22268. Metin
سورة الشمس
Şems Suresi
22269. Metin
مقصودها إثبات تصرفه ﷾ في النفوس التي هي سرج الأبدان، تقودها إلى سعادة أو كيد وهوان ونكد، كما أن الشمس سراج الفلك، يتصرف سبحانه في النفوس بالاختيار إضلالا وهداية نعيما وشقاوة
Surenin maksadı; bedenlerin kandilleri olan nefisler üzerindeki tasarrufunu ispat etmektir. Güneş gök kubbenin kandili olduğu gibi, nefisler de [bedenleri] ya mutluluğa ya da tuzağa, zillete ve meşakkate sevk eder. Nitekim Sübhânehu ve Teâlâ nefislerde hidayet ve sapkınlık, nimet ve şekavet hususunda dilediği gibi tasarrufta bulunur.
22270. Metin
تصرفه سبحانه في الشمس بمثل ذلك من صحة واعتلال، وانتظام واختلال، وكذا في جميع الأكوان، بما له من عظيم الشأن، واسمها الشمس واضح الدلالة على ذلك بتأمل القسم والمقسم عليه بما أعلم به وأشار إليه) بسم الله (الذي هو الملك الأعظم فله التصرف العام) الرحمن (الذي وسعت رحمته كل شيء فإليه الإنعام) الرحيم (اللذي خص من شاء بالتوفيق فبنى إنعامه عليهمن على التمام.
Nitekim Sübhânehu ve Teâlâ'nın güneş üzerindeki tasarrufu da sıhhat ve illet, intizam ve ihtilal bakımından böyledir; yüce şanına yaraşır şekilde bütün âlemlerde de durum aynıdır. Surenin 'eş-Şems' (Güneş) olan ismi, yemin ve üzerine yemin edilen şey etraflıca düşünüldüğünde, bildirdiği ve işaret ettiği manalarla buna açıkça delalet etmektedir. (Bismillah) Ki O, en yüce Hükümrandır ve mutlak tasarruf O'na aittir. (er-Rahmân) Ki rahmeti her şeyi kuşatmıştır, dolayısıyla bütün nimetler O'ndandır. (er-Rahîm) Ki dilediği kimseyi tevfik ile özel kılmış ve onlara olan nimetini tamama erdirmiştir.
22271. Metin
لما أثبت في سورة البلد أن الإنسان في كبد، وختمها بأن من حاد عن سبيله كان في أنكد النكد، وهو النار المؤصدة، أقسم أول هذه على أن الفاعل لذلك أولاً وآخراً هو الله سبحانه لأنه يحول بين المرء وقلبه وبين القلب ولبه، فقال مقسماً بما يدل على تمام علمه
Beled Suresi'nde insanın bir meşakkat içinde yaratıldığını ispat edip sureyi, O'nun yolundan sapan kimsenin en şiddetli meşakkat içinde, yani kilitli bir ateşte kalacağını bildirerek bitirince, bu surenin başında bunu evvelinde ve ahirinde yapanın yalnızca Allah Sübhânehu olduğuna yemin etti. Zira O, kişi ile kalbi arasına ve kalp ile onun özü arasına girer. Böylece tam ilmine delalet eden şeylerle yemin ederek şöyle buyurdu:
22272. Metin
وشمول قدرته في الآفاق علويها وسفليها، والأنفس سعيدها وشقيها وبدأ بالعالم العلوي، فأفاد ذلك قطعاً العلم بأنه الفاعل المختار، وعلى العلم بوجوب ذاته وكمال صفاته، وذلك أقصى درجات القوى النظرية، تذكيراً بعظائم آلائه، ليحمل على الاستغراق في شكر نعمائه، الذي هو منتهى كمالات القوى العملية، مع أن أول المقسم به مذكر بما ختم به آخر تلك من النار: {والشمس} أي الجامعة بين النفع والضر بالنور والحر، كما أن العقول كذلك لا أنور منها إذا نارت، ولا أظلم منها إذا بارت {وضحاها *} أي وضوئها الناشىء عن جرمها العظيم الشأن البديع التكوين المذكر بالنيران إذا أشرقت وقام سلطانها كإشراق أنوار العقول، والضحى - بالضم والقصر: صدر النهار حين ارتفاعه، وبالفتح والمد: شدة الحر بعد امتداد النهار، وشيء ضاح - إذا ظهر للشمس والحر.
