21696. Metin
سورة النازعات
Nâziât Suresi
21697. Metin
ونسمة الساهرة والطامة.
[Sureye] Sâhire ve Tâmme [isimleri de verilir].
21698. Metin
مقصودها بيان أواخر أمر الإنسان بالإقسام على بعث الأنام، ووقوع القيام يوم الزحام وزلل الأقدام، بعد البيان التام فيما مضى من هذه السور العظام، تنبيها على أنه وصل الأمر في الظهور إلى مقام ليس بعده مقام، وصور ذلك بنزع الأرواح بأيدي الملائكة الكرام، ثم أمر فرعون اللعين وموسى ﵇، واسمها النازعات واضح في ذلك المرام، إذا تؤمل القسم وجوابه المعلوم للأئمة الأعلام، وكذا الساهرة والطامة إذا تؤمل السياق، وحصل التدبير في تقرير الوفاق) بسم الله (الظاهر الباطن الملك العلام) الرحمن (الذيي عم بالإنعام) الرحيم (الذي خص أهل ولايته بالتمام، فاختصوا بالإكرام في دار السلام.
Bu surenin maksadı; geçen bu yüce surelerdeki eksiksiz beyandan sonra, meselenin açıklık bakımından kendisinden öte bir makam bulunmayan bir dereceye ulaştığına dikkat çekmek üzere, mahlukatın diriltileceğine, izdiham ve ayakların kayacağı günde kıyametin kopacağına yemin edilerek insanın akıbetinin açıklanmasıdır. Bu durum, şerefli meleklerin eliyle ruhların sökülüp alınması, ardından lanetli Firavun ve Musa aleyhisselâm'ın kıssası ile tasvir edilmiştir. Önde gelen ilim imamlarınca bilinen yemin ve cevabı düşünüldüğünde, surenin Nâziât ismi bu maksadı açıkça ortaya koymaktadır. Siyak teemmül edilip aralarındaki uyumun tespiti üzerinde düşünüldüğünde Sâhire ve Tâmme isimleri de böyledir. (Zâhir, Bâtın, her şeyi bilen Mülkün Sahibi olan) Allah'ın adıyla. (Nimetini herkese ulaştıran) Rahmân. (Dostlarına nimetini tastamam kılan, böylece onları Dârü's-Selâm'da ikrama mazhar eden) Rahîm.
21699. Metin
لما ذكر سبحانه يوم يقوم الروح ويتمنى الكافر العدم، أقسم أول هذه بنزع الأرواح على الوجه الذي ذكره بأيدي الملائكة عليهم السلام
[Allah] Teâlâ, Rûh'un kıyama duracağı ve kâfirin yok olmayı temenni edeceği günü zikredince, bu surenin başında melekler aleyhimüsselâm eliyle ruhların zikrettiği şekilde sökülüp alınması üzerine yemin etti;
21700. Metin
على ما يتأثر عنه من البعث وساقه على وجه التأكيد بالقسم لأنهم به مكذبون فقال تعالى: {والنازعات} أي من الملائكة - كما قال علي وابن عباس ﵃ للأرواح ولأنفسها من مراكزها في السماوات امتثالاً للأوامر الإليهة {غرقاً *} أي إغراقاً بقوة شديدة تغلغلاً إلى أقصى المراد من كل شيء من البدن حتى الشعر والظفر والعظم كما يغرق النازع في القوس فيبلغ أقصى المدّ، وكان ذلك لنفوس الكفار والعصاة كما ينزع السفود وهو الحديدة المتشعبة المتعاكسة الشعب من الصوف المبلول، وعم ابن جرير كما هي عادته في كل ما يحتمله اللفظ فقال: والصواب أن يقال: إن الله تعالى لم يخصص، فكل نازعة داخلة في قسمه - يعني الاعتبار بما آتاها الله من القدرة على ذلك النزع الدالة على تمام الحكمة والاقتدار على ما يريده سبحانه.
bunun ardından meydana gelecek olan dirilişe yeminle tekit ederek sevk etti; çünkü onlar bunu yalanlamaktaydılar. Şöyle buyurdu: {والنازعات} “Andolsun söküp çıkaranlara” Yani -Ali ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın dediği gibi- ilahî emirlere imtisalen göklerdeki merkezlerinden ruhları ve nefisleri çekip alan meleklere. {غرقاً *} “tâ derinden [şiddetle]” Yani bedenin kılına, tırnağına ve kemiğine varıncaya kadar her şeyinin en uç noktasına nüfuz ederek şiddetli bir kuvvetle söküp alarak. Tıpkı yayı çeken kimsenin son hadde kadar germesi gibi. Bu durum, ıslak yünden demir bir şişin (dallı budaklı bir kancanın) çekilip çıkarılması gibi kâfirlerin ve isyankârların nefisleri içindir. İbn Cerîr, lafzın muhtemel olduğu her hususta âdeti olduğu üzere umumileştirerek şöyle demiştir: “Doğru olan şöyle denilmesidir: Allah Teâlâ tahsis etmemiştir; dolayısıyla söküp alan her varlık O'nun yeminine dâhildir.” Yani Allah'ın onlara bahşettiği, O'nun tam hikmetine ve dilediğine olan kudretine delalet eden bu söküp alma kudretini ibret nazarına almıştır.
21701. Metin
ولما ذكر الشد مبتدئاً به لأنه أهول، أتبعه الرفق فقال: {والناشطات} أي المخرجات برفق للأرواح أو لأجنحتها من محالها {نشطاً *} أي رفقاً فلا تدع وإن كان رفيقاً بين الروح والجسد تعلقاً كما ينشط الشيء من العقال أي يحل من عروة كانت عقدت على هيئة الأنشوطة، قال الفراء إنه سمع العرب يقولون: نشطت
Daha korkunç olduğu için şiddetle almayı önce zikredince, ardından yumuşaklıkla almayı getirerek şöyle buyurdu: {والناشطات} “Ve kolaylıkla çekip alanlara” Yani ruhları veya kanatlarını bulundukları yerlerden yumuşaklıkla çıkaranlara, {نشطاً *} “usulca çekerek” Yani yumuşaklıkla [çekip alanlara]; öyle ki, son derece yumuşak olmasına rağmen ruh ile beden arasında hiçbir bağ bırakmaz. Tıpkı bir şeyin kösteğinden çözülmesi, yani düğüm şeklinde bağlanmış bir halkadan çözülmesi gibi. Ferrâ, Arapların şöyle dediğini işittiğini söylemiştir: Bağladığın kösteği çözdüğünde 'نشطت العقال'
21702. Metin
العقال - إذا حللته، وأنشطت - إذا عقدت بأنشوطة - انتهى، والنشط أيضاً: الجذب والنزع، يقال: نشطت الدلو نشطاً - إذا نزعتها. وقال الخليل: النشط والإنشاط مدك الشيء إلى نفسك حتى ينحل، وكان هذا الأرواح أهل الطاعة، وكذلك نزع النبات والإنساء والإنماء لكل ما يراد نزعه أو نشطه، فالذي قدر بعض عبيده على هذا الذي فيه تمييز الأرواح من غيرها على ما لها من اللطافة وشدة الممازجة قادر على تمييز جسد كل ذي روح من جسد غيره بعد أن صار كل تراباً واختلط بتراب الآخر.
düğüm yaptığında ise 'أنشطت' denir -sözün sonu-. 'Neşat' aynı zamanda çekmek ve söküp almak demektir. Kovayı çekip çıkardığında 'نشطت الدلو نشطاً' denir. Halîl ise şöyle demiştir: 'Neşat' ve 'inşât', bir şeyi çözülünceye kadar kendine doğru çekmendir. Bu durum, itaat ehlinin ruhları içindir. Aynı şekilde bitkilerin çıkarılması, [ömrün] uzatılması ve sökülmesi yahut çekilip çıkarılması murat edilen her şeyin büyütülüp geliştirilmesi de böyledir. Ruhları -bütün letafetine ve [bedenle] şiddetli karışımına rağmen- diğer şeylerden ayırt etmeye bazı kullarını muktedir kılan Zât, her birinin toprak olup birbirinin toprağına karışmasından sonra her ruh sahibinin bedenini diğerinin bedeninden ayırt etmeye elbette kādirdir.
21703. Metin
ولما ذكر نوعي السل بالشدة والرفق، ذكر فعلها في إقبالها إليه ورجوعها عنه فقال: {والسابحات} أي من الملائكة أيضاً في الجو بعد التهيؤ للطيران إلى ما أمرهم الله به من أوامره من الروح أو غيرها {سبحاً *} هو في غاية السرعة لأنه لا عائق لها بل قد أقدرها الله على النفوذ في كل شيء كما أقدر السابح في الماء والهواء، ولذلك نسق عليه بالفاء قوله: {فالسابقات} أي بعد السبح في الطيران إلى ما أمروا به من غمس الأرواح في النعيم أو الجحيم أو غير ذلك مما أمروا به في أسرع من اللمح مع القدرة والغلبة لجميع ما يقع
Çekip almanın şiddet ve yumuşaklık şeklindeki iki türünü zikrettikten sonra, meleklerin O'na yöneliş ve O'ndan dönüşlerindeki fiillerini zikrederek şöyle buyurdu: {والسابحات} “Ve yüzüp gidenlere” Yani Allah'ın ruh veya başka hususlara dair emirlerinden kendilerine emrettiği şeylere doğru uçmaya hazırlandıktan sonra havada süzülen meleklere, {سبحاً *} “yüzdükçe [süzülerek]” Bu, son derece hızlı bir yüzüştür; zira onlara hiçbir engel yoktur, bilakis Allah, suda ve havada yüzeni muktedir kıldığı gibi onları da her şeye nüfuz etmeye muktedir kılmıştır. Bu sebeple 'fâ' harfiyle atfederek şöyle buyurdu: {فالسابقات} “Yarışıp geçenlere” Yani uçarak süzüldükten sonra, ruhları nimete veya cehenneme daldırmak yahut emrolundukları diğer şeyleri yerine getirmek üzere, göz açıp kapamaktan daha hızlı bir şekilde, kendilerine engel olmaya kalkışılan her şeye karşı güç ve galebe ile emredildikleri şeye koşanlara,
21704. Metin
محاولته {سبقاً *} .
{سبقاً *} “önceden geçerek”.
21705. Metin
ولما بان بذلك حسن امثتالها للأوامر، بان به عظيم نظرها في العواقب فدل على ذلك بالفاء في قوله: {فالمدبرات} أي الناظرات في أدبار الأمور وعواقبها لإتقان ما أمروا به في الأرواح وغيرها {أمراً *} أي عظيماً، ويصح أن يكون للشمس والقمر والكواكب والرياح والخيل السابحة في الأرض والجو لمنفعة العباد وتدبير أمورهم، وبعضها سابق لبعض، وبه قال بعض المفسرين، والجواب محذوف إشارة إلى أنه من ظهور العلم به - بدلالة ما قبله وما بعده عليه - في حد لا مزيد عليه، فهو بحيث لا يحتاج إلى ذكره فحذفه كإثباته بالبرهان فتقديره: لتذهبن بالدنيا التي أنتم بها مغترون لنزعنا لها من حالها وتقطيع أوصالها، فإن كل ما تقدم من أعمال ملائكتنا هو من مقدمات ذلك تكذيباً لقول الكفار {ما هي إلا حياتنا نموت ونحيا وما يهلكنا إلا الدهر} [الجاثية: ٢٤] المشار إليه بتساؤلهم عنها لأنه على وجه الاستهزاء والتكذيب ولتقومن الساعة؟ أو أنكم لمبعوثون بعد الموت وانتهاء هذه الدار؟ ثم لمجازون بما عملتم بأسباب موجودة مهيأة بين أظهركم دبرناها وأوجدناها حين أوجبنا هذه الحياة الدنيا وإن كنتم لا ترونها كما أن هذه الأمور التي أخبرناكم بها في نزع الأرواح والنبات والمنافع موجودة بين أظهركم
Böylece emirlere uymalarındaki güzellik ortaya çıkınca, işlerin akıbetlerini gözetmedeki büyüklükleri de açığa çıktı. Buna 'fâ' ile işaret ederek şöyle buyurdu: {فالمدبرات} “İşleri düzenleyenlere” Yani ruhlar ve diğer hususlarda emrolundukları şeyleri kusursuzca yerine getirmek için işlerin sonlarını ve akıbetlerini tedbir edenlere, {أمراً *} “bir emri [bir işi]” Yani büyük bir işi. Bunun; kulların menfaati ve işlerinin tedbiri için yerde ve gökte süzülen, birbiri ardınca geçen güneş, ay, yıldızlar, rüzgârlar ve atlar için olması da sahihtir; nitekim bazı müfessirler bu görüştedir. Yeminin cevabı, öncesinin ve sonrasının ona delaleti sebebiyle bilinmesinin açıklığından ötürü bundan daha fazlası olmayacak derecede açık olduğundan hazfedilmiştir. Öyle ki zikredilmeye ihtiyacı kalmamıştır; dolayısıyla hazfedilmesi, delille ispat edilmesi gibidir. Takdiri şöyledir: 'Kendisiyle aldandığınız şu dünyayı, onu bulunduğu halden söküp alarak ve bağlarını parçalayarak mutlaka yok edeceksiniz. Meleklerimizin geçen bütün bu amelleri, kâfirlerin {ما هي إلا حياتنا نموت ونحيا وما يهلكنا إلا الدهر} “Hayat, ancak şu dünyadaki hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder” [Câsiye: 24] sözünü yalanlamak üzere bunun mukaddimelerindendir.' Nitekim onların alay ve yalanlama yollu bu konudaki sorularıyla buna işaret edilmiştir: 'Kıyamet mutlaka kopacak mıdır? Yahut siz ölümden ve bu yurdun sona ermesinden sonra mutlaka diriltilecek misiniz? Sonra da, siz görmeseniz bile, şu dünya hayatını var ettiğimizde takdir edip var ettiğimiz, aranızda hazır ve müheyya bulunan sebeplerle yaptıklarınızın karşılığını mutlaka göreceksiniz. Nitekim ruhların, bitkilerin ve menfaatlerin çekilip alınması hususunda size haber verdiğimiz bu işler aranızda mevcuttur;
21706. Metin
والميت أقرب ما يكون منكم وهي تعمل أعمالها. والمحتضر أشد ما يكون صوتاً وأعظمه حركة إذا هو قد خفت وهمد بعد ذلك الأمر وسكت وامتدت أعضاؤه ومات، وذهب عنكم قهراً وفات الذي فات كأنه قط ما كان، ولا تغلب في زمن من الأزمان، بتلك الأسباب التي تعمل أعمالها وتمد حبالها وترسي أثقالها، وتلقي أهوالها وأوجالها، وأنتم لا ترونها، فيالله العجب أن لا يردكم ذلك على كثرته عن أن تستبعدوا على قدرته تمييز تراب جسد من تراب جسد آخر.
