21883. Metin
سورة الانفطار
İnfitâr Suresi
21884. Metin
مقصودها التحذير من الانهماك في الأعمال السيئة اغترارا بإحسان الرب وكرمه ونسيانا ليوم الدين الذي يحاسب فيه على النقير والقطمير، ولا تغني فيه نفس عن نفس شيئا، واسمها الانفطار أدل ما فيها على ذلك) بسم الله (الذي له الجلال كما أن له الجمال) الرحمن (الذي عم بالرحمة ليشكر فغر ذلك أهل الضلال) الرحيم (الذي خص من أراد بالتوفيق لما يرضى من الخصال
Bu surenin maksadı; Rabbin ihsanına ve keremine aldanarak, zerre kadar ve hurma çekirdeği zarı kadar şeyin bile hesabının sorulacağı ve hiçbir nefsin başka bir nefse hiçbir fayda sağlamayacağı din gününü unutarak kötü amellere dalmaktan sakındırmaktır. Surenin adı olan el-İnfitâr (yarılma), surede buna delalet eden en açık husustur. Cemal sahibi olduğu gibi celal sahibi de olan Allah'ın adıyla. Şükredilsin diye rahmetini genele yayan -ki bu durum sapıklık ehlini aldattı- Rahman'ın [adıyla]. Hoşnut olduğu hasletlere muvaffak kılmak suretiyle dilediği kimselere [rahmetini] tahsis eden Rahîm'in [adıyla].
21885. Metin
ولما ختمت التكوير بأنه سبحانه لا يخرج عن مشيئته وأنه موجد الخلق ومدبرهم، وكان من الناس من يعتقد أن هذا العالم هكذا بهذا الوصف لا آخر له «أرحام تدفع وأرض تبلع ومن مات فات وصار إلى الرفات ولا عود بعد الفوات» افتتح الله سبحانه هذه بما يكون مقدمة لمقصود التي قبلها من أنه لا بد من نقضه لهذا العالم وإخرابه ليحاسب الناس فيجزي كلاًّ منهم من المحسن والمسيء بما عمل فقال: {إذا السماء} أي على شدة إحكامها واتساقها وانتظامها {انفطرت *}
Tekvîr Suresi; Allah Teâlâ'nın dilediğinin dışına çıkılamayacağı, O'nun mahlukatı vareden ve onları çekip çeviren olduğu beyanıyla son bulunca ve insanlardan bir kısmı da bu alemin bu vasfıyla bir sonunun bulunmadığına, «Rahimler doğurur, yer yutar, ölen yok olur gider, çürümüş kemiklere döner ve yok oluştan sonra dönüş yoktur» şeklinde inanınca; Allah Teâlâ bu sureye, bir önceki surenin maksadına mukaddime olacak şekilde, insanları hesaba çekip iyilik yapanı da kötülük yapanı da ameliyle cezalandırmak/mükâfatlandırmak için bu alemi yıkıp harap etmesinin kaçınılmaz olduğunu bildirerek başladı ve şöyle buyurdu: {إذا السماء} "Gök... zaman;" yani son derece sağlamlığına, intizamına ve düzenine rağmen, {انفطرت *} “yarıldığı [zaman]”
21886. Metin
أي انشقت شقوقاً أفهم سياق التهويل أنه صار لبابها أطراف كثيرة فزال ما كان لها من الكرية الجامعة للهواء الذي الناس فيه كالسمك في الماء، فكما أن الماء إذا انكشف عن الحيوانات البحرية هلكت، كذلك يكون الهواء مع الحيوانات البرية، فلا تكون حياة إلا ببعث جديد ونقل عن هذه الأسباب، ليكون الحساب بالثواب والعقاب.
Yani öyle yarıklarla yarıldığı zaman ki, korkutma üslubu onun merkezinin birçok kenara ayrıldığını, insanların sudaki balıklar gibi içinde bulunduğu havayı toplayan küresel yapısının ortadan kalktığını hissettirmektedir. Zira deniz hayvanlarının üzerinden su çekildiğinde nasıl helak olurlarsa, karadaki hayvanlar için de hava böyledir. Dolayısıyla mükâfat ve ceza ile hesabın gerçekleşmesi için yeni bir diriliş ve bu sebepler aleminden başka bir aleme nakledilme olmaksızın hayat mümkün olmaz.
21887. Metin
ولما كان يلزم من انفطارها وهيها وعدم إمساكها لما أثبت بها ليكون ذلك أشد تخويفاً لمن تحتها بأنهم يترقبون كل وقت سقوطها أو سقوط طائفة منها فوقهم فيكونون بحيث لا يقر لهم قرار، قال: {وإذا الكواكب} أي النجوم الصغار والكبار كلها الغراء الزاهرة المتوقدة توقد النار المرصعة ترصيع المسامير في الأشياء المتماسكة التي دبر الله في دار الأسباب بها الفصول الأربعة والليل والنهار، وغير ذلك من المقاصد الكبار، وكانت محفوظة بانتظام السماء {انتثرت *} أي تساقطت متفرقة كما يتساقط الدر من السلك إذا انقطع تساقطاً كأنه لسرعته لا يحتاج إلى فعل فاعل لقوة تداعيه إلى التساقط.
