21969. Metin
سورة الانشقاق
İnşikâk Suresi
21970. Metin
مقصودها الدلالة على آخر المطففين من أن الأولياء ينعمون والأعداء يعذبون، لأنهم كانوا لا يقرون بالبعث ولا بالعرض على الملك الذي أوجدهم ورباهم كما يعرض الملوك عبيدهم ويحكمون بينهم فينقسمون إلى أهل ثواب وأهل عقاب واسمها الانشقاق أدل دليل على ذلك بتأمل الظرف وجوابه الدلال على الناقد البصير وحسابه) بسم الله (ذي الجلال والإكرام) الرحمن (الذي كملت نعمته فشملت الخاص والعام) الرحيم (الذي أتمها بعد العموم على أوليائه فأسعدهم بإتمام الإنعام.
Bu surenin maksadı; Mutaffifîn suresinin sonundaki, dostların nimetlendirileceği ve düşmanların azap göreceği hususuna delalet etmektir. Çünkü onlar, kralların kölelerini huzura çıkarıp aralarında hükmetmesi ve onların da mükâfat ehli ile ceza ehli olarak ikiye ayrılması gibi, kendilerini var eden ve yetiştirip terbiye eden Hükümran'a (Melik'e) arz olunmayı da yeniden dirilmeyi de ikrar etmiyorlardı. Surenin 'el-İnşikâk' ismi de; zarf ve onun cevabı üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, her şeyi inceleyen, hakkıyla gören ve hesaba çeken zata delalet etmesi bakımından buna en açık delildir. (Celal ve ikram sahibi) Allah'ın adıyla. (Nimeti kemale erip özeli de geneli de kuşatan) Rahmân. (Genel kılmanın ardından nimetini dostlarına tamamlayıp nimeti tamama erdirmekle onları mesut kılan) Rahîm.
21971. Metin
لما ختمت التطفيف بأن الأولياء في نعيم، وأن الأعداء في جحيم ثواباً وعقاباً، ابتدأ هذه بالإقسام على ذلك فقال: {إذا السماء} أي على ما لها من الإحكام والعظمة والحكمة الذي لا يقدر على مثلها غيره جلت قدرته {انشقت *} أي فصارت واهية وفتحت أبواباً فتخربت وتهدمت، وذلك بعد القيام من القبور كما مضى في الحاقة عن إحدى روايتي ابن عباس ﵄ {وأذنت} أي كانت
Mutaffifîn suresi, dostların mükâfat olarak nimet içinde, düşmanların ise ceza olarak cehennemde olduğunu bildirmekle son bulunca, bu sureye bunun üzerine yeminle başlayarak şöyle buyurdu: {إِذَا السَّمَاءُ} yani kudreti yüce olan O'ndan başkasının bir benzerine güç yetiremeyeceği sağlamlığına, azametine ve hikmetine rağmen gök {انشَقَّتْ} “Gök yarıldığı” yani zayıf düşüp kapı kapı açıldığı, yıkılıp harabeye döndüğü zaman. Bu da İbn Abbas'tan radıyallâhu anhümâ gelen iki rivayetten birinde geçtiği üzere kabirlerden kalkıştan sonradır. {وَأَذِنَتْ} yani olduğu zaman,
21972. Metin
شديدة الاستماع والطواعية والانقياد على أتم وجه كمن له أذن واعية ونفس مطمئنة راضية {لربها} أي لأمر المخترع لها والمدبر لجميع أمرها، وهي الآن وإن كانت منقادة فانقيادها ظاهر لأكثر الخلق وهم المثبتة، وأما المعطلة فربما نسبوا تأثيراتها إلى الطبائع والكواكب وأما عند الانشقاق فيحصل الكشف التام فلا يبقى لأحد شبهة {وحقت *} بالبناء للمفعول بمعنى أنها مجبولة على أن ذلك حق عليها ثابت لها، فهي حقيقة به لأنها مربوبة له سبحانه، وكل مربوب فهو حقيق بالانقياد لربه، وهي لم تزل مطيعة له في ابتدائها وانتهائها، لكن هناك يكون الكشف التام لجميع الأنام.
can kulağıyla dinleyen bir kulağa ve mutmain, razı bir nefse sahip olan kimse gibi en mükemmel şekilde tam bir dinleme, itaat ve boyun eğiş içinde olduğu; {لِرَبِّهَا} “Rabbine kulak verip” yani kendisini yoktan var edenin ve bütün işlerini çekip çevirenin emrine boyun eğdiği [zaman]. O, şu anda da boyun eğmiş durumda olmakla birlikte, onun boyun eğişi yaratılmışların çoğuna yani [yaratıcıyı] ikrar edenlere açıktır; Muattıla'ya (inkârcılara) gelince, onlar belki de onun tesirlerini tabiatlara ve yıldızlara nispet ederler. Yarılma anında ise tam bir açığa çıkış gerçekleşir ve hiç kimsede bir şüphe kalmaz. {وَحُقَّتْ} “ve [boyun eğmesi] gerçekleştiği zaman” meçhul sîgasıyla olup; bunun, onun üzerine bir hak ve sabit bir vazife olarak yaratılışına yerleştirilmiş olması anlamındadır. O buna layıktır, çünkü O Sübhân'ın kulu ve mahlukudur; yaratılmış olan her varlık da Rabbine boyun eğmeye layıktır. O, başlangıcında ve sonunda O'na daima itaat edegelmiştir; lakin orada bütün mahlukat için tam bir hakikat ortaya çıkışı olacaktır.
21973. Metin
ولما بدأ بالعالم العلوي لكونه أشرف لأنه أعلى مكانة ومكاناً، ثنى بالسفلي فقال تعالى: {وإذا الأرض} أي على ما لها من الصلابة والثخانة والكثافة، وأشار بالبناء للمفعول إلى سهولة الفعل فيها عليه ﷾ وسرعة انفعالها مع كونه أعجب من انشقاق السماء فإنه ربما كان في الشيء لوهيه من تطاول مرور الزمان عليه بخلاف المد فقال: {مدت} أي بسطت بسط الأديم ومطت فامتطت فزيد في سعتها جداً بعد أن تمهدت فصارت دكاء فزالت جبالها وآكامها وتلالها، فلا ترى فيها عوجاً ولا أمتاً كما أن الأديم إذا مد كان كذلك فزال تثنيه واتسع.
Makam ve mekân bakımından daha yüce ve daha şerefli olması sebebiyle ulvî âlem ile başlayınca, ardından süflî âlemi zikredip şöyle buyurdu: {وَإِذَا الْأَرْضُ} yani sertliğine, kalınlığına ve yoğunluğuna rağmen yer; meçhul yapıdaki fiille, göğün yarılmasından daha hayret verici olmasına rağmen o fiili yapmanın O'na azze ve celle ne kadar kolay olduğuna ve yerin ne denli hızlı etkilendiğine işaret etti. Zira bir şeyde, üzerinden uzun zaman geçmesi sebebiyle zayıflama olabilir, ancak yayılıp uzatılma böyle değildir. Şöyle buyurdu: {مُدَّتْ} “Yer uzatılıp düzlendiği,” yani deri serilir gibi serilip çekilerek gerildiği, dümdüz edildikten sonra genişliğinin son derece artırıldığı, üzerindeki dağların, tepelerin ve yükseltilerin yok edilip onda hiçbir eğrilik ve tümsek görmeyeceğin hâle getirildiği [zaman]. Nitekim deri de gerildiğinde böyle olur, kıvrımları gider ve genişler.