ölü ise size en yakın durumdadır ve o [sebepler] işlerini görmektedir. Can çekişen kimse, sesi en gür ve hareketi en şiddetli olduğu bir anda, bir de bakarsın ki o işten sonra sesi kısılmış, hareketsiz kalmış, susmuş, azaları uzanmış ve ölmüştür; hiç var olmamış ve hiçbir zamanda mağlup edilemezmiş gibi sizden zorla kopup gitmiş, elden çıkan çıkmıştır. Bütün bunlar, siz görmediğiniz halde işlerini yürüten, iplerini uzatan, ağırlıklarını yerleştiren, dehşet ve korkularını salan o sebeplerle gerçekleşir. Allah aşkına şaşılır ki, bütün bu çokluğuna rağmen bu durum, O'nun bir cesedin toprağını diğer bir cesedin toprağından ayırt etme kudretini akıldan uzak görmekten sizi alıkoymuyor!'
21707. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما أوضحت سورة النبأ حال الكافر في قوله {يا ليتني كنت تراباً} [النبأ: ٤٠] عند نظره ما قدمت يداه، ومعانيته من العذاب عظيم ما يراه، وبعد ذكر تفصيل أحوال وأهوال، أتبع ذلك ما قد كان حاله عليه في دنياه من استبعاد عودته في أخراه، وذكر قرب ذلك عليه سبحانه كما قال في الموضع الآخر {وهو أهون عليه} [الروم: ٢٧] وذلك بالنظر إلينا ولما عهدناه، وإلا فليس عنده سبحانه شيء أهون من شيء {إنما أمره إذا أراد شيئاً أن يقول له كن فيكون} [يس: ٨٢] فقال تعالى: {والنازعات غرقاً} [النازعات: ١] إلى قوله: {يقولون أئنا لمردودون في الحافرة أئذا كنا عظاماً نخرة} [النازعات: ١٠ - ١١] إذ يستبعدون ذلك ويستدفعونه {فإنما هي زجرة واحدة} [النازعات: ١٣] أي صحية {فإذا هم بالساهرة} [النازعات: ١٤] أي الأرض قياماً ينظرون
İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Nebe Suresi, ellerinin önden gönderdiği amellere baktığında ve göreceği büyük azabı bizzat müşahede ettiğinde kâfirin {يا ليتني كنت تراباً} “Keşke toprak olsaydım!” [Nebe: 40] sözündeki halini ve birtakım haller ile dehşetlerin tafsilatını açıkladıktan sonra; bunun ardından, dünyadaki hali olan ahirette tekrar dirilmeyi imkânsız görmesini ve diğer bir ayette {وهو أهون عليه} “Bu O'na göre pek kolaydır” [Rûm: 27] buyurulduğu üzere bunun Allah'a pek yakın [ve kolay] olduğunu zikretmiştir. Bu kolaylık bize ve alıştığımız şeylere göredir; yoksa O'nun katında bir şey diğerinden daha kolay değildir; {إنما أمره إذا أراد شيئاً أن يقول له كن فيكون} “Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri sadece 'Ol!' demektir, o da hemen oluverir” [Yâsîn: 82]. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {والنازعات غرقاً} “Andolsun söküp çıkaranlara” [Nâziât: 1] ayetinden {يقولون أئنا لمردودون في الحافرة أئذا كنا عظاماً نخرة} “Derler ki: 'Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz? Çürümüş kemikler haline geldikten sonra mı?'” [Nâziât: 10-11] ayetine kadar. Zira onlar bunu imkânsız görmekte ve reddetmektedirler. {فإنما هي زجرة واحدة} “O ancak bir tek haykırıştır” [Nâziât: 13] yani bir çığlıktır, {فإذا هم بالساهرة} “Bir de bakarsın ki onlar düzlüktedirler” [Nâziât: 14] yani yeryüzünde ayakta bakakalmışlardır;
21708. Metin
ما قدمت أيديهم ويتمنون أن لو كانوا تراباً ولا ينفعهم ذلك، ثم ذكر تعالى من قصة فرعون وطغيانه ما يناسب الحال في قصد الاتعاظ والاعتبار، ولهذا أتبع القصة بقوله سبحانه
ellerinin önden sunduklarını [görürler] ve toprak olmayı temenni ederler, fakat bu onlara fayda vermez. Sonra Allah Teâlâ, ibret alma ve ders çıkarma maksadıyla bu duruma uygun olarak Firavun'un kıssasını ve azgınlığını zikretti. Bu sebeple kıssanın peşinden şöyle buyurdu:
21709. Metin
{إن في ذلك لعبرة لمن يخشي} [النازعات: ٢٦] انتهى.
{إن في ذلك لعبرة لمن يخشي} “Şüphesiz bunda korkan kimse için bir ibret vardır” [Nâziât: 26] -sözün sonu-.
21710. Metin
ولما أقسم على القيام بتلك الأفعال العظام التي ما أقدر أهلها عليها إلا الملك العلام. ذكر ما يكون فيه من الأعلام تهويلاً لأمر الساعة لأن النفوس المحسوسات نزاعة، فالغائبات عندها منسية مضاعة فقال ناصباً الظرف بذلك المحذوف لأنه لشدة وضوحه كالملفوظ به: {يوم ترجف} أي تضطرب اضطراباً كبيراً مزعجاً {الراجفة *} أي الصيحة، وهي النفخة الأولى التي هي بحيث يبلغ - من شدة إرجافها للقلوب وجميع الأشياء الساكنة من الأرض والجبال إلى نزع النفوس من جميع أهل الأرض - مبلغاً تستحق به أن توصف بالعراقة في الرجف، قال البغوي: وأصل الرجفة الصوت والحركة.
O işlerin ehlini ancak her şeyi bilen Mülkün Sahibi'nin muktedir kılabildiği o büyük fiiller üzerine yemin edince; nefisler hissettiği şeylere düşkün olup gaybda kalanlar onun nezdinde unutulup zayi edildiğinden, kıyametin dehşetini bildirmek üzere onda vuku bulacak alametleri zikretti. Şiddetli açıklığından ötürü telaffuz edilmiş gibi olan o mahzuf amil ile zarfı nasbederek şöyle buyurdu: {يوم ترجف} “O gün sarsar” Yani son derece büyük ve dehşet verici bir sarsıntı ile sarsılır, {الراجفة *} “o sarsan [ilk üfleyiş]” Yani kalpleri, yeryüzü ve dağlar gibi hareketsiz duran bütün nesneleri şiddetle sarsmasından bütün yeryüzü ahalisinin ruhlarını söküp almaya kadar varan o ilk sur üflemesi olan çığlık ki, sarsmada köklü olmakla nitelenmeyi hak etmiştir. Begavî şöyle demiştir: 'Recfe'nin aslı ses ve harekettir.
21711. Metin
ولما ذكر الصيحة الأولى، أتبعها الثانية حالاً منها دلالة على قربها
İlk çığlığı zikredince, vukuunun kesinliğinden ötürü manevi yakınlığına delalet etmek üzere
21712. Metin
قرباً معنوياً لتحقق الوقوع، ولأن ذلك كله في حكم يوم واحد، فصح مجيء الحال وإن بعد زمنه من زمن صاحبه فقال: {تتبعها الرادفة *} أي الصيحة التابعة لها التي يقوم بها جميع الأموات وتجتمع الرفات، وتضطرب من هولها الأرض والسماوات، وتدك الجبال ويعظم الزلزال، ويكون عنها التسيير بعد المصير إلى الكثيب المهيل، ونحو ذلك من الأمر الشديد الطويل، قال حمزة الكرماني: روى السدي عن أبي هريرة ﵁ أن الناس إذا ماتوا في النفخة الأولى أمطر عليهم ماء من تحت العرش يدعى ماء الحياة فينبتون منه كما ينبت الزرع من الماء، حتى إذا استكملت أجسادهم نفخ فيها الروح ثم يلقى عليهم نومة فبينما هم في قبورهم نفخ في الصور ثانية فجلسوا وهم يجدون طعم النوم في رؤوسهم وأعينهم.
ve bütün bunların tek bir gün hükmünde olması sebebiyle -zamanı sahibinin zamanından uzak olsa bile hâl olması sahih olarak- ikincisini ona hâl kılarak şöyle buyurdu: {تتبعها الرادفة *} “Onu ardından gelen [ikinci üfleyiş] izler” Yani bütün ölülerin dirileceği, çürümüş kemiklerin toplanacağı, dehşetinden yerin ve göklerin sarsılacağı, dağların un ufak edilip depremin büyüyeceği, [dağların] savrulan kum yığını haline geldikten sonra yürütüleceği ve benzeri çetin ve uzun işlerin meydana geleceği, onu takip eden ikinci çığlık. Hamza el-Kirmânî şöyle demiştir: Süddî, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre: İnsanlar ilk üflemede öldüklerinde, Arş'ın altından kendilerine 'hayat suyu' denilen bir su yağdırılır; böylece su ile ekinin bittiği gibi biterler. Bedenleri tamamlanınca içlerine ruh üflenir, sonra üzerlerine bir uyku verilir. Onlar kabirlerindeyken Sûr'a ikinci defa üflenir ve başlarında ile gözlerinde uykunun tadını hissederek kalkıp otururlar.
21713. Metin
ولما ذكر البعث، ذكر حال المكذب به لأن السياق له، فقال مبتدئاً بنكرة موصوفة: {قلوب يومئذ} أي إذ قام الخلائق بالصيحة التابعة للأولى {واجفة *} أي شديدة الاضطراب أجوافها خوفاً تكاد
Dirilişi zikredince, siyak onun hakkında olduğu için onu yalanlayanın halini zikrederek sıfatlanmış bir nekire ile söze başladı ve şöyle buyurdu: {قلوب يومئذ} “Kalpler vardır o gün” Yani mahlukat ilk çığlığı takip eden çığlıkla kalktığı gün, {واجفة *} “korkudan titreyen” Yani korkudan içleri şiddetle çarpan, öyle ki şiddetli
21714. Metin
تخرج منها من شدة الوجيف، ولما وصفها بالاضطراب، وكان قد يخفى سببه لكونه قد يكون عند السرور العظيم كما قد يكون عند الوجل الشديد، أخبر عنه بما يحقق معناه فقال: {أبصارها} أي أبصار أصحابها فهو من الاستخدام {خاشعة *} أي ذليلة ظاهر عليها الذل واضطراب القلوب من سوء الحال ولذلك أضافها إليها.
çarpıntıdan neredeyse yerinden fırlayacak olan [kalpler]. Onları ızdırap ve sarsıntı ile niteleyince -bunun sebebi bazen büyük bir sevinç anında olabileceği gibi şiddetli bir korku anında da olabileceğinden bazen gizli kalabilirdi- manasını kesinleştiren şu ifadeyle haber verdi: {أبصارها} “Gözleri” Yani sahiplerinin gözleri -bu istihdâm sanatıdır-, {خاشعة *} “zilletle öne eğilmiş” Yani zelil, durumun kötülüğünden ötürü üzerlerinde zillet ve kalplerin ızdırabı açıkça görünen; bu sebeple [gözleri] kalplere izafe etmiştir.
21715. Metin
ولما وصفها بالاضطراب والذل، علله ليعرف منه أن من يقول ضد قولهم يكون له ضد وصفهم من الثبات والسكون والعز الظاهر فقال: {يقولون} أي في الدنيا قولاً يجددونه كل وقت من غير خوف ولا استحياء استهزاءً وإنكاراً. {أإنا لمردودون} أي بعد الموت ممن يتصف بردنا كائناً من كان {في الحافرة *} أي في الحياة التي كنا فيها قبل الموت هي حالتنا الأولى، من قولهم: رجع فلان في حافرته، أي طريقته التي جاء بها فحفرها أي أثر فيها بمشيه كما تؤثر الأقدام، والحوافر في الطرق، أطلق على المفعولة فاعلة مبالغة وذلك حقيقته، ثم قيل لمن كان في أمر فخرج منه ثم رجع إليه: رجع إلى حافرته،
Onları ızdırap ve zilletle niteleyince, onların dediklerinin zıddını söyleyen kimsenin bunların vasfının zıddı olan sebat, sükûnet ve açık bir izzete sahip olacağının bilinmesi için bunu gerekçelendirip şöyle buyurdu: {يقولون} “Derler” Yani dünyada, hiçbir korku ve hayâ duymaksızın alay ve inkâr yollu her vakit yeniledikleri bir sözle: {أإنا لمردودون} “Biz gerçekten döndürülecek miyiz?” Yani ölümden sonra, bizi döndürme sıfatına sahip olan kim olursa olsun O'nun tarafından, {في الحافرة *} “eski halimize?” Yani ölümden önceki hayatımıza, ilk halimize mi? Bu, 'Filanca ilk yoluna (حافرته) geri döndü' sözünden gelir; yani geldiği yola geri döndü ve ayakların, toynakların yollarda iz bıraktığı gibi yürüyüşüyle orada iz bıraktı (çukurlaştırdı). Mübalağa için mef'ûl yerine fâil lafzı kullanılmıştır ki hakikati budur. Sonra bir işin içindeyken ondan çıkıp tekrar ona dönen kimse hakkında 'ilk haline döndü' (رجع إلى حافرته) denilmiştir.
21716. Metin
وقيل: الحافرة الأرض التي هي محل الحوافر.
Bir görüşe göre de 'hâfire', toynakların bastığı yer olan yeryüzüdür.
21717. Metin
ولما وصف قلوبهم بهذا الإنكار الذي ينبغي لصاحبه أن يذوب منه خجلاً إذا فرط منه مرة واحدة، وأشار إلى شدة وقاحتهم بتكريره، أتبعه التصريح بتكريرهم له على وجه مشير إلى العلة الحاملة لهم على قوله وهو قولهم: {أإذا كنا} أي كوناً صار جبلة لنا {عظاماً نخرة *} أي هي في غاية الانتخار حتى تفتتت، فكان الانتخار وهو البلى والتفتت والتمزق كأنه طبع لها طبعت عليه، وهي أصلب البدن فكيف بما عداها من الجسم، وعلى قراءة «ناخرة» المعنى أنها خلا ما فيها فصار الهواء ينخر فيها أي يصوّت.