Gök yarılınca, onun zayıflayıp çökmesi ve üzerinde sabit kıldığı şeyleri tutamaması kaçınılmaz olduğundan -ki bu, altındakiler için her an göğün veya ondan bir parçanın üzerlerine düşmesini bekleyip hiçbir şekilde kararda duramayacakları en şiddetli bir korkutma olsun diye- şöyle buyurdu: {وإذا الكواكب} "Yıldızlar... zaman;" yani Allah'ın sebepler aleminde kendileriyle dört mevsimi, geceyi ve gündüzü ve diğer büyük gayeleri idare ettiği, birbiriyle kenetlenmiş nesnelere çakılan çiviler gibi yerleştirilmiş, parlayan, ışıldayan, ateş alevi gibi tutuşan, göğün nizamıyla korunmuş olan küçük ve büyük bütün parlak yıldızlar, {انتثرت *} “dağılıp döküldüğü [zaman]”, yani ipi kopan bir kolyeden incilerin saçılması gibi darmadağınık döküldüğü zaman. Öyle ki hızından ötürü, düşmeye olan şiddetli meylinden dolayı sanki bir failin fiiline ihtiyaç duymuyormuşçasına bir dökülüşle dökülür.
21888. Metin
ولما كان إخباره بما دل على وهي السماء مشعراً بوهي الأرض لأنها أتقن منها وأشرف إذ هي للأرض بمنزلة الذكر للأنثى،
Göğün zayıflayıp çöküşüne delalet eden hususların haber verilmesi, yerin de zayıflayıp çökeceğini hissettirince -çünkü gök, yerden daha muhkem ve daha şereflidir; zira o, yere nispetle dişiye karşı erkeğin konumu gibidir-
21889. Metin
وكان الانفعال ربما أوهم أن ذلك يكون بغير فاعل، صرح بوهي الأرض معبراً بالبناء للمفعول دلالة على أن الكل بفعله، وأن ذلك عليه يسير، فقال مخبراً بانفطار الأراضي أيضاً ليجمع بين التخويف بالمطل والترويع بالمقل: {وإذا البحار} المتفرقة في الأرض وهي ضابطة لها أتم ضبط لنفع العباد على كثرتها {فجرت *} أي تفجيراً كثيراً بزوال ما بينها من البرازخ الحائلة، وقال الربيع: بفيضها وخروج مائها عن حدوده فاختلط بعضها ببعض من ملحها وعذبها فصارت بحراً واحداً، فصارت الأرض كلها ماء ولا سماء ولا أرض فأين المفر.
[Önceki fiillerin] mutavaat (dönüşlülük) kalıbında gelmesi, bunun bir fail olmaksızın meydana geldiği vehmini uyandırabileceğinden, yerin zayıflayıp çöküşünü meçhul (edilgen) fiil ile ifade ederek her şeyin O'nun fiiliyle olduğunu ve bunun O'na pek kolay geldiğini açıkça belirtti. Böylece hem yukarıdan gelen korku ile hem de aşağıdan gelen dehşeti birleştirmek üzere yerlerin de yarılacağını haber vererek şöyle buyurdu: {وإذا البحار} "Denizler... zaman;" yani yeryüzünde dağınık bulunan ve çokluğuna rağmen kulların menfaati için yeri en mükemmel şekilde zapt eden denizler, {فجرت *} “kaynatılıp [birbirine] katıldığı [zaman]”, yani aralarındaki engelleyici berzahların ortadan kalkmasıyla alabildiğine yarıldığı ve taştığı zaman. er-Rebî‘ şöyle demiştir: Denizlerin taşması ve suyunun sınırlarını aşmasıyla tuzlusu ve tatlısı birbirine karışmış ve tek bir deniz haline gelmiştir. Böylece bütün yeryüzü su olmuş, ortada ne gök kalmış ne de yer; artık kaçacak yer neresidir!
21890. Metin
ولما كان ذلك مقتضياً لغمر القبور فأوهم أن أهلها لا يقومون كما كان العرب يعتقدون أن من مات فات، قال دافعاً لذلك على نمط كلام القادرين إشارة إلى سهولة ذلك عليه: {وإذا القبور} أي مع ذلك كله {بعثرت} أي نبش ترابها على أسهل وجه عن أهلها فقاموا أحياء كما كانوا، فرأوا ما أفظعهم وهالهم وروّعهم.
Bu durum kabirlerin su altında kalmasını gerektirdiğinden ve Arapların "ölen yok olup gitmiştir" şeklinde inandıkları gibi, kabirdekilerin dirilip kalkamayacağı vehmini doğurabileceğinden; bunu kudret sahiplerinin kelamı üslubuyla reddederek ve bunun Kendisine pek kolay olduğuna işaret ederek şöyle buyurdu: {وإذا القبور} "Kabirler... zaman;" yani bütün bunlarla birlikte kabirler, {بعثرت} “altüst edildiği [zaman]”, yani toprağı içindekilerin üzerinden en kolay şekilde kazılıp savrulduğunda, onlar da eskiden olduğu gibi canlı olarak kalktılar ve kendilerini dehşete düşüren, korkutan ve ürperten şeyleri gördüler.
21891. Metin
ولما كانت هذه الشروط كلها التي جعلت أشراطاً على الساعة موجبة لعلوم دقيقة، وتكشف كل واحدة منها عن أمور عجيبة، وكانت
Kıyametin alametleri kılınan bu şartların tümü, dakik ilimleri gerektirip her biri acayip durumları ortaya çıkarınca ve
21892. Metin
كلها دالة على الانتقال من هذه الدار إلى دار أخرى لخراب هذه الدار، ناسب أن يجيب «إذ» بقوله: {علمت نفس} أي جميع النفوس بالإنباء بالحساب وبما يجعل لها سبحانه بقوة التركيب من ملكة للاستحضار كما قال تعالى: {فكشفنا عنك غطاءك} والدال على إرادة العموم التعبير بالتنكير في سياق التخويف والتحذير مع العلم بأن النفوس كلها في علم مثل هذا وجهله على حد سواء، فمهما ثبت للبعث ثبت للكل، ولعله نكر إشارة إلى أنه ينبغي لمن وهبه الله عقلاً أن يجوّز أنه هو المراد فيخاف: {ما قدمت} أي من عمل {وأخرت *} أي جميع ما عملت من خير أو شر أو غيرهما، أو ما قدمت قبل الموت وما أخرت من سنة تبقى بعده.