Ve yücesiyle aşağısıyla ufuklardaki, mutlusuyla bedbahtıyla nefislerdeki kudretinin kuşatıcılığına [yemin etti]. Yüce âlem ile başladı; bu durum O'nun dilediğini yapan (fâil-i muhtâr) olduğuna, zatının zorunluluğuna ve sıfatlarının kemaline dair kesin bir ilim kazandırdı. Bu da nazarî (teorik) güçlerin en üst derecesidir; O'nun büyük nimetlerini hatırlatarak, amelî güçlerin kemalinin nihayeti olan nimetlerine şükre dalmaya sevk etmek içindir. Bununla birlikte ilk yemin edilen şey, önceki surenin sonunda zikredilen ateşi hatırlatmaktadır: {والشمس} “Güneşe” Yani ışığı ve ısısıyla fayda ve zararı kendisinde toplayana [yemin olsun]. Akıllar da böyledir; aydınlandıklarında onlardan daha nurlusu, helak olduklarında ise onlardan daha karanlığı yoktur. {وضحاها *} “ve onun aydınlığına” Yani ışık saçıp hâkimiyeti aklın nurlarının parlaması gibi kurulduğunda, büyük şanlı ve eşsiz yaratılışlı cürmünden doğan ve cehennem ateşlerini hatırlatan aydınlığına [yemin olsun]. Duhâ (الضحى); ötrelisi ve kasr (kısa okunuş) ile günün yükselme vakti olan kuşluk vaktidir; üstünlüsü ve med (uzun okunuş) ile günün uzamasından sonraki şiddetli sıcaklıktır. Bir şey güneşe ve sıcağa çıktığında 'Dâhî' (ضاح) denir.
22273. Metin
ولما افتتح بذكر آية النهار، أتبعه ذكر آية الليل فقال: {والقمر} أي المكتسب من نورها كما أن أنوار النفوس من أنوار العقول {إذا تلاها *} أي تبعها في الاستدارة والنور بما دل على أن نوره من نورها من القرب الماحق لنوره والبعد المكتسب له في مقدار ما يقابلها من جرمه، ولا يزال يكثر إلى أن تتم المقابلة فيتم النور ليلة الإبدار
Gündüzün ayetini (delilini) zikrederek başlayınca, ardından gecenin ayetini zikretti ve şöyle buyurdu: {والقمر} “Aya” Yani nefislerin nurlarının akılların nurlarından alınması gibi, ışığını güneşten alana [yemin olsun], {إذا تلاها *} “onu takip ettiği zaman” Yani yuvarlaklıkta ve ışıkta onu izlediğinde; öyle ki ışığının güneşten olduğuna, güneşe yakınlığının ışığını yok etmesi ve cürmünün güneşe bakan miktarınca ondan ışık alarak uzaklaşması delalet eder. Dolayısıyla karşılıklı geliş tamamlanıncaya kadar ışık sürekli artar ve dolunay gecesinde nur kemale erer;
22274. Metin
عند تقابلهما في أفق الشرق والغرب، ومن ثم يأخذ في المقاربة فينقص بقدر ما ينحرف عن المقابلة، ونسبة التبع إليه مجازية أطلقت بالنسبة إلى ما ينظر منه كذلك.
Doğu ve batı ufkunda karşı karşıya geldiklerinde [nur kemale erer], oradan itibaren yakınlaşmaya başlar ve karşı karşıya olmaktan saptığı ölçüde eksilir. Ayın güneşe tabi kılınması mecazidir ve ona bakıldığında öyle görünmesi hasebiyle böyle ifade edilmiştir.