Bir kere bile sadır olsa sahibinin utancından erimesi gereken bu inkârla kalplerini niteleyip bunu tekrarlamalarıyla yüzsüzlüklerinin şiddetine işaret edince; onları bu söze sevk eden illeti ima eden şu sözleriyle bunu açıkça tekrar ettiklerini bildirerek şöyle buyurdu: {أإذا كنا} “Biz olduğumuz zaman mı?” Yani fıtratımız haline gelen bir oluşla olduğumuzda, {عظاماً نخرة *} “çürümüş kemikler?” Yani ufalanacak derecede son derece çürümüş [kemikler]. Çürüme, ufalanma ve parçalanma sanki onun yaratılıştan gelen bir tabiatı gibi olmuştur; oysa kemik bedenin en sert kısmıdır, bedenin diğer kısımları nasıl olmasın? 'Nâhire' (ناخرة) kıraatine göre ise mana: İçi boşalıp havanın içinde uğuldadığı (ses çıkardığı) kemikler haline geldiğimizde mi? demektir.
21718. Metin
ولما كان العامل في «إذا» مقدراً بنحو أن يقال: نرد إذ ذاك إلى حالتنا الأولى ونقوم كما كنا؟ دل على هذا المحذوف قوله تعالى عنهم: {قالوا} أي مرة من المرات: {تلك} أي الردة إلى الحالة الأولى العجيبة جداً البعيدة من العقل في زعمهم {إذاً} أي إذ نرد إلى حياتنا الأولى لا شيء لنا كما ولدنا لا شيء لنا، ونفقد كل ما سعينا في تحصيله وجمعه وتأثيله {كرة} أي رجعة وإعادة وعطفة {خاسرة *} أي هي لشدة خسارتنا فيها بما فقدنا مما حصلناه من الحال والمآل
'İzâ'daki (إذا) amil; 'O vakit ilk halimize döndürülüp eskiden olduğumuz gibi mi kalkacağız?' şeklinde takdir edildiğinde, bu mahzuf anlama Allah Teâlâ'nın onlar hakkındaki şu sözü delalet etti: {قالوا} “Dediler ki” Yani defalardan bir defasında: {تلك} “Şu” Yani onların zannınca akıldan son derece uzak ve pek acayip olan ilk hale dönüş, {إذاً} “o takdirde” Yani hiçbir şeysiz doğduğumuz gibi hiçbir şeysiz olarak ilk hayatımıza döndürüldüğümüzde ve elde etmek, toplamak ve biriktirmek için çalıştığımız her şeyi kaybettiğimizde, {كرة} “bir dönüştür” Yani bir geri dönüş, iade ve dönüştür ki, {خاسرة *} “ziyanlı [bir dönüş]” Yani dünyada ve ahirette elde ettiğimiz şeyleri ve güzel hasletleri kaybetmemiz sebebiyle uğrayacağımız şiddetli hüsrandan ötürü,
21719. Metin
وصالح الخلال، عريقة في الخسارة حتى كأنها هي الخاسرة، ولعله عبر بالماضي لأنهم ما سمحوا بهذا القول إلا مرة من الدهر، وأما أغلب قولهم فكان أنهم يكونون على تقدير البعث أسعد من المؤمنين على قياس ما هم عليه في الدنيا ونحو هذا من الكذب على الله.
ziyanda öylesine kökleşmiştir ki sanki bizzat kendisi hüsrana uğramıştır. Bu sözü ömürlerinde belki de sadece bir kez kabullendikleri için geçmiş zaman kipiyle ifade buyurmuş olabilir; zira onların sözlerinin çoğu, -dünyadaki durumlarına kıyasla- diriliş varsayıldığında müminlerden daha mutlu olacakları ve Allah'a karşı uydurdukları benzeri yalanlardı.
21720. Metin
ولما كان التقدير: نعم والله لتردن يا هؤلاء، إنما هذا الذي تقولونه كله استبعاد منكم كما أنكم مقرون بسهولته لو عقلتم، أما من جهة القدرة فلأن الابتداء أصعب من الإعادة وأنتم مقرون بالابتداء ولأن الاستبعاد إن كان من جهة وقوع الظن بأن من صار تراباً يصير عوده محالاً من جهة تعذر تمييز ترابه من تراب غيره، فتمييز النازع والناشط من الملائكة للروح من الجسد أصعب من ذلك بكثير، وكذا غير هذا مما تدبره الملائكة من الأمور، فكيف يصعب على ربهم سبحانه شيء يسهل مثله عليهم، وأما من جهة العوائد فإن أحداً لا يدع رعية له بغير حساب أصلاً، وأما من جهة الوعد فقد تقدم به، وليس من شيم الكرام فضلاً عن الملوك إخلاف الوعد ولا إقرار الظلم فلا تكذبوا بها ولا تستصعبوها، قال مسبباً عن هذا المقدر مهدداً لأصحاب الشبهة المقلدين: {فإنما هي} أي القيامة {زجرة *} أي صيحة بانتهار تتضمن الأمر بالقيام والسوق إلى المحشر والمنع من التخلف {واحدة *}
Takdirî mana şöyle olunca: 'Evet, Allah'a andolsun ki ey bunlar, mutlaka döndürüleceksiniz! Söylediğiniz bütün bu sözler, aklınızı kullansanız bunun kolaylığını ikrar edeceğiniz halde sizden kaynaklanan bir imkânsız görmedir. Kudret açısından bakıldığında, ilk baştan yaratmak yeniden yaratmaktan daha zordur ve siz ilk baştan yaratılışı ikrar etmektesiniz. Eğer bu imkânsız görme, toprak olan kimsenin toprağını başkasının toprağından ayırt etmenin güçlüğü sebebiyle dönüşünün imkânsız olacağı zannından kaynaklanıyorsa; meleklerden çekip alanın ve kolaylıkla çıkaranın ruhu bedenden ayırt etmesi bundan çok daha zordur. Meleklerin tedbir ettiği diğer işler de böyledir. Onlara benzeri kolay gelen bir şey, Rableri olan Allah'a nasıl zor gelebilir? Âdetler açısından ise, hiç kimse kendi tebaasını tamamen hesapsız bırakmaz. Vaat açısından ise, bu önceden bildirilmiştir; vaadinden dönmek ve zulmü onaylamak hükümdarlar şöyle dursun, cömert ve şerefli kimselerin bile şanından değildir. O halde bunu yalanlamayın ve zor görmeyin.' İşte bu takdir edilen mananın bir neticesi olarak, şüpheci taklitçileri tehdit sadedinde şöyle buyurdu: {فإنما هي} “O ancak” Yani kıyamet, {زجرة *} “korkunç bir sestir” Yani kalkmayı, mahşere sevk edilmeyi ve geride kalmaktan menedilmeyi içeren azarlayıcı bir haykırıştır, {واحدة *} “tek bir [çığlık]”.
21721. Metin
عبر بالزجر وهو أشد من النهي لأنه يكون للعرض لأنها صيحة لا يتخلف عنها القيام أصلاً، فكان كأن لسان الحال قال عن تلك الصيحة: أيها الأجساد البالية! انتهي عن الرقاد، وقومي إلى الميعاد، بما حكمنا به من المعاد، فقد انتهى زمان الحصاد، وآن أوان الاجتناء لما قدم من الزاد، فيا ويل من ليس له زاد! {فإذا هم} أي فتسبب عن هذه النفخة - وهي الثانية - أنهم فاجؤوا بغاية السرعة كونهم أحياء قائمين {بالساهرة *} أي على ظهر الأرض البيضاء المستوية الواسعة التي يجددها الله للجزاء فتكون سعتها كأنها قد ابتلعتهم على كثرتهم التي تفوت العد، وتزيد على الحد، سميت بذلك لأن الشراب يجري فيها من الساهرة وهي العين الجارية، أو لأن سالكها يسهر خوفاً كما أن النوم يكون آمنة، أو لأن هذه الأرض بالخصوص لا نوم فيها مع طول الوقوف وتقلب الصروف الموجبة للحتوف.
Nehyden daha şiddetli olan 'zecr' (men ve azarlama) lafzıyla ifade etti; çünkü bu arz/sunum içindir; zira o öyle bir çığlıktır ki ardından kalkmamak asla mümkün değildir. Sanki hal dili o çığlık hakkında şöyle demektedir: 'Ey çürümüş bedenler! Uykudan vazgeçin, yeniden diriliş hususunda verdiğimiz hüküm uyarınca buluşma yerine kalkın! Hasat vakti sona ermiş, önden gönderilen azıkların devşirilme vakti gelmiştir. Azığı olmayanın vay haline!' {فإذا هم} “Bir de bakarsın ki onlar” Yani bu ikinci üflemenin neticesinde, son derece hızlı bir şekilde diri ve ayakta olarak kendilerini buluverirler, {بالساهرة *} “düzlüktedirler” Yani Allah'ın ceza ve mükâfat için yenileyeceği beyaz, dümdüz ve geniş yeryüzünün üzerinde olurlar. Sayılamayacak ve sınırlara sığmayacak çokluklarına rağmen yeryüzü genişliğinden ötürü sanki onları yutmuş gibi olur. Buraya bu ismin verilmesi; akan pınardan (sâhire) orada içeceklerin akması yahut uykunun güven vesilesi olmasına karşılık oradaki yolcunun korkudan uykusuz kalması (seher) veya uzun süre ayakta durma ve helake götüren hallerin değişmesi sebebiyle özellikle bu arazide uykunun bulunmaması sebebiyledir.
21722. Metin
ولما كانت قصة موسى ﵊ مع القبط أشبه شيء بالقيامة لما حصل فيها من التقلبات والتغيرات وإيجاد المعدومات من الجراد والقمل والضفادع على تلك الهيئات الخارجة عن العادات في أسرع وقت. وقهر الجبابرة والمن على الضعفاء حتى كان آخر ذلك أن
Musa aleyhisselâm'ın Kıptîlerle olan kıssası; içinde barındırdığı hallerin değişmesi, başkalaşımlar, çekirge, haşere ve kurbağa gibi yok olan şeylerin alışılagelmişin dışındaki şekillerde en hızlı bir vakitte var edilmesi, zorbaların kahredilmesi ve zayıflara lütufta bulunulması bakımından kıyamete en çok benzeyen şey olunca -öyle ki bunun sonu
21723. Metin
حشر بني إسرائيل فنشطهم من القبط نشطاً رقيقاً كلهم وجميع ما لهم مع دوابهم إلى ربهم وحشر جميع القبط وراءهم فنزعهم نزعاً كلهم بحشر فرعون لهم بأصوات المنادين عنه في أسرع وقت وأيسر أمر إلى هلاكهم كما يحشر الأموات بعد إحيائهم بالصيحة إلى الساهرة، ثم كانت العاقبة في الطائفتين بما للمدبرات أمراً أن نجا بنو إسرائيل بالبحر كما ينجو يوم البعث المؤمنون بالصراط، وهلك فرعون وآله به كما يتساقط الكافرون بالصراط، وذلك أنه رأى فرعون وجنوده البحر قد انفلق لبني إسرائيل فلم يعتبروا بذلك ثم دخلوا فيه وراءهم، ولم يجوزوا أن الذي حسره عن مكانه قادر على أن يعيده كما ابتدأه فيغرقهم واستمروا في عماهم حتى رده الله فأغرقهم به كما أن من يكذب بالقيامة رأى بدء الله له ولغيره وإفناءه بعد إبدائه ثم إنه لم يجز أن يعيده كما بدأه أول مرة، وصل بذلك قوله تعالى جواباً لمن يقول: هل لذلك من دليل؟ مخاطباً لأشرف الخلق إشارة إلى أنه لا يعتبر هذا حق اعتباره إلا أنت، مستفهماً عن الإتيان للتنبيه والحث على جمع النفس
İsrailoğulları'nı toplayıp hepsini ve hayvanlarıyla birlikte bütün mallarını yumuşak bir çekişle Kıptîlerin arasından çekip Rabbine götürmesi; Kıptîlerin tamamını da arkalarından toplayarak, Firavun'un münadilerinin sesleriyle en hızlı vakitte ve en kolay şekilde onları helaklerine toplamasıyla hepsini şiddetle söküp alması oldu. Tıpkı ölülerin bir çığlıkla diriltildikten sonra Sâhire düzlüğüne toplanması gibi. Sonra 'işleri düzenleyen' [meleklerin] vesilesiyle iki fırkanın akıbeti şöyle oldu: Kıyamet gününde müminlerin Sırat'tan kurtulması gibi İsrailoğulları denizden kurtuldu; kâfirlerin Sırat'tan düşmesi gibi Firavun ve adamları da denizde helak oldu. Çünkü Firavun ve orduları denizin İsrailoğulları için yarıldığını gördüler de bundan ibret almadılar; sonra onların peşinden denize girdiler ve denizi yerinden çekip açan Zât'ın, onları boğmak için onu ilk haline döndürmeye kādir olduğunu kabul etmediler. Allah denizi eski haline döndürüp onları onunla boğuncaya kadar körlüklerinde devam ettiler. Tıpkı kıyameti yalanlayan kimsenin, Allah'ın kendisini ve başkalarını ilk baştan var ettiğini ve var ettikten sonra yok ettiğini gördüğü halde, ilk defa yarattığı gibi onu tekrar iade etmeye kādir olduğunu kabul etmemesi gibi. İşte bununla bağlantılı olarak Allah Teâlâ, 'Buna dair bir delil var mıdır?' diyen kimseye cevap sadedinde, mahlukatın en şereflisine hitap ederek -bunu hakkıyla ancak senin ibret nazarıyla değerlendirebileceğine işaretle- ve nefsi teemmüle, tedebbüre
21724. Metin
على التأمل والتدبر والاعتبار مقرراً ومسلياً له ﷺ ومهدداً للمكذبين أن يكون حالهم - وهم أضعف أهل الأرض لأنه لا ملك لهم - حكال فرعون في هذا، وقد كان أقوى أهل الأرض بما كان له من الملك وكثرة الجنود وقوتهم وسحرهم ومرودهم في خداعهم ومكرهم ورأى من الآيات ما لم يره أحد قبله، فلما أصر على التكذيب ولم يرجع ولا أفاده التأديب أغرقه الله وآله فلم يبق منهم أحداً وقد كانوا لا يحصون عدداً بحيث إنه قيل: إن طليعته كانت على عدد بني إسرائيل ستمائة ألف: {هل أتاك} أي يا أعلم الخلق {حديث موسى *} أي ما كان من أمره الذي جددناه له حين أردناه فيكون كافياً لك في التسلية ولقومك في الحث على التصديق والتنبيه على الاعتبار والتهديد على التكذيب والإصرار {إذ} أي حين {ناداه ربه} أى المحسن إليه بإيجاده وتقريبه وتدبيره أمر إرساله وتقديره {بالواد المقدس} أي المطهر غاية التطهر بتشريف الله له بإنزال النبوة المفيضة للبركات، ثم بينه بقوله: {طوى *} وهو الذي طوى فيه الشر عن بني إسرائيل ومن أراد الله من خلقه ونشر بركات النبوة على جميع أهل الأرض المسلم بإسلامه، وغيره برفع عذاب الاستئصال عنه، فإن العلماء قالوا: إن
ve ibret almaya yöneltip teşvik etmek, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teskin ve teselli etmek, yalanlayanları da hiçbir mülkleri olmadığı için yeryüzünün en zayıf insanları oldukları halde durumlarının Firavun'un durumuna benzemesiyle tehdit etmek üzere haberin gelişini istifhamla buyurdu. Oysa Firavun, sahip olduğu mülk, ordularının çokluğu ve gücü, sihirleri, hile ve tuzaklarındaki azgınlıkları sebebiyle yeryüzü ehlinin en güçlüsüydü ve kendisinden önce hiç kimsenin görmediği ayetleri görmüştü. Yalanlamakta ısrar edip dönmeyince ve terbiye edilmek kendisine fayda vermeyince, Allah onu ve adamlarını boğdu da onlardan hiç kimseyi bırakmadı; oysa onlar sayılamayacak kadar çoktular, öyle ki onun öncü birliğinin İsrailoğulları'nın sayısı olan altı yüz bin kadar olduğu söylenmiştir: {هل أتاك} “Sana geldi mi?” Ey mahlukatın en bilgilisi, {حديث موسى *} “Musa'nın haberi?” Yani onu murat ettiğimizde kendisi için yenilediğimiz hali; bu senin için bir teselli, kavmin için tasdike teşvik, ibret almaya bir uyarı, yalanlama ve ısrara karşı ise bir tehdit olsun diye. {إذ} “Hani o vakit” {ناداه ربه} “Rabbi ona seslenmişti” Yani onu var etmekle, yaklaştırmakla, elçilik işini tedbir ve takdir etmekle ona ihsanda bulunan Rabbi, {بالواد المقدس} “kutsal vadide” Yani bereketler bahşeden peygamberliği indirmek suretiyle Allah'ın şereflendirmesiyle son derece temizlenmiş vadide; sonra bunu şu sözüyle açıkladı: {طوى *} “Tuvâ'da” Bu vadi; Allah'ın, İsrailoğulları'ndan ve dilediği kullarından kötülüğü dürüp büktüğü, peygamberlik bereketlerini yeryüzü halkının tamamına -Müslümana İslam'ı ile, diğerine ise kökünü kazıyıcı azabın üzerinden kaldırılması ile- yaydığı vadidir. Nitekim âlimler şöyle demiştir:
21725. Metin
عذاب القبر - أي عذاب الاستئصال - ارتفع حين أنزلت التوراة.