hepsi bu yurdun harap olması sebebiyle buradan başka bir yurda geçileceğine delalet edince, şart bildiren "izâ" edatının cevabını şu buyruğu ile getirmesi uygun düştü: {علمت نفس} “[Her] can bilir”, yani bütün nefisler, hesapla bildirilen şeyleri ve Allah Teâlâ'nın {فكشفنا عنك غطاءك} “Biz senin perdeni kaldırdık” buyruğunda olduğu gibi yaratılışlarının kuvvetiyle onlara verdiği hatırlama melekesi sayesinde her şeyi bilir. Umum (genellik) kastedildiğine delalet eden husus, korkutma ve sakındırma makamında belgisiz (nekire) lafızla ifade edilmesidir. Zira bilinmektedir ki bütün nefisler böylesi bir ilim ve cehalet hususunda eşittir. Diriliş için sabit olan her şey, hepsi için sabit olur. Belgisiz getirilmesi, Allah'ın kendisine akıl verdiği kimsenin kastedilenin bizzat kendisi olabileceğini düşünüp korkması gerektiğine işaret etmek içindir: {ما قدمت} “önden ne gönderdiğini”, yani amelden ne takdim ettiğini, {وأخرت *} “ve neyi geride bıraktığını”, yani hayır, şer veya başka şeylerden işlediği her şeyi ya da ölümden önce önden gönderdikleri ile ölümünden sonra arkasında bıraktığı sünneti/çığırı [bilir].
21893. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: هذه السورة كأنها من تمام سورة التكوير لاتحاد القصد فاتصالها بها واضح وقد مضى نظير هذا - انتهى.
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Bu sure, maksatlarının bir olması sebebiyle sanki Tekvîr Suresi'nin devamı gibidir; dolayısıyla onunla irtibatı açıktır ve bunun bir benzeri daha önce geçmişti -alıntı sonu-.
21894. Metin
ولما كان ذلك خالعاً للقلوب، وكان الإنسان إذا اعتقد البعث قد يقول تهاوناً ببعض المعاصي: المرجع إلى كريم ولا يفعل بي إلا خيراً، أنتج قوله منادياً بأداة البعد لأن أكثر الخلق مع ذلك معرض، منكراً ﷾ على من يقول هذا اغتراراً بخدع الشيطان إنكاراً يهد
Bu durum yürekleri yerinden oynatıcı olunca ve insan dirilişe inandığı halde bazı günahları hafife alarak, "Dönüş Kerîm olanadır, O da bana hayırdan başka bir şey yapmaz" diyebileceğinden; mahlukatın çoğu yine de yüz çevirdiği için uzaklık edatıyla nida ederek ve şeytanın aldatmacalarına kapılıp bunu söyleyen kimseyi celle ve alâ rükünleri sarsan bir kınama ile
21895. Metin
الأركان: {يا أيها الإنسان} أي البشر الآنس بنفسه الناسي لما يعنيه {ما غرك} أي أدخلك في الغرة، وهي أن ترى فعلك القبيح حسناً أو ترى أنه يعفى عنك لا محالة، وذلك بمعنى قراءة سعيد بن جبير والأعمش: أغرك - بهمزة الإنكار، وتزيد المشهورة معنى التعجب {بربك} أي المحسن إليك الذي أنساك إحسانه ما خلقت له من خلاص نفسك بعمل ما شرعه لك.
kınayarak buyruğu şu neticeyi verdi: {يا أيها الإنسان} “Ey insan!”, yani kendi nefsiyle ünsiyet kurup kendisini ilgilendiren şeyleri unutan beşer! {ما غرك} “Seni ne aldattı”, yani seni gurura ve aldanışa ne sürükledi? Gurur; çirkin fiilini güzel görmen veya kesinlikle bağışlanacağını zannetmendir. Bu da Saîd b. Cübeyr ve el-A‘meş'in, inkâr hemzesiyle "e-garrake" şeklindeki kıraatleri anlamındadır. Meşhur kıraat ise buna taaccüp (hayret) manasını da ekler: {بربك} “Rabbine karşı”, yani sana ihsanda bulunan ve ihsanı, O'nun senin için teşri kıldığı şeyleri yaparak nefsini kurtarmak üzere yaratıldığın gayeyi sana unutturan Rabbine karşı?