22275. Metin
ولما ذكر الآيتين، ذكر ما هما آيتاه، وبدا بهما لأنه لا صلاح له إلا بهما كما أنه لا صلاح للبدن إلا بالنفس والعقل فقال: {والنهار} أي الذي هو محل الانتشار فيما جرت به الأقدار {إذا جلاها *} أي جلى الشمس بحلية عظيمة بعضها أعظم من بعض باعتبار الطول والقصر والصحو والغيم والضباب والصفاء والكدر كما أن الأبدان تارة تزكي القلوب والنفوس والعقول وتارة تدنسها، لأن العقل يكون في غاية الصفاء والدعاء إلى الخير في حال الصغر ثم لا يزال يزيد وينقص بحسب زكاء البدن في حسن الجبلة، أو نجاسته بسوء الجبلة، حتى يصير الشخص نوراً محضاً ملكاً ناطقاً إذا طابق البدن العقل فتعاونا على الخير، أو يصير ظلاماً بحتاً شيطاناً رجيماً إذ خالف البدن العقل بسوء الجبلة وشرارة الطبع.
İki ayeti (güneş ve ayı) zikredince, onların içinde tezahür ettiği ortamı zikretti. Onlarla başladı, zira beden ancak nefis ve akılla ıslah olabileceği gibi, o ortam da ancak bu ikisiyle düzene girer. Şöyle buyurdu: {والنهار} “Gündüze” Yani takdirlerin cereyan ettiği şeylerin yayılma yeri olana [yemin olsun], {إذا جلاها *} “onu açığa çıkardığı zaman” Yani güneşi, uzunluk ve kısalık, açıklık, bulut, sis, berraklık ve bulanıklık bakımından birbirinden daha muazzam ziynetlerle tecelli ettirdiğinde. Tıpkı bedenlerin bazen kalpleri, nefisleri ve akılları arındırması, bazen de onları kirletmesi gibi. Çünkü akıl, küçüklük hâlinde son derece berrak ve hayra davet edici olur; sonra bedenin yaratılış güzelliğindeki arılığına veya yaratılış kötülüğündeki necasetine göre sürekli artar ve eksilir. Hatta beden akla uyup hayırda yardımlaştıklarında kişi sırf nurdan ibaret, konuşan bir melek hâline gelir; yaratılış kötülüğü ve tabiatın şerriyle beden akla muhalefet ettiğinde ise sırf karanlıktan ibaret, kovulmuş bir şeytan hâline gelir.
22276. Metin
ولما ذكر معدن الضياء، ذكر محل الظلام فقال: {والليل} أي الذي هو ضد النهار فهو محل السكون والانقباض والكمون
Işığın madenini zikredince, karanlığın yerini zikretti ve şöyle buyurdu: {والليل} “Geceye” Yani gündüzün zıddı olan, sükûnet, büzülme ve gizlenme mahalli olana [yemin olsun],
22277. Metin
{إذا يغشاها *} أي يغطي الشمس فيذهب ضوءها حين تغيب فتمتد ظلال الأرض على وجهها المماس لنا، فيأخذ الأفق الشرقي في الإظلام، ويمتد ذلك الظلام بحسب طول الليل وقصره كما يغطي البدن نور العقل بواسطة طبعه بخبثه ورداءة عنصره، وذلك كله بمقادير معلومة، وموازين قسط محتومة، ليس فيها اختلال، ولا يعتريها انحلال، حتى يريد ذو الجلال، ولم يعبر بالماضي كما في النهار لأن الليل لا يذهب الضياء بمرة بل شيئاً فشيئاً، ولا ينفك عن نور بخلاف النهار، فإنه إذا أبدى الشمس ولم يكن غيم ولا كدر جلى الشمس في آن واحد، فلم يبق معه ظلام بوجه.
{إذا يغشاها *} “onu bürüyüp örttüğü zaman” Yani güneş batıp da yeryüzünün bize temas eden yüzeyindeki gölgeleri uzadığında güneşi örterek ışığını giderdiği zaman. Böylece doğu ufku kararmaya başlar ve bu karanlık gecenin uzunluk ve kısalığına göre uzayıp gider. Tıpkı bedenin, tabiatının pisliği ve unsurunun kötülüğü vasıtasıyla aklın nurunu örtmesi gibi. Bütün bunlar, Celâl sahibi dileyene kadar hiçbir bozulma bulunmayan ve çözülmeye uğramayan belirli ölçüler ve kesin adalet mizanları iledir. Gündüzde olduğu gibi geçmiş zaman fiiliyle ifade etmedi; çünkü gece, ışığı bir anda değil, peyderpey giderir ve hiçbir zaman ışıktan bütünüyle soyutlanmaz. Gündüz ise böyle değildir; zira güneşi ortaya çıkardığında bulut ve bulanıklık yoksa güneşi tek bir anda parlatır ve onunla birlikte hiçbir şekilde karanlık kalmaz.