Kök kazıyıcı azap, Tevrat indirildiğinde kaldırılmıştır.
21726. Metin
وهو واد بالطور بين أيلة ومصر.
Burası Tûr'da, Eyle ile Mısır arasında bir vadidir.
21727. Metin
ولما ذكر المناداة فسر ثمرتها بقوله مستأنفاً منبهاً لأصحاب الشهوة المعجبين المتكبرين، وقد أرشد السياق إلى أن التقدير، ناداه قائلاً: {اذهب إلى فرعون} أي ملك مصر الذي كان استعبد بني إسرائيل ثم خوّف من واحد منهم فصار يذبح أبناءهم خوفاً منه وهو أنت فربيناك في بيته لهلاكه حتى يعلم أنه لا مفر من قدرنا، فكنت أعز بني إسرائيل، وكان سبب هلاكه معه في بيته بمرأىً منه ومسمع وهو لا يشعر بذلك ثم قتلت منهم نفساً وخرجت من بلدهم خائفاً تترقب.
Seslenişi zikredince, heva ehli, kendini beğenmiş mütekebbirlere bir uyarı olarak söz başı yaparak onun semeresini tefsir etti. Siyak, takdirin 'Ona şöyle diyerek seslendi' şeklinde olduğuna işaret etmiştir: {اذهب إلى فرعون} “Firavun'a git” Yani İsrailoğulları'nı köleleştiren, sonra onlardan birinden korkutulup kendisinden korktuğu için onların erkek çocuklarını boğazlamaya başlayan Mısır kralına; o korktuğu kimse ise sendin ve takdirimizden kaçış olmadığını bilsin diye biz seni onun helaki için onun sarayında yetiştirdik. Sen İsrailoğulları'nın en azizi idin; onun helak sebebi ise o farkında değilken gözü önünde ve kulağının dibinde kendi sarayındaydı. Sonra sen onlardan bir adam öldürdün ve korku içinde etrafı gözetleyerek memleketlerinden çıktın.
21728. Metin
ولما أمره بالذهاب إليه، علله بما يستلزم إهلاكه على يده ﵊ إشارة له بالبشارة بأنه لا سبيل له عليه، ولذلك أكده لأن مثل ذلك أمر يقتضي طبع البشر التوقف فيه فقال: {إنه طغى *} أي الحد وتجاوز الحد فاستحق المقابلة بالجد، ثم سبب عن الذهاب إليه قوله {فقل} أي له تفصيلاً لبعض ما تقدم في «طه» من لين القول ولطف الاستدعاء في الخطاب: {هل لك} أي ميل وحاجة {إلى أن تزكّى *} أي تتحلى بالفضائل، وتتطهر من الرذائل، ولو بأدنى أنواع التزكي: الطهارة الظاهرة والباطنة الموجبة للنماء والكثرة، وإفهام الأدنى بما
Ona gitmesini emredince, onun aleyhine bir yol bulamayacağına dair bir müjde işareti olarak bunu Musa aleyhisselâm'ın eliyle helak edilmesini gerektiren sebeple gerekçelendirdi. İnsan tabiatı böyle bir hususta duraksamayı gerektirdiği için bunu tekit ederek şöyle buyurdu: {إنه طغى *} “Şüphesiz o azdı” Yani haddi aştı ve sınırı geçti, böylece ciddiyetle karşılık verilmeye müstahak oldu. Sonra ona gitmenin gereği olarak şöyle buyurdu: {فقل} “De ki” Yani Tâhâ Suresi'nde geçen yumuşak söz ve hitaptaki lütufkâr davetin bir kısmını tafsil ederek ona de ki: {هل لك} “İster misin?” Yani bir meylin ve ihtiyacın var mı, {إلى أن تزكّى *} “arınmayı?” Yani faziletlerle bezenip rezilliklerden temizlenmeyi, tezkiyelerin en alt derecesiyle de olsa: Gelişmeyi ve artmayı gerektiren zâhirî ve bâtınî temizliğe. En alt dereceyi anlatmak,
21729. Metin
يشير إليه إسقاط تاء التفعل المقتضي للتخفيف، وذلك بالإذعان المقتضي للإيمان وإرسال بني إسرائيل، وقرأ الحجازيان ويعقوب بالتشديد أي تزكية بليغة لأن من دخل في التزكي على يد كامل لا سيما بني من أولي العزم أوشك أن يبلغ الغاية في الزكاء.
hafifletmeyi gerektiren 'tefe''ul' babındaki 'tâ' harfinin hazfedilmesinin işaret ettiği şeyle olmuştur; bu da imanı ve İsrailoğulları'nı serbest bırakmayı gerektiren boyun eğişledir. Hicaz iki imamı ile Ya'kûb şedde ile ('tezzezzekkâ') okumuşlardır; yani tam ve beliğ bir arınma; zira kâmil bir zatın, bilhassa ulü'l-azm bir peygamberin elinde tezkiyeye giren kimsenin temizliğin zirvesine ulaşması pek yakındır.
21730. Metin
ولما أشار له الطهارة عن الشرك، أتبعها الأعمال فقال: {وأهديك} أي أبين لك بعد التزكية بالإيمان الذي هو الأساس: كيف المسير {إلى ربك} أي الموجد لك والمحسن إليك والمربي لك بتعريفك ما يرضيه من الأعمال وما يغضبه من الخصال بعد أن بلغك في الدنيا غاية الآمال {فتخشى *} أي فيتسبب عن ذلك أنك تصير تعمل أعمال من يخاف من عذابه خوفاً عظيماً، فتؤدي الواجبات وتترك المحرمات وسائر المنهيات، فتصير إلى أعلى رتب التزكية فتجمع ملك الآخرة إلى ملك الدنيا، فإن الخشية هي الحاملة على كل خير، والآمن هو الحامل على الشر.
Ona şirkten temizlenmeyi işaret edince, peşinden amelleri getirerek şöyle buyurdu: {وأهديك} “Ve sana yol göstereyim” Yani temel olan iman ile temizlendikten sonra sana nasıl yürüneceğini açıklayayım, {إلى ربك} “Rabbine” Yani seni dünyada en yüksek arzulara ulaştırdıktan sonra, O'nu razı eden amelleri ve gazaplandıran huyları sana tanıtmak suretiyle seni var eden, sana ihsanda bulunan ve seni terbiye eden Rabbine giden yolu, {فتخشى *} “böylece O'ndan korkasın?” Yani bunun neticesinde O'nun azabından son derece korkan kimsenin amellerini işler hale gelesin; böylece farzları yerine getirir, haramları ve diğer yasakları terk edersin de tezkiyenin en üst mertebelerine ulaşıp dünya mülküne ahiret mülkünü de katarsın. Zira her hayra sevk eden şey haşyettir (korkudur); şerre sevk eden ise [azaptan] emin olmaktır.
21731. Metin
ولما كان التقدير: فذهب إليه كما أمره الله تعالى، فقال له ذلك فطلب الدليل على صحة الرسالة واستبعد أن يختص عنه بهذه المنزلة العلية وقد رباه وليداً {فأراه} أي فتسبب عن طلبه له أنه
Takdirî mana şöyle olunca: Allah Teâlâ'nın emrettiği gibi ona gitti ve ona bunu söyledi; o da risaletin doğruluğuna delil istedi ve henüz bir çocukken kendisinin büyüttüğü birinin bu yüce mertebeye kendisinden ayrı olarak tahsis edilmesini akıldan uzak gördü. {فأراه} “Bunun üzerine ona gösterdi” Yani delil istemesinin neticesinde onun doğruluğuna delil olarak gösterdi,
21732. Metin
دل على صدقه بأنه أراه {الآية} أي العلامة الدالة على ذلك {الكبرى *} وهي قلب العصا حية أو جميع معجزاته {فكذب} أي فتسبب عن رؤية ذلك أنه أوقع التكذيب بشيء إنما يقتضي عند رؤيته التصديق {وعصى *} أي أوقع العصيان، وهو الإباء الكبير والتكبر عن امتثال ما دعي إليه مجموعاً إلى التكذيب بعد إقامة الدليل على الصدق وتحقق الأمر.
{الآية} “o mucizeyi” Yani buna delalet eden alameti, {الكبرى *} “en büyük” Bu da asanın yılana dönüşmesi yahut onun bütün mucizeleridir. {فكذب} “Fakat o yalanladı” Yani onu görmenin neticesinde, görüldüğünde tasdiki gerektiren bir şeyi yalanladı, {وعصى *} “ve isyan etti” Yani doğruluğa dair delil ikame edilip mesele tahakkuk ettikten sonra, yalanlamayla birlikte davet olunduğu şeye uymaktan büyük bir imtina ve kibir göstererek isyan etti.