21896. Metin
ولما كان التعبير بالرب مع دلالته على الإحسان يدل على الانتقام عند الإمعان في الإجرام لأن ذلك شأن المربي، فكان ذلك مانعاً من الاغترار لمن تأمل، أتبعه ما هو كذلك أيضاً ظاهره لطف وباطنه جبروت وقهر، فقال للمبالغة في المنع عن الاغترار، {الكريم *} أي الذي له الكمال كله المقتضي لئلا يهمل الظالم بل يمهله، ولا يسوي بين المحسن والمسيء والموالي والمعادي والمطيع والعاصي، المقتضي لأن يبالغ في التقرب إليه بالطاعة شكراً له، وأن لا يعرض أحد عنه لأن بيده كل شيء ولا شيء بيد غيره، فيجب أن يخشى شدة بطشه لأنه كذلك يكون المتصف بالكرم لا يكون إلا عزيزاً، فإنه يكون شديد الحلم عظيم السطوة عند انتهاك حرمته بعد ذلك الحلم فإنه يجد أعواناً كثيرة على مراده، ولا يجد المعاقب عذراً في تقصيره بخلاف اللئيم
Rab lafzıyla ifade etmek, ihsana delalet etmekle birlikte, cürümde aşırıya gidildiğinde intikam almaya da delalet ettiğinden -çünkü terbiye edenin şanı böyledir- ve bu durum düşünen kimse için aldanmaya bir engel teşkil ettiğinden; arkasından yine aynı şekilde zahiri lütuf, batını ise ceberut ve kahır olan vasfı getirdi. Aldanmaktan menetmeyi pekiştirmek için şöyle buyurdu: {الكريم *} “O Kerîm olan [Rabbine]”; yani bütün kemale sahip olan, bu kemali sebebiyle zalimi başıboş bırakmayıp ona mühlet veren, iyilik yapanla kötülük yapanı, dost ile düşmanı, itaatkâr ile asiyi bir tutmayan; şükür amacıyla itaat ile Kendisine alabildiğine yakınlaşmayı ve hiç kimsenin O'ndan yüz çevirmemesini gerektiren Rabbine karşı... Zira her şey O'nun elindedir ve başkasının elinde hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla O'nun şiddetli yakalayışından korkmak gerekir. Çünkü kerem vasfına sahip olan kimse ancak izzet sahibi (azîz) olur. Zira o, son derece hilim sahibi olmakla birlikte, bu hilimden sonra dokunulmazlığı ihlal edildiğinde azametiyle yakalar; zira muradını gerçekleştirmede pek çok yardımcı bulur ve cezalandırılan kimse de kusuruna hiçbir mazeret bulamaz; alçak (leîm) kimse ise böyle değildir,
21897. Metin
فإنه لا يجد أعواناً فلا يشتد أخذه، فصار الإنكار بواسطة هذين الوصفين أشد وأغلظ من هذه الجهة، ومن جهة أنه كان ينبغي أن يستحيي من المحسن الذي لا تكدير في إحسانه بوجه، فلا يعصى له أمر ولا يفرط له في حق، ومع ذلك ففي ذكر هذين الوصفين تلقين الحجة، قال أبو بكر الوراق: لو سألني لقلت: غرني كرم الكريم وحلمه، وقال علي ﵁: من كرم الرجل سوء أدب غلمانه، وقال الإمام الغزالي في شرحه للأسماء: هو الذي إذا قدر عفا، وإذا وعد وفى، وإذا أعطى زاد على منتهى الرجا، ولا يبالي لمن أعطى ولا كم أعطى، وإذا رفعت حاجة إلى غيره لا يرضى، وإذا جفى عاتب وما استقصى، ولا يضيع من لاذ به وإليه التجأ، ويغنيه عن الوسائل والشفعاء.
zira onun yardımcıları bulunmaz, bu yüzden yakalayışı şiddetli olmaz. Dolayısıyla bu iki vasıf vasıtasıyla yapılan kınama, bu yönden ve hiçbir şekilde ihsanına leke sürülmeyen o Muhsin'den haya edilip hiçbir emrine isyan edilmemesi ve hiçbir hakkının zayi edilmemesi gerektiği yönünden daha şiddetli ve daha ağır olmuştur. Bununla birlikte bu iki vasfın zikredilmesinde kulun eline hüccet verilmesi de söz konusudur. Ebû Bekir el-Verrâk şöyle demiştir: "Bana sorsaydı derdim ki: Kerîm olanın keremi ve hilmi beni aldattı." Ali radıyallâhu anh da şöyle demiştir: "Kişinin cömertliğinden ve kereminden biri de kölelerinin terbiyesizliğidir." İmam Gazâlî Esmâ şerhinde şöyle der: "O, güç yetirdiğinde affeden, vadettiğinde yerine getiren, verdiğinde umulanın en son noktasının da üstünde veren, kime verdiğine ve ne kadar verdiğine aldırmayan, ihtiyaç başkasına arz edildiğinde razı olmayan, kendisine cefa edildiğinde sitem edip hesabı sonuna kadar zorlamayan, Kendisine sığınanı ve iltica edeni zayi etmeyen, onu aracılardan ve şefaatçilerden müstağni kılan zattır."
21898. Metin
ولما ذكر هذين الوصفين الدالين على الكمالين، بالجلال، دل عليهما تقريراً لهما بإفاضة الجود في التربية بوصف الجمال بالإكرام لئلا يعتقد الإنسان بما له من الطغيان أنه حر مالك لنفسه يفعل ما يشاء فقال: {الذي خلقك} أي أوجدك من العدم مهيئاً لتقدير الأعضاء {فسوّاك} عقب تلك الأطوار بتصوير الأعضاء والمنافع بالفعل {فعدلك *} أي جعل كل شيء من ذلك سليماً مودعاً فيه قوة المنافع التي خلقه الله لها، وعدل المزاج حتى قبل الصورة، والتعديل جعل البنية
Celal sıfatıyla iki kemale delalet eden bu iki vasfı zikredince, insanın azgınlığı sebebiyle kendisini başıboş, kendi nefsinin mâliki ve dilediğini yapan biri zannetmemesi için, ikram yoluyla cemal vasfıyla terbiyedeki cömertliğin bolluğunu bildirerek bu iki vasfa delil getirdi ve şöyle buyurdu: {الذي خلقك} “O ki seni yarattı”, yani organlarının takdir edilmesine elverişli kılarak seni yoktan var etti, {فسوّاك} “sana düzen verdi”, bu merhalelerin ardından organları ve menfaatleri fiilen şekillendirdi, {فعدلك *} “seni dengeli kıldı”, yani bütün bunlardan her birini kusursuz kılıp içine Allah'ın kendisi için yarattığı menfaatlerin kuvvetini yerleştirdi; mizacını sureti kabul edecek şekilde dengeledi. Ta'dîl (تعديل), yapıyı
21899. Metin
متناسبة الخلقة، وكذا العدل في قراءة الكوفيين بالتخفيف أي فأمالك عن تشويه الخلقة وتقبيح الصورة، وجعلك معتدلاً في صورتك، وكل هذا يقتضي غاية الشكر والخوف منه إن عصى، لأنه كما قدر على التسوية يقدر على التشويه وغيره من العذاب.
