21773. Metin
سورة عبس
Abese Suresi.
21774. Metin
وتسمى الصاخة.
es-Sâhhah olarak da isimlendirilir.
21775. Metin
مقصودها شرح) إنما أنت منذر من يخشاها) [النازعات: ٤٥] بأن المراد الأعظم تزكية القابل للخشية بالتخويف بالقيامة التي قام الدليل على القدرة عليها بابتداء الخلق من الإنسان، وبكل من الابتداء والإعادة لطعامه والتعجيب ممن أعرض مع قيام الدليل والإشارة إلى أن الاستغناء والترف أمارة الإعراض وعدم القابلية والتهيؤ للكفر والفجور، وإلى أن المصائب أمارة للطهارة والإقبال واستكانة القلوب وسمو النفوس لشريف الأ " مال، فكل من كان فيها أرسخ كان قلبيه أرق وألطف فكان أخشى، فكان الإقبال عليه أحب وأولى، واسمها عبس هو الدال على ذلك بتأمل آياته وتدبر فواصله وغاياته، وكذا الصاخة النافخة بشرها وشررها والباخة) بسم الله (الذي له القدرة البالغة والحكمة الباهرة) الرحمن (الذي عم بنعمة الإيجاد الظاهرة ثم بآيات البيان الزاهرة، ا) الرحيم (الذي خص أولياءه بأن أتم نعمته عليهم، فكانت بهم إلى مرضاته سائرة.
Surenin maksadı, { إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشَاهَا } “Sen ancak ondan korkacak olanı uyarıcısın” [Nâziât: 45] ayetinin açıklamasıdır. Şöyle ki: Asıl murat, insanın ilk yaratılışıyla, besininin hem ilk var edilişi hem de tekrar döndürülmesiyle kudretine delil ikame edilmiş olan kıyametle korkutarak korkmaya elverişli olan kimseyi tezkiye etmektir (arındırmaktır); delil ikame edilmiş olmasına rağmen yüz çeviren kimseye hayret bildirmektir; zenginliğe güvenip müstağni davranmanın ve refahın yüz çevirmenin, kabiliyetsizliğin ve küfür ile fısk-ı fücura hazır oluşun bir alameti olduğuna; musibetlerin ise arınmanın, yönelişin, kalplerin tevazu ve tezellülünün, nefislerin şerefli emellere yücelmesinin bir alameti olduğuna işaret etmektir. Zira bu musibetlerde kim daha köklü ve sebattar olursa, kalbi daha ince ve daha latif, dolayısıyla [Allah'tan] daha çok korkan biri olur; binaenaleyh ona yönelmek daha sevimli ve daha evladır. Surenin “Abese” ismi de, ayetleri teemmül edildiğinde, fasılaları ve gayeleri tedebbür edildiğinde buna delalet etmektedir. Kötülüğü ve kıvılcımlarıyla üfleyen ve nefes tüketen es-Sâhhah da böyledir. Sonsuz kudret ve parlak hikmet sahibi olan Allah'ın ismiyle. Önce apaçık var etme nimetiyle, sonra da parıldayan beyan ayetleriyle [her şeyi] kuşatan Rahmân'ın [ismiyle]. Nimetini üzerlerinde tamamlayarak dostlarını has kılan, böylece bu nimetin onları rızasına doğru sevk ettiği Rahîm'in [ismiyle].
21776. Metin
لما قصره سبحانه على إنذاره من يخشى، وكان قد جاءه ﷺ عبد الله بن أم مكتوم الأعمى رضي الله تعالى عنه، وكان من السابقين، وكان النبي ﷺ حين مجيئه مشتغلاً بدعاء ناس من صناديد قريش إلى الله تعالى، وقد وجد منهم نوع لين، فشرع عبد الله ﵁ يسأله وهو لا يعلم ما هو فيه من الشغل، يسأله أن يقرئه ويعلمه مما عمله الله فكره أن يقطع كلامه مع أولئك خوفاً من أن يفوته منهم ما يرجوه من إسلامهم المستتبع لإسلام ناس كثير من أتباعهم، فكان يعرض عنه ويقبل عليهم، وتظهر الكراهة في وجهه، لاطفه ﷾ بالعتاب عن التشاغل عن أهل ذلك بالتصدي لمن شأنه أن لا يخشى لافتتانه بزينة الحياة الدنيا وإقباله بكليته على ما يفنى، فقال مبيناً لشرف الفقر وعلو مرتبته وفضل أهل الدين وإن هانوا، وخسة أهل الدنيا وإن زانوا، معظماً له ﷺ بسياق الغيبة كما قال سعد بن معاذ ﵁ لما حكم في بني قريظة: وعلى من ههنا - يشير إلى ناحية النبي ﷺ وهو معرض عنها حياء منه ﷺ وإجلالاً له: {عبس} أي فعل الذي هو أعظم خلقنا ونجله عن أن نواجهه بمثل هذا العتاب بوجهه فعل الكاره للشيء من تقطيب الوجه بما له من الطبع البشري حين يحال بينه وبين مراده، وآذن بمدحه ﷺ بأن ذلك خلاف ما طبعه عليه سبحانه من رحمة المساكين ومحبتهم والسرور بقربهم وصحبتهم
Allah Teâlâ onu, ancak [kıyametten] korkan kimseyi uyarmaya has kıldığında; âmâ olan Abdullah b. Ümmi Mektûm radıyallâhu anh -ki o ilklerdendi- sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelmişti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o geldiği sırada Kureyş'in ileri gelenlerinden bir grubu Allah Teâlâ'ya davet etmekle meşguldü ve onlarda bir tür yumuşama görmüştü. Abdullah radıyallâhu anh ise onun ne derece bir meşguliyet içinde olduğunu bilmeyerek kendisine, Allah'ın ona öğrettiği şeylerden okutup öğretmesini istemeye başladı. [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] onların Müslüman olması ve buna bağlı olarak da arkalarındaki pek çok kimsenin İslam'a girmesi yönündeki ümidini kaçırma korkusuyla onlarla olan sözünü kesmek istemedi. Dolayısıyla ondan yüz çevirip diğerlerine yöneliyordu ve yüzünde hoşnutsuzluk beliriyordu. Bunun üzerine [Allah] Azze ve Celle, dünya hayatının süsüne kapıldığı ve bütünüyle fani olana yöneldiği için korkup sakınmamak tabiatında olan kimselerle ilgilenerek bu [korku ve hidayet] ehlinden meşgul olup yüz çevirmesi hususunda ona lütufla sitem etti. Fakirliğin şerefini, mertebesinin yüceliğini, hor görülseler bile din ehlinin faziletini; ne kadar süslenip püslenseler de dünya ehlinin alçaklığını beyan ederek ve Sa‘d b. Muâz radıyallâhu anh'ın Benî Kureyza hakkında hüküm verirken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den haya ederek ve ona hürmeten yönünü ondan çevirip: “Ve şurada bulunan kimse üzerine...” diyerek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafını işaret ettiği gibi, gıyap siyakıyla ona sallallâhu aleyhi ve sellem tazimde bulunarak şöyle buyurdu: { عَبَسَ } “Yüzünü ekşitti”, yani yaratılmışlarımızın en yücesi olan ve bu tür bir sitemle doğrudan yüz yüze getirmekten tenzih ve tebcil ettiğimiz zât, arzusunun önüne geçildiğinde sahip olduğu beşerî tabiat gereği, bir şeyden hoşlanmayan kimsenin yüzünü ekşitmesi gibi yüzünü ekşitti. [Bu ifade], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yoksullara merhamet etmek, onları sevmek, onların yakınlığı ve sohbetiyle sevinmek şeklinde Allah Teâlâ'nın fıtratına yerleştirdiği hasletin aksine vaki olduğunu bildirmekle onu övmeyi de tazammun etmektedir.
21777. Metin
بقوله {وتولى *} أي كلف نفسه الإعراض عنه رجاء أن يسلم أولئك الأشراف الذين كان يخاطبهم فيتأيد بهم الإسلام ويسلم بإسلامهم أتباعهم فتعلو كلمة الله لأجل {أن جاءه الأعمى *} الذي ينبغي أن يبالغ في العطف عليه وفي إكرامه جبراً لكسره واعترافاً بحقه في مجيئه، وذكره بالوصف للإشعار بعذره في الإقدام على قطع الكلام والبعث على الرأفة به والرحمة له، فكان النبي ﵌ إذا رآه بعد ذلك قال: «مرحباً بمن عاتبني فيه ربي» واستخلفه على المدينة الشريفة عند غزوه مرتين، قال أنس بن مالك ﵁: ورأيته يوم القادسية عليه درع ومعه راية سوداء ﵁.
{ وَتَوَلَّى } “Ve yüz çevirdi” ayetiyle; yani hitap ettiği o ileri gelenlerin Müslüman olması, böylece İslam'ın güç kazanması ve onların Müslüman olmasıyla tâbilerinin de İslam'a girip Allah'ın kelimesinin yücelmesi ümidiyle ondan yüz çevirmeyi kendi nefsine yükledi. Şunun için ki: { أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى } “Ona o âmâ geldi diye”; halbuki kalbini onarmak ve gelişindeki hakkını teslim etmek için kendisine son derece şefkat gösterilmesi ve ikramda bulunulması gereken bir kimsedir. Sözü kesme cüretinde mazeretli olduğunu hissettirmek ve ona karşı şefkat ve merhameti harekete geçirmek için onu bu sıfatla zikretti. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bundan sonra onu her gördüğünde: “Merhaba, Rabbimin kendisi sebebiyle beni azarladığı (uyardığı) kimse!” der ve gazaya çıktığında onu iki defa Medîne-i Şerîfe'ye vekil bırakırdı. Enes b. Mâlik radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Onu Kādisiye gününde üzerinde bir zırh ve elinde siyah bir sancak varken gördüm” radıyallâhu anh.
21778. Metin
ولما عرف بسياق الغيبة ما أريد من الإجلال، وكان طول الإعراض موجباً للانقباض، أقبل عليه ﷺ فقال: {وما يدريك} أي وأي شيء يجعلك دارياً بحاله وإن اجتهدت في ذلك فإن ذوات الصدور لا يعلمها إلا الله تعالى {لعله} أي الأعمى {يزكى} أي يكون بحيث يرجى تطهره ونمو أحواله الصالحة بما يسمع منك ولو على أدنى الوجوه بما يشير إليه إدغام تاء الافتعال، وكذا قوله: {أو يذكر} أي أو يقع منه التذكر لشيء يكون سبباً لزكائه وتذكره ولو كان ذلك منه
Gıyap siyakı ile murat edilen tazim ve hürmet anlaşılınca, yüz çevirmenin uzaması da gönülde kırgınlık ve hüzne yol açacağından, ona sallallâhu aleyhi ve sellem yönelerek şöyle buyurdu: { وَمَا يُدْرِيكَ } “Ne bilirsin”, yani bu hususta içtihat edip çabalasan bile seni onun durumundan haberdar kılacak şey nedir? Zira göğüslerin özünü ancak Allah Teâlâ bilir. { لَعَلَّهُ } “Belki o”, yani o âmâ { يَزَّكَّى } “arınıp temizlenecek”, yani iftiâl babındaki te harfinin idğam edilmesinin işaret ettiği üzere, en alt derecede bile olsa senden işiteceği şeylerle arınması ve salih hallerinin gelişmesi umulan bir durumdadır. Aynı şekilde: { أَوْ يَذَّكَّرُ } “Yahut öğüt alacak”, yani kendisinden, arınmasına ve hatırlamasına vesile olacak bir şey hakkında düşünüş sadır olur; bu durum kendisinden sadır olsa bile,
21779. Metin
على أدنى الوجوه المخرجة من الكفر فإن الخير لا يحقر شيء منه، وسبب عن تزكيه وتذكره قوله: {فتنفعه} أي عقب تذكره وسببه {الذكرى *} وفي ذلك إيماء إلى أن الإعراض كان لتزكية غيره وتذكره، وقراءة النصب على أنه جواب «لعل» .
küfürden çıkaran en alt derecede bile olsa [bu böyledir]; zira hayrın hiçbir şeyi küçük görülmez. Onun arınması ve öğüt almasının bir neticesi olarak şöyle buyurdu: { فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى } “ve bu öğüt ona fayda verecektir!”, yani hatırlamasının ve öğüt almasının hemen peşinden [öğüt ona fayda verir]. Bunda, yüz çevirmenin başkasının arınması ve öğüt alması için yapıldığına bir ima vardır. [Kelimenin] nasb ile okunması, «lealle» (لعله) lafzının cevabı olması sebebiyledir.
