sağlamak için bilginin taalluk ettiği şeyi hazfederek tehdit yoluyla şöyle cevap verdi: {سيعلمون *} “Yakında bilecekler!” Yani inadı terk etme noktasında durumları, kendilerine fayda ve zarar veren her şeyi tam olarak bilen kimsenin durumu gibi olacağı bir sınıra ulaşacaklar. Bu, hilafı olmayan bir vaatle pek yakında gerçekleşecektir. O vakit, daha önce defettikleri ilme'l-yakînden sonra geri çevrilmesi mümkün olmayan ayne'l-yakîne sahip olacaklardır. Bu azarlama, tehdit, men ve vaidin mertebesini şu sözüyle yüceltti: {ثم كلا} “Sonra yine hayır!” Yani onun apaçık oluşu, onun hakkında ihtilaf etmekten menedicidir. {سيعلمون *} “Yakında bilecekler!” Yani ölümden önce bildiklerinin ardından, ölümden sonra şüphesiz ve sadık bir vaatle onun ne olacağını bilecekler. O vakit durumları, inadı bırakma noktasında gerçeği bilen kimsenin durumu gibi olacaktır; kimisi boyun eğmiş, kimisi zelil, kimisi hakir, kimisi de büyüktür. İman için seçtiğimiz kimse boyun eğmiş olur; inkâr ile bedbahtlığını dilediğimiz kimseyi ise başı öne eğilmiş, zelil bir halde görürsün. Hepsi de tadarak hakka'l-yakînde ortak olurlar. Nitekim Yüce [Allah]'ın buyurduğu gibi, Allah'ın [azap] günleri onları yakalayıp burunlarını sürttüğü ve alınlarını zelil kıldığı kısa bir süre sonra bu gerçekleşmiştir. İbn Âmir'in kendisinden rivayet edilen kıraatinde bu ayet, tehditte muhatap 'te'si iledir ve tevbe etmeye yöneltmeye daha çok delalet eder.
21647. Metin
ولما حقق لهم أمره تحقيق من هو على غاية الوثوق بما يقول، دل على ذلك بما لا يحتمل شكاً ولا وقفة أصلاً، فقال مقرراً لهم ومنكراً عليهم التساؤل بما ندب إليه من التأمل وقرر به من النظر في باهر آياته وغرائب مخلوقاته التي أبدعها من العدم دلالة تامة عظمية على كمال القدرة مع تمام الحكمة الموجب للقطع بكل ما نبهت عليه الرسل من الشرائع والبعث والجزاء بادئاً بما هم له أشد ملابسة وهو الظرف: {ألم نجعل} أي بما لنا من العظمة {الأرض مهاداً *} أي فراشاً لكم موطئاً مذللاً يمكن الاستقرار عليه لتتصرفوا فيها كما شئتم {والجبال} أي تعرفون شدتها وعظمتها وعجزكم عن أقل شيء من أمورها {أوتاداً *} تثبتها كما أن البيت لا يثبت إلا بأوتاده، قال الأفوه الأودي:
Söylediği söze son derece güvenen birinin gerçekleştirmesi gibi bu işi onlar için kesinleştirince, buna hiçbir şüphe ve duraksamaya yer bırakmayacak deliller getirdi. Peygamberlerin haber verdiği şeriatlar, diriliş ve ceza hususunda kesin hükme varmayı gerektiren, tam bir hikmetle birlikte kâmil bir kudretin varlığına apaçık ve azametli bir delil teşkil eden, yoktan var ettiği parlak ayetlerine ve harika mahlûkatına bakmayı ve tefekkür etmeyi emrettiği hususlarla onlara ikrarda bulunup soru sormalarını kınayarak, kendileriyle en çok irtibatlı olan mekândan (zarftan) başlayarak şöyle buyurdu: {ألم نجعل} “Biz kılmadık mı?” Yani sahip olduğumuz azametle, {الأرض مهاداً *} “yeryüzünü bir döşek,” Yani üzerinde dilediğiniz gibi tasarrufta bulunabilmeniz için üzerinde durulabilecek, ayak basmaya elverişli, boyun eğdirilmiş bir sergi; {والجبال} “dağları da” yani sertliğini, büyüklüğünü ve onun en ufak bir işine bile güç yetiremeyeceğinizi bildiğiniz [dağları], {أوتاداً *} “birer kazık [yapmadık mı?]” Çadır ancak kazıklarıyla sağlam durduğu gibi, yeryüzünü de sağlam tutsun diye. el-Efvah el-Evdî şöyle demiştir:
21648. Metin
والبيت لا يبتنى إلا له عمد ... ولا عماد إذا لم ترس أوتاد
Ev ancak direkleri varsa kurulabilir ... Kazıkları çakılmadıkça direk de ayakta durmaz.
21649. Metin
وذلك لئلا تميد بكم فإنها معلقة على فضاء العلم ممسكة بيد القدرة، فلولا الجبال لعظم ثقلها لأنها بمنزلة السفينة العالية الفارغة على متن البحر فهي في غاية الحركة لا سيما إذا عظمت الريح فإنها حينئذ لا يستقر عليها قائم ولا يثبت قاعد ولا نائم، فالجبال بمنزلة الأمتعة الثقيلة التي تنزلها في الماء فتحفظ عن كثرة التقلب فكيف يصح بوجه أن يتوقف في إخبار
Bu da sizinle birlikte sarsılmasın diyedir; zira yeryüzü ilim boşluğuna asılmış, kudret eliyle tutulmuştur. Eğer dağlar olmasaydı ağırlığı pek büyük olurdu; çünkü o, deniz üzerindeki boş ve yüksek bir gemi gibidir ve son derece hareketlidir; hele rüzgâr şiddetlendiğinde artık onun üzerinde ne ayakta duran durabilir, ne oturan ne de uyuyan sabit kalabilir. Dağlar ise suya indirilen ve çokça çalkalanmaktan koruyan ağır yükler mesabesindedir. Durum böyleyken, kudreti bu olan bir Zât'ın haberinde duraksamak
21650. Metin
من هذه قدرته لا سيما إذا كان ذلك المخبر به مما ركز سبحانه أمره في الفطر الأولى وقرر صحته في العقول التقرير الأوضح الأجلى.
hiçbir şekilde nasıl doğru olabilir? Kaldı ki haber verilen bu husus, Sübhânehu ve Teâlâ'nın ilk fıtrata yerleştirdiği ve doğruluğunu akıllarda en açık ve en parlak şekilde pekiştirdiği konulardandır.
21651. Metin
ولما ذكر بما في الظرف الذي هو فرشهم من الدلالة على تمام القدرة، أتبعه التذكير بما في المظروف وهو أنفسهم لتجتمع آيات الأنفس والآفاق فيتبين لهم أنه الحق فقال: {وخلقناكم} أي بما دل على ذلك من مظاهر العظمة {أزواجاً *} طوالاً وقصاراً وحساناً ودماماً وذكراناً وإناثاً لجميع أصنافكم على تباعد أقطارهم وتنائي ديارهم لتدوم أنواعكم إلى الوقت الذي يكون فيه انقطاعكم.
Döşekleri olan mekânda kâmil kudrete delalet eden hususları zikredince, nefis ve ufuk ayetleri bir araya gelsin de onun hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun diye hemen ardından mekânın içindekini, yani bizzat kendilerini hatırlatarak şöyle buyurdu: {وخلقناكم} “Ve sizi yarattık” Yani buna delalet eden azamet tezahürleriyle, {أزواجاً *} “çiftler halinde.” Türlerinizin kesintiye uğrayacağı vakte kadar devam etmesi için, memleketlerinin uzaklığına ve diyarlarının ıraklığına rağmen bütün sınıflarınızdan uzun, kısa, güzel, çirkin, erkek ve dişi olarak [yarattık].
21652. Metin
ولما ذكر ما هو سبب لبقاء النوع، ذكر ما هو سبب لحفظه من إسراع الفساد فقال: {وجعلنا} أي بما لنا من العظمة {نومكم} الذي ركبنا البدن على قبوله {سباتاً *} أي قطعاً عن الإحساس والحركة التي أتعبتكم في نهاركم مع الامتداد والاسترسال إراحة للقوى الحيوانية والحواس الجثمانية وإزاحة لكلالها مع أنه قاطع لكمال الحياة، فهو مذكر بالموتة الكبرى والاستيقاظ مذكر بالعبث، قال الزجاج: السبات أن ينقطع عن الحركة والروح فيه.
Türün bekasına sebep olan şeyi zikredince, onun süratle bozulmaktan korunmasına sebep olan şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {وجعلنا} “Ve kıldık” Yani azametimizle, {نومكم} “uykunuzu” bedeni onu kabul edecek şekilde yarattığımız [uykunuzu], {سباتاً *} “bir dinlenme [vesilesi].” Yani hayvanî güçlerin ve cismanî duyuların rahatlaması ve yorgunluklarının giderilmesi için, uzanıp gevşemekle birlikte gündüzünüzde sizi yoran his ve hareketten kesilme [vesilesi kıldık]. Bununla birlikte uyku, kâmil hayatı kesintiye uğratıcıdır; dolayısıyla büyük ölümü hatırlatır, uyanmak ise dirilişi hatırlatır. Zeccâc şöyle demiştir: Sübât (سُبَات), ruh bedende olduğu halde hareketin kesilmesidir.
21653. Metin
ولما ذكر النوم، اتبعه وقته الأليق به مذكراً بنعمة الظرف الزماني بعد التذكير بالظرف المكاني، فقال دالاً بمظهر العظمة على عظمه: {وجعلنا الّيل} أي بعد ذهاب الضياء حتى كأنه لم يكن {لباساً *} أي غطاء وغشاء ساتراً بظلمته ما أتى عليه عن العيون كما يستره اللباس لتسكنوا فيه عن المعاش {وجعلنا النهار} أي الذي آيته الشمس {معاشاً *} أي وقتاً للتقلب الذي هو من أسباب التحصيل الذي هو من أسباب المعاش، وهو العيش ووقته وموضعه، مظهراً لما ستره الليل، فالآية من الاحتباك: ذكر اللباس أولاً دليلاً على حذف ضده ثانياً والمعاش ثايناً دليلاً على حذف ضده أولاً.