birbiriyle orantılı bir yaratılışta kılmaktır. Kûfelilerin şeddesiz olarak okudukları "adeleke" (عَدَلَك) kıraatinde de mana böyledir; yani seni hilkatinde bozukluktan ve suretinde çirkinlikten uzaklaştırdı, seni suretinde mutedil ve dengeli kıldı. Bütün bunlar, isyan ettiği takdirde O'na son derece şükretmeyi ve O'ndan korkmayı gerektirir. Çünkü O, düzgün yaratmaya kadir olduğu gibi, şekli bozmaya ve başka azaplar vermeye de kadirdir.
21900. Metin
ولما أضاء بهذا إضاءة الشمس أنه عظيم القدرة على كل ما يريد، أنتج قوله معلقاً ب «ركب» : {في أيّ صورة} من الصور التي تعرفها والتي لا تعرفها من الدواب والطيور وغير ذلك من الحيوان، ولما كان المراد تقرير المعنى غاية التقرير، أثبت النافي في سياق الإثبات لينتفي ضد ما أثبته الكلام فيصير ثبات المعنى على غاية من القوة التي لا مزيد عليها، فقال: {ما شاء ركبك *} أي ألف تركيب أعضائك وجمع الروح إلى البدن، روى الطبراني في معاجمه الثلاثة برجال ثقات عن مالك بن الحويرث ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ: «إذا أراد الله جل اسمه أن يخلق النسمة فجامع الرجل المرأة طار ماؤه في كل عرق وعصب منها، فلما كان اليوم السابع أحضر الله له كل عرق بينه وبين آدم، ثم قرأ {في أي صورة ما شاء ركبك} [الانفطار: ٨] » فتحرر بهذا الإنسان رقيق رقاً لازماً، ومن خلع ربقة ذلك الرق اللازم وكل إلى نفسه فهلك.
Bununla O'nun dilediği her şeye kadir olduğu güneş gibi apaçık ortaya çıkınca, "rakkebe" fiiline bağlı olarak gelen buyruğu şu neticeyi verdi: {في أيّ صورة} “[Dilediği] herhangi bir surette”, bildiğin ve bilmediğin binek hayvanları, kuşlar ve diğer hayvanların suretlerinden... Mananın en mükemmel şekilde perçinlenmesi kastedildiğinden, sözün ispat ettiği şeyin zıddını nefyetmek için ispat makamında nefyeden edatı sabitledi; böylece mananın sebatı üzerine fazlası olamayacak derecede en üstün kuvvete ulaştı ve şöyle buyurdu: {ما شاء ركبك *} “dilediği gibi seni birleştirdi”, yani organlarının terkibini sağladı ve ruhu bedenle bir araya getirdi. Taberânî üç Mu‘cem'inde sika ravilerle Mâlik b. el-Huveyris radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Allah -ismi celil olsun- bir nefsi yaratmak istediğinde, erkek kadınla birleşince erkeğin suyu kadının her damarına ve sinirine dağılır. Yedinci gün olunca Allah, onunla Âdem arasındaki her damarı bir araya getirir.» Sonra {في أي صورة ما شاء ركبك} [el-İnfitâr: 8] ayetini okudu. Böylece insanın ayrılmaz bir kulluk bağıyla kul olduğu ortaya çıktı. Bu ayrılmaz kulluk bağını boynundan çıkarıp atan kimse ise kendi nefsiyle baş başa bırakılmış ve helak olmuştur.
21901. Metin
ولما أوضح سبحانه غاية الإيضاح الدليل على قدرته على الإعادة بالابتداء، وبين تعالى أنه ما أوجب للإنسان، الخسار بنسيان هذا الدليل الدال على تلك الدار إلا الاغترار، وكان الاغترار يطلق على أدنى المعنى، بين أنه ارتقى به الذروة فقال: {كلا} أي ما أوقعكم أيها الناس في الإعراض عمن يجب الإقبال عليه ويقبح غاية القباحة الإعراض بوجه عنه مطلق الغرور {بل} أعظمه وهو أنكم {تكذبون} أي على سبيل التجديد بتحدد إقامة الأدلة القاطعة وقيام البراهين الساطعة {بالدين *} أي الجزاء الذي وظفه الله في يوم البعث، فارجعوا عن الغرور مطلقاً خاصاً وعاماً، وارتدعوا غاية الارتداع {وإنّ} أي والحال أن {عليكم} أي ممن أقمناهم من جندنا من الملائكة {لحافظين *} لهم على أعمالكم غاية العلو فهم بحيث لا يخفى عليهم منها جليل ولا حقير.
