21826. Metin
سورة التكوير
Tekvîr Suresi
21827. Metin
مقصودها التهديد الشديد بيوم الوعيد الذي هو محط الرحال، لكونه أعظم مقام لظهور الجلال، لمن طذب بأن هذا القرآن تذكرة لمن ذكره في صحف مكرمة مرفوعة مطهرة بأيدي سفرة، والدلالة على حقية كونه كذلك بأن السفير به أمين في الملأ الأعلى مكين المكانف فيما هنالك والموصل بعه إلينا منزه عن التهمة برئ من النقص لما يعلمونه من حاله قبل النبوة وما كانوا يشهدون له به من أمره ولم يأتهم بعدها إلا بما هو شرف له وتذكير بما في أنفسهم وفي الآفاق ومن الآيات، وذلك كاف لهم في الحكم بأنه صدق والعم اليقين بأنه حق، واسمها التكوير أدل ما فيها على ذلك بتأمل الظرف وجوابه وما فيه من بديع القول وصوابه، وما تسبب عنه من عظم الشأن لهذا القرآن) بسم الله (الواحد القهار) الرحمن (الذي عمت نعمة إيجاده وبيانه الأبرار والفجار) الرحيم (الذي خص أهل وداده بما أسعدهم في
Surenin maksadı, celâlin tecellisi için en büyük makam olması hasebiyle yolculukların son bulduğu durak olan tehdit gününün dehşetiyle, bu Kur'an'ın şerefli, yüceltilmiş, tertemiz kılınmış ve sefirlerin (elçilerin) ellerindeki sayfalarda bulunan bir öğüt olduğunu yalanlayan kimseleri şiddetle korkutmaktır. Ayrıca Kur'an'ın bu nitelikte oluşunun hakikatinin delili; onu getiren elçinin yüce melekler topluluğunda (Mele-i Âlâ'da) güvenilir ve oradaki konumu son derece sağlam olması, onu bize ulaştıran zâtın ise peygamberlik öncesi halini bildikleri ve durumuna bizzat şahit oldukları üzere her türlü ithamdan münezzeh ve noksanlıktan uzak bulunmasıdır. Üstelik peygamberlikten sonra da onlara yalnızca kendisi için bir şeref olan, kendi nefislerindeki, ufuklardaki ve ayetlerdeki hakikatleri hatırlatan şeylerden başkasını getirmemiştir. Bu durum, Kur'an'ın doğru olduğuna hükmetmeleri ve onun hak olduğunu kesin bir ilimle bilmeleri için onlara yeterlidir. Surenin 'Tekvîr' adı, şart edatı ve cevabının, içindeki eşsiz ve isabetli sözlerin ve bu Kur'an'ın şanının yüceliğine vesile olan hususların tefekkürüyle buna en çok delalet eden isimdir. (Bir ve Kahhâr olan) Allah'ın adıyla. (Varlık âlemine çıkarma ve açıklama nimeti iyi ve kötü herkesi kuşatan) Rahmân. (Dostlarını, kendilerini saadet yurdunda mutlu kılacak şeylerle özel kılan) Rahîm.
21828. Metin
دار القرار.
karar yurdunda.
21829. Metin
لما ختمت سورة عبس بوعيد الكفرة الفجرة بيوم الصاخة لجحودهم بما لهذا القرآن من التذكرة، ابتدئت هذه بإتمام ذلك، فصور ذلك اليوم بما يكون فيه من الأمور الهائلة من عالم الملك والملكوت حتى كأنه رأى عين كما رواه الإمام أحمد والترمذي والطبراني وغيرهم عن ابن عمر ﵄ عن النبي ﷺ برجال ثقات أن النبي ﷺ قال: «من أحب أن ينظر إلى يوم القيامة رأي العين فليقرأ {إذا الشمس كورت} » [التكوير: ١] فقال بادئاً بعالم الملك والشهادة لأنه أقرب تصوراً لما يغلب على الإنسان من الوقوف مع المحسوسات، معلماً بأنه سيخرب تزهيداً في كل ما يجر إليه وحثاً على عدم المبالاة والابتعاد من التعلق بشيء من أسبابه: {إذا الشمس} أي التي هي أعظم آيات السماء الظاهرة وأوضحها للحس.
Abese suresi, bu Kur'an'ın getirdiği öğüdü inkâr etmeleri sebebiyle günahkâr kâfirleri 'Sâhha' (kulakları sağır eden çığlık) günüyle tehdit ederek son bulunca, bu sure de o tehdidi tamamlayarak başladı. Böylece İmam Ahmed, Tirmizî, Taberânî ve diğerlerinin İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan, onun da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den güvenilir ravilerle rivayet ettiği; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Kıyamet gününü gözleriyle görüyormuş gibi bakmak isteyen kimse {إذا الشمس كورت} “Güneş dürüldüğü zaman” [Tekvîr: 1] suresini okusun» buyurduğu üzere, mülk ve melekût âleminden o günde vuku bulacak korkunç hadiseleri gözle görülürcesine tasvir etti. İnsanın duyulur şeylere takılıp kalma baskın özelliğinden dolayı zihinde canlandırılması daha yakın olduğu için görünen mülk âlemiyle başlayarak, insanı o dünyaya çeken her şeyden yüz çevirtmek, sebeplerine bağlanmaktan uzaklaşmaya ve onları umursamamaya teşvik etmek üzere dünyanın harap olacağını bildirerek şöyle buyurdu: {إذا الشمس} “Güneş [dürüldüğü zaman]”, yani göğün görünen en büyük ve duyu için en açık ayeti/delili olan güneş.
21830. Metin
ولما كان المهول مطلق تكويرها الدال على عظمة مكورها، بني للمفعول على طريقة كلام القادرين قوله: {كورت *} أي لفت بأيسر أمر من غير كلفة ما أصلاً، فأدخلت في العرش - كما قاله ابن عباس ﵄ فذهب ما كان ينبسط من نورها، من كورت العمامة - إذا لففتها فكان
Korku verici olan durum, onu dürenin azametine delalet eden mutlak dürülüşü olduğundan, kudret sahiplerinin kelamı üslubunca edilgen (meçhul) fiil ile: {كورت *} “dürüldüğü zaman” buyuruldu. Yani hiçbir zahmet ve külfet olmaksızın son derece kolay bir emirle dürüldü ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın dediği gibi Arş'a sokuldu; böylece yayılan ışığı yok oldu. [Bu ifade,] sarığı sardığın ve bir kısmının diğerinin üzerine gelip birbirini örttüğü zaman kullanılan 'سarığı dürdüm' (كورت العمامة) ve elbiseyi toplayıp kaldırdığın zaman kullanılan ifadeden gelir. Dolayısıyla dürülme (tekvîr); güneşin kaldırılmasından, yahut cehennem ehlinin -özellikle de ona tapanların- azabını artırmak için oraya atılmasından veya yörüngesinden fırlatılıp atılmasından kinayedir; nitekim 'ona mızrak saplayıp yere yıktı' (طعنه فكوره) denir ki, 'onu büküp toplu halde yere attı' demektir. Bu kök; güneş için döndürme, toplama ve kaldırma anlamlarını ifade eder. Bu fiile 'كورت' kelimesi delalet etmiştir; zira 'إذا' edatı şart manası taşıdığı için fiil talep eder. En büyük olanda tasarrufta bulunmak, ondan daha küçük olanlarda tasarrufta bulunmaya evleviyet yoluyla delalet ettiği için, bunun ardından özelden genele geçerek şöyle buyurdu: {وإذا النجوم} “Ve yıldızlar”, yani küçükleriyle büyükleriyle onların tamamı,
21831. Metin
بعضها على بعض وانطمس بعضها ببعض، والثوب - إذا جمعته فرفعته، فالتكوير كناية عن رفعها أو إلقائها في جهنم زيادة في عذاب أهلها ولا سيما عبدتها، أو ألقيت عن فلكها، من طعنه فكوره أي ألقاه مجتمعاً، والتركيب للإدارة والجمع والرفع للشمس، فعل دل عليه «كورت» لأن «إذا» تطلب الفعل لما فيها من معنى الشرط، ولما كان التأثير في الأعظم دالاًّ على التأثير فيما دونه بطريق الأولى، أتبع ذلك قوله معمماً بعد التخصيص: {وإذا النجوم} أي كلها صغارها وكبارها {انكدرت} أي انقضّت فتهاوت وتساقطت وتناثرت حتى كان ذلك كأنه بأنفسها من غير فعل فاعل في غاية الإسراع، أو أظلمت، من كدرت الماء فانكدر، قال ابن عباس ﵄: يكور الله الشمس والقمر والنجوم يوم القيامة - في البحر ثم يبعث عليها ريحاً دبوراً فتضرمها فتصير ناراً، وقال الكلبي وعطاء: تمطر السماء يومئذ نجوماً، لا يبقى نجم إلاّ وقع.
{انكدرت *} “dökülüp söndüğü zaman”, yani yerinden kopup düştüğü, döküldüğü ve saçıldığı zaman; öyle ki bu durum son derece hızlı bir şekilde, sanki bir failin fiili olmaksızın kendiliğinden oluyormuş gibi gerçekleşir; yahut suyu bulandırdığında kullanılan (كدرت الماء فانكدر) ifadesinden hareketle 'karardığı, ışığını yitirdiği zaman' demektir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: 'Allah kıyamet gününde güneşi, ayı ve yıldızları denizin içine dürer, sonra üzerlerine batı rüzgârı (debûr) gönderir de onları tutuşturur ve hepsi ateş kesilir.' Kelbî ve Atâ ise şöyle demiştir: 'O gün gökyüzü yıldız yağdırır, düşmedik hiçbir yıldız kalmaz.'
21832. Metin
ولما بدأ بأعلام السماء لأنها أشهر وأعم تخويفاً وإرهاباً، وذكر منها اثنين هما أشهر ما فيها وأعمها نفعاً، أتبعها أعلام الأرض فقال مكرراً للظرف لمزيد الاعتناء بالتهويل: {وإذا الجبال} أي التي هي في العالم السفلي كالنجوم في العالم العلوي، وهي أصلب ما في الأرض،
Korkutma ve dehşet verme bakımından daha meşhur ve daha genel olduğu için göklerin alametleriyle başlayıp bunlardan en meşhur ve faydası en genel olan ikisini zikredince, hemen ardından yerin alametlerini getirdi ve dehşeti vurgulamaya daha fazla özen göstermek için zarfı (şart edatını) tekrarlayarak şöyle buyurdu: {وإذا الجبال} “Ve dağlar”, yani alt âlemde gök âlemindeki yıldızlar gibi olan ve yeryüzünün en sert varlıkları bulunan [dağlar],
21833. Metin
ودل على عظمة القدرة بالبناء للمفعول فقال: {سيرت *} أي وقع تسييرها بوجه الأرض فصارت كأنها السحاب في السير والهباء في النثر لتستوي الأرض فتكون قاعاً صفصفاً لا عوج فيها، لأن ذلك اليوم لا يقبل العوج في شيء من الأشياء بوجه.