21780. Metin
ولما ذكر العبوس والتولي عنه فأفهما ضدهما لمن كان مقبلاً عليهم، بين ذلك فقال: {أما من استغنى *} أي طلب الغنى وهو المال والثروة فوجده وإن لم يخش ولم يجىء إليك {فأنت له} أي دون الأعمى {تصدى *} أي تتعرض بالإقبال عليه والاجتهاد في وعظه رجاء إسلامه وإسلام أتباعه بإسلامه وهم عتبة بن ربيعة وأبو جهل وأبي وأمية ابنا خلف، وأشار حذف تاء التفعل في قراءة الجماعة وإدغامها في قراءة نافع وابن كثير إلى أن ذلك كان على وجه خفيف كما هي عادة العقلاء.
Yüzünü ekşitip ondan yüz çevirdiğini zikredince, [bu ifadeler] yöneldiği kimseler hakkında zıt manayı kavrattı; bunu açıklayarak şöyle buyurdu: { أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى } “Kendini müstağni görene (ihtiyaçsız sayana) gelince”, yani zenginlik, mal ve servet arayıp buna kavuşmuş olan, korkmayan ve sana gelmeyen kimseye. { فَأَنْتَ لَهُ } “Sen ona”, yani âmâya değil, ona { تَصَدَّى } “yöneliyorsun”, yani kendisinin ve onun Müslüman olmasıyla tâbilerinin Müslüman olması ümidiyle ona yönelerek ve ona vaaz etmekte gayret göstererek meşgul oluyorsun. Bunlar; Utbe b. Rebîa, Ebû Cehil ve Halef'in iki oğlu Übey ile Ümeyye'dir. Çoğunluğun kıraatinde tefe‘‘ul babının te harfinin hazfedilmesi ve Nâfi‘ ile İbn Kesîr kıraatinde idğam edilmesi, akıl sahiplerinin âdeti olduğu üzere bu yönelişin hafif bir surette olduğuna işaret etmiştir.
21781. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما قال سبحانه {إن في ذلك لعبرة لمن يخشى} [النازعات: ٢٦] وقال بعد {إنما أنت منذر من يخشاها} [النازعات: ٤٥] افتتحت هذه السورة الأخرى بمثال يكشف عن المقصود من حال أهل التذكر والخشية وجميل الاعتناء الرباني بهم وأنهم وإن كانوا في دنياهم ذوي خمول لا يؤبه لهم فهم عنده سبحانه في عداد من اختاره لعبادته
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Allah Teâlâ, { إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى } “Şüphesiz bunda korkacak kimse için bir ibret vardır” [Nâziât: 26] buyurup ardından { إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشَاهَا } “Sen ancak ondan korkacak olanı uyarıcısın” [Nâziât: 45] buyurunca, bu diğer sure, tezekkür ve haşyet ehlinin durumundan kastedilen manayı ve Rabbanî ihtimamın onlara olan güzelliğini ortaya koyan bir misal ile açıldı; onlar dünyalarında tanınmayan, kendilerine itibar edilmeyen kimseler olsalar bile, Allah Teâlâ katında O'nun ibadeti için seçtiği,
21782. Metin
وأهله لطاعته وإجابة رسوله ﷺ وأعلى منزلته لديه «رب أشعث أغبر لا يؤبه له لو أقسم على الله لأبره» ومنهم ابن أم مكتوم الأعمى مؤذن رسول الله ﷺ وهو الذي بسببه نزلت السورة ووردت بطريق العتب وصاة لنبيه ﷺ وتنبيهاً على أن يعمل نفسه الكريمة على مصابرة أمثال ابن أم مكتوم وأن لا يحتقر وحاشاه ﷺ من ذلك، ولكن التحذير من هذا وإن لم يكن وقع يشعر بعظيم الاعتناء بمن حذر، ومنه قوله سبحانه {لئن أشركت ليحبطن عملك} [الزمر: ٦٥] و {لا تدع مع الله إلهاً آخر} [ص: ٨٨] و {لا تمش في الأرض مرحاً} [لقمان: ١٨] وهو كثير، وبسط هذا الضرب لا يلائم مقصودنا في هذا التعليق، لما دخل عليه ﷺ ابن أم مكتوم سائلاً ومسترشداً وهو ﷺ يكلم رجلاً من أشراف قريش وقد طمع في إسلامه ورجاء إنقاذه من النار وإنقاذ ذويه وأتباعه، فتمادى على طلبه هذا الرجل لما كان يرجوه ووكل ابن أم مكتوم إلى إيمانه فأغفل - فورية مجاوبته وشق عليه إلحاحه خوفاً من تفلت الآخرة ومضيه على عقبه وهلاكه
itaatine ve Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in davetine icabet etmeye ehil kıldığı ve Kendi katında derecesini yükselttiği kimseler zümresindedirler: «Nice üstü başı tozlu, saçı başı dağınık, kendisine itibar edilmeyen kimse vardır ki, Allah adına yemin etse Allah onu kesinlikle yemininde doğru çıkarır». İşte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in müezzini olan âmâ İbn Ümmi Mektûm da onlardandır. Bu sure onun sebebiyle nazil olmuş ve Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir tavsiye ve nefs-i kerimini İbn Ümmi Mektûm gibilere sabırla tahammül etmeye alıştırması, onları hakir görmemesi için bir ikaz olmak üzere azarlama (sitem) yoluyla gelmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bundan kesinlikle münezzehtir; fakat vaki olmasa bile böyle bir şeyden sakındırmak, sakındırılan zâta gösterilen büyük ihtimamı hissettirir. Nitekim Allah Teâlâ'nın: { لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ } “Andolsun, eğer ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider” [Zümer: 65], { وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ } “Allah ile birlikte başka bir ilaha yalvarma” [Kasas: 88] ve { وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا } “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme” [Lokmân: 18] buyrukları da böyledir ve bunun misalleri pek çoktur. Bu türün tafsilatı bu ta‘likteki maksadımıza uygun değildir. İbn Ümmi Mektûm bir şeyler sorup hidayet talep ederek sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına girdiğinde, o sallallâhu aleyhi ve sellem Kureyş'in ileri gelenlerinden bir adamla konuşuyor, onun Müslüman olmasını, ateşten kurtulmasını ve onunla beraber yakınlarının ve tâbilerinin de kurtulmasını arzuluyordu. Ondan umduğu şey sebebiyle bu adama yönelmeyi sürdürdü, İbn Ümmi Mektûm'u ise onun [zaten sağlam olan] imanına havale etti; bu sebeple ona anında cevap vermeyi terk etti ve diğer adamın kaçıp gitmesi, eski haline dönüp helak olması endişesiyle [İbn Ümmi Mektûm'un] ısrarı kendisine ağır geldi.
21783. Metin
عتب ﷾ عليه فقال: {عبس وتولى أن جاءه الأعمى وما يدريك لعله يزكى أو يذكر} [عبس: ١ - ٤] وهي منه سبحانه واجبة، وقد تقدم في السورة قبل قول موسى ﵊ {هل لك إلى أن تزكى} [النازعات: ١٨] فلم يقدر له بذلك ولا انتفع ببعد صيته في دنياه ولا أغنى عنه ما نال منها وبارت مواد تدبيره وعميت عليه الأنباء إلى أن قال {ما علمت لكم من إله غيري فأوقد لي يا هامان على الطين فاجعل لي صرحاً لعلي أطلع إلى إله موسى} [القصص: ٣٨] {وإني لأظنه كاذباً وكذلك زين لفرعون سوء عمله وصد عن السبيل} [غافر: ٣٧] فأنى يزكى؟ ولو سبقت له سعادة لأبصر من حاله عين اللهو وللعب حين مقالته الشنعاء {أم أنا خير من هذا الذي هو مهين} [الزخرف: ٥٢] .
[Bunun üzerine Allah] Azze ve Celle ona sitem ederek şöyle buyurdu: { عَبَسَ وَتَوَلَّى * أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى * وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى * أَوْ يَذَّكَّرُ } “Yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi; kendisine âmâ geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacaktı yahut öğüt alacaktı!” [Abese: 1-4]. Bu sitem O'ndan Subhânehû vacip olan bir iştir. Bundan önceki surede Mûsâ aleyhisselâm'ın: { هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى } “Arınmak ister misin?” [Nâziât: 18] sözü geçmişti; fakat bu arınma ona nasip olmadı; dünyasındaki şöhretinin büyüklüğü ona fayda vermedi, dünyadan elde ettikleri onu kurtarmadı; tedbirlerinin vasıtaları tükendi ve nihayet: { مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَانُ عَلَى الطِّينِ فَاجْعَلْ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَى إِلَهِ مُوسَى } “Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Hâmân! Benim için çamurun üzerinde bir ateş yak ve bana yüksek bir kule yap; belki Mûsâ'nın ilahına çıkarım” [Kasas: 38] ve { وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ } “Ve ben onun kesinlikle yalancılardan olduğunu sanıyorum. İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi ve o doğru yoldan alıkonuldu” [Mü'min: 37] deyinceye kadar haberler ona kapandı. Artık o nasıl arınabilir ki? Şayet ezelde onun için saadet takdir edilmiş olsaydı, { أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ } “Yoksa ben, şu aşağılık kimseden daha hayırlı değil miyim?” [Zuhruf: 52] şeklindeki çirkin sözünü söylerken içinde bulunduğu halin tam bir eğlence ve oyuncak olduğunu görürdü.
21784. Metin
ولما سبقت لابن أم مكتوم الحسنى لم يضره عدم الصيت الدنياوي ولا أخل به عماه بل عظّم ربه شأنه لما نزل في حقه {وما يدريك لعله يزكى أو يذكر فتنفعه الذكرى} [عبس: ٢ - ٤] فيا له صيتاً ما أجله بخلاف من قدم ذكره ممن طرد فلم يتزك ولم ينتفع بالذكرى حين قصد بها
İbn Ümmi Mektûm için ise ezelde en güzel akıbet takdir edildiğinden, dünyevi bir şöhretinin olmayışı ona zarar vermediği gibi âmâlığı da ona bir noksanlık getirmedi. Bilakis Rabbi, hakkında şu ayet indiğinde onun şanını yüceltti: { وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى * أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى } “Ne bilirsin, belki o arınacaktı yahut öğüt alacak da bu öğüt ona fayda verecekti!” [Abese: 3-4]. Ne kadar da yüce bir şöhrettir bu! Kendisine öğüt yöneltildiğinde arınmayan ve öğütten faydalanmayıp kovulan, daha önce zikri geçen kimsenin aksine.