Uykuyu zikredince, mekân nimetini hatırlattıktan sonra zaman nimetini hatırlatarak ona en uygun olan vaktini peşi sıra zikretti ve azamet zamiriyle onun büyüklüğüne delalet ederek şöyle buyurdu: {وجعلنا الّيل} “Geceyi de kıldık” yani aydınlık gittikten sonra sanki hiç yokmuş gibi olunca, {لباساً *} “bir örtü,” Yani geçim derdinden dinlenesiniz diye, elbisenin örttüğü gibi karanlığıyla kapladığı şeyleri gözlerden saklayan bir örtü ve perde [kıldık]. {وجعلنا النهار} “Gündüzü de kıldık” yani alameti güneş olan [gündüzü], {معاشاً *} “bir geçim vakti.” Yani geçimin ve yaşayışın sebeplerinden olan kazanma faaliyetlerinin vakti kıldık; o da yaşamak, onun vakti ve yeridir; gecenin örttüğü şeyleri açığa çıkarır. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincisinde örtünün (elbisenin) zikredilmesi ikincisinde zıddının hazfedildiğine, ikincisinde maişetin zikredilmesi ise birincisinde zıddının hazfedildiğine delildir.
21654. Metin
ولما ذكر المهاد وما فيه، أتبعه السقف الذي بدورانه يكون الوقت الزمان وما يحويه من القناديل الزاهرة والمنافع الظاهرة لإحياء المهاد ومن فيه من العباد فقال: {وبنينا} أي بناء عظيماً {فوقكم} أي عاماً لجميع جهة الفوق، وهي عبارة تدل على الإحاطة {سبعاً} أي من السماوات {شداداً *} أي هي في غاية القوة والإحكام، لا صدع فيها ولا فتق، لا يؤثر فيها كر العصور ولا مر الدهور، حتى يأتي أمر الله بإظهار عظائم المقدور.
Döşeği ve içindekileri zikredince, dönmesiyle zamanın meydana geldiği tavanı ve döşeği ile içindeki kulları ihya etmek için ihtiva ettiği parlak kandilleri ve zahir menfaatleri peşi sıra zikrederek şöyle buyurdu: {وبنينا} “Ve bina ettik” yani muazzam bir bina ile, {فوقكم} “üstünüzde” yani yukarı cihetin tamamını kuşatacak şekilde -ki bu ifade ihâtaya delalet eder-, {سبعاً} “yedi” yani göklerden yedi tanesini, {شداداً *} “sağlam [gökler].” Yani son derece kuvvetli ve muhkemdirler; içlerinde hiçbir çatlak ve yarık yoktur; takdir edilen büyük hadiselerin zuhuru için Allah'ın emri gelinceye kadar çağların ve devirlerin geçmesi onlara tesir etmez.
21655. Metin
ولما ذكر السقف: ذكر بعض ما فيه من أمهات المنافع فقال دالا بمظهر العظمة على عظمها: {وجعلنا} أي مما لا يقدر عليه غيرنا
Tavanı zikredince, onda bulunan başlıca faydaları zikredip azamet tecellisiyle bunların büyüklüğünü göstererek şöyle buyurdu: {وجعلنا} “Ve yerleştirdik” yani bizden başkasının güç yetiremeyeceği şekilde,
21656. Metin
{سراجاً} أي نجماً منيراً جداً {وهاجاً *} أي هو مع تلألئه وشدة ضيائه حار مضطرم الاتقاد وهو الشمس، من قولهم: وهج الجوهر: تلألأ، والجمر: اتقد.
{سراجاً} “bir kandil” yani son derece aydınlatıcı bir yıldız, {وهاجاً *} “parıl parıl yanan.” Yani parıltısı ve şiddetli aydınlığı ile birlikte sıcak ve alev alev yanan [bir kandil], o da güneştir. Bu, Arapların 'cevher parıldadı' (vehece'l-cevher) ve 'kor alevlendi' (vehece'l-cemr) sözlerinden gelir.
21657. Metin
ولما ذكر ما يمحق الرطوبة بحرارته، أتبعه ما يطفىء الحرارة برطوبته وبرودته فينشأ عنه المأكل والمشرب، التي بها تمام الحياة ويكون تولدها من الظرف بالمهاد والسقف، وجعل ذلك أشبه شيء بما يتولد بين الزوجين من الأولاد، فالسماء كالزوج والأرض كالمرأة، والماء كالمني، والنبات من النجم والشجر كالأولاد فقال: {وأنزلنا} أي مما يعجز غيرنا {من المعصرات} أي السحائب التي أثقلت بالماء فشارفت أن يعصرها الرياح فتمطر كما حصد الزرع - إذا حان له أن يحصد، قال الفراء: المعصر، السحابة التي تتحلى بالمطر ولا تمطر كالمرأة المعصرة وهي التي دنا حيضها ولم تحض، وقال الرازي: السحائب التي دنت أن تمطر كالمعصرة التي دنت من الحيض {ماء ثجاجاً *} أي منصباً بكثرة يتبع بعضه بعضاً، يقال: ثجه وثج بنفسه.
Sıcaklığıyla nemi kurutan şeyi zikredince, ardından nemi ve soğukluğuyla sıcağı söndüren ve böylece tam bir hayatın vesilesi olan yiyecek ve içeceklerin doğmasını sağlayan şeyi zikretti. Bunların oluşumu ise döşek ve tavan şeklindeki iki zarftan meydana gelir. Bunu karı-koca arasından doğan çocuklara pek benzer kılmıştır; zira gökyüzü koca, yeryüzü kadın, su meni, ekin ve ağaçlardan oluşan nebatat ise çocuklar gibidir. Şöyle buyurdu: {وأنزلنا} “Ve indirdik” yani başkalarının aciz kaldığı şekilde, {من المعصرات} “sıkışan bulutlardan” yani su ile ağırlaşıp rüzgârların kendilerini sıkması ve yağmur yağdırması yaklaşan bulutlardan -tıpkı biçilme vakti gelen ekin gibi-. Ferrâ şöyle demiştir: el-Mu'sır (المعصر), yağmur taşıyan fakat henüz yağdırmayan buluttur; tıpkı hayız vakti yaklaşıp henüz hayız görmeyen genç kıza (el-mu'sıra) benzetilmiştir. Râzî ise şöyle demiştir: Yağmur yağdırması yaklaşan bulutlar, hayız görmesi yaklaşan kadına benzer. {ماء ثجاجاً *} “şarıl şarıl dökülen bir su.” Yani peş peşe, bolca ve kuvvetle dökülen su demektir. Bu fiil hem geçişli hem geçişsiz kullanılır.
21658. Metin
ولما ذكر بدايته، أتبعها نهايته فقال: {لنخرج} أي بعظمتنا التي ربطنا بها المسببات بالأسباب {به} أي الماء تسبيباً {حباً}
Başlangıcını zikredince, sonucunu peşi sıra zikrederek şöyle buyurdu: {لنخرج} “Çıkaralım diye” yani sebepleri müsebseplere bağladığımız azametimizle, {به} “onunla” yani su vesilesiyle, {حباً} “taneler,”
21659. Metin
أي نجماً ذا حب هو مقصوده لأنه يقتاته العباد، صرح به لأنه المقصود وبدأ به لأنه القوت الذي به البقاء كالحنطة والشعير وغيرهما {ونباتاً *} يتفكهون ويتنزهون فيه وتعتلفه البهائم. ولما كان من المشاهد الذي لا يسوغ إنكاره أن في الأرض من البساتين ما يفوت الحصر، عبر بجمع القلة تحقيراً له بالنسبة إلى باهر العظمة ونافذ الكلمة فقال: {وجنات} أي بساتين تجمع أنواع الأشجار والنبات المقتات وغيره {ألفافاً *} أي ملتفة الأشجار مجتمعة بعضها إلى بعض من شدة الري، جمع لف كجذع، قال البغوي: وقيل: هو جمع الجمع، يقال: جنة لفاء، وجمعها لف - بضم اللام، وجمع الجمع ألفاف. وتضمن هذا الذي ذكره المياه النابعة الجارية والواقفة، فاكتفى بذكره عن ذكرها، قال مقاتل: وكل من هذا الذي ذكر أعجب من البعث.
Yani asıl maksat olan tohum sahibi ekinler [çıkaralım]; çünkü kullar onunla beslenir. Maksat olduğu için açıkça zikredilmiş ve buğday, arpa ve benzeri gibi hayatın devamını sağlayan temel gıda olduğu için onunla başlanmıştır. {ونباتاً *} “ve bitkiler [çıkaralım].” İnsanların faydalandığı, zevk aldığı ve hayvanların otladığı bitkiler. Yeryüzünde sayılamayacak kadar çok bağ ve bahçelerin bulunduğu inkâr edilemez müşahede edilen bir gerçek olduğundan, parlak azamet ve geçerli iradeye nispetle onu küçük göstermek için cemi kıllet (azlık çoğulu) kalıbıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {وجنات} “ve bahçeler,” Yani gıda veren ve vermeyen türlü ağaç ve bitki çeşitlerini toplayan bahçeler, {ألفافاً *} “sarmaş dolaş.” Yani bol sulanmaktan ötürü ağaçları birbirine girmiş, sarmaş dolaş olmuş [bahçeler]. 'Ciz' (جذع) kelimesinin çoğulu gibi 'liff' (لف) kelimesinin çoğuludur. Begavî şöyle demiştir: 'Bunun çoğulun çoğulu olduğu da söylenmiştir; nitekim 'cennetün leffâ' (ağaçları sık bahçe) denir, çoğulu lâmın zammesiyle 'lüff' gelir, bunun çoğulunun çoğulu ise 'elfâf'tır.' Bu zikredilenler kaynayan, akan ve duran suları da ihtiva ettiğinden, onları ayrıca anmaya gerek duymamıştır. Mukâtil şöyle demiştir: 'Zikredilen bu şeylerin her biri, yeniden dirilmeden daha şaşırtıcıdır.'