21733. Metin
ولما كان التمادي على التكذيب ممن رأى وعرف الحق ولا سيما إذا كان كبيراً مستبعداً جداً، أشار إليه بأداة التراخي مع دلالتها على حقيقة التراخي أيضاً فقال: {ثم أدبر} أي فرعون بعد المهلة والأناة إدباراً عظيماً بالتمادي على أعظم مما كان فيه من الطغيان بعد خطوب جليلة ومشاهد طويلة. حال كونه {يسعى *} أي يعمل بغاية جهده عمل من هو مسرع غاية الإسراع في إبطال الأمر الرباني بقلة عقله وفساد رأيه وأبى أن يقبل الحق {فحشر} أي فتسبب عن إدباره ساعياً وتعقبه أنه جمع السحرة طوعاً وكرهاً وزاد عليهم أيضاً جنوده {فنادى *} أي في المجامع {فقال} أي مناديه الذي لا يشك أنه عنه،
Hakkı gören ve tanıyan bir kimseden -bilhassa büyük bir makamda ise- yalanlamada ısrar etmek son derece uzak bir ihtimal olunca, terâhî edatı ile hem buna hem de zamanın hakiki uzamasına işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم أدبر} “Sonra arkasını döndü” Yani Firavun mühlet ve teenniden sonra, büyük hadiseler ve uzun sahnelerin ardından içinde bulunduğu azgınlıktan daha büyüğünde ısrar ederek büyük bir yüz çevirişle arkasını döndü. {يسعى *} “koşarak [çaba göstererek]” Kıt aklı ve bozuk fikriyle ilahî emri iptal etmek için son derece acele eden birinin ameli gibi var gücüyle çalışarak ve hakkı kabul etmekten kaçınarak. {فحشر} “Hemen [adamlarını] topladı” Yani koşarak yüz çevirmesinin ardından sihirbazları isteyerek ve zorla bir araya getirdi, üzerlerine ordularını da kattı, {فنادى *} “ve seslendi” Yani topluluklar içinde, {فقال} “dedi ki” Yani kendisi adına konuştuğundan şüphe edilmeyen münadisi [dedi],
21734. Metin
فكان قوله كقوله: {أنا} وقال حمزة الكرماني: قال له موسى ﵇: إن ربي أرسلني إليك، لئن آمنت بربك تكون أربعمائة سنة في السرور والنعيم، ثم تموت فتدخل الجنة، فقال: حتى أستشير هامان، فاستشاره فقال: أتصير عبداً بعد ما كنت رباً تعبد، فعند ذلك بعث الشرط وجمع السحرة والجنود، فلما اجتمعوا قام عدو الله على سريره فقال: أنا {ربكم الأعلى *} فكان هذا نداؤه يعني كلكم أرباب بعضكم فوق بعض وأنا أعلاكم، ولا رب فوقي أصلاً، وذلك لأن الإله عنده الطبيعة، وهي مقسمة في الموجودات، فهم كلهم أرباب، ومن كان أعلى كان أقعد في المراد، وهو كان أعلى منهم فقبحه الله ولعنه ولعن من تمذهب بمذهبه كابن عربي وابن الفارض وأتباعهما حيث أنكروا المختار الملك القهار، ورسوله المصطفى المختار، وتبعوا في وحدة الوجود بعض الفلاسفة ثم الحلاج بعد فرعون هذا الذي لم يصرح الله بذم أحد ما صرح بذمه، ولم يصرح بشقاء أحد ما صرح بشقائه، كهذه الآية فإنها مصرحة بوقوع نكاله في الآخرة كما وقع في الدنيا، وقوله تعالى: {فأخذناه وجنوده فنبذناهم في اليم فانظر كيف كان عاقبة الظالمين وجعلناهم أئمة يدعون إلى النار ويوم القيامة لا ينصرون وأتبعناهم في هذه الدنيا لعنة ويوم القيامة هم المقبوحين}
Onun bu sözü, [daha önceki] {أنا} “Ben” sözü gibiydi. Hamza el-Kirmânî şöyle demiştir: Mûsâ aleyhisselâm ona: «Rabbim beni sana gönderdi; şayet Rabbine iman edersen dört yüz sene sevinç ve nimet içinde kalırsın, sonra da vefat edip cennete girersin» dedi. [Firavun]: «Hâmân'a danışıncaya kadar [bekle]» dedi. Ona danışınca [Hâmân]: «Kendisine ibadet edilen bir rab iken bir kul mu olacaksın?» dedi. Bunun üzerine muhafızları gönderdi; büyücüleri ve askerleri topladı. Toplandıklarında Allah'ın düşmanı tahtının üzerine dikilip: «Ben {ربكم الأعلى *} “Sizin en yüce rabbinizim!”» dedi. İşte onun nidası buydu; yani «Hepiniz bir kısmınız diğerinin üstünde olmak üzere rablersiniz, ben ise sizin en yücenizim ve benim üzerimde asla bir rab yoktur» [demek istedi]. Çünkü ona göre ilah tabiat idi ve o da varlıklara taksim edilmiştir; dolayısıyla onların hepsi rablerdir. Kim daha üstte ise merama daha uygundur ve kendisi de onlardan daha üstündü. Allah onu çirkinleştirsin, ona lanet etsin; dilediğini seçen Melik ve Kahhâr olan [Allah'ı] ve O'nun seçkin elçisi [Hz. Muhammed] el-Mustafâ'yı inkâr eden, vahdet-i vücûd konusunda bazı filozoflara, sonra da —hakkında yaptığı yergiyi kimsede açıkça yapmadığı ve uğradığı bedbahtlığı kimsede açıkça belirtmediği— bu Firavun'un ardından Hallâc'a uyan İbnü'l-Arabî, İbnü'l-Fârız ve ikisinin takipçileri gibi onun mezhebini benimseyenlere de lanet etsin! Tıpkı bu ayet gibi; zira bu ayet, dünyada gerçekleştiği gibi ahirette de onun cezasının vuku bulacağını açıkça belirtmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {فأخذناه وجنوده فنبذناهم في اليم فانظر كيف كان عاقبة الظالمين وجعلناهم أئمة يدعون إلى النار ويوم القيامة لا ينصرون وأتبعناهم في هذه الدنيا لعنة ويوم القيامة هم المقبوحين} “Bunun üzerine Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize fırlatıverdik. Bak işte zalimlerin sonu nasıl oldu! Biz onları ateşe çağıran önderler yaptık; kıyamet gününde de yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada da arkalarına lanet taktık; kıyamet gününde ise onlar nefretle kovulmuş kimselerden olacaklardır.”
21736. Metin
[القصص: ٤٠ - ٤٢] إلى غير ذلك من الآيات البينات والدلائل الواضحات التي لا تحصى وهي كثيرة، وأعظمها القياس البديهي الإنتاج {وإن فرعون لعال في الأرض وإنه لمن المسرفين} [يونس: ٨٣] {وإن المسرفين هم أصحاب النار} [غافر: ٤٣] ويروى أن إبليس لما سمع منه قوله هذا قال: إني تجبرت على آدم فلقيت ما لقيت، وهذا يقول هذا؟ وهذا دعاه إليه الكبر الناشىء من فتنة السراء التي الصبر فيها أعظم من الصبر في الضراء، قال الإمام الغزالي في كتاب الصبر من الإحياء: فالصبر على الطاعة شديد لأن النفس بطبعها تنفر عن العبودية وتشتهي الربوبية، ولذلك قال بعض العارفين: ما من نفس إلا وهي مضمرة ما أظهره فرعون من قوله {أنا ربكم الأعلى} [النازعات: ٢٤] ولكن فرعون وجد له مجالاً وقبولاً فأظهره إذ استحف فأطاعوه وما من أحد إلا وهو يدعي ذلك مع عبده وخادمه وأتباعه وكل من هو تحت قهره وطاعته وإن كان ممتنعاً من إظهاره، فإن امتعاضه وغيظه عند تقصيرهم في خدمته لا يصدر إلا عن إضمار الكبر ومنازعة الربوبية في رداء الكبرياء - انتهى.
“Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize attık. Bak işte zâlimlerin sonu nasıl oldu! Onları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü de yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lanet taktık; kıyamet gününde de onlar iğrenç kılınmış kimselerden olacaklardır” [Kasas: 40-42]. Sayılamayacak kadar çok olan diğer apaçık ayetler ve deliller de böyledir. Bunların en büyüğü apaçık netice veren şu kıyastır: {وإن فرعون لعال في الأرض وإنه لمن المسرفين} “Gerçekten Firavun yeryüzünde ululuk taslamaktaydı ve o haddi aşanlardandı” [Yûnus: 83]; {وإن المسرفين هم أصحاب النار} “Şüphesiz haddi aşanlar cehennemliklerin ta kendileridir” [Mü'min: 43]. Rivayet edildiğine göre İblis onun bu sözünü işittiğinde şöyle demiştir: 'Ben Âdem'e karşı büyüklük tasladım da başıma gelenler geldi; bu adam ise kalkmış bunu mu söylüyor?' Firavun'u buna sevk eden, bolluk ve refah fitnesinden kaynaklanan kibirdi; zira refahta sabretmek darlıkta sabretmekten daha büyüktür. İmam Gazâlî, İhyâ'nın Sabır kitabında şöyle demiştir: 'İtaat üzere sabır zordur; çünkü nefis tabiatı gereği kulluktan kaçar ve rububiyet arzular. Bu sebeple ariflerden biri şöyle demiştir: Firavun'un {أنا ربكم الأعلى} “Ben sizin en yüce rabbinizim” [Nâziât: 24] sözüyle açığa vurduğu şeyi içinde gizlemeyen hiçbir nefis yoktur; ancak Firavun buna zemin ve kabul gördü de kavmini küçümsedi, onlar da ona itaat edince bunu açığa vurdu. Kulu, hizmetçisi, tâbileri ve kahrı ile itaati altında bulunan herkes karşısında -açığa vurmaktan imtina etse bile- bunu iddia etmeyen hiç kimse yoktur. Nitekim onların kendisine hizmette kusur etmeleri anındaki öfkesi ve kızgınlığı, ancak içinde kibri gizlemesinden ve kibriya kisvesi içinde rububiyet iddiasında bulunmasından kaynaklanır' -sözün sonu-.
21737. Metin
ويؤيده أن النبي ﷺ ما لام خادمه في شيء قط - والله تعالى هو الموفق للصواب.
Bunu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hizmetçisini hiçbir şey için asla azarlamamış olması da teyit etmektedir. Doğruya muvaffak kılan ancak Allah Teâlâ'dır.
21738. Metin
ولما أخبر سبحانه عنه بهذه الكلمة الشنعاء القادحة في الملك، وكان الملوك لا يحتملون ذلك بوجه، سبب عنها وعقب قوله: {فأخذه الله} أي الملك الذي لا كفوء له ولا أمر لأحد معه أخذ قهر وذل منكلاً به مخذلاً له: {نكال الآخرة} فهو مصدر من المعنى، أي أخذ تنكيل فيها يكون مثلاً يتقيد به ويتعظ كل من سمعه عن مثل حال فرعون، وقدمها اهتماماً بشأنها وإشارة إلى أن عظمة عذابها أعظم ولا يذوقه الإنسان إلا بكشف غطاء الدنيا بالموت، وتنبيهاً على أن المنع من مثل هذه الدعوى للصدق بها أمكن، وليس ذلك للفاصلة لأنه لو قيل: «الأخرى» لوافقت {والأولى *} أي ونكال الدنيا الذي هو قبل الآخرة فإن من سمع قصة غرقه ومجموع ما اتفق له كان له ذلك نكالاً مانعاً من عمل مثله أو أقل منه، قال الضحاك: أما في الدنيا فأغرقه الله تعالى وألقاه بنجوة من الأرض، أما في العقبى فيدخله الله تعالى النار ويجعله ظاهراً على تل منها
Allah Teâlâ onun mülke ve hâkimiyete leke süren bu çirkin sözünü haber verince -ki krallar buna hiçbir şekilde tahammül edemezler- bunun neticesi ve peşi sıra şöyle buyurdu: {فأخذه الله} “Bunun üzerine Allah onu yakalayıverdi” Yani hiçbir dengi olmayan ve yanında hiç kimsenin hükmü geçmeyen Hükümdar, onu rezil rüsvay ederek kahredici ve zelil edici bir yakalayışla yakaladı: {نكال الآخرة} “ahiret azabıyla” Bu lafız manadan kaynaklanan bir masdardır; yani ahirette öyle bir ibretlik azapla yakaladı ki, Firavun'un bu halini işiten herkes için sakındırıcı ve ibret verici bir misal olsun. Durumunun büyüklüğüne ve azabının dehşetine işaret etmek ve insan ancak ölümle dünya perdesi kalktığında bunu tadacağı için ahireti öne aldı; ayrıca bu tür bir iddiayı engellemede ahiret azabını tasdikin daha tesirli olduğuna dikkat çekti. Bu durum sadece ayet sonu uyumu için değildir; çünkü 'el-Uhrâ' denilseydi de uyum sağlardı. {والأولى *} “ve dünya [azabıyla]” Yani ahiretten önceki dünya azabıyla da; zira onun boğulma kıssasını ve başına gelenlerin tamamını işiten kimse için bu durum, onun yaptığının benzerini veya daha azını yapmaktan alıkoyan caydırıcı bir ceza olur. Dahhâk şöyle demiştir: Dünyada ise Allah Teâlâ onu boğdu ve karada yüksek bir yere attı; ahirette ise Allah Teâlâ onu ateşe sokacak ve ateşten bir tepenin üzerinde görünür kılacaktır;
21739. Metin
مغلولاً مقيداً ينادي عليه هذا الذي ادعى الربوبية دون الله انتهى. وأنا لا أشك أن الحلاج وابن عربي وابن الفارض، وأتباعهم يكونون في النار تحتهم وتحت آله يشربون عصارتهم، فإنهم ادعوا أنه ناج وصدقوه فيما ادعاه وادعوا لأنفسهم وغيرهم مثل ما ادعاه تكذيباً للقرآن وإغراقاً في العدوان، وزادوا عليه بابتذال الاسم الأعظم الذي حماه الله من أن يدعيه أحد قبل إرسال النبي ﷺ فادعوا أنه يطلق عليهم وعلى كل أحد بل كل شيء، وأمارة هذه الطائفة الخبيثة التي لا تتخلف أن تقول لأحدهم: العن فرعون الذي أجمع على لعنه جميع الطوائف.
boynunda halkalarla zincirlenmiş olarak 'İşte Allah'tan başka ilahlık taslayan bu adamdır!' diye teşhir edilecektir -sözün sonu-. Ben hiç şüphe etmiyorum ki Hallâc, İbnü'l-Arabî, İbnü'l-Fârız ve onların tâbileri, cehennemde onların ve Firavun'un adamlarının altında olacak, onların irinlerini içeceklerdir. Çünkü onlar onun kurtulduğunu iddia etmiş, iddiasında onu doğrulamış; Kur'an'ı yalanlayarak ve haddi aşmada ileri giderek onun iddia ettiğinin benzerini kendileri ve başkaları için de iddia etmişlerdir. Üstelik Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilmeden önce Allah'ın kimsenin iddia etmesinden koruduğu İsm-i A'zam'ı ayaklar altına alarak daha da ileri gitmişler, onun kendilerine, herkese, hatta her şeye ıtlak olunabileceğini iddia etmişlerdir. Bu habis fırkanın şaşmaz alameti şudur: Onlardan birine 'Bütün fırkaların lanetinde icma ettiği Firavun'a lanet et' dersin;
21740. Metin
وهو مثل عندهم في الشرارة والخبث فلا يلعنه، وإن لعنه فبعد توقف.
o Firavun ki onların nezdinde de kötülük ve habasette bir örnektir, buna rağmen ona lanet etmez; lanet etse bile duraksadıktan sonra eder.