21785. Metin
{إنما أنت منذر من يخشاها} [النازعات: ٤٥] كابن أم مكتوم، ومن نمط ما نزل في ابن أم مكتوم قوله تعالى: {واصبر نفسك مع الذي يدعون ربهم بالغداة والعشي يريدون وجهه} [الكهف: ٢٨] وقوله: {ولا تطرد الذين يدعون ربهم بالغداة والعشي يريدون وجهه} [الأنعام: ٥٢] فتبارك ربنا ما أعظم لطفه بعبيده - اللهم لا تؤيسنا
{ إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشَاهَا } “Sen ancak ondan korkacak olanı uyarıcısın” [Nâziât: 45]; İbn Ümmi Mektûm gibi. İbn Ümmi Mektûm hakkında inen ayetler kabîlinden biri de Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: { وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ } “Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte nefsini sabırlı tut” [Kehf: 28] ve { وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ } “Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenleri kovma” [En‘âm: 52]. Rabbimiz ne yücedir, kullarına olan lütfu ne büyüktür! Allah'ım, bizi ümitsiz kılma,
21786. Metin
من رحمتك ولا تقنطنا من لطفك ولا تقطع بنا عنك بمنك وإحسانك - انتهى.
rahmetinden [mahrum etme], lütfundan ümidimizi kestirme ve lütfun ve ihsanın ile bizi Kendinden ayırma. -[İbn ez-Zübeyr'in sözü] bitti.-
21787. Metin
ولما كان فعله ذلك فعل من يخشى أن يكون عليه في بقائهم على كفرهم ملامة، بين له أنه سالم من ذلك فقال: {وما} أي فعلت ذلك والحال أنه ما {عليك} أي من بأس في {ألا يزكّى *} أصلاً ورأساً ولو بأدنى تزك - بما أشار إليه الإدغام - إن عليك إلا البلاغ، ويجوز أن يكون استفهاماً أي وأي شيء يكون عليك في عدم تزكيه وفيه إشارة إلى أنه يجب الاجتهاد في تزكية التابع الذي عرف منه القبول.
Onun bu fiili, onların küfür üzere kalmalarından ötürü kendisine bir kınama gelmesinden korkan kimsenin fiili gibi olunca, Allah Teâlâ bundan beri olduğunu ona beyan ederek şöyle buyurdu: { وَمَا } “Halbuki ne var”, yani sen bunu yaptın ama durum şu ki { عَلَيْكَ } “sana bir sorumluluk yoktur”, yani herhangi bir vebal yoktur { أَلَّا يَزَّكَّى } “onun arınmamasından”, idğamın işaret ettiği üzere en küçük bir arınmayla bile olsa kökten ve tamamen arınmamasından sana bir vebal yoktur; zira sana düşen ancak tebliğdir. Bunun istifham olması da caizdir; yani onun arınmamasında senin üzerine ne sorumluluk olabilir ki? Bunda, kabule hazır olduğu bilinen tâbinin arındırılmasına gayret göstermenin vacip olduğuna bir işaret vardır.
21788. Metin
ولما ذكر المستغني، ذكر مقابله فقال: {وأما من جاءك} حال كونه {يسعى *} أي مسرعاً رغبة فيما عندك من الخير المذكر بالله وهو فقير {وهو} أي والحال أنه {يخشى} أي يوجد الخوف من الله تعالى ومن الكفار في أذاهم على الإتيان إلى النبي ﷺ ومن معاثر الطريق لعماه {فأنت عنه} أي خاصة في ذلك المجلس لكونه في الحاصل {تلهّى *} أي تتشاغل لأجل أولئك الأشراف
Müstağni olanı zikredince, onun karşısında yer alanı zikrederek şöyle buyurdu: { وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ } “Fakat sana gelene gelince”, şu halde iken: { يَسْعَى } “koşarak”, yani fakir olduğu halde sende bulunan ve Allah'ı hatırlatan hayra rağbet ederek aceleyle [gelene]. { وَهُوَ } “ve o”, yani şu halde iken: { يَخْشَى } “korkarak”, yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelmesinden ötürü Allah Teâlâ'dan, kâfirlerin eziyetinden ve âmâlığı sebebiyle yoldaki engellerden korku duyarak [gelene]. { فَأَنْتَ عَنْهُ } “Sen ondan”, yani bilhassa o mecliste, netice itibarıyla { تَلَهَّى } “ilgilenmeyip geri duruyorsun”, yani o ileri gelenler sebebiyle meşgul oluyorsun,
21789. Metin
الذين تريد إسلامهم لعلو بهم الدين تشاغلاً حفيفاً بما أشار إليه حذف التاء، من لهى عنه كرضى - إذا سلى وغفل وترك، وفي التعبير بذلك إشارة إلى أن الاشتغال بأولئك لا فائدة فيه على ما تفهمه تصاريف المادة وإلى أن من يقصد الانسان ويتخطى رقاب الناس إليه له عليك حق عظيم، والآية من الاحتباك: ذكر الغنى أولاً يدل على الفقر ثانياً، وذكر المجيء والخسية ثانياً يدل على ضدهما أولاً، وسر ذلك التحذير مما يدعو إليه الطبع البشري من الميل إلى الأغنياء، ومن الاستهانة بحق الآتي إعظاماً لمطلق إتيانه.
İslam'ın onlar sebebiyle yücelmesini arzuladığın kimseler yüzünden, te harfinin hazfedilmesinin işaret ettiği üzere hafif bir meşguliyetle meşgul oluyorsun. Bu lafız, avunup unuttu, gafil oldu ve terk etti manasında olan ve رَضِيَ (radıye) vezninde gelen لَهِيَ عَنْهُ (lehiye anhu) fiilindendir. Bu ifadeyle anlatımda, kelimenin türevlerinden anlaşıldığı üzere o kimselerle meşgul olmanın hiçbir faydası olmadığına ve insanı hedef alıp insanların arasından sıyrılarak ona gelen kimsenin senin üzerinde büyük bir hakkı olduğuna işaret vardır. Ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide zenginliğin zikredilmesi ikincideki fakirliğe delalet eder; ikincide gelmenin ve korkunun zikredilmesi birincideki zıtlarına delalet eder. Bunun sırrı; zenginlere meyletmeye sevk eden beşerî tabiatın çağırdığı şeyden ve sırf gelişinin büyüklüğüne binaen gelen kimsenin hakkını hafife almaktan sakındırmaktır.
21790. Metin
ولما كان العتاب الذي هو من شأن الأحباب ملوحاً بالنهي عن الإعراض عمن وقع العتاب عليه، وكل من كان حاله كحاله والتشاغل عن راغب، صرح به فقال: {كلا} أي لا تفعل ذلك أصلاً فإن الأمر في القضاء والقدر ليس على ما يظن العباد ولا هو جار على الأسباب التي تعرفونها بل هو من وراء علومهم على حكم تدق عن أفكارهم وفهومهم: ثم علل ذلك فقال مؤكداً لإنكارهم ذلك، {إنها} أي القرآن، ولعله أنث الضمير باعتبار ما تلي عليهم في ذلك المجلس من الآيات أو السور {تذكرة} أي تذكرهم تذكيراً عظيماً بما إن تأملوه شاهدوه في أنفسهم
Dostların şanından olan sitem, hakkında sitem vaki olan kimseden ve durumu onun gibi olan herkesten yüz çevirmeyi ve [hakka] rağbet eden kimseden meşgul olup yüz çevirmeyi yasaklamayı ima edince, bunu açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: { كَلَّا } “Hayır, asla!”, yani bunu katiyen yapma! Çünkü kaza ve kaderdeki emir kulların zannettiği gibi değildir; bildiğiniz sebeplere göre de cereyan etmez. Bilakis o, onların ilimlerinin ötesinde, fikirlerinin ve anlayışlarının inceliğini aşan hikmetler üzeredir. Sonra onların bunu inkar etmelerini tekit ederek bunun illetini beyan etti: { إِنَّهَا } “Şüphesiz o”, yani Kur'an; zamirin müennes kılınması o mecliste kendilerine okunan ayetler veya sureler itibarıyladır, { تَذْكِرَةٌ } “bir öğüttür”, yani teemmül ettikleri takdirde kendi nefislerinde bizzat müşahede edecekleri şeylerle onlara çok büyük bir hatırlatmadır,
21791. Metin
وفي الآفاق، ليس فيه شيء إلا وهم يعرفونه لو أقبلوا بكليتهم عليه، فما على المذكر بها غير البلاغ، فمن أقبل عليه فأهلاً وسهلاً، ومن أعرض فبعداً له وسحقاً.
ve ufuklarda [bunu görürler]. Bütünüyle ona yönelselerdi, içinde onların bilmediği hiçbir şey yoktur. Binaenaleyh onunla hatırlatana tebliğden başka bir sorumluluk yoktur; artık kim ona yönelirse baş göz üstüne, kim de yüz çevirirse o da rahmetten uzak ve helak olsun!
21792. Metin
ولما كان سبحانه قد خلق للإنسان عقلاً واختياراً، ويسر أمر القرآن في الحفظ والفهم لمن أقبل عليه، سبب عن ذلك قوله: {فمن شاء} أي ذكره بعد مشيئة الله تعالى كما تقدم تقييده في القرآن غير مرة {ذكره *} أي حفظ القرآن كله وتذكر ما فيه من الوعظ من غير تكرير ولا معالجة تحوج إلى الإعراض عن بعض المقبلين الراغبين، وللإشارة إلى حفظه كله ذكر الضمير.
Allah Teâlâ insan için bir akıl ve irade yaratıp yönelen kimse için Kur'an'ın ezberlenmesi ve anlaşılması işini kolaylaştırınca, bunun bir neticesi olarak şöyle buyurdu: { فَمَنْ شَاءَ } “Artık dileyen”, yani Kur'an'da defalarca kayıtlandığı üzere Allah Teâlâ'nın dilemesinden sonra dileyen kimse, { ذَكَرَهُ } “onu düşünüp öğüt alır”, yani yönelen ve rağbet eden bazı kimselerden yüz çevirmeyi gerektirecek bir tekrara ve zahmete ihtiyaç kalmaksızın Kur'an'ın tamamını ezberler ve içindeki vaazları hatırlar. Kur'an'ın tamamının ezberlenmesine işaret etmek için zamir müzekker olarak getirilmiştir.