21660. Metin
ولما ذكر ما دل على غاية القدرة ونهاية الحكمة فدل قطعاً على الوحدانية لأنه لو كان التعدد لم تكن الحكمة ولم تتم القدرة، فأثمر المحبة لمن اتصف بذلك، فأنتج للطائع الشوق إلى لقائه والترامي إلى مطالعة كمال نعمائه، وللعاصي ما هو حقيق به من الخوف من لقائه ليرده ذلك
Kudretin nihayetine ve hikmetin kemaline delalet eden şeyleri zikredince, bu durum kesin olarak tevhide delalet etti; zira şayet birden fazla ilah olsaydı hikmet olmaz ve kudret tamamlanamazdı. Bu durum bu sıfatlara sahip olan Zât'a sevgiyi netice verdi; böylece itaatkâr kimse için O'na kavuşma şevkini ve O'nun kâmil nimetlerini müşahedeye yönelmeyi, isyankâr kimse için ise
21661. Metin
عن إعراضه وإبائه، أتبع ما أعلم أنه ما ذكره إلا للدلالة على النبأ العظيم في لقاء العزيز الرحيم، فقال منتجاً عما مضى من الوعيد وما دل على تمام القدرة مؤكداً لأجل إنكارهم: {إن يوم الفصل} أي الذي هو النبأ العظيم، وتقدم الإنذار به في المرسلات وما خلق الخلق إلا لجمعهم فيه وإظهار صفات الكمال ليفصل فيه بين كل ملبس فصلاً لا شبهة فيه ويؤخذ للمظلوم من الظالم {كان} أي في علم الله وحكمته كوناً لا بد منه جعل فيه كالجبلة في ذوي الأرواح {ميقاتاً *} أي حداً يوقت به الدنيا وتنتهي عنده مع ما فيها من الخلائق.
yüz çevirmesinden ve diretmesinden onu vazgeçirecek olan O'nun huzuruna çıkma korkusunu doğurdu. Ardından, bunları yalnızca Azîz ve Rahîm olan Zât ile karşılaşmadaki o büyük habere delalet etmesi için zikrettiğini bildirerek, geçmişteki tehditlerin ve tam kudrete delalet eden hususların bir neticesi olarak ve inkâr etmeleri sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إن يوم الفصل} “Şüphesiz o hüküm günü” yani o büyük haber olan ve Mürselât Suresi'nde uyarısı geçen, mahlûkatın ancak onda toplanmaları ve kemal sıfatlarının tecelli etmesi için yaratıldığı, her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak şekilde kesin bir ayrımın yapılacağı ve zalimden mazlumun hakkının alınacağı gün; {كان} “olmuştur” yani Allah'ın ilminde ve hikmetinde, ruh sahiplerinin fıtratına yerleştirilmiş gibi kaçınılmaz bir oluşla, {ميقاتاً *} “belirlenmiş bir vakit.” Yani dünyanın sınırlandırıldığı, dünyadaki bütün mahlûkatla birlikte sona ereceği bir vakittir.
21662. Metin
ولما ذكره، ذكر ما فيه تعظيماً له وحثاً على الطاعة فقال مبدلاً منه أو مبيناً له: {يوم} ولما كان الهائل المفزع النفخ، لا كونه من معين، بنى للمفعول قوله {ينفخ} أي من نافخ أذن الله له {في الصور} وهو قرن من نور على ما قيل سعته أعظم ما بين السماء والأرض وهي نفخة البعث وهي الثانية من النفخات الأرض كما مر في آخر الزمر، ولذلك قال: {فتأتون} أي بعد القيام من القبور إلى الموقف أحياء كما كنتم أول مرة لا تفقدون من أعضائكم وجلودكم وأشعاركم وأظفاركم وألوانكم الأصلية شيئاً يجمعكم من الأرض بعد أن تمزقتم
Onu zikredince, onu yüceltmek ve itaate teşvik etmek için onda gerçekleşecek şeyleri bedel veya beyan olarak şöyle buyurdu: {يوم} “O gün” Korkunç ve dehşetli olan şey üflemenin bizzat kendisi olup belirli bir şahıstan sadır olması olmadığından, {ينفخ} “üflenir” fiilini meçhul (edilgen) kalıpta getirdi; yani Allah'ın izin verdiği bir üfürücü tarafından, {في الصور} “Sûr'a” Rivayet edildiğine göre Sûr, genişliği yer ile gök arasından daha büyük olan nurdan bir borudur; bu da Zümer Suresi'nin sonunda geçtiği üzere yeryüzündeki üflemelerin ikincisi olan diriliş üflemesidir. Bu sebeple şöyle buyurdu: {فتأتون} “ve siz gelirsiniz” Yani kabirlerden kalktıktan sonra ilk defa yaratıldığınız gibi dipdiri olarak mahşer yerine [gelirsiniz]; asıl azalarınızdan, derilerinizden, saçlarınızdan, tırnaklarınızdan ve renklerinizden hiçbir şeyi kaybetmeksizin gelirsiniz; yeryüzünde parçalanıp dağıldıktan sonra O sizi oradan toplar;
21663. Metin
فيها، واختلط تراب من بلي منكم بترابها وتراب بعضكم ببعض، وتمييز ذلك وجمعه وتركيبه كما كان وإعادة الروح فيه يسير عليه ﷾ كما فعل ذلك كله من نطفة بعد أن فعله في آدم ﵇ من تراب لا أصل له في الحياة، حال كونكم {أفواجاً *} أي أمماً وزمراً وجماعات مشاة مسرعين كل أمة بإمامها، روى الثعلبي وابن مردويه عن البراء ﵃ وقال شيخنا ابن حجر في ترجمة محمد بن زهير في لسان الميزان: إنه ظاهر الوضع - أن معاذاً ﵁ سأل عن هذه الأفواج فقال النبي ﷺ: «إن أمتي تحشر على عشرة أصناف: على صور القردة، وعلى صور الخنازير، وبعض منكسون يسحبون على وجوههم، وبعض عمي وبعض صم بكم، وبعض يمضغون ألسنتهم، فهي مدلاة على صدورهم يسيل القيح من أفواههم يتقذرهم أهل الجمع، وبعض منقطعة أيديهم وأرجلهم، وبعض مصلوبون على جذوع من نار، وبعض أشد نتناً من الجيف، وبعض ملبسون جباباً سابغة من قطرن لازقة بجلودهم، فسرهم بالقتات وآكلي السحت وأكلة الربا والجائرين في الحكم والمعجبين بأعمالهم والعلماء
orada çürüyenlerinizin toprağı yerin toprağına ve birbirinizin toprağına karışmışken, bunları ayırt etmek, toplamak, eskisi gibi birleştirmek ve içine ruhu iade etmek O'na celle ve alâ pek kolaydır; tıpkı bütün bunları bir damla sudan yaptığı gibi ve daha önce Âdem aleyhisselâm'da hayata dair hiçbir aslı olmayan bir topraktan yaptığı gibi. Şu halde gelirsiniz: {أفواجاً *} “bölük bölük.” Yani her ümmet kendi önderiyle birlikte hızlı adımlarla yürüyen ümmetler, zümreler ve cemaatler halinde [gelirsiniz]. Sa'lebî ve İbn Merdûye, Berâ'dan radıyallâhu anh rivayet etmişlerdir; şeyhimiz İbn Hacer ise Lisânü'l-Mîzân'da Muhammed b. Züheyr'in biyografisinde bu rivayetin uydurma olduğunun açıkça görüldüğünü belirtmiştir: Muâz radıyallâhu anh bu bölükleri sormuş, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: «Ümmetim on sınıf üzere haşrolunur: Maymunlar suretinde, domuzlar suretinde, bir kısmı yüzleri üstü sürüklenen baş aşağı kimseler, bir kısmı kör, bir kısmı sağır ve dilsiz, bir kısmı dilleri göğüslerine sarkmış olarak dillerini çiğneyen ve ağızlarından irin akıp mahşer halkının kendilerinden iğrendiği kimseler, bir kısmı el ve ayakları kesilmiş, bir kısmı ateşten kütükler üzerine asılmış, bir kısmı leşten daha pis kokan, bir kısmı da derilerine yapışan katrandan geniş gömlekler giydirilmiş kimselerdir.» Bunları koğuculuk yapanlar, haram yiyenler, faiz yiyenler, hükümde haksızlık edenler, amelleriyle böbürlenenler, sözleri fiillerine uymayan âlimler,
21664. Metin
الذين يخالف قولهم فعلهم والمؤذين للجيران والساعين بالناس للسلطان، والتابعين للشهوات المانعين حق الله تعالى والمتكبرين خيلاء» .
komşularına eziyet edenler, insanları sultana gammazlayanlar, şehvetlerine uyup Allah Teâlâ'nın hakkını vermeyenler ve kibirlenip böbürlenenler olarak tefsir etmiştir.
21665. Metin
ولما ذكر الآية في أنفسهم ذكر بعض آيات الآفاق، وبدأ بالعلوي لأنه أشرف فقال بانياً للمفعول لأن المفزع مطلق التفتيح، ولأن ذلك أدل على قدرة الفاعل وهوان الأمور عليه: {وفتحت السماء} أي شقق هذا الجنس تشقيقاً كبيراً، وقرأ الكوفيون بالتخفيف لأن التكثير يدل عليه ما سبب عن الفتح من قوله: {فكانت} أي كلها كينونة كأنها جبلة لها {أبواباً} أي كثيرة جداً لكثرة الشقوق الكبيرة بحيث صارت كأنها لا حقيقة لها إلا الأبواب.
Kendi nefislerindeki ayeti zikredince afaktaki (dış dünyadaki) ayetlerin bir kısmını zikretti; daha şerefli olduğu için yukarıdakinden (semadan) başladı. Korku veren hadise mutlak yarılma olduğu için ve bu durum Fail'in kudretine ve işlerin O'na ne denli kolay olduğuna daha çok delalet ettiği için fiili meçhul (edilgen) getirerek şöyle buyurdu: {وفتحت السماء} “Gök açılır” yani bu sema cinsi büyük bir yarılmayla yarılır. Kûfeliler bunu şeddesiz (futihat) okumuşlardır; çünkü çokluk, açılmanın bir neticesi olarak zikredilen şu ifadeden anlaşılmaktadır: {فكانت} “ve olmuştur” yani sanki fıtratı öyleymiş gibi bütünüyle [olmuştur], {أبواباً} “kapı kapı.” Yani büyük yarıkların çokluğundan ötürü pek çok [kapı haline gelmiştir], öyle ki sanki kapılardan başka bir hakikati kalmamıştır.
21666. Metin
ولما ذكر السقف، ذكر أقرب الأرض إليه وأشدها، فقال على طريقة كلام القادرين أيضاً: {وسيرت} أي حملت بأيسر أمر على السير {الجبال} على ما تعلمون من صلابتها وصعوبتها في الهواء كأنها الهباء المنثور، وعلى ذلك دل قوله: {فكانت} أي كينونة راسخة {سراباً *} أي لا نرى فيها إلا خيالاً يتراءى وهي سائرة تمر مر السحاب ثم تخفى لتناثر أجزائها كالهباء - يا لها من عظمة تجب لها القلوب وتتعاظم الكروب.