21741. Metin
ولما لخص ﷾ ما مضى من قصصه في هذه الكلمات اليسيرة أحسن تلخيص وأقربه مع عدم المخالفة لشيء مما مضى لأن المفصل موضع الاختصار أما باعتبار النزول فإنه نزل أولاً فكان تقريب القصص
Allah azze ve celle onun geçen kıssalarını daha önce geçenlerden hiçbirine aykırı düşmeksizin bu az sayıdaki kelimelerle en güzel ve en veciz şekilde özetleyince -çünkü mufassal sureler ihtisar yeridir; nüzul itibariyle ilk inenlerden olduğu için kıssaların insanlara
21742. Metin
للناس بالاقتصار على ما لا بد منه أولى ليستأنسوا به، وأما من جهة الترتيب فلتذكيرهم بما مضى ليجتمع في المخيّلة في أقرب وقت ويتذكر به ذلك المبسوط، وختمه بأخذه هذا الأخذ الغريب أرشد إلى ما في القصة من العبرة، مشيراً إلى استحضار ما مضى كله، فقال مؤكداً مقرراً للمكذب ومنبهاً للمصدق: {إن في ذلك} أي الأمر العظيم الذي فعله والذي فعل به {لعبرة} أي أمراً عظيماً يتعمد الاعتبار به من معنى إلى معنى حتى يقع به الوصول إلى كثير من المعارف {لمن يخشى *} أي من شأنه الخوف العظيم من الله لأن الخشية - كما تقدم - هي أساس الخير، فأول العبور أن ينقل السامع حال غيره إليه فيتذكر بإنجاء بني إسرائيل على ضعفهم منهم على قوتهم ثم بقوة ما حصل لهم من القهر من ذلك حتى أوجب اتباعهم بالجنود ثم بفرق البحر ثم بإيرادهم إياه ثم بإغراقهم فيه كلمح البصر لم يخرج منهم مخبر قدرة الله تعالى على إيراد الكفار النار وقهر كل جبار وبجعل العصا حية وإخراج القمل والضفادع من الأرض وتحويل الماء دماً
ısınmaları amacıyla sadece zaruri olanla yetinilerek sunulması daha uygundu; tertip açısından ise zihinde en kısa sürede toparlanması ve o geniş anlatılanların hatırlanması için geçmişi hatırlatmak gayesiyledir- ve onu bu akıl almaz yakalayışla sona erdirince, kıssadaki ibrete dikkat çekip geçenlerin tamamının zihinde hazır edilmesine işaret ederek yalanlayanı teyit ve tasdik edeni tenbih sadedinde tekit ile şöyle buyurdu: {إن في ذلك} “Şüphesiz bunda” Yani onun yaptığı ve ona yapılan bu büyük işte, {لعبرة} “kesinlikle bir ibret vardır” Yani bir manadan diğerine geçilerek kendisiyle pek çok marifete ulaşılan büyük bir ibret vardır, {لمن يخشى *} “korkan kimse için” Yani şiarı Allah'tan son derece korkmak olan kimse için. Çünkü haşyet -daha önce geçtiği üzere- hayrın esasıdır. İbret almanın (geçişin) ilk adımı; dinleyenin başkasının halini kendi nefsine aktarmasıdır; böylece zayıf olmalarına rağmen İsrailoğulları'nın o güçlülerden kurtarılmasını, sonra bu durumdan onlara isabet eden kahrın büyüklüğü ile ordularla onları takip etmelerinin gereğini, denizin yarılmasını, denize sokulmalarını ve bir göz kırpması kadar sürede içlerinden haber verecek tek bir kişi bile kalmaksızın orada boğulmalarını hatırlayarak Allah Teâlâ'nın kâfirleri ateşe sokmaya ve her zorbanın belini kırmaya olan kudretini idrak eder. Asanın yılan kılınması, yerden haşerat ve kurbağaların çıkarılması ve suyun kana dönüştürülmesi ile de
21743. Metin
قدرته ﷾ على ذلك السامع بالعذاب وغيره وعلى خصوص البعث - إلى غير ذلك من العبر وواضح الأثر.
O'nun azze ve celle o dinleyeni azap ve başka şeylerle yakalamaya ve bilhassa diriltmeye olan kudretini anlar; diğer ibretler ve apaçık eserler de böyledir.
21744. Metin
ولما ختم قصة فرعون - لعنه الله - بالعبرة، وكان أعظم عبرتها القدرة التامة لا سيما على البعث كما هي مشيرة إليه بأولها وآخرها، والعقوبة على التكذيب به لأن التكذيب به يجمع مجامع الشر والتصديق به يجمع مجامع الخير، وكانوا يستبعدونه لاستبعاد القدرة عليه، وصل به ما هو كالنتيجة منه، فقال مقرراً مخاطباً لأصحاب الشبهة الشاكين موقفاً لهم على القدرة منكراً عليهم استبعادهم وذلك ملتفتاً بعد تخصيص الخطاب به ﷺ لما تقدم من دقة فهمه وجلالة علمه ﷺ إلى عموم الخطاب لوضوح هذا البرهان لكل إنسان استعطافاً بهم في توبيخ: {أأنتم} أي أيها الأحياء مع كونكم خلقاً ضعيفاً {أشد خلقاً} أي أصعب وأثقل من جهة التقدير والإيجاد {أم السماء} على ما فيها من السعة والكبر والعلو والمنافع.
Allah'ın laneti üzerine olası Firavun'un kıssasını ibretle sona erdirince -ki bu kıssanın en büyük ibreti, başı ve sonuyla işaret ettiği üzere, bilhassa diriltmeye olan tam kudrettir ve dirilmeyi yalanlamanın cezasıdır; zira onu yalanlamak bütün şerleri, onu tasdik etmek ise bütün hayırları kendisinde toplar; onlar ise kudreti akıldan uzak gördükleri için dirilmeyi de imkânsız görmekteydiler- bundan bir netice mesabesinde olan hususu ona bağladı. Şüphe içindeki tereddüt eden muhataplara kudreti gösterip bunu imkânsız görmelerini kınayarak hitap etti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in anlayışının inceliği ve ilminin yüceliği sebebiyle hitabın daha önce ona tahsis edilmesinden sonra, bu delilin her insan için son derece açık olması sebebiyle, azarlayıcı bir şefkatle hitabı umuma çevirerek şöyle buyurdu: {أأنتم} “Siz misiniz?” Yani ey diriler, yaratılışça zayıf varlıklar olmanıza rağmen siz misiniz, {أشد خلقاً} “yaratılışça daha zor olan” Yani takdir ve icat bakımından daha zor ve daha ağır olan, {أم السماء} “yoksa gök mü?” Genişliği, büyüklüğü, yüksekliği ve barındırdığı menfaatleriyle birlikte.
21745. Metin
ولما كان الجواب قطعاً: السماء - لما يرى من أعظمها لأن العالم الإنساني مختصر العالم الآفاقي، ويزيد الآفاقي طول البقاء مع عدم التأثر، وصل به قوله دليلاً على قدرته على البعث لقدرته على ما هو أشد منه لأن الذي قدر على ابتداء الأكبر هو على إعادة الأصغر أقدر، مبيناً
Cevap kesin olarak 'Gök' olunca -çünkü insan âlemi dış âlemin bir özeti olmakla birlikte, dış âlem değişmeksizin daha uzun süre baki kalmasıyla fazlalığa sahiptir- daha büyük olanı ilk baştan yaratmaya kādir olanın daha küçük olanı iade etmeye evleviyetle kādir olacağı esasıyla, daha zor olanına kādir olduğu için diriltmeye de kādir olduğuna delil olarak şu buyruğu ona bağladı ve açıklayarak şöyle buyurdu:
21746. Metin
لكيفية خلقه لها: {بناها *} أي جعلها سقفاً للأرض على ما لها من العظمة، ثم بين البناء بقوله: {رفع سمكها} أي جعل مقدار ارتفاعها من الأرض أو سمنها الذاهب في العلو رفيعاً، قال في القاموس: السمك السقف، أو من أعلى البيت إلى أسفله، أو القامة من كل شيء، وقال أبو حيان: السمك الارتفاع الذي بين سطح السماء الذي يلينا وسطحها الذي يلي ما فوقها: {فسواها *} أي عدلها عقب ذلك بأن جعلها مستوية لا شيء فيها أعلى من شيء ولا أخفض ولا فطور فيها، وأصلحها بما تم به كمالها من الكواكب وغيرها، وجعل مقدار تخن كل سماء وما بين كل سماءين وتخن كل أرض وما بين كل أرضين على السواء لا يزيد شيء من ذلك على الآخر أصلاً.
Onu nasıl yarattığına [işaretle şöyle buyurdu]: {بناها *} “Onu O bina etti.” Yani sahip olduğu o azametle birlikte onu yer için bir tavan kıldı. Sonra binayı şu buyruğu ile açıkladı: {رفع سمكها} “Boyunu yükseltti” Yani onun yerden olan yükseklik miktarını yahut yukarıya doğru uzanan kalınlığını yüksek kıldı. el-Kâmûs'ta şöyle denilmiştir: Semk (سَمْك), tavan yahut evin yukarısından aşağısına kadar olan mesafe veya her şeyin boyudur. Ebû Hayyân ise şöyle demiştir: Semk, göğün bize bitişik olan yüzeyi ile onun üstündekine bitişik olan yüzeyi arasındaki yüksekliktir. {فسواها *} “ve ona bir nizam verdi.” Yani ardından onda hiçbir şeyin diğerinden daha yüksek veya daha alçak olmayacağı ve hiçbir çatlak bulunmayacağı şekilde onu düzgün kıldı; gezegenler ve diğer şeylerle mükemmelliğini tamamlayarak onu ıslah etti; her göğün kalınlık miktarını ve iki gök arasını, her yerin kalınlığını ve iki yer arasını eşit kıldı, bunlardan hiçbir şey diğerinden asla fazla gelmez.
21747. Metin
ولما كان كل من ذلك يدل على القدرة على البعث لأنه إيجاد ما هو أشد من خلق الآدمي من عدم، أتبعه ما يتصور به البعث في كل يوم وليلة مرتين فقال: {وأغطش} أي أظلم إظلاماً لا يهتدي معه إلى ما كان في حال الضياء {ليلها} أي بغياب شمسها فأخفى ضياءها بامتداد ظل الأرض على كل ما كانت الشمس ظهرت عليه. وأضافه إليها لأنه يحدث بحركتها، وبدأ به لأنه كان أولاً، والعدم قبل الوجود
Bunların her biri diriltmeye olan kudrete delalet edince -çünkü bu, insanın yaratılışından daha zor olanın yoktan var edilmesidir- dirilmenin her gün ve gecede iki kez zihinde canlandırılabileceği şeyi buna ekleyerek şöyle buyurdu: {وأغطش} “ve kararttı” Yani aydınlık durumundaki şeylere yol bulunamayacak şekilde öyle bir karanlık yaptı ki, {ليلها} “gecesini” Yani güneşinin batmasıyla, güneşin üzerinde doğduğu her şeyin üzerine yerin gölgesinin uzanmasıyla onun ışığını gizledi. Geceyi göğe izafe etti; çünkü o, göğün hareketiyle meydana gelir; gece ile başladı, çünkü o önceydi ve yokluk varlıktan öncedir.
21748. Metin
{وأخرج ضحاها *} بطلوع شمسها فأضاء نهارها، فالآية من الاحتباك: دل ب «أغطش» على «أضاء» وبإخراج الضحى على إخفاء الضياء، ولعله عبر بالضحى عن النهار لأنه أزهر ما فيه وأقوى نوراً.
{وأخرج ضحاها *} “Kuşluğunu da çıkardı.” Güneşinin doğmasıyla gündüzünü aydınlattı. Ayet ihtibâk sanatındandır: "Kararttı" (أغطش) ile "aydınlattı"ya (أضاء), kuşluğu çıkarmakla da ışığı gizlemeye delalet etmiştir. Kuşluk ile gündüzü ifade etmesi, gündüzün en parlak ve nurunun en güçlü vakti olmasından dolayı olabilir.
21749. Metin
ولما بدأ بدلالة العالم العلوي لأنه أدل لما فيه من العجائب والمنافع مع كونه أشرف، فذكر أنه أتقن السماء التي هي كالذكر، ثنى بأنه سوى ما هي لها كالأنثى فقال: {والأرض} ولما كان المراد استغراق الزمان باستمرار الدحو، حذف الخافض فقال: {بعد ذلك} أي المذكور كله {دحاها} أي بسطها ومدها للسكنى وبقية المنافع بعد أن كان خلقها وأوجدها قبل إيجاد السماء غير مسواة بالفعل ولا مدحوة.
Daha şerefli olmasıyla birlikte barındırdığı harikalar ve menfaatler sebebiyle [kudrete] daha çok delalet ettiği için önce yüce âlemin deliliyle başlayıp erkek mesabesinde olan göğü sapasağlam kıldığını zikredince, ardından onun için dişi mesabesinde olanı düzene koyduğunu belirterek şöyle buyurdu: {والأرض} “Yeri de...” Yaymanın (dahv) devamlılığıyla bütün zamanı kapsaması kastedildiği için cer harfini hazfederek şöyle buyurdu: {بعد ذلك} “bundan sonra” Yani zikredilenlerin hepsinden sonra, {دحاها} “yayıp döşedi.” Yani göğün var edilmesinden önce yeri fiilen düzeltilmemiş ve yayılmamış halde yaratıp var ettikten sonra, yerleşim ve diğer menfaatler için onu yayıp döşedi.
21750. Metin
ولما ذكر الدحو، أتبعه ما استلزمه من المنافع لتوقف السكنى المقصودة بالدحو عليه فقال كالمبين له من غير عاطف: {أخرج منها} أي الأرض {ماءها} بتفجير العيون، وإضافته إليها دليل على أنه فيها {ومرعاها *} الذي يخرج بالماء، والمراد ما يرعى منها ومكانه وزمانه.
Yaymayı zikredince, yayma ile hedeflenen yerleşimin kendisine bağlı olduğu gerektirdiği menfaatleri buna ekledi ve atıf harfi olmaksızın bunu açıklarcasına şöyle buyurdu: {أخرج منها} “Ondan çıkardı” Yani yerden, {ماءها} “suyunu” Pınarları fışkırtarak; suyun yere izafe edilmesi onun yerin içinde olduğuna delildir; {ومرعاها *} “ve otlağını.” Su ile çıkan [otlağı]; kastedilen ise yerden otlanan şeyler, onun mekânı ve zamanıdır.