Allah Teâlâ baştan yaratma ile yeniden yaratmaya olan kudretinin delilini en açık bir biçimde ortaya koyup, o ahiret yurduna delalet eden bu delili unutarak insanın hüsrana uğramasına sebep olan şeyin ancak gurur (aldanış) olduğunu açıklayınca; gurur kelimesi bu mananın en alt derecesine de dendiği için, insanın bu hususta zirveye ulaştığını açıklayarak şöyle buyurdu: {كلا} “Hayır!”, yani ey insanlar, yönelinmesi vacip olan ve herhangi bir şekilde Kendisinden yüz çevrilmesi son derece çirkin olan Zât'tan yüz çevirmenize sebep olan şey kuru bir aldanış değildir; {بل} “aksine”, onun en büyüğüdür; o da şudur: {تكذبون} “yalanlıyorsunuz”, kesin delillerin ve parlak burhanların sürekli ikame edilmesiyle siz de ısrarla yalanlıyorsunuz, {بالدين *} “dini [ve hesabı]”, yani Allah'ın diriliş gününde tayin ettiği cezayı/karşılığı. Artık gerek özel gerek genel her türlü aldanıştan dönün ve son derece sakının! {وإنّ} “Şüphesiz”, durum şu ki; {عليكم} “sizin üzerinizde”, yani meleklerden tayin ettiğimiz ordumuzdan, {لحافظين *} “muhafızlar vardır”; amelleriniz üzerinde tam bir hakimiyetleri vardır, amellerinizden ne büyük ne de küçük hiçbir şey onlara gizli kalmaz.
21902. Metin
ولما أثبت لهم الحفظ، نزههم عن الزيادة والنقص فقال: {كراماً} أي فهم في غاية ما يكونون من طهارة الأخلاق والعفة والأمانة.
Onlar için koruma vasfını sabitleyince, onları fazlalık ve noksanlıktan tenzih ederek şöyle buyurdu: {كراماً} “şerefli [ve değerli]”, yani ahlak temizliği, iffet ve emanet hususunda olabileceklerin en mükemmelidirler.
21903. Metin
ولما ثبت الحفظ والأمانة بغاية الإبانة، وكان الحافظ ربما
Koruma ve emanet vasfı en açık bir şekilde sabit olunca ve koruyan kimse bazen
21904. Metin
ينسى قال: {كاتبين *} أي هم راسخون في وصف الكتابة يكتبونها في الصحف كما يكتب الشهود بينكم العهود ليقع الجزاء على غاية التحرير.
unutabileceğinden şöyle buyurdu: {كاتبين *} “yazıcılardır”, yani yazma vasfında sebatkârdırlar; şahitlerin aranızdaki akitleri yazdığı gibi, karşılık tam bir hassasiyetle gerçekleşsin diye amelleri sayfalara yazarlar.
21905. Metin
ولما أفهم الاستعلاء والتعبير بالوصف إحاطة الاطلاع على ما يبرز من الأعمال، صرح به فقال: {يعلمون} أي على التجدد والاستمرار {ما تفعلون *} أي تجددون فعله من خير وشر بالعزم الثابت والداعية الصادقة سواء كان مبنياً على علم أو لا، فكيف يكون مع هذا تكذيب بالجزاء على النقير والقطمير هل يكون إحصاء مثاقيل الذر من أعمالكم عبثاً وهل علمتم بملك يكون له رعية يتركهم هملاً فلا يحاسبهم على ما في أيديهم وما عملوه، ولأجل تكذيبهم بالدين أكد المعنى المستلزم له وهو أمر الحفظة غاية التأكيد، والتعبير بالمستقبل يدل على أنهم يعلمون كل ما انقدح في القلب وخطر في الخاطر قبل أن يفعل، وأما ما لم يجر في النفس له ذكر فلا يعلمونه كما بينه حديث:
Hâkimiyet ve vasıf kalıbıyla yapılan ifade, ortaya çıkan amelleri bütünüyle kuşatan bir bilgiye sahip olunduğunu hissettirince, bunu açıkça belirterek şöyle buyurdu: {يعلمون} “Bilirler”, yani sürekli ve yenilenen bir bilgiyle bilirler, {ما تفعلون *} “yaptığınız şeyleri”, yani kesin bir azim ve samimi bir istekle hayır ve şerden işlemeye devam ettiğiniz her şeyi; ister bir bilgiye dayalı olsun ister olmasın [bilirler]. Durum böyleyken, zerre ve hurma çekirdeği zarı kadar şeyin hesabının yalanlanması nasıl mümkün olabilir? Amellerinizin zerre ağırlıklarının sayılıp kaydedilmesi boşuna mıdır? Hiç tebaasını başıboş bırakan, ellerindekilerden ve yaptıklarından onları hesaba çekmeyen bir melik işittiniz mi? Dini yalanlamaları sebebiyle, bunu gerektiren manayı -yani hafaza melekleri konusunu- son derece pekiştirdi. Muzari (gelecek/geniş zaman) fiille ifade edilmesi, kalpte beliren ve akla gelen her şeyi daha fiile dökülmeden bildiklerine delalet eder. Nefiste anılmayan şeylere gelince, şu hadisin açıkladığı üzere onları bilmezler:
21906. Metin
«ومن هم بحسنة فلم يعملها فاكتبوها له حسنة» .
«Kim bir iyiliğe niyetlenir de onu yapmazsa, onu kendisi için bir iyilik olarak yazın.»