Kudretin azametine edilgen (meçhul) çatı ile delalet ederek şöyle buyurdu: {سيرت *} “yürütüldüğü zaman”, yani yeryüzünde yürütülüp sevk edildi ve yürüyüşte bulutlar, saçılmada ise toz zerreleri gibi oldu; ta ki yeryüzü dümdüz, hiçbir eğriliği bulunmayan bir düzlük haline gelsin. Çünkü o gün, hiçbir şeyde hiçbir şekilde eğriliği asla kabul etmez.
21834. Metin
ولما ذكر أعلام الجماد، أتبعه أعلام الحيوان النافع الذي هو أعز أموال العرب وأغلبها على وجه دل على عظم الهول فقال: {وإذا العشار} أي النوق التي أتى على حملها عشرة أشهر، جمع عشراء مثل نفساء، وهي أحب أموال العرب إليهم وأنفسها عندهم لأنها تجمع اللحم والظهر واللبن والوبر، «روي أن النبي ﷺ مر في أصحابه بعشار من النوق حفّل، فأعرض عنها وغض بصره فقيل له: يا رسول الله! هذا أنفس أموالنا، لم لا تنظر إليها؟ فقال: قد نهاني الله عن ذلك، ثم تلا {ولا تمدن عينيك إلى ما متعنا} [طه: ١٣١] الآية» ولا يزال ذلك اسمها حتى تضع لتمام السنة {عطلت *} أي تركت مهملة كأنه لا صاحب لها مع أنها أنفس أموالهم، فكانت إذا بلغت ذلك أحسنت إليها وأعزتها واشتد إقبالها عليها: وقالت: جاء خيرها من ولد ولبن، لأن الأمر، لاشتغال كل أحد بنفسه، أهول من أن يلتفت أحد إلى شيء وإن عز.
Cansız varlıkların alametlerini zikredince, dehşetin büyüklüğüne delalet edecek bir üslupla Arapların en değerli ve en yaygın malları olan faydalı hayvanların alametlerini peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وإذا العشار} “Ve gebe develer”, yani gebeliğinin üzerinden on ay geçmiş dişi develer. 'Uşerâ' (عشراء) kelimesinin çoğuludur, 'nüfesâ' (نفساء) kelimesi gibidir. Bunlar Arapların en sevdiği ve onlar katında en kıymetli mallarıdır; çünkü eti, biniti, sütü ve yünü kendisinde toplar. «Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ashabı ile birlikte memeleri süt dolu gebe develerin yanından geçti, onlardan yüz çevirip gözünü sakındı. Kendisine: 'Ey Allah'ın Resulü! Bu bizim en kıymetli malımızdır, ona neden bakmıyorsun?' denildi. Bunun üzerine: 'Allah beni bundan nehyetti' buyurdu ve sonra: {ولا تمدن عينيك إلى ما متعنا} “Kendilerini faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme” [Tâhâ: 131] ayetini okudu.» Bir yılı tamamlayıp doğuruncaya kadar bu isimle anılmaya devam eder. {عطلت *} “kendi haline terk edildiği zaman”, yani en kıymetli malları olmasına rağmen sanki sahibi yokmuş gibi başıboş bırakıldığı zaman. Oysa bu hayvanlar bu duruma ulaştığında ona iyi bakar, onu aziz tutar ve ona çok düşkün olurlardı ve 'yavrusundan ve sütünden hayrı geldi' derlerdi. Çünkü o günkü durum, herkesin kendi derdine düşmesi sebebiyle, ne kadar kıymetli olursa olsun kimsenin bir şeye dönüp bakamayacağı kadar dehşetlidir.
21835. Metin
ولما ذكر المقرعات الدالات على إرادة أمر عظيم، قرب ذلك
Büyük bir emrin murat edildiğine delalet eden sarsıcı hadiseleri zikredince, o hadiseyi yaklaştırdı
21836. Metin
الأمر بإفهام أنه الحشر، ودل على عمومه بذكر ما يظن إهماله فقال: {وإذا الوحوش} أي دواب البر التي لا تأنس بأحد التي يظن أنه لا عبرة بها ولا التفات إليها فما ظنك بغيرها {حشرت} أي بعثت وجمعت من كل أوب قهراً لإرادة العرض على الملك الأعظم والفصل فيما بينها في أنفسها حتى يقتص للجماء من القرناء وبينها وبين غيرها أيضاً حتى يسأل العصفور قاتله، لم قتله؟ قال قتادة: يحشر كل شيء للقصاص حتى الذباب - انتهى. ولا يستوحش الوحش من الناس ولا الناس من الوحوش من شدة الأهوال، وذلك أهول وأفزع وأخوف وأفظع، قال القشيري: ولا يبعد أن يكون ذلك بإيصال منافع إليها جوازاً لا وجوباً كما قاله أهل البدع - انتهى. وكل شيء في الدنيا يحضر في تلك الدار، فإذا وقع الفصل جعل الخبيث في جهنم زيادة في عذاب أهلها، والطيب في الجنة زيادة في نعيم أهلها.
Onun haşir (toplanma) olduğunu hissettirerek o hadiseyi zihinlere yaklaştırdı ve başıboş bırakılacağı zannedilen varlıkları anarak bunun genelliğine delalet edip şöyle buyurdu: {وإذا الوحوش} “Ve vahşi hayvanlar”, yani kimseye alışkın olmayan, hesaba katılmayacağı ve dönüp bakılmayacağı sanılan kara hayvanları; artık diğerlerini sen düşün, {حشرت *} “toplandığı zaman”, yani En Büyük Hükümran'a arz edilmek ve kendi aralarındaki hakların ayrılması -öyle ki boynuzsuz koyunun hakkı boynuzlu koyundan alınacaktır- ve diğer varlıklarla aralarındaki hakların görülmesi -öyle ki serçe bile kendisini öldürene 'beni niçin öldürdün?' diye soracaktır- kastıyla her bir taraftan zorla diriltilip bir araya getirildiği zaman. Katâde şöyle demiştir: 'Sinek dahi kısas için haşredilir.' Korkuların şiddetinden ne vahşi hayvanlar insanlardan ürker, ne de insanlar vahşi hayvanlardan kaçar; bu ise çok daha dehşetli, ürpertici, korkunç ve fecidir. Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Bidat ehlinin iddia ettiği gibi vacip olarak değil, caiz olarak bu hayvanlara menfaatler ulaştırılması da uzak bir ihtimal değildir.' Dünyadaki her şey o yurtta hazır bulunur; hüküm verilip ayrım yapıldığında ise kötü olanlar, cehennem ehlinin azabını artırmak için cehenneme, iyi ve temiz olanlar ise cennet ehlinin nimetini artırmak için cennete konulur.
21837. Metin
ولما أفهم هذا الحشر، ذكر ما يدل على ما ينال أهل الموقف من الشدائد من شدة الحر فقال: {وإذا البحار} أي على كثرتها {سجرت *} أي فجر بعضها إلى بعض حتى صارت بحراً واحداً وملئت حتى كان ما فيها أكثر منها وأحمئت حتى كان كالتنور التهاباً وتسعراً فكانت شراباً لأهل النار وعذاباً عليهم، ولا يكون هذا إلا وقد حصل
Bu toplanmayı bildirdikten sonra, mahşer ehline isabet edecek olan şiddetli sıcaktan kaynaklanan zorluklara delalet eden hususu zikrederek şöyle buyurdu: {وإذا البحار} “Ve denizler”, yani onca çokluğuna rağmen, {سجرت *} “kaynatılıp tutuşturulduğu zaman”, yani suları birbirine katılıp tek bir deniz haline getirildiği, içindekiler kendisinden daha çok olacak şekilde doldurulduğu ve alev alev yanan bir tandır gibi kızdırılıp tutuşturulduğu zaman. Böylece o denizler cehennem ehline bir içecek ve bir azap olur. Bu durum ancak
21838. Metin
من الحر ما يذيب الأكباد.
ciğerleri eritecek derecede bir sıcağın meydana gelmesiyle gerçekleşir.
21839. Metin
ولما ذكر من الآيات العلوية من عالم الملك اثنين ومن السفلية أربعة، فأفهم جميع الخلق أن الأمر في غاية الخطر فتشوفت النفوس إلى ما يفعل، قال ذاكراً لما أراد من عالم الغيب والملكوت، وهو أمور ستة على عدد ما مضى من عالم الملك والشهادة ترغيباً في الأعمال الصالحة والقرناء الصالحين لئلا يزوج بما يسوءه وابتدأ بما يناسب تكوير الشمس: {وإذا النفوس} أي من كل ذي نفس من الناس وغيرهم {زوجت *} أي قرنت بأبدانها وجمع كل من الخلق إلى ما كانت نفسه تألفه وتنزع إليه، فكانوا أصنافاً كما قال تعالى
Mülk âleminden göğe ait iki, yere ait dört alameti zikredip bütün mahlukata işin son derece tehlikeli olduğunu kavratınca ve nefisler ne yapılacağını görmeye can atınca; görünen mülk ve şahitlik âleminden geçenlerin sayısınca, kişiyi üzecek şeylerle eşleştirilmemesi adına salih amellere ve salih arkadaşlara rağbet ettirmek üzere gayb ve melekût âleminden murat ettiği altı hususu zikrederek söze başladı ve güneşin dürülmesine uygun olanla başlayıp şöyle buyurdu: {وإذا النفوس} “Ve nefisler”, yani insanlardan ve diğerlerinden can taşıyan her bir varlık, {زوجت *} “eşleştirildiği zaman”, yani bedenleriyle birleştirildiği ve her bir mahlukun, nefsinin alıştığı ve meylettiği şeylerle bir araya getirildiği zaman. Böylece Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda olduğu gibi sınıflara ayrılırlar:
21840. Metin
{احشروا الذين ظلموا وأزواجهم وما كانوا يعبدون من دون الله} [الصافات: ٢٢، ٢٣] والتفاف الأزواج كالتفاف الشمس حتى يذهب نورها.
{احشروا الذين ظلموا وأزواجهم وما كانوا يعبدون من دون الله} “Zulmedenleri, onların eşlerini (yandaşlarını) ve Allah'tan başka tapmakta oldukları şeyleri toplayın” [Sâffât: 22-23]. Eşlerin birbirine sarılıp toplanması, güneşin ışığı gidinceye kadar bükülüp sarılması gibidir.