21793. Metin
ولما كان التقدير: حال كون القرآن مثبتاً أو حال كون الذاكر له مثبتاً، قال واصفاً لتذكرة مبيناً لشرفها بتشريف ظرفها وظرف ظرفها {في صحف} أي أشياء يكتب فيها من الورق وغيره {مكرمة *} أي مكررة التكريم ومعظمة في السماء والأرض في كل أمة وكل ملة {مرفوعة} أي عليه المقدار بإعلاء كل أحد لا سيما من له الأمر كله {مطهرة *} أي منزهة عن أيدي أهل السفول وعن قولهم
Takdirî mana; “Kur'an'ın sabit olması halinde” veya “onu zikredenin sabit olması halinde” şeklinde olunca, zarfının ve zarfının zarfının şerefiyle Kur'an'ın şerefini beyan ederek tezkireyi tavsif edip şöyle buyurdu: { فِي صُحُفٍ } “Sahifelerdedir”, yani kâğıt ve benzeri üzerine yazılan şeylerde, { مُكَرَّمَةٍ } “değerli”, yani semada ve yerde, her ümmette ve her millette tekrar tekrar ikram edilen ve yüceltilen, { مَرْفُوعَةٍ } “yüceltilmiş”, yani başta mutlak emir sahibi olmak üzere herkesin yüceltmesiyle kadr ü kıymeti yüksek, { مُطَهَّرَةٍ } “tertemiz”, yani aşağılık kimselerin ellerinden ve onların,
21794. Metin
إنها شعر أو سحر ونحو ذلك، وعلق أيضاً بمثبت بالفتح أو الكسر على اختلاف المعنيين - قوله مبيناً شرف ذلك الظرف لذلك الظرف إشارة إلى نهاية الشرف للمظروف: {بأيدي سفرة *} أي كتبة يظهرون الكتابة بما فيها من الأخبار الغريبة والأحكام العلية في كل حال، فإن كان ما تعلق به الجار بالفتح فهو حقيقة في أنهم ملائكة يكتبونه من اللوح المحفوظ، أو يكون جمع سافر إما بمعنى الكتاب أو المسافر أي القطع للمسافة أو السفير الذي هو المصلح لأنهم سفراء بين الله وأنبيائه، وبهم يصلح أمر الدين والدنيا، وإن كان بالكسر فهو مجاز لأن من أقبل على كتابة الذكر يكون مهذباً في الحال أو في المآل في الغالب، وتركيب سفر للكشف {كرام} أي ينطوون على معالي الأخلاق مع أنهم أعزاء على الله {بررة *} أي أتقياء في أعلى مراتب التقوى والكرم وأعزها وأوسعها.
onun bir şiir veya sihir vb. olduğu yönündeki sözlerinden tenzih edilmiş [sahifelerdedir]. -İki mananın farklılığına göre fetha veya kesre ile okunan müsbete lafzına taalluk ederek- o zarfın şerefini diğer zarfa nispetle beyan edip mazruf için şerefin nihayetine işaret eden şu buyruğu ekledi: { بِأَيْدِي سَفَرَةٍ } “Kâtiplerin elleriyle”, yani her halükarda içindeki garip haberleri ve yüce hükümleri yazarak ortaya koyan yazıcıların elleriyle. Şayet car mecrurun taalluk ettiği lafız fethalı ise, bu kâtiplerin onu Levh-i Mahfuz'dan yazan melekler olduğu hakikatidir; yahut bu lafız kitap manasında olan sâfir'in, ya mesafeyi katetmek manasında yolcu (müsâfir) olanın ya da ıslah eden elçi (sefîr) olanın çoğuludur; zira melekler Allah ile peygamberleri arasında elçilerdir ve din ile dünya işleri onlar vasıtasıyla ıslah olur. Şayet kesreli ise bu mecazdır; zira zikrin yazılmasına yönelen kimse ekseriyetle hâlihazırda veya gelecekte edeplenmiş ve arınmış olur. “Se-fe-re” (سَفَرَ) kökü açığa çıkarmak içindir. { كِرَامٍ } “Kerim olan”, yani Allah katında aziz olmakla birlikte yüce ahlakları kendilerinde toplayan, { بَرَرَةٍ } “itaatkâr olan”, yani takva ve keremin en yüce, en aziz ve en geniş mertebelerinde bulunan muttakilerdir.
21795. Metin
ولما كان الوصف بهذه الأوصاف العالية للكتبة الذين أيديهم ظرف للصحف التي هي ظرف للتذكرة للتنبيه على علو المكتوب وجلالة مقداره وعظمة آثاره وظهور ذلك لمن تدبره وتأمله حق تأمله
Elleri tezkirenin zarfı olan sahifelere zarf kılınan bu kâtiplerin bu yüce vasıflarla tavsif edilmesi, yazılan şeyin yüceliğine, kadr ü kıymetinin celaletine, eserlerinin büyüklüğüne ve bunu hakkıyla tedebbür edip teemmül eden kimse için bunun apaçık olduğuna dikkat çekmek içindir.
21796. Metin
وأنعم نظره، عقبه بقوله ناعياً على من لم يقبل بكليته عليه داعياً بأعظم شدائد الدنيا التي هي القتل في صيغة الخبر لأنه أبلغ: {قتل الإنسان} أي هذا النوع الآنس بنفسه الناسي لربه المتكبر على غيره المعجب بشمائله التي أبدعها له خالقه، حصل قتله بلعنه وطرده وفرغ منه بأيسر سعي وأسهله من كل من يصح ذلك منه لأنه أسرع شيء إلى الفساد لأنه مبني على النقائص إلا من عصم الله {ما أكفره *} أي ما أشد تغطيته للحق وجحده له وعناده فيه لإنكاره البعث وإشراكه بربه وغير ذلك من أمره، فهو دعاء عليه بأشنع دعاء وتعجيب من إفراطه في ستر محاسن القرآن التي لا تخفى على أحد ودلائله على القيامة وكل شيء لا يسع أحداً التغبير في وجه شيء منها، وهذا الدعاء على وجازته يدل على سخط عظيم وذم بليغ وهو وإن كان في مخصوص فالعبرة بعمومه في كل من كفر نعمة الله، روي أنها نزلت في عتبة بن أبي لهب غاضب أباه فأسلم ثم استصلحه أبوه وأعطاء مالاً وجهزه إلى الشام فبعث إلى النبي ﷺ أنه كافر برب النجم إذا هوى، وأفحش في غير هذا، فقال النبي ﷺ «اللهم أبعث عليه كلباً من كلابك» فلما انتهى إلى مكان من الطريق فيه الأسد
Ve derinlemesine baktı; bunun peşinden, bütünüyle ona yönelmeyen kimseyi kınayarak ve daha beliğ olsun diye haber sığasında dünya musibetlerinin en büyüğü olan öldürülme (kahrolma) ile beddua ederek şöyle buyurdu: { قُتِلَ الْإِنْسَانُ } “Kahrolası insan!”, yani nefsiyle ünsiyet kurup Rabbini unutan, başkalarına karşı kibirlenen ve yaratıcısının kendisinde var ettiği özellikleriyle böbürlenen bu tür! Lanetlenmesi ve kovulmasıyla öldürülmesi vaki olmuş, Allah'ın korudukları müstesna, noksanlıklara meyilli olduğu için fesada en hızlı giden varlık olması sebebiyle, kendisinden bu sadır olabilecek herkes tarafından en kolay bir gayretle defteri dürülmüştür. { مَا أَكْفَرَهُ } “Ne kadar da nankördür!”, yani dirilişi inkar etmesi, Rabbine ortak koşması ve diğer halleri sebebiyle hakkı örtmesi, onu inkar etmesi ve onda inat etmesi ne kadar da şiddetlidir! Bu, ona karşı en çirkin bir beddua ve Kur'an'ın kimseye gizli kalmayan güzelliklerini, kıyamete olan delillerini ve hiçbirine toz kondurulamayacak olan her şeyini örtmedeki aşırılığına bir hayrettir. Bu beddua vecizliğiyle birlikte büyük bir gazaba ve beliğ bir zemme delalet eder. Her ne kadar hususi bir şahıs hakkında olsa da, itibar Allah'ın nimetine nankörlük eden herkesi kapsamasıdır. Rivayet edildiğine göre bu ayet, babasına kızıp Müslüman olan, sonra babası kendisini razı edip mal vererek Şam'a yolcu ettiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e batmakta olan Necm'in Rabbini inkar ettiğini haber gönderen ve bundan başka çirkin sözler sarf eden Utbe b. Ebî Leheb hakkında nazil olmuştur. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Allah'ım, onun üzerine köpeklerinden bir köpeği musallat et!» diye dua etmiştir. Yolda aslanın bulunduğu bir mekana ulaştığında,
21797. Metin
ذكر الدعاء فجعل لمن معه ألف دينار إن أصبح حياً فجعلوه في وسط الرفقة والمتاع والرحال فأقبل الأسد إلى الرحال ووثب فإذا هو فوقه فمزقه فكان أبوه يندبه ويبكي عليه وقال: ما قال محمد شيئاً إلا كان، ومع ذلك فما نفعه ما عرف من ذلك، فسبحان من بيده القلوب يضل من يشاء ويهدي من يشاء، وكل ذلك من هدايته وإضلاله شاهد بأن له الحمد.
bu duayı hatırladı ve sabaha sağ çıkarsa yanındakilere bin dinar vadetti. Onlar da onu kafilenin, eşyaların ve yüklerin ortasına koydular. Fakat aslan yüklere doğru yönelip sıçradı, bir de baktılar ki onun üzerindedir ve onu parçaladı. Babası onun ardından feryat edip ağlıyor ve: 'Muhammed ne dediyse mutlaka oldu' diyordu. Bununla birlikte, bunu bilmiş olması ona fayda vermedi. Kalpler elinde olan, dilediğini saptıran ve dilediğini hidayete erdiren [Allah] ne yücedir! O'nun hidayeti de dalaleti de hamdin yalnızca O'na ait olduğuna birer şahittir.
