22222. Metin
سورة البلد
Beled Suresi
22223. Metin
مقصودها الدلالة على نفي القدرة عن الإنسان، وإثباتها لخالقه الديان ن بذكر المخلص منها، الموصل إلى السعادة في الآخرة، وهو ما هدى إليه ربه سبحانه، وذلك هو معنى اسمها، فإن من تأمل أمان أهل الحرم وماهم فيه من الرزق والخير على قلة الرزق ببلدهم - مع ما فيه غيرهم ممن هم أكثر منهم وأقثوى - من الخوف والجوع علم ذلك) بسم الله (الملك الواحد القهار) الرحمن (الذي أسبغ نعمته على سائر بريته، وفاوت بينهم في عطيته، فكان كل ساخطا لحالته في كبد ما يهمه في خاصته وعامته لحكم تعجز الأفكار) الرحيم (الذي خص أهل ولايته بما يرضيه عنهم من أقضيته فيوصلهم إلى جنته وينجيهم من النار.
Bu surenin maksadı; insandan kudretin nefyedildiğine, her şeyi yaratan ve karşılığını veren Deyyân olan Allah’a ise kudretin ispat edildiğine delil getirmektir. Bu da insanın içindeki sıkıntılardan kurtaran, ahiretteki mutluluğa ulaştıran yolu zikretmekle yapılmıştır ki o yol, Rabbinin -sübhânehu- hidayet ettiği şeydir. Surenin isminin manası da işte budur. Zira Harem ehlinin emniyetini, memleketlerindeki rızık azlığına rağmen içinde bulundukları rızkı ve hayrı -kendilerinden sayıca daha çok ve daha güçlü olan başkalarının korku ve açlık içinde bulunmalarına rağmen- tefekkür eden kimse bunu anlar. { بِسْمِ اللَّهِ } "Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla" [O Allah ki] Mülkün tek ve mutlak hâkimi (el-Melikü'l-Vâhidü'l-Kahhâr), { الرَّحْمَنِ } bütün yarattıklarına nimetini bolca veren, ihsanında onlar arasında farklılıklar gözeten; böylece akılları aciz bırakan bir hikmet gereğince özelinde ve genelinde kendisini ilgilendiren hususlardaki bir meşakkat içinde herkesin kendi haline hoşnutsuz olduğu [Rahmân], { الرَّحِيمِ } dostlarını kendilerinden razı olacağı hükümleriyle seçkin kılan, böylece onları cennetine ulaştıran ve cehennemden kurtaran [Rahîm’dir].
22224. Metin
لما ختم كلمات الفجر بالجنة التي هي أفضل الأماكن التي يسكنها الخلق، لا سيما المضافة إلى اسمه الأخص المؤذن بأنها أفضل الجنان،
Fecr [suresinin] kelimelerini, yaratılmışların iskân ettiği mekânların en faziletlisi olan cennetle, özellikle de cennetlerin en faziletlisi olduğunu bildiren O'nun en has ismine izafe edilmiş olanıyla bitirince,
22225. Metin
بعد ما ختم آياتها بالنفس المطمئنة بعد ذكر الأمارة التي وقعت في كبد الندم الذي يتمنى لأجله العدم، بعد ما تقدم من أنها لا تزال في كبد ابتلاء المعيشة في السراء والضراء، افتتح هذه بالأمارة مقسماً في أمرها بأعظم البلاد وأشرف أولي الانفس المطمئنة، فقال مؤكداً بالنافي من حيث إنه ينفي ضد ما ثبت من مضمون الكلام مع القطع بأنه لم يقصد به غير ذلك: {لا أقسم} أي أقسم قسماً أثبت مضمونه وأنفي ضده، ويمكن أن يكون النفي على ظاهره، والمعنى أن الأمر في الظهور غني عن الإقسام حتى بهذا القسم الذي أنتم عارفون بأنه في غاية العظمة، فيكون كقوله {فلا أقسم بمواقع النجوم وإنه لقسم لو تعلمون عظيم} [الواقعة: ٨٦] {بهذا البلد *} أي الحرام وهو مكة التي لا يصل إليها قاصدوها إلا بشق الأنفس، ولا يزدادون لها مع ذلك إلا حباً، الدال على أن الله تعالى جعلها خير البلاد، وقذف حبها في قلوب من اختارهم من كل حاضر وباد، لأنها تشرفت في أولها وآخرها وأثنائها بخير العباد، ولم يصفه بالأمن لأنه لا يناسب سياق المشقة بخلاف ما في التين، فإن المراد هناك الكمالات.
Ayetlerini, yok olmayı temenni ettiren pişmanlık meşakkati içine düşen emmâre nefsi zikrettikten sonra tatmin bulmuş nefisle (nefs-i mutmainne) bitirmesinin ardından -ki o nefsin darlıkta ve bollukta geçim imtihanının meşakkati içinde bulunmaya devam ettiği daha önce geçmişti-, bu sureye emmâre nefis ile başladı; onun durumuna dair en yüce beldeye ve tatmin bulmuş nefis sahiplerinin en şereflisine yemin ederek söze girdi. Sözün içeriğinden sabit olanın zıddını nefyetmesi ve bununla başka bir şeyin kastedilmediğinin kesin olması bakımından nefy edatıyla pekiştirerek şöyle buyurdu: { لَا أُقْسِمُ } “Yemin ederim”, yani içeriğini ispat ettiğim ve zıddını nefyettiğim kesin bir yeminle yemin ederim. Nefyin zahiri üzere olması da mümkündür; bu takdirde mana şöyledir: Mesele apaçık ortada olduğu için, son derece büyük olduğunu bildiğiniz bu yeminle dahi olsa yemine ihtiyaç bırakmayacak derecede açıktır. Bu durumda ayet, { فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ } [Vâkıa: 75-76] sözü gibi olur. { بِهَٰذَا الْبَلَدِ } “Bu beldeye”, yani Harem'e ki o, orayı kastedenlerin ancak canları pahasına, büyük meşakkatlerle ulaşabildikleri ve buna rağmen ona olan sevgilerinin katbekat arttığı Mekke'dir. Bu da Allah Teâlâ'nın orayı beldelerin en hayırlısı kıldığına ve yerleşik olsun göçebe olsun seçtiği kimselerin kalplerine onun sevgisini yerleştirdiğine delalet eder. Çünkü orası başında, sonunda ve arasında kulların en hayırlısıyla şereflenmiştir. Meşakkat bağlamına uymadığı için onu emniyetle nitelemedi; Tîn suresindeki durum ise farklıdır, çünkü orada kemâlât kastedilmiştir.
22226. Metin
ولما عظم البلد بالإقسام به، زاده عظماً بالحال به إشعاراً بأن
O beldeye yemin ederek onu yücelttiğinde, mekânın şerefinin orada oturanların şerefiyle kaim olduğunu bildirmek üzere onda bulunana dikkat çekerek beldenin azametini daha da artırdı.
22227. Metin
شرف المكان بشرف السكان، وذلك في جملة حالية فقال: {وأنت} يعني وأنت خير كل حاضر وباد {حال} أي مقيم أو حلال لك ما لم يحل لغيرك من قتل من تريد ممن يدعي أنه لا قدرة لأحد عليه {بهذا البلد *} فتحل قتل ابن خطل وغيره وإن كان متعلقاً بأستار الكعبة، وتحرم قتل من دخل دار أبي سفيان وغير ذلك مما فعله الله لك بعد الهجرة بعد نزول هذه السورة المكية بمدة طويله علماً من أعلام النبوة، أو معنى: يستحل أهله منك وأنت أشرف الخلق ما لا يستحلونه من صيد ولا شجر، وكرر إظهاره ولم يضمره زيادة في تعظيمه تقبيحاً لما يستحلونه من أذى المؤمنين فيه، وإشارة إلى أنه يتلذذ بذكره، فقد وقع القسم بسيد البلاد وسيد العباد، ولكل جنس سيد، وهو انتهاؤه في الشرف، فأشرف الجماد الياقوت وهو سيده، ولو ارتفع عن هذا الشرف لصار نباتاً ينمو كما في الجنة، وأشرف جنس النبات النخل ولو ارتفع صار حيواناً يتحرك بالإرادة، فالحيوان سيد الأكوان، وسيده الإنسان، لما له من النطق والبيان، وسيد الإنسان الرسل عليهم أفضل الصلاة والسلام، لما لهم من عظيم الوصلة بالملك الديان، وسيدهم أشرف الخلق ﷺ الذي ختموا به لما فاق به من الفضائل التي أعلاها هذا القرآن، فسيد الخلق
Bu da hâl cümlesinde yer almıştır; şöyle buyurdu: { وَأَنتَ } “Ve sen”, yani yerleşik ve göçebe herkesin en hayırlısı olan sen, { حِلٌّ } “mukimsin” veya kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini iddia edenlerden dilediğini öldürmek hususunda başkasına helal olmayan şey sana helaldir { بِهَٰذَا الْبَلَدِ } “bu beldede”. Böylece Kâbe'nin örtülerine sarılmış olsa bile İbn Hatal ve başkalarını öldürmen helal kılınmış, Ebû Süfyân'ın evine giren kimsenin öldürülmesi haram kılınmış ve bu Mekkî surenin inişinden uzun bir süre sonra hicretin ardından nübüvvet delillerinden bir delil olarak Allah'ın senin için gerçekleştirdiği diğer şeyler vuku bulmuştur. Ya da mana şudur: Sen yaratılmışların en şereflisi olduğun halde, o beldenin halkı av hayvanlarına ve ağaçlara helal görmedikleri şeyleri sana yapmayı helal saymaktadırlar. Beldeye zamirle işaret etmeyip ismini açıkça tekrar etmesi, onun büyüklüğünü artırmak ve müminlere orada yaptıkları eziyetleri helal saymalarını çirkin göstermek içindir; ayrıca onu anmaktan lezzet aldığına da bir işarettir. Böylece beldelerin efendisine ve kulların efendisine yemin vaki olmuştur. Her cinsin bir efendisi vardır ki o, şerefin nihayetidir. Cansız varlıkların (cemâdât) en şereflisi yakuttur ve onların efendisidir; şayet bu şereften daha yukarı çıksaydı cennette olduğu gibi büyüyen bir bitki olurdu. Bitki cinsinin en şereflisi hurma ağacıdır; şayet yükselseydi iradeyle hareket eden bir hayvan olurdu. Hayvan ise varlıkların efendisidir. Hayvanın efendisi ise konuşma ve meramını anlatma (beyân) özelliğinden ötürü insandır. İnsanın efendisi, Mülkün tek Hâkimi ve Deyyân olan Allah ile yüce irtibatlarından ötürü elçilerdir -üzerlerine en faziletli salât ve selamlar olsun-. Onların efendisi ise, en yücesi bu Kur'an olan üstün faziletleriyle hepsini aştığı için nübüvvetin kendisiyle mühürlendiği yaratılmışların en şereflisi sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Yaratılmışların efendisi,
22228. Metin
محمد بن عبد الله رسول الله أشرف الممكنات وسيدها لأنه وصل إلى أعلى مقام يمكن أن يكون لها، ولو بقي فوق ذلك مقام يمكن للممكن لنقل إليه، ولكونه أشرف كانت مكابدته أعلى المكابدات، يصبر على أذى قومه بالكلام الذي هو أنفذ من السهام، ووضع السلاء من الجزور على ظهره الشريف - نفديه بحر وجوهنا ومصون جباهنا وخدودنا - وهو ساجد، ووضع الشوك في طريقه، والإجماع على قصده بجميع أنواع الأذى من الحبس والنفي والقتل بحيث قال ﷺ
Mümkin varlıkların en şereflisi ve efendisi olan Allah'ın Resulü Muhammed b. Abdullah'tır. Çünkü o, mümkün bir varlık için olabilecek en yüce makama ulaşmıştır; şayet bunun üstünde mümkün varlık için ulaşılabilecek bir makam kalsaydı mutlaka oraya yükseltilirdi. En şerefli varlık olduğu için, onun göğüs gerdiği meşakkatler de meşakkatlerin en yücesiydi. Kavminin oklardan daha tesirli olan sözlü eziyetlerine sabrederdi; o secdedeyken şerefli sırtına -yüzlerimizin hararetini, korunan alınlarımızı ve yanaklarımızı ona feda edelim- deve döl yatağı konulmuş, yoluna dikenler serilmişti. Hapis, sürgün ve öldürme gibi her türlü eziyetle ona kastetmek üzere ittifak etmişlerdi; öyle ki sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
22229. Metin
«ما أوذي أحد في الله ما أوذيت» .