21841. Metin
ولما صرح الأمر فكانت القلوب أحر من الجمر، ذكر ما هو المقصود الأعظم وهو السؤال على وجه يفهم العموم فقال: {وإذا الموءودة} أي ما دفن من الأولاد حياً بعد الولادة أو حصل تسبب في قتله قبل الولادة بدواء ونحوه، سميت موءودة لما يوضع عليها من التراب
İş açığa çıkıp kalpler kordan daha sıcak hale gelince, en büyük maksat olan hesaba çekilmeyi genelliği ifade edecek şekilde zikrederek şöyle buyurdu: {وإذا الموءودة} “Ve diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna”, yani doğumdan sonra diri diri gömülen yahut doğumdan önce ilaç ve benzeri şeylerle öldürülmesine sebep olunan çocuklara. Üzerine toprak konulduğu için 'mev'ûde' diye isimlendirilmiştir,
21842. Metin
فيثقلها فيقتلها «وأداً» مقلوب «آداً» إذا أثقل، وإلقاؤها في البئر المحفور لها قريب من انكدار النجوم وتساقطها. ولما كان هذا أهون القتل عندهم وكانوا يظنون أنه مما لا عبرة به، بين أنه معتنىً به وأنه لا بد من بعثها وجعلها بحيث تعقل وتجيب وإن كان نفخ الروح فيها في زمن يسير فقال: {سئلت *} أي وقع سؤالها عما يليق أن تسأل عنه، ثم قيل على طريق الاستئناف تخويفاً للوالدين: {بأي} أي بسبب أيّ {ذنب} يا أيها الجاهلون {قتلت *} أي استحقت به عندكم القتل وهي لم تباشر سوءاً لكونها لم تصل إلى حد التكليف، فما ظنك بمن هو فوقها وبمن هو جان، وسؤالها هو على وجه التبكيت لقاتلها، فإن العرب كانت تدفن البنات أحياء مخافة الإملاق أو لحوق العار بهن، ويقولون: نردها إلى الله هو أولى بها، فلا يرضون البنات لأنفسهم ويرضونها لخالقهم، وكان فيهم من يتكرم عن ذلك ومن يفدي الموءودات ويربيهن، وليس في الآية دليل على تعذيب أطفال الكفرة ولا عدمه، فإن الكافر الذي يستحق
Toprak onu ağırlaştırır ve öldürür. 'Ve'd' (وأد) kelimesi, ağırlaştırdı anlamındaki 'âde' (آد) kelimesinin harflerinin yer değiştirmesidir. Onun kazılan kuyuya atılması, yıldızların kararıp dökülmesine benzer. Bu fiil onların katında en önemsiz cinayet olduğundan ve hesaba katılmayacak bir şey olduğunu sandıklarından, bunun son derece önemsendiğini, çocuğun mutlaka diriltileceğini ve kısa bir süre ruh üflenmiş olsa bile akledip cevap verecek duruma getirileceğini açıklayarak şöyle buyurdu: {سئلت *} “sorulduğu zaman”, yani sorulması uygun olan şeyden sual edildiği zaman. Sonra anne babayı korkutmak amacıyla sözün akışı değiştirilerek şöyle denildi: {بأي} “Hangi”, yani hangi sebepten ötürü, {ذنب} “günahtan dolayı”, ey cahiller! {قتلت *} “öldürüldü?”, yani katınızda öldürülmeyi hak etti? Oysa o, mükellefiyet çağına ulaşmadığı için hiçbir kötülük işlememiştir. Durum böyleyken ondan üstün olanın ve bizzat suç işleyenin halini sen düşün! Ona sorulması, onu öldüreni azarlayıp susturmak (tebkit) içindir. Çünkü Araplar yoksulluk korkusuyla veya kendilerine utanç getirmesi endişesiyle kız çocuklarını diri diri gömerler ve: 'Onu Allah'a geri veriyoruz, O buna daha layıktır' derlerdi. Kız çocuklarını kendilerine layık görmezken, Yaratıcılarına layık görürlerdi. İçlerinde bu çirkin işten uzak duranlar ve diri diri gömülecek çocukların bedelini verip onları kurtararak büyütenler de vardı. Bu ayette kâfirlerin çocuklarına azap edilip edilmeyeceğine dair bir delil yoktur; zira ebedi cehennemi hak eden kâfir bile
21843. Metin
الخلود قد يكون مستأمناً فلا يحل قتله، والأطفال ما عملوا ما يستحقون به القتل، ويؤخذ من سؤال المؤدة تحريم الظلم لكل أحد وكف اليد واللسان عن كل إنسان.
bazen eman almış (müstemen) olabilir ve onu öldürmek helal olmaz. Çocuklar ise öldürülmeyi hak edecek hiçbir şey yapmamışlardır. Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulmasından; herkese zulmetmenin haram olduğu, her insandan elin ve dilin çekilmesi gerektiği hükmü çıkarılır.
21844. Metin
ولما دل هذا على عموم السؤال، ذكر ما ينشأ عنه مما يدل على النعيم أو النكال فقال: {وإذا الصحف} أي الأوراق التي كتبت فيها أعمال العباد {نشرت *} أي فرقت مفتحة تفتيحاً عظيماً على أربابها بأيسر أمر فتأتي السعيد في يمينه من تلقاء وجهه على وجه يكون فيه بشارة له، وتأتي الشقي من وراء ظهره وفي شماله بعد أن كانت طويت عند موته، ونشرها مثل تسيير الجبال وتطايرها، فمن اعتقد أن صحيفته ثابتة فترديه أو تنجيه لم يضع فيها إلا حسناً من قول أو عمل أو اعتقاد.
Bu durum sualin umumiliğine delalet edince, bundan doğacak olan ve nimete yahut cezaya delalet eden hususu zikrederek şöyle buyurdu: {وإذا الصحف} “Ve amel defterleri”, yani kulların amellerinin yazıldığı sahifeler, {نشرت *} “açıldığı zaman”, yani sahiplerinin üzerine en kolay bir emirle ardına kadar açılıp dağıtıldığı zaman. Bahtiyar kimseye müjde olacak şekilde önünden ve sağından gelir; bedbaht kimseye ise ölüm anında dürülmüşken arkasından ve solundan gelir. Amel defterlerinin açılması, dağların yürütülmesi ve savrulması gibidir. Defterinin sabit olduğunu, kendisini helak edeceğini yahut kurtaracağını kabul eden kimse, onun içine söz, amel veya inanç olarak güzel olandan başkasını koymaz.
21845. Metin
ولما ذكر ما يطلق وينشر، أتبعه ما يطوى ويحصر، ليبدو ما فوقه من العجائب وينظر، فقال: {وإذا السماء} أي هذا الجنس كله، أفرده لأنه يعلم بالقدرة على بعضه القدرة على الباقي {كشطت *} أي قلعت بقوة عظيمة وسرعة زائدة وأزيلت عن مكانها التي هي ساترة له محيطة به، أو عن الهواء المحيط بسطحها الذي هو كالروح لها كما يكشط الإهاب عما هو ساتر له ومحيط به مع شدة الالتزاق به لأن ذلك يوم الكشف والإظهار {فكشفنا عنك غطاءك} [ق: ٢٢] وكشطها
Açılıp yayılan şeyleri zikredince, üzerindeki harikalar görünüp temaşa edilsin diye dürülen ve toplanan şeyleri peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وإذا السماء} “Ve gökyüzü”, yani bu cinsin tamamı; tekil getirdi çünkü bir kısmına kadir olunduğunda diğerine de kadir olunacağı bilinir, {كشطت *} “sıyrılıp koparıldığı zaman”, yani büyük bir kuvvet ve aşırı bir süratle sökülüp alındığı, örttüğü ve kuşattığı mekânından yahut yüzeyini kuşatan ve onun canı gibi olan havadan giderildiği zaman. Nitekim derinin, sıkıca yapışık olmasına rağmen örttüğü ve kuşattığı şeyin üzerinden sıyrılıp yüzülmesi gibi sıyrılır. Çünkü o gün açığa çıkarma ve izhar günüdür: {فكشفنا عنك غطاءك} “İşte senden perdeni kaldırdık” [Kâf: 22]. Göğün sıyrılması,
21846. Metin
هو مثل انكشاف الناس عن العشار وتفرقهم عنها، فمن اعتقد زوالها أعرض عن ربط همته بشيء منها وناط أموره كلها بربها.
insanların gebe develeri bırakıp onlardan ayrılması ve dağılması gibidir. Onun zail olacağına inanan kimse, himmetini ondan herhangi bir şeye bağlamaktan yüz çevirir ve bütün işlerini onun Rabbine havale eder.
21847. Metin
ولما زالت الموانع ظهرت عجائب الصنائع التي هي غايات المطالب، ونهايات الرغائب والرهائب، فقال: {وإذا الجحيم} أي النار الشديدة التأجج والتي بعضها فوق بعض والعظيمة في مهواة عميقة {سعرت *} أي أوقدت إيقاداً شديداً بأيسر أمر وقربت من الكافرين بغاية السرعة، فكان الأمر في غاية العسر، وذلك قريب من نتيجة ما يحصل من الهول من حشر الوحوش.
Engeller ortadan kalkınca, taleplerin gayesi, arzuların ve korkuların son noktası olan sanat harikaları açığa çıktı ve şöyle buyurdu: {وإذا الجحيم} “Ve cehennem”, yani alevlenmesi son derece şiddetli, kat kat ve derin bir uçurumda bulunan büyük ateş, {سعرت *} “kızıştırıldığı zaman”, yani en kolay bir emirle son derece şiddetli bir şekilde tutuşturulduğu ve kâfirlere son derece hızlı bir şekilde yaklaştırıldığı zaman. Böylece durum alabildiğine zorlaştı; bu da vahşi hayvanların toplanmasından hasıl olan dehşetin neticesine yakındır.
21848. Metin
ولما ذكر دار الأعداء البعداء ترهيباً، أتبعه دار المقربين السعداء ترغيباً، فقال: {وإذا الجنة} أي البستان ذو الأشجار الملتفة والرياض المعجبة {أزلفت *} أي قربت من المؤمنين ونعمت ببرد العيش وطيب المستقر، ودرجت درجاتها وهيئت، وملئت حياضها ومصانعها، وزينت صحافها ونظفت أرضها وطهرت عن كل ما يشين، وحسنت رياضها بكل ما يزين، من قول أهل اللغة، الزلف - محركة: القربة والدرجة والحياض الممتلئة والزلفة: المصنعة الممتلئة والصحفة والأرض المنكوسة، والزلف - بالكسر. الروضة، ومعنى هذا ضد سجر البحار، فالآية من الاحتباك: ذكر التسعير أولاً دال على ضده في الجنة ثانياً،
Uzak düşmanların yurdunu korkutmak için zikredince, rağbet ettirmek için yakın bahtiyarların yurdunu peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وإذا الجنة} “Ve cennet”, yani sarmaş dolaş ağaçları ve hayranlık uyandıran bahçeleri olan bahçe, {أزلفت *} “yaklaştırıldığı zaman”, yani müminlere yaklaştırıldığı, serin bir hayat ve güzel bir karargâhla nimetlendirildiği, derecelerinin dizilip hazırlandığı, havuzlarının ve sarnıçlarının doldurulduğu, tabaklarının süslendiği, toprağının temizlenip her türlü çirkinlikten arındırıldığı ve bahçelerinin her süsle güzelleştirildiği zaman. Dil ehlinin beyanına göre 'zelef' (الزلف - harekeli olarak): Yakınlık, derece ve dolu havuzlar demektir; 'zülfe' (الزلفة): İçi dolu su deposu, çanak/tabak ve sürülmüş topraktır; 'zilf' (الزلف - kesre ile) ise bahçedir. Bu anlam denizlerin kaynatılmasının zıddıdır; dolayısıyla ayette ihtibâk sanatı vardır: İlk olarak kızıştırmanın zikredilmesi, ikinci olarak cennetteki zıddına delalet eder;
21849. Metin
وذكر التقريب ثانياً دال على مثله أولاً.
ikinci olarak yaklaştırmanın zikredilmesi de ilkinde benzerine delalet eder.