Tavanı zikredince, yeryüzünün ona en yakın ve en sert olan kısmını zikretti ve yine güç yetirenlerin kelamı üslubuyla şöyle buyurdu: {وسيرت} “Ve yürütülür” yani en kolay bir emirle yürütülmeye sevk edilir, {الجبال} “dağlar,” havada saçılmış toz zerreleri gibi olduğunu bildiğiniz o sertlik ve sarp halleriyle birlikte. Nitekim şu sözü buna delalet etmektedir: {فكانت} “ve olmuştur” yani köklü bir oluşla, {سراباً *} “bir serap.” Yani onda sadece görünen bir hayal görürüz; bulutların geçişi gibi sürüklenip gider, sonra da toz gibi parçalarının dağılmasıyla kaybolup gider. Kalplerin dehşete düşeceği ve sıkıntıların büyüyeceği ne büyük bir azamet!
21667. Metin
ولما بين أن يوم الفصل هو النبأ العظيم بعد أن دل عليه وذكر ما فيه من المسير، ذكر ما إليه من الدارين المصير، فقال بعد التذكير بما في الجبال من العذاب بحزونتها وما فيها من السباع والحشرات والأشجار الشائكة والقواطع المتشابكة وغير ذلك من عجائب التقدير مؤكداً لتكذيبهم: {إن جهنم} أي النار التي تلقى أصحابها متجهمة لهم بغاية ما يكرهون {كانت} أي جبلة وخلقاً {مرصاداً *} أي موضع رصد لأعداء الله ترصدهم فيها خزنة النار، فإذا رأوهم كردسوهم فيها، ولأولياء الله ترصدهم فيها خزنة الجنة لإنجائهم من النار عند ورودها أو هي راصدة بليغة الرصد للكفار حتى صارت مجسدة من الرصد لتجمع أصحابها فلا يفوت منهم واحد كالمطعان لكثير الطعن، والمكثار للمبالغ في الإكثار، وعن ابن عباس ﵄ أن على جسر جهنم سبعة مجالس يسأل عند أولها عن شهادة أن لا إله إلا الله، فإن جاء بها تامة جاز إلى الثاني فيسأل عن الصلاة، فإن جاء بها تامة جاز إلى الثالث
Hüküm gününe delil getirdikten ve onda meydana gelecek yürütülmeyi zikrettikten sonra onun büyük haber olduğunu beyan edince, iki yurttan hangisine varılacağını zikretti. Dağların engebeliliğinde bulunan azabı, içindeki yırtıcı hayvanları, haşereleri, dikenli ağaçları, birbirine girmiş sarmaşıkları ve takdirin diğer harikalarını hatırlattıktan sonra, yalanlamalarına karşılık tekit ederek şöyle buyurdu: {إن جهنم} “Şüphesiz cehennem” yani ehlini en hoşlanmadıkları şekilde çatık bir çehreyle karşılayan ateş, {كانت} “olmuştur” yani yaratılış ve fıtrat olarak, {مرصاداً *} “bir gözetleme yeri.” Yani Allah'ın düşmanları için bir gözetleme yeridir; cehennem bekçileri orada onları gözetler, gördüklerinde ise onları içine tıkarlar. Allah'ın dostları için de bir gözetleme yeridir; cennet bekçileri oraya uğradıklarında onları ateşten kurtarmak için gözetlerler. Yahut o, kâfirleri son derece iyi gözetleyendir; öyle ki ehlini toplayıp içlerinden hiçbiri kaçamasın diye bizzat gözetlemenin kendisi gibi tecessüm etmiştir; tıpkı çok kılıç çalan kimseye 'mıt'ân' veya çokça konuşan kimseye 'miksâr' denmesi gibi. İbn Abbas'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre cehennem köprüsünün (sıratın) üzerinde yedi durak vardır: Birincisinde 'Lâ ilâhe illallâh' şehadetinden sorulur; eğer bunu tastamam getirmişse ikinciye geçer ve namazdan sorulur; bunu tastamam getirmişse üçüncüye geçer
21668. Metin
فيسأل عن الزكاة فإن جاء بها تامة جاز إلى الرابع فيسأل عن الصوم، فإن جاء به تاماً جاز إلى الخامس فيسأل عن الحج، فإن جاء به تاماً جاز إلى السادس فيسأل عن العمرة فإن جاء بها تامة جاز إلى السابع فينسأل عن المظالم، فإن خرج منها وإلا قيل: انظروا فإن كان له تطوع تكمل به أعماله. فإذا فرغ انطلق به إلى الجنة.
ve zekâttan sorulur; bunu tastamam getirmişse dördüncüye geçer ve oruçtan sorulur; bunu tastamam getirmişse beşinciye geçer ve hacdan sorulur; bunu tastamam getirmişse altıncıya geçer ve umreden sorulur; bunu tastamam getirmişse yedinciye geçer ve kul haklarından (mezâlimden) sorulur. Eğer bunlardan kurtulursa ne âlâ; aksi takdirde: 'Bakın, amellerini tamamlayacak bir nafilesi var mı?' denilir. Bu hesap bitince cennete götürülür.
21669. Metin
ولما كان درء المفاسد أولى من جلب المصالح، قدم ذكر المخوف فقال: {للطاغين} أي المجاوزين لحدود الله {مآباً *} أي مرجعاً ومأوى بعد أن كان الله ذرأهم لها فكأنهم كانوا فيها ثم هيأهم للخروج منها والبعد عنها بفطرهم الأولى، ثم بما أنزل الله من الكتب وأرسل من الرسل فكأنه بذلك أخرجهم منها، ثم رجعوا إليها بما أحدثوا من التكذيب.
Mefsedetleri defetmek maslahatları celbetmekten evla olduğu için, korkutucu olanı öne alarak şöyle buyurdu: {للطاغين} “Azgınlar için” yani Allah'ın sınırlarını aşanlar için, {مآباً *} “bir barınaktır.” Yani bir dönüş yeri ve sığınaktır; Allah onları onun için yarattıktan sonra sanki onun içindeydiler de, ilk fıtratlarıyla ve indirdiği kitaplar ile gönderdiği elçiler vasıtasıyla oradan çıkıp uzaklaşmalarına zemin hazırlamıştı; böylece sanki onları oradan çıkarmıştı, sonra da ortaya çıkardıkları yalanlamaları sebebiyle oraya geri dönmüş oldular.
21670. Metin
ولما ذكر مصيرهم إليها ذكر إقامتهم فيها فقال حالاً من ضمير «الطاغين» : {لابثين فيها} ولما كان جمع القلة يستعار للكثرة فكان الحقب يطلق على الزمان من غير حد، ويطلق على زمان محدود، فقيل على ثمانين سنة، وعلى سبعين ألف سنة، فكان السياق من تصدير السورة بالنبأ وبوصفه مع التعبير بالنبأ العظيم وما بعد ذلك يفهم أن المراد
Onların oraya varışlarını zikredince, orada kalışlarını 'azgınlar' zamirinden hâl olarak zikredip şöyle buyurdu: {لابثين فيها} “Orada kalacaklardır” Cemi kıllet (azlık çoğulu) çokluk için istiare edilebildiğinden ve 'hıkbe' (حِقْب) kelimesi hem sınırsız zaman hem de seksen yıl yahut yetmiş bin yıl gibi sınırlı bir zaman için kullanılabildiğinden; surenin 'en-Nebe' ile başlaması, onun 'el-Azîm' şeklinde vasıflanması ve sonrasındaki ifadeler, eğer sınırsız olan kastediliyorsa
21671. Metin
الدوام إن أريد ما لا حد له وأن المراد إن أريد المحدود جمع الكثرة، وأكثر ما فسر به الحقب، وأنه للمبالغة لا التحديد، كان جمع القلة هنا غير مشكل، فمن حمله على ما دون ذلك فكفاه زاجراً لم يضره التعبير به، ومن اجترأ عليه واستهان به كان فتنة له كما كان حصر عدد الخزنة للنار بتسعة عشر فلم يضر إلا نفسه، فلذلك عبر عن ظرف اللبث بقوله: {أحقاباً *} أي دهوراً عظيمة متتابعة لا انقضاء لها على أن التبعير به - ولو حمل على الأقل وجعل منقضياً - لا ينافي ما صرح فيه بالخلود لأنه أثبت شيئاً ولم ينف ما فوقه، وعن الحسن أنه قال: لا يكاد يذكر الحقب إلا حيث يراد تتابع الأزمنة وتواليها من غير انقضاء.
bununla sürekliliğin murat edildiğini, şayet sınırlı olan kastediliyorsa çokluk çoğulunun murat edildiğini hissettirmektedir. 'Hıkbe' kelimesine dair yapılan tefsirlerin çoğu da bunun sınırlama değil mübalağa için olduğunu göstermektedir; dolayısıyla buradaki cemi kıllet bir müşkillik arz etmez. Kim bunu bundan daha azına hamlederse, bu ifade ona bir menedici olarak yeter ve bu ifade ona zarar vermez. Kim de buna cüret edip onu hafife alırsa, tıpkı cehennem bekçilerinin sayısının on dokuz olarak sınırlandırılmasının bir imtihan olması gibi bu da onun için bir fitne olur ve ancak kendisine zarar verir. Bu sebeple kalış süresini şu sözüyle ifade etmiştir: {أحقاباً *} “çağlar boyu.” Yani birbirini takip eden, sonu gelmeyen muazzam devirler boyunca kalacaklardır. Kaldı ki bu ifade -en aza hamledilip sonlu kabul edilse bile- ebediyeti açıkça bildiren naslarla çelişmez; çünkü o bir şeyi ispat etmiş, onun üstündekini ise nefyetmemiştir. Hasan[-ı Basrî]'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Hıkbe kelimesi ancak sonu gelmeksizin zamanların birbiri ardınca sürüp gitmesi murat edildiğinde zikredilir.'