21907. Metin
ولما كانت نتيجة حفظ الأعمال الجزاء عليها، أنتج ذلك بيان ما كانت الكتابة لأجله تفريقاً بين المحسن والمسيء الذي لا يصح في حكمة حكيم ولا كرم كريم غيره بقوله على سبيل التأكيد، لأجل تكذيبهم: {إن الأبرار} أي العاملين بما هو واسع لهم مما يرضي الله
Amellerin korunmasının neticesi onlara karşılık verilmesi olunca, bu durum, yalanlamaları sebebiyle tekid yoluyla gelen buyruğuyla, hiçbir hakîmin hikmetine ve hiçbir kerîmin keremine başkası yakışmayan, iyilik yapanla kötülük yapanı ayırt etmek için yazmanın ne amaçla olduğunu açıklamayı netice verdi: {إن الأبرar} “Şüphesiz iyiler”, yani Allah'ı razı eden geniş amelleri işleyenler -ki O'nun kudreti
21908. Metin
جلت قدرته {لفي نعيم *} أي محيط بهم لا ينفك عنهم ولا ينفكون عنه أصلاً في الدنيا في نعيم الشهود، وفي الآخرة في نعيم الرؤية والوجود في هذه الدار معنىً وفي الآخرة حساً، فكل نعيم في الجنة لهم من المنح الآجلة فرقائقه في هذه الدنيا لهم عاجلة {وإنّ الفجار} أي الذي شأنهم الخروج مما ينبغي الاستقرار فيه من رضا الله إلى سخطه {لفي جحيم *} أي نار تتوقد غاية التوقد يصلون بها جحيم العقوبة الفظيعة كما كانوا في الدنيا في جحيم البعد والقطيعة.
pek yücedir- {لفي نعيم *} “elbette bir nimet içindedirler”; yani dünyada müşahede nimetinde, ahirette ise rü'yet ve vuslat nimetinde olmak üzere; bu yurtta manen, ahirette ise hissen kendilerini bütünüyle kuşatan, kendilerinden asla ayrılmayan ve kendilerinin de ondan asla ayrılmadığı bir nimet içindedirler. Cennetteki her nimetin gelecekteki bağışlarından olan incelikleri bu dünyada onlar için peşindir. {وإنّ الفجار} “Şüphesiz kötüler de”, yani şanları Allah'ın rızasında karar kılmak iken bundan çıkıp O'nun gazabına uğramak olan kimseler, {لفي جحيم *} “elbette alevli bir ateştedirler”; yani alabildiğine tutuşan bir ateştedirler, dünyada uzaklık ve kopukluk cehenneminde oldukları gibi orada da korkunç cezanın cehennemine girerler.
21909. Metin
ولما كان السياق للترهيب، وصف عذاب الفجار فقال: {يصلونها} أي يغمسون فيها كالشاة المصلية فيباشرون حرها {يوم الدين *} أي الجزاء على الأعمال المضبوطة على مثاقيل الذر. ولما كان العذاب على ما نعهده لا بد أن ينقضي، بين أن عذابه على غير ذلك فقال: {وما} أي والحال أنهم ما {هم عنها} أي الجحيم {بغائبين *} أي بثابت لهم غيبة ما عنها في وقت ما، بل هم فيها خالدون جزاء لأعمالهم وفاقاً وعدلاً طباقاً حتى الآن في دار الدنيا وإن كانوا لا يحسون بها إلا بعد الموت لأن الناس نيام، فإذا ماتوا انتبهوا.
Siyak korkutma siyakı olunca, günahkârların azabını vasfederek şöyle buyurdu: {يصلونها} “Oraya girerler”, yani kızartılan koyun gibi oraya daldırılırlar ve onun sıcağını bizzat tadarlar, {يوم الدين *} “ceza gününde”, yani zerrelerin ağırlığına göre zapt edilen amellerin karşılığının verildiği günde. Bizim bildiğimiz azabın mutlaka sona ermesi gerektiğinden, onların azabının böyle olmadığını açıklayarak şöyle buyurdu: {وما} “Ve [değillerdir]”, durum şu ki onlar, {هم عنها} “ondan”, yani o cehennemden, {بغائبين *} “uzak kalacak [da değillerdir]”, yani hiçbir vakitte ondan hiçbir şekilde uzak kalmaları sabit değildir; bilakis amellerinin tam karşılığı ve tastamam bir adaletin gereği olarak orada ebedî kalacaklardır; hatta insanlar uykuda olup öldüklerinde uyandıkları için bunu ancak ölümden sonra hissedecek olsalar bile dünya yurdunda şu an dahi bu böyledir.
21910. Metin
ولما علم أن الوعيد الأعظم يوم الدين، هول أمره بالسؤال عنه إعلاماً بأنه أهل لأن يصرف العمر إلى الاعتناء بأمره والسؤال عن حقيقة حاله سؤال إيمان وإذعان لا سؤال كفران وطغيان، ليكون أقعد في الوعيد به فقال: {وما أدراك} أي أعلمك وإن اجتهدت في طلب الدراية به {ما يوم الدين *} أي أيّ شيء هو في طوله وأهواله وفظاعته وزلزاله. ولما كانت أهواله زائدة على الحد، كرر ذلك السؤال لذلك الحال فقال معبراً بأداة التراخي زيادة في التهويل: {ثم ما أدراك} أي كذلك {ما يوم الدين *} .
En büyük tehdidin din gününde olduğu bilinince, ömrün onun meselesine önem vermeye ve küfür ile azgınlık sorusu olarak değil, iman ve boyun eğiş sorusu olarak onun gerçek durumunu sormaya sarf edilmeye layık olduğunu bildirmek ve böylece onunla yapılan tehdidin daha tesirli olmasını sağlamak için soru sorarak onun durumunu dehşetli kıldı ve şöyle buyurdu: {وما أدراك} “Sana ne bildirdi”, yani sen onu bilmek için ne kadar çabalasan da sana ne bildirdi, {ما يوم الدين *} “din gününün ne olduğunu?”, yani onun uzunluğunda, dehşetlerinde, korkunçluğunda ve sarsıntısında nasıl bir şey olduğunu? Onun dehşetleri haddi aşınca, bu durum için o soruyu tekrarladı ve korkutmayı artırmak için terâhî (sonralık) edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {ثم ما أدراك} “Sonra sana ne bildirdi”, yani aynı şekilde sana ne bildirdi, {ما يوم الدين *} “din gününün ne olduğunu?”