21974. Metin
ولما كان الجلد جديراً بأنه إذا مد أن يبين عن كل ما فيه من غيره قال: {وألقت ما فيها} أي أخرجت ما في بطنها من الأموال والكنوز والأموات إخراجاً سريعاً كأنها تقذفه قذفاً، وذلك أيضاً كالبساط إذا نقض {وتخلت *} أي تعمدت وتكلفت الخلو عن ذلك والترك له بغاية جهدها، أي فعل ذلك سبحانه فعلاً كانت الأرض كأنها فاعلة له على هذا الوجه، فصارت خلية عن كل شيء كان في بطنها، وصار بارزاً على ظهرها، ولما كان هذا ربما أوهم أنه بغير أمره ﷾ قال: {وأذنت لربها} أي فعلت ذلك بإذن الخالق لها والمربي وتأثرت في ذلك عن تأثيره لا بنفسها، وفعلت فيه كله فعل السميع المجيب {وحقت *} أي وكانت حقيقة بذلك كما أن كل مربوب كذلك وتكرير «إذا» للتنبيه على ما في كل من الجملتين من عظيم القدرة، والجواب محذوف - لأنه في غاية الانكشاف بما دل عليه المقام مع ما تقدم من المطففين وما قبلها من السور وما يأتي في هذه السورة تقديره: ليحاسبن كل أحد على كدحه كله فليثوبنّ الكفار ما كانوا يفعلون وليجازين أهل الإسلام بما كانوا يعملون.
Deri gerildiğinde içinde bulunan yabancı şeyleri dışarı atması uygun olduğundan şöyle buyurdu: {وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا} “İçindekileri dışarı atıp” yani karnındaki malları, defineleri ve ölüleri sanki fırlatırcasına hızlı bir şekilde çıkardığı, bu da tıpkı silkelenen yaygı gibi olduğu; {وَتَخَلَّتْ} “ve tamamen boşaldığı,” yani bütün gücüyle bunlardan boşalmaya ve onları terk etmeye kastettiği ve çabaladığı [zaman]. Yani O Sübhân bunu öyle bir fiille yaptı ki yer sanki bunu bizzat bu şekilde yapıyormuş gibi oldu; böylece karnında bulunan her şeyden boşaldı ve hepsi sırtında açığa çıktı. Bu durum, sanki O'nun azze ve celle emri olmaksızın gerçekleştiği vehmini uyandırabileceğinden şöyle buyurdu: {وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا} “Rabbine kulak verip” yani bunu kendisini Yaratan'ın ve Terbiye Eden'in izniyle yaptı ve bunda kendi kendine değil O'nun tesiriyle etkilendi; her hususta işiten ve icabet edenin yaptığını yaptı; {وَحُقَّتْ} “ve [boyun eğmesi] gerçekleştiği zaman.” Yani yaratılmış her varlığın böyle olması gerektiği gibi o da buna layıktı. {إِذَا} edatının tekrarlanması, iki cümleden her birinde yer alan muazzam kudrete dikkat çekmek içindir. Şartın cevabı ise hazfedilmiştir; çünkü Mutaffifîn ve önceki surelerde geçenler ile bu surede gelecek olanlarla birlikte makamın delalet ettiği üzere son derece açıktır. Takdiri şöyledir: Herkes bütün çabasının hesabını mutlaka verecek; inkârcılara yaptıklarının karşılığı tastamam verilecek ve İslâm ehline de amellerinin karşılığı mutlaka ödenecektir.
21975. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تقدم في الانفطار التعريف بالحفظة وإحصائهم على العباد في كتبهم، وعاد الكلام إلى ذكر ما يكتب على البر والفاجr واستقرار ذلك في قوله تعالى: {إن كتاب الأبرار لفي عليّين} [المطففين: ١٨] وقوله: {إن كتاب الفجار لفي سجين} [المطففين: ٧] أتبع ذلك بذكر التعريف بأخذ هذه الكتب في القيامة عند العرض، وأن أخذها بالأيمان عنوان السعادة، وأخذها وراء الظهر عنوان الشقاء إذ قد تقدم في السورتين قبل ذكر الكتب واستقرارها بحسب اختلاف مضمناتها فمنها ما هو في عليين ومنها ما هو في سجين إلى يوم العرض، فيؤتى كل كتابه فآخذ بيمينه وهو عنوان سعادته، وآخذ من وراء ظهره وهو عنوان هلاكه، فتحصّل الإخبار بهذه الكتب ابتداء واستقراراً وتفريقاً يوم العرض، وافتتحت السورة بذكر انشقاق السماء ومد الأرض وإلقائها ما فيها وتحليها تعريفاً بهذا اليوم العظيم بما يتذكر به من سبقت سعادته والمناسبة بينة - انتهى.
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle dedi: İnfıtâr [suresinde] koruyucu meleklerin tanıtılması ve kulların [amellerini] kitaplarına kaydetmelerinin zikredilmesi öne geçip, söz iyi ve kötü kimselerin [amel defterlerine] yazılan şeylerin ve bunların karar kılacağı yerin zikrine dönerek Yüce Allah'ın: {إن كتاب الأبرار لفي عليّين} “Şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyîn’dedir” [Mutaffifîn: 18] ve: {إن كتاب الفجار لفي سجين} “Şüphesiz günahkârların kitabı Siccîn’dedir” [Mutaffifîn: 7] buyruklarında yer alınca; bunun ardından kıyamette [huzura] arz esnasında bu kitapların alınışının bildirilmesi, bunların sağ taraftan alınmasının saadetin nişanesi, sırtın arkasından alınmasının ise şekavetin (bedbahtlığın) nişanesi olduğu zikri getirilmiştir. Zira önceki iki surede, ihtiva ettikleri şeylerin farklılığına göre kitapların ve bunların karar kılacağı yerin zikri geçmişti; nitekim bunlardan kimi İlliyyîn'de, kimi de arz gününe kadar Siccîn'dedir. [O gün] herkese kitabı verilir; kimisi onu sağından alır ki bu onun saadetinin nişanesidir, kimisi de sırtının arkasından alır ki bu da onun helakinin nişanesidir. Böylece bu kitaplar hakkında başlangıç, karar kılma ve arz gününde dağıtılma bakımından bilgi hasıl olmuş oldu. Sure de, kendisi hakkında saadet takdir edilmiş olan kimsenin ibret alması amacıyla bu azametli günü tanıtmak üzere göğün yarılmasının, yerin dümdüz uzatılmasının, içindekileri dışarı atıp boşalmasının zikriyle başladı. Münasebet gayet açıktır - [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
21977. Metin
ولما كان الجواب ما ذكرته، أتبعه شرحه فقال منادياً بأداة صالحة للبعد لأن المنادى أدنى الأسنان بادئاً بالأولياء لأن آخر التطفيف الذي هذا شرح له إدخال السرور عليهم: {يا أيها الإنسان} أي الآنس بنفسه الناسي لربه. ولما كان أكثر الناس منكراً للبعث أكد فقال: {إنك كادح} أي ساع وعامل مع الجهد لنفسك من خير
Cevap zikrettiğim husus olunca, arkasından açıklamasını getirdi ve nida edilen [varlık] mertebelerin en aşağısı olduğu için uzağa uygun bir nida edatıyla seslendi. Mutaffifîn suresinin sonu -ki bu açıklama onun içindir- müminlere sevinç vermek olduğundan dostlar ile başlayarak şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ} “Ey insan!” Yani kendi nefsiyle ünsiyet kurup Rabbini unutan! İnsanların çoğu dirilişi inkâr ettiği için tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّكَ كَادِحٌ} “Şüphesiz sen çabalayıp durmaktasın,” yani kendi lehine veya aleyhine hayır
21978. Metin
أو شر، وأكثره مما يؤثر خدوشاً وشيناً وفساداً وشتاتاً، منتهياً {إلى ربك} الذي أوجدك ورباك بالعمل بما يريد معنىً وبالموت حساً، وأشار إلى اجتهاد كل فيما هو فيه وخلق له بالتأكيد بالمصدر فقال: {كدحاً} أي عظيماً {فملاقيه *} أي فمتعقب كدحك لقاؤك لربك، وأنه ينكشف لك أنك كنت في سيرك إليه كالمجتهد في لقائه اجتهاد من يسابق في ذلك آخر، وكل ذلك تمثيل لنفوذ إرادته ومضي أقضيته بسبب الانتهاء إليه، وحقيقته تلاقي جزاءه وينكشف لك من عظيم أمره ما ينكشف للملاقي مع من يلقاه بسبب اللقاء، وهذا أمر أنت ساع فيه غاية السعي لأن من كان الليل والنهار مطيتيه أوصلاه بلا شك إلى منتهى سفره شاء أو أبى، فذكر هذا على هذا النمط حث على الاجتهاد في الإحسان في العمل لأن من أيقن بأنه لا بد له من العرض على الملك أفرغ جهده في العمل بما يحمده عليه عند لقائه.
ya da şerden zahmetle koşan ve çalışan, ki bunların çoğu yaralar, kusurlar, fesat ve dağınıklık bırakan şeylerdir; varıp ulaşarak {إِلَى رَبِّكَ} “Rabbine doğru” yani seni var eden ve terbiye eden zata doğru, mânen O'nun dilediğiyle amel ederek, maddeten ise ölümle vararak. Herkesin içinde bulunduğu ve yaratıldığı şey doğrultusundaki gayretine mastarla tekit ederek işaret etti ve şöyle buyurdu: {كَدْحاً} “büyük bir çaba ile” {فَمُلَاقِيهِ} “nihayet O'na kavuşacaksın.” Yani senin bu çabanın peşinden Rabbine kavuşman gelecektir; O'na doğru yürüyüşünde, bu hususta başkasıyla yarışan birinin gayreti gibi O'na kavuşma gayreti içinde olduğun sana açığa çıkacaktır. Bütün bunlar, O'na varıp dayanması sebebiyle iradesinin geçerliliğine ve hükümlerinin infazına dair birer temsildir. Hakikati ise, O'nun karşılığıyla karşılaşmandır ve karşılaşma sebebiyle birbiriyle karşılaşan kimselere açılan şey gibi O'nun büyük emrinden sana da açığa çıkacaktır. Bu, uğrunda var gücünle koştuğun bir iştir; zira gece ve gündüz binekleri olan kimseyi, istese de istemese de şüphesiz yolculuğunun nihayetine ulaştırırlar. Bunun bu üslupla zikredilmesi, amelde ihsan üzere gayret etmeye bir teşviktir; zira Hükümran'a mutlaka arz olunacağına kesin olarak inanan kimse, O'nunla karşılaştığında kendisini öveceği amelleri işlemeye bütün gücünü sarf eder.
21979. Metin
ولما كان من المعلوم أن عبيد الملك إذا عرضوا عليه، كان فيهم المقبول والمردود، بسبب أن كدحهم تارة يكون حسناً وتارة يكون سيئاً، قال معرفاً أن الأمر في لقائه كذلك على ما نعهد، فمن كان مقبولاً أعطي كتاب حسناته بيمينه لأنه كان في الدنيا من
Bilindiği üzere hükümdarın köleleri huzuruna çıkarıldığında, çabaları bazen iyi bazen de kötü olduğu için aralarında kabul edilen de reddedilen de bulunur. O'na kavuşma anındaki durumun da bildiğimiz gibi böyle olduğunu tanıtarak; kabul edilen kimseye, dünyada
21980. Metin
أهل اليمين أي الدين المرضي، ومن كان مردوداً أعطي كتابه بشماله لأنه كان في الدنيا مع أهل الشمال وهو الدين الباطل الذي يعمل من غير إذن المالك، فكأنه يفعل من ورائه، فترجم هذا الغرض بقوله ﷾ مفصلاً للإنسان المراد به الجنس جامعاً للضمير بعد أن أفرده تنصيصاً على حشر كل فرد: {فأما من أوتي} بناه للمفعول إشارة إلى أن أمور الآخرة كلها قهر وفي غاية السهولة عليه ﷾، وفي هذه الدار للأمر وإن كان كذلك إلا أن الفرق في انكشاف ستر الأسباب هناك فلا دعوى لأحد {كتابه} أي صحيفة حسابه التي كتبتها الملائكة وهو لا يدري ولا يشعر {بيمينه} من أمامه وهو المؤمن المطيع {فسوف يحاسب} أي يقع حسابه بوعد لا خلف فيه وإن طال الأمد لإظهار الجبروت والكبرياء والقهر {حساباً يسيراً} أي سهلاً لا يناقش فيه لأنه كان يحاسب نفسه فلا يقع له المخالفة إلا ذهولاً، فلأجل ذلك تعرض أعماله فيقبل حسنها ويعفو عن سيئها.
sağ ehlinden yani razı olunan dinden olduğu için iyiliklerinin kitabının sağından verileceğini; reddedilen kimseye ise, dünyada sol ehlinden yani Sahibinin izni olmaksızın işlenen ve sanki O'nun arkasından yapılıyormuş gibi olan batıl dinden olduğu için kitabının solundan verileceğini bildirdi. Bu maksadı O azze ve celle, her bir ferdin haşredileceğini açıkça belirtmek üzere cinsi kastedilen insanı detaylandırıp tekilden sonra zamiri çoğul getirerek şu buyruğuyla tercüme etti: {فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ} “Kime verilirse” fiili meçhul sîgada getirdi; bu, ahiret işlerinin tamamının ezici bir kudretle ve O'na azze ve celle son derece kolay olduğuna bir işarettir. Bu dünyada da iş her ne kadar böyle olsa da aradaki fark, orada sebepler perdesinin kalkacak olması ve dolayısıyla hiç kimsenin bir iddiada bulunamayacak olmasıdır; {كِتَابَهُ} “kitabı” yani kendisi farkında ve bilincinde olmadan meleklerin yazdığı hesap sahifesi, {بِيَمِينِهِ} “sağından,” ön tarafından, o da itaatkâr mümindir; {فَسَوْفَ يُحَاسَبُ} “o hesaba çekilecektir,” yani ceberut, kibriya ve kahrı izhar etmek için süre uzasa bile asla hilafı olmayan bir vaatle hesabı görülecektir; {حِسَاباً يَسِيراً} “kolay bir hesapla.” Yani incelenip sıkı tutulmayan, kolay bir şekilde; çünkü o [dünyada] kendi nefsini hesaba çekiyordu, dolayısıyla ona aykırılık ancak bir unutma ve gaflet eseri olarak vaki olurdu. İşte bu sebeple amelleri arz edilir, iyileri kabul edilir ve kötülerinden vazgeçilir.
21981. Metin
ولما كان هذا دالاً على العفو، أتبعه ما يدل على الإكرام فقال: {وينقلب} أي يرجع من نفسه من غير مزعج برغبة وقبول {إلى أهله} أي الذين أهله الله بهم في الجنة فيكون أعرف بهم وبمنزله
Bu durum affa delalet edince, ardından ikrama delalet eden şeyi getirip şöyle buyurdu: {وَيَنقَلِبُ} “Ve dönecektir” yani hiçbir rahatsız edici olmaksızın kendi isteği, arzusu ve kabulüyle dönecektir, {إِلَى أَهْلِهِ} “ailesine” yani cennette Allah'ın kendisiyle aile kıldığı kimselere; böylece kendisi için hazırlanan menzilini
21982. Metin
الذي أعد له منه بمنزله في الدنيا. ولما كانت السعادة في حصور السرور من غير قيد، بنى للمفعول قوله: {مسروراً *} أي قد أوتي جنة وحريراً، فإنه كان في الدنيا في أهله مشفقاً من العرض على الله مغموماً مضروراً يحاسب نفسه بكرة وعشياً حساباً عسيراً مع ما هو فيه من نكد الأهل وضيق العيش وشرور المخالفين، فذكر هنا الثمرة والمسبب لأنها المقصودة بالذات، وفي الشق الآخر السبب والأصل، وقد استشكلت الصديقة أم المؤمنين عائشة ﵂ هذه الآية بما «روي عنها في الصحيح بلفظين أحدهما» ليس أحد يحاسب إلا هلك «والثاني» من نوقش الحساب عذب «قالت عائشة ﵂: فقلت: يا رسول الله! أليس الله يقول {فأما من أوتي كتابه} [الانشقاق: ٨] الآية، فقال: ﷺ: إنما ذلك العرض» فإن كان اللفظ الأول هو الذي سمعته فالإشكال فيه واضح، وذلك أنه يرجع إلى كلية موجبة هي «كل من حوسب هلك» والآية مرجع إلى جزئية سالبة وهي «بعض من يحاسب لا يهلك» وهو نقيض، وحينئذ يكون اللفظ الثاني من تصرف الرواة، وإن كان الثاني هو الذي سمعته فطريق تقدير الإشكال فيه أن يقال: المناقشة في اللغة من الاستقصاء وهو بلوغ الغاية، وذلك في الحساب
ve onları, dünyadaki menzilinden daha iyi tanır. Mutluluk, sevinç hissinin kayıtsız şartsız hâsıl olmasında olduğundan O'nun şu buyruğu meçhul yapıda geldi: {مَسْرُوراً} “sevinçli olarak.” Yani kendisine cennet ve ipek verilmiş olarak; zira o dünyada ailesi içinde iken Allah'a arz olunmaktan endişe duyan, kederli ve sıkıntılı, ailenin huysuzluğu, geçim darlığı ve muhaliflerin kötülükleri içinde sabah akşam nefsini zorlu bir hesaba çeken biriydi. Burada semere ve netice zikredildi çünkü bizzat kastedilen odur; diğer tarafta ise sebep ve asıl zikredilmiştir. Müminlerin annesi es-Sıddîka Âişe radıyallâhu anhâ bu ayeti, Sahih'te kendisinden iki lafızla rivayet edilen şu hadisle müşkül görmüştür: Birincisi «Hesaba çekilen hiç kimse yoktur ki helak olmasın», ikincisi ise «Hesabı inceden inceye sorgulanan kimse azap görür». Âişe radıyallâhu anhâ dedi ki: «Bunun üzerine ben: Ey Allah'ın Resulü! Allah {فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ} [el-İnşikâk: 8] ayetini buyurmuyor mu? dedim. Bunun üzerine [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem: O sadece arzdır buyurdu». Eğer duyduğu lafız birincisi ise, bundaki müşkillik açıktır; zira bu, «Hesaba çekilen herkes helak olmuştur» şeklindeki tümel olumlu bir önermeye racidir, ayet ise «Hesaba çekilenlerin bir kısmı helak olmaz» şeklindeki tikel olumsuz bir önermeye racidir ve bu da bir çelişkidir. Bu durumda ikinci lafız ravilerin tasarrufundan olur. Şayet duyduğu ikinci lafız ise, bundaki müşkillik şöyle takdir edilir: Lügatte 'münâkaşa', kökünden araştırıp son sınıra ulaşmaktır; bu da hesapta
21983. Metin
بذكر الجليل والحقير والمجازاة عليه، فرجع الأمر أيضاً إلى كلية موجبة هي «كل من حوسب بجميع أعماله عذب» وذلك شامل لكل حساب سواء كان يسيراً أو لا، لأن الأعم يشمل جميع أخصّياته، والآية مثبتة أن من أعطي كتابه بيمينه يحاسب عليه ولا يهلك، والصديقة ﵂ عالمة بأن الكتاب يثبت فيه جميع الأعمال من قوله تعالى: {لا يغادر صغيرة ولا كبيرة إلاّ أحصاها} [الكهف: ٤٩] ومن حديث الحافظين وغير ذلك، فرجع الأمر إلى أن بعض من يحاسب بجميع أعماله لا يهلك، وحينئذ فالظاهر التعارض فسألت، فأقرها ﷺ على الإشكال وأجابها بما حاصله أن المراد بالحساب في الحديث مدلوله المطابقي، وهو ذكر الأعمال كلها - والمقابلة على كل منها، وذلك هو معنى المناقشة، فمعنى «من نوقش الحساب» من حوسب حساباً حقيقياً بذكر جميع أعماله والمقابلة على كل منها، وأن المراد بالحساب في الآية جزء المعنى المطابقي وهو ذكر الأعمال فقط من غير مقابلة، وذلك بدلالة التضمن مجازاً مرسلاً لأنه إطلاق اسم الكل على الجزء، ولأجل هذا كانت الصديقة رضي الله تعالى عنها تقول بعد هذا في تفسير الآية: يقرر بذنوبه ثم يتجاوز عنها - كما نقله عنها أبو حيان، وعلى ذلك دل قوله ﷺ فيما رواه الشيخان عن ابن عمر ﵄:
büyüğü ve küçüğü zikredip ona göre karşılık vermekle olur. Böylece mesele yine «Bütün amelleriyle hesaba çekilen herkes azap görür» şeklindeki tümel olumlu bir önermeye döner. Bu da kolay olsun veya olmasın her hesabı kapsar; çünkü genel olan, kendine has bütün özel durumları kapsar. Ayet ise kitabını sağından alan kimsenin hesaba çekileceğini ve helak olmayacağını sabitlemektedir. Sıddîka radıyallâhu anhâ da Yüce Allah'ın {لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا} [el-Kehf: 49] kavlinden, iki koruyucu meleğin hadisinden ve başka delillerden kitabın bütün amelleri tespit ettiğini bilmektedir. Dolayısıyla mesele, bütün amelleriyle hesaba çekilen kimselerin bir kısmının helak olmayacağı sonucuna vardı. Bu durumda zahirde bir çelişki belirdi ve o da sordu; [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem onun bu müşkülünü onayladı ve özetle şu cevabı verdi: Hadisteki hesaptan maksat, onun mutabakat delaletindeki anlamıdır; o da bütün amellerin zikredilmesi ve her birinin karşılığının verilmesidir, münakaşanın anlamı da budur. 'Hesabı inceden inceye sorgulanan' sözünün manası; bütün amelleri zikredilerek ve her birinin hesabı görülerek hakiki bir hesapla hesaba çekilen kimsedir. Ayetteki hesaptan maksat ise mutabakat anlamının bir parçasıdır; o da karşılık verilmeksizin sadece amellerin zikredilmesidir. Bu da tazammun delaletiyle mecâz-ı mürseldir, çünkü bütünün ismi parçaya verilmiştir. İşte bundan dolayı Sıddîka radıyallâhu teâlâ anhâ bundan sonra ayetin tefsirinde, Ebû Hayyân'ın kendisinden naklettiği üzere: «Günahları kendisine ikrar ettirilir, sonra da affedilir» diyordu. Şeyhayn'ın İbn Ömer'den radıyallâhu anhümâ rivayet ettiği hadiste [Resûlullah'ın] sallallâhu aleyhi ve sellem şu buyruğu da buna delalet etmektedir:
21984. Metin
«إن الله تعالى يدني المؤمن يوم القيامة فيضع كنفه عليه ويستره ثم يقول له: أتعرف ذنب كذا - حتى يذكره بذنوبه كلها ويرى في نفسه أنه قد هلك، قال الرب سبحانه: سترتها عليك في الدنيا، وأنا إغفرها لك اليوم» ولفظ «كنفه» يدل على ذلك فإن كنف الطائر جناحه، وهو إذا وقع فرخه في كنفه عامله بغاية اللطف، فالله تعالى أرحم وألطف {وأما من أوتي} أي بغاية السهولة وإن أبى هو ذلك {كتابه} أي صحيفة حسابه {وراء ظهره *} أي في شماله إيتاء مستغرقاً لجميع جهة الوراء التي هي علم السوء لأنه كان يعمل ما لم يأذن به الله، فكأنه عمل من ورائه مما يظن أنه يخفى عليه سبحانه، فكان حقيقاً بأن تعل يمينه إلى عنقه، وتكون شماله إلى وراء ظهره، ويوضع كتابه فيها، وهذا احتباك: ذكر اليمين أولاً يدل على الشمال ثانياً، وذكر الوراء ثانياً يدل على الأمام أولاً، وسر ذلك أنه ذكر دليل المودة والرفق بالمصافحة ونحوها في السعيد، ودليل الغدر والاغتيال في الشقي {فسوف يدعوا} أي بوعد لا محالة في وقوعه أبداً {ثبوراً *} أي حسرة وندماً بنحو قوله: واثبوراه، وهو الهلاك الجامع لأنواع المكاره كلها لأن أعماله في الدنيا كانت أعمال الهالكين.
«Kıyamet günü Allah Teâlâ mümini yaklaştırır, himayesini üzerine koyup onu örter ve ardından ona: Falan günahı biliyor musun? der; ta ki ona bütün günahlarını hatırlatıncaya ve o da içinden helak olduğunu düşününceye kadar. Rab Sübhânehu şöyle buyurur: Dünyada onları senden gizledim, bugün de senin için bağışlıyorum.» Hadisteki 'kenef' (himaye/kanat) lafzı da buna delalet eder; zira kuşun kenefi kanadıdır ve yavrusu kanadının altına girdiğinde ona son derece lütufla muamele eder; Allah Teâlâ ise çok daha merhametli ve lütufkârdır. {وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ} “Kime de verilirse” yani kendisi bundan kaçınsa bile son derece kolaylıkla; {كِتَابَهُ} “kitabı” yani hesap sahifesi, {وَرَاء ظَهْرِهِ} “arkasından,” yani kötülük alameti olan arka yönünün tamamını kuşatacak şekilde sol eline [verilirse]; çünkü o, Allah'ın izin vermediği şeyleri yapıyordu; sanki O Sübhân'a gizli kalacağını sanarak O'nun arkasından iş çeviriyordu. Dolayısıyla sağ elinin boynuna bağlanmasına, sol elinin arkasına geçirilmesine ve kitabının oraya konulmasına layık oldu. Bu bir ihtibâktır: Birincide sağın zikredilmesi ikincide solun varlığına delalet eder; ikincide arkanın zikredilmesi birincide önün varlığına delalet eder. Bunun sırrı şudur: Mutlu kimsede musafaha ve benzeri sevgi ve şefkat delili zikredilmiş; bedbaht kimsede ise hıyanet ve pusuya düşürme delili zikredilmiştir. {فَسَوْفَ يَدْعُوا} “o çağıracaktır” yani vuku bulması asla kaçınılmaz bir vaatle; {ثُبُوراً} “helakı,” yani 'Vay helakım!' gibi sözlerle hasret ve pişmanlığı [çağıracaktır]. Bu, bütün nahoş durumları toplayan bir helaktir; zira onun dünyadaki amelleri helak olanların amelleriydi.
21985. Metin
ولما كان ذلك لا يكون إلا لبلاء كبير، أتبعه ما يمكن أن يكون علة له فقال: {ويصلى سعيراً *} أي ويغمس في النار التي هي في غاية الاتقاد ويقاسي حرها وهي عاطفة عليه ومحطية به لأنه كان تابعاً لشهواته التي هي محفوفة بها فأوصلته إليها وأحاطت به.
Bu durum ancak büyük bir bela sebebiyle olacağından, bunun illeti olabilecek şeyi ardından getirip şöyle buyurdu: {وَيَصْلَى سَعِيراً} “ve alevli ateşe girecektir.” Yani son derece tutuşturulmuş olan ateşe daldırılacak ve onun sıcaklığını çekecektir; ateş onu sarıp kuşatacaktır, zira o ateşle çevrili olan şehvetlerine tabi olmuştu; şehvetleri de onu oraya ulaştırıp kuşattı.
21986. Metin
ولما ذكر هذا العذاب الذي لا يطاق، أتبعه سببه ترهيباً منه واستعطافاً إلى التوبة وتحذيراً من السرور في دار الحزن، فقال مؤكداً تنبيهاً على أنه لا ينبغي أن يصدق أن عاقلاً يثبت له سرور في الدنيا: {إنه كان} أي بما هو له كالجبلة والطبع {في أهله} أي في دار العمل {مسروراً *} أي ثابتاً له السرور بطراً بالمال والجاه فرحاً به مخلداً إليه مترفاً مع الفراغ والفرار عن ذكر حساب الآخرة كما قال في التي قبلها {وإذا انقلبوا إلى أهلهم انقلبوا فاكهين} [المطففين: ٣١] ، لا يحزن أحدهم لذنب عمله ولا لقبيح ارتكبه، بل يسر بكونه يأتي له ذلك فهو يحاسب في الآخرة حساباً عسيراً، وينقلب إلى أعدائه مغموماً كسيراً، وقد بان أن الكلام من الاحتباك: ذكر الحساب اليسير الذي هو الثمرة والمسبب أولاً يدل على حذف ضده ثانياً، وذكر السرور في الأهل الذي هو السبب في الثاني يدل على حذف ضده وهو سبب السعادة وهو
Dayanılmaz olan bu azabı zikredince, ondan sakındırmak, tevbeye yöneltmek ve hüzün yurdunda sevinç içinde olmaktan uyarmak maksadıyla sebebini peşinden getirdi. Akıllı bir kimsede dünyada bir sevincin sabit olacağına inanılmaması gerektiğine dikkat çekerek tekitli bir şekilde şöyle buyurdu: {إِنَّهُ كَانَ} yani kendisinde bir huy ve tabiat gibi olan durum sebebiyle, {فِي أَهْلِهِ} “ailesi içinde” yani amel yurdunda, {مَسْرُوراً} “şüphesiz o sevinçliydi.” Yani mal ve makamla şımararak onda sevinç sabitti; ahiret hesabının zikrinden uzak ve kaçarak, ona bel bağlayıp refah içinde sevinçliydi; nitekim bir önceki surede şöyle buyurmuştu: {وَإِذَا انقَلَبُوا إِلَى أَهْلِهِمُ انقَلَبُوا فَكِهِينَ} [el-Mutaffifîn: 31] “Ailelerine döndükleri zaman da neşe içinde dönerlerdi.” Onlardan hiçbiri işlediği bir günahtan veya irtikâp ettiği bir çirkinlikten ötürü üzülmez, bilakis bunun kendi eline geçmesinden sevinç duyardı. İşte bu yüzden ahirette çetin bir hesaba çekilecek ve düşmanlarının yanına kederli ve kırgın olarak dönecektir. Sözün ihtibâk sanatından olduğu açığa çıkmıştır: Birincide semere ve netice olan kolay hesabın zikredilmesi, ikincide onun zıddının hazfedildiğine delalet eder; ikincide sebep olan aile içindeki sevincin zikredilmesi ise, birincide onun zıddının yani mutluluk sebebi olan
21987. Metin
الغم ومحاسبة النفس في الأول، فهو احتباك في احتباك، ثم علل ثبات سروره فقال مؤكداً تنبيهاً أيضاً على أنه لا يصدق أن أحداً ينكر البعث مع ما له من الدلائل التي تفوت الحصر: {إنه ظن} لضعف نظره {أن} أي أنه {لن يحور *} أي يرجع إلى ربه أو ينقص أو يهلك
kederin ve nefsi hesaba çekmenin hazfedildiğine delalet eder; bu ise ihtibâk içinde ihtibâktır. Sonra onun sevincinin sürekliliğini gerekçelendirerek, sayılamayacak kadar çok delili varken hiç kimsenin dirilişi inkâr edeceğine inanılmayacağına da dikkat çekmek üzere tekitli olarak şöyle buyurdu: {إِنَّهُ ظَنَّ} görüşünün zayıflığı sebebiyle sandı, {أَن} yani kesinlikle, {لَّن يَحُورَ} “asla geri dönmeyeceğini.” Yani Rabbine dönmeyeceğini veya eksilip helak olmayacağını [sandı].
21988. Metin
{وقالوا ما هي إلا حياتنا الدنيا نموت ونحيا وما يهلكنا إلاّ الدهر} [الجاثية: ٢٤] فلهذا كان يعمل عمل من لا يخاف عاقبة {بلى} ليرجعن صاغراً ناقصاً هالكاً، ثم علل ذلك بقوله مؤكداً لأجل من ينكر: {إن ربه} أي الذي ابتدأ إنشاءه ورباه {كان} أزلاً وأبداً {به} أي هذا الشقي في إعادته كما كان في ابتدائه وفي جميع أعماله وأحواله التي لا يجوز في عدل عادل ترك الحساب عليها {بصيراً *} أي ناظراً له وعالماً به أبلغ نظر وأكمل علم، فتركه مهملاً مع العلم بأعماله مناف للحكمة والعدل والملك، فهو شيء لا يمكن في العقل بوجه.
{وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ} [el-Câsiye: 24] “Dediler ki: Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zaman helak eder.” İşte bu yüzden akıbetten korkmayan birinin amelini işliyordu. {بَلَى} “Hayır, [dönecektir]!” Elbette hor, hakir, eksilmiş ve helak olmuş olarak dönecektir. Sonra inkâr eden kimseden ötürü bunu tekit ederek şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إِنَّ رَبَّهُ} “Şüphesiz Rabbi” yani onun yaratılışını başlatan ve onu terbiye eden zât, {كَانَ} ezelden ebede olmuştur, {بِهِ} “onu” yani bu bedbahtı, başlangıcında olduğu gibi yeniden yaratılmasında da ve adaletli birinin hesapsız bırakmasının caiz olmadığı bütün amellerinde ve hâllerinde; {بَصِيراً} “hakkıyla görmekteydi.” Yani onu en beliğ şekilde gören ve en mükemmel ilimle bilendir. Dolayısıyla amellerini bilmekle beraber onu başıboş bırakmak; hikmete, adalete ve mülkiyete aykırıdır; bu ise akıl yönünden hiçbir şekilde mümkün değildir.
21989. Metin
ولما أخبر سبحانه بإنكاره لما أتاه به الرسل من الحشر على وجه موضح للدليل على بطلان إنكاره ولم يرجع، سبب عنه الإقسام على صحة ذلك لأنه ليس عند النذير الناصح الشفوق بعد إقامة الأدلة إلاّ
Sübhânehu ve Teâlâ, peygamberlerin getirdiği haşir gerçeğini inkârını, bu inkârın batıllığını gösteren delili açık bir şekilde haber verip de o yine vazgeçmeyince; bunun peşinden bu gerçeğin doğruluğuna yemin etti. Zira deliller ikame edildikten sonra nasihat eden şefkatli bir uyarıcının yanında,
21990. Metin
بالإيمان على صحة ما قال نظراً منه للمنصوح وشفقة عليه، وكان ترك الحلف على ما هو ظاهر أبلغ من الحلف لما في ذلك الترك من تنبيه المخاطب على النظر والتأمل فقال: {فلا أقسم} أي أحلف حلفاً عظيماً هو كقاموس البحر بهذه الأمور التي سأذكرها لما لها من الدلالة على القدرة على الإبداء والإعادة، لا أقسم بها وإن كانت في غاية العظم بما لها من الدلالات الواضحة لأن المقسم عليه أجل منها وأظهر فهو غني عن الإقسام {بالشفق *} أي الضياء الذي يكون في المغرب عقب غروب الشمس أطباقاً حمرة ثم صفرة ثم كدرة إلى بياض ثم سواد، وكذلك الليل أوله بياض بغبرة ثم تتزايد غبرته قليلاً إلى أن يسود مرباداً فيوسق كل شيء ظلاماً، سمي شفقاً لرقته ومنه الشفقة لرقة القلب {والّيل} أي الذي يغلبه فيذهبه {وما وسق *} أي جمع في بطنه وطرد وساق من ذلك الشفق ومن النهار الذي كان قبله والنجوم التي أظهرها وغير ذلك من الغرائب التي تدل على أن موجده بعد أن لم يكن ومذهب ما كان به قادر على الإبداء والإعادة وكل ما يريد {والقمر} أي الذي هو آيته {إذا اتسق *} أي انتظم واستوى واجتمع كماله وتم أمره ليلة إبداره بعد أن كان قد غاب أصلاً ثم بدأ هلالاً خفياً ضئيلاً دقيقاً ولم يزل يزداد حتى يتم ثم ينقص إلى أن يخفى
nasihat edilene bakıp ona şefkat göstererek söylediği şeyin doğruluğuna dair yemin etmekten başka çare kalmaz. Zahir olan hususta yemini terk etmek ise, bu terk edişte muhatabı bakmaya ve tefekküre sevk etme bulunduğundan yeminden daha beliğdir. Şöyle buyurdu: {فَلَا أُقْسِمُ} “Yemin ederim” yani ilk yaratılışa ve yeniden diriltmeye olan kudrete delaletleri sebebiyle birazdan zikredeceğim şu hususlar üzerine denizler gibi büyük bir yeminle yemin ederim; apaçık delilleriyle son derece büyük olsalar bile onlara yemin etmem, çünkü üzerine yemin edilen şey onlardan daha yüce ve daha açıktır, dolayısıyla yemine ihtiyacı yoktur; {بِالشَّفَقِ} “akşamın alacakaranlığına,” yani güneş battıktan sonra batıda tabaka tabaka önce kırmızılık, sonra sarılık, sonra bulanıklık, ardından beyazlık ve sonra karanlık şeklinde beliren aydınlığa. Gece de böyledir; başlangıcı tozlu bir beyazlıktır, sonra tozluluğu yavaş yavaş artar, ta ki her şeyi karanlıkla dolduracak şekilde simsiyah oluncaya kadar. İnceliğinden dolayı 'şafak' olarak isimlendirilmiştir; kalbin inceliğinden ötürü 'şefkat' de bundandır. {وَاللَّيْلِ} “Geceye” yani ona galip gelip onu giderene, {وَمَا وَسَقَ} “ve topladığı şeylere,” yani karnında topladığı, kovup sürdüğü o şafaktan, ondan önceki gündüzden, ortaya çıkardığı yıldızlardan ve daha başka harikalardan ibaret olan şeylere; bunlar, yok iken onu var edenin ve olanı giderenin ilk yaratmaya, yeniden diriltmeye ve dilediği her şeye kadir olduğuna delalet eder. {وَالْقَمَرِ} “Ve aya,” yani O'nun ayeti olan [aya], {إِذَا اتَّسَقَ} “dolunay hâlini aldığı zaman.” Yani önce tamamen kaybolup sonra gizli, zayıf ve ince bir hilal olarak başlayıp gittikçe büyüyerek tamamlanan, sonra tekrar gizleninceye kadar eksilen,
21991. Metin
ثم يعود إلى حاله دليلاً أظهر من الشمس على قدرة موجده كذلك على كل أمر من الإبداء والإعادة.
sonra da ilk hâline dönen; böylece onu var edenin ilk yaratma ve yeniden diriltme gibi her bir işe aynı şekilde kadir olduğuna güneşten daha açık bir delil olan dolunay gecesinde intizam bulduğu, düzene girdiği, kemali toplandığı ve işi tamamlandığı [zaman].
21992. Metin
ولما كانت هذه الأمور عظيمة جداً لا يقدر عليها إلا الله تعالى ولها من المنافع ما لا يعلمه حق علمه إلا هو ﷾، وكل منها مع ذلك دال على تمام قدرته تعالى على الذي يراد تقريره في العقول وإيضاحه من القدرة التامة على إعادة الشيء كما كان سواء، ونفي الإقسام بها دليلاً على أن ذلك في غاية الظهور، فالأمر فيه غني عن الإقسام، قال في موضع جواب القسم مقروناً باللام الدالة على القسم ذاكراً ما هو في الظهور والبداهة بحيث لا يحتاج إلى تنبيه عليه بغيره ذكره: {لتركبن} أي أيها المكلفون - هذا على قراءة الجماعة بضم الباء دلالة على حذف واو الجمع، وقرأ ابن كثير وحمزة والكسائي بفتحها على أن الخطاب للانسان باعتبار اللفظ {طبقاً} مجاوزاً {عن طبق *} أي حالاً بعد حال من أطوار الحياة وأدوار العيش وغمرات الموت ثم من أمور البرزخ وشؤون البعث ودواهي الحشر بدليل ما كان لكم قبل ذلك سواء بتلك القدرة التي كونت تلك الكوائن وأوجدت تلك العجائب سواء، فتكونون في تمكن الوجود في
Bu hususlar Allah Teâlâ'dan başkasının güç yetiremeyeceği derecede pek büyük olduğundan ve O'ndan azze ve celle başkasının hakkıyla bilemeyeceği faydaları barındırdığından; ayrıca her biri akıllarda yerleştirilmek ve açıklanmak istenen hususa, yani bir şeyi aynen olduğu gibi yeniden yaratmaya dair tam kudrete delalet ettiğinden; onlarla yemin edilmeyişi de bu durumun son derece açık olup yemine ihtiyaç bırakmadığının delili kılındığından; yemin makamında, yemine delalet eden 'lâm' harfiyle bitişik olarak ve başka bir şeyle hatırlatılmaya ihtiyaç bırakmayacak derecede açık ve bedihî olan hususu zikrederek şöyle buyurdu: {لَتَرْكَبُنَّ} “Siz mutlaka bineceksiniz” yani ey mükellefler! Bu, cemaat kıraatine göre çoğul vâv'ının hazfedildiğine delalet eden bâ harfinin zammesi iledir. İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisâî ise lafız itibarıyla insana hitap olarak bâ harfinin fethasıyla okumuşlardır. {طَبَقاً} geçerek, {عَن طَبَقٍ} “hâlden hâle.” Yani hayat merhalelerinden, ömür devrelerinden, ölümün şiddetlerinden, ardından kabir âleminin durumlarından, dirilişin hâllerinden ve haşrin felaketlerinden hâlden hâle; o varlıkları meydana getiren ve o harikaları var eden aynı kudretle, bundan önce sizin için olanların delaletiyle aynen geçeceksiniz. Böylece sizler varlık bulma hususunda
21993. Metin
كل طبق بحال التمكن على الشيء بالركوب، وكل حال منها مطابق للآخر في ذلك فإن الطبق ما يطابق غيره، ومنه قيل للغطاء: طبق - لمطابقته المغطى، والطبق كل ما ساوى شيئاً ووجه الأرض والقرن من الزمان أو عشرون سنة، وكلها واضح الإرادة هنا وهو بديهي الكون، فأول أطباق الإنسان جنين، ثم وليد، ثم رضيع ثم فطيم، ثم يافع، ثم رجل، ثم شاب، ثم كهل، ثم شيخ، ثم ميت، وبعده نشر ثم حشر ثم حساب ثم وزن ثم صراط ثم مقرّ، ومثل هذه الأطباق المحسوسة أطباق معنوية من الفضائل والرذائل.
her bir tabakada, binmek suretiyle bir şeyin üzerinde yerleşmiş kimse gibi olacaksınız. Bu durumlardan her biri bunda diğeriyle örtüşmektedir; zira 'tabak', başkasıyla örtüşüp denk gelen şeydir. Nitekim örtüye de örtülen şeye denk gelip örttüğü için 'tıbâk' denilmiştir. Tabak; bir şeye denk gelen her şey, yeryüzü, bir çağ veya yirmi yıllık süredir. Bunların hepsinin burada kastedildiği açıktır ve gerçekleşmesi bedihîdir. İnsanın ilk tabakaları: Cenin, sonra yeni doğan bebek, sonra süt emen çocuk, sonra sütten kesilmiş çocuk, sonra bülûğa yaklaşmış çocuk, sonra yetişkin, sonra genç, sonra olgun, sonra yaşlı, sonra ölü; bundan sonra diriliş, sonra haşir, sonra hesap, sonra tartı, sonra sırat ve sonra da ebedî karargâhtır. Bu hissedilen tabakalar gibi fazilet ve reziletlerden oluşan manevî tabakalar da vardır.
21994. Metin
ولما ظهر المراد ولم يبق إلا العناد، سبب عن ذلك الإنكار عليهم والتوبيخ والتقريع والتهديد، فقال معرضاً عن خطابهم إلى الغيبة إيذاناً باستحقاقهم للأخذ إن لم يرجعوا: {فما لهم} أي وأي شيء لهؤلاء الذين أنزلنا عليهم هذا الكتاب المعجز في أنهم {لا يؤمنون *} أي يوقعون الإيمان ويجددونه كل وقت على الاستمرار بكل ما دعا إليه هذا الكتاب الذي خصهم بهم ملك الملوك وقد وضحت الدلالة وقامت البراهين لا سيما دلائل القيامة هل هي إلا واحدة من هذه الأطباق المنتقل إليها لأن من كان اليوم على حالة وغداً على أخرى جدير
Maksat açığa çıkıp geriye sadece inat kalınca, bunun ardından onları kınama, azarlama, paylama ve tehdit getirdi. Geri dönmezlerse cezayı hak ettiklerini bildirmek üzere hitap sîgasından gaib sîgasına geçerek şöyle buyurdu: {فَمَا لَهُمْ} “Onlara ne oluyor ki” yani üzerlerine bu muciz kitabı indirdiğimiz bu kimselere ne oluyor da, {لَا يُؤْمِنُونَ} “iman etmiyorlar?” Yani deliller açıkça ortaya konmuş, bürhanlar ikame edilmişken; bilhassa kıyamet delilleri, kendisine intikal edilen bu tabakalardan sadece biri iken, mülkün sahibinin kendilerine has kıldığı bu kitabın davet ettiği her şeye sürekli olarak her vakit inanmıyor ve imanlarını tazelemiyorlar? Zira bugün bir hâl üzere olup yarın başka bir hâle geçen kimsenin,
21995. Metin
بأن يعلم أن تدبيره إلى سواه، ومن لم يعلم ذلك فليس لجنونه دواء، ومن علم أن تدبيره إلى سواء علم أن المشيئة في التدبير - إليه لا إلى نفسه، وقيل لأبي بكر الوراق: ما الدليل على الصانع؟ قال: تحويل الحالات وعجز القوة وضعف الأركان وقهر المشيئة، وفسخ العزيمة. {وإذا قرىء} أي من أي قارىء كان {عليهم القرآن} أي الجامع لكل ما ينفعهم في دنياهم وأخراهم الفارق بين كل ملتبس من الحرام والحلال وغير ذلك {لا يسجدون *} أي يخضعون بالقلب ويتذللون للحق بالسجود اللغوي فيسجدون بالقالب السجود الشرعي لتلاوته لأنه ملك الكلام، قد أبان عن معارف لا تحصر، مع الشهادة لنفسه بإعجازه أنه من عند الله، ليس لهم في ذلك عذر إلا الجهل أو العجز، ولا جهل مع القرآن ولا عجز مع القوة والاختيار.
kendi tedbirinin başkasının elinde olduğunu bilmesi gerekir. Bunu bilmeyenin deliliğine ise ilaç yoktur. Tedbirinin başkasının elinde olduğunu bilen kimse de, tedbirdeki dilemenin kendi nefsine değil O'na ait olduğunu bilir. Ebû Bekir el-Verrâk'a: 'Yaratıcının delili nedir?' diye sorulunca; 'Hâllerin değişmesi, gücün aciz kalması, rükünlerin zayıflaması, iradenin kahrolması ve azmin bozulmasıdır' demiştir. {وَإِذَا قُرِىءَ} “Okunduğu zaman” yani okuyan kim olursa olsun; {عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ} “kendilerine Kur'an” yani dünyalarında ve ahiretlerinde kendilerine fayda veren her şeyi toplayan, helal ve haram gibi birbiriyle karışan her şeyi birbirinden ayıran [kitap]; {لَا يَسْجُدُونَ} “secde etmiyorlar?” Yani kalpleriyle boyun eğmiyor, lügat anlamıyla secde ederek hakka tezellül göstermiyor, böylece kelamın sultanı olduğu ve sayılamayacak kadar çok marifeti açıkladığı, mucizeliğiyle de Allah katından olduğuna bizzat şahitlik ettiği için onun tilavetinde şer'î secde ile bedenleriyle secdeye kapanmıyorlar? Bunda cehalet veya acizlik dışında hiçbir mazeretleri yoktur; Kur'an varken cehalet, güç ve ihtiyar varken de acizlik olamaz.