21672. Metin
ولما كان المسكن لا يصلح إلا بالاعتدال والماء الذي هو حياة كل شيء، قال ذاكراً حال هذا اللبث: {لا يذوقون} أي ساعة ما فكيف بما فوق الذوق {فيها} أي النار خاصة، وكأنه أشار بتقديمه إلى أنهم يذوقون في دار أخرى الزمهرير {برداً} أي روحاً وراحة لنفعهم من الحر أو مطلق البرد {ولا شراباً *} من ماء أو غيره يغنيهم من العطش
Mesken ancak mutedil bir hava ve her şeyin hayat kaynağı olan su ile elverişli olacağından, bu kalışın halini zikrederek şöyle buyurdu: {لا يذوقون} “Tatmazlar” yani bir an bile tatmazlar, nerede kaldı tatmanın ötesinde bir şey olsun, {فيها} “orada” yani özellikle o ateşte -bunu öne almasıyla sanki başka bir yurtta zemheriri tadacaklarına işaret etmiştir-, {برداً} “ne bir serinlik” yani sıcaktan kendilerine fayda verecek bir ferahlık ve rahatlık yahut mutlak soğukluk, {ولا شراباً *} “ne de bir içecek.” susuzluklarını giderecek su veya başka bir içecek
21673. Metin
على حال من الأحوال {إلا} حال كون ذلك الشراب {حميماً} أي ماء حاراً يشوي الوجوه قد انتهى حره {و} حال كون ذلك الشراب مع حرارته، أو البر د {غساقاً *} أي عصارة أهل النار من القيح والصديد البارد المنتن، فالاستثناء على هذا موزع الحميم من الشراب والغساق من البرد، فالحميم شرابهم في دولة السعير، والغساق في دولة الزمهرير.
hiçbir surette [tatmazlar]; {إلا} “ancak” şu içecek müstesna: {حميماً} “kaynar bir su” yani yüzleri kavuran, sıcaklığı son dereceye ulaşmış kaynar bir su, {و} “ve” bu içecek o sıcaklıkla birlikte yahut soğuklukla birlikte: {غساقاً *} “ve bir irin [tadarlar].” Yani cehennem ehlinin akıp duran kokuşmuş, dondurucu soğukluktaki cerahat ve irini [müstesna]. Bu takdire göre istisna dağıtılmıştır: Kaynar su içecekten, irin (gassâk) ise serinlikten istisnadır. Dolayısıyla kaynar su alevli cehennemdeki içecekleri, irin ise zemherir azabındaki içecekleridir.
21674. Metin
ولما حكم عليهم بهذا العذاب الذي لا يطاق، ذكر حكمته فقال إنه جزاهم بذلك {جزاء وفاقاً *} أي ذا وفاق لأعمالهم لأنهم كانوا يأخذون أموال الناس فيحرقون صدورهم عليها ويبردون بها الشراب ويصفونه ويبخرونه، فهم يحرقون الآن بعصارة غيرهم المنتنة، وكأنهم بعد الأحقاب - إن جعلت منقضية - يبدلون عذاباً غير الحميم والغساق، ثم علل عذابهم بقوله، مؤكداً تنبيهاً على أن الحساب من الوضوح بحالة يصدق به كل أحد، فلا يكاد يصدق أن أحداً يكذب به فلا يجوزه فقال: {إنهم كانوا} أي بما هو لهم كالجبلة التي لا تقبل غير ذلك فهم يفسدون القوى العلمية بأنهم {لا يرجون} أي في حال من الأحوال ولو رأوا كل آية {حساباً *} فهم لا يعملون بغير الشهوات،
Onlara bu dayanılmaz azapla hükmedince, bunun hikmetini zikredip onlara bunu şu şekilde verdiğini bildirdi: {جزاء وفاقاً *} “Tam uygun bir ceza olarak.” Yani amellerine tam bir uygunluk içindedir; zira onlar insanların mallarını alır, buna karşılık onların yüreklerini yakar, o mallarla içeceklerini soğutur, süzer ve kokulandırırlardı. Şimdi ise onlar başkalarının kokuşmuş irinleriyle yakılmaktadırlar. Sanki onlar bu çağlardan sonra -şayet sonlu kabul edilirse- kaynar su ve irinden başka bir azapla değiştirileceklerdir. Sonra hesabın herkesin tasdik edeceği derecede açık bir hakikat olduğuna ve kimsenin onu yalanlamasının akıl alır gibi olmadığına dikkat çekerek azaplarının gerekçesini tekit ile şöyle beyan etti: {إنهم كانوا} “Çünkü onlar” yani başkasını kabul etmeyen fıtrî bir huy gibi, şu halleriyle ilmî melekelerini ifsâd ediyorlardı: {لا يرجون} “ummuyorlardı” yani her ayeti görseler dahi hiçbir surette, {حساباً *} “bir hesap.” Onlar şehvetlerinden başka bir şeyle amel etmiyorlardı;
21675. Metin
فوافق هذا خلودهم في النار، وعبر عن تكذيبهم بنفي الرجاء لأنه أبلغ، وذلك لأن الإنسان يطمع في الخير بأدنى احتمال.
böylece bu durum onların ateşte ebedi kalmalarına tam uygun düşmüştür. Yalanlamalarını 'ummamak' (ümidi nefyetmek) ile ifade etmiştir; çünkü bu daha beliğdir; zira insan en küçük bir ihtimalde dahi hayrı umar.
21676. Metin
ولما دل انتفاء رجائهم على تكذيبهم المفسد للقوة العلمية، صرح به على وجه أعم فقال: {وكذبوا بآياتنا} أي على ما لها من العظمة الدالة أنها من عندنا {كذاباً *} أي تكذيباً هو في غاية المبالغة بحيث لو سمعوا أكذب الكذب ما كذبوا به كما كذبوا بها، فكان تجريعهم لما لا يصح أن يشربه أحد - وإن جرع منه شيئاً مات في الحال من غير موت - لهم جزاء على تكذيبهم بالحوارق التي يجرعون بها الصادقين أنواع الحرق، وقرىء بالتخفيف للدلالة على أنهم كذبوا في تكذيبهم.
Ümitlerinin olmaması ilmî güçlerini bozan yalanlamalarına delalet edince, bunu daha genel bir şekilde açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {وكذبوا بآياتنا} “Ve ayetlerimizi yalanladılar” yani bizim katımızdan olduğuna delalet eden o büyük azametine rağmen, {كذاباً *} “alabildiğine yalanlama ile.” Yani son derece mübalağalı bir yalanlama ile yalanladılar; öyle ki yalanların en büyüğünü işitselerdi bu ayetleri yalanladıkları gibi yalanlamazlardı. Dolayısıyla içilmeye elverişli olmayan -ve bir kimse ondan bir şey içse ölmeden derhal öleceği- şeylerin kendilerine zorla yutturulması, doğruları türlü yakıcı azaplarla yutan o kimselerin harikulade ayetleri yalanlamalarına tam bir ceza olmuştur. Yalanlamalarında bizzat yalancı olduklarını göstermek için şeddesiz olarak (kizâben) da okunmuştur.
21677. Metin
ولما كان التقدير: فكل شيء جعلنا له وزاناً، عطف عليه قوله: {وكل شيء} أي مطلقاً من أعمالهم وغيرها أو كل ما يقع عليه الحساب
Takdirî mana 'Biz her şeye bir denklik kıldık' şeklinde olunca, şu sözünü ona atfetti: {وكل شيء} “Ve her şeyi” yani mutlak surette amellerinden ve diğer şeylerden veya hesaba konu olan her şeyi,
21678. Metin
{أحصيناه} ولما كان الإحصاء موافقاً للكتابة في الضبط، أكد فعله بها فقال: {كتاباً *} فلا جائز أن نترك شيئاً من الأشياء بغير جزاء، ويمكن تنزيل الآية على الاحتباك وهو أحسن: دل فعل الإحصاء على حذف مصدره، وإثبات مصدر «كتب» عليه أي أحصيناه إحصاء وكتبناه كتاباً، وذلك الإحصاء والكتب لعدم الظلم.
{أحصيناه} “sayıp tespit ettik” Sayıp kaydetme (ihsâ), zapt etme hususunda yazmaya uygun düştüğü için fiilini onunla tekit ederek şöyle buyurdu: {كتاباً *} “bir kitap olarak.” Artık hiçbir şeyi cezasız bırakmamız caiz değildir. Bu ayeti ihtibâk sanatına hamletmek de mümkündür ve bu daha güzeldir: Sayma fiili kendi mastarının hazfedildiğine, 'yazmak' (ketebnâ) fiilinin mastarının varlığı da ona delalet eder; yani 'onu bir sayışla saydık ve bir yazışla yazdık'. Bu sayma ve yazma işlemi zulmün olmaması içindir.
21679. Metin
ولما ذكر عذابه ووجه موافقته لجزائهم، سبب عن تكذيبهم ما يقال لهم بلسان الحال أو المقال إهانة وزيادة في الجزاء على طريق الالتفات المؤذن بشدة الخزي والغضب عليهم وكمال القدرة له ﷾ فقال: ويجوز أن يكون سبباً عن مقدر بعد «كتاباً» نحو: ليجازيهم على كل شيء منه، قائلاً لهم على لسان الملائكة أو لسان الحال: {فذوقوا} أي من هذا العذاب في هذا الحال بسبب تكذيبكم بالحساب، وأكد ذوقهم في الاستقبال فقال: {فلن نزيدكم} أي شيئاً من الأشياء في وقت من الأوقات {إلا عذاباً *} فإن داركم ليس بها إلا الجحيم كما أن الجنة ليس بها إلا النعيم، فأفهم هذا أن حصول شيء لهم غير العذاب محال.
Azabını ve bunun cezalarına uygunluk yönünü zikredince, yalanlamalarının bir neticesi olarak, bir aşağılama ve cezayı artırma kabilinden, şiddetli bir rüsvaylığı, onlara karşı gazabı ve Zât-ı Akdes'in celle ve alâ kâmil kudretini bildiren iltifat üslubuyla hal veya kâl diliyle kendilerine söylenen sözü zikrederek şöyle buyurdu: Bu ifadenin 'kitâben' kelimesinden sonraki takdirî bir söze bağlanması da caizdir; örneğin: 'Onlardan her şeyin cezasını vermek için' meleklere veya hal diline söylettirerek: {فذوقوا} “Tadın!” Yani hesabı yalanlamanız sebebiyle bu haldeki bu azaptan tadın. Gelecekte de bunu tadacaklarını pekiştirerek şöyle buyurdu: {فلن نزيدكم} “Artık size artırmayacağız” yani hiçbir vakitte hiçbir şeyi, {إلا عذاباً *} “azaptan başkasını.” Çünkü cennette nimetten başka bir şey olmadığı gibi sizin yurdunuzda da cehennemden başka bir şey yoktur. Bu ifade, azaptan başka bir şeyin kendilerine ulaşmasının imkânsız olduğunu anlatmaktadır.