21850. Metin
ولما كانت هذه الأشياء لهولها موجبة لاجتماع الهم وصرف الفكر عما يشغله من زينة أو لهو أو لعب أو سهو، فكان موجباً للعلم بما يرجى نعيماً أو يوجب جحيماً، وكان ذلك موجباً لتشوف السامع إلى ما يكون، قال تعالى كاشفاً تلك النعمة بالعامل في «إذا» وما عطف عليها: {علمت نفس} أي كل واحدة من النفوس، فالتنكير فيه مثله في «ثمرة خير من جرادة» ودلالة هذا السياق المهول على ذلك يوجب اليقين فيه {ما} أي كل شيء {أحضرت *} أي عملت وأوجدت، فكان أهلاً للحضور، وكان عمله لها سبباً لإحضار القدير إياه لها في ذلك اليوم محفوظاً لم يغب عنه منها ذرة من خيره وشره، فلأجل ذلك كان لكل امرىء شأن يعنيه، فإنه لا بد أن يكون في أعماله ما لا يرضيه وما يستصغره عن حضرة العلي الكبير، فمن اعتقد ذلك رغب في أن لا يحضر إلا ما يسره، ورهب في إحضار ما يسوءه فيضره، وجميع هذه الأشياء الاثني عشر المعدودة المذكورة في حيز «إذا» في الآخرة بعد النفخة الثانية على ما تقدم في الحاقة أنه الظاهر، وأنه رواية عن ابن عباس ﵄، لأن التهويل بعد القيام أنسب، وأدخل في الحكمة وأغرب.
Bu şeyler dehşetinden ötürü bütün gayreti toplamayı; zinet, eğlence, oyun veya gaflet gibi insanı meşgul eden şeylerden düşünceyi çevirmeyi gerektirdiğinden ve böylece umulan bir nimeti veya cehennemi gerektiren şeyi bilmeyi zorunlu kıldığından, bu durum da dinleyicinin ne olacağını görmeye can atmasına yol açtığından; Allah Teâlâ 'إذا' edatının ve ona atfedilenlerin amili (cevabı) ile o nimeti açığa çıkararak şöyle buyurdu: {علمت نفس} “Her nefis bilecektir”, yani nefislerin her biri. Buradaki belirsizlik (tenkîr), 'bir meyve bir çekirgeden hayırlıdır' sözündeki gibidir. Bu dehşetli bağlamın buna delaleti, onda kesin bir bilgiyi (yakîn) gerektirir. {ما} “ne”, yani her şeyi, {أحضرت *} “hazırladığını”, yani işlediği, var ettiği ve huzura getirilmeye layık olan şeyleri. Kulun ameli, Kadîr olan Allah'ın o ameli o günde onun için hiçbir zerresi -hayır ve şerrinden- kaybolmaksızın korunmuş olarak huzura getirmesine sebep olmuştur. İşte bundan dolayı her insanın kendine yetecek bir derdi olacaktır; zira amelleri arasında mutlaka kendisini hoşnut etmeyecek ve Yüce ve Büyük olanın huzurunda küçük düşürecek şeyler bulunacaktır. Buna inanan kimse, kendisini sevindirecek olandan başkasını hazır etmemeye rağbet eder ve kendisini üzecek ve zarar verecek olanı getirmekten sakınır. 'إذا' kapsamında zikredilen bu on iki hususun tamamı, Hâkka suresinde zahir olduğu ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiği üzere, ikinci sura üflenişten sonra ahirettedir; zira dirilişten sonraki korkutma daha münasip, hikmete daha uygun ve daha tesirlidir.
21851. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما قال سبحانه {فإذا جاءت الصاخة يوم يفر المرء من أخيه} [عبس: ٣٣ - ٣٤] الآيات إلى آخر السورة، كان مظنة لاستفهام السائل عن الوقوع متى يكون؟ فقال تعالى: {إذا الشمس كورت} [التكوير: ١] ووقوع تكوير الشمس وانكدار النجوم وتسيير الجبال وتعطيل العشار كل ذلك متقدم على فرار المرء من أخيه وأمه وأبيه - إلى ما ذكر إلى آخر السورة لاتصال ما ذكر في مطلع سورة التكوير بقيام الساعة، فيصح أن يكون أمارة للأول وعلماً عليه - انتهى.
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Sübhânehu [ve Teâlâ], sûrenin sonuna kadar {فإذا جاءت الصاخة يوم يفر المرء من أخيه} “O kulakları sağır eden ses geldiği gün, kişi kardeşinden kaçar” [Abese 33-34] ayetlerini buyurunca, bu durum, soran kimsenin 'Vuku bulma ne zaman olacak?' diye sormasının muhtemel olduğu bir zemin oluşturdu. Bunun üzerine Teâlâ {إذا الشمس كورت} “Güneş dürüldüğü zaman” [Tekvîr 1] buyurdu. Güneşin dürülmesi, yıldızların dökülüp sönmesi, dağların yürütülmesi ve gebe develerin başıboş bırakılması hadiseleri; Tekvîr sûresinin başında zikredilenlerin kıyametin kopmasıyla doğrudan irtibatlı olması sebebiyle, kişinin kardeşinden, annesinden ve babasından kaçmasından -sûrenin sonuna kadar zikredilenlere varıncaya dek- daha öncedir. Dolayısıyla bunun, ilki için bir işaret ve bir alamet olması sahih olur. -[İktibas] bitti.-
21853. Metin
ولما كان السياق للترهيب، وكان الأليق بآخر عبس أن يكون للكفرة، وكان أعظم ما يحضره الكفرة من أعمالهم بعد الشرك التكذيب بالحق، وأعظمه التكذيب بالقرآن، وذلك التكذيب هو الذي جمع الخزي كله للمكذب به في قوله {قتل الإنسان ما أكفره} [عبس: ١٧] الذي السياق كله له، وإنما استحق المكذب به ذلك لأن التكذيب به يوقع في كل حرج مع أنه لا شيء أظهر منه في أنه كلام الله لما له من الرونق والجمع للحكم والأحكام والمعارف التي لا يقدر على جمعها على ذلك الوجه وترتيبها ذلك الترتيب إلا الله، ثم وراء ذلك كله أنه معجز، سبب عن هذا التهديد قوله مقسماً بما دل على عظيم قدر المقسم عليه بترك الإقسام بأشياء هي من الإجلال والإعظام في أسنى مقام: {فلا أقسم} أي لأجل حقية القرآن لأن الأمر فيه غنىً عن قسم لشدة ظهوره وانتشار نوره، ولذلك أشار إلى عيوب تلحق هذه
Sözün akışı korkutma için olduğundan, Abese suresinin sonunun kâfirlere ait olması daha uygun düştüğünden, kâfirlerin şirkten sonra amellerinden hazır edecekleri en büyük şeyin hakkı yalanlamak ve bunun da en büyüğünün Kur'an'ı yalanlamak olmasından; ve bütün sözün kendisi için sevk edildiği {قتل الإنسان ما أكفره} “Canı çıksın o insanın, ne nankördür o!” [Abese: 17] ayetinde onu yalanlayan kimse için bütün rezilliği toplayan şeyin işte bu yalanlama olmasından dolayı -ki onu yalanlayan kimse bunu hak etmiştir; zira Kur'an'ı yalanlamak insanı her türlü sıkıntıya sokar, oysa sahip olduğu parlaklık, hikmetleri, hükümleri ve marifetleri kendisinde toplaması bakımından onun Allah'ın kelamı olduğu hususunda kendisinden daha açık hiçbir şey yoktur; çünkü bunları bu şekilde toplamaya ve bu tertip üzere dizmeye Allah'tan başkası güç yetiremez, ayrıca bütün bunların ötesinde o bir mucizedir- bu tehdidin ardından, yüceltme ve tazimde en üstün makamda bulunan şeylere yemin etmeyi terk ederek yemin edilen şeyin kadrinin büyüklüğüne delalet eden bir üslupla yemin edip şöyle buyurdu: {فلا أقسم} “Hayır, yemin ederim”, yani Kur'an'ın hakikati adına; çünkü meselenin son derece açık olması ve nurunun yayılması sebebiyle yemine dahi ihtiyacı yoktur. Bundan dolayı zikrettiği bu
21854. Metin
الأشياء التي ذكرها والقرآن منزه عن كل شائبة نقص، لأنه كلام الملك الأعلى فقال: {بالخنس *} أي الكواكب التي يتأخر طلوعها عن طولع الشمس فتغيب في النهار لغلبة ضياء الشمس لها، وهي النجوم ذوات الأنواء التي كانوا يعظمونها بنسبة الأمطار والرحمة - التي ينزلها الله - إليها، قالوا: وهي القمر فعطارد فالزهرة فالشمس فالمريخ فالمشتري فزحل وقد نظمها بعضهم متدلياً فقال:
şeylere arız olan kusurlara işaret etmiştir; Kur'an ise her türlü noksanlık şaibesinden münezzehtir, çünkü o En Yüce Hükümran'ın kelamıdır. Şöyle buyurdu: {بالخنس *} “Geri dönüp sinenlere”, yani doğuşları güneşin doğuşundan geri kalan ve güneşin ışığının onlara galip gelmesi sebebiyle gündüzün kaybolan yıldızlara. Bunlar, Allah'ın indirdiği yağmurları ve rahmeti kendilerine nispet ederek tazim ettikleri 'envâ' (yağmur getirdiğine inanılan) yıldızlarıdır. Âlimler şöyle demiştir: Onlar Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn'dür. Bazıları bunları yukarıdan aşağıya doğru nazmederek şöyle demiştir:
21855. Metin
زحل اشترى مريخه من شمسه ... فتزهرت لعطارد أقمار
Zuhal (Satürn) satın aldı Merih'ini kendi Güneş'inden ... Zühreleşti (Venüs gibi parladı) Utarid (Merkür) için aylar.
21856. Metin
ثم أبدل منها أعظمها فقال: {الجوار الكنس *} أي السيارة التي تختفي وتغيب بالنهار تحت ضوء الشمس، من كنس الوحش - إذا دخل كناسه وهو بيته المتخذ من أغصان الشجر، وقال الرازي: يكنس ويستتر العلوي منها بالسفلي عند القرانات كما تستتر الظباء في الكناس، وقال قتادة: تسير بالليل وتخنس بالنهار فتخفى ولا ترى، وروي ذلك أيضاً عن علي رضي الله تعالى عنه، قال البغوي: وأصل الخنوس الرجوع
Sonra onlardan en büyüklerini bedel getirerek şöyle buyurdu: {الجوار الكنس *} “Akıp giderek yuvasına giren [yıldızlara]”, yani gündüzleyin güneş ışığının altında gizlenip kaybolan seyyar yıldızlara. [Bu kelime,] yabani hayvanın ağaç dallarından yapılmış yuvasına girdiği zaman kullanılan (كنس الوحش) ifadesinden gelir. Râzî şöyle demiştir: 'Gezegenlerin kavuşum anlarında yukarıda olanı, ceylanların yuvalarına gizlenmesi gibi aşağıda olanı ile gizlenir ve örtünür.' Katâde şöyle demiştir: 'Geceleyin akıp giderler, gündüzleyin ise sinip gizlenirler, görünmezler.' Bu rivayet Ali radıyallâhu anh'tan da nakledilmiştir. Begavî şöyle demiştir: 'Hunûs (الخنوس) kelimesinin aslı geriye dönmektir,
21857. Metin
إلى وراء والكنوس أن تأوي إلى مكانسها. وقال القشيري: إن ذلك غروبها، وإنما نفى الإقسام بها لأنها وإن كانت عظيمة في أنفسها بما ناط بها سبحانه من المصالح وأنتم تعظمونها وتغلون فيها لأن فيها نقائص الغيبوبة وانبهار النور، والقرآن المقسم لأجله منزه عن ذلك، بل هو الغالب على كل ما سواه من الكلام غلبة هي أعظم من غلبة ضياء الشمس لنور ما سواها من الكواكب، فلذلك لا يليق أن يقسم بها لأجله.
künûs (الكنوس) ise yuvalarına çekilmeleridir.' Kuşeyrî ise bunun onların batışı olduğunu söylemiştir. Onlara yemini nefyetmesi (yemin etmemesi); her ne kadar Allah'ın kendilerine bağladığı maslahatlar sebebiyle kendi içlerinde büyük olsalar ve siz onları yüceltip haklarında aşırıya kaçsanız da, onların batma ve ışıklarının sönmesi gibi noksanlıklara sahip olmasındandır. Uğruna yemin edilen Kur'an ise bundan münezzehtir; bilakis o, kendisi dışındaki bütün kelamlara, güneş ışığının diğer yıldızların ışığına galebesinden çok daha büyük bir galebeyle galiptir. Bu sebeple onun [kadrini ispat] için bunlara yemin edilmesi layık olmaz.
21858. Metin
ولما ذكر غيابها ففهم منه محله وهو النهار، ذكر محل ظهورها فأفهم الظهور فقال: {والّيل} أي الذي هو محل ظهور النجوم وزوال خنوسها وذهاب كنوسها {إذا عسعس *} أي أقبل ظلامه، واعتكر سواده وقتامه، فظهرت الكواكب زهراً منثوراً في بيداء تلك الغياهب، فإن فيه نقصاناً بالظلام وغير ذلك من الأحكام، وقيل: معناه أدبر، وقيل: أظلم، وقيل: انتصف، وقيل: انقضى، وسعسع بمعناه فهو ما لا يستحيل بالانعكاس، والآية من الاحتباك: ذكر خنوس الكواكب وكنوسها أولاً يفهم ظهورها ثانياً، وذكر الليل ثانياً يفهم حذف النهار أولاً.
Onların kayboluşunu zikredip bundan kaybolma mekânı olan gündüz anlaşılınca, ortaya çıkış mekânını zikrederek zuhur etmeyi hissettirdi ve şöyle buyurdu: {والّيل} “Ve geceye”, yani yıldızların ortaya çıkma, sinmelerinin zail olma ve yuvalarından çıkma vakti olan geceye, {إذا عسعس *} “karardığı zaman”, yani karanlığı yöneldiği, siyahlığı ve tozu koyulaştığı, böylece yıldızların o karanlık çöllerinde saçılmış çiçekler gibi ortaya çıktığı zaman. Zira gecede karanlık ve diğer hükümlerle bir noksanlık vardır. Bir görüşe göre: 'Dönüp gittiği zaman', bir görüşe göre: 'Karardığı zaman', bir görüşe göre: 'Yarısı geçtiği zaman', bir görüşe göre ise: 'Sona erdiği zaman' demektir. 'A'sese' (سعسع) kelimesi de onun anlamındadır; bu, harfleri tersten okunduğunda anlamı değişmeyen kelimelerdendir. Ayette ihtibâk sanatı vardır: İlk olarak yıldızların sinmesi ve yuvalarına girmesinin zikredilmesi, ikinci olarak ortaya çıkışlarını hissettirir; ikinci olarak gecenin zikredilmesi de ilkinde gündüzün hazfedildiğini hissettirir.
21859. Metin
ولما كان ربما ظن ظان أن ما نقص بالظلام عن صلاحية الإقسام يتأهل ذلك بزواله، قال نافياً لذلك: {والصبح} أي الذي هو أعدل أوقات النهار {إذا تنفس *} أي أضاء وأقبل روحه ونسيمه، وأنسه ونعيمه، واتسع نوره، وانفرج به عن الليل ديجوره، وذلك بعد إقبال الليل ثم إدباره أي لا أقسم به لأنه وإن كان ذا نور ونعمة وحبور وبهجة وسرور فإن ذلك يتضاءل عن نور القرآن، وما فيه من النعيم والرضوان، «وأين الثريا من يد المتناول» على أن تنفسه بالبرد واللطافة تنسخه الشمس بالحر والكثافة، وتنفس القرآن بنفحات القدس ونعيم المواعظ والأنس لا ينسخه شيء.
Bir kimsenin, karanlık sebebiyle yemin edilmeye elverişsiz olan şeyin karanlığın gitmesiyle bu vasfı kazanacağını zannedebileceği ihtimaline binaen, bunu nefyederek şöyle buyurdu: {والصبح} “Ve sabaha”, yani gündüzün en dengeli vakti olan sabaha, {إذا تنفس *} “ağardığı zaman”, yani aydınlandığı, ferahlığı ve esintisi, ünsiyeti ve nimeti yöneldiği, ışığı genişlediği ve onunla gecenin zifiri karanlığı açıldığı zaman. Bu durum gecenin gelip ardından çekilmesinden sonradır. Yani ona da yemin etmem; zira her ne kadar aydınlık, nimet, sevinç, güzellik ve neşe sahibi olsa da bu durum, Kur'an'ın nuru ile onda bulunan nimet ve rızanın yanında pek sönük kalır. 'Süreyya yıldızı nerede, ona el uzatanın eli nerede!' Kaldı ki sabahın serinlik ve letafetle nefes almasını güneş sıcaklık ve yoğunlukla nesheder; Kur'an'ın kudsiyet esintileriyle, vaaz ve ünsiyet nimetleriyle nefes almasını ise hiçbir şey neshedemez.
21860. Metin
ولما بين أن هذه الأشياء - التي لولاها لما طاب لهم عيش ولا تهنؤوا بحياة، وهي من الفضل بحيث لا يعلمه إلا خالقها - تصغر عن أن يقسم بها على شيء من فضائل القرآن لما له من عظيم الشأن الذي لا يطيق التعبير عنه البيان، ويتضاءل دونه اللسان، قال مجيباً لذلك إخباراً عما هو محقق في نفسه الأمر أعظم من تحقق هذه الأشياء المقسم بها، هادٍ إلى مصالح الدارين أكثر من هدايتها، مبيناً للسفيرين به الملكي والبشري عليهما الصلاة والسلام والتحية والإكرام مؤكداً لما يستحقه السياق كما يستحقه مع ما لهم من الإنكار تنبيهاً على ضعف عقولهم
Onlar olmasaydı kendilerine hayatın tatlı gelmeyeceği, hayatın tadını çıkaramayacakları ve yaratıcısından başkasının bilemeyeceği bir fazilete sahip olan bu varlıkların; beyanın ifade etmekten aciz kaldığı ve dillerin karşısında yetersiz kaldığı Kur'an'ın yüce şanına dair faziletlerinden herhangi birine yemin edilmekten küçük kaldığını açıklayınca; işin hakikatinde varlığı bu yemin edilen varlıkların varlığından çok daha kesin olan ve iki cihanın maslahatlarına onların rehberliğinden daha çok ileten hakikati haber vererek buna cevap verdi. Onu getiren melek ve beşer iki elçiyi -ikisine de salât, selam, tahiyyet ve ikram olsun- açıklayarak, inkârlarına rağmen akıllarının zayıflığına
21861. Metin
وعظيم سفههم بعد أن أقسم بثلاثة أقسام، فإن نفي الإقسام بها بما ذكر من نقائصها - كالإقسام - بها مع بيان أن المقسم عليه أعظم منها بما لا يقايس: {إنه} أي هذا الذكر الذي تقدم في عبس بعض ما يستحق من الأوصاف الجميلة والنعوت الجليلة {لقول رسول} وهو جبريل ﵊ نحن أرسلناه به إلى خير خلقنا وجعلناه بريداً بيننا وبينه لاقتضاء الحكمة ذلك، وهي أن يكون خلاصة الخلق ذا جهتين: واحدة ملكية يتلقى بها من الملائكة ﵈ لكون غيره من البشر لا يطيق ذلك، وأخرى بشرية يتلقى بها من المبعوث إليهم، ومن المعلوم أن الرسول إنما وظيفته تبليغ ما أرسل به فهو سفير محض، والذي أوحاه وإن كان قوله لكونه نطق به وبلغه من غير مشاركة شيطان ولا غيره هو قول الله من غير شك لكونه معبراً عن الصفة القديمة النفسية، ولو كان قول الرسول مستقلاً به لما كان لوصفه بالرسالة مدخل فما كانت البلاغة تقتضي ذكره بالوصف.
ve beyinsizliklerinin büyüklüğüne dikkat çekmek üzere, sözün akışının hak ettiği şekilde tekit ederek üç yemin getirdikten sonra şöyle buyurdu; zira kusurlarını zikrederek onlara yemini nefyetmek, üzerine yemin edilen şeyin kıyaslanamayacak derecede onlardan daha yüce olduğunu açıklamakla birlikte yemin hükmündedir: {إنه} “Şüphesiz o”, yani Abese suresinde hak ettiği güzel vasıfların ve yüce niteliklerin bir kısmı geçen bu zikir/Kur'an, {لقول رسول} “şerefli bir elçinin sözüdür”, o da Cebrail aleyhisselâm'dır. Hikmet öyle gerektirdiği için biz onu yaratılmışların en hayırlısına Kur'an ile gönderdik ve bizimle onun arasında bir elçi kıldık. Bu hikmet; mahlukatın en seçkininin iki ciheti bulunmasıdır: Biri, diğer insanlar buna güç yetiremediği için meleklerden aleyhimüsselâm vahyi aldığı meleki cihet; diğeri ise kendilerine gönderildiği kimselerle buluştuğu beşerî cihettir. Malumdur ki elçinin vazifesi ancak kendisine gönderilen şeyi tebliğ etmektir; dolayısıyla o sırf bir vasıtadır. Vahyettiği şey, şeytanın yahut başkasının ortaklığı olmaksızın bizzat telaffuz edip tebliğ etmesi bakımından onun sözü olsa da, kadim ve zatî sıfatı ifade etmesi bakımından şüphesiz Allah'ın kelamıdır. Şayet elçinin müstakil bir sözü olsaydı, elçilikle nitelendirilmesinin bir yeri olmaz ve belağat onu bu vasıfla anmayı gerektirmezdi.
21862. Metin
ولما بين بوصف الرسالة أنه ليس بقوله إلا لكونه مرسلاً به ومبلغاً له، وأنه في الحقيقة قول من أرسله، وصفه بما أفهمه الوصف مما يوجب حفظه من غير تحريف ما ولا تغيير أصلاً بوجه من الوجوه،
Elçilik vasfıyla, onun sadece gönderilmiş ve tebliğ edici olması hasebiyle bir söz olduğunu ve gerçekte onu gönderenin sözü bulunduğunu açıklayınca; hiçbir tahrif ve hiçbir şekilde bir değişiklik olmaksızın onun korunmasını gerektiren bu vasfın hissettirdiği niteliklerle onu vasıfladı,
21863. Metin
وذلك ببيان منزلته عند الله ووجاهته وبيان قدره ونفوذ كلمته فقال: {كريم *} أي انتفت عنه وجوه المذام كلها وثبتت له وجوه المحامد كلها، فهو جواد شريف النفس ظاهر عليه معالي الأخلاق بريء من أن يلم شيء من اللوم بساحته، فلذلك هو يفيض الخيرات بإذن ربه على من أمر به العالمين، فيؤدي ما أرسل به كما هو لقيامه بالرسالة قيام الكرام فلم يغير فيها شيئاً أصلاً ولا فرط حتى يمكن غيره أن يحرف أو يغير، والكرم اجتماع كمالات الشيء اللائقة به.
Bunu da Allah katındaki derecesini, itibarını, kadrini ve sözünün geçerliliğini açıklayarak yaptı ve şöyle buyurdu: {كريم *} “şerefli [bir elçinin]”, yani kendisinden bütün yergi cihetleri nefyedilmiş ve bütün övgü cihetleri kendisinde sabit olmuştur. O cömerttir, şerefli nefis sahibidir, üzerinde üstün ahlak zahirdir, makamına herhangi bir kınamanın ilişmesinden uzaktır. Bu sebeple o, Rabbinin izniyle âlemlerden emrolunduğu kimselerin üzerine hayırları akıtır; elçiliği kerim kimselerin ifası gibi yerine getirdiği için kendisine gönderilen şeyi olduğu gibi tebliğ eder, onda asla hiçbir şeyi değiştirmez ve başkasının tahrif veya tebdil etmesine imkân verecek hiçbir gevşeklik göstermez. Kerem; bir şeyin kendisine layık olan kemalatı kendisinde toplamasıdır.
21864. Metin
ولما اقتضى هذا القوة، صرح به تأكيداً فقال: {ذي قوة} أي على ضبط ما أرسل به بنفسه وعلى المدافعة للغير عن أن يدخل فيه شيئاً من نقص، وأكد القوة بقوله: {عند ذي العرش} أي الملك الأعلى المحيط عرشه بجميع الأكوان الذي لا عندية في الحقيقة إلا له {مكين *} أي بالغ المكنة عنده عظيم المنزلة جداً بليغ فيها فهو بحيث لا يتأتى منه تفريط ما في إبلاغ شيء مما أرسل به لأنه لا يغيره الأحوال ولا يعمل فيه تضاد الشهوات، لأنه لا شهوة له إلاّ ما يأمر به مرسله ﷾.
Bu durum kuvveti gerektirdiğinden, tekit amacıyla bunu açıkça ifade edip şöyle buyurdu: {ذي قوة} “Güçlü”, yani bizzat kendisine gönderilen şeyi zapt etmeye ve başkasının ona herhangi bir noksanlık sokmasını engellemeye muktedirdir. Bu gücü şu buyruğu ile tekit etti: {عند ذي العرش} “Arş'ın sahibinin katında”, yani Arş'ı bütün varlıkları kuşatan ve gerçekte katında olma (indiyyet) vasfı yalnızca kendisine ait olan En Yüce Hükümran'ın katında, {مكين *} “itibarlı [bir elçinin]”, yani O'nun katında konumu son derece sağlam, mertebesi pek yücedir ve bu makamda pek kâmildir; öyle ki kendisine gönderilen şeylerin herhangi birini tebliğde hiçbir kusur göstermesi düşünülemez. Zira durumlar onu değiştirmez ve zıt arzular onda tesir etmez; çünkü onun, kendisini gönderen [Allah'ın] azze ve celle emrettiği şeyden başka hiçbir arzusu yoktur.
21865. Metin
ولما كان المتمكن في نفسه قد لا يكون له أعوان، قال: {مطاع ثم} أي في الملأ الأعلى فهم ﵈ أطوع شيء له، قال الحسن: فرض الله على أهل السماوات طاعة جبريل ﵊ كما فرض على أهل الأرض طاعة محمد ﷺ. ولما كان ذلك يقتضي الأمانة، صرح بها فقال: {أمين *} أي بليغ الأمانة فهو مصدق القول مقبول الأمر موثوق به في أمر الرسالة وإفاضة العلوم على القلوب روحاني مطهر جوهراً وفعلاً وحالاً، ومن كان بهذه الصفات العظيمة كان بحيث لا يأتي إلاّ في أمر مهم جداً لأن الملوك لا يرسلون خواصهم إلا في مثل ذلك، ولذلك ائتمنه الله تعالى على رسالته.
Kendi zatında güçlü ve itibarlı olan kimsenin bazen yardımcıları bulunmayabileceğinden şöyle buyurdu: {مطاع ثم} “Orada kendisine itaat edilen”, yani Mele-i Âlâ'da; melekler aleyhimüsselâm ona son derece itaatkârdır. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: 'Allah yeryüzü halkına Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e itaati farz kıldığı gibi, gök ehline de Cebrail aleyhisselâm'a itaati farz kılmıştır.' Bu durum güvenilirliği gerektirdiğinden, bunu açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {أمين *} “güvenilir [bir elçinin]”, yani güvenilirliği son derece üstündür; sözü tasdik edilir, emri kabul görür, elçilik hususunda ve kalplere ilimleri akıtmada itimat edilir; cevheri, fiili ve haliyle tertemiz bir ruhanîdir. Bu yüce sıfatlara sahip olan kimse, ancak çok mühim bir iş için gelir; çünkü hükümdarlar seçkin elçilerini ancak böylesi mühim işlerde gönderirler. İşte bu sebeple Allah Teâlâ onu elçiliğine emin kılmıştır.
21866. Metin
ولما وصفه السفير الملكي وهو جبريل ﵊ بهذه الصفات الخمس التي أزالت عن القرآن كل لبس، وكان وصفه بها إنما هو لأجل إثبات شرف الرسول البشري الذي هو بين الحق وعامة الخلق، وهو النبي ﷺ بأن ما يقوله كلام الله حقاً، وكانوا يصفونه بما هو في غاية النزاهة عنه وهم يعلمون ذلك، أبطله مبكتاً لهم بالكذب وموبخاً بالبلادة بقوله زيادة في شرفه حيث كان هو المدافع عنه: {وما صاحبكم} أي الذي طالت صحبته لكم وأنتم تعلمون أنه
Meleki elçi olan Cebrail aleyhisselâm'ı, Kur'an'dan her türlü şüpheyi gideren bu beş sıfatla vasıflayınca; ve onu bunlarla vasıflaması ancak Hak ile bütün mahlukat arasında elçi olan beşerî elçinin -yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in- şerefini ve söylediği şeyin gerçekten Allah'ın kelamı olduğunu ispat etmek için olunca; müşrikler de kendilerinin bildiği üzere Peygamber'i son derece uzak olduğu şeylerle nitelendirdiklerinden, onun şerefini artıracak şekilde, bizzat onu savunan olarak yalanlarını yüzlerine vurup anlayışsızlıklarını kınayarak şöyle buyurdu: {وما صاحبكم} “Ve arkadaşınız değildir”, yani uzun zamandır arkadaşlık ettiği ve sizin de
21867. Metin
في غاية الكمال حتى أنه ليس له وصف عندكم إلا الأمين، وأعرق في النفي فقال: {بمجنون *} أي كما تبتهونه به من غير استحياء من الكذب الظاهر مع ظهور التناقض فعل ألأم اللئام، بل جاء بالحق وصدق المرسلين، فما القرآن الذي يتلوه عليكم قول مجنون ولا قول متوسط في العقل بل قول أعقل العقلاء وأكمل الكملاء، وهذا النفي المؤكد ثابت له دائماً على سبيل الاستغراق لكل زمان - هذا ما دل عليه الكلام لا ما قال الزمخشري أنه يدل على أفضلية جبريل ﵇ على النبي ﷺ وعلى بقية الملائكة، فإنه ما سيق لذلك ولا هو والله مما يرضي جبريل ﵇، قال الأصبهاني هنا: هذا يدل على فضله وأما أنه يدل على أنه أفضل من جميع الملائكة ومن محمد ﷺ فلا يمكنه، وقال في قوله تعالى في البقرة:
son derece kâmil olduğunu, hatta aranızda 'el-Emîn'den başka bir vasfı bulunmadığını bildiğiniz kimse, -nefyi daha da pekiştirerek şöyle buyurdu:- {بمجنون *} “bir mecnun (cinlenmiş)”, yani alçakların en alçağının fiili olan, apaçık çelişkiye rağmen apaçık yalandan utanmaksızın ona iftira ettiğiniz gibi mecnun değildir. Bilakis o hakkı getirmiş ve peygamberleri tasdik etmiştir. Size okuduğu bu Kur'an bir mecnunun sözü olmadığı gibi aklı orta düzeyde olan birinin sözü de değildir; bilakis akıllıların en akıllısının ve kâmillerin en kâmilinin sözüdür. Bu tekidli nefy, bütün zamanları kuşatacak şekilde onun için daima sabittir. Sözün delalet ettiği mana budur; Zemahşerî'nin, bu ifadenin Cebrail aleyhisselâm'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den ve diğer meleklerden daha faziletli olduğuna delalet ettiğini söylemesi gibi değildir. Zira söz bunun için sevk edilmemiştir ve Allah'a yemin olsun ki bu, Cebrail aleyhisselâm'ın da razı olacağı bir şey değildir. İsfehânî burada şöyle demiştir: 'Bu, onun faziletine delalet eder; ancak bütün meleklerden ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den daha faziletli olduğuna delalet etmesi mümkün değildir.' Bakara suresindeki şu ayet hakkında da şöyle demiştir:
21868. Metin
{وملائكته ورسله} [البقرة: ٢٨٥] : ولم يلزم من تقديم الملائكة في الذكر تفضيلهم على الرسل، وأما تقديم جبريل على ميكائيل فليس ببعيد أن يكون للشرف كما أن تخصيصهما بالذكر لفضلهما، وقال في النجم: ثم دنا جبريل من ربه ﷿، وهذا قول مجاهد يدل عليه ما روي في الحديث: «إن أقرب الملائكة إلى الله ﷿ جبريل ﵇» - انتهى. ولو صح هذا الحديث
{وملائكته ورسله} “Meleklerine ve peygamberlerine” [Bakara: 285]: 'Meleklerin zikirde öne alınmasından, onların peygamberlerden daha faziletli olduğu sonucu çıkmaz. Cebrail'in Mikâil'den öne alınmasına gelince, faziletleri sebebiyle özellikle zikredilmeleri gibi, şereflerinden ötürü olması uzak bir ihtimal değildir.' Necm suresinde de şöyle demiştir: 'Sonra Cebrail Rabbi azze ve celle'ye yaklaştı; bu Mücahid'in görüşüdür ve hadiste rivayet edilen: «Allah azze ve celle'ye meleklerin en yakını Cebrail aleyhisselâm'dır» sözü de buna delalet eder' -ifade son buldu-. Eğer bu hadis sahih olsaydı
21869. Metin
لكان فيه كفاية لكن لم أجده أصلاً، وقال الأصبهاني في عم في قوله: {يوم يقوم الروح} [النبأ: ٣٨] عن ابن عباس ﵄: هو أعظم الملائكة خلقاً وأشرف منهم، وأقرب من رب العالمين - انتهى. فهذا كما ترى صريح في تفضيل الروح، وقال السهيلي في غزوة بدر في كتابه الروض: ونزل جبريل ﵇ بألف من الملائكة فكان في خمسمائة في الميمنة، وميكائيل ﵇ في خمسمائة في الميسرة، ووراءهم مدد من الملائكة لم يقاتلوا وهم الآلاف المذكورون في سورة آل عمران، وكان إسرافيل ﵇ وسط الصف لا يقاتل كما يقاتل غيره من الملائكة عليهم الصلاة والسلام - انتهى. وهذا يدل على شرف إسرافيل ﵇ لأن موقفه موقف رئيس القوم وفعله فعله - والله أعلم.