21798. Metin
ولما كان اكثر انصباب التعجيب منه ناظراً إلى تكذيبه بالساعة لأجل ظهور أدلتها في القرآن جداً ولأنه توالت في هذه السور إقامة الأدلة عليها مما لا مزيد عليه، شرع في إقامة الديل عليها بآية الأنفس من ابتداء الخلق في أسلوب مبين لخسته وحقارته وأن من ألبسه أثواب الشرف بعد تلك الخسة والحقارة جدير منه بالشكر لا بالكفر، فقال منبهاً له بالسؤال: {من أي شيء} والاستفهام للتقرير مع التحقير {خلقه *} ثم أجاب إشارة إلى أن الجواب واضح لا يحتاج فيه إلى وقفة أصلاً فقال مبيناً حقارته: {من نطفة} أي ماء يسير جداً لا من غيره {خلقه} أي أوجده مقدراً على ما هو عليه من التخطيط {فقدره} أي هيأه لما يصلح من الأعضاء الظاهرة والباطنة والأشكال والأطوار
Ona yönelik taaccübün (hayretin) çoğu, kıyametin delilleri Kur'an'da son derece açık olduğu ve bu surelerde kıyametin ispatına dair başka söze hacet bırakmayacak şekilde deliller peş peşe sıralandığı halde onun kıyameti yalanlamasına baktığı için; insanın aşağılığını ve hakirliğini ortaya koyan bir üslup içinde, ilk yaratılışından hareketle nefislerdeki delili ikame etmeye ve o aşağılık ve hakirlikten sonra kendisine şeref elbiseleri giydirenin küfre değil şükre layık olduğunu beyan etmeye başladı. Soru ile onu uyararak şöyle buyurdu: { مِنْ أَيِّ شَيْءٍ } “Hangi şeyden”, buradaki istifham tahkir ile birlikte ikrar ettirme gayelidir, { خَلَقَهُ } “yarattı onu?” Sonra cevabın apaçık olduğuna ve asla bir duraklamaya ihtiyaç bulunmadığına işaret ederek cevap verdi ve onun hakirliğini beyan ederek şöyle buyurdu: { مِنْ نُطْفَةٍ } “Bir damla sudan (nutfeden)!”, yani başka bir şeyden değil, son derece az bir sudan { خَلَقَهُ } “yarattı onu”, yani sahip olduğu ölçüler üzere takdir ederek var etti; { فَقَدَّرَهُ } “ve onu biçimlendirdi”, yani uygun olan zahirî ve batınî organlara, şekillere ve merhalelere hazırladı;
21799. Metin
إلى أن صلح لذلك ثم جعله في ظلمات ثلاث: ظلمة البطن ثم الرحم ثم المشيمة، أو هي على ما قال أهل التشريح ثلاثة أغشية: أحدها المشيمة تتصل بسرة الجنين تمده بالغذاء، والثاني يقبل بوله، والثالث يقبل البخارات التي تصعد منه بمنزلة العرق والوسخ في أبدان الكاملين، وأعطاه قدرة لما أراده منه {ثم} أي بعد انتهاء المدة {السبيل} أي الأكمل في العموم والاتساع والوضوح لا غيره، وهو مخرجه من بطن أمه وطريقه إلى الجنة أو النار {يسره *} أي سهل له أمره في خروجه بأن فتح فم الرحم وألهمه أن ينتكس، وذلل له سبيل الخير والشر، وجعل له عقلاً يقوده إلى ما يسر له منهما، وفيه إيماء إلى أن الدنيا دار الممر، والمقصد غيرها وهو الأخرى التي تدل عليها الدنيا، ولذلك عقبه بقوله عاداً الموت من النعم لأنه لو دام الإنسان حياً مع ما يصل إليه من الضغف والخوف لكان في غاية البشاعة والشماتة لأعدائه والمساءة لأوليائه على أن الموت سبب الحياة الأبدية: {ثم} أي بعد أمور قدرها سبحانه من أجل وتقلبات
nihayet buna elverişli hale geldi. Sonra onu üç karanlık içine koydu: Karın karanlığı, sonra rahim, sonra da plasenta (meşîme) karanlığı. Yahut anatomi ehlinin dediğine göre bunlar üç zardır: Birincisi plasentadır, ceninin göbeğine bağlanır ve ona gıda sağlar; ikincisi idrarını alır; üçüncüsü ise kâmil insanların bedenlerindeki ter ve kir mesabesinde olan, ondan yükselen buharları alır. Kendisinden dilediği şey için ona bir kudret verdi. { ثُمَّ } “Sonra”, yani müddetin sona ermesinden sonra, { السَّبِيلَ } “yolu”, yani umumîliği, genişliği ve açıklığı en kâmil olan yoldan başkası olmayanı; bu da annesinin karnından çıkış yeri ve cennete veya cehenneme giden yoludur, { يَسَّرَهُ } “kolaylaştırdı ona”, yani rahim ağzını açarak ve ona baş aşağı dönmesini ilham ederek çıkışındaki işini kolaylaştırdı; ona hayır ve şer yolunu boyun eğdirdi ve kendisi için kolaylaştırılan o yollardan birine onu sevk edecek bir akıl verdi. Bunda, dünyanın bir geçiş yurdu olduğuna, asıl maksadın ise dünyanın delalet ettiği ahiret olduğuna bir ima vardır. Bu sebeple, insanın zayıflık ve korkuyla ulaştığı hallerle birlikte diri kalmaya devam etmesi halinde bunun son derece çirkin olacağı, düşmanları için sevinç, dostları için üzüntü kaynağı olacağı -kaldı ki ölümün ebedî hayatın sebebi olduğu- hakikatine binaen ölümü de nimetlerden sayarak ardından şöyle buyurdu: { ثُمَّ } “Sonra”, yani ecel ve türlü hallerden ibaret olarak takdir ettiği işlerin ardından,
21800. Metin
{أماته} وأشار إلى إيجاب المبادرة إلى التجهيز بالفاء المعقبة في قوله {فأقبره *} أي جعل له قبراً فغيبه فيه وأمر بدفنه تكرمة له وصيانة عن السباع، والإقبار جعلك للميت قبراً وإعطاؤك القتيل لأهله ليدفنوه، والمعنى الامتنان بأنه جعل للأنسان موضعاً يصلح لدفنه وجعله بعد الموت بحيث يتمكن من دفنه، ولو شاء لجعله يتفتت مع النتن ونحوه مما يمنع من قربانه، أو جعله بحيث يتهاون به فلا يدفن كبقية الحيوانات، فقد عرف بهذا أن أول الإنسان نطفة مذرة، وآخره جيفة قذرة، وهو فيما بين ذلك يحمل العذرة، فما شرفه بالعلم إلا الذي أبدعه وصوره، وذلك موجب لأن يشكره لا أن يكفره.
{ أَمَاتَهُ } “onu öldürdü”. { فَأَقْبَرَهُ } “ve kabre koydurdu onu” buyruğunda peş peşe gelmeyi ifade eden fâ harfiyle techize acele etmenin vücubuna işaret etti; yani onun için bir kabir var etti ve onu orada gizledi, ona ikram olmak ve onu yırtıcı hayvanlardan korumak için defnedilmesini emretti. İkbâr (kabre koydurmak); ölü için bir kabir kılman ve öldürüleni defnetmeleri için ailesine vermendir. Mana ise şudur: İnsan için defnine elverişli bir mekan kılması ve ölümden sonra kendisini defnedilebilecek bir duruma getirmesiyle lütufta bulunmuştur. Şayet dileseydi, yanına yaklaşılmasını engelleyen bir kokuşma ve benzeri hallerle onu un ufak ederdi yahut diğer hayvanlar gibi defnedilmeyip hafife alınacak bir hale getirirdi. Nitekim bununla anlaşılmıştır ki, insanın evveli değersiz bir nutfe, sonu murdar bir leştir; bu ikisi arasında ise necaset taşımaktadır. Onu ilimle şereflendiren ise ancak onu yoktan var edip şekil verendir. Bu durum, O'na nankörlük etmeyi değil, şükretmeyi gerektirir.
21801. Metin
ولما كانت مدة البرزخ طويلة، وكان البعث أمراً محققاً غير معلوم الوقت بالعين بغيره تعالى، عبر عن المعاني الثلاثة بأداتي التراخي والتحقق فقال: {ثم إذا شاء} أي إنشاره {أنشره} أي بعثه من قبره كما كان في دنياه بزيادة أنه على تركيب قوي لا يتهيأ فيه فراق الروح الجسد.
Berzah müddeti uzun olduğundan ve diriliş muhakkak bir iş olup vakti Allah Teâlâ'dan başkası tarafından bizzat bilinmediğinden, terâhi (gecikme) ve tahakkuk edatlarıyla bu üç manayı ifade ederek şöyle buyurdu: { ثُمَّ إِذَا شَاءَ } “Sonra dilediği vakit”, yani onu diriltmeyi [dilediği vakit], { أَنْشَرَهُ } “onu tekrar diriltir”, yani dünyadaki gibi, ilaveten ruhun bedenden ayrılmasının mümkün olmayacağı güçlü bir terkip üzere onu kabrinden diriltip çıkarır.
21802. Metin
ولما كان إخباره بأنه مع الذي يسر له السبيل قد يفهم أنه لا يعمل إلا بما يرضيه، نفى ذلك على سبيل الردع فقال: {كلا} أي ليرتدع هذا الإنسان الذي عرف أن هذه حالاته أولاً وآخراً واثناءً ومخرجاً
Kendisine yolu kolaylaştırdığı halde insanın yalnızca O'nu razı edecek şeyleri yapacağı anlaşılabileceğinden, bunu bir caydırma ve menetme sadedinde nefyederek şöyle buyurdu: { كَلَّا } “Hayır!”, yani evveli, ahiri, arası, çıkış yeri
21803. Metin
تارة من مخرج البول وأخرى من مخرج الحيض ومقبراً، ولينزجر وليعرف، نفسه بالذلة والخسة والحاجة والعجز، وليعرف ربه سبحانه بالعزة والعظمة والكبرياء والفناء والقدرة على تشريف الحقير وتحقير الشريف، وبأنه سبحانه لا يلزمه شيء فلا يلزم من تعريف هذا الإنسان السبيل وتمييزه له لأنه لا يفعل إلا ما لا يعاتب عليه، فإنه لا يكون من الإنسان وغيره إلا ما يريده، وتارة يريد هداه، وتارة يريد ضلاله، فقد يأمر بما لا يريده ويريد ما لا يأمر به ولا يرضاه، ولذلك قال مستأنفاً نفي ما أفهمه بتيسيره للسبيل من أن الإنسان يفعل جميع ما أمره به الله الذي يسر له السبيل: {لما يقض} أي يفعل الإنسان فعلاً نافذاً ماضياً {ما أمره *} أي به الله كله من غير تقصير ما من حين تكليفه إلى حين إقباره بل من حين وجد آدم ﵊ إلى حين نزول هذه الآية وإلى آخر الدهر، لأن الإنسان مبني على النقصان والإله منزه التنزه الأكمل، وما قدروا الله حق قدره، وأيضاً الإنسان الذي هو النوع لم يعمل بأسره بحيث لم يشذ منه فرد جميع ما أمره، بل أغلب الجنس عصاه وكذب بالساعة التي هي حكمة الوجود، وإن صدق بها بعضهم كان تصديقه بها تكذيباً لأنه يعتقد أشياء منها على خلاف ما هي عليه.
bazen idrar yolu, bazen hayız yolu ve nihayet kabir olan bu durumlarını bilen insan artık vazgeçsin! Sakınsın ve nefsini zillet, hakirlik, ihtiyaç ve acziyetle bilsin; Rabbini Subhânehû ise izzet, azamet, kibriya, fena bulmama ve hakiri aziz, azizi hakir kılma kudretiyle bilsin! Yine bilsin ki O'na hiçbir şey vacip ve gerekli değildir; dolayısıyla bu insana yolun öğretilmesi ve onun için ayırt edilmesi, onun ancak kınanmayacağı şeyleri yapmasını gerektirmez. Zira insandan ve başkasından ancak O'nun dilediği şey sadır olur. O, bazen onun hidayetini diler, bazen de sapmasını diler; nitekim dilemediği şeyi emredebilir, emretmediği ve razı olmadığı şeyi de dileyebilir. Bu sebeple, yolu kolaylaştırmasından anlaşılan “insan, yolu kolaylaştıran Allah'ın kendisine emrettiği her şeyi yerine getirir” vehmini nefyetmeye yeniden başlayarak şöyle buyurdu: { لَمَّا يَقْضِ } “Hâlâ yerine getirmedi”, yani insan geçerli ve kesin bir fiil ile yerine getirmedi, { مَا أَمَرَهُ } “O'nun kendisine emrettiği şeyleri!”, yani mükellef kılındığı andan kabre konulduğu ana kadar, bilakis Âdem aleyhisselâm'ın var olduğu andan bu ayetin indiği ana ve zamanın sonuna kadar hiçbir kusur olmaksızın Allah'ın emrettiği şeylerin tamamını [yerine getirmedi]. Çünkü insan noksanlık üzere bina edilmiştir; İlah ise en kâmil tenzih ile münezzehtir ve onlar Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Ayrıca bir tür olarak insan, içinden hiçbir fert dışarıda kalmayacak şekilde O'nun emrettiği her şeyi bütünüyle yapmış da değildir; bilakis bu cinsin çoğu O'na isyan etmiş ve varlığın hikmeti olan kıyameti yalanlamıştır. Onlardan bazıları kıyameti tasdik etmiş olsa bile, onun hakkında gerçeğe aykırı birtakım şeylere inandıklarından bu tasdikleri aslında bir yalanlamadır.
21804. Metin
ولما ردعه بعد تفصيل ما له في نفسه من الآيات، وأشار إلى ما له من النقائص، شرع يقيم الدليل على تقصيره بأنه لا يقدر على شكر نعمة المنعم فيما له من المطعم الذي به قوامه فكيف بغيرها في أسلوب دال على الإنشار بآيات الآفاق منبه على سائر النعم في مدة بقائه المستلزم لدوام احتياجه إلى ربه فقال مسبباً عن ذلك: {فلينظر الإنسان} أي يوقع النظر التام على كل شيء يقدر على النظر به من بصره وبصيرته ومدّ له المدى فقال: {إلى طعامه *} يعني مطعومه وما يتصل به ملتفتاً إليه بكليته بالاعتبار بما فيه من العبر التي منها أنا لو لم نيسره له هلك.