21680. Metin
ولما ذكر جزاء الكافرين وأشعر آخره بكونه إخزاء، ذكر جزاء المؤمنين المخالفين لهم فقال مستأنفاً مؤكداً لتكذيب الكافرين به: {إن للمتقين} أي الراسخين في الخوف المقتضي لاتخاذ الوقاية مما يخاف فوقوا أنفسهم من سخط الله بما يرضيه من الأعمال والأقوال والأحوال {مفازاً} أي فوزاً وموضع فوز وزمان فوز بالراحة الدائمة من جميع ما مضى ذكره للطاغين الذين هم أضدادهم، وقد كشفوا أنفسهم للعذاب كل الكشف، ثم فسره أو أبدل منه على حذف مضاف أي فوز: {حدائق} أي بساتين فيها أنواع الأشجار ذوات الثمار والرياحين لتجمع مع لذة المطعم لذة البصر والشم، قد أحدقت بها الجدران وحوطت بها، قال ابن جرير: فإن لم تكن بحيطان محدقة بها لم يقل لها حديقة. وخص أشجار العنب لطيبها وحسنها وشرفها وما فيها من لذة الذوق وعبر عن أشجارها بثمرتها إعلاماً بأنها لا توجد إلا موقرة حملاً وأن ثمرتها هي جل منفعتها فقال: {وأعناباً *} .
Kâfirlerin cezasını zikredip sonunu bir rüsvaylık olarak hissettirince, kâfirlerin bunu yalanlamasını tekit ederek ve sözü baştan alarak onlara muhalif olan müminlerin mükâfatını zikredip şöyle buyurdu: {إن للمتقين} “Şüphesiz takva sahipleri için” yani korkulacak şeylerden korunmayı gerektiren derin bir korkuda kökleşmiş ve böylece Allah'ın razı olduğu ameller, sözler ve haller ile kendilerini O'nun gazabından korumuş olanlar için, {مفازاً} “bir kurtuluş vardır.” Yani kendilerini azaba alabildiğine maruz bırakan ve zıtları olan azgınlar için daha önce zikredilenlerin tamamından kurtulup daimi bir rahatlığa kavuşma şeklinde bir kurtuluş, kurtuluş yeri ve kurtuluş zamanı vardır. Sonra muzafın hazfiyle onu tefsir edip bedel kılarak şöyle buyurdu: {حدائق} “bahçeler” yani yeme lezzetiyle birlikte görme ve koklama lezzetini de bir araya getirsin diye içinde meyveli ağaç çeşitleri ve güzel kokulu bitkiler bulunan, etrafı duvarlarla çevrilmiş bostanlar vardır. İbn Cerîr şöyle demiştir: 'Eğer etrafı kuşatan duvarlar yoksa ona hadîka (حديقة) denilmez.' Üzüm ağaçlarını ise lezzeti, güzelliği, şerefi ve tatma zevkinden ötürü özellikle zikretmiş ve bunların meyveyle yüklü olmadan bulunmayacağını ve asıl menfaatinin meyvesi olduğunu bildirmek için ağaçlarını meyveleriyle ifade ederek şöyle buyurmuştur: {وأعناباً *} “ve üzüm bağları.”
21681. Metin
ولما ذكر المساكن النزهة المؤنقة المعجبة، ذكر ما يتمتع به وهو جامع لألذاذ الحواس: البصر واللمس والذوق فقال: {وكواعب} أي نساء كعبت ثديهن {أتراباً *} أي على سن واحد من مس جلد واحد التراب قبل الأخرى، بل لو كن مولودات لكانت ولادتهن في آن واحد.
Büyüleyici, zarif ve sevimli meskenleri zikredince, görme, dokunma ve tatma gibi bütün duyu zevklerini bir araya getiren ve kendisinden faydalanılacak şeyleri zikrederek şöyle buyurdu: {وكواعب} “ve göğüsleri tomurcuklanmış,” yani göğüsleri yeni belirginleşmiş kadınlar, {أتراباً *} “yaşıt [dilberler].” Yani biri diğerinden önce toprağa basmamış gibi aynı yaşta olan; hatta doğmuş olsalardı aynı anda doğmuş olacak kimseler.
21682. Metin
ولما ذكر النساء ذكر الملائم لعشرتهن فقال: {وكاساً} أي من الخبر التي لا مثل لها في لذة الذوق ظاهراً وباطناً وكمال السرور وإنعاش القوى.
Kadınları zikredince, onlarla sohbet etmeye uygun olan şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {وكاساً} “ve kadehler” yani zahiren ve bâtınen tatma lezzetinde, tam bir sevinçte ve güçleri tazelemekte eşi benzeri olmayan bir şaraptan [kadehler].
21683. Metin
ولما كانت العادة جارية بأن الشراب الجيد يكون قليلاً، دل على كثرته دليلاً على جودته بقوله: {دهاقاً *} أي ممتلئة.
İyi içeceğin az olması âdetten olduğu için, kalitesine delil olmak üzere çokluğunu şu sözüyle gösterdi: {دهاقاً *} “dopdolu.”
21684. Metin
ولما كانت مجالس الخمر في الدنيا ممتلئة بما ينغصها من اللغو والكذب إلا عند من لا مروءة له فلا ينغصه القبيح، قال نافياً عنها ما يكدر لذة السمع: {لا يسمعون فيها} أي الجنة في وقت ما {لغواً} أي لغطاً يستحق أن يلغى لأنه ليس له معنىً أعم من أن يكون مهملاً ليس له معنى أصلاً، أو مستعملاً ليس له معنىً موجود في الخارج وإن قل، أو له معنى ولكنه لا يترتب به كبير فائدة. ولما انتفى الكذب بهذه الطريقة، وكان التكذيب أذى للمكذب، نفاه بقوله: {ولا كذباً *} فإن هذه الصيغة تقال على التكذيب ومطلق الكذب، فصار المعنى: ولا أذىً بمعارضة في القول، مع موافقة قراءة الكسائي بالتخفيف فإن معناها كذباً أو مكاذبة، وشدد في قراءة الجماعة لرشاقة اللفظ وموازنة «أعناباً وأتراباً» مع الإصابة لحلق المعنى من غير أدنى جور عن القصد ولا تكلف بوجه ما.
Dünyadaki içki meclisleri, mürüvvetsiz kimseler hariç -ki çirkinlik onun neşesini kaçırmaz- insanı rahatsız eden boş söz ve yalanlarla dolu olduğundan, işitme lezzetini bulandıracak şeyleri onlardan nefyederek şöyle buyurdu: {لا يسمعون فيها} “Orada işitmezler” yani cennette hiçbir vakit [işitmezler], {لغواً} “ne boş bir söz” yani hiçbir manası olmayan büsbütün manasız bir söz olsun, yahut dış dünyada az da olsa bir karşılığı bulunmayan kullanılmış bir söz olsun, veya bir anlamı olup da büyük bir fayda sağlamayan bir söz olsun, iptal edilmeyi hak eden hiçbir gürültü patırtı işitmezler. Bu yolla yalan nefyedilince ve yalanlama da yalanlanan kimseye bir eziyet teşkil ettiğinden, bunu şu sözüyle nefyetti: {ولا كذباً *} “ne de bir yalanlama.” Zira bu kalıp hem yalanlama hem de mutlak yalan için kullanılır. Böylece mana: 'Sözde bir itirazla gelen hiçbir eziyet yoktur' şeklinde olur. Bu durum, Kisâî'nin şeddesiz kıraatiyle (kizâben) de uyumludur; zira onun anlamı 'yalan veya karşılıklı yalanlaşma' demektir. Çoğunluğun kıraatinde ise lafzın zarafeti ve 'a'nâben ve etrâben' lafızlarına denkliği sağlamakla birlikte maksattan en ufak bir sapma ve hiçbir zorlama olmaksızın mananın tam hedefine ulaşması için şeddeli okunmuştur.
21685. Metin
ولما كان العطاء إذا كان على المعاوضة كان أطيب لنفس الآخذ قال: {جزاء} وبين أنه ما جعله جزاء لهم إلا إكراماً للنبي ﷺ فإنه سبحانه لا يجب عليه لأحد شيء لأن أحداً لا يمكنه أن يوفي شكر نعمة من نعمه فإن عمله من نعمه فقال: {من ربك} أي المحسن إليك بإكرام أمتك بانواع الإكرام، وفي {عطاء} إشارة إلى ذلك وهو بذل من غير جزاء {حساباً *} أي على قدر الكفاية وإن فعل الإنسان منهم ما فعل وحسب جميع أنواع الحساب، ومن قولهم: أعطاه فأحسبه - إذا تابع عليه العطاء وأكثره حتى جاوز العد وقال: حسبي، لا يمكن أن يحتاج مع هذا العطاء وإن زاد في الإنفاق، واختير التعبير به دون «كافياً» مثلاً لأنه أوقع في النفس، فإنه يقال: إذا كان هذا الحساب فما الظن بالثواب.
İhsan bir karşılık şeklinde olduğunda alanı daha çok hoşnut edeceğinden şöyle buyurdu: {جزاء} “Bir karşılık olarak,” Bunu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir ikram olmak üzere onlara mükâfat kıldığını beyan etti; zira Sübhânehu ve Teâlâ'ya hiç kimse için bir şey vacip değildir; çünkü hiç kimse O'nun nimetlerinden bir nimetin bile şükrünü tam olarak ödeyemez, zira insanın ameli de O'nun nimetlerindendir. Şöyle buyurdu: {من ربك} “Rabbinden” yani ümmetine türlü ikramlarda bulunarak sana ihsanda bulunan [Rabbinden], {عطاء} “bir bağış” kelimesinde de buna işaret vardır ki bu, karşılıksız bir lütuftur; {حساباً *} “yeterli [bir bağış olarak].” Yani onlardan her bir fert ne yaparsa yapsın ve her türlü hesabı yapsa dahi tam kâfi gelecek ölçüde [bir bağış]. Bu, Arapların 'ona verdi ve onu doyurdu/yettirdi' (a'tâhu fe-ahsebehû) sözünden gelir; yani ona bağışı peş peşe ve çokça verdi, öyle ki sayıyı aştı ve o kimse 'yeter' (hasbî) dedi. Bu bağışla birlikte harcamayı artırsa bile muhtaç olması mümkün değildir. 'Kâfiyen' (yeterli) ifadesi yerine bu kelimenin seçilmesi nefiste daha tesirli olduğu içindir; zira şöyle denir: Bu hesap ise, varın sevabı siz düşünün!
21686. Metin
ولما ذكر سبحانه سعة فضله، وصف نفسه الأقدس بما يدل على عظمته زيادة في شرف المخاطب ﷺ لأن عظمة العبد على حسب عظمة السيد، فقال مبدلاً على قراءة الجماعة وقاطعاً بالرفع على المدح عند الحجازيين وأبي عمرو: {رب السماوات والأرض} أي مبدعهما ومدبرهما ومالكهما {وما بينهما} ملكاً وملكاً. ولما شمل
Sübhânehu lütfunun genişliğini zikredince, muhatabın sallallâhu aleyhi ve sellem şerefini artırmak üzere en mukaddes zatını büyüklüğüne delalet eden şeylerle vasfetti; zira kulun büyüklüğü efendisinin büyüklüğüne göredir. Böylece çoğunluğun kıraatinde bedel olarak, Hicazlılar ve Ebû Amr nezdinde ise övgü üzere merfû olarak müstakil bir cümle halinde şöyle buyurdu: {رب السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin Rabbidir,” yani ikisinin yaratıcısı, idarecisi ve sahibidir, {وما بينهما} “ve ikisi arasındakilerin de [Rabbidir],” mülk ve hâkimiyet olarak. [Bu ifade] kuşatınca,
21687. Metin
ذلك العرش وما دونه، علله بقوله: {الرحمن} أي الذي له الإنعام العام الذي أدناه الإيجاد، وليس ذلك لأحد غيره، فإن الكل داخل في ملكه وملكه، ولذلك قال دالاً على الجبروت بعد صفة الرحمة: {لا يملكون} أي أهل السماوات والأرض ومن بين ذلك أصلاً دائماً في وقت من الأوقات في الدنيا ولا في الآخرة لا في يوم بعينه: {منه} أي العام النعمة خاصة {خطاباً *} أي أن يخاطبوه أو يخاطبوا غيره بكلمة فما فوقها في أمرهم في غاية الاهتمام به بما أفاده التعبير بالخطاب، فكيف بما دونه وإذا لم يملكوا ذلك منه فمن والكمل في ملكه وملكه؟ وعدم ملكهم لأن يخاطبهم مفهوم موافقة، والحاصل أنهم لا يقدرون على خطاب ما من ذوات أنفسهم كما هو شأن المالك. وأما غيره فقد يملكون أن يكرهوه على خطابهم وأن يخاطبوه بغير إذن من ذلك الغير ولا رضى وبغير تملك منه لهم لأنه لا ملك له، وإذا كان هذا في الخطاب فما ظنك بمن يدعي الوصال بالاتحاد - عليهم اللعنة ولهم سوء المآب، ما أجرأهم على الاتحاد! وقال الأستاذ أبو القاسم القشيري: كيف يكون للمكون المخلوق والفقير المسكين مكنة تملك منه خطاباً أو تتنفس نفساً كلا بل هو الله الواحد الجبار.
arşı ve onun altındakileri kuşatınca, bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {الرحمن} “Rahmân'dır;” yani en alt derecesi var etmek olan genel nimet verme yetkisine sahip olandır ki bu O'ndan başkasına ait değildir; zira herkes O'nun mülküne ve hâkimiyetine dâhildir. Bu yüzden rahmet sıfatından sonra ceberuta delalet ederek şöyle buyurdu: {لا يملكون} “Güç yetiremezler” yani gökler ve yer ehli ve ikisi arasındakiler asla, sürekli olarak dünyada veya ahirette hiçbir vakitte ve belirli bir günde [güç yetiremezler], {منه} “O'ndan” yani özellikle nimeti umumi olandan, {خطاباً *} “bir hitaba.” Yani O'na hitap etmeye veya başkasına bir kelime yahut daha fazlasıyla hitap etmeye [güç yetiremezler] -ki hitap tabirinin ifade ettiği üzere son derece önem verilen bir meselede böyle olunca, bundan daha aşağısında nasıl olmasın? Onlar O'ndan buna güç yetiremeyince, O'nun mülkü ve hâkimiyeti içindeki olgun kimselerden kime güç yetirebilirler ki? O'nun kendilerine hitap etmesine malik olmamaları ise evleviyetle (mefhum-ı muvafakat) sabittir. Hâsılı, onlar mülk sahibinin durumunda olduğu gibi kendi kendilerine hiçbir hitaba muktedir olamazlar. O'ndan başkasına gelince; onlar kendilerine hitap etmesi için onu zorlamaya, o başkasının izni ve rızası olmaksızın ve onun kendileri üzerinde bir hâkimiyeti bulunmaksızın -çünkü mülkü yoktur- ona hitap etmeye güç yetirebilirler. Bu durum hitap hakkında böyle olunca, artık ittihad yoluyla vuslat iddia eden kimse hakkında ne düşünürsün? -Lanet onların üzerine olsun ve kötü varış yeri onlarındır, ittihad iddiasına ne kadar da cüretkârdırlar!- Üstat Ebü'l-Kāsım el-Kuşeyrî şöyle demiştir: Yaratılmış, sonradan var edilmiş, fakir ve miskin bir varlığın, O'ndan bir hitaba malik olmaya veya bir nefes alıp vermeye nasıl imkânı olabilir? Hayır! Bilakis O, Vâhid ve Cebbâr olan Allah'tır.
21688. Metin
ولما كان هذا ربما أفهم سد باب الشفاعة عنده سبحانه، وكان الكلام إنما ينشأ من الروح، وكان الملائكة أقرب شيء إلى الروحية، أكد هذا المعنى مزيلاً ما قد يوهمه في الشفاعة سواء قلنا: إن الروح هنا جنس أم لا، فقال ذاكراً ظرف «لا يتكلمون» {يوم يقوم الروح} أي هذا الجنس أو خلق من خلق الله عظيم الشأن جداً، قيل: هو الملك الموكل بالأرواح أو جبرائيل ﵇، أو القرآن المشار إليه بمثل قوله تعالى
Bu durum Sübhânehu'nun katında şefaat kapısının kapandığını vehmettirebileceğinden ve kelam da ancak ruhtan neşet ettiğinden, melekler de ruhaniyete en yakın varlıklar olduğundan; buradaki ruhun bir cins olduğunu söylesek de söylemesek de şefaat hususunda vehmedilebilecek şeyi gidererek bu manayı tekit etti. Böylece 'konuşamazlar' ifadesinin zarfını zikrederek şöyle buyurdu: {يوم يقوم الروح} “Rûh'un kıyam edeceği gün,” yani bu cins yahut Allah'ın yaratıklarından şanı pek yüce bir yaratık [kıyam edecektir]. Denildi ki: O, ruhlara müekkel melektir veya Cebrail aleyhisselâm'dır yahut Yüce Allah'ın şu tür kavillerinde işaret edilen Kur'an'dır:
21689. Metin
{تنزل الملائكة والروح فيها بإذن ربهم من كل أمر} [القدر: ٤] {وكذلك أوحينا إليك روحاً من أمرنا} [الشورى: ٥٢] قاله ابن زيد {والملائكة} أي كلهم، ونبه بالاصطفاف على شدة الأمر فقال: {صفاً *} للقاء ما في ذلك اليوم من شدائد الأهوال ولحفظ الثقلين وهم في وسط دائرة صفهم من الموج والاضطراب لعظيم ما هم فيه، ثم زاد الأمر عظماً بذكر العامل في لا يوم فقال: {لا يتكلمون} أي من تقدم كلهم بأجمعهم فيه بكلمة واحدة مطلق كلام خطاباً كان أي في أمر عظيم أو لا، لا له سبحانه ولا لغيره أصلاً ولا أحد منهم، ويجوز أن يكون هذا حالاً لهؤلاء الخواص فيكون الضمير لهم فغيرهم بطريق الأولى {إلا من أذن له} أي في الكلام إذناً خاصاً {الرحمن} أي الملك الذي لا تكون نعمه على أحد من خلقه إلا منه {وقال صواباً *} فإن
{تنزل الملائكة والروح فيها بإذن ربهم من كل أمر} “Melekler ve Rûh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar” [Kadir: 4], {وكذلك أوحينا إليك روحاً من أمرنا} “Ve böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik” [Şûrâ: 52] -bunu İbn Zeyd söylemiştir-; {والملائكة} “ve melekler de,” yani hepsi birden. Saf tutmakla durumun şiddetine dikkat çekerek şöyle buyurdu: {صفاً *} “saf saf olarak [durdukları gün].” O gündeki korkunç şiddetleri karşılamak ve saf dairelerinin ortasında bulunan insan ve cinleri içinde bulundukları dehşetin büyüklüğünden ötürü dalgalanma ve çalkantıdan korumak için [saf saf dururlar]. Sonra 'gün' (yevme) lafzındaki amili zikrederek meselenin azametini daha da artırdı ve şöyle buyurdu: {لا يتكلمون} “Konuşamazlar,” yani daha önce zikredilenlerin hepsi o günde tek bir kelime, ister hitap olsun -yani büyük bir meselede olsun- ister olmasın, ne Sübhânehu'ya ne de başkasına asla hiçbir mutlak söz konuşamazlar ve onlardan hiçbiri [bunu yapamaz]. Bunun mezkûr seçkin varlıkların hâli olması da caizdir; o takdirde zamir onlara raci olur ve diğerleri evleviyetle [konuşamaz]. {إلا من أذن له} “kendisine izin verdiği kimseden başkası,” yani konuşma hususunda özel bir izin verdiği kimseden başkası, {الرحمن} “Rahmân'ın” yani mahlukatından hiç kimseye O'ndan başka nimeti ulaşmayan Melik'in [izin verdiği kimseden başkası], {وقال صواباً *} “ve doğruyu söylemiş olandan başkası.” Zira
21690. Metin
لم يحصل الأمر إن لم يقع الكلام من أحد منهم أصلاً، وهذا كالدليل على آية الخطاب بأنه إذا كان الروح والقريب منه بهذه المثابة في حال كل من حضره كان أحوج ما يكون إلى الكلام فما الظن بغيرهم؟ وهم في غيره كذلك بطريق الأولى وغيرهم فيه وفي غيره من باب الأولى، وأما في الدنيا فإنه وإن كان لا يتكلم أحد إلا بإذنه لكنه قد يتكلم بالخطأ.
eğer onlardan hiçbirinden asla bir söz sâdır olmasaydı bu durum gerçekleşmezdi. Bu, hitap ayetine bir delil gibidir; zira orada hazır bulunan herkesin konuşmaya en çok muhtaç olduğu bir durumda Rûh ve ona yakın olanlar bu mertebede olunca, artık başkaları hakkında ne düşünülür? Onlar başka hususlarda da evleviyetle böyledir, başkaları ise bunda ve başka hususlarda evleviyetle böyledir. Dünyaya gelince; gerçi orada da hiç kimse O'nun izni olmaksızın konuşamaz, fakat bazen hatalı da konuşabilir.
21691. Metin
ولما عظم ذلك اليوم بالسكوت خوفاً من ذي الجبروت {وخشعت الأصوات للرحمن فلا تسمع إلا همساً} [طه: ١٠٨] أشار إليه بما يستحقه زيادة في عظمته فقال: {ذلك} أي المشار إليه لبعد مكانته وعظم رتبته وعلو منزلته {اليوم الحق} أي في اليومية لكونه ثابتاً في نفسه فلا بد من كونه ولا زوال له ثوبتاً لا مرية فيه لعاقل وثابتاً كل ما أثبته وباطلاً كل ما نفاه. ولما قرر من عظمته ما يعجز غيره عن أن يقرر مثله، وكان قد خلق القوى والقدر والفعل بالاختيار. فكان من حق كل عاقل تدرع ما ينجى منه، سبب عن ذلك تنبيهاً على الخلاص منه وحثاً عليه قوله: {فمن شاء} أي الاتخاذ من المكلفين الذين أذن لهم {اتخذ} أي بغاية جهده {إلى ربه} أي خالقه نفسه المحسن إليه أو رب ذلك اليوم باستعمال قواه التي أعطاه الله إياها في الأعمال الصالحة {مآباً *} أي مرجعاً هو المرجع مما يحصل له فيه الثواب بالإيمان والطاعة، فإن الله جعل لهم قوة واختياراً، ولكن لا يقدر أحد منهم على مشيئة شيء
Ceberut sahibinden korkarak susulmasıyla {وخشعت الأصوات للرحمن فلا تسمع إلا همساً} “Sesler Rahmân'ın huzurunda kısılmıştır; artık bir fısıltıdan başka bir şey işitemezsin” [Tâhâ: 108] o günün azameti ortaya konunca, büyüklüğünü daha da artırmak üzere layık olduğu vasıfla ona işaret ederek şöyle buyurdu: {ذلك} “İşte o,” yani mertebesinin uzaklığı, rütbesinin büyüklüğü ve makamının yüceliği sebebiyle işaret edilen o gün, {اليوم الحق} “hak gündür;” yani kendi zatında sabit olması hasebiyle gün olma vasfında [haktır]; bu yüzden akıl sahibi kimse için şüphe götürmez bir kesinlikle onun gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve zevali yoktur; onun ispat ettiği her şey sabit, nefyettiği her şey ise bâtıldır. Başkasının benzerini ortaya koymaktan aciz kalacağı şekilde O'nun azametini yerleştirince -ki O, güçleri, kudretleri ve ihtiyar ile fiil işlemeyi yaratmıştır-, akıl sahibi her ferdin de kendisini ondan kurtaracak şeylerle zırhlanması gerektiğinden, ondan kurtuluşa dikkat çekmek ve buna teşvik etmek üzere şu sözünü buna bağladı: {فمن شاء} “Artık dileyen kimse,” yani mükelleflerden kendilerine izin verilenlerden dileyen kimse, {اتخذ} “tutsun,” yani var gücüyle edinsin, {إلى ربه} “Rabbine doğru” yani kendisini yaratan ve kendisine ihsanda bulunan [Rabbine] yahut Allah'ın kendisine bahşettiği güçleri salih amellerde kullanarak o günün Rabbine doğru, {مآباً *} “bir sığınak/varış yeri.” Yani iman ve itaatle içinde sevaba nail olacağı gerçek bir varış yeri [tutsun]. Zira Allah onlara bir güç ve irade vermiştir; fakat onlardan hiçbiri bir şeyi dilemeye muktedir olamaz,
21692. Metin
إلا بمشيئة الله.
meğerki Allah dilemiş olsun.
21693. Metin
ولما قدم في هذه السورة من شرح هذا النبأ العظيم ما قدم من الحكم والمواعظ واللطائف والوعد والوعيد، لخصه في قوله مؤكداً لما لهم من التكذيب: {إنا} على ما لنا من العظمة {أنذرناكم} أي أيها الأمة وخصوصاً العرب بما مضى من هذه السورة وغيرها {عذاباً} ولما كان لا بد من إتيانه وكونه سواء كان بالموت أو بالبعث، وكان كل ما تحقق إتيانه أقرب شيء قال: {قريباً} .
Bu surede bu büyük haberi açıklama kabilinden hikmetler, öğütler, latif manalar, vaat ve tehditler olarak sunduğu şeyleri sunduktan sonra, onların yalanlamalarını tekit ederek şu sözünde bunu özetledi: {إنا} “Gerçekten biz,” sahip olduğumuz azametle, {أنذرناكم} “sizi uyardık,” yani ey bu ümmet ve bilhassa Araplar, bu surenin ve diğerlerinin geçmiş kısımlarıyla [sizi uyardık], {عذاباً} “bir azap ile.” İster ölümle ister dirilişle olsun onun gelmesi ve vuku bulması kaçınılmaz olduğundan ve gelmesi kesinleşen her şey en yakın şey sayıldığından şöyle buyurdu: {قريباً} “yakın [bir azap ile].”
21694. Metin
ولما حذر منه، عين وقته مشدداً لتهويله فقال: {يوم ينظر المرء} أي جنسه الصالح منه والطالح نظراً لامرية فيه {ما} أي الذي {قدمت يداه} أي كسبه في الدنيا من خير وشر، وعبر بهما لأنهما محل القدرة فكنى بهما عنها مع أن أكثر ما يعمل كائن بهما مستقلتين به أو مشاركتين فيه خيراً كان أو شراً. ولما كان التقدير: فيقول المؤمن: يا ليتني قمت قبل هذا، عطف عليه قوله: {ويقول الكافر} أي العريق في الكفر عندما يرى من تلك الأهوال متمنياً محالاً: {يا ليتني كنت} أي كوناً لا بد منه ولا يزول {تراباً *} أي في الدنيا فلم أخلق ولم أكلف، أو في هذا اليوم فلم أعذب، والمراد به الجنس أو إبليس الذي تكبر
Ondan sakındırınca, korkunçluğunu vurgulayarak vaktini tayin etti ve şöyle buyurdu: {يوم ينظر المرء} “O gün insan bakar,” yani onda şüphe bulunmayan bir bakışla, iyi veya kötü insan cinsi [bakar], {ما} “şeye” yani o şeye ki, {قدمت يداه} “ellerinin önden takdim ettiği” yani dünyada hayır ve şerden kazandığı şeylere [bakar]. Eller ile ifade etti; çünkü eller kudretin mahallidir ve yapılan işlerin çoğu -ister hayır ister şer olsun- müstakil olarak veya iştirak halinde eller vasıtasıyla gerçekleştiği halde kudretten kinaye olarak ikisini kullandı. Takdiri 'Bunun üzerine mümin: Keşke bundan önce kalksaydım der' şeklinde olunca, şu sözünü buna atfetti: {ويقول الكافر} “ve kâfir der ki,” yani küfürde kökleşmiş olan kimse bu dehşetleri gördüğünde imkânsız bir şeyi temenni ederek [der ki]: {يا ليتني كنت} “Keşke ben olsaydım,” yani kaçınılmaz ve zeval bulmaz bir oluşla [olsaydım], {تراباً *} “toprak!” Yani dünyada [toprak olsaydım da] yaratılmasaydım ve mükellef tutulmasaydım yahut bu günde [toprak olsaydım da] azap görmeseydim. Bununla murat edilen cins yahut böbürlenen İblis'tir;
21695. Metin
عن السجود لآدم ﵇ المخلوق من التراب، وعظم نفسه بالحمد والافتخار بكونه مخلوقاً من نار، يقول ذلك عندما يرى ما أعد الله لآدم ﵇ ولخواص بنيه من الكرامة من النعيم المقيم، ولهذا المتكبر على خالقه من العذاب الدائم الذي لا يزول، وعن أبي هريرة وابن عمر ﵃ أن الله تعالى يقتص يوم البعث للبهائم بعضها من بعض ثم يقول لها: كوني تراباً، فتكون فيتمنى الكافر مثل ذلك. فقد علم أن ذلك اليوم في غاية العظمة وأنه لا بد من كونه، فعلم أن التساؤل عنه للتعجب من كونه من أعظم الجهل، فرجع آخرها على أولها، وانعطف مفصلها أي انعطاف على موصلها، واتصل مع ذلك بما بعدها أي اتصال، فإن المشرف بالنزع على الموت يرى كثيراً من الأهوال والزلازل والأوجال التي يتمنى لأجلها أنه كان منقطعاً عن لدنيا ليس له بها وصال يوماً من الأيام ولا ليلة من الليال - والله الموفق للصواب وإليه المرجع والمآب.
topraktan yaratılan Âdem aleyhisselâm'a secde etmekten kaçınıp ateşten yaratılmış olmasıyla övünüp iftihar ederek nefsini büyük gören [İblis'tir]. Allah'ın Âdem aleyhisselâm'a ve onun seçkin evlatlarına daimî nimetten hazırladığı ikramı, Yaratıcısına karşı böbürlenen bu varlığa ise zevali olmayan sürekli azabı hazırladığını görünce bunu söyler. Ebû Hureyre ve İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Yüce Allah diriliş gününde hayvanların haklarını birbirinden kısas yoluyla alır, sonra onlara: 'Toprak olun!' buyurur, onlar da toprak olurlar; bunun üzerine kâfir de bunun benzerini temenni eder. O günün son derece muazzam olduğu ve vuku bulmasının kaçınılmaz olduğu bilindi; böylece onun vuku bulmasına şaşarak soruşturmanın en büyük cehaletten olduğu anlaşıldı. Böylece surenin sonu başına döndü, fasılları vasıllarına pek mükemmel bir şekilde bağlandı ve bununla birlikte kendisinden sonraki [sureye] de tam bir irtibatla bağlandı. Zira can çekişmesiyle ölüme yaklaşan kimse, dünyadan tamamen kopuk olmayı ve hiçbir gün ve hiçbir gece onunla bir bağı bulunmamış olmayı temenni edeceği pek çok dehşet, sarsıntı ve korkular görür. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır, dönüş ve varış yeri ancak O'nadır.