yeterli olurdu, fakat aslına rastlayamadım. İsfehânî, Amme (Nebe) suresindeki: {يوم يقوم الروح} “Ruh'un ayağa kalktığı gün” [Nebe: 38] ayetinde İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan şunu nakletmiştir: 'O, yaratılışça meleklerin en büyüğü, onlardan daha şerefli ve Âlemlerin Rabbi'ne en yakın olanıdır' -ifade son buldu-. Gördüğün gibi bu, Ruh'un üstünlüğü konusunda açıktır. Süheylî, Ravz adlı kitabında Bedir Gazvesi bahsinde şöyle demiştir: 'Cebrail aleyhisselâm bin melekle indi; kendisi sağ kanatta beş yüz melek içindeydi, Mikâil aleyhisselâm ise sol kanatta beş yüz melek içindeydi. Arkalarında ise savaşmayan meleklerden bir destek vardı ki onlar Âl-i İmrân suresinde zikredilen binlerdir. İsrâfîl aleyhisselâm ise safın ortasındaydı, diğer melekler aleyhimüssalâtü vesselâm gibi savaşmıyordu' -ifade son buldu-. Bu durum İsrâfîl aleyhisselâm'ın şerefine delalet eder; çünkü onun duruşu ordunun komutanının duruşudur ve fiili de onun fiilidir -en doğrusunu Allah bilir-.
21870. Metin
ولما كان المجنون لا يثبت ما يسمعه ولا ما يبصره حق الإثبات، فكان التقدير بعد هذا النفي: فلقد سمع من رسولنا إليه ما أرسل به حق السمع، ما التبس عليه فيه حق بباطل، عطف عليه الإخبار برفعه شأنه في رؤية ما لم يره غيره وأمانته وجوده فقال: {ولقد رآه} أي المرسل إليه وهو جبريل ﵊ على صورته الحقيقية ليلة المعراج وبعرفات، جامعاً إلى حس السمع حس البصر {بالأفق المبين *} أي الأعلى الذي هو عند سدرة المنتهى، حيث
Mecnun kimse ne işittiğini ne de gördüğünü hakkıyla tespit edemeyeceği için, bu nefyden sonraki takdirî mana şöyle oldu: 'Elbette o, elçimizden kendisine gönderilen vahyi hakkıyla işitti, onda hak ile batıl kendisine karışmadı.' Bunun üzerine, başkasının görmediği şeyleri görmesindeki şanının yüceliğini, güvenilirliğini ve cömertliğini haber vererek şöyle buyurdu: {ولقد رآه} “Andolsun ki onu gördü”, yani kendisine gönderilen Cebrail aleyhisselâm'ı Miraç gecesinde ve Arafat'ta gerçek suretinde gördü; böylece işitme duyusuna görme duyusunu da kattı, {بالأفق المبين *} “apaçık ufukta”, yani Sidretü'l-Müntehâ'nın yanındaki en yüce ufukta, nitekim
21871. Metin
لا يكون لبس أصلاً، ولا يكون لشيطان على ذلك المكان سبيل فعرفه حق المعرفة، وقال البيضاوي: بمطلع الشمس الأعلى - يعني وهو مشرق الأنوار، والأفق: الناحية التي تفوق وتعلو.
orada hiçbir şüphe bulunmaz ve o makama şeytanın hiçbir yolu olamaz; böylece onu hakkıyla tanıdı. Beyzâvî şöyle demiştir: 'Güneşin doğduğu en yüce ufukta -yani nurların doğduğu yerde-; ufuk, üstün ve yüce olan taraftır.'
21872. Metin
ولما انتفى ما يظن من لبس السمع وزيغ البصر، لم يبق إلا ما يتعلق بالتأدية فنفى ما يتوهم من ذلك بقوله: {وما} أي سمعه ورآه والحال أنه ما {هو على الغيب} أي الأمر الغائب عنكم في النقل عنه ولا في غيره من باب الأولى {بضنين *} أي بمتهم، من الظنة وهي التهمة، كما يتهم الكاهن لأنه يخطىء في بعض ما يقول، فهو حقيق بأن يوثق بكل شيء يقوله في كل أحواله، هذا في قراءة ابن كثير وأبي عمرو والكسائي ورويس عن يعقوب بالظاء، والمعنى في قراءة الباقين بالضاد: ببخيل كما يبخل الكاهن رغبة في الحلوان، بل هو حريص على أن يكون كل من أمته عالماً بكل ما أمره الله تعالى بتبليغه.
İşitmedeki iltibas ve görmedeki yanılma zannı nefyedilince geriye yalnızca tebliğe dair husus kaldı. Bundan vehmedilebilecek olanı da şu buyruğu ile nefyetti: {وما} “Ve değildir”, yani onu işitti ve gördü; bu haldeyken O, {هو على الغيب} “gayb konusunda”, yani size gizli olan hususta; ondan nakletmede ve evleviyetle diğer konularda, {بضنين *} “itham edilecek/cimrilik edecek biri [değildir]”. Yani zanna dayalı suçlama anlamındaki 'zınne'den (الظنة) türemiş olarak 'itham edilen biri değildir'; nitekim kâhin, söylediği bazı şeylerde yanıldığı için itham edilir. Peygamber ise her halinde söylediği her şeyde güvenilmeye layıktır. Bu mana İbn Kesîr, Ebû Amr, Kisâî ve Ya'kûb'dan Rüveys'in zı (ظ) harfiyle olan kıraatine göredir. Geri kalanların dad (ض) harfiyle olan kıraatindeki mana ise: Kâhinin ücret arzusuyla cimrilik etmesi gibi 'cimri değildir'; bilakis o, ümmetinden her bir ferdin Allah Teâlâ'nın tebliğ etmesini emrettiği her şeyi bilmesine son derece düşkündür.
21873. Metin
ولما أثبت له الأمانة والجود بعد أن نفى عنه ما بهتوه به، وكان الجنون أظهر من قول المجنون لأن بعض المجانين ربما تكلم الكلام
Ona iftira ettikleri şeyleri nefyettikten sonra onun güvenilirliğini ve cömertliğini ispat edince; ve cinnet hali, mecnunun sözünden daha açık olduğu için -zira bazı mecnunlar bazen intizamlı sözler de
21874. Metin
المنتظم في بعض الأوقات فنفاه لذلك، وكان قول الكاهن أظهر من الكهانة، نفى القول فقال: {وما هو} أي القرآن الذي من جملة معجزاته الإخبار بالمغيبات، وأعرق في النفي بالتأكيد بالباء فقال: {بقول شيطان} . ولما كان الشيطان لا ينفك عن الطرد لأن اشتقاقه من شطن وشاط، وذلك يقتضي البعد والاحتراق، وصفه بما هو لازم له فقال: {رجيم *} أي مرجوم باللعن وغيره من الشهب لأجل استراق السمع مطرود عن ذلك، لأن القائل له ليس بكاهن كما تعلمون، وبقي مما قالوه السحر وهو لا يحتاج إلى نفيه لأنه ليس بقول، بل هو فعل صرف أو قول مقترن به، والأضغاث وهي لذلك واضحة العوار فلم يعدها، فمن علم هذه الأوصاف للقرآن والرسولين الآتيين به الملكي والبشري أحبه وأحبهما، وبالغ في التعظيم والإجلال، وأقبل على تلاوته في كل أوقاته، وبالغ في السعي في كل ما يأمر به والهرب مما ينهى عنه، ليحصل له الاستقامة رغبة في مرافقة من أتى به ورؤية من أتى من عنده.