Nefsindeki ayetleri tafsil ettikten sonra onu menedip noksanlıklarına işaret edince, varlığının devamı süresince Rabbine olan daimi ihtiyacını gerektiren diğer nimetleri hatırlatarak ve afaktaki ayetlerle dirilişe delalet eden bir üslup içinde, hayatının dayanağı olan rızkı hususunda bile Nimet Veren'in nimetine şükretmeye güç yetiremediğini, dolayısıyla diğer nimetlere nasıl güç yetireceğini göstererek kusuruna delil getirmeye başladı ve bunun neticesi olarak şöyle buyurdu: { فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ } “İnsan bir baksın”, yani gözü ve basireti ile bakmaya güç yetirebildiği her şeye tam bir nazarla baksın. Ve menzili onun için uzatarak şöyle buyurdu: { إِلَى طَعَامِهِ } “yiyeceğine!”, yani yediği şeye ve onunla irtibatlı olan şeylere, içindeki ibretleri düşünerek bütünüyle ona yönelerek baksın; o ibretlerden biri de şudur ki, eğer biz bunu onun için kolaylaştırmasaydık o helak olurdu.
21805. Metin
ولما كان المقصود النظر إلى صنائع الله تعالى فيه. وكانت أفعال الإنسان وأقواله في تكذيبه بالعبث أفعال من ينكر ذلك الصنع، قال سبحانه مفصلاً لما يشترك في علمه الخاص والعام من صنائعه في الطعام، مؤكداً تنبيهاً على أن التكذيب بالعبث يستلزم التكذيب بإبداع النبات وإعادته، وذلك في أسلوب مبين أن الإنسان محتاج إلى جميع ما في الوجود، ولو نقص منه شيء اختل أمره، وبدأ أولاً بالسماوي لأنه أشرف، وبالماء الذي هو حياة كل شيء، تنبيهاً له على ابتداء خلقه: {أنّا} أي على ما لنا من العظمة {صببنا الماء} أي الذي جعلنا منه
Maksat, Allah Teâlâ'nın o yiyecekteki sanatına bakmak olduğunda ve insanın dirilişi yalanlama konusundaki fiilleri ve sözleri bu sanatı inkar eden kimsenin fiilleri kabilinden olunca; dirilişi yalanlamanın bitkileri yoktan var etmeyi ve onları tekrar diriltmeyi yalanlamayı gerektirdiğini ihtar etmek üzere, insanın varlıktaki her şeye muhtaç olduğunu, ondan bir şey eksilse düzeninin bozulacağını beyan eden bir üslup içinde, O'nun yiyecekteki havas ve avamın ortaklaşa bildiği sanatlarını tekit ederek tafsilatıyla bildirdi. İlk olarak daha şerefli olduğu için semavî olandan ve ilk yaratılışını hatırlatmak üzere her şeyin hayatı olan sudan başlayarak şöyle buyurdu: { أَنَّا } “Şüphesiz biz”, yani azametimizle { صَبَبْنَا الْمَاءَ } “suyu döktük”, yani kendisinden
21806. Metin
كل شيء حي {صباً *} وثنى بالأرض التي هي كالأنثى بالنسبة إلى السماء فقال: {ثم} أي بعد مهلة من إنزال الماء، وفاوتنا بينها في البلاد والنبات {شققنا} أي بما لنا من العظمة {الأرض} بالنبات الذي هو في غاية الضعف عن شق أصعب الأشياء فكيف بالأرض اليابسة المتكزرة جداً عند مخالطة الماء، وحقق المعنى فقال: {شقاً *} ثم سبب عن الشق ما هو كالتفسير له مبيناً الاحتياج إلى النبات بقوله: {فأنبتنا} أي أطلعنا على وجه الاتصال الموجب للتغذي والنمو {فيها} بسبب الشق {حباً *} أي لاقتيات الإنسان وغيره من الحيوان كالحنطة والشعير والرز وغيرها.
her canlı şeyi yarattığımız [suyu], { صَبًّا } “bol bol döktükçe döktük!” İkinci olarak semaya nispetle dişi gibi olan yeryüzünü zikrederek şöyle buyurdu: { ثُمَّ } “Sonra”, yani suyun indirilmesinden bir müddet sonra ve beldeler ile bitkiler arasında farklılıklar var ederek, { شَقَقْنَا } “yardık”, yani azametimizle { الْأَرْضَ } “yeri”, en zor şeyleri yarmaktan son derece aciz olan, su ile karıştığında ise kupkuru ve sert olan yeryüzünü yarmaktan büsbütün aciz bulunan bitki ile [yardık]. Ve manayı pekiştirerek: { شَقًّا } “yarmakla yardık!” buyurdu. Sonra yarmaya bağlı olarak onun tefsiri mesabesinde olan şeyi getirip bitkiye olan ihtiyacı şu buyruğuyla beyan etti: { فَأَنْبَتْنَا } “Böylece bitirdik”, yani beslenme ve büyümeyi temin edecek şekilde bitişik bir surette çıkardık { فِيهَا } “orada”, bu yarılma sebebiyle { حَبًّا } “taneler”, yani buğday, arpa, pirinç ve diğerleri gibi insanın ve diğer hayvanların gıdalanması için.
21807. Metin
ولما كان الحب قوتاً فبدأ به لأنه الأصل في القوام، عطف عليه ما هو فاكهة وقوت فقال: {وعنباً} هو فاكهة في حال عنبيته وقوت باتخاذه زبيباً ودبساً وخلاً. ولما كان لذلك في بيان عجائب الصنع ليدل على القدرة على كل شيء فيدل على القدرة على البعث فذكر ما إن أخذ من منبته قبل بلوغه فسد، وإن ترك اشتد وصلح للادخار، واتبعه ما إن ترك على أصله فسد، وإن أخذ وعولج - صلح
Tane (tahıl) temel azık olduğundan ve bedenin kıvamı onda bulunduğundan onunla başladı; sonra hem meyve hem azık olanı ona atfederek şöyle buyurdu: { وَعِنَبًا } “ve üzümler”, bu, üzüm halinde meyve; kuru üzüm, pekmez ve sirke yapıldığında ise azıktır. Bu anlatım, her şeye kādir olduğunu göstermek, dolayısıyla dirilişe kādir olduğuna delalet etmek için sanatın acaipliklerini beyan sadedinde olunca; olgunlaşmadan önce yerinden koparıldığında bozulan, bırakıldığında ise sertleşip depolanmaya elverişli hale gelen şeyi zikretti. Ardından, aslı üzerinde bırakıldığında bozulan, koparılıp işlendiğinde ise saklanmaya elverişli hale gelen şeyi getirdi;
21808. Metin
للادخار، أتبعه ما لا يصلح للادخار بوجه فقال: {وقضباً *} وهو الرطب من البقل وغيره، وهو يزيد على الماضيين بأنه فيه ما هو دواء نافع وسم ناقع، وبأنه يقطع مرة بعد أخرى فيخلف، سمي بمصدر قضبه - إذا قطعه بحصد أو قلع.
ardından hiçbir şekilde saklanmaya elverişli olmayan şeyi zikrederek şöyle buyurdu: { وَقَضْبًا } “ve yoncalar (yaş sebzeler)”, bu, sebze ve benzerlerinin tazesidir. Bunda önceki ikisine ilaveten şifalı ilaç ve öldürücü zehir olan türler bulunur; ayrıca biçildikçe veya koparıldıkça tekrar biter. Hasat ederek veya kökünden çekerek kestiğinde kullanılan قَضَبَهُ (kadabehû) masdarından isimlendirilmiştir.
21809. Metin
ولما ذكر ما لا يصلح أن يؤكل إلاّ رطباً من غير تأخير، أتبعه ما لا يفسد بحال لا على أمه ولا بعد القطاف ويصلح بعد القطاف فيؤكل أو يعصر، فيكون له دهن للاستصباح والإدهان والائتدام، وفيه تقوية للعظام والأعصاب ولا يفسده الماء بوجه كما أن العنب يعصر فيكون منه دبس وخل وغيرهما، ومتى خالطه الماء فسد، فقال: {وزيتوناً} يكون فيه مع ما مضى حرافة وغضاضة فيها إصلاح المزاج. ولما ذكر ما لا يفسد وشجره يصبر على البرد، أتبعه ما هو كالعنب يؤكل على أمه ويقطع فيدخر، فهو جامع بين التحلي والتحمض بالخل والتفكه والتقوي والتداوي للسم الناقع والسحر الصارع من عجوة المدينة الشريفة وغير ذلك من ثمرة وشجرة، ولا يصبر شجره على البرد فقال: {ونخلاً *} وكل من هذه الأشجار مخالف للآخر في الشكل والحمل وغير ذلك مع الموافقة في الأرض والسقي.
Geciktirilmeden ancak taze olarak yenmeye elverişli olanı zikredince, ardından ne ağacında ne de toplandıktan sonra hiçbir şekilde bozulmayan, toplandıktan sonra yenmeye veya sıkılmaya elverişli olan, aydınlanma, yağlanma ve katık edinme için yağı bulunan, kemikleri ve sinirleri kuvvetlendiren, üzüm sıkıldığında pekmez ve sirke vb. olup su karıştığında bozulduğu halde suyun kendisine asla zarar vermediği şeyi zikrederek şöyle buyurdu: { وَزَيْتُونًا } “ve zeytinler”, bunda öncekilerle birlikte mizacı ıslah eden bir yakıcılık ve burukluk vardır. Bozulmayan ve ağacı soğuğa sabreden şeyi zikredince, ardından üzüm gibi dalında yenen, toplanıp saklanan; tatlılık, sirke ile ekşilik, meyve olma, kuvvet verme, Medîne-i Şerîfe'nin acve hurmasında olduğu gibi öldürücü zehir ve helak edici sihire karşı şifa olma gibi özellikleri meyvesinde ve ağacında toplayan, fakat ağacı soğuğa sabretmeyen şeyi zikrederek şöyle buyurdu: { وَنَخْلًا } “ve hurmalıklar”. Bu ağaçların her biri, toprak ve sulanma hususundaki birlikteliğe rağmen şekil, ürün ve diğer hususlarda birbirinden farklıdır.
21810. Metin
ولما ذكر هذه الأشياء من الأقوات والفواكه لكثرة منافعها، وكانت البساتين تجمعها وغيرها مع ما لها من بهجة العين وسرور النفس وبسط الخاطر وشرح القلب قال: {وحدائق} جمع حديقة وهي الروضة ذات النخل والشجر، أو كل ما أحاط به البناء وهي تجمع ذلك كله {غلباً *} جمع غلباء - بفتح الغين والمد، وهي الحديقة ذات أشجار كثيرة عظام غلاظ طوال ملتفة الأغصان متكاثرة، مستعار من وصف الرقاب، يقال: غلب فلان - كفرح أي غلظ عنقه، والغلباء أيضاً من القبائل العزيزة الممتنعة، ومن الهضاب المشرفة.
Faydalarının çokluğu sebebiyle bu azıkları ve meyveleri zikredince; bahçelerin göz aydınlığı, nefis sevinci, gönül ferahlığı ve kalp inşirahı ile birlikte bunları ve diğerlerini toplaması hasebiyle şöyle buyurdu: { وَحَدَائِقَ } “ve bahçeler”, hadîka'nın çoğuludur; o da hurmalığı ve ağacı olan bahçe veya etrafı duvarla çevrili olan her yerdir ve bunların hepsini toplar. { غُلْبًا } “ağaçları birbirine sarmaş dolaş (gür)”, gayn harfinin fethası ve med ile ğalbâ (غلباء) kelimesinin çoğuludur; o da çok, iri, kalın, uzun, dalları birbirine sarılmış ve sık ağaçları olan bahçedir. Boyunların vasfından müstear olarak alınmıştır; nitekim boynu kalınlaştığında فَرِحَ (feriha) babından غَلِبَ فُلَانٌ (ğalibe fulânun) denir. Ğalbâ; üstün ve müstahkem kabileler ile yüksek tepeler için de kullanılır.