21751. Metin
ولما ذكر الأرض ومنافعها، ذكر المراسي التي تم بها نفعها فقال: {والجبال} أي خاصة {أرساها *} أي أثبتها وأقرها ومع كونها ثابتة لا تتحول فإنه سبحانه جعلها مراسي للأرض تكون سبباً
Yeri ve menfaatlerini zikredince, menfaatinin kendisiyle tamamlandığı demirleme araçlarını zikredip şöyle buyurdu: {والجبال} “Dağları da” Yani özellikle, {أرساها *} “sağlamca dikti.” Yani onları sabit kıldı ve yerleştirdi. Onlar sabit olup yer değiştirmemekle birlikte, Sübhânehu onları yer için birer demir kılmıştır ki bir sebep olsun;
21752. Metin
لثباتها كما أن المراسي سبب لثبات السفينة. ولما كانت الإعادة واضحة من تناول الحيوان المأكل والمشرب وغيرهما من المتاع فإنه كلما نقص منه شيء تناول ما قدر له ليعود ذلك أو بعضه، قال منبهاً على أنه كل يوم في إعادة بانياً حالاً مما تقدم تقديره: حال كونها {متاعاً} مقدراً {لكم} تتمتعون بما فيها من المنافع {ولأنعامكم *} أي مواشكيم بالرعي وغيره.
tıpkı demirlerin geminin sabit kalmasına sebep olduğu gibi yerin sabit kalmasına [sebep olsun]. Canlının yiyecek, içecek ve diğer geçimlik şeyleri almasından diriltmenin/iadenin apaçık olduğu görülünce -çünkü kendisinden bir şey eksildikçe, o eksilen şey veya bir kısmı geri dönsün diye kendisine takdir edileni alır- her gün bir iade içinde olduğuna dikkat çekerek daha önce takdir edilen şeyden bir hâl bina edip şöyle buyurdu: Takdir edilmiş bir {متاعاً} “geçimlik olarak” {لكم} “sizin için” İçindeki menfaatlerden yararlandığınız, {ولأنعامكم *} “ve davarlarınız için.” Yani otlatma ve diğer yollarla hayvanlarınız için.
21753. Metin
ولما ذكر ما دل على البعث، أتبعه ما يكون عن البعث مسبباً عنه دلالة على أن الوجود ما خلق إلا لأجل البعث لأنه محط الحكمة: {فإذا جاءت} أي بعد الموت {الطامة الكبرى *} أي الداهية الدهياء التي تطم - أي تعلو - على سائر الدواهي وتغطيها فتكون أكبر داهية توجد، وهي البعث بالنفخة الثانية - كما قاله ابن عباس ﵄، والعامل في «إذا» محذوف تقديره: فصل الناس إلى شقي وسعيد.
Dirilmeye delalet eden şeyleri zikredince, varlığın ancak dirilme için yaratıldığına delalet etmek üzere -çünkü o hikmetin merkezidir- dirilmeden kaynaklanan ve onun sebebi olan şeyi buna ekledi: {فإذا جاءت} “Geldiği zaman” Yani ölümden sonra, {الطامة الكبرى *} “o en büyük felaket.” Yani diğer bütün felaketleri kaplayan -yani üstüne çıkan- ve örten, böylece var olan en büyük felaket olan o dehşetli bela; İbn Abbâs'ın radıyallâhu anhümâ dediği gibi bu, ikinci üflemedeki diriliştir. "İzâ"daki (إذا) amil mahzuftur, takdiri ise: "İnsanlar bedbaht ve mesut olarak ayrılırlar" şeklindedir.
21754. Metin
ولما كان الشيء لا يعرف قدره إذا كان غائباً إلا بما يكون فيه، قال مبدلاً منه: {يوم يتذكر} أي تذكراً عظيماً ظاهراً - بما أشار إليه الإظهار {الإنسان} أي الخلق الآنس بنفسه الغافل عما
Bir şey gayb olduğunda kıymeti ancak onda cereyan eden şeyle bilineceğinden, ondan bedel olarak şöyle buyurdu: {يوم يتذكر} “Hatırlayacağı gün” Yani -açıkça zikredilmesinin işaret ettiği üzere- büyük ve aşikâr bir hatırlamayla, {الإنسان} “insanın” Yani ne için yaratıldığından gafil olup kendi canıyla ünsiyet kuran o yaratığın,
21755. Metin
خلق له {ما سعى *} أي عمل كله من خير وشر لأنه يراه في صحيفة أعماله، والإخبار عن تذكره منبهاً على ما في ذلك اليوم من الخطر لأن أحداً لا يعمل جهده في تذكره إلا لمحوج إلى ذلك وهو الحساب وتدوينه في صحيفة أعماله.
{ما سعى *} “neyin peşinde koştuğunu” Yani hayır ve şerden bütün yaptıklarını; çünkü onu amel defterinde görür. İnsanın hatırlayacağının haber verilmesi o gündeki tehlikeye dikkat çekmektedir; zira hiç kimse bunu gerektiren bir durum olmadıkça hatırlamak için bütün gayretini sarf etmez; o gerektiren durum ise hesaptır ve amel defterine kaydedilmiş olmasıdır.
21756. Metin
ولما أشار إلى الحساب ذكر ما بعده فقال: {وبرزت} أي أظهرت إظهاراً عظيماً، وبناه للمفعول لأن الهائل مطلق تبريزها لا كونه من معين، مع الدلالة على الخفة والسهولة لكونه على طريقة كلام القادرين {الجحيم} أي النار التي اشتد وقدها وحرها {لمن يرى *} أي كائناً من كان لأنه لا حائل بين أحد وبين رؤيتها، لكن الناجي لا يصرف بصره إليها فلا يراها كما قال تعالى: {لا يسمعون حسيسها} [الأنبياء: ١٠٢] .
Hesaba işaret edince, onun sonrasını zikredip şöyle buyurdu: {وبرزت} “Ve apaçık gösterildiği [zaman]” Yani büyük bir ortaya çıkarışla gösterildiği; meçhul sîgada getirdi, çünkü korkunç olan şey onu belirli birinin göstermesi değil, mutlak olarak ortaya çıkarılmasıdır; ayrıca kādir olanların söz üslubu üzere olması sebebiyle hafifliğe ve kolaylığa da delalet eder; {الجحيم} “o çılgın alevli cehennem” Yani tutuşması ve harareti şiddetli olan ateş, {لمن يرى *} “gören kimseye.” Yani kim olursa olsun herkese; zira hiç kimse ile onu görmek arasında bir engel yoktur. Fakat kurtuluşa eren kimse gözünü ona çevirmez ve böylece onu görmez; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {لا يسمعون حسيسها} “Onun uğultusunu bile duymazlar.” [el-Enbiyâ: 102].
21757. Metin
ولما كان جواب «إذا» كما مضى محذوفاً، وكان تقديره أن قسم الناس قسمين: قسم للجحيم وقسم للنعيم، قال تعالى مسبباً عنه مفصلاً: {فأما من طغى *} أي تجاوز الحد في العدوان فلم يخش مقام ربه، قال في القاموس: طغى: جاوز القدر وارتفع وطغى: غلا في الكفر وأسرف في المعاصي والظلم، والماء: ارتفع.
Daha önce geçtiği üzere "İzâ"nın (إذا) cevabı mahzuf olup takdiri de insanların iki kısma -bir kısım cehenneme, bir kısım da nimete- ayrılması olunca, Allah Teâlâ bundan kaynaklanan neticeyi tafsilatıyla şöyle buyurdu: {فأما من طغى *} “Artık kim azgınlık etmişse” Yani düşmanlıkta haddi aşıp Rabbinin makamından korkmamışsa. el-Kâmûs'ta şöyle denilmiştir: Tağâ (طغى): Haddini aştı ve yükseldi; tağâ: Küfürde aşırı gitti, günahlarda ve zulümde israf etti; su için ise "yükseldi" demektir.
21758. Metin
ولما كان الذي بعد حدود الله هو الدنيا، صرح به فقال: {وآثر} أي أكرم وقدم واختار {الحياة الدنيا *} بأن جعل أثر العاجلة
Allah'ın sınırlarının ötesinde olan şey dünya olunca, onu açıkça zikredip şöyle buyurdu: {وآثر} “ve tercih etmişse” Yani üstün tutup öne geçirmiş ve seçmişse, {الحياة الدنيا *} “dünya hayatını” Şöyle ki, bu geçici [dünyanın] eserini...
21759. Metin
الدنية لحضورها عنده أعظم من أثر الآخرة العليا لغيابها، فكان كالبهائم لا إدراك له لغير الجزئيات الحاضرة، فانهمك في جميع أعمالها وأعرض عن الاستعداد للآخرة بالعبادة وتهذيب النفس فلم ينه نفسه عن الهوى.
alçak [dünyanın] eserini kendi nezdinde hazır bulunması sebebiyle, gayb olmasından ötürü yüce ahiretin eserinden daha büyük kıldı. Böylece hazır bulunan cüzî şeylerden başkasını idrak edemeyen hayvanlar gibi oldu; [dünyanın] bütün işlerine daldı, ibadet ve nefis terbiyesiyle ahirete hazırlanmaktan yüz çevirdi ve nefsini hevasından alıkoymadı.
21760. Metin
ولما كان الإنسان مؤاخذاً بما اكتسب، سبب عن أعماله هذه قوله مؤكداً لتكذيبهم ذلك: {فإن الجحيم} أي النار الشديدة التوقد العظيمة الجموع على من يدخلها {هي} أي لا غيرها {المأوى *} أي المسكن له - هذا مذهب البصريين أن الضمير محذوف، وعند الكوفيين أن «أل» نائب عن الضمير - قاله أبو حيان.
İnsan kazandıklarından hesaba çekileceği için, onların bunu yalanlamaları sebebiyle tekit ederek bu amellerinin neticesi olarak şöyle buyurdu: {فإن الجحيم} “Şüphesiz o çılgın alevli cehennem” Yani tutuşması şiddetli olan ve içine girenleri bütünüyle kuşatan ateş, {هي} “ta kendisidir” Yani başkası değil, {المأوى *} “barınağın.” Yani onun için meskenin; Basralıların mezhebine göre zamir mahzuftur, Kûfelilere göre ise harf-i tarif (ال) zamirin yerine geçmiştir; bunu Ebû Hayyân söylemiştir.
21761. Metin
ولما ذكر الطاغي، أتبعه المتقي فقال: {وأما من خاف} ولما كان ذلك الخوف مما يتعلق بالشيء لأجل ذلك الشيء أعظم من ذكر الخوف من ذلك الشيء نفسه فقال: {مقام ربه} أي قيامه بين يدي المحسن إليه عند تذكر إحسانه فلم يطغ فكيف عند تذكر جلاله وانتقامه، أو المكان الذي يقوم فيه بين يديه والزمان، وإذا خاف ذلك المقام فما ظنك بالخوف من صاحبه، وهذا لا يفعله إلا من تحقق المعاد.
Azgını zikredince, ardından takva sahibini zikredip şöyle buyurdu: {وأما من خاف} “Korkan kimseye gelince” O şeyden ötürü o şeye taalluk eden korku, o şeyin bizzat kendisinden korkmayı zikretmekten daha büyük olduğu için şöyle buyurdu: {مقام ربه} “Rabbinin makamından” Yani ihsanını hatırladığında kendisine ihsanda bulunanın huzurunda durmaktan [korkan], böylece azgınlık etmeyen -ki O'nun celalini ve intikamını hatırladığında nasıl olmasın-, yahut O'nun huzurunda duracağı mekân ve zamandan [korkan]. O makamdan korkuyorsa, o makamın sahibinden duyulacak korkuyu sen düşün! Bunu da ancak ahiretin hakikatine eren kimse yapar.
21762. Metin
ولما ذكر الخوف ذكر ما يتأثر عنه ولم يجعله مسبباً عنه ليفهم أن كلاًّ منهما فاصل على حياله وإن انفصل عن الآخر فقال:
Korkuyu zikredince, onun tesiriyle ortaya çıkan şeyi zikretti; diğeri olmasa bile her birinin başlı başına belirleyici olduğunu anlatmak için onu doğrudan sebebe bağlamadı ve şöyle buyurdu:
21763. Metin
{ونهى النفس} أي التي لها المنافسة {عن الهوى} أي كل ما تهواه فإنه لا يجر إلى خير لأن النار حفت بالشهوات، والشرع كله مبني على ما يخالف الطبع وما تهوى الأنفس، وذلك هو المحارم التي حفت بها النار فإنها بالشهوات، قال الرازي: والهوى هو الشهوة المذمومة المخالفة لأوامر الشرع. قال الجنيد: إذا خالفت النفس هواها صار داؤها دواءها، أي فأفاد ذلك أنه لم يؤثر الحياة الدنيا، فالآية من الاحتباك: أتى بطغى دليلاً على ضده ثانياً، وبالنهي عن الهوى ثانياً دلالة على إيثار الدنيا أولاً. ولما كان مقام ترغيب، ربط الجزاء بالعمل كما صنع في الترهيب فقال وأكد لأجل تكذيب الكفار: {فإن الجنة} أي البستان الجامع لكل ما يشتهي {هي} أي خاصة {المأوى *} أي له، لا يأوي إلى غيرها، وهذا حال المراقبين.
{ونهى النفس} “Ve nefsi menettiği [zaman]” Yani [dünyalıkta] yarışmaya meyilli olan nefsi, {عن الهوى} “hevasından” Yani arzuladığı her şeyden; zira heva hayra sürüklemez, çünkü cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır; şeriatın tamamı ise tabiata ve nefislerin arzuladığına muhalefet etmek üzerine kuruludur; bu da cehennemin etrafını kuşatan haramlardır, zira onlar şehvetlerledir. Râzî şöyle demiştir: Heva, şeriatın emirlerine aykırı olan yerilmiş şehvettir. Cüneyd şöyle demiştir: Nefis hevasına muhalefet ettiğinde, derdi devası olur. Yani bu durum, onun dünya hayatını tercih etmediğini ifade etmiştir. Ayet ihtibâk sanatındandır: İkinci kısımda geçen "azdı" (طغى) lafzını zıddına delil kılmış, ikinci kısımdaki hebadan menetmeyi de birinci kısımdaki dünyayı tercih etmeye delil getirmiştir. Burası teşvik makamı olduğu için, korkutmada yaptığı gibi karşılığı amele bağladı; kâfirlerin yalanlaması sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {فإن الجنة} “Şüphesiz cennet” Yani arzulanan her şeyi kendisinde toplayan bahçe, {هي} “ta kendisidir” Yani özellikle, {المأوى *} “barınağın.” Yani onun barınağının; ondan başkasına sığınmaz; bu ise murakabe ehlinin halidir.