22278. Metin
ولما ذكر الآيتين ومحل أثرهما، ذكر محل الكل فقال تعالى: {والسماء} أي التي هي محل ذلك كله ومجلاه كما أن الأبدان محل النفوس، والنفوس مركب العقول، ولما رقى الأفكار من أعظم المحسوسات المماسة إلى ما هو دونه في الحس وفوقه في الاحتياج إلى إعمال فكر، رقي إلى الباطن الأعلى المقصود بالذات وهو المبدع لذلك كله معبراً عنه بأداة ما لا يعقل، مع الدلالة بنفس الإقسام، على أن له العلم التام، والإحاطة الكبرى بالحكمة البالغة، تنبيهاً على أنهم وصفوه بالإشراك
İki ayeti ve onların eserlerinin mahallini zikredince, hepsinin mahallini zikrederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {والسماء} “Göğe” Yani bedenlerin nefislerin mahalli, nefislerin de akılların bineği olması gibi, bütün bunların mahalli ve tecelligâhı olana [yemin olsun]. Zihinleri, temas edilen en büyük somut varlıklardan, somutlukta ondan daha aşağı fakat derin düşünceye duyulan ihtiyaçta daha üstün olana yükseltince; bizzat kastedilen en yüce Bâtın'a, yani gayriâkil edatıyla ifade ederek bütün bunları eşsiz bir şekilde Yaratan'a yükseltti. Bununla birlikte, bizzat yemin etmek suretiyle O'nun tam ilme ve erişilmez hikmetle büyük kuşatıcılığa sahip olduğuna delalet etti. Bu, onların O'nu şirkle nitelediklerine dikkat çekmek içindir;
22279. Metin
وإنكار الحشر بتلك المنزلة السفلى والمساواة بالجمادات التي عبدوها مع ما له من صفات الكمال التي ليس لغيره ما يداني شيئاً منها، زجراً لهم بالإشارة والإيماء عن ذلك ومشيراً إلى شدة التعجيب منهم لكونها أداة التعجب فقال: {وما بناها *} أي هذا البناء المحكم الذي ركب فيه ما ذكره إشارة إلى ما وراءه مما يعجز الوصف.
Ve O'nun, başkası için hiçbir benzeri bulunmayan kemal sıfatlarına sahip olmasına rağmen, haşri inkâr ederek O'nu o en aşağı mertebeye indirmelerini ve taptıkları cansız varlıklarla bir tutmalarını [yermek içindir]. Onları bundan ima ve işaret yoluyla menetmek ve edatın taaccüp (şaşkınlık) edatı olması sebebiyle onlara duyulan şiddetli şaşkınlığa işaret etmek üzere şöyle buyurdu: {وما بناها *} “ve onu bina edene” Yani vasfı aciz bırakan ötelerdeki hakikatlere işaret olarak, zikredilen şeyleri içine yerleştirdiği bu muhkem binayı yapana [yemin olsun].
22280. Metin
ولما ذكر البناء ذكر المهاد فقال: {والأرض} أي التي هي فراشكم بمنزلة محال تصرفاتكم بالعقل في المعاني المقصودة {وما طحاها *} أي بسطها على وجه هي فيه محيطة بالحيوان كله ومحاط بها في مقعر الأفلاك، وهي مع كونها ممسكة بالقدرة كأنها طائحة في تيار بحارها، وهي موضع البعد والهلاك ومحل الجمع - كل هذا بما يشير إليه التعبير بهذا اللفظ إشارة إلى ما في سعي الإنسان من أمثال هذا، قال أهل البصائر: وليس في العالم الآفاقي شيء إلا وفي العالم النفساني نظيره، وانشدوا في ذلك:
Binayı zikredince döşeği zikredip