«Allah yolunda hiç kimseye bana edilen eziyet kadar eziyet edilmemiştir.»
22230. Metin
ولما أفهمت هذه الحال أن القسم إنما هو في الحقيقة به ﷺ، كرر الإقسام به على وجه يشمل غيره فقال: {ووالد} ولما كان المراد التعجيب من ابتداء الخلق بالتوليد من كل حيوان في جميع أمر التوليد ومما عليه الإنسان من النطق والبيان وغريب الفهم وكان السياق لذم أولي الأنفس الأمارة، وكانوا هم أكثر الناس، حسن التعبير بأداة ما لا يعقل لأنها من أدوات التعجيب فقال: {وما ولد *} أي من ذكر أو أنثى كائناً من كان، فدخل كما مضى النبي ﷺ فصار مقسماً به مراراً، وكذا دخل أبواه إبراهيم وولده إسماعيل
Bu hâl cümlesi yeminin hakikatte sallallâhu aleyhi ve sellem üzerine olduğunu hissettirince, başkalarını da kapsayacak şekilde ona yapılan yemini tekrar ederek şöyle buyurdu: { وَوَالِدٍ } “Ve ana babaya”. Yaratılışın her hayvanda üreme yoluyla başlamasındaki hayret verici durum, insanın konuşması, beyânı ve şaşırtıcı anlayışı kastedildiği; bağlam da emmâre nefis sahiplerini yermek üzere olduğu ve onlar da insanların çoğunluğunu teşkil ettiği için, hayret bildiren edatlardan olması sebebiyle akılsız varlıklar için kullanılan edatla ifade edilmesi güzel düşmüş ve şöyle buyurmuştur: { وَمَا وَلَدَ } “Ve doğurduğu çocuğa”, yani erkek veya dişi, kim olursa olsun doğan herkese. Böylece daha önce geçtiği gibi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de bu kapsama girdi ve defalarca kendisine yemin edilen oldu. Aynı şekilde atası İbrahim ve onun oğlu İsmail de buna dahil oldu
22231. Metin
عليهما الصلاة والسلام وما صنعا وما صنع الله لهما بذلك البلد، ومعلوم أن ذكر الصنعة تنبيه على صانعها، فالمقصود القسم بمن جعل البلد على ما هو عليه من الجلال، وخص النبي ﷺ بما خصه به من الإرسال، وفاوت بين المتوالدين في الخصال، من النقص والكمال وسائر الأحوال، تنبيهاً على ما له من الكمال بالجلال والجمال، ولعله خص هذه الأشياء بالإقسام تسلية للنبي ﷺ، وتثبيتاً له على احتمال الأذى، إشارة إلى أن من كان قد حكم عليه بأنه لا يزال في نكد، كان الذي ينبغي له أن يختار أن يكون ذلك النكد فيما يرضي الله ﷾، وذلك لأن النبي ﷺ كان في مكة المشرفة في أعظم شدة مما يعانيه من أذى الكفار في نفسه وأصحابه ﵃ لعلو مقامه، فإن شدة البلاء للأمثل فالأمثل كما مضى مع أمره ﷺ بالصبر والصفح، وكل والد ومولود في شدة بالوالدية والمولودية، وغير ذلك مما لا يحصى من الأنكاد البشرية، من حين هو نطفة في ظلمات ثلاث في ضيق ممر ومقر ثم ولادة وربط في تابوت وفطام عن الإلف والأهل؟ من المؤدب
-üzerlerine salât ve selam olsun-; ve onların yaptıkları ile Allah'ın o beldede onlar için yaptığı şeyler de dahil oldu. Malumdur ki sanatın zikredilmesi Sanatkâr'ına bir uyarıdır. Asıl maksat, beldeyi bu yüce vasıf üzere kılan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i peygamberlikle seçkin kılan, celâl ve cemâl ile kâmil oluşuna dikkat çekmek üzere doğanlar arasında noksanlık, kemal ve diğer haller bakımından farklılıklar koyan Zât'a yemin etmektir. Belki de bu şeyleri yemine has kılması, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek ve eziyetlere katlanması hususunda onu sebatkâr kılmak içindir. Bu, daimi bir meşakkat içinde olmasına hükmedilmiş kimsenin, bu meşakkatin Allah'ın [celle celâluhû] razı olduğu hususlarda olmasını tercih etmesi gerektiğine bir işarettir. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, makamının yüceliğinden ötürü kâfirlerin bizzat kendi şahsına ve ashabına [radıyallâhu anhüm] reva gördüğü eziyetlerden dolayı Mekke-i Mükerreme'de en büyük sıkıntı içindeydi; nitekim daha önce geçtiği üzere sabır ve bağışlama ile emrolunmasına rağmen belanın en şiddetlisi derece derece en üstün olanlara gelir. Her ana baba ve evlat, ana babalık ve evlatlık meşakkati içindedir; ayrıca insanın üç karanlık içinde, dar bir geçit ve karargâhta nutfe olduğu andan itibaren doğumuna, kundağa sarılmasına, alışkın olduğu şeylerden ve ailesinden koparılmasına varıncaya kadar sayılamayacak beşerî meşakkatler vardır. Terbiye edenden,
22232. Metin
والمعلم وتوبيخ من المشايخ ومعاندة من الأقران، ومن يتسلط عليه من النسوان، مع أنه عرضة للأمراض، وسائر ما يكره من الأعراض والأغراض، والفاقات والنوائب والآفات، والمطالب والحاجات، لا يحظى بهواه، ولا يبلغ مناه، ولا يدرك ما اجتباه، ولا ينجو غالباً مما يخشاه، وتفاصيل هذا الإجمال لا تحصى، ولا حد لها فتستقصى، إلى الموت وما بعده، فلذلك كان المقسم عليه قوله: {لقد خلقنا} أي بما لنا من القدرة التامة والعظمة التي لا تضاهى {الإنسان} أي هذا النوع {في كبد *} أي شدة شديدة ومشقة عظيمة محيطة به إحاطة الظرف بالمظروف، لو وكله ﷾ في شيء منها إلى نفسه هلك، ولولا هذه البلايا لادعى ما لا يليق به من عظيم المزايا، وقد ادعى بعضهم مع ذلك الإلهية وبعضهم الاتحاد برب العباد - تعالى الله عن قولهم الواضح الفساد، بما قرنه به ﷾ من الموت والمرض وسائر الأنكاد، فعل سبحانه ذلك ليظهر بما للعبد من الضعف والعجز - مع ما منحه به من القوى الظاهرة والباطنة في القول والفعل والبطش والعقل - ما له سبحانه من تمام العلم وشمول القدرة، وليظهر من خلقه له على هذه الصفة، علم جميع ما في السورة، فعلم قطعاً إنكار ظنه
Öğretmenden ve büyüklerden gelen azarlama, akranların inatlaşması ve kadınların ona musallat olması; bununla birlikte hastalıklara, hoşlanmadığı diğer arazlara, gayelere, yokluklara, musibetlere, âfetlere, talep ve ihtiyaçlara maruz kalması söz konusudur. Hevasına kavuşamaz, emeline ulaşamaz, seçtiğini elde edemez ve çoğunlukla korktuğundan kurtulamaz. Bu özetin detayları sayılamaz ve kuşatılamayacak kadar sınırsızdır; ölüme ve ölümden sonrasına kadar sürer. Bu yüzden üzerine yemin edilen husus şu sözü olmuştur: { لَقَدْ خَلَقْنَا } “Andolsun ki biz yarattık”, yani tam kudretimiz ve dengi olmayan azametimizle yarattık, { الْإِنسَانَ } “insanı”, yani bu türü, { فِي كَبَدٍ } “bir meşakkat içinde”, yani kabın içindekini kuşatması gibi onu çepeçevre kuşatan şiddetli bir meşakkat ve büyük bir zorluk içinde yarattık. Şayet Allah [celle celâluhû] bu meşakkatlerden birinde onu kendi haline bıraksaydı helak olurdu. Bu belalar olmasaydı, kendisine layık olmayan büyük meziyetler iddia ederdi; nitekim bazıları buna rağmen ilahlık iddia etmiş, bazıları da kulların Rabbi ile birleşme (ittihad) iddiasında bulunmuştur -Allah, onların apaçık bozuk sözlerinden pek yücedir-. Bu yüzden Allah [celle celâluhû] onu ölüm, hastalık ve diğer sıkıntılarla beraber var etmiştir. Sübhânehu bunu, kulun söz, fiil, güç ve akıl noktasında kendisine bahşedilen zahirî ve bâtınî kuvvetlere rağmen zayıflığı ve acziyeti ile Kendi tam ilmini ve kuşatıcı kudretini izhar etmek için yapmıştır. İnsanı bu vasıfta yaratmasından suredeki tüm hakikatlerin ilmi ortaya çıksın diye böyle yapmıştır. Böylece O'nun kudretinin nihayetsizliği ve azametinin yüceliği sebebiyle insanın zannının reddedildiği kesin olarak anlaşılmıştır.
22233. Metin
لتناهي قدرته وتعالي عظمته، وفساد هذا الظن بشاهد العقل من حيث كونه مصنوعاً، وبشاهد الوجود من أجل أنه يسلك طريق الشر ولا يقدر على طريق الخير إلا بالتوفيق، فعلم قطعاً إعجاز السورة لأنه لا قدرة لمخلوق على أن يأتي بجملة واحدة تجمع جميع ما وراءها من الجمل - هذا إلى ما لها من فنون الإيجاز التي وصلت إلى حد الإعجاز، هذا إلى ما لبقية الجمل من الإعجاز في حسن الرصف وإحكام التركيب والربط والمراعاة بالألفاظ للمعاني إلى غير ذلك مما لا يبلغ كنهه إلى منزله سبحانه وعز شأنه، وعلم أن الإكرام والإهانة ليستا دائرتين على التنعيم في الدنيا والتضييق كما تقدم شرحه في سورة الفجر، ولأجل ما علم من كون الإنسان لا يزال في نكد وشدة ونصب من حث احتياجه أولاً إلى مطلق الحركة والسكون، وثانياً إلى المأكل والمشرب، وثالثاً إلى ما يترتب عليهما إلى غير ذلك مما يعيي عده ويجهل حده، توجه الإنكار في قوله تعالى بياناً للأسباب الموقعة له في النكد، وهي شهوتان: نفسية وحسية، والنفسية منحصرة في أربع: الأولى أنه يشتهي أن يكون كل من في الوجود في قبضته فأشار إليها {أيحسب}
Bu zannın bozukluğu, yaratılmış olması bakımından aklın şahitliğiyle ve şer yoluna girdiği, hayır yoluna ise ancak muvaffak kılınmayla güç yetirebildiği cihetiyle varlığın şahitliğiyle sabittir. Böylece bu surenin mucize olduğu kesinlikle bilinmiştir; zira hiçbir mahluk, arkasındaki bütün cümleleri toplayan tek bir cümle getirmeye güç yetiremez. Bu, mucize sınırına ulaşan îcâz (özlü anlatım) sanatlarına ek olarak; diğer cümlelerin kelimeleri manalara uygun dizmedeki, terkibini ve irtibatını sağlamlaştırmadaki eşsizliğine ve onu indiren Sübhânehu ve Teâlâ'nın yüce şanından başkasının künhüne eremeyeceği diğer hususlara dayanır. İkram ve hor görmenin, Fecr suresinde açıklandığı gibi dünyada nimet verme veya daraltma ekseninde dönmediği bilinmiştir. İnsanın öncelikle mutlak hareket ve sükûna, ikincisi yeme ve içmeye, üçüncüsü de bunlardan doğan ve sayılması usandıran, sınırı bilinemeyen şeylere muhtaç olması cihetiyle sürekli bir sıkıntı, meşakkat ve yorgunluk içinde olduğu bilindiğinden; onu bu sıkıntıya düşüren sebepleri açıklamak üzere Allah Teâlâ'nın kınaması yöneltilmiştir. Bu sebepler iki şehvettir: nefis kaynaklı (nefsî) ve duyu kaynaklı (hissî). Nefsî olanlar dörde ayrılır; birincisi, varlıktaki her şeyin kendi kabzasında olmasını arzu etmesidir. Buna şu ayetle işaret edilmiştir: { أَيَحْسَبُ } “Sanır mı?”
22234. Metin
أي هذا الإنسان لضعف عقله مع ما هو فيه من أنواع الشدائد {أن لن يقدر} ولما أكد بالفعلية وخصوص هذا النافي قدم الجار تأكيداً بما يفيد من الاهتمام بالإنسان فقال: {عليه} أي خاصة {أحد *} أي من أهل الأرض أو السماء فيغلبه حتى أنه يعاند خالقه مع ما ينظر من اقتداره على أمثاله بنفسه وبمن شاء من جنوده فيعادي رسله عليهم الصلاة والسلام ويجحد آياته.
Yani içinde bulunduğu türlü meşakkatlere rağmen aklının zayıflığı yüzünden bu insan [sanır mı?]: { أَن لَّن يَقْدِرَ } “Güç yetiremeyeceğini”. Fiil cümlesiyle ve bu nefyin hususiyetiyle pekiştirdiği zaman, insana verilen önemin ifade ettiği tekit için car-mecruru öne alarak şöyle buyurdu: { عَلَيْهِ } “Kendisine”, yani özellikle ona, { أَحَدٌ } “hiç kimsenin”, yani yer veya gök ehlinden hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini ve kendisini alt edemeyeceğini [mi sanır?]. Hatta benzerlerine bizzat ve dilediği ordularıyla güç yetirdiğini gördüğü halde Yaratıcısına kafa tutar, elçilerine -üzerlerine salât ve selam olsun- düşmanlık eder ve O'nun ayetlerini inkâr eder.
22235. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما أوضح ﷾ حال من تقدم ذكره في السورتين في عظيم حيرتهم وسوء غفلتهم وما أعقبهم ذلك من التذكر تحسراً حين لا ينفع التندم، ولات حين مطمع، أتبع ذلك بتعريف نبينا عليه أفضل الصلاة والسلام بأن وقوع ذلك منهم إنما جرى على حكم السابقة التي شاءها والحكمة التي قدرها كما جاء في الموضع الآخر {ولو شئنا لآتينا كل نفس هداها} [السجدة: ١٣] فأشار تعالى إلى هذا بقوله {لقد خلقنا الإنسان في كبد} أي أنا خلقناه لذلك ابتلاء ليكون ذلك قاطعاً لمن سبق له الشقاء عن التفكر والاعتبار {وإن تدعهم إلى الهدى فلن يهتدوا إذاً أبداً} [الكهف: ٥٧] فأعماهم بما
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Allah [celle celâluhû] önceki iki surede zikredilenlerin büyük şaşkınlıklarını, kötü gafletlerini ve pişmanlığın fayda vermediği, kurtuluş ümidinin kalmadığı anda bu durumun ardından gelen hasret dolu hatırlamalarını açıklayınca; bunun peşinden Peygamberimiz'e -üzerine en faziletli salât ve selam olsun- onların bu duruma düşmelerinin ancak O'nun dilediği ezelî hüküm ve takdir ettiği hikmet gereğince vuku bulduğunu bildirdi; nitekim diğer bir ayette şöyle buyrulmuştur: { وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا } [Secde: 13]. Allah Teâlâ buna { لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ } sözüyle işaret etmiştir; yani 'Biz onu bir imtihan olarak bu meşakkat içinde yarattık ki bu durum, hakkında bedbahtlık takdir edilmiş olan kimseyi düşünmekten ve ibret almaktan alıkoysun.' { وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَىٰ فَلَن يَهْتَدُوا إِذًا أَبَدًا } [Kehf: 57]. Onları içinde yarattığı
22236. Metin
خلقهم فيه من الكبد وأغفل قلوبهم فحسبوا أنهم لا يقدر عليهم أحد، وقد بين ﷾ فعله هذا بهم في قوله لنبيه ﷺ {ولا تطع من أغفلنا قلبه عن ذكرنا واتبع هواه} [الكهف: ٢٨] {ولو شاء ربك لآمن من في الأرض كلهم جميعاً} [يونس: ٩٩] فأنت تشاهدهم يا محمد ذوي أبصار وآلات يعتبر بها النظار {ألم نجعل له عينين ولساناً وشفتين} فهلا أخذ في خلاص نفسه، واعتبر بحاله وأمسه، {فلا اقتحم العقبة} ولكن إذا أراد الله بقوم سوءاً فلا مرد له - انتهى.
Meşakkatle kör etmiş ve kalplerini gafil kılmıştır; böylece onlar kendilerine hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini sanmışlardır. Allah [celle celâluhû] Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaben onlara yaptığı bu muameleyi şu ayetlerde açıklamıştır: { وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ } [Kehf: 28], { وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَن فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا } [Yûnus: 99]. Ey Muhammed! Sen onları gözleri ve basiret sahiplerinin ibret alacağı aletleri olan kimseler olarak görürsün: { أَلَمْ نَجْعَل لَّهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ } “Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?” O halde neden kendini kurtarmaya girişmedi, hali ve geçmişiyle ibret almadı? { فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ } “Fakat o sarp yokuşa atılamadı.” Lakin Allah bir topluluk için bir kötülük dilediğinde artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir -sözün sonu-.
22237. Metin
ولما كان الإنسان لا يفتخر بالإنفاق إلا إذا أفضى إلى الإملاق، فعلم أن مراد الإشارة إلى أن معه أضعاف ما أنفق من حيث إنه حقره بلفظ الإهلاك، إشارة إلى الثانية والثالثة من شهواته النفسية وهما إرادته أن يكون له الفخار والامتنان على جميع الموجودات، وإرادته أن يكون عنده من الأموال ما لا تحيط به الأفكار ولا تحويه الأقطار - كما يشير إليه حديث «» لو أن لابن آدم واد من ذهب «و» لا يملأ جوف ابن آدم إلا التراب «» علل ﷾ جهله في حسابه
İnsan harcamakla ancak bu harcama kendisini fakirliğe sürüklemediği takdirde övünür; dolayısıyla helak lafzıyla o malı küçümsemesi cihetiyle, harcadığının katbekat fazlasına sahip olduğuna işaret etmek istediği anlaşılmıştır. Bu, onun nefis kaynaklı ikinci ve üçüncü şehvetlerine işarettir ki bunlar; bütün varlıklara karşı övünme ve minnet etme arzusunda olması ile akılların ihata edemeyeceği ve ufukların alamayacağı kadar çok mala sahip olma arzusudur. Nitekim «Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa...» ve «Âdemoğlunun karnını ancak toprak doldurur» hadisleri buna işaret etmektedir. Allah [celle celâluhû] onun bu hesabındaki cehaletini
22238. Metin
ذلك وما تبعه بقوله: {يقول} أي مفتخراً بقدرته وشدته: {أهلكت مالاً لبدا *} ولقصد المبالغة في كثرته جاءت قراءة أبي جعفر بالتشديد على أنه جمع لا بد كركع وراكع فأفهمت أنه بحيث لا يحصى، بل لو جمع لم تسعه الأرض إلا بأن يكون بعضه على بعض فلا يعد ولا يحد، أي وذلك قليل من الكثير الذي معي، قلدت به أعناق الرجال المنن، واستعبدت به الأحرار في كل زمن، فصرت بحيث إذا دعوت كثر الملبي، وإذا ناديت كثر المجيب، وإذا أمرت عظم الممتثل، وفاء لصنائعي الماضية ورغبة في نعمي الباقية، فمن يستعصي عليّ ومن يخالف أمري، فضلاً عن أن يريد إخمال ذكري أو نقص قدري.
Ve peşinden gelenleri şu sözüyle gerekçelendirmiştir: { يَقُولُ } “Der ki”, yani kudreti ve gücüyle övünerek: { أَهْلَكْتُ مَالًا لُّبَدًا } “Yığınla mal tükettim!” Çoklukta mübalağa kastıyla Ebû Ca‘fer'in kıraatinde bu kelime, rükka‘ ve râki‘ gibi 'lâbid' kelimesinin çoğulu olarak şeddeli [lübbədâ] şeklinde gelmiştir. Bu da malın sayılamayacak derecede olduğunu, hatta toplansa üst üste yığılmadıkça yeryüzünün onu alamayacağını, sayıya ve sınıra gelmeyeceğini hissettirir. Yani: 'Bu harcadığım, yanımdaki çok maldan az bir kısımdır; onunla adamların boyunlarına minnet bağladım ve onunla her devirde hürleri köle edindim. Öyle bir hale geldim ki davet ettiğimde icabet eden çoğalır, seslendiğimde cevap veren artar, emrettiğimde itaat eden büyür; geçmiş iyiliklerime vefa ve baki nimetlerime rağbet gereğince böyledir. O halde bana kim karşı gelebilir, emrime kim muhalefet edebilir; nerede kaldı ki adımı unutturmak veya kadrime noksanlık getirmek istesin!'
22239. Metin
ولما كان الشيء لا يعني إلا إذا كان مجهولاً ولو من بعض الجهات، أنكر عليه هذا الظن على تقدير وقوعه فإنه لا يوصل إلى ما ظنه إلا به، بقوله مشيراً إلى شهوته النفسية الرابعة، وهي أن تكون أموره مستورة فلا يظهر على غيه أحد أصلاً: {أيحسب} أي هذا الإنسان العنيد بقلة عقله {أن لم يره} أي بالبصر ولا بالبصيرة في الزمن الماضي {أحد *}
Bir şey bazı yönlerden de olsa ancak bilinmediği zaman ehemmiyet arz ettiği için; bu zannın gerçekleşmesi takdirinde bile zannettiği şeye ancak bu yolla ulaşılabileceğinden, onun dördüncü nefsî şehvetine -ki o da işlerinin gizli kalması ve azgınlığına hiç kimsenin kesinlikle muttali olmaması arzusudur- işaret ederek bu zannını şu sözüyle reddetti: { أَيَحْسَبُ } “Sanır mı?”, yani bu inatçı insan aklının kıtlığı yüzünden [sanır mı], { أَن لَّمْ يَرَهُ } “kendisini görmediğini”, yani geçmiş zamanda ne gözle ne de basiretle görmediğini, { أَحَدٌ } “hiç kimsenin” [sanır mı?]
22240. Metin
أي في عمله هذا سره وجهره وجميع أمره، فينقص جميع ما عمل إذا أراد، وكل ما فاته من آثار هذه الشهوات الأربع، وهو لا يزال فائتاً له، كان من إرادة تحصيله في نكد ومعاناة وكبد بحيث يرمي نفسه لتحصيله في المهالك، ولا يحصل منه على ما يرضيه أبداً، وهذا كناية عن أنه يعمل من المساوىء أعمال من يظن أنه لا يطلع عليه، فلذلك نبهه الله تعالى بأنواع التنبيه ليأخذ حذره ويحرز عمره.
Yani bu amelinde, gizlisinde, açığında ve bütün işinde hiç kimsenin kendisini görmediğini ve dilerse yaptığı her şeyi boşa çıkaramayacağını mı sanır? Bu dört şehvetin izlerinden kaçırdığı ve sürekli kaçırmakta olduğu her şey sebebiyle, onu elde etme arzusu yüzünden öyle bir sıkıntı, meşakkat ve zorluk içindedir ki, onu elde etmek için kendini helaklere atar ve ondan asla kendisini razı edecek bir şey elde edemez. Bu, onun kötülükleri, üzerine kimsenin muttali olmadığını zanneden bir kimsenin amelleri gibi işlediğinden kinayedir. Bu sebeple Allah Teâlâ sakınması ve ömrünü heba etmemesi için onu çeşitli şekillerde uyarmıştır.
22241. Metin
ولما أنكر عليه ﷾ هذه النقائص قرره على ما أوجب شهوته الحسية المتفرعة إلى أنواع بما يستلزم أن يكون فاعله له المانّ عليه به من بعض فيضه، عالماً بجميع أمره قادراً على نفعه وضره بنفسه وبمن أراد من جنده، فقال مشيراً إلى ما يترتب على نظر العين الباصرة الجائلة في العالم الحسي ونظر عين البصيرة الجائلة في العالم المعنوي من شهوته أن يحصل على كل ما يراه بعين باصرته ويعلمه بعين بصيرته من مليح، ويخلص من كل ما يراه من قبيح، ومذكراً له بما كان يجب عليه من الشكر باستعمال هذه المشاعر فيما شرع له
Allah [celle celâluhû] onda bulunan bu noksanlıkları reddedince; bunu yapan ve feyzinden ona bahşeden Zât'ın onun bütün hallerini bildiğini, bizzat ve dilediği ordularıyla ona fayda ve zarar vermeye muktedir olduğunu gerektiren türlere ayrılmış duyu kaynaklı (hissî) şehvetini zorunlu kılan hususları ona ikrar ettirdi. Hissî âlemde dolaşan gören gözün bakışı ile manevî âlemde dolaşan basiret gözünün bakışından doğan şehvete -yani gören gözüyle gördüğü ve basiret gözüyle bildiği her güzel şeyi elde etme, gördüğü her çirkin şeyden de kurtulma arzusuna- işaret ederek ve bu duyuları kendisi için meşru kılınan şeylerde kullanmak suretiyle üzerine vacip olan şükrü hatırlatarak,
22242. Metin
وكفها عما منع الله منه: {ألم نجعل} أي بما لنا من العظمة التي لا يمكن أحداً أن يضاهيها ولا يقرب منها {له عينين *} يبصر بهما وإلا لتعطل عليه أكثر ما يريد، شققناهما وهو في الرحم في ظلمات ثلاثة على مقدار مناسب لا يزيد إحداهما على الأخرى شيئاً وقدرنا البياض والسواد أو الزرقة أو الشهلة أو غير ذلك على ما ترون، وأودعناهما البصر على كيفية يعجز الخلق عن إدراكها.
Ve Allah'ın yasakladığı şeylerden onları alıkoymasını hatırlatarak şöyle buyurdu: { أَلَمْ نَجْعَل } “Biz yapmadık mı?”, yani hiç kimsenin benzerini yapamayacağı ve yakınına bile yaklaşamayacağı azametimizle [yapmadık mı?], { لَّهُ عَيْنَيْنِ } “ona iki göz”, onlarla görür, aksi takdirde arzu ettiği şeylerin çoğu aksardı. O ana rahminde üç karanlık içindeyken, biri diğerinden zerre kadar fazla olmayacak uygun bir ölçüde o iki gözü yardık; beyazı, siyahı veya maviliği ya da ela rengi veya gördüğünüz diğer renkleri takdir ettik ve yaratılmışların idrak etmekten aciz kaldığı bir keyfiyette o ikisine görme duyusunu yerleştirdik.
22243. Metin
ولما قدره سبحانه على ما ينشأ عنه شهوتا تحصيل المليح ونفي القبيح، اتبع ذلك ما ينشأ عنه شهوتا الأمر والنهي وأنواع الكمالات الكمالية فقال: {ولساناً} أي يترجم به عما في ضميره {وشفتين *} أي يستران فاه ويعينانه على الأكل والشرب وعلى النطق بفصاحة وبلاغة على حد معلوم لا يبلغه غيره، فيجتمع له أمره ويصل إلى مقاصد جمة وأهوال مهمة، ولم يذكر السمع لأن الكلام يستلزمه، والمعنى: ألسنا قادرين بالقدرة التي جعلنا له بها ما ذكر على أن نجعل لغيره مثل ما جعلنا له وأكثر فيقاومه ويغلبه.
Sübhânehu, güzeli elde etme ve çirkini defetme şeklindeki iki şehvetin doğduğu nimetleri ona ikrar ettirince; bunun peşinden emretme, yasaklama ve her türlü kemalî yetkinliklerin doğduğu nimetleri getirerek şöyle buyurdu: { وَلِسَانًا } “Ve bir dil”, yani içindekileri tercüme edeceği bir dil, { وَشَفَتَيْنِ } “ve iki dudak”, yani ağzını örten, yemesine içmesine ve başkasının ulaşamayacağı belirli bir sınırda fesahat ve belağatla konuşmasına yardımcı olan iki dudak. Böylece işi derlenip toparlanır, pek çok maksada ve mühim gayelere ulaşır. İşitmeyi zikretmedi, zira konuşma onu zaten gerektirir. Mana şudur: Kendisine zikredilenleri verdiğimiz o kudretle, başkasına da ona verdiğimizin benzerini ve daha fazlasını verip onunla mücadele ettirmeye ve onu alt etmeye kadir değil miyiz?
22244. Metin
ولما كان لله تعالى على كل أحد في كل لمحة منة جديدة في إبقاء هذه الآلات الثلاث، عبر فيها بالمضارع، ولما كانت النعمة في العقل إنما هي بهبته أولاً ثم بحمله به على الخير ثانياً، وكان أمره خفياً، وكان من المعلوم أن كل أحد غير مهدي في كل حركاته وسكناته إلى ما يسعده، بل كان هذا المنكر عليه لم يؤهل لطريق الخير، اختير له لفظ الماضي لذلك تحقيقاً لكونه وجعله غريزة لا تتحول وطبيعة لا تتبدل، بل هي غالبة على صاحبها، قائدة إلى مضارة أو محابة ومسارة وإن كره، وهو السبب الذي يكون به الخلاص من شر تلك الأنكاد في دار الإسعاد فقال تعالى: {وهديناه} أي بما آتيناه من العقل {النجدين *} أي طريقي الخير والشر، وصار بما جعلناه له من ذلك سميعاً بصيراً عالماً فصار موضعاً للتكليف، روى الطبراني عن أبي أمامة رضي الله تعالى عنه قال: قال رسول الله ﷺ:
Allah Teâlâ'nın bu üç aleti baki kılma hususunda her an herkes üzerinde yeni bir nimeti olduğu için, bunlarda muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil kullanılmıştır. Akıldaki nimet ise öncelikle onun hibe edilmesi, ikincisi de onunla hayra sevk edilmesi sebebiyle olduğundan ve onun durumu gizli bulunduğundan; ayrıca herkesin her hareket ve sükûnunda kendisini mutlu edecek şeye hidayet edilmediği, bilakis bu kınanan kimsenin hayır yoluna layık kılınmadığı bilindiğinden; aklın varlığını pekiştirmek ve onu değişmeyen bir fıtrat, başkalaşmayan bir tabiat kılmak için geçmiş zaman lafzı seçilmiştir. Bilakis bu tabiat sahibine galebe çalar, hoşlanmasa da onu zararlarına veya sevdiklerine ve sevinçlerine sürükler. Saadet yurdunda bu meşakkatlerin şerrinden kurtuluşun sebebi olan da işte budur. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { وَهَدَيْنَاهُ } “Ve biz ona gösterdik”, yani verdiğimiz akıl vesilesiyle [gösterdik], { النَّجْدَيْنِ } “iki yolu”, yani hayır ve şer yollarını. Ona bahşettiğimiz bu şeyler sayesinde işiten, gören ve bilen biri oldu ve böylece mükellefiyet mahalli haline geldi. Taberânî, Ebû Ümâme'den [radıyallâhu teâlâ anh] rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
22245. Metin
«يا أيها الناس! هلموا إلى ربكم فإن ما قل وكفى خير مما كثر وألهى، يا أيها الناس إنما هما نجدان: نجد خير ونجد شر، فما جعل نجد الشر أحب إليكم من نجد الخير» قال المنذري: النجد هنا الطريق - انتهى.
«Ey insanlar! Rabbinize yönelin; zira az ve kifayet eden şey, çok olup oyalayandan daha hayırlıdır. Ey insanlar! Yol ikidir: Hayır yolu ve şer yolu. Şer yolu size hayır yolundan daha sevimli kılınmış değildir.» Münzirî şöyle demiştir: Buradaki necd, yol demektir -sözün sonu-.
22246. Metin
وهو طريق في ارتفاع، عبر عن الخير والشر به لإعلائهما الإنسان عن رتبة باقي الحيوان، ولأن الإنسان لا يختار واحدة منهما إلا بمعاناة وتكلف كمعاناة من يصعد في عقبة، والنجد لغة الموضع العالي، والله تعالى يعلي من أراد على ما شاء منهما بخلاف ما كان يقتضيه ظاهر حاله من أنه لا يحب تكلف شيء أصلاً، ولا يريد الأشياء تأتيه إلا عفواً، وذلك لأجل إظهار قدرته ﷾، أما صعوبة طريق الخير فبما حفه به من المكاره حتى صار العمل به، مع أن كل أحد يعشق اسمه ومعناه، أشد شيء وأصعبه، وأشقه وأتعبه، وأما صعوبة طريق الشر فواضحة جداً مع أن الله يلزمه لمن أراد بتسهيله وتحبيبه وتخفيفه وتقريبه مع أن كل أحد يكره اسمه وينفر من معناه، وجعل الله تعالى الفطرة الأولى السليمة التي فطر الناس عليها من الاستقامة بحيث تدرك الشر وتنهى عنه، وتدرك الخير وتأمر به، غير أن الشهوات والحظوظ تعالجها، والغالب من أعانه الله، وإلى ذلك يشير حديث «إذا لم تستحي فاصنع ما شئت» وحديث «البر ما اطمأنت إليه النفس
Necid, yüksekteki yoldur. İnsanı diğer hayvanların mertebesinden yücelttikleri için ve insan sarp bir yokuşa çıkan kimsenin çektiği zahmet gibi bir meşakkat ve külfete katlanmadıkça bu ikisinden birini seçemeyeceği için hayır ve şer bu kelimeyle ifade edilmiştir. Necid lügatte yüksek yer demektir. Allah Teâlâ dilediği kimseyi bu iki yoldan dilediği üzerinde yükseltir; bu durum, insanın hiçbir külfeti sevmediği ve her şeyin kendisine zahmetsizce gelmesini istediği şeklindeki zahirî halinin gerektirdiğinin aksinedir. Bu da O'nun [celle celâluhû] kudretini izhar etmek içindir. Hayır yolunun zorluğuna gelince; herkes onun ismine ve manasına âşık olduğu halde onun etrafını nefse hoş gelmeyen şeylerle (mekârih) kuşatması sebebiyle onunla amel etmek en çetin, en zor, en meşakkatli ve en yorucu şey haline gelmiştir. Şer yolunun zorluğu ise son derece açıktır; bununla beraber herkes onun isminden nefret edip manasından kaçındığı halde Allah onu dileyen kimseye kolaylaştırarak, sevdik kılarak, hafifleterek ve yakınlaştırarak lazım kılar. Allah Teâlâ insanların üzerinde yaratıldığı ilk fıtratı öyle bir istikamet üzere kılmıştır ki şerri idrak eder ve ondan nehyeder; hayrı idrak eder ve onu emreder. Ancak şehvetler ve nefsanî arzular onunla mücadele eder; galip gelen ise Allah'ın yardım ettiği kimsedir. «Utanmıyorsan dilediğini yap» hadisi ile «İyilik (birr), nefsin kendisine yatıştığı
22247. Metin
وانشرح له الصدر، والإثم ما حاك في الصدر وتردد في القلب وإن أفتاك الناس وأفتوك» .
Ve kalbin kendisiyle huzur bulduğu şeydir. Günah ise, insanlar sana fetva verseler bile göğsünde tırmalayan ve kalbinde tereddüt uyandıran şeydir» hadisi buna işaret etmektedir.
22248. Metin
ولما كان معنى ما مضى أن هذا الإنسان عاجز وإن تناهت قوته، وبلغت الذروة قدرته، لسبق قوله تعالى: {وخلق الإنسان ضعيفاً} [النساء: ٢٨] وأنه معلوم جميع أمره مفضوح في سره كما هو مفضوح في جهره، كما أشار إليه حديث جندب رضي الله تعالى عنه عند الطبراني «ما أسر عبد سريرة إلا ألبسه الله رداءها»
Geçen ayetlerin manası, Allah Teâlâ'nın { وَخُلِقَ الْإِنسَانُ ضَعِيفًا } [Nisâ: 28] “İnsan zayıf yaratılmıştır” sözü gereğince gücü nihayete erse ve kudreti zirveye ulaşsa bile bu insanın aciz olduğunu; bütün işlerinin bilindiğini, gizlisinde de açığında olduğu gibi rezil rüsvay olduğunu ifade ettiğinden -nitekim Taberânî'deki Cündeb [radıyallâhu teâlâ anh] hadisinde şöyle buyrulmuştur: «Bir kul gizli bir iş yapmaya görsün, mutlaka Allah ona o amelin elbisesini giydirir»-
22249. Metin
وحديث أبي سعيد رضي الله تعالى عنه عند أحمد وأبي يعلى «لو أن أحدكم يعمل في صخرة صماء ليس لها باب ولا كوة يخرج عمله للناس» فهو موصول إليه مقدور عليه، وأنه كان يجب عليه الشكر على ما جعل له ﷾ من القوى التي جعلها لسوء كسبه آلات للكفر، سبب ﷾ عنه قوله تفصيلاً للأشياء الموصلة إلى الراحة في العقبى نافياً لفعلها عنه على سبيل الحقيقة دلالة على عجزه: {فلا اقتحم} أي وثب ورمى بنفسه بسرعة وضغط وشدة حتى كان من شدة المحبة لما يراه فيما دخل فيه من الخير. كأنه أتاه من غير فكر ولا روية بل هجماً {العقبة *} وهي طريق النجاة، والمقرر في اللغة أنها الطريق الصاعد في الجبل المستعار اسمها لأفعال البر
Ve Ahmed ile Ebû Ya‘lâ'daki Ebû Saîd [radıyallâhu teâlâ anh] hadisinde: «Sizden biriniz kapısı ve menfezi olmayan sert bir kayanın içinde amel işleyecek olsa, ameli mutlaka insanlara çıkar» buyrulmuştur; dolayısıyla insana ulaşılmış ve ona güç yetirilmiştir. Kötü kesbi sebebiyle küfrün aletleri kıldığı bu kuvvetleri kendisine bahşettiği için Allah'a [celle celâluhû] şükretmesi gerektiğinden; Allah [celle celâluhû] onun acziyetine delalet etmek üzere ahirette rahata ulaştıran şeyleri hakikat yoluyla yapmadığını nefyederek tafsilatlı bir şekilde şöyle buyurdu: { فَلَا اقْتَحَمَ } “Fakat atılamadı”, yani girdiği hayırda gördüğü şeylere olan aşırı sevgisinden ötürü hiç düşünmeden ve tefekkür etmeden, adeta hücum edercesine büyük bir hızla, tazyikle ve şiddetle atılıp kendini bırakamadı, { الْعَقَبَةَ } “o sarp yokuşa”. O yokuş, kurtuluş yoludur. Lügatte yerleşmiş manaya göre ise dağdaki dik yoldur; bu isim iyilik amelleri için istiare yoluyla kullanılmıştır.
22250. Metin
المقرر في النفوس مريحة لا متعب، مع كونها أعظم فخراً وأعلى منقبة، لأنا حجبناه عنها بأيدينا وعظيم قوتنا وعجيب قدرتنا، وذلك أن الخير لما كان محبباً إلى القلوب معشوقاً للنفوس مرغوباً فيه لا يعدل عنه أحد، جعلناه في بادىء الأمر كريهاً وعلى النفوس مستصعباً ثقيلاً حتى صار لمخالفته الهوى كأنه عقبة كؤود، لا ينال ما فيه من مشقة الصعود، إلا بعزم شديد وهمة ماضية، ونية جازمة، ورياضة وتدريب، وتأديب وتهذيب، وشديد مجاهدة وعظيم مكابدة للنفس والهوى والشيطان، بحيث يكون متعاطيه في فعله له كالرامي بنفسه فيه بلا روية رمي العاشق له المتهالك عليه، فكان هذا سبباً لأن هذا الجاهل بنفسه المتعدي لطوره لم يختر لنفسه الخير بما أوتي من البصر الذي يبصر به صنائع الله، والبصيرة التي يعرف بها ما يضره وما ينفعه شكراً لربه ﷾ ويكون ذلك لإحسانه إليه، وهل جزاء الإحسان إلا الإحسان، وهل جزاء النعمة إلا الشكر، بل اختار الشر وارتكب الضر مع أنا هيأناه لكل منهما فبانت لنا القدرة. واتضحت في صفاتنا العظمة، وتحقق له الضعف وظهر منه النقص والعجز، فوجب عليه لعزتنا الخضوع، وإجراء مصون
Nefislerde yorucu değil dinlendirici olarak yerleşmiştir; üstelik en büyük iftihar ve en yüce meziyet olmasına rağmen, kendi ellerimizle, yüce kuvvetimizle ve hayret verici kudretimizle onu bundan engelledik. Şöyle ki hayır; kalplere sevimli, nefislerin âşık olduğu ve rağbet ettiği, kimsenin yüz çevirmediği bir şey olunca, onu ilk bakışta çirkin, nefislere zor ve ağır kıldık; öyle ki hevasına muhalefetinden ötürü adeta sarp bir yokuş gibi oldu. Ona çıkmanın meşakkatine ancak şiddetli bir azim, kararlı bir himmet, kesin bir niyet, riyazet, talim, terbiye, ahlak güzelliği ile nefse, hevaya ve şeytana karşı çetin bir mücahede ve büyük bir göğüs germe ile ulaşılabilir. Öyle ki onu yapan kimse, ona düşünmeksizin kendini atan, ona âşık ve meftun birinin atılması gibi olur. İşte bu durum, nefsini bilmeyen ve haddini aşan bu cahilin, Allah'ın sanatını gördüğü göz ve kendisine zarar ve fayda veren şeyleri bildiği basiret bahşedilmişken; Rabbine [celle celâluhû] şükretmek ve O'nun ihsanına karşılık olmak üzere -çünkü ihsanın karşılığı ancak ihsan değil midir, nimetin karşılığı ancak şükür değil midir?- kendi lehine olan hayrı seçmemesine sebep oldu. Bilakis her ikisine de kendisini hazırladığımız halde şerri seçti ve zarara girdi; böylece bizim için kudret aşikâr oldu, sıfatlarımızdaki azamet netleşti, onun için ise zayıflık tahakkuk etti ve ondan noksanlık ile acziyet zahir oldu. Bu yüzden izzetimize boyun eğmesi, saklı tutulan gözyaşlarını
22251. Metin
الدموع وإظهار الافتقار والذل والصغار، لنقحمه سبيل الجنة وننجيه من طريق النار، ومن اقتحم هذه العقبة التي هي للأعمال الصالحة اقتحم عقبة الصراط، فكانت سهولتها عليه بقدر مكابدته لهذه، واستراح من تلك المكابدات والأحزان والهموم وصار إلى حياة طيبة كما قال الله تعالى {من عمل صالحاً من ذكر أو أنثى وهو مؤمن فلنحيينه حياة طيبة} [النحل: ٩٧] الآية، واقتحامها بأن يرتحل من عالمه السافل إلى العالم العالي الكامل الذي ليس فيه إلا اللذة، وذلك هو الاعتراف بحق العبودية، وتلك هي الحرية لأن الحر من خرج من رق الشهوات إلى خدمة المولى، فصار طوع أمره في سره وجهره لا حظ لشهوة فيه ولا وصول لحظ إليه، وذلك يكون بشيئين: أحدهما جذب والآخر كسب، فالمجذوب محمول.
Akitması, fakirliğini, zilletini ve küçüklüğünü izhar etmesi vacip oldu ki onu cennet yoluna sevk edelim ve cehennem yolundan kurtaralım. Salih amellerden ibaret olan bu sarp yokuşa atılan kimse, Sırat yokuşuna da atılmış olur; oranın kolaylığı buradaki meşakkate katlanması nispetinde olur; o meşakkatlerden, hüzünlerden ve kederlerden kurtulup Allah Teâlâ'nın { مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً } [Nahl: 97] “Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette onu hoş bir hayatla yaşatırız” ayetinde buyurduğu gibi güzel bir hayata kavuşur. Bu yokuşa atılmak; insanın kendi aşağı âleminden, içinde yalnızca lezzet bulunan yüce ve kâmil âleme göç etmesiyle olur. İşte kulluk hakkını itiraf etmek budur; gerçek hürriyet de budur. Çünkü hür kimse, şehvetlerin köleliğinden çıkıp Mevlâ'nın hizmetine giren, gizlisinde ve açığında O'nun emrine boyun eğen, içinde şehvete hiçbir pay kalmayan ve hiçbir dünyalık payın kendisine ulaşamadığı kimsedir. Bu da iki şeyle olur: Biri cezb, diğeri kesbdir. Cezbedilen kimse taşınır;
22252. Metin
والكاسب في تعب المجاهدات بسيف الهمة العالية مصول.
Kazanan (kâsib) ise, yüce himmet kılıcıyla mücahedelerin zahmeti içinde hücum eder.
22253. Metin
ولما بين أنه لا خلاص من النكد إلا بهذا الاقتحام، شرع في تفسير العقبة بادئاً بتهويل أمرها لعظيم قدرها، فقال معبراً بالماضي الذي جرت عادة القرآن بأنه إذا عبر به شرح المستفهم عنه: {وما أدراك} أي أيها السامع لكلامنا، الراغب فيما عندنا {ما العقبة *} أي إنك لم تعرف كنه صعوبتها وعظمة ثوابها، فلما تفرغ القلب بالاستفهام عما لا يعرفه، وكان الإنسان أشهى ما إليه تعرف ما أشكل عليه، فتشوفت النفوس إلى علمها، قال مشييراً إلى الأولى التي هي العفة التي ثمرتها السخاء
Bu sarp yokuşa atılmadan meşakkatten kurtuluş olmadığını beyan edince; şanının büyüklüğünden ötürü onun durumunu dehşetli göstererek sarp yokuşun tefsirine başladı. Kur'an'ın hakkında soru sorulan şeyi açıkladığında geçmiş zaman kipi kullanma âdeti gereğince şöyle buyurdu: { وَمَا أَدْرَاكَ } “Bildin mi sen”, yani ey sözümüzü işiten ve katımızdakine rağbet eden kimse, [bildin mi?], { مَا الْعَقَبَةُ } “o sarp yokuş nedir?” Yani sen onun zorluğunun künhünü ve sevabının büyüklüğünü bilemedin. Soru yoluyla kalp bilmediği şeyden boşalınca ve insanın en çok arzuladığı şey kendisine müşkül gelen şeyi öğrenmek olunca, nefisler onu bilmeye iştiyak duydu. Meyvesi cömertlik olan iffetten ibaret birinci [yokuşa] işaret ederek,
22254. Metin
وإصلاح قوة الشهوة معبراً بالفك الذي هو أدنى ما يكون من العتق لأنه الإعانة فيه ولو بما قل كما ورد في حديث البراء ﵁ «أعتق النسمة وفك الرقبة» وعتقها أن تفرد بها، وفكها أن تعين في ثمنها، وفسر المراد بهذه العقبة بما دل على معادل لا كما يأتي تعيين تقديره فإنها لا تستعمل إلا مكررة قال: {فك} أي الإنسان {رقبة *} أي من الأسر أو الظلم أو الغرم أو السقم شكراً لمن أولاه الخير وتنفيساً للكربة حباً للمعالي والمكارم لا رياء وسمعة كما فعل هذا الظان الضال ولا لطمع في جزاء ولا لخوف من عناء {أو إطعام} أي أوقع الإطعام لشيء له قابلية ذلك {في يوم ذي مسغبة *} أي جوع عام في مكان جوع وزمان جوع - بما أفهمه الوصف والصيغة، فكان لذلك يحمل على الضنة بالموجود خوفاً من مثل ما فيه المطعم فخالف النفس وآثر عليها اعتماداً على الله {يتمياً} أي إنساناً صغيراً لا أب له يرجى أو يخاف {ذا مقربة *} لا يرجى بإطعامه إلا التودد لأقاربه للتكثير بهم مع أنه يجمع بذلك بين صدقة وصلة وإن كان غنياً {أو مسكيناً}
Ve şehvet kuvvetini ıslah etmeye işaret ederek, köle azat etmenin en alt derecesi olan -çünkü az bir şeyle de olsa buna yardım etmektir; nitekim Berâ'nın [radıyallâhu anh] hadisinde: «Bir canı azat et ve boynu kölelikten kurtar» şeklinde gelmiştir; nesemeyi azat etmek onu tek başına hürriyetine kavuşturman, boynu kurtarmak ise bedeline yardım etmendir- 'fekk' lafzıyla ifade etti. Bu sarp yokuşla murat edilen şeyi, takdiri ileride geleceği üzere denkliği gösteren bir ifadeyle tefsir etti; zira bu ifade ancak tekrarlı olarak kullanılır; şöyle buyurdu: { فَكُّ } “Kurtarmaktır”, yani insanın kurtarmasıdır, { رَقَبَةٍ } “bir boynu”, yani esaretten, zulümden, borçtan veya hastalıktan; kendisine hayrı bahşedene şükretmek ve sıkıntıyı gidermek için, bu zanda bulunan sapık kimsenin yaptığı gibi gösteriş ve şöhret için değil, yücelikleri ve erdemleri sevdiği için, ne bir karşılık tamahıyla ne de bir zahmet korkusuyla [kurtarmaktır]. { أَوْ إِطْعَامٌ } “Yahut doyurmaktır”, yani buna elverişli olan bir şeye yedirmektir, { فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ } “açlık gününde”, yani nitelemenin ve kalıbın hissettirdiği üzere açlık mekânında ve açlık zamanında umumi bir açlık gününde [doyurmaktır]. Bu sebeple doyuran kimsenin de aynı duruma düşme korkusuyla elindekini kıskanıp esirgemesine yol açar; o ise Allah'a güvenerek nefsine muhalefet etmiş ve başkasını nefsine tercih etmiştir. { يَتِيمًا } “Bir yetimi”, yani kendisinden bir şey umulacak veya korkulacak babası olmayan küçük bir insanı, { ذَا مَقْرَبَةٍ } “yakınlığı olan”, onu doyurmakla yalnızca akrabalarına yakınlık kurmak ve onlarla çoğalmak umulmaz; bununla beraber zengin de olsa hem sadaka hem de sıla-i rahim sevabını bir araya getirmiş olur. { أَوْ مِسْكِينًا } “Yahut bir yoksulu”,
22255. Metin
أي شخصاً لا كفاية له {ذا متربة *} أي حاجة مقعدة له على التراب، لا يقدر على سواه، فالآية من الاحتباك: ذكر القرب أولاً يدل على ضده ثانياً، وذكر المتربة ثانياً يدل على ضدها أولاً، وسر ذلك أنه ذكر في اليتيم القرب المعطف، وفي المسكين الوصف المرقق الملطف، فهو لا يقصد بإطعامه إلا سد فاقته، ودخل فيه اليتيم البعيد والفقير من باب الأولى وإن كان أجنبياً.
Yani ihtiyacını karşılayacak hiçbir şeyi olmayan bir kimseyi, { ذَا مَتْرَبَةٍ } “toz toprak içinde kalmış”, yani kendisini toprağa oturtan, ondan başkasına güç yetiremediği bir ihtiyaç içinde olan kimseyi [doyurmaktır]. Bu ayet ihtibâk sanatındandır: Birincide yakınlığın zikredilmesi ikincide zıddına delalet eder; ikincide toprakta kalmanın zikredilmesi birincide zıddına delalet eder. Bunun sırrı şudur: Yetimde şefkati celbeden yakınlığı, miskinde ise kalbi yumuşatan ve rikkat veren vasfı zikretmiştir; dolayısıyla onu doyurmakla sadece ihtiyacını gidermeyi kasteder. Uzak akraba olan yetim ve yabancı da olsa fakir, evleviyetle bu kapsama girer.
22256. Metin
ولما كانت هذه الأفعال خيراً في نفسها تدل على جودة الطبع وعلو الهمة وكرم العنصر وإباء النفس إشارة إلى شدة حسنها لأنه لا يوفق لها إلا مخلص وإن كان غير مستند إلى شرع وإلى ما يفيده من سلالة الطبع وسهولة الانقياد وإلى عظمة الإيمان بالتعبير بأداة التراخي في قوله مشيراً إلى العقبة الثانية وهي الحكمة المزكية للقوة النطقية: {ثم كان} أي بعد التخلق بهذه الأخلاق الزاكية العالية النفيسة الغالية في حال كفره أو مبادىء إسلامه للدلالة على صفار جبلته وجودة عنصره من الراسخين في الإيمان المعبر عنه بقوله: {من الذين آمنوا} أي عند ما دعاه إليه الهادي، ولم تحمله حمية الأنف وشماخة النفس
Bu fiiller bizzat kendileri hayır olup tabiatın iyiliğine, himmetin yüceliğine, asalet cevherine ve nefsin onuruna delalet ettiğinden; şer'î bir temele dayanmasa bile ancak ihlaslı bir kimsenin buna muvaffak kılınabileceği cihetiyle onun güzelliğinin büyüklüğüne, seciyenin temizliğine, boyun eğmenin kolaylığına ve imanın yüceliğine işaret etmek üzere, konuşma kuvvetini arındıran hikmetten ibaret ikinci sarp yokuşa işaret eden şu sözünde terâhî (sonralık) bildiren edatla şöyle buyurdu: { ثُمَّ كَانَ } “Sonra olmalıdır”, yani fıtratının temizliğine ve mayasının iyiliğine delalet etmek üzere küfür halindeyken veya İslam'ın başlangıcında bu temiz, yüce, nefis ve değerli ahlakla ahlaklandıktan sonra imanda sebat edenlerden olmalıdır; nitekim bunu şu sözüyle ifade etmiştir: { مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا } “İman edenlerden”, yani hidayet edici kendisini davet ettiğinde [iman edenlerden]; kibir ve nefsin büyüklük taslaması onu sevk etmemiştir,
22257. Metin
على الإباء عن أن يكون تابعاً بعد ما كان متبوعاً، وسافلاً في زعمه إثر ما كان رفيعاً، بل سدد النظر وقوم الفكر فأيقن أنه يعلي نفسه من الحضيض إلى ما فوق السهى، يرقيها في درج المعالي إلى ما ليس له انتهاء، {إن في ذلك لآيات لأولي النهى} [طه: ٥٤، ١٢٨] فحينئذ يعلم استقامة طبعه وكرم غريزته وعليَّ همته وحسن نيته وجميل طويته وغزارة عقله وجلالة نبله وفضله واستحقاقه التقدم على الأعلام في الجاهلية والإسلام، ولذلك كان الصديق رضي الله تعالى عنه أعلى الناس درجة بعد النبيين عليهم أفضل الصلاة والسلام والتحية والإكرام، لأن هذه كانت أفعاله رضي الله تعالى عنه قبل الإسلام كما قال ابن الدغنة حين وجده قد خرج من مكة المشرفة يريد الهجرة حين آذاه الكفار: إن مثلك يا أبا بكر لا يخرج ولا يخرج، إنك لتصل الرحم وتقري الضيف وتحمل الكلَّ وتعين على نوائب الحق - كما قالت خديجة ﵂ للنبي ﷺ حين رجع إليها ترجف بوادره من تجلي جبريل ﵊ له سواء، فلما سرب في رحيب مسربه، وشرب من صافي مشربه توفيقاً من الله تعالى لم يتلعثم حين دعاه إلى الدين ولا كانت عنده كبوة ولا تردد، ثم ترقى في درجات الإسلام إلى أعلى مرام بحيث قال يوم الحديبية لعمر ﵄ حين أظهر الكراهة للصلح ما
Kendisine uyulan biriyken tabi olmaktan ve yüceyken kendi zannınca aşağıya düşmekten kaçınmaya sevk etmemiştir. Bilakis bakışını doğrultmuş, düşüncesini düzeltmiş ve nefsini çukurdan Süheyl yıldızının da üstüne çıkardığına, sonu olmayan yücelik basamaklarında onu yükselttiğine kesin olarak inanmıştır: { إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُولِي النُّهَىٰ } [Tâhâ: 54, 128] “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır”. İşte o zaman onun tabiatının istikameti, fıtratının asaleti, himmetinin yüceliği, niyetinin güzelliği, içinin temizliği, aklının çokluğu, fazilet ve asaletinin büyüklüğü, Cahiliye'de ve İslam'da önderlerin önüne geçmeyi hak ettiği bilinir. Bu sebeple Sıddîk [radıyallâhu teâlâ anh], peygamberlerden -üzerlerine en faziletli salât, selam, tahiyyet ve ikramlar olsun- sonra insanların derece bakımından en yücesi olmuştur. Çünkü bunlar, İslam'dan önce de onun [radıyallâhu teâlâ anh] amelleriydi; nitekim kâfirler kendisine eziyet edip hicret etmek isteyerek Mekke-i Mükerreme'den çıktığında İbnü'd-Dugunne onu bulunca şöyle demişti: 'Senin gibisi ey Ebû Bekir, ne çıkar ne de çıkarılır! Sen akrabayı gözetirsin, misafiri ağırlarsın, düşkünün yükünü taşırsın ve hak yolunda gelen musibetlere yardım edersin.' Cebrail'in [aleyhisselâm] kendisine tecelli etmesinden dolayı omuz etleri titreyerek yanına döndüğünde Hatice'nin [radıyallâhu anhâ] Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e söylediği sözlerin aynısıdır. Allah Teâlâ'nın muvaffak kılmasıyla geniş mecrasına akıp duru kaynağından içtiğinde, dine davet ettiğinde tereddüt etmedi, tökezlemedi ve şüpheye düşmedi. Sonra İslam mertebelerinde en yüce gayeye yükseldi; öyle ki Hudeybiye günü barıştan hoşnutsuzluk gösteren Ömer'e [radıyallâhu anh],
22258. Metin
قال له النبي ﷺ سواء حرفاً بحرف من غير أن يكون حاضره أو ينقل إليه كلامه، فسار حينئذ حائزاً قصب السبق، لا مطمع في مداناته، فكيف بلحاقه ومساواته، ولكماله وعظمته وجلاله لم يشرب قط خمراً، وكان إذا ليم على ذلك في الجاهلية قال لعشراء: والله لو وجدت شيئاً يزيد في عقلي لاشتريته بجميع مالي فكيف أشتري بمالي ما يزيل عقلي. وتلك الأعمال لا تصح وإن كانت ممدوحة في كل حال إلا بالإيمان، أما إن كانت بعده فواضح، وأما إن كانت قبله فبانعطافه عليها كما قال ﷺ:
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında bulunmadığı veya sözü kendisine aktarılmadığı halde onun söylediklerinin harfi harfine aynısını söyledi. Böylece yarışın bayrağını kazanan biri olarak yürüdü; ona yaklaşmaya bile mecal yoktur, nerede kaldı ki yetişilip eşit olunsun! Kemalinden, azametinden ve celâlinden ötürü asla içki içmedi. Cahiliye devrinde bundan dolayı kınandığında arkadaşlarına şöyle derdi: 'Vallahi aklımı artıracak bir şey bulsam bütün malımla onu satın alırdım; kendi malımla aklımı giderecek bir şeyi nasıl satın alırım!' Her halükârda övülmüş olsalar bile bu ameller ancak imanla sahih olur. İmandan sonra olmaları durumunda bu açıktır; imandan önce olmaları durumunda ise sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğunda olduğu gibi imanın onlara tesiriyle sahihtir:
22259. Metin
«أسلمت على ما سلف منك من خير» .
«Geçmişte yaptığın hayırlar üzere Müslüman oldun.»
22260. Metin
ولما كان الإيمان معلياً للإنسان عن درك الهوان إلى عظم الشأن، حاملاً له على محاسن الأعمال ومكارم الأفعال، وذلك أنه يقود إلى جميع شرائع الدين العظيمة الشأن، وكانت موجبة للجهاد الأكبر من حيث مخالفتها للطبع، وكان ذلك غير مقدور عليه إلا بالشجاعة وهي القوة الثالثة التي إذا هدئت أراحت، وكانت لا تكون إلا بعظيم الصبر، وكان الصبر لمرارته لا يدوم إلا بالتعاون قال تعالى: {وتواصوا}
İman insanı zillet çukurundan yüce mertebeye yükselttiği, onu güzel amellere ve cömert davranışlara sevk ettiği için -çünkü dinin bütün yüce şeriatlerine iletir ve bunlar tabiata muhalif olmaları bakımından en büyük cihadı gerektirir-; bu da ancak sakinleştiğinde rahatlatan üçüncü kuvvet olan cesaretle mümkün olduğundan, cesaret de ancak büyük bir sabırla gerçekleştiğinden ve sabır da acılığından ötürü ancak yardımlaşmayla devam edebildiğinden Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { وَتَوَاصَوْا } “Ve birbirlerine tavsiye edenlerden”,
22261. Metin
أي صبروا وأوصى بعضهم بعضاً {بالصبر} في اقتحام عقبات الأعمال التي لا يجوزها إلا أبطال الرجال من الأمر بالمعروف إلى ما دونه وإن كان فيه الحتوف، فإن الشجاعة كما قيل صبر ساعة.
Yani sabrettiler ve birbirlerine tavsiye ettiler: { بِالصَّبْرِ } “Sabrı”, iyiliği emretmekten başlayıp ölümler bulunsa bile daha aşağısına kadar ancak yiğit adamların aşabileceği amel yokuşlarına atılmakta [sabrı tavsiye ettiler]. Zira denildiği gibi cesaret, bir anlık sabırdır.
22262. Metin
ولما كان الإنسان لا بد أن يعرض له من غيره من الخلاف ما يوجب قسوته عليه، فكانت الرحمة من ثمرات الاصطبار المثمر للعدالة، وهي التوسط بين مذمتي الإفراط والتفريط في الفسق والبله وهي العقبة الرابعة، قال مؤكداً بإعادة العامل إشارة إلى قلة العاملين بها: {وتواصوا بالمرحمة *} أي الرحمة العظيمة بحسب زمانها ومكانها بأن يوطنوا أنفسهم على كل ما يحمل على الرحمة العظيمة التي توجب لهم الحب في الله والبغض فيه لأنهم كانوا قبل الإيمان خالصين عن الرياء والإعجاب متهيئين للتزكية فزكاهم الإيمان، فصاروا في غاية النورانية والعرفان.
İnsanın başkalarından kendisine karşı katılaşmasını gerektiren muhalefetlerle karşılaşması kaçınılmaz olduğundan; merhamet, fısk ve ahmaklık konusundaki ifrat ve tefrit yerilmişlikleri arasında orta yol olan adaleti netice veren sabrın semerelerinden biri ve dördüncü sarp yokuş olduğundan, bununla amel edenlerin azlığına işaret etmek üzere amili tekrar ederek tekitle şöyle buyurdu: { وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ } “Ve merhameti tavsiye edenlerden [oldular].” Yani zamanına ve mekânına göre büyük merhameti; nefislerini Allah için sevmeyi ve O'nun için buğzetmeyi vacip kılan o büyük merhamete sevk edecek her şeye alıştırmak suretiyle [tavsiye ettiler]. Çünkü onlar imandan önce riyadan ve kendini beğenmişlikten uzaktılar, arınmaya hazırdılar; iman da onları arındırdı ve böylece son derece nurlu ve irfan sahibi oldular.
22263. Metin
ولما كان ذلك من معالي الأخلاق، وموجبات الفواق والوفاق، كانت نتيجته لا محالة: {أولئك} أي العظماء الكبراء العالو المنزلة، ولم يأت بضمير الفصل كما يأتي لأضدادهم ليخلص الفعل له ﷾ من غير نظر إلى ضمائرهم الدالة على جبلاتهم لأنه هو الذي جبلها، وأغنى عنه بالإشارة الدالة على علو مقامهم وبعد مرامهم
Bu durum yüce ahlaktan, üstünlük ve uyum gereklerinden olunca neticesi şüphesiz şöyle oldu: { أُولَٰئِكَ } “İşte onlar”, yani o yüce, büyük ve yüksek mertebeli kimseler. Zıtları için getirdiği gibi fasıl zamiri getirmedi; zira fıtratlarını yaratan Kendisi olduğu için onların yaratılışlarına delalet eden iç dünyalarına bakılmaksızın fiil Allah'a [celle celâluhû] halis olsun diye böyle yapmıştır. Makamlarının yüceliğine ve gayelerinin yüksekliğine delalet eden işaret ismiyle ona ihtiyaç bırakmamıştır:
22264. Metin
{أصحاب الميمنة *} أي الجانب الذي فيه اليمن والبركة والنجاة من كل هلكة بقسميهم من السابقين المقربين وأصحاب اليمين الأبرار، كما مضى شرحه في سورة الواقعة. وهذا تعريض بذلك الذي أتلف ماله في المنافسة. والمشاققة والمعاكسة.
{ أصحاب الميمنة } “Sağ ehli / Uğur sahipleridir”, yani Vâkıa suresinde açıklandığı üzere önde giden mukarrebler ve iyilik ehli amel defteri sağdan verilenler (ashâb-ı yemîn) olmak üzere iki kısımlarıyla uğur, bereket ve her türlü helakten kurtuluşun bulunduğu taraftadırlar. Bu ifade, malını rekabet, düşmanlık ve inatlaşma uğruna telef eden o kimseye bir üstü kapalı dokundurmadır (ta‘riz).
22265. Metin
ولما أرشد السياق لمعادلة {فلا اقتحم العقبة} إلى أن التقدير: ولا أحجم عن المعطبة التي هي الأفعال الموجبة للمعتبة مع كونها متعبة، بل قطع من يستحق الوصل ووصل من يستأهل القطع، ثم كان من الذين كفروا وتواصوا بالملأمة واكتسبوا السيئات واتبعوا الشهوات وعاملوا بالقسوة، عطف عليه قوله: {والذين كفروا} أي ستروا ما تظهر لهم مرائي بصائرهم من العلم. ولما كان الكفر بالآيات من أسوأ أنواع الكفر لأنه كفر بما جعله الله علماً على غيب عهده، وهي جميع ما تدركه الحواس من الأقوال والأفعال الدالة على ذي الجلال لأنها دالة على الصفات الدالة على الموصوف بها الذي ظهر بأفعاله وبطن بعظيم جلاله، قال: {بآياتنا} أي ما لها من العظمة بالإضافة إلينا والظهور الذي لا يمكن خفاؤه {هم} أي خاصة لسوء ضمائرهم ولفساد جبلاتهم {أصحاب المشأمة *} أي الخصلة المكسبة للشؤم والحرمان والهلكة فهؤلاء مشائيم على أنفسهم، وكفرهم دال على فساد جبلاتهم فهو
Bağlam { فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ } “Fakat o sarp yokuşa atılamadı” ayetinin dengi olarak şu takdire delalet edince: 'Yorucu olmakla beraber azarlamayı gerektiren helak edici amellerden de geri durmadı; bilakis kavuşmayı hak edenden koptu, kopulmayı hak edene kavuştu; sonra inkâr edenlerden, kınanmayı tavsiye edenlerden, kötülükler kazanıp şehvetlere uyanlardan ve katılıkla muamele edenlerden oldu.' Bunun üzerine şu sözünü atfetti: { وَالَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenler ise”, yani basiretlerinin gördüğü ilmin kendilerine aşikâr kıldığı hakikati örtenler. Ayetleri inkâr etmek, inkârın en kötü türü olduğundan -çünkü Allah'ın gaybî ahdine delil kıldığı şeyleri inkârdır; bu deliller de fiilleriyle zahir, yüce celâliyle bâtın olan Zât'ı niteleyen sıfatlara delalet etmesi bakımından duyuların idrak ettiği Celâl Sahibi'ne delalet eden bütün sözler ve fiillerdir-, şöyle buyurdu: { بِآيَاتِنَا } “Ayetlerimizi [inkâr edenler]”, yani Bize nispet edilmesinden gelen büyüklüğe ve gizlenmesi mümkün olmayan açıklığa sahip ayetlerimizi [inkâr edenler], { هُمْ } “işte onlar”, yani iç dünyalarının kötülüğü ve fıtratlarının bozukluğu sebebiyle özellikle onlar, { أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ } “uğursuzluk ehlidirler”, yani uğursuzluk, mahrumiyet ve helak kazandıran hasletin sahipleridirler. Bunlar kendi nefislerine karşı uğursuzdurlar; inkârları da fıtratlarının bozukluğuna delalet eder. Bu da
22266. Metin
يشير إلى أن من كان كفره أخف لم يكن جبلياً، فيوشك أن يهدى فيكون من أصحاب الميمنة.
Kimin küfrü daha hafifse onun fıtrî olmadığına, dolayısıyla hidayete erip sağ ehlinden (ashâb-ı meymene) olmasının yakın olduğuna işaret eder.
22267. Metin
ولما كان معنى هذا أنهم في الجانب الذي فيه الشؤم والهلكة، والبعد من كل بركة، أنتج قوله: {عليهم} أي خاصة دون غيرهم {نار مؤصدة *} أي مطبقة الباب مع إحاطتها بهم من جميع الجوانب - بما أفهمته أداة الاستعلاء ومع الضيق والوعورة، وهذا لعمري أشد الضيق والكبد، والنصب والنكد فالملجأ منه إلى الله الأحد، الواحد الصمد، وقد علم أن أوله هو هذا الآخر، فكان التقاطر فيها مما تشد به الأيدي وتعقد عليه الخناصر - والله تعالى هو المرجو للهداية إلى خير السرائر، وهو الهادي للصواب وإليه المرجع والمآب.
Bunun manası onların uğursuzluğun, helakin ve her türlü bereketten uzaklığın bulunduğu tarafta oldukları olunca, bunun neticesi şu sözü oldu: { عَلَيْهِمْ } “Onların üzerindedir”, yani başkalarının değil özellikle onların üzerindedir, { نَارٌ مُّؤْصَدَةٌ } “kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş”, yani istilâ (üzerinde olma) edatının hissettirdiği üzere darlık ve çetinlikle beraber onları her taraftan kuşatacak şekilde kapısı kilitlenmiş bir ateş vardır. Ömrüme yemin olsun ki bu, sıkıntının, meşakkatin, yorgunluğun ve kederin en şiddetlisidir; ondan sığınılacak melce ise Ehad, Vâhid ve Samed olan Allah'tır. Surenin başının işte bu sonu olduğu bilinmiştir; bu sebeple oradaki karşılıklı uyum ellerin sımsıkı kenetlendiği ve parmakların büküldüğü cinstendir. İçlerin en hayırlısına hidayet etmesi umulan Allah Teâlâ'dır; doğruya ulaştıran O'dur, dönüş ve varış da O'nadır.