21811. Metin
ولما ذكر ما يتفكه ويدخر جمع فقال: {وفاكهة} أي ثمرة رطبة يتفكه بها كالخوخ والعنب والتين والتفاح والكمثرى والبرقوق مما يمكن أن يصلح فيدخر ومما لا يمكن. ولما ذكر فاكهة الناس، ذكر فاكهة بقية الحيوان فقال: {وأبّاً *} أي ومرعىً ونباتاً وعشباً وكلأ ما دام رطباً يقصد، من أب الشيء - إذا أمه.
Meyve olarak yenip saklananları zikredince, hepsini toplayarak şöyle buyurdu: { وَفَاكِهَةً } “ve meyveler”, yani şeftali, üzüm, incir, elma, armut ve erik gibi saklanması mümkün olan ve olmayan, meyve olarak tadılan taze yemişler. İnsanların meyvelerini zikredince, diğer hayvanların meyvelerini zikrederek şöyle buyurdu: { وَأَبًّا } “ve çayırlar (otlaklar)”, yani taze olduğu sürece yönelinen otlak, nebat, çimen ve ot. Bu lafız, bir şeye yöneldiğinde kullanılan أَبَّ الشَّيْءَ (ebbe'ş-şey'e) fiilindendir.
21812. Metin
ولما جمع ما يقتات وما يتفكه، فدل دلالة واضحة على تمام القدرة، ذكر بالنعمة فيه قارعاً بأسلوب الخطاب لتعميم الأفراد بعد سياق
Azık yapılan ve meyve olarak yenilen şeyleri bir araya toplayıp tam kudrete apaçık bir delaletle delil getirince,
21813. Metin
العتاب للتصريح بأن الكل عاجزون عن الوفاء بالشكر فكيف إذا انضم إليه الكفر فقال: {متاعاً} وهو منصوب على الحال. ولما ذكر ما يأكله الناس وما يعلف للدواب، وكان السياق هنا لطعام الإنسان، قال مقدماً ضميرهم: {لكم ولأنعامكم *} بخلاف ما في السجدة وقد مضى، والأنعام بها يكون تمام الصلاح للإنسان بما له فيها من النعم بالركوب والأكل والشرب والكسوة والجمال وسائر المنافع، وذكر هذا ذكراً ظاهراً مشيراً إلى المعادن لأن منها ما لا يتم ما مضى إلا به، وهي آلات الزرع والحصد والطبخ والعجن وغير ذلك، والملائكة المدبرة لما صرفها الله فيه من ذلك، فدل ذلك على أن الوجود كله خلق لأجل منافع الإنسان ليشكر لا ليكفر، ودلت القدرة على ذلك قطعاً على القدرة على البعث.
herkesin şükrü ifa etmekten aciz olduğunu, bir de buna nankörlük eklendiğinde durumun ne olacağını açıkça bildirmek için sitem siyakının ardından fertleri kapsayacak şekilde hitap üslubuyla uyararak oradaki nimeti hatırlattı ve şöyle buyurdu: { مَتَاعًا } “Bir faydalanma olmak üzere”; bu kelime hâl olarak mansubdur. İnsanların yediği şeyleri ve hayvanlara yem olarak verilenleri zikredince ve buradaki siyak da insanın yiyeceği hakkında olunca, onların zamirini öne alarak şöyle buyurdu: { لَكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ } “hem sizin için hem de davarlarınız için!”, Secde suresinde geçen ve daha önce anlatılan durumun aksine. Zira davarlar; binme, yeme, içme, giyinme, güzellik ve diğer faydalarıyla insan için tam bir ıslah vesilesidir. Bu durum açıkça zikredilmiş ve madenlere de işaret edilmiştir; çünkü geçmişteki şeylerden öyleleri vardır ki ancak madenlerle tamam olur; bunlar ekim, hasat, pişirme, yoğurma aletleri ve diğerleridir; bir de Allah'ın bunları sevk ettiği hususlarda tedbir gören meleklerdir. Bütün bunlar, varlığın tamamının, nankörlük etsin diye değil şükretsin diye insanın faydaları için yaratıldığına delalet etmiştir; bunlara kādir olmak ise kesin olarak dirilişe kādir olunduğunu göstermiştir.
21814. Metin
ولما ذكر عجائب الصنع في الطعام، وكان ذلك يقطف فيعود لا سيما المرعى فإنه يأتي عليه الخريف فينشف ثم يتحطم من الرياح ويتفرق في الأرض ثم يصير تراباً ثم يبعث الله المطر فيجمعه من الأرض بعد أن صار تراباً ثم ينبته كما كان، وكان ذلك مثل إحياء الموتى سواء، فتحقق لذلك ما تقدم من أمر الإنشار بعد الإقبار، وكان
Yiyecekteki yaratılış acaipliklerini zikredince -ki bunlar toplanır sonra tekrar biter; bilhassa otlak böyledir, üzerine sonbahar gelir kurur, sonra rüzgarlardan ufalanıp yeryüzüne dağılır, sonra toprak olur, sonra Allah yağmuru gönderir ve toprak olduktan sonra onu yeryüzünden toplar ve eski hali gibi bitirir; bu ise tıpatıp ölülerin diriltilmesi gibidir-, bundan dolayı kabre konulduktan sonra diriltilme hususunda daha önce geçenler tahakkuk etmiş oldu. Bu durum,
21815. Metin
ذلك أيضاً مذكراً بأمر أبينا آدم ﵊ لما أمره الله بالأكل من الجنة إلا من الشجرة التي نهاه عنها، فلما أكل منها أخرجه من الجنة فسجنه في دار ليست بجنة ولا نار ولا غيرهما بل هي من ممتزج الدارين وكالبرزخ بينهما، فيها ما يذكر بهذه وما يذكر بتلك، وفيها أمثلة الموجدات كلها، قال مسبباً عما ثبت به الإحياء للبعث إلى المحشر معبراً بأداة التحقق لأن الساعة ممن لا بد منه ولا محيد عنه لأنها سر الكون فإن فيها حساب الذين استخلفوا في هذا الوجود وأفيضت عليهم النعم التي أودعها فيه، وأشار إلى أنهم عاجزون عن القيام بشكرها، وكثير منهم - بل أكثرهم - زاد على ذلك بكفرها، فأوجب ذلك - ولا بد - حسابهم على ما فعلوا فيما استخلفوا فيه واسترعوه كما هي عادة كل مسترع ومستخلف: {فإذا جاءت} أي كانت ووجدت لأن كل ما هو كائن كأنه لاقيك وجاء إليك {الصآخة *} أي الصرخة العظيمة التي يبالغ في إسماع الأسماع بها حتى تكاد تصمها لشدتها، وكأنها تطعن فيها لقوة وقعتها وعظيم وجبتها، وتضطر الآذان إلى أن تصيخ إليها أي تسمع، وهي من أسماء القيامة، وأصل الصخ: الضرب بشيء صلب على مصمت.
aynı zamanda babamız Âdem aleyhisselâm'ın meselesini de hatırlatmaktadır; hani Allah ona yasakladığı ağaç müstesna cennetten yemesini emretmişti; ondan yiyince onu cennetten çıkarıp ne cennet ne cehennem ne de bir başkası olan, bilakis iki yurdun karışımı ve ikisi arasında bir berzah mesabesinde bulunan bir yurda hapsetti. Orada bu yurdu hatırlatan şeyler de vardır, öbür yurdu hatırlatan şeyler de; varlıkların tamamının misalleri de oradadır. Mahşere ba‘s için diriltmenin sabit olduğu şeylerin bir neticesi olarak ve kıyametin vuku bulması kaçınılmaz ve geri çevrilmez bir iş olması sebebiyle tahakkuk edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu; zira kıyamet varlığın sırrıdır, çünkü bu varlıkta halife kılınan ve içine yerleştirilen nimetler kendilerine bolca verilen kimselerin hesabı oradadır. Onların bu şükrü ifa etmekten aciz olduklarına, birçoğunun -hatta çoğunun- buna ilaveten nankörlük ettiğine işaret etti; bu durum ise, her emanet veren ve yerine vekil bırakanın âdeti olduğu üzere, halife kılındıkları ve gözetimine memur edildikleri hususlarda yaptıklarından ötürü hesaba çekilmelerini kaçınılmaz kılmıştır: { فَإِذَا جَاءَتِ } “Geldiği zaman”, yani vuku bulup var olduğu zaman; zira var olacak olan her şey sanki seninle karşılaşmış ve sana gelmiş gibidir, { الصَّاخَّةُ } “o kulakları sağır eden ses (kıyamet)!”, yani şiddetinden ötürü kulakları neredeyse sağır edecek derecede işittiren, şiddetli çarpışı ve büyük vuruşu sebebiyle kulakları delip geçen ve kulakları dinlemeye mecbur bırakan o büyük çığlık. Bu, kıyametin isimlerindendir; sahh (الصخ) kelimesinin aslı, sert bir şeyle içi dolu sert bir cisme vurmaktır.
21816. Metin
ولما كان وصفها بما يقع فيها أهيب، قال مبدلاً من «إذا» ما يدل على جوابها من نحو: اشتغل كل بنفسه ولم يكن عنده فراغ ما لغيره: {يوم يفر المرء} أي الذي هو أعظم الخلق مروءة: ولما كان السياق للفرار، قدم أدناهم رتبة في الحب والذب فأدناهم على سبيل الترقي، وأخر الأوجب في ذلك فالأوجب بخلاف ما في «سأل» كما مضى فقال: {من أخيه} لأنه يألفه صغيراً وقد يركن إليه كبيراً مع طول الصحابة وشدة القرب في القرابة فيكون عنده في غاية العزة.
Onu içinde meydana gelecek şeylerle vasfetmek daha heybetli olunca, herkesin kendisiyle meşgul olacağını ve başkası için hiçbir boş vaktinin bulunmayacağını gösteren ifadelerden bedel olmak üzere «izâ» (إذا) edatından bedel olarak şöyle buyurdu: { يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ } “Kişinin kaçacağı gün”, yani mürüvvet bakımından insanların en büyüğü olan kimsenin. Siyak firar hakkında olunca, terakki (aşağıdan yukarıya) yoluyla sevgi ve savunma bakımından mertebesi en alt olanı öne aldı; “Seele” (Meâric) suresinde geçen ve daha önce anlatılan durumun aksine bu hususta daha vacip olanı en sona bıraktı ve şöyle buyurdu: { مِنْ أَخِيهِ } “kardeşinden”; çünkü küçüklüğünde onunla ünsiyet kurar, büyüdüğünde uzun beraberlik ve akrabalık bağının yakınlığı sebebiyle ona dayanabilir ve o kimse onun yanında son derece aziz olur.
21817. Metin
ولما كانت الأم مشاركة له في الإلف، ويلزم من حمايتها أكثر مما يلزم الأخ وهو لها آلف وإليها أحنّ وعليها أرق وأعطف قال {وأمه} ولما كان الأب أعظم منها في الإلف لأنه أقرب في النوع وللولد عليه من العاطفة لما له من مزيد النفع أكثر ممن قبله قال: {وأبيه *} ولما كانت الزوجة التي هي أهل لأن تصحب ألصق بالفؤاد وأعرق في الوداد، وكان الإنسان أذب عنها عند الاشتداد، قال: {وصاحبته} ولعله أفردها إشارة إلى أنها عنده في الدرجة العليا من المودة بحيث لا يألف غيرها.