21911. Metin
ولما بين أنه من العظمة بحيث لا تدركه دراية دار وإن عظم وإن اجتهد، لخص أمره في شرح ما يحتمله العقول منه على سبيل الإجمال دافعاً ما قد يقوله بعض من لا عقل له: إن كان انضممت والتجأت إلى بعض الأكابر وقصدت بعض الأماثل فأخلص قهراً أو بشفاعة ونحوها، فقال مبدلاً من «يوم الدين» في قراءة ابن كثير والبصريين بالرفع: {يوم} وهو ظرف، قال الكسائي: العرب تؤثر الرفع إذا أضافوا الليل واليوم إلى مستقبل، وإذا أضافوا إلى فعل ماض آثروا النصب {لا تملك} أي بوجه من الوجوه في وقت ما {نفس} أيّ نفس
Onun, ne kadar büyük ve ne kadar gayretli olursa olsun hiçbir idrak sahibinin idrak edemeyeceği bir azamette olduğunu açıklayınca; aklı kıt bazı kimselerin, "Büyüklere katılıp sığınsam ve ileri gelenlere yönelsem, zorla yahut şefaat ve benzeri yollarla kurtulurum" diyebileceği şeyi bertaraf ederek akılların ondan anlayabileceği hususu icmali olarak özetledi ve İbn Kesîr ile Basralıların kıraatinde ref (ötre) ile "yevmüddîn" lafzından bedel kılarak şöyle buyurdu: {يوم} “Bir gün [ki]” -bu bir zarftır; Kisâî şöyle demiştir: Araplar gece ve gündüz kelimelerini gelecek zamana izafe ettiklerinde ref'i, geçmiş fiile izafe ettiklerinde ise nasb'ı (üstün) tercih ederler- {لا تملك} “sahip olamaz”, hiçbir şekilde ve hiçbir vakitte malik olamaz, {نفس} “hiçbir kimse”,
21912. Metin
كانت من غير استثناء، ونصبه الباقون على الظرف، ويجوز أن تكون الفتحة للبناء لإضافته إلى غير متمكن {لنفس شيئاً} أي قل أو جل، وهذا وإن كان اليوم ثابتاً لكنه في هذه الدار بطن سبحانه في الأسباب، فتقرر في النفوس أن الموجودين يضرون وينفعون لأنهم يتكلمون ويبطشون، وأما هناك فالمقرر في النفوس خلاف ذلك من أنه لا يتكلم أحد إلا بإذنه إذناً ظاهراً، ولا يكون لأحد فعل ما إلا بإذنه كذلك، فالأمر كله له دائماً، لكن اسمه الظاهر هناك ظاهر واسمه الباطن هذا مقرر لموجبات الغرور.
istisnasız hangi nefis olursa olsun. Diğer kurrâ ise zarf olduğu için nasb ile okumuşlardır; fethanın mütemekkin olmayan bir kelimeye izafe edildiği için mebniyetten kaynaklanması da caizdir. {لنفس شيئاً} “bir kimse için hiçbir şeye”, yani az veya çok hiçbir şeye güç yetiremez. Bu durum bugün de sabit olmakla birlikte, bu yurtta Allah Teâlâ sebeplerin içinde gizlenmiştir; bu yüzden nefislerde varlıkların konuşup yakalayabildikleri için zarar ve fayda verdikleri yerleşmiştir. Orada ise nefislerde yerleşen bunun aksidir; yani O'nun açık bir izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz ve aynı şekilde O'nun izni olmadan hiç kimsenin hiçbir fiili olamaz. Dolayısıyla emir daima bütünüyle O'nundur; fakat O'nun ez-Zâhir ismi orada apaçıktır, el-Bâtın ismi ise burada aldanış gerekçelerini pekiştirmiştir.
21913. Metin
ولما كان التقدير: فلا أمر لأحد من الخلق أصلاً، لا ظاهراً ولا باطناً، عطف عليه قوله: {والأمر} أي كله {يومئذ} أي إذ كان البعث للجزاء {لله *} أي مختص به لا يشاركه فيه مشارك ظاهراً كما أنه لا يشاركه فيه باطناً، ويحصل هناك الكشف الكلي فلا يدعي أحد لأحد أمراً من الأمور بغير إذن ظاهر خاص، وتصير المعارف بذلك ضرورية، فلذلك كان الانفطار والزلازل الكبار، والإحصاء لجميع الأعمال الصغار والكبار، وقد رجع أخرها كما ترى إلى أولها، والتف مفصلها بموصلها - والله الهادي للصواب.
Takdirî mana; "Yaratılmışlardan hiç kimse için ne zahiren ne de batınen hiçbir emir/yetki yoktur" şeklinde olunca, şu buyruğunu buna atfetti: {والأمر} “Emir [ve hüküm]”, yani hepsi, {يومئذ} “o gün”, yani ceza için diriliş gerçekleştiğinde, {لله *} “yalnız Allah'a aittir”; O'na mahsustur, batınen hiçbir ortak O'na ortak olmadığı gibi zahiren de hiçbir ortak O'na ortak olamaz. Orada tam bir keşif meydana gelir de hiç kimse açık ve özel bir izin olmaksızın başkası için bir şey iddia edemez ve bununla marifetler zaruri hale gelir. İşte bu yüzden yarılma, büyük zelzeleler, küçük ve büyük bütün amellerin sayılıp kaydedilmesi vuku bulmuştur. Gördüğün gibi surenin sonu başına dönmüş, ayrıntısı bütünüyle birbirine bağlanmıştır. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır.