22042. Metin
سورة الطارق
Târık Suresi
22043. Metin
مقصودها بيان مجد القرآن فيب ضصدقه فيب الإخبار بتنعيم أهل الإيمان، وتعذيب أهل الكفران، في يوم القيامة حين تبلى السرائر وتكشف المخبات الضمائر عن مثقال الذر وما دون المثقال، مما دونته الحفطة الكرام في صحائف الأ " مال، بعد استيفاء الآجال، كما قدر في أزل الآزال، من غير استعجال، ولا تأخير عن الوقت المضروب ولا إهمال، واسمها الطارق أدل ما فيها على هذا الموعود الصادق بتأمل القسم والمقسم عليه حسب ما اتسق الكلام إليه) بسم الله (الذي له الكمال كله) الرحمن (الذي وسع الخلائق فضله وعدله) الرحيم (الذي خص أولياءه بتوفيقه فظهر عليهم جوده وإحسانه وكرمهع وفضله.
Surenin maksadı; ecellerin tamamlanmasının ardından, ezelin ezelinde takdir edildiği üzere acele edilmeksizin, belirlenen vakitten ertelenmeksizin ve ihmal edilmeksizin, zerre miktarı ve zerreden daha küçük şeylere varıncaya kadar gizli tutulan sırların açığa çıkarılacağı ve gizlenen vicdanların ifşa edileceği kıyamet gününde, şerefli kâtiplerin amel defterlerine kaydettikleri amellere göre iman ehlinin nimetlendirileceği ve küfür ehlinin azaplandırılacağı haberindeki doğruluğu ile Kur'an'ın şan ve yüceliğini açıklamaktır. Surenin adı olan et-Târık, sözün akışına uygun olarak yemin ve üzerine yemin edilen şey düşünüldüğünde, bu doğru vaade surenin içinde en çok delalet eden unsurdur. (Tüm yetkinliklerin sahibi olan) {بسم الله} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla” (Lütfu ve adaleti bütün yaratılmışları kuşatan) {الرحمن} (Dostlarını muvaffakiyetiyle hususi kılan, böylece üzerlerinde cömertliği, ihsanı, keremi ve lütfu tecelli eden) {الرحيم}
22044. Metin
لما تقدم في آخر البروج أن القرآن في لوح محفوظ لأن منزله محيط بالجنود من المعاندين وبكل شيء، أخبر أن من إحاطته حفظ كل فرد من جميع الخلائق المخالفين والموافقين والمؤالفين،
Bürûc Suresi'nin sonunda Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da olduğu, çünkü onu indirenin inatçı orduları ve her şeyi çepeçevre kuşattığı zikredilince; O'nun bu kuşatıcılığının bir gereği olarak muhalif, muvafık ve uyum içinde olan bütün yaratılmışların her bir ferdini koruyup gözettiğini bildirdi.
22045. Metin
ليجازى على أعماله يوم إحقاق الحقائق وقطع العلائق، فقال مقسماً على ذلك لإنكارهم له: {والسماء} أي ذات الأنجم الموضوعة لحفظها من المردة لأجل حفظ القرآن المجيد الحافظ لطريق الحق، قال الملوي: والمراد بها هنا ذات الأفلاك الدائرة لا السماوات العلى بما جعل فيها من ليل ونهار ودورتهما ثلاثمائة وستين درجة لا تتغير أبداً في هذه الدار بنقص ولا زيادة بنصف درجة ولا دقيقة ولا ثانية ولا ما دون ذلك، بل كلما زاد أحدهما شيئاً نقص من الآخر بحسابه عرف ذلك من العقل والنقل والتجربة فعرف أنه يحفظ حفيظ حي لا يموت، قيوم لا يغفل ولا ينام - انتهى.
Bu da hakikatlerin gerçekleşeceği ve tüm bağların kopacağı günde amellerinin karşılığını görmesi içindir. İnkâr etmeleri sebebiyle buna yemin ederek şöyle buyurdu: {والسماء} “Gökyüzüne andolsun” Yani hak yolun koruyucusu olan şanlı Kur'an'ın korunması gayesiyle, âsilerden korunması için yerleştirilmiş yıldızlara sahip olan göğe. el-Melevî şöyle der: "Buradaki maksat, içlerine yerleştirilen gece ve gündüz ile dönen feleklerin kendisidir; yoksa yüce gökler değildir. Gece ile gündüzün devri üç yüz altmış derecedir; bu dünyada ne bir derece, ne yarım derece, ne bir dakika, ne bir saniye ne de bundan daha az bir eksilme veya artma ile asla değişmez. Bilakis biri ne kadar artarsa, diğeri kendi hesabınca o kadar eksilir. Bu, akıl, nakil ve tecrübe ile bilinmiştir. Böylece anlaşılmıştır ki onu koruyan; ölmeyen diri (Hayy), gaflete düşmeyen ve uyumayan mutlak yönetici (Kayyûm) olan bir koruyucudur (Hafîz)." -İntihâ-
22046. Metin
ولما أقسم بالسماء لما لها من الشرف والمجد تنبيهاً على ما فيها من بدائع الصنع الدالة على القدرة الباهرة. أقسم بأعجب ما فيها وهو جنس النجوم ثم بأعربه وهو المعد للحراسة تنبيهاً على ما في ذلك من غرائب القدرة فقال: {والطارق} أي جنس الكواكب الذي يبدو ليلاً ويخفى نهاراً، ويطرق مسترقي السمع فيبدد شملهم ويهلك من أراد الله منهم لأجل هداية الناس بالقرآن في الطرق المعنوية وظهوره وإشراقه في السماء لهدايتهم في الطرق الحسية وهو في الأصل
Göz kamaştırıcı kudrete delalet eden harika sanat eserlerini barındırması sebebiyle sahip olduğu şeref ve yücelikten ötürü göğe yemin edince, bu kudretin acayipliklerine dikkat çekmek üzere onda bulunan en hayret verici şeye, yani yıldız cinsine, sonra da onların en garibine, yani koruma için hazırlanmış olanına yemin ederek şöyle buyurdu: {والطارق} “ve Târık'a.” Yani geceleyin ortaya çıkıp gündüzün gizlenen, kulak hırsızlığı yapanların üzerine vurup topluluklarını dağıtan ve Allah'ın helak etmek istediklerini helak eden yıldızlar cinsine. Bu da insanların Kur'an ile manevi yollarda hidayete ermeleri ve onun gökte doğup parıldaması ile de maddi yollarda hidayet bulmaları içindir. Târık kelimesi aslen
22047. Metin
لسالك الطريق، واختص عرفاً بالآتي ليلاً لأنه يجد الأبواب مغلقة فيحتاج إلى طرقها، ثم استعمل للبادي فيه كالنجم.
yolda yürüyen kimse için kullanılır. Örfen ise gece gelen kişiye has kılınmıştır; çünkü o kapıları kilitli bulur ve onlara vurmaya (tark) ihtiyaç duyar. Daha sonra yıldız gibi geceleyin ortaya çıkan şeyler için kullanılmıştır.
22048. Metin
ولما كان الطارق يطلق على غير النجم أبهمه أولاً ثم عظم المقسم به بقوله: {وما أدراك} أي عرفك يا أشرف خلقنا ﵊ وإن حاولت معرفة ذلك وبالغت في الفحص عنه {ما الطارق *} ثم زاده تهويلاً بتفسيره بعد إبهامه مرة أخرى بقوله تعالى: {النجم الثاقب *} أي المتوهج العالي المضيء كأنه يثقب الظلام بنوره فينفذ فيه، يقال: أثقب نارك للموقد، أو يثقب بضوئه الأفلاك فتشف عنه، أو يثقب الشيطان بناره إذا استرق السمع، والمراد الجنس أو معهود بالثقب وهو زحل، عبر عنه أولاً بوصف عام ثم فسره بما يخصه تفخيماً لشأنه لعلو مكانه.
Târık kelimesi yıldızdan başkası için de kullanıldığından, önce onu kapalı bıraktı, ardından üzerine yemin edilenin büyüklüğünü şu sözüyle ifade etti: {وما أدراك} “Târık'ın ne olduğunu sen bilir misin?” Yani: Sen bunu bilmeye çalışsan ve onu araştırmakta ne kadar ileri gitsen de, ey yaratılmışların en şereflisi aleyhisselâm, sana bildiren mi oldu {ما الطارق} “Târık'ın ne olduğunu?” Sonra, bir kez daha kapalı bıraktıktan sonra onu tefsir ederek korkutuculuğunu ve büyüklüğünü artırıp şöyle buyurdu: {النجم الثاقب} “O, delen yıldızdır.” Yani parıldayan, yüksek, aydınlatıcı olan; sanki ışığıyla karanlığı delip geçen yıldızdır. Ateş yakan kimseye "ateşini alevlendir/tutuştur" anlamında (أثقب نارك) denir. Yahut ışığıyla felekleri delip geçer de felekler onu gösterir, ya da kulak hırsızlığı yaptığında şeytanı ateşiyle delip geçer. Kastedilen cins isimdir veya delip geçmesiyle bilinen Zuhal yıldızıdır. Makamının yüceliğinden ötürü şanını büyütmek için önce genel bir vasıfla ifade edilmiş, sonra onu niteleyen özel vasıfla tefsir edilmiştir.
22049. Metin
ولما ذكر الذي دل به على حفظ القرآن عن التلبيس وعلى حفظ الإنسان، ذكر جوابه في حفظ النفوس التي جعل فيها قابلية لحفظ القرآن في الصدور، ودل على حفظ ما خلق لأجلها من هذه الأشياء المقسم بها على حفظ الإنسان لأنها إذا كانت محفوظة عن أدنى زيغ وهي مخلوقة لتدبير مصالحه فما الظن به؟ فقال مؤكداً غاية التأكيد لما للكفرة من إنكار ذلك والطعن فيه
Kur'an'ın tahriften korunmasına ve insanın korunmasına delalet eden hususu zikredince, göğüslerde Kur'an'ı hıfzetme kabiliyeti yerleştirilen nefislerin korunmasına dair yeminin cevabını zikretti. İnsanın korunması üzerine kendilerine yemin edilen bu varlıkların –onlar insanın maslahatlarını yönetmek için yaratılmışken ve en ufak bir sapmadan korunmuşlarken– insan hakkındaki durumun ne olacağına delalet etti. Kâfirlerin bunu inkâr edip taanda bulunmaları sebebiyle son derece tekitli bir şekilde şöyle buyurdu:
22050. Metin
{إن} بالتخفيف من الثقيلة في قراءة الجمهور أي أن الشأن {كل نفس} أي من الأنفس مطلقاً لا سيما نفوس الناس {لما عليها} أي بخصوصها لا مشارك لها في ذاتها {حافظ *} أي رقيب عتيد لا يفارقها، والمراد به الجنس من الملائكة، فبعضهم لحفظها من الآفات، وبعضهم لحفظها من الوساوس، وبعضهم لحفظ أعمالها وإحصائها بالكتابة، وبعضهم لحفظ ما كتب لها من رزق وأجل وشقاوة أو سعادة ومشي؟ ونكاح وسفر وإقامة، فلا يتعدى شيئاً من ذلك نحن قسمنا نحن قدرنا، فإن قلت: إن الحافظ الملائكة، صدقت، وإن قلت: إنه الله، صدقت، لأنه الآمر لهم والمقدر على الحفظ، والحافظ لهم من الوهن والزيغ، فهو الحافظ الحقيقي، واللام في هذه القراءة هي الفارقة بين المخففة والنافية «وما» مؤكدة بنفي صدر ما أثبتته الجملة، «وحافظ» خبر «إن» ويجوز أن يكون الظرف الخبر، و «حافظ» مرتفع به، وقرأ ابن عامر وعاصم وحمزة بتشديد «لما» على أنها بمعنى «إلا» و «إن» نافية بمعنى «ما» ، والمستثنى منه «كل نفس» وخبر النافية محذوف تقديره: كائنة أو موجودة أو نحوهما، والمستثنى «نفس» موصوفة ب «عليها حافظ» ويحتمل أن يكون حالاً فمحله يحتمل
{إن} Cumhurun kıraatinde şeddeli olandan hafifletilerek (muhaffefe mine's-sakîle) okunmuştur, yani şan şudur ki: {كل نفس} “Hiçbir nefis yoktur ki” yani mutlak olarak nefislerden hiçbir nefis, bilhassa da insan nefisleri yoktur ki, {لما عليها} “üzerinde bulunmasın” yani bizzat kendisine has, zâtında hiçbir ortağı olmaksızın, {حافظ} “bir koruyucu.” Yani kendisinden ayrılmayan hazır bir gözetleyici olmasın. Bundan maksat melekler cinsidir; onlardan kimi onu afetlerden korumak, kimi vesveselerden korumak, kimi amellerini koruyup yazarak kaydetmek, kimi de onun için takdir edilen rızık, ecel, şekavet veya saadet, yürüme, evlilik, yolculuk ve ikameti korumak içindir; artık bunlardan hiçbir şey şaşmaz, "Biz taksim ettik, Biz takdir ettik". Şayet "Koruyucu meleklerdir" dersen doğru söylemiş olursun; "O Allah'tır" dersen yine doğru söylemiş olursun; zira onlara emreden, korumayı takdir eden ve onları zafiyetten ve sapmadan koruyan O'dur; dolayısıyla hakiki koruyucu O'dur. Bu kıraatteki lâm harfi, hafifletilmiş (muhaffefe) olan ile nefyeden (nâfiye) olanı ayıran fârıka lâmıdır; «mâ» ise cümlenin ispat ettiği şeyin başını nefyetmekle tekit edicidir; «hâfız» kelimesi «in»in haberidir, zarfın haber olması ve «hâfız»ın onunla merfu kılınması da caizdir. İbn Âmir, Âsım ve Hamza «lemmâ»yı şeddeli olarak okumuşlardır; bu durumda «illâ» (ancak/sadece) anlamındadır, «in» ise «mâ» anlamında nâfiyedir. Kendisinden istisna yapılan (müstesnâ minh) «küllü nefsin»dir; nâfiye edatının haberi mahzuftur, takdiri: "mevcuttur/bulunmaktadır" veya benzeridir. İstisna edilen ise «aleyhâ hâfız» ile sıfatlanmış olan «nefis»tir; hâl olması da muhtemeldir. Bu durumda irap mahalli,
22051. Metin
الرفع بأنه خبر النافي في هذا الاستثناء المفرغ عند بني نميم، والنصب بأنه خبر عند غيرهم، أو حال من «نفس» ، لأنها عامة، والتقدير: ما كل نفس موجودة إلا نفس كائناً أو كائن عليها حافظ، والنسبة بين مفهومي القراءتين أن المشدد أخص لأنها دائمة مطلقة، والمخففة مطلقة عامة، ولا يظن أن المشددة غير مساوية للمخففة، فضلاً عن أن تكون أخص لأن حرف النفي دخل على «كل» وهو من أسوار السلب الجزئي كما تقرر في موضعه فينحل إلى أن بعض النفوس ليس إلا عليها حافظ وإنما كان لا يظن ذلك لأنها تنحل لما فيها من الحصر المتضمن للنفي والإثبات إلى جملتين، إحداهما إثبات الحفظ للنفس الموصوفة والأخرى سلب نقيضه عنها، لأنه من قصر الموصوف على الصفة.
Benî Temîm nezdinde bu müferrağ istisnada nâfiyenin haberi olması hasebiyle ref; diğerleri nezdinde haber olması hasebiyle nasb yahut umumi olduğu için «nefis»ten hâl olması caizdir. Takdiri şöyledir: "Hiçbir nefis mevcut değildir ki, mutlaka üzerinde bir koruyucu bulunan bir nefis olmasın." İki kıraatin mefhumları arasındaki nispet şudur: Şeddeli olan daha hususidir, çünkü o daimî mutlakadır; hafif okunan ise mutlak-ı âmmadır. Şeddeli olanın hafif olana denk olmadığı, bilakis daha hususi olduğu zannedilmesin; çünkü nefiy harfi, cüz'î olumsuzluğun surlarından biri olan «küll» kelimesinin üzerine dahil olmuştur; nitekim kendi yerinde kararlaştırıldığı üzere bu, bazı nefislerin üzerinde ancak bir koruyucu bulunduğu neticesine varır. Bunun böyle zannedilmemesinin sebebi şudur: O, nefy ve ispatı içeren hasır ifade etmesi sebebiyle iki cümleye ayrışır; bunlardan biri vasfedilen nefis için korumanın ispatı, diğeri ise onun çelişiğinin ondan nefyedilmesidir; çünkü bu, mevsufun sıfata hasredilmesidir.
22052. Metin
ونقيض الكلية الموجبة الجزئية السالبة أي ليس كل نفس عليها حافظ والسالبة الجزئية أعم من السالبة الكلية، فإذا نفيتها قلت: ليس ليس كل نفس عليها حافظ فهو سلب السلب الجزئي، وإذا سلب السلب الجزئي سلب الكلي لما تبين أنه أخف. وإذا انتفى الأعم انتفى الأخص فلا شيء من الأنفس ليس عليها حافظ، فانحل الكلام إلى: لا نفس
Tümel olumlunun (külliye-i mûcebe) çelişiği, tikel olumsuzdur (cüz'iye-i sâlibe); yani "her nefsin üzerinde bir koruyucu yoktur" demektir. Tikel olumsuz ise tümel olumsuzdan daha geneldir. Onu nefyettiğinde şöyle dersin: "Her nefsin üzerinde bir koruyucu olmaması söz konusu değildir." Bu ise tikel olumsuzun olumsuzlanmasıdır. Tikel olumsuz olumsuzlandığında, daha hafif olduğu açıklandığı üzere tümel de olumsuzlanmış olur. Daha genel olan kalktığında daha özel olan da kalkar; böylece hiçbir nefis kalmaz ki üzerinde bir koruyucu bulunmasın. Böylece söz şuna dönüşür: Hiçbir nefis
22053. Metin
كائنة إلا نفس عليها حافظ، وإن كان لفظ «ليس كل» من أسوار الجزئية لما مضى، فصارت الآية على قراءة التشديد مركبة من مطلقة عامة هي «كل نفس عليها حافظ» بالفعل.
mevcut değildir ki, üzerinde bir koruyucu olan bir nefis olmasın. Her ne kadar «leyse külle» lafzı geçen açıklamalardan ötürü cüz'iyyet surlarından olsa da, ayet-i kerime şedde kıraatine göre, bilfiil "her nefsin üzerinde bir koruyucu vardır" şeklinde olan bir mutlaka-i âmmadan meydana gelmiş olur.
22054. Metin
ومن سلب نقيضها وهو الدائمة المطلقة الذي هو «دائماً ليس كل نفس عليها حافظ» ورفعه بأن يقال: ليس دائماً ليس كل نفس ليس عليها حافظ، أي ليس دائماً كل نفس ليس عليها حافظ، وذلك على سبيل الحصر وقصر الموصوف على الصفة، معناه أن الموصوف لا يتعدى صفته التي قصر عليها، فأقل الأمور أن لا يتجاوزها إلى عدم الحفظ، وذلك معنى الدائمة المطلقة وهو الحكم بثبوت المحمول للموضوع ما دام ذات الموضوع موجودة، وهي على قراءة التخفيف مطلقة عامة أي حكم فيها بثبوت المحمول للموضوع بالفعل وهو الجزء الأول مما انحلت إليه قراءة التشديد، فمفهوم الآية في قراءة التشديد أخص منه في قراءة التخفيف، لأن كل دائم كائن بالفعل، ولا ينعكس - هذا إذا نظرنا إلى نفس المفهوم من اللفظ مع قطع النظر عن الدلالة الخارجية، وأما بالنظر إلى نفس الأمر فالجهة الدوام فلا فرق، غير أنه دل عليها باللفظ في قراءة التشديد دون قراءة التخفيف والله تعالى أعلم.
Ve onun çelişiğinin nefyedilmesinden meydana gelir ki o da "Daima her nefsin üzerinde bir koruyucu yoktur değildir" denilerek kaldırılan daimî mutlakadır; yani daima her nefis üzerinde koruyucu olmayan değildir. Bu, hasır ve mevsufun sıfata hasredilmesi yoluyladır; anlamı ise mevsufun, kendisine hasredildiği sıfatın dışına çıkmamasıdır. İşin en alt derecesi, korumanın yokluğu derecesine taşmamasıdır. Bu da mevsufun zatı var olduğu sürece yüklemin (mahmûl) konuya (mevzu) sübutuna hükmetmek olan dâime-i mutlakanın anlamıdır. Hafif kıraate göre ise bu, mutlaka-i âmmadır; yani içinde yüklemin konuya bilfiil sübutuna hükmedilmiştir ki bu da şeddeli kıraatin ayrıştığı şeyin birinci parçasıdır. Dolayısıyla ayetin şeddeli kıraatteki mefhumu, hafif kıraatteki mefhumundan daha hususidir; çünkü her daimî olan bilfiil mevcuttur, fakat aksi geçerli değildir. Bu durum, harici delalet bir kenara bırakılıp lafızdan anlaşılan mefhumun bizzat kendisine bakıldığında böyledir. İşin aslına (nefsü'l-emr) bakıldığında ise devamlılık cihetiyle bir fark yoktur; şu kadar var ki şeddeli kıraatte buna lafızla delalet edilmiş, hafif kıraatte ise lafızla delalet edilmemiştir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
22055. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير رحمه الله تعالى: لما قال الله
İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr –Allah Teâlâ ona rahmet eylesin– şöyle demiştir: "Allah
22056. Metin
سبحانه وتعالى في سورة البروج {والله على كل شيء شهيد} [البروج: ٩] {والله من ورائهم محيط} [البروج: ٢٠] وكان في ذلك تعريف العباد بأنه ﷾ لا يغيب عنه شيء ولا يفوته شيء ولا ينجو منه هارب، أردف ذلك بتفصيل يزيد إيضاح ذلك التعريف الجملي من شهادته ﷾ على كل شيء وإحاطته به فقال تعالى {إن كل نفس لما عليها حافظ} [الطارق: ٤] فأعلم الله ﷾ بخصوص كل نفس ممن يحفظ أنفاسها «ما يلفظ من قول إلا لديه رقيب عتيد» ليعلم العبد أنه ليس بمهمل ولا مضيع، وهو ﷾ الغني عن كتب الحفظة وإحصائهم وشهادة الشهود من الأعضاء وغيرهم، وإنما كان ذلك لإظهار عدله ﷾ {إن الله لا يظلم مثقال ذرة} [النساء: ٤٠] ولا أقل من المثقال، ولكن هي سنته حتى لا يبقى لأحد حجة ولا تعلق، وأقسم ﷾ على ذلك تحقيقاً وتأكيداً يناسب القصد المذكور - انتهى.
Sübhânehu ve Teâlâ Bürûc Suresi'nde {والله على كل شيء شهيد} “Allah her şeye şahittir” ve {والله من ورائهم محيط} “Allah onları arkalarından kuşatmıştır” buyurunca ve bunda kullara O azze ve celle'den hiçbir şeyin gizli kalmayacağı, hiçbir şeyin O'nu atlatamayacağı ve kaçan hiçbir kimsenin O'ndan kurtulamayacağı bildirisi yer alınca; O'nun azze ve celle her şeye şahit oluşu ve her şeyi kuşatışına dair bu genel bildirimi daha da açıklığa kavuşturan bir tafsilat ekleyerek şöyle buyurdu: {إن كل نفس لما عليها حافظ} “Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir koruyucu bulunmasın.” Allah azze ve celle nefeslerini koruyan kimseler cihetiyle her nefsin durumunu hususi olarak bildirdi ki: {ما يلفظ من قول إلا لديه رقيب عتيد} “Ağzından tek bir söz çıkmaz ki yanında hazır bir gözetleyici bulunmasın.” Ta ki kul, başıboş bırakılmadığını ve zayi edilmediğini bilsin. Oysa O azze ve celle koruyucuların yazmasına, onların sayıp kaydetmesine ve organlar ile diğer şahitlerin şahitliğine muhtaç değildir. Bu ancak O'nun azze ve celle adaletini izhar etmek içindir: {إن الله لا يظلم مثقال ذرة} “Şüphesiz Allah bir zerre ağırlığınca bile zulmetmez”, zerreden daha azına da zulmetmez; fakat kimseye bir mazeret ve tutanak kalmasın diye O'nun sünneti böyledir. O azze ve celle zikredilen maksada uygun olarak bir tahkik ve tekit olmak üzere buna yemin etti." -İntihâ-
22057. Metin
ولما كان التقدير: لأنه لا بد له من العرض على الخالق ﷾ لأن التوكيل بالإنسان لا يكون إلا لعرضه على الملك الديان صاحب الأمر والبرهان ومحاسبته له على ما كان، كان التقدير: يحفظ أعمالها
Takdiri mana şöyle olunca: "Çünkü onun Yaratıcı'ya azze ve celle arz olunması kaçınılmazdır; zira insanın başına vekil tayin edilmesi, ancak emir ve delil sahibi olan Melik ve Deyyân'a arz edilmesi ve geçmiş amellerinden ötürü onu hesaba çekmesi içindir"; takdiri ifade: "Onun amellerini korur,
22058. Metin
ويكتبها ليحاسبها الملك على ذلك، فتسبب عنه قوله تعالى: {فلينظر} أي بالبصيرة {الإنسان} أي الآنس بنفسه الناظر في عطفه إن كان يسلك في ذلك {مم} أي من أي شيء، وبنى للمفعول العامل في من أمر بالنظر وهو قوله: {خلق *} إعلاماً بأن الدال هو مطلق الخلق، وتنبيهاً على تعظيم الفاعل بأن العلم به غير محتاج إلى ذكره باللفظ لأنه لا يقدر على صنعة من صنائعه غيره، وأمر الإنسان بهذا النظر ليعلم بأمر مبدئه أمر معاده، فإن من قدر على الابتداء قدر على الإعادة قطعاً، فإذا صح عنده ذلك اجتهد في أن لا يملي على حافظيه إلا ما يرضي الله تعالى يوم عرضه على الملك الديان ليسره وقت حسابه.
Melik onu bunlardan hesaba çeksin diye yazar" şeklinde oldu. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın şu buyruğu neşet etti: {فلينظر} “Baksın” yani basiretiyle baksın {الإنسان} “insan” yani eğer bu yola girecekse, kendi nefsiyle ünsiyet eden ve haline dikkatle bakan insan {مم} “neden” yani hangi şeyden. Bakması emredilen kişi üzerindeki amil fiili {خلق} “yaratıldığına.” şeklinde meçhul sîgada bina etti; bununla delalet edenin mutlak yaratılış olduğunu bildirmek ve failin büyüklüğüne dikkat çekmek istedi; zira O'nun sanatlarından bir sanata O'ndan başkasının güç yetiremeyeceği bilindiğinden O'nu lafızla zikretmeye ihtiyaç yoktur. İnsana bu bakış emredildi ki, başlangıcının durumundan ahiretinin durumunu bilsin; zira ilk baştan yaratmaya kadir olan, şüphesiz yeniden yaratmaya da kadirdir. Bu durum onun nezdinde kesinleştiğinde, hesap vaktinde kendisini sevindirmesi için Melik ve Deyyân'a arz olunacağı gün Allah Teâlâ'yı razı edecek şeylerden başkasını koruyucu meleklerine yazdırmamak için gayret göstersin.
22059. Metin
ولما نبه بالاستفهام على أن هذا أمر جداً ينبغي لكل أحد أن يترك جميع مهماته ويتفرغ للنظر فيه فإنه يكسبه السعادة الأبدية الدائمة، وكان الإنسان - مع كونه ضعيفاً عاجزاً - لا ينفك عن شاغل ومفتر، فلا يكاد يصح له نظر، تولى ﷾ شرح ذلك عنه فأجاب الاستفهام بقوله: {خلق} أي الإنسان على أيسر وجه وأسهله بعد خلق أبيه آدم ﵊ من تراب، وأمه حواء ﵍ من ضلعه {من ماء دافق *} أي هو - لقوة دفق الطبيعة له -
Soru yoluyla bunun, herkesin bütün meşguliyetlerini bırakıp derinlemesine düşünmesi gereken son derece mühim bir mesele olduğuna dikkat çekilince –çünkü bu ona ebedi ve daimi saadeti kazandıracaktır– ve insan da zayıf ve aciz olmakla beraber kendisini oyalayan ve gevşeten şeylerden kurtulamayıp doğru dürüst bakıp düşünemeyince, O azze ve celle bunu bizzat açıklamayı üstlendi ve soruya şu sözüyle cevap verdi: {خلق} “O yaratılmıştır” yani insan, babası Âdem aleyhisselâm topraktan ve annesi Havva aleyhasselâm onun kaburga kemiğinden yaratıldıktan sonra, en kolay ve en zahmetsiz şekilde yaratılmıştır {من ماء دافق} “atılan bir sudan.” Yani o su, tabiatın onu kuvvetle fışkırtması sebebiyle,
22060. Metin
كأنه يدفق بنفسه فهو إسناد مجازي، والدفق لصاحبه، أو هو مثل «لابن» أي ذي دفق، والدفق صب فيه دفع، ولم يقل: ماءين - إشارة إلى أنهما يجتمعان في الرحم ويمتزجان أشد امتزاج بحيث يصيران ماءً واحداً.
sanki kendiliğinden fışkırıp atılıyormuş gibidir; bu mecazi bir isnattır, atılma fiili aslında suyun sahibine aittir. Yahut "süt sahibi" (لابن) kelimesi gibi nispet bildirir, yani "atılma özelliği olan" demektir. Dafk (دَفْق), içinde itme ve fışkırma bulunan dökülmedir. "İki sudan" demedi; çünkü ikisi rahimde birleşir ve tek bir su haline gelecek derecede son derece şiddetli bir şekilde birbirine karışır.
22061. Metin
ولما كان المراد به ماء الرجل وماء المرأة قال: {يخرج} وبعض بإثبات الجار فأفهم الخروج عن مقره بقوله: {من بين الصلب} أي صلب الرجل وهو عظم مجتمع من عظام مفلكة أحكم ربطها غاية الإحكام من لدن الكاهل إلى عجب الذنب {والترائب *} أي ترائب المرأة وهي عظام الصدر حيث تكون القلادة، وصوبه ابن جرير، أو ما ولي الترقوتين منه، أو ما بين الثديين والترقوتين أو أربعة أضلاع من يمنة الصدر، وأربعة من يسرته، أو اليدان والرجلان والعينان، وعلى كل تقدير شهوتها من أمامها وشهوة الرجل فيما غاب عنه من ورائه، ولو نزع الخافض لأفهم أن الماء يملأ البين المذكور ولم يفهم أنه يخرج عن صاحبي البين، قال البيضاوي: ولو صح أن النطفة تتولد
Kastedilen erkeğin suyu ile kadının suyu olunca şöyle buyurdu: {يخرج} “Çıkan” ve cer edatı ile bir kısmı kastedilerek {من بين الصلب} “omurga ile” buyruğuyla kendi karargâhından çıktığı anlatıldı. Yani erkeğin sulbünden; o da omuz başlarından kuyruk sokumuna kadar birbirine son derece muhkem bir şekilde bağlanmış yuvarlak kemiklerin birleştiği omurgadır {والترائب} “göğüs kemikleri arasından.” Yani kadının terâibinden; o da kolyenin takıldığı göğüs kemikleridir; İbn Cerîr bunu tercih etmiştir. Veya köprücük kemiklerine bitişik olan kısımdır ya da iki meme ile iki köprücük kemiği arasıdır veya göğsün sağından dört, solundan dört kaburgadır ya da iki el, iki ayak ve iki gözdür. Her halükarda kadının şehveti ön tarafından, erkeğin şehveti ise arkasında gizli kalan kısımdandır. Eğer cer harfi hazfedilseydi, suyun zikredilen arayı doldurduğu anlaşılır, aradaki iki sahibin dışına çıktığı anlaşılmazdı. Beyzâvî şöyle demiştir: "Şayet nutfenin,
22062. Metin
من فضل الهضم الرابع وتنفصل عن جميع الأعضاء حتى تستعد لأن يتولد منها مثل تلك الأعضاء، ومقرها عروق ملتف بعضها بالبعض عند الأنثيين، فلا شك أن الدماغ أعظم الأعضاء معونة في توليدها، ولذلك تشبهه ويسرع الإفراط في الجماع بالضعف فيه وله خليفة وهو النخاع وهو في الصلب، وشعب كثيرة نازلة إلى الترائب وهما أقرب إلى أوعية المني فلذلك خصا بالذكر. وقال الملوي: فالذي أخرجه من ظروف عظام الصلب والترائب إلى أن صيره في محله من الأنثيين إلى أن دفق واعتنى بعد ذلك بنقله من خلق إلى خلق بعد كل أربعين يوماً إلى أن صيره إنساناً يعقل ويتكلم ويبني القصور، ويهدم الصخور، قادر على بعثه.
dördüncü sindirimin artığından meydana geldiği ve o organların benzerinin kendisinden meydana gelebilmesi için bütün organlardan ayrıştığı ve karargâhının hayaların yanındaki birbirine sarılmış damarlar olduğu sabit olursa; şüphe yok ki beyin, onun meydana gelmesinde en büyük yardımcı organdır. Bu yüzden meni beyne benzer ve aşırı cinsel ilişkide bulunmak beyinde hızla zafiyete yol açar. Beynin bir vekili vardır ki o da omuriliktedir (sulbde bulunan omurilik). Oradan da göğüs kemiklerine (terâib) inen birçok kol vardır; bu ikisi meni kanallarına en yakın yerlerdir, bundan dolayı özellikle zikredilmişlerdir." el-Melevî şöyle demiştir: "Onu omurga ve göğüs kemikleri kaplarından çıkarıp hayalardaki yerine ulaştıran, nihayet fışkırtan ve bundan sonra her kırk günde bir onu bir yaratılıştan diğer yaratılışa geçirmeye özen gösterip akleden, konuşan, saraylar inşa edip kayaları parçalayan bir insan haline getiren Zât, onu yeniden diriltmeye de kadirdir."
22063. Metin
ولما علم بالحفظ والخلق في الأطوار المشار إليها أنه خلق لأمر عظيم وهو الحساب، وثبت بالقدرة على ابتدائه من هذا الماء وبتطويره في الحالات المشار إليها بذكر الماء، المعلومة لكل أحد القدرة على الإعادة بلا فرق إلا كون الإعادة على ما نعرف أسهل، وكان العرب ينكرونها، قال مؤكداً استئنافاً لمن يقول: قد نظرت في ذلك فمه: {إنه}
İşaret edilen evrelerdeki koruma ve yaratılış ile onun büyük bir iş, yani hesap için yaratıldığı anlaşılınca; bu sudan ilk yaratılışına ve suyun zikredilmesiyle işaret edilen durumlardaki evrelerine güç yetirilmesiyle –herkesçe bilindiği üzere yeniden yaratmanın bildiğimiz kadarıyla daha kolay olması dışında hiçbir fark olmaksızın– yeniden diriltmeye kadir olunduğu sabit olunca ve Araplar da bunu inkâr edince; "Buna baktım, peki sonra ne var?" diyen kimseye yeni bir söz başı olarak tekitli bir şekilde şöyle buyurdu: {إنه}
22064. Metin
أي خالقه القادر على ما ذكر من شؤونه المدلول على عظمه ببناء «خلق» للمفعول {على رجعه} أي رجع الإنسان بالعبث ورده إلى حالته الأولى وخلقه الأول كما كان قبل الموت وعلى رد هذا الماء الدافق إلى مجاريه التي خرج منها وحله إلى المائية بعد انعقاده عظماً ولحماً ودماً {لقادر *} أي لثابتة قدرته على ذلك أتم ثبات، فمن أيسر ما يكون عنده ﷾ رده بعد شيخوخته على عقبه بأن يجعله كهلاً ثم شاباً ثم طفلاً ثم مضغة ثم علقة ثم نطفة ثم يدفعه إلى ذكر الرجل ورحم المرأة ثم إلى صلبه وترائبها وهو أهون عليه، وذلك كقدرته على رده بالبعث، وعبر ب «أنه» ولم يقل: إن الله - مثلاً لأنه أقعد لأنه يقال لكل إنسان: من أخرجك على هذه الهيئة فصيرك على هذه الصفة؟ فإذا قال: القادر على كل شيء بقدرته الكاملة، قيل له: وبتلك القدرة بعينها يعيدك، ولو سمى له اسم غير الضمير لكان ربما قال: ليس هو خالقي.
Yani «hulika» fiilinin meçhul bina edilmesiyle büyüklüğüne delalet edilen, durumları zikredilen şeylere kadir olan Yaratıcısı, {على رجعه} “onu döndürmeye” yani insanı yeniden dirilterek geri döndürmeye, ölümden önceki ilk haline ve ilk yaratılışına döndürmeye; bu atılan suyu çıktığı kanallara geri döndürmeye ve kemik, et ve kan haline geldikten sonra onu tekrar sıvı haline getirmeye {لقادر} “elbette kadirdir.” Yani O'nun buna olan kudreti tam bir sebatla sabittir. O azze ve celle katında en kolay şeylerden biri; yaşlandıktan sonra onu gerisin geriye döndürerek olgun adam, sonra genç, sonra çocuk, sonra bir çiğnem et parçası (mudga), sonra bir kan pıhtısı (alaka), sonra bir nutfe kılması, sonra onu erkeğin tenasül uzvuna ve kadının rahmine, sonra da erkeğin sulbüne ve kadının terâibine itmesidir; bu O'na pek kolaydır ve bu, onu diriliş ile geri döndürme kudreti gibidir. Mesela "Şüphesiz Allah" demeyip «O» (zamir) ile ifade etti; çünkü bu daha yerindedir. Zira her insana: "Seni bu surette çıkaran ve seni bu vasfa sokan kimdir?" diye sorulur; o da: "Tam kudretiyle her şeye gücü yetendir" dediğinde, ona: "İşte O, bizzat o kudretiyle seni yeniden diriltecektir" denilir. Şayet zamir dışında bir isim zikredilseydi, belki de "Benim yaratıcım O değildir" derdi.
22065. Metin
ولما كان هذا يحرك السامع غاية التحريك لأن يقول: معتى تكون رجعه له؟ قال مجيباً له: {يوم تبلى} وبناه للمفعول إشارة مع التنبيه على السهولة إلى أن من الأمر البين غاية البيان أن الذي يبلوها
Bu durum, dinleyeni son derece harekete geçirip "O'nun insanı geri döndürmesi ne zaman olacak?" demeye sevk edince, ona cevap olarak şöyle buyurdu: {يوم تبلى} “Ortaya döküleceği gün” Kolaylığa dikkat çekmekle beraber, onu imtihan edip açığa çıkaracak olanın,
22066. Metin
هو الذي يرجعها، وهو الله ﷾ من غير احتياج إلى ذكره {السرائر *} أي كل ما انطوت عليه الصدور من العقائد والنيات، وأخفته الجوارح من الإخلال بالوضوء والغسل ونحو ذلك من جميع الجنايات، بأن تخالط السرائر في ذلك اليوم، وهو يوم القيامة، من الأمور الهائلة ما يميلها فيحيلها عما هي عليه فتعود جهراً بعد أن كانت سراً، فيميز طيبها من خبيثها ويجازى عليه صاحبه.
ismini zikretmeye gerek kalmaksızın bizzat onu geri döndüren Allah azze ve celle olduğuna son derece açık bir şekilde işaret etmek üzere fiili meçhul sîgada bina etti; {السرائر} “bütün sırların.” Yani göğüslerin gizlediği bütün inançlar ve niyetler ile abdest, boy abdesti ve benzeri tüm hususlarda organların kusur işleyerek gizlediği bütün günahlar açığa çıkarılacaktır. Şöyle ki; o günde –ki o kıyamet günüdür– sırlara öyle dehşetli haller karışır ki onları sarsıp bulundukları durumdan başka bir hale çevirir; böylece gizli iken aleni hale gelirler; temizi pisinden ayırt edilir ve sahibi onunla cezalandırılır veya mükafatlandırılır.
22067. Metin
ولما كان المانع من جزائه عند إظهار سرائره إما هو نفسه أو أحد ينصره، قال مسبباً عن إظهار ما يجتهد في إخفائه: {فما له} أي الإنسان الذي أخرجت سرائره، وأعرق في التعميم والنفي فقال: {من قوة} أي يمنع بها نفسه من الجزاء {ولا ناصر *} أي ينصره فيمنعه من نفوذ الحكم فيه. وليس الدفع إلا بهذين الأمرين: قوة قائمة به أو قوة خارجة عنه.
Sırları açığa çıktığında cezasını engellemeye mani olacak şey ya bizzat kendisi veya ona yardım edecek bir başkası olacağından, gizlemeye çalıştığı şeylerin açığa çıkarılmasının bir sonucu olarak şöyle buyurdu: {فما له} “Artık onun için yoktur” yani sırları ortaya dökülen insanın hiçbir şeyi yoktur; genelleme ve nefyetmeyi iyice pekiştirerek şöyle buyurdu: {من قوة} “ne bir güç” yani kendisiyle cezayı engelleyebileceği bir gücü, {ولا ناصر} “ne de bir yardımcı.” yani hükmün onda geçerli olmasına engel olarak ona yardım edecek bir yardımcısı yoktur. Savunma ise ancak şu iki şeyle mümkündür: Ya kendisinde bulunan bir güç ya da kendi dışındaki bir güç.
22068. Metin
ولما اشتملت هذه الجمل على وجازتها على الذروة العليا من البلاغة في إثبات البعث والجزاء والوحدانية له ﷾ إلى غير ذلك من بحور العلوم، فثبت أن القرآن كلام الله ﷾، فثبت أن
Bu cümleler özlü oluşlarıyla beraber öldükten sonra dirilmeyi, cezayı, O'nun azze ve celle birliğini ve ilimler deryasından daha nice hakikatleri ispat etmede belagatin en üst zirvesini ihtiva edince, Kur'an'ın Allah'ın azze ve celle kelamı olduğu kesinleşti; böylece
22069. Metin
كل ما فيه حق مع منازعتهم في ذلك كله، اقتضى الحال الإقسام على حقيته فقال: {والسماء} أي التي كان المطلع الإقسام بها ووصفها بما يؤكد العلم بالعبث الذي الذي هو منبع العلوم والتقوى فعليه مدار السعادة فقال: {ذات الرجع *} التي ترجع بالدوران إلى الموضع الذي ابتدأت الدوران منه فترجع الأحوال التي كانت وتصرمت من الليل والنهار والشمس والقمر والكواكب والفصول من الشتاء وما فيه من برد ومطر، والصيف وما فيه من حر وصفاء وسكون وغير ذلك والنبات بعد تهشمه وصيرورته تراباً مختلطاً بتراب الأرض وترجع الماء على قول من يقول: إن السحاب يأخذه من البحر ويعلو به فيعصره في الهواء ثم يرده إلى الأرض - وغير ذلك من الأمور الدال كل منها قطعاً على أن فاعل ذلك قادر على إعادة كل ما فني كما كان من غير فرق أصلاً.
onların bütün bunlarda tartışıp çekişmelerine rağmen içindeki her şeyin hak olduğu sabit oldu. Durum, onun hak olduğuna yemin etmeyi iktiza etti de şöyle buyurdu: {والسماء} “Göğe andolsun” yani surenin başında kendisiyle yemin edilen ve ilimlerin ve takvanın kaynağı olan –ki saadetin mihveri de buna bağlıdır– diriliş bilgisini tekit eden vasıfla nitelenen göğe yemin ederek şöyle buyurdu: {ذات الرجع} “dönüş sahibi olan.” Yani dönerek harekete başladığı yere geri dönen; böylece geçmiş ve sona ermiş olan gece ve gündüzü, güneşi, ayı, yıldızları; soğuğu ve yağmuru ile kış, sıcağı, berraklığı ve sükûneti ile yaz gibi mevsimleri ve diğer şeyleri geri getiren; kırılıp ufalanarak yerin toprağına karışmış bir toprak haline geldikten sonra bitkiyi geri getiren; "Bulut suyu denizden alır, onunla yükselir, havada onu sıkar ve sonra yere geri döndürür" diyen kimsenin sözüne göre suyu geri döndüren göğe andolsun. Bunların her biri, bunu yapan Fail'in, yok olan her şeyi hiçbir fark olmaksızın ilk hali gibi yeniden var etmeye kadir olduğuna kesin bir şekilde delalet eden hususlardandır.
22070. Metin
ولما ذكر الأمر العلوي بادئاً به لشرفه، أتبعه السفلي فقال تعالى: {والأرض} أي مسكنكم الذي أنتم ملابسوه ومعانوه كل وقت وملامسوه {ذات الصدع *} أي التي تتصدع وتنشق فيخرج منها النبات
Şerefinden ötürü söze onunla başlayarak yüce âlemi zikredince, ardından aşağı âlemi zikredip şöyle buyurdu: {والأرض} “Ve yeryüzüne andolsun” yani içinde ikamet ettiğiniz, her an kendisiyle iç içe olduğunuz, meşakkatini çektiğiniz ve temas ettiğiniz {ذات الصدع} “yarılan.” Yani yarılıp çatlayan, içinden bitkilerin
22071. Metin
والعيون بدءاً وإعادة دلالة ظاهرة على البعث، فجمع بالقسم العالم العلوي الذي هو كالرجل والسفلي الذي هو كالمرأة، فكما أن الرجل يسقيها من مائه فتصدع عن الولد، فكذلك السماء تسقي الأرض فتتصدع عن النبات وكما أنها تتصدع عن النبات بعد فنائه وصيرورته رفاتاً فيعود كما كان فكذلك تتصدع عن الناس بعد فنائهم فيعودون كما كانوا بإذن ربها من غير فرق أصلاً.
ve pınarların ilk baştan ve yeniden çıktığı, böylece dirilişe apaçık bir delil teşkil eden yere andolsun. Yemin ile erkek hükmünde olan yüce âlem ile kadın hükmünde olan aşağı âlemi bir araya getirdi. Nasıl ki erkek kadınını suyuyla sular da kadın çocuk doğurmak üzere yarılırsa; aynı şekilde gök de yeri sular ve yer bitki bitirmek üzere yarılır. Nasıl ki yer, bitki yok olup ufalandıktan sonra eski haline dönsün diye onun için yarılıyorsa; aynı şekilde insanlar yok olduktan sonra da hiçbir fark olmaksızın Rablerinin izniyle eski hallerine dönsünler diye onlar için de yarılacaktır.
22072. Metin
ولما كانت هذه كلها براهين قاطعة ودلائل باهرة ساطعة على حقية القرآن وإتيانه بأعلى البيان، فكان من المستبعد جداً طعنهم في القرآن بعد هذا البيان، قال تعالى منبهاً على ذلك بالتأكيد معبراً بالضمير إشارة لما مضى إلى أنه المحدث عنه الآن، فهو الثابت في جميع الأذهان لا غيبة له عن شيء منها أصلاً {إنه} أي القرآن الذي أخبر بهذه الإخبارات التي هي في غاية الوضوح وتقدم أنه مجيد وفي لوح محفوظ، وأن الكفرة في تكذيب به ولا سيما ما تضمن منه الإخبار بالبعث: {لقول فصل *} أي جداً يراد به فصل الأمور، وله من العراقة في الفرق بين الحق والباطل ما صار به يطلق عليه نفس الفصل، ثم أكد الأمر لشدة إنكارهم وجحدهم وتغطيتهم الحق بالباطل فقال: {وما هو}
Bunların hepsi Kur'an'ın hak olduğuna ve en üstün beyan ile geldiğine dair kesin deliller ve göz kamaştırıcı apaçık bürhanlar olunca, bu açıklamadan sonra onların Kur'an hakkında taanda bulunmaları son derece uzak bir ihtimal oldu. Allah Teâlâ, geçen açıklamalara işaretle şu an kendisinden bahsedilenin o olduğunu, hiçbir zihinden asla gafil olmayacak şekilde bütün zihinlerde sabit bulunduğunu zamir ile ifade ederek tekit ile şöyle buyurdu: {إنه} “Şüphesiz o” yani son derece açık olan bu haberleri veren, şanlı olduğu, Levh-i Mahfûz'da bulunduğu ve kâfirlerin bilhassa diriliş haberini içeren kısımlarını yalanladığı daha önce geçen Kur'an, {لقول فصل} “ayırt edici bir sözdür.” Yani işleri birbirinden ayırt etmesi kastedilen son derece ciddi bir sözdür; hak ile batılı birbirinden ayırmada öyle köklü bir yere sahiptir ki bizzat faslın (ayırmanın) kendisi olarak isimlendirilmiştir. Sonra onların inkâr ve inatlarının şiddeti, hakkı batılla örtmeleri sebebiyle meseleyi tekit ederek şöyle buyurdu: {وما هو} “O değildir”
22073. Metin
أي القرآن في باطنه ولا ظاهره {بالهزل *} أي بالضعيف المرذول الذي لا طائل تحته، فمن حقه ما هو عليه الآن من كونه مهيباً في القلوب معظماً في الصدور يرتفع به قارئه وسامعه عن أن يلم بهزل ويعلم به في أعين العامة والخاصة.
yani Kur'an ne batınında ne de zahirinde, {بالهزل} “bir şaka/boş söz.” Yani altında hiçbir fayda bulunmayan zayıf ve değersiz bir söz değildir. Onun hakkı, şu an olduğu gibi kalplerde heybetli, göğüslerde yüce olmasıdır; onu okuyan ve dinleyen kimse bir hezele kapılmaktan yücelir ve hem avamın hem de havassın gözünde onunla itibar kazanır.
22074. Metin
ولما كان ثبات هذا على هذا الوجه مقتضياً ولا بد رجوعهم عن العناد، فكان ذلك محركاً للسامع إلى تعرف ما كان من أمرهم، استأنف قوله دلالة على بقائهم على الإنكار وأكده تنبيهاً على أن بقاءهم على العناد - مع هذا مستبعد جداً {إنهم} أي الكفار {يكيدون} أي بما يعملون في أمره من الحيل {كيداً *} في إبطاله وإطفاء نوره بإثباتك أو إخراجك أو قتلك أو تنفير الناس عنك والحال أنه لا قوة لهم أصلاً على ذلك ولا ناصر لهم بوجه من الوجوه وسمي جزاؤه لهم سبحانه كيداً مشاكلة، ولأنه خفي عنهم ومكروه إليهم فهو على صورة الكيد فقال: {وأكيد} أي أنا بإتمام اقتداري {كيداً *} باستدراجي
Bunun bu şekilde sabit olması onların inattan vazgeçmelerini kesin olarak gerektirince ve bu durum da dinleyeni onların durumunun ne olduğunu öğrenmeye sevk edince, onların inkârda devam ettiklerini bildirmek üzere söze yeniden başladı ve bütün bunlara rağmen onların inat üzerinde kalmalarının son derece yadırganacak bir şey olduğuna dikkat çekmek için tekit ederek şöyle buyurdu: {إنهم} “Şüphesiz onlar” yani kâfirler {يكيدون} “tuzak kuruyorlar” yani onun hakkında uyguladıkları hilelerle {كيدا} “bir tuzak.” Seni alıkoymak, yurdundan çıkarmak, öldürmek veya insanları senden uzaklaştırmak suretiyle onu boşa çıkarmak ve nurunu söndürmek için tuzak kurarlar. Oysa onların buna kesinlikle hiçbir güçleri ve hiçbir surette yardımcıları yoktur. Sübhânehu ve Teâlâ'nın onlara vereceği ceza, aradaki benzerlikten (müşâkele) ötürü ve onlara gizli kalıp hoşlarına gitmediği için bir tuzak suretinde olduğundan keyd (tuzak) olarak adlandırıldı ve şöyle buyurdu: {وأكيد} “Ben de tuzak kurarım” yani Ben de kudretimin kemaliyle {كيدا} “bir tuzak.” Kendilerini mühlet verip adım adım yaklaştırarak (istidrâc)
22075. Metin
لهم إلى توغلهم فيما يغضبني ليكمل ما يوجب أخذي لهم من حيث لا يشعرون.
hiç farkında olmadıkları bir yerden onları yakalamamı gerektiren şey tamamlansın diye gazabımı çekecek şeylere dalmalarını sağlarım.
22076. Metin
ولما كان هذا معلماً بأنهم عدم لا اعتبار بهم، قال مسبباً عنه تهديداً لهم يا له من تهديد ما أصعبه: {فمهل} أي تمهيلاً عظيماً بالتدريج. ولما كان في المكذبين في علم الله من يؤمن فليس مستحقاً لإيقاع مثل هذا التهديد، عبر بالوصف المقتضي للرسوخ فقال: {الكافرين} أي فلا تدع عليهم ولا تستعجل لهم بالإهلاك، فإنا لا نعجل لأنه لا يعجل بالعقوبة إلا من يخاف الفوت، حكي أن الحجاج كان سجنه من رخام وأرضه من رصاص، فكان يتلون بتلون الأوقات، فوقت الحر جهنم، ووقت البرد زمهرير، فمر به يوماً فاستغاثوا فطأطأ رأسه لهم وقال: اخسؤوا فيها ولا تكلمون، فأخذت الأرض قوائم جواده فرفع طرفه إلى السماء وقال: سبحانك لا يعجل بالعقوبة إلا من يخاف الفوت، وانطلق من وقته، فإن العجلة - وهي - إيقاع الشيء في غير وقته الأليق به - نقص فإنه لا يعجل إلا من يكون ما يفعل المستعجل عليه خارجاً عن قبضته.
Bu durum onların adeta bir hiç olduğunu ve kendilerine değer verilmeyeceğini bildirince, bundan neşet eden ve onlar için ne kadar da çetin olan bir tehditle şöyle buyurdu: {فمهل} “Onlara mühlet ver” yani derece derece büyük bir mühlet ver. Yalanlayanlar arasında Allah'ın ilminde iman edecek kimseler bulunduğundan ve onlar böyle bir tehdidin uygulanmasını hak etmediklerinden, küfürde kökleşmeyi gerektiren vasıfla ifade ederek şöyle buyurdu: {الكافرين} “kâfirlere” Yani onların aleyhine dua etme ve helak edilmeleri için acele etme; çünkü Biz acele etmeyiz; zira cezalandırmada ancak fırsatı kaçırmaktan korkan acele eder. Rivayet edildiğine göre Haccâc'ın hapishanesi mermerden, tabanı ise kurşundandı; vakitlerin değişmesiyle renk değiştirirdi; sıcak vakitte cehennem gibi, soğuk vakitte ise zemherîr gibi olurdu. Bir gün oraya uğradı, mahkûmlar feryat edip yardım istediler; o da başını onlara doğru eğip: "Yıkılıp gidin orada, Benimle konuşmayın!" dedi. Bunun üzerine yer onun atının ayaklarını tuttu; o da gözünü göğe kaldırıp: "Sübhânsın! Cezalandırmada ancak fırsatı kaçırmaktan korkan acele eder" dedi ve derhal oradan uzaklaştı. Zira acele –ki bir şeyi kendisine en layık olan vaktin dışında gerçekleştirmektir– bir noksanlıktır; çünkü ancak hakkında acele edilen kimsenin yapacağı şey kendi kabzasının dışına çıkacak olan kimse acele eder.
22077. Metin
ولما كانت صيغة التفعيل ربما أفهمت التطويل، أكد ذلك مجرداً للفعل دلالة على أن المراد بالأول إيقاع الإمهال مع أن زمنه قصير بالتدريج ليطمئن الممهل بذلك وتصير له به قوة عظيمة ودرته؟ وعزيمة
Tef'îl kalıbı bazen sürenin uzatılmasını ifade edebileceğinden, birincisinden maksadın süresi kısa olmakla birlikte mühlet vermenin derece derece gerçekleşmesi olduğunu belirtmek üzere fiili mücerret kılarak tekit etti; ta ki kendisine mühlet verilen kimse bununla rahatlasın ve onun için büyük bir kuvvet ve sadık bir azim meydana gelsin;
22078. Metin
صادقة لأن ما يقولونه مما تشتد كراهة النفوس له، فلا يقدر أحد على الإعراض عنه إلا بمعونة عظيمة: {أمهلهم} أي بالإعراض عنهم مرة واحدة بعد التدريج لما صار لك على حمله من القوة بالتدريج - الذي أمرت به سابقاً {رويداً *} أي إمهالاً يسيراً فستكون عن قريب لهم أمور، وأي أمور تشفي الصدور، وهو تصغير «اروادا» تصغير ترخيم، قال ابن برجان: وهي كلمة تعطي الرفق، وهذا الآخر هو المراد بما في أولها من أن كلاًّ منهم ومن غيرهم محفوظ بحفظه مضبوطة أقواله وأفعاله وحركاته وسكناته وأحواله، فإن ذلك مستلزم لأنه في القبضة، فقد التقى الطرفان على أعظم شأن بأبين برهان، ووقع أول هذا الوعيد يوم بدر ثم تولى نكالهم وتحقيرهم وإسفالهم إلى أن ذهب كثير منهم بالسيف وكثير منهم بالموت حتف الأنف إلى النار، وبقي الباقون في الصغار إلى أن أعزهم الله بعز الإسلام، وصاروا من الأكابر الأعلام، تشريفاً وتكريماً وتعظيماً لهذا النبي الكريم عليه أفضل الصلاة والسلام، والله تعالى هو أعلم بالصواب.
çünkü onların söyledikleri şeyler nefislerin son derece nefret ettiği şeylerdir; bundan yüz çevirmeye ancak büyük bir yardım ile güç yetirilebilir: {أمهلهم} “onlara mühlet tanı” yani daha önce sana emredilen tedricilik sayesinde bunu taşımaya dair sende oluşan güç sebebiyle, tedricilikten sonra onlardan bir defada yüz çevirmek suretiyle mühlet ver, {رويدا} “az bir süre.” Yani azıcık bir mühlet tanı; pek yakında başlarına öyle işler gelecek ki, hem de göğüslere şifa verecek ne işler! Bu kelime «irvâd» kelimesinin terhim yoluyla yapılmış ism-i tasgiridir. İbn Berrecân şöyle demiştir: "Bu, yumuşaklık ve mühlet veren bir kelimedir." Surenin sonundaki bu husus, başındaki herkesin ve diğerlerinin O'nun korumasıyla korunduğu, sözlerinin, fiillerinin, hareketlerinin, durgunluklarının ve hallerinin zaptedildiği hususundan kastedilen şeydir; zira bu, onların kabza-i kudrette olmasını gerektirir. Böylece iki taraf en açık delille en büyük mesele üzerinde birleşmiştir. Bu tehdidin ilki Bedir günü gerçekleşti; sonra birçoğu kılıçla, birçoğu da eceliyle ölerek cehenneme gidinceye kadar cezalandırılmaları, hor ve hakir kılınmaları devam etti. Geriye kalanlar ise, Allah onları İslam'ın izzetiyle aziz kılıncaya kadar zillet içinde kaldılar; nihayet bu yüce Peygamber'e –en faziletli salât ve selam onun üzerine olsun– bir teşrif, tekrim ve tazim olmak üzere önde gelen büyük şahsiyetler oldular. Doğruyu en iyi bilen şüphesiz Yüce Allah'tır.