21764. Metin
ولما قسمهم هذا التقسيم المفهم أن هذا شيء لا بد منه، استأنف ذكر استهزائهم تعجيباً منهم فقال: {يسئلونك} أي قريش على سبيل التجديد والاستمرار سؤال استهزاء وإنكار واستبعاد: {عن الساعة} أي البعث الآخر لكثرة ما تتوعدهم بها عن أمرنا. ولما كان السؤال عنها مبهماً
Onları, bu işin kaçınılmaz olduğunu hissettiren bu taksimle ayırınca, durumlarına hayret ettirmek üzere onların alaylarını yeniden zikretmeye başlayıp şöyle buyurdu: {يسئلونك} “Sana soruyorlar” Yani Kureyş, bizim emrimizle onları kendisiyle çokça uyardığın için alay, inkâr ve imkânsız görme kabilinden yenilenen ve süregelen bir soruyla [soruyorlar]: {عن الساعة} “o kıyameti” Yani ahiret dirilişini. Kıyamet hakkındaki soru müphem olunca,
21765. Metin
بينه بقوله: {أيان مرساها *} أي في أي وقت إرساؤها أي وقوعها أو ثباتها واستقرارها.
şöyle buyurarak onu açıkladı: {أيان مرساها *} “Ne zaman demir atacak / kopacak diye.” Yani onun demir atması, yani vuku bulması yahut sabit ve müstakar olması hangi vakittedir?
21766. Metin
ولما كان إيراد هذا هكذا مفهماً للإنكار عليهم في هذا السؤال، وكان من المعلوم أنه يقول: إنهم ليسألونني وربما تحركت نفسه الشريفة ﷺ إلى إجابتهم لحرصه على إسلامهم شفقة عليهم، فطمه عن ذلك وصرح بالإنكار بقوله: {فيم} أي في أي شيء {أنت من ذكراها *} أي ذكرها العظيم لتعرفها وتبين وقتها لهم حرصاً على إسلامهم، وذلك لا يفيد علمها، ثم عرفها بما لا يمكن المزيد عليه مما أفادته الجملة التي قبل من أنه لا يمكن علمها لغيره ﷾ فقال: {إلى ربك} أي المحسن إليك وحده {منتهاها *} أي منتهى علمها وجميع أمرها.
Bunun bu şekilde getirilmesi bu sorudan ötürü onları kınamayı ifade edince -ve onun "Bana sorup duruyorlar" dediği, mübarek nefsinin sallallâhu aleyhi ve sellem onlara olan şefkatinden ötürü Müslüman olmalarına duyduğu hırsla onlara cevap vermeye yönelmiş olabileceği bilindiğinden- onu bundan menetti ve şu buyruğuyla inkârı açıkça belirtti: {فيم} “Nerede” Yani neyin içindesin ki, {أنت من ذكراها *} “sen onu anmaktan?” Yani onların Müslüman olmalarına duyduğun hırsla onu bilip vaktini onlara açıklamak için onu böylesine büyük bir anış içindesin? Oysa bu onun bilinmesini sağlamaz. Sonra, önceki cümlenin ifade ettiği O'ndan azze ve celle başkasının onu bilmesinin mümkün olmadığı hakikatine hiçbir şeyin eklenemeyeceği şekilde onu tanıtarak şöyle buyurdu: {إلى ربك} “Yalnızca Rabbinedir” Yani yalnızca sana ihsanda bulunana aittir, {منتهاها *} “onun nihayeti.” Yani onun bilgisinin ve bütün işinin son noktası.
21767. Metin
ولما كان غاية أمرهم أنهم يقولون: إنه متقول من عند نفسه، قلب عليهم الأمر فقال: {إنما أنت} أي يا أشرف المرسلين {منذر} أي مخوف على سبيل الحتم الذي لا بد منه مع علمك بما تخوف به العلم الذي لا مرية فيه {من يخشاها *} أي فيه أهلية أن يخافها خوفاً عظيماً فيعمل لها لعلمه بإتيانها لا محالة وعلمه بموته لا محالة وعلمه بأن كل ما
Onların işinin varacağı son nokta "O bunu kendiliğinden uyduruyor" demeleri olunca, meseleyi onların aleyhine çevirerek şöyle buyurdu: {إنما أنت} “Sen ancak” Yani ey elçilerin en şereflisi! {منذر} “bir uyarıcısın” Yani kendisiyle korkuttuğun şeyi şüphesiz bir bilgiyle bilmekle beraber, kaçınılmaz bir kesinlikle korkutucusun; {من يخشاها *} “ondan hakkıyla korkacak olanı.” Yani onda kıyametten büyük bir korku duyma kabiliyeti olup da onun mutlaka geleceğini, kendisinin kesinlikle öleceğini ve
21768. Metin
تحقق وقوعه فهو قريب، وذلك لا يناسب تعيين وقتها فإن من فيه أهلية الخشية لا يزيده إبهامها إلا خشية، وغيره لا يزيده ذلك إلا اجتراء وإجراماً، فما أرسلناك إلا للإنذار بها لا للإعلام بوقتها، فإن النافع الأول دون الثاني، ولست في شيء مما يصفونك به كذباً منهم لأنا ما نرسل المرسلين إلا مبشرين ومنذرين ولا أنت مبعوث لتحرير وقت الساعة وعلم عينه، وإنما قصره على من يخشى لأن غيره لا ينتفع بإنذاره، فكان كأنه لم يحصل له الإنذار، ولهذا المعنى أضاف إشارة إلى أنه عريق في إنذار من يخشى، وأما غيره فهو منذر له في الجملة أي يحصل له صورة الإنذار لأنه منذره بمعنى أنه لا يحصل له معنى الإنذار.
vuku bulması kesinleşen her şeyin yakın olduğunu bildiği için onun adına amel eden kimseyi [uyarıcısın]. Bu durum ise kıyametin vaktinin belirlenmesine uygun düşmez; zira kendisinde korku kabiliyeti olan kimsenin, vaktin müphem kalması ancak korkusunu artırır; başkasına gelince bu durum onun ancak cüretini ve cürmünü artırır. Biz seni ancak onunla uyarmak için gönderdik, vaktini bildirmek için değil; çünkü faydalı olan ikincisi değil birincisidir. Sen onların yalan söyleyerek seni niteledikleri şeylerin hiçbirinde değilsin; zira biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz; sen de kıyametin vaktini ve bizzat anını tam olarak tespit edip bilmek için gönderilmiş değilsin. Uyarıyı ancak korkan kimseye has kıldı; çünkü başkası onun uyarısından faydalanamaz ve sanki kendisine uyarı ulaşmamış gibi olur. Bu manadan ötürü, korkan kimseyi uyarmada köklü olduğuna işaret etmek için izafet yaptı. Başkasına gelince, Peygamber genel olarak onu da uyarandır; yani uyarının manası hâsıl olmasa da onun için uyarının sureti hâsıl olur, çünkü onu uyarandır.
21769. Metin
ولما أثبت أنه منذر، وكان أخوف الإنذار الإسراع، قال مستأنفاً محقراً لهم الدنيا مزهداً لهم فيها: {كأنهم} أي هؤلاء المنكرين لصحة الإنذار بها {يوم يرونها} أي يعلمون قيامها علماً هو كالرؤية ويرون ما يحدث فيها بعد سماع الصيحة وقيامهم من القبور من علمهم بما مر من زمانهم وما يأتي منه {لم يلبثوا} أي في الدنيا وفي القبور {إلا عشية} أي من الزوال إلى غروب الشمس.
Onun uyarıcı olduğunu ispat edince -uyarının en çok korkutanı ise çarçabuk gelivermesidir- onlara dünyayı küçümsetip onda zahit kılmak üzere yeni bir sözle şöyle buyurdu: {كأنهم} “Sanki onlar” Yani kıyametle yapılan uyarının doğruluğunu inkâr eden bu kimseler, {يوم يرونها} “onu görecekleri gün” Yani kopuşunu görmek gibi [kesin] bir bilgiyle bildikleri ve surun sesini işitip kabirlerden kalktıktan sonra zamanlarından geçip gideni ve gelecek olanı bilmeleriyle onda meydana gelenleri gördükleri gün, {لم يلبثوا} “kalmamış gibidirler” Yani dünyada ve kabirlerde, {إلا عشية} “ancak bir akşam vakti” Yani zevalden güneşin batışına kadar olan vakit kadar.
21770. Metin
ولما كانوا على غير ثقة من شيء مما يقولونه قال: {أو ضحاها *} أي ضحى عشية من العشايا
Söyledikleri hiçbir şeyden emin olmadıkları için şöyle buyurdu: {أو ضحاها *} “yahut onun bir kuşluk vakti kadar.” Yani o akşamlardan birinin kuşluğu kadar.
21771. Metin
وهو البكرة إلى الزوال، والعشية ما بعد ذلك، أضيف إليها الضحى لأنه من النهار، ولإضافة تحصل بأدنى ملابسة، وهي هنا كونهما من نهار واحد، فالمراد ساعة من نهار أوله أو آخره، لم يستكملوا نهاراً تاماً ولم يجمعوا بين طرفيه، وهذا كما قال ﷺ «ما الدنيا في الآخرة إلا كما يجعل أحدكم إصبعه في اليم فلينظر بم يرجع» وهذا تعبير لنا بما نحسه تقريباً لعقولنا وإن كانت القاعدة أنه لا نسبة لما يتناهى إلى ما لا يتناهى على أن الكفار أيضاً يستقصرون مدة لبثهم، فكأنهم أصناف: بعضهم يقول: إن لبثتم إلا عشراً، وبعضهم يقول: إن لبثتم إلا يوماً، وبعضهم يتحير فيقول: اسأل العادين، أو أن تلك أقوالهم، والحق من ذلك هو ما أخبر الله به غير مضاف إلى أقوالهم من أن ما مضى لهم في جنب ما يأتي كأنه ساعة من نهار بالنسبة إلى النهار الكامل كما قال تعالى في سورة يونس ﵊ {ويوم يحشرهم كأن لم يلبثوا إلا ساعة من النهار يتعارفون بينهم} [يونس: ٤٥] على أن منهم من يقول ذلك أيضاً كما قال تعالى في سورة المؤمنين حين قال تعالى {كم لبثتم في الأرض عدد سنين قالوا لبثنا يوماً أو بعض يوم فاسأل العادين} [المؤمنون: ١١٢ - ١١٣] وذلك بالنسبة إلى ما كشف لهم عن أنهم يستقبلونه مما لا آخر له أو أنهم لما نزعتهم نفحة إسرافيل ﵊ بيد القدرة من قبورهم غرقاً
O da sabah vaktinden zevale kadar olan süredir; aşiyye (عشية) ise ondan sonrasıdır. Kuşluk ona izafe edilmiştir, çünkü gündüzdendir; izafet ise en küçük bir irtibatla meydana gelir, buradaki irtibat da ikisinin aynı gündüzden olmasıdır. Kastedilen, gündüzün başından veya sonundan bir andır; tam bir gündüzü tamamlamamışlar ve onun iki ucunu bir araya getirmemişlerdir. Bu durum, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem şu buyruğu gibidir: “Ahiretin yanında dünya, ancak sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir; baksın bakalım ne ile dönüyor!” Bu, akıllarımıza yaklaştırmak için hissettiğimiz şeyle bize yapılan bir ifadedir; her ne kadar kaide, sonlu olanın sonsuz olana nispetinin bulunmaması olsa da. Bununla birlikte kâfirler de kaldıkları süreyi pek kısa bulurlar; sanki onlar kısımlara ayrılmıştır: Kimisi “Siz ancak on [gün] kaldınız” der, kimisi “Siz ancak bir gün kaldınız” der, kimisi de şaşırıp “Sayanlara sor” der. Yahut bunlar onların sözleridir; bu konudaki hakikat ise, onların sözlerine izafe edilmeksizin Allah'ın bildirdiği şu gerçektir: Geleceğin yanında onlar için geçip giden süre, tam bir güne nispetle gündüzün bir anı gibidir; nitekim Yûnus aleyhisselâm suresinde Teâlâ şöyle buyurmuştur: {ويوم يحشرهم كأن لم يلبثوا إلا ساعة من النهار يتعارفون بينهم} “Onları toplayacağı gün, sanki aralarında tanışacakları, gündüzün bir saati kadar kalmış gibi olurlar.” [Yûnus: 45]. Bununla birlikte onlardan bunu söyleyenler de vardır; nitekim Teâlâ Mü'minûn suresinde şöyle buyurmuştur: {كم لبثتم في الأرض عدد سنين قالوا لبثنا يوماً أو بعض يوم فاسأل العادين} “[Allah] 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' buyurur. Onlar: 'Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldık, sayanlara sor' derler.” [el-Mü'minûn: 112-113]. Bu da kendilerine açılan ve sonu olmayan karşılayacakları şeylere nispetledir; yahut İsrâfîl'in aleyhisselâm üflemesi kudret eliyle onları kabirlerinden şiddetle çekip kopardığında...
21772. Metin
نزعاً شديداً فقاموا ورأوا تلك الأهوال وعلموا ما يستقبلونه من الأوجال استقصروا مدة لبثهم قبل ذلك لأن من استلذ شيئاً استقصر مدته وهم استلذوا ذلك وإن كان من أمرّ المرّ في جنب لهم عن أنهم لاقوه، فقد رجع آخرها بالقيامة على أولها، والتف مفصلها بنزع الأنفس اللوامة على موصلها، واتصلت بأول ما بعدها من جهة الخشية والتذكر فيا طيب متصلها، فسبحان من جعله متعانق المقاطع والمطالع، وأنزله رياضاً محكمة المذاهب والمراجع، والله ﷾ هو الموفق للصواب وإليه المرجع والمآب.
...şiddetli bir çekişle [çektiğinde], kalkıp o dehşetleri gördüklerinde ve karşılaşacakları korkuları bildiklerinde, bundan önceki kalış sürelerini pek kısa buldular; çünkü bir şeyden lezzet alan kimse onun süresini kısa bulur, onlar da karşılaştıkları şeyin yanında acıların en acısı olsa bile onu lezzetli bulmuşlardır. Böylece surenin sonu kıyamet ile başına dönmüş, levvâme nefislerin çekilip çıkarılmasıyla ayrım noktası birleşim noktasına sarılmış, korku ve hatırlama yönüyle de kendisinden sonrakinin [surenin] başıyla irtibatlanmıştır; bu ne güzel bir irtibattır! Durakları ve başlangıçları birbiriyle sarmaş dolaş kılan, onu yolları ve mercileri sağlam bahçeler halinde indiren zât pek yücedir. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır azze ve celle, dönüş ve varış da yalnız O'nadır.