söyleyebilir- bundan dolayı onu nefyetti. Kâhinin sözü de kehanetten daha açık olduğu için o sözü nefyedip şöyle buyurdu: {وما هو} “Ve o değildir”, yani mucizelerinden biri de gaybı haber vermek olan Kur'an, -'bâ' harfi ile tekid ederek nefyi daha da pekiştirip şöyle buyurdu:- {بقول شيطان} “bir şeytanın sözü [değildir]”. Şeytan kovulmaktan asla ayrılmadığı için -çünkü onun türeyişi 'uzaklaştı' anlamındaki 'şetane'den ve 'yandı' anlamındaki 'şâta'dan gelir; bu da uzaklaşmayı ve yanmayı gerektirir- onu ayrılmaz vasfıyla niteleyip şöyle buyurdu: {رجيم *} “kovulmuş/taşlanmış [bir şeytanın]”, yani kulak hırsızlığı yapmasından ötürü lanetle ve kayan yıldızlarla taşlanmış, bundan kovulmuş bir şeytanın sözü değildir. Çünkü bildiğiniz gibi Kur'an'ı söyleyen kişi kâhin değildir. Onların iddialarından geriye sihir kalmıştır; onun nefyedilmesine gerek yoktur çünkü o bir söz değildir, bilakis sırf bir fiildir yahut fiile bitişik bir sözdür; karmaşık rüyalar (edgâs) iddiası da böyledir, tutarsızlığı apaçık olduğu için onu saymamıştır. Kur'an'ın ve onu getiren meleki ve beşerî iki elçinin bu vasıflarını bilen kimse, onu ve o iki elçiyi sever, tazim ve hürmette son derece ileri gider, her vaktinde onu okumaya yönelir; onu getiren zât ile beraber olmaya ve onun katından geldiği Zât'ı görmeye duyduğu arzu sebebiyle, emrettiği her şeyde koşmaya ve yasakladığı şeylerden kaçmaya son derece gayret eder ki böylece istikamet hasıl olsun.
21875. Metin
ولما لم يدع وجهاً يلبس به على من لا يعرف حاله ﷺ، سبب عنه قوله موبخاً منكراً: {فأين تذهبون *} أي بقلوبكم عن
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in halini bilmeyen kimse için geride şüpheye düşürecek hiçbir cihet bırakmayınca, kınayarak ve inkâr ederek buyurduğu şu sözünü buna bağladı: {فأين تذهبون *} “O halde nereye gidiyorsunuz?”, yani kalplerinizle
21876. Metin
هذا الحق المبين يا أهل مكة المدعين لغاية الفطنة وقد علمتم هذا الحفظ العظيم في الرسولين الملكي والبشري فمن أين يأتي ما تدعون من التخليط في هذا الكتاب العظيم الذي دل على حفظه ببرهان عجزكم عن معارضة شيء منه؟ وهو استضلال لهم واستجهال على أبلغ وجه في كل ما كانوا ينسبونه إليه بحيث صار ضلالهم معروفاً لا لبس فيه.
bu apaçık haktan nereye gidiyorsunuz ey son derece zeki olduğunu iddia eden Mekkeliler? Meleki ve beşerî iki elçideki bu büyük korumayı bildiğiniz halde, ondan herhangi bir şeye karşı koymaktan aciz oluşunuzun deliliyle korunduğu sabit olan bu yüce Kitap hakkında iddia ettiğiniz karışıklık nereden gelebilir? Bu, onların ona nispet ettikleri her şey hususunda onları en beliğ bir şekilde sapıklık ve cehaletle nitelemektir; öyle ki onların sapıklığı içinde hiçbir şüphe kalmayacak derecede bilinir hale gelmiştir.
21877. Metin
ولما كان الحال قد صار في الوضوح إلى أنه إذا نبه صاحبه بمثل هذا القول نظر أدنى نظر، فقال من غير وقفة: لا أين، قال: {إن} أي ما {هو} أي القرآن الذي أتاكم به {إلا ذكر للعالمين *} أي شرف للخلق كلهم من الجن والإنس والملائكة وموعظة بليغة عظيمة لهم. ولما تشرف الوجود كله بإظهاره فيه نوع تشرف، أطلق هذه العبارة. ولما كان الذي ثم شرفه المهتدي، فكان الوعظ والشرف إنما هو له في الحقيقة قال: {لمن شاء منكم} أي أيها المخاطبون {أن يستقيم *} أي يطلب القوم ويوجده.
Durum, muhatabı böyle bir sözle uyarıldığında en ufak bir bakışla bakıp duraksamadan: "Gidecek hiçbir yer yok!" diyeceği bir açıklığa kavuşunca şöyle buyurdu: {إن} “[O] değildir”, yani {هو} “o”, yani size getirdiği Kur'an {إلا ذكر للعالمين *} “alemler için bir öğütten başka bir şey [değildir]”, yani cin, insan ve meleklerden oluşan bütün yaratılmışlar için bir şeref ve onlar için son derece beliğ ve büyük bir öğüttür. Onun ortaya çıkmasıyla bütün varlık bir tür şereflenmeyle şereflendiği için bu ifadeyi mutlak olarak kullanmıştır. Şerefi tam olan kimse ise doğru yolu bulan kişi olduğundan, öğüt ve şeref hakikatte yalnızca onun için geçerli olduğundan şöyle buyurdu: {لمن شاء منكم} “İçinizden dileyen kimse için”, yani ey muhataplar, {أن يستقيم *} “dosdoğru olmayı [dileyen kimse için]”, yani doğruluğu talep edip onu gerçekleştiren kimse için.
21878. Metin
ولما كان ذلك ربما تعنت به المتعنت في خلق الأفعال، قال نافياً
Bu durum, fiillerin yaratılması konusunda inatçı birinin inatlaşmasına sebep olabileceği için onların bağımsızlığını nefyederek
21879. Metin
لاستقلالهم ومثبتاً للكسب: {وما تشاءون} أي أيها الخلائق الاستقامة {إلا أن يشاء الله} أي الملك الأعلى الذي لا حكم لأحد سواه مشيئتكم، وإن لم يشأها لم تقدروا على مشيئة، فادعوه مخلصين له الدين يشأ لكم ما يرضيه فيوفقكم إليه، وعن وهب بن منبه أنه قال: الكتب التي أنزلها الله على الأنبياء عليهم الصلاة والسلام بضع وتسعون كتاباً قرأت منها بضعاً وثمانين كتاباً فوجدت فيها: من جعل إلى نفسه شيئاً من المشيئة فقد كفر - انتهى.
ve kesbi ispat ederek şöyle buyurdu: {وما تشاءون} “Ve siz dileyemezsiniz”, yani ey yaratılmışlar, dosdoğru olmayı [dileyemezsiniz], {إلا أن يشاء الله} “Allah dilemedikçe”, yani kendisinden başka hiç kimsenin hükmü bulunmayan Yüce Hükümran sizin dilemenizi dilemedikçe. Eğer O bunu dilemezse siz hiçbir dilemeye güç yetiremezsiniz. O halde dini O'na halis kılarak O'na dua edin ki sizin için razı olacağı şeyi dilesin ve sizi ona muvaffak kılsın. Vehb b. Münebbih'ten rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah'ın peygamberlere (üzerlerine salât ve selâm olsun) indirdiği kitaplar doksan küsur kitaptır; ben bunlardan seksen küsurunu okudum ve onlarda şunu buldum: "Kim kendi nefsine dilemeden bir pay ayırırsa muhakkak kâfir olur." -Söz bitti-.
21880. Metin
ومن تأمل هذه الآية أدنى تأمل علم أن كلام المعتزلة بعدها في القدر دليل على أن الإنسان إذا كان له هوىً لا يرده شيء أصلاً {ومن يضلل الله فما له من هاد} [الرعد: ٣٣] .
Bu ayeti en ufak bir şekilde düşünen kimse, Mu'tezile'nin bu ayetten sonra kader hakkındaki sözlerinin; insanın bir hevası olduğunda onu hiçbir şeyin asla geri çeviremeyeceğinin bir delili olduğunu anlar: {ومن يضلل الله فما له من هاد} “Allah kimi saptırırsa artık ona hidayet edecek yoktur” [er-Ra'd: 33].
21881. Metin
ولما وصف نفسه سبحانه بأنه لا يخرج شيء عن أمره، أتبع ذلك الوصف بما هو كالعلة لذلك فقال: {رب العالمين *} أي الموجد لهم والمالك والمحسن إليهم والمربي لهم وهو أعلم بهم منهم، فلأجل ذلك لا يقدرون إلا على ما قدرهم عليه، ويجب على كل منهم طاعته والإقبال بالكلية عليه ﷾ وشكره استمطاراً للزيادة، فلهذه الربوبية صح تصرفه في الشمس وما تبعها مما ذكر
Sübhânehu ve Teâlâ hiçbir şeyin O'nun emrinin dışına çıkamayacağını vasfettikten sonra, bu vasfın ardından adeta onun gerekçesi gibi olan şu ifadeyi getirdi: {رب العالمين *} “Âlemlerin Rabbi [olan Allah]”, yani onları var eden, mülkünün sahibi olan, onlara ihsanda bulunan ve onları terbiye edendir; O, onları kendilerinden daha iyi bilir. İşte bundan dolayı onlar, ancak O'nun kendilerine güç yetirdiği şeye güç yetirebilirler. Onlardan her birine düşen vazife, O'na itaat etmek, bütün varlığıyla O'na yönelmek ve nimetin artmasını umarak şükretmektir. İşte bu rubûbiyet sebebiyledir ki yaratılmışların hesabı görülmesi ve aralarındaki her türlü bağın koparılmasıyla adaletin sağlanması için surenin
21882. Metin
أول السورة لإقامة الساعة لأجل حساب الخلائق، والإنصاف بينهم بقطع كل العلائق، كما يفعل كل رب مع من يربيه فكيف بأحكم الحاكمين وأرحم الراحمين! فقد التقى طرفاها على أشرف الوجوه وأجلاها، وانتظم أول الانفطار بما له من بديع الأسرار، فالتكوير كالانشقاق والتفطير، والانكدار مثل التساقط والانتشار، والله سبحانه هو أعلم بالصواب.
başında zikredilen güneş ve ona tabi olan diğer şeyler üzerinde kıyameti koparmak üzere tasarrufta bulunması hak olmuştur; nitekim her terbiye edici, terbiye ettiği kimseye böyle yapar. Hüküm verenlerin en hayırlısı ve merhametlilerin en merhametlisi olan Zât hakkında bu nasıl olmasın! Böylece surenin iki ucu en şerefli ve en açık vecih üzere bir araya gelmiş ve taşıdığı eşsiz sırlar ile İnfitâr suresinin başı da intizam bulmuştur: Zira dürüldüğü zaman (Tekvîr), yarıldığı (İnşikâk) ve parçalandığı (Teftîr) vakit gibidir; döküldüğü zaman (İnkidâr) ise dökülüp saçılma (Tesâkut) ve dağılma (İntişâr) gibidir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.