21996. Metin
ولما كان هذا استفهاماً إنكارياً معناه النفي، فكان التقدير: إنهم لا يؤمنون ولا عذر لهم في ذلك أصلاً، أضرب عنه بقوله: {بل} ووضع الظاهر موضع المضمر تعميماً وتنبيهاً على الوصف الذي حملهم على التكذيب فقال: {الذين كفروا} أي ستروا مرائي عقولهم الدالة على الحق {يكذبون *} أي بالقرآن وبما دل عليه من
Bu, anlamı nefiy (olumsuzluk) olan inkârî bir soru olunca, takdiri: 'Onlar iman etmezler ve bunda hiçbir mazeretleri de yoktur' şeklinde olur. Bundan {بَلْ} “Aksine” buyruğuyla vazgeçti; genelleme yapmak ve onları yalanlamaya sevk eden vasfa dikkat çekmek üzere zamir yerine zahir ismi koyarak şöyle buyurdu: {الَّذِينَ كَفَرُواْ} “İnkâr edenler,” yani akıllarının hakka delalet eden aynalarını örtenler, {يُكَذِّبُونَ} “yalanlıyorlar.” Yani Kur'an'ı ve onun delalet ettiği,
21997. Metin
حقائق العرفان المعلية إلى أوج الإيمان بالواحد الديان {والله} أي والحال أن الملك المحيط بكل شيء قدرة وعلماً {أعلم} أي منهم أنفسهم {بما يوعون *} أي يضعون في أوعية صدورهم من الكفر والعداوة بسبب الشهوات الشاغلة لهم وهي حب الرئاسة وادعاء الألوهية الشاغلة لهم عن التدبر لهذا القرآن وعن شواهد الموجودات.
Tek ve Cezalandırıcı/Hükümran olan Allah'a imanın zirvesine yükselten marifet hakikatlerini yalanlıyorlar. {وَاللَّهُ} “Oysa Allah,” yani kudret ve ilim bakımından her şeyi kuşatan Hükümran, {أَعْلَمُ} “daha iyi bilir” yani bizzat kendilerinden daha iyi bilir, {بِمَا يُوعُونَ} “içlerinde sakladıkları şeyleri.” Yani riyaset sevgisi ve ilahlık iddiası gibi kendilerini meşgul eden şehvetler sebebiyle bu Kur'an'ı tefekkür etmekten ve varlıkların şahitliklerinden alıkoyan küfür ve düşmanlığı göğüslerinin kaplarına koydukları şeyleri [daha iyi bilir].
21998. Metin
ولما كان هذا موجباً لشديد الإنذار، وضع موضعه تهكماً بهم وإعلاماً بأن الغضب قد بلغ منتهاه قوله: {فبشرهم} أي أخبرهم يا أفضل الخلق وأكملهم وأعدلهم خبراً يغير إبشارهم {بعذاب أليم *} أي شديد الألم لشدة إيلامه، إن كان لهم يوماً من الأيام بشارة فهي هذه.
Bu durum şiddetli bir uyarıyı gerektirdiğinde, onlarla alay etmek ve öfkenin son noktaya ulaştığını bildirmek üzere onun yerine şu buyruğu koydu: {فَبَشِّرْهُم} “Onları müjdele” yani ey yaratılmışların en faziletlisi, en mükemmeli ve en adili! Onlara derilerinin rengini değiştirecek bir haber ver; {بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “can yakıcı bir azapla!” Yani elem vermesinin şiddetinden ötürü son derece acı verici [bir azapla müjdele]. Şayet onlar için günlerden bir gün bir müjde olacaksa, işte o budur!
21999. Metin
ولما أخبر عنهم بهذا الهوان، وكان قد عبر عنهم بأدنى الأسنان إشارة إلى أن منهم من يقبل الإيمان، استثنى منهم فقال: {إلا الذين آمنوا} أي أقروا بالإيمان {وعملوا} دلالة على صدق إيمانهم {الصالحات} .
Onların bu alçaklığını haber verip; içlerinden imanı kabul edecek kimselerin bulunduğuna işaret etmek üzere kendilerinden en aşağı mertebedeki [insan lafzı] ile bahsetmiş olunca, onlardan istisnada bulunarak şöyle buyurdu: {إِلَّا الَّذِينَ آمَنُواْ} “Ancak iman edenler,” yani imanı ikrar edenler, {وَعَمِلُواْ} “ve işleyenler” imanlarının doğruluğuna delalet etmek üzere, {الصَّالِحَاتِ} “salih ameller [müstesnadır].”
22000. Metin
ولما تقدم أن من حوسب عذب، وأن الناجي إنما يكون حسابه عرضاً، علم أنه ليس للأعمال دخل في الحقيقة في الأجر، وإنما المدار كما قال النبي ﷺ على التغمد بالرحمة حتى في تسمية النعيم أجراً،
Hesaba çekilenin azap göreceği, kurtulanın hesabının ise ancak bir arzdan ibaret olacağı önceden geçince; amellerin hakikatte mükâfatta hiçbir tesirinin olmadığı, asıl meselenin Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem buyurduğu gibi -nimete mükâfat/ecir denilmesinde bile- rahmete bürünmek olduğu anlaşılmış oldu.
22001. Metin
أسقط الفاء المؤذنة بالسبب تنبيهاً على ذلك بخلاف ما في سورة التين لما يأتي من اقتضاء سياقها للفاء فقال: {لهم أجر} أي عظيم وثواب جزيل يعلمه الله تعالى وهو التجاوز عن صغائرهم وسترها {غير ممنون *} أي مقطوع أو منقوص أو يمتن عليهم به في الدنيا والآخرة يؤتون ذلك في يوم الدين يوم تنشق السماء وتمد الأرض ويثوب الكفار ما كانوا يفعلون، فقد رجع آخرها على أولها، واعتلق مفصلها حق الاعتلاق بموصلها.
Tîn suresindeki durumun aksine, buna dikkat çekmek için sebeplilik bildiren fâ harfini düşürdü -zira Tîn suresinin siyakı fâ harfini gerektirmektedir- ve şöyle buyurdu: {لَهُمْ أَجْرٌ} “Onlar için bir mükâfat vardır,” yani Allah Teâlâ'nın bildiği büyük ve bol bir mükâfat vardır ki o da küçük günahlarının bağışlanması ve örtülmesidir; {غَيْرُ مَمْنُونٍ} “kesintisiz ve minnetsiz.” Yani kesilmeyen, eksilmeyen yahut dünyada ve ahirette başlarına kakılmayan [bir ecir vardır]. Onlara bu; din gününde, göğün yarılacağı, yerin uzatılıp düzleneceği ve kâfirlerin yaptıklarının karşılığını görecekleri günde verilecektir. Böylece surenin sonu başına dönmüş, ayrıntıları başlangıcına tam bir irtibatla bağlanmıştır.