Anne ünsiyette onun ortağı olduğu ve onu korumak kardeşten daha çok gerektiği, ayrıca ona daha çok ünsiyet duyduğu, ona daha şefkatli, daha yumuşak ve merhametli olduğu için: { وَأُمِّهِ } “ve annesinden” buyurdu. Baba, tür bakımından daha yakın olduğu ve evladın kendisinden daha çok faydalanması sebebiyle ona olan şefkati öncekinden daha fazla bulunduğu cihetle ünsiyette anneden daha büyük olunca: { وَأَبِيهِ } “ve babasından” buyurdu. Birlikte bulunmaya layık olan eş, kalbe daha bitişik, sevgide daha köklü olduğu ve insan şiddet anında onu daha çok savunduğu için: { وَصَاحِبَتِهِ } “ve eşinden” buyurdu. Başkasıyla ünsiyet kuramayacak derecede eşin onun katında sevginin en üst mertebesinde bulunduğuna işaret etmek üzere onu tekil olarak zikretmiş olabilir.
21818. Metin
ولما كان للوالد إلى الولد من المحبة والعاطفة والإباحة -
Babanın evlada olan sevgisi, şefkati, sırrını açması ve
21819. Metin
بالسر والمشاورة في الأمر ما ليس لغيره، ولذلك يضيع عليه رزقه وعمره قال: {وبنيه *} وإن اجتمع فيها الصغير الذي هو عليه أشفق والكبير الذي هو في قلبه أجل وفي عينه أنبل ومن بينهما من الذكر والأنثى.
işinde onunla istişare etmesi başkasına nasip olmayan bir derecede olduğu ve bundan dolayı rızkını ve ömrünü onun uğrunda harcadığı için: { وَبَنِيهِ } “ve oğullarından [kaçacağı gün]!” buyurdu; isterse o evlatlar arasında kendisine en çok şefkat duyduğu küçüğü, kalbinde en yüce ve gözünde en seçkin olan büyüğü ve bu ikisi arasındaki erkek ve kız çocukları toplanmış olsun.
21820. Metin
ولما ذكر فراره الذي منعه قراره، علله فقال: {لكل امرىء} أي وإن كان أعظم الناس مروءة {منهم يومئذ} أي إذ تكون هذه الدواهي العظام والشدائد والآلام {شأن} أي أمر بليغ عظيم {يغنيه *} أي يكفيه - في الاهتمام بحيث لا يدع له حصة يمكنه صرفها إلى غيره ويوجب له لزوم المغنى، وهو المنزل - الذي يرضيه مع أنه يعلم أنه يتبعونه ويخاف أن يطالبوه لما هم فيه من الكرب بما لعله قصر فيه من حقوقهم.
Karar kılmasını engelleyen bu kaçışını zikredince, bunun illetini beyan ederek şöyle buyurdu: { لِكُلِّ امْرِئٍ } “Her kişinin”, yani insanların mürüvvet bakımından en büyüğü olsa bile, { مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ } “o gün onlardan”, yani bu büyük felaketlerin, şiddetlerin ve elemlerin vuku bulduğu günde, { شَأْنٌ } “bir hali (işi) vardır”, yani pek büyük bir derdi vardır ki, { يُغْنِيهِ } “kendisine yetip artar!”, yani endişesinde ona kâfi gelir; öyle ki başkasına ayırabileceği hiçbir pay bırakmaz ve kendisini razı edecek menzile -ki o sığınaktır- çekilmesini zorunlu kılar. Bununla birlikte onların kendisini takip edeceklerini bilir ve içinde bulundukları sıkıntı sebebiyle onların haklarından belki de kusur ettiği şeyleri kendisinden talep etmelerinden korkar.
21821. Metin
ولما ذكر اليوم، قسم أهله إلى القسمين المقصودين بالتذكرة أول السورة، فقال دالاًّ على البواطن بأشرف الظواهر: {وجوه يومئذ} أي إذ كان ما تقدم من الفرار وغيره {مسفرة *} أي بيض مضيئة بالإشراق والاستنارة، من أسفر الصبح - إذا أشرق واستنار {ضاحكة} لما علمت من سعادتها {مستبشرة *} أي طالبة للبشر وهو
O günü zikredince, surenin başında tezkire ile kastedilen iki kısma o günün ehlini taksim etti ve en şerefli zahirler ile batınlara delalet ederek şöyle buyurdu: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ } “O gün birtakım yüzler vardır ki”, yani zikri geçen kaçış ve benzeri hallerin vuku bulduğu günde, { مُسْفِرَةٌ } “parıldar”, yani aydınlanıp nurlanarak bembeyaz ve parlaktır. Sabah aydınlanıp parıldadığında kullanılan أَسْفَرَ الصُّبْحُ (esfera's-subhu) fiilindendir. { ضَاحِكَةٌ } “güleçtir”, saadetini bildiği için, { مُسْتَبْشِرَةٌ } “müjdelenmenin sevincini taşır!”, yani müjdeyi talep eder; müjde ise,
21822. Metin
تغير البشرة من السرور وموجدة لذلك، وهي بيضاء نيره بما يرى من تبشير الملائكة، وذلك بما كانت فيه في الدنيا من عبوس الوجوه وتغيرها وشحوبها من خشية الله تعالى وما يظهر من جلاله في الساعة كابن أم مكتوم ﵁ الذي كان يحمله خوف الساعة على حمل الراية في أشد الحروب كيوم القادسية والثبات بها حتى يكون كالعمود، لا يزول عن مركزه أصلاً ليرضي المعبود.
sevinçten tenin değişmesidir ve bunu var etmektir. Meleklerin müjdesini görmesi sebebiyle o yüzler bembeyaz ve nurludur. Bu durum; dünyada iken Allah Teâlâ'nın korkusundan ve kıyamette O'nun celalinin tecelli etmesinden ötürü yüzlerin ekşimesi, değişmesi ve solması sebebiyle kazanılmıştır; İbn Ümmi Mektûm radıyallâhu anh gibi... Kıyamet korkusu onu, Kādisiye günü gibi savaşın en şiddetli anlarında sancağı taşımaya ve Mabud'u razı etmek için yerinden asla kımıldamayarak adeta bir sütun gibi onunla sebat etmeye sevk ediyordu.
21823. Metin
ولما ذكر أهل السعادة الذين هم المقبلون على الخير المصابون في أنفسهم بما يكفر سيئاتهم ويعلي درجاتهم، ذكر أضدادهم فقال تعالى: {ووجوه} وأكد بإعادة الظرف لإزالة الشبهة فقال: {يومئذ} أي إذ وجد ما ذكر {عليها} أي ملاصقة لها مع الغلبة والعلو {غبرة *} أي اربداد وكأنه بحيث يصير كأنه قد علاها غبار وهي عابسة حذرة وجلة منذعرة، وذلك مما يلحقها من المشقات وكثرة الزحام مع رعب الفؤاد، وتذكر ما هي صائرة إليه من الأنكاد الشداد {ترهقها} أي تغشاها وتقهرها وتعلوها {قترة *} أي كدورة وسواد وظلمة ضد الإسفار فهي باكية عابسة مما كانت فيه في الدنيا
Hayra yönelen, günahlarına kefaret olacak ve derecelerini yükseltecek şeylerle nefislerinde musibete uğrayan saadet ehlini zikredince, onların zıtlarını zikrederek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { وَوُجُوهٌ } “Ve birtakım yüzler de vardır ki” -şüpheyi gidermek için zarfı tekrarlayarak pekiştirdi ve şöyle buyurdu:- { يَوْمَئِذٍ } “o gün”, yani zikredilen şeyler vuku bulduğu vakit, { عَلَيْهَا } “üzerlerinde [vardır]”, yani galebe ve üstünlükle beraber ona bitişik olarak, { غَبَرَةٌ } “bir toz [toprak rengi]!”, yani morarma ve kararma; öyle ki adeta üzerine toz konmuş gibidir; o yüzler asık, sakınan, ürkek ve dehşete düşmüştür. Bu durum, kalbin korkusu ve varacağı şiddetli sıkıntıları hatırlamasıyla birlikte, kendisine isabet eden meşakkatler ve izdihamın çokluğundandır. { تَرْهَقُهَا } “Onları bürür”, yani onu kaplar, kahreder ve üzerine çıkar, { قَتَرَةٌ } “bir karanlık (is ve duman isi)!”, yani aydınlanmanın (isfer) zıddı olan bir bulanıklık, siyahlık ve karanlıktır; dünyada içinde bulunduğu durumdan ötürü o yüzler ağlamaklı ve asıktır;
21824. Metin
من الفرح واللعب والضحك والأمن من العذاب، فالآية من الاحتباك: ذكر الإسفار والبشر أولاً يدل على الخوف والذعر ثانياً، وذكر الغبرة ثانياً يدل عل البياص والنور أولاً، وسر ذلك أنه ذكر دليل الراحة ودليل التعب لظهورهما ترغيباً وترهيباً.
sevinç, oyun, gülme ve azaptan emin olma halinden ötürü... Ayette ihtibâk sanatı vardır: İlkin aydınlanma ve müjdelenmenin zikredilmesi, ikinci gruptaki korku ve dehşete delalet eder; ikincide tozun zikredilmesi de ilkindeki beyazlığa ve nura delalet eder. Bunun sırrı şudur: Rağbet ettirmek ve sakındırmak (terğîb ve terhîb) amacıyla, zahir olmalarından ötürü rahatlığın delili ile yorgunluğun delilini zikretmiştir.
21825. Metin
ولما كان هذا الأمر هائلاً، وكان الفاجر، لما علا قلبه من الرين وله من القساوة، قليل الخوف من الأجل عديم الفكر فيما يأتي به غد لما غلب عليه من الشهوتين: السبيعة والبهيمية بخلاف المتقي في كل ذلك، استأنف الإخبار زيادة في التهويل فقال: {أولئك} أي البعداء البغضاء {هم} أي خاصة لا غيرهم {الكفرة} أي الذين ستروا دلائل إلإيمان {الفجرة *} أي الذين خرجوا عن دائرة الشرع خروجاً فاحشاً حتى كانوا عريقين في ذلك الكفر والفجور، وهم في الأغلب المترفون الذين يحملهم غناهم على التكبر والأشر والبطر، فلجمعهم بين الكفر والفجور جمع لهم بين الغبرة والقترة، كما يكون للزنوج من البقاعة إذا علا وجوههم غبار ووسخ، فقد عاد آخرها على أولها فيمن يستحق الإعراض عنه ومن يستحق الإقبال عليه - والله الهادي.
Bu durum pek dehşetli olduğunda ve fâcir kimse de -bütün bunlarda takva sahibinin aksine- kalbini kaplayan pas (reyn) ve sahip olduğu katılık sebebiyle ecelden az korkan, yırtıcılık ve hayvaniyetten ibaret iki şehvetin kendisine galip gelmesi yüzünden yarının ne getireceğini hiç düşünmeyen biri olduğunda, korkutmayı artırmak için söze yeniden başlayarak şöyle buyurdu: { أُولَئِكَ } “İşte onlar”, yani [rahmetten] uzak ve buğzedilen kimseler, { هُمُ } “[yalnızca] onlardır”, yani başkaları değil, bilhassa onlar, { الْكَفَرَةُ } “kâfirler”, yani imanın delillerini örtenler, { الْفَجَرَةُ } “günahkârların (fâcirlerin) ta kendileridir!”, yani şeriat dairesinden çirkin bir şekilde çıkan, hatta o küfür ve fücurda kökleşmiş olanlardır. Onlar çoğunlukla, zenginlikleri kendilerini kibre, şımarıklığa ve azgınlığa sevk eden refah düşkünleridir. Küfür ile fücuru bir araya getirdikleri için, yüzlerine toz ve pislik konduğunda Zencilerin alacalı bir hal alması gibi, onlar için de toz ile is karanlığı bir araya getirilmiştir. Böylece [surenin] sonu, kendisinden yüz çevrilmeyi hak eden ve kendisine yönelinmeyi hak eden kimseler hususunda başına dönmüş oldu. -Allah hidayete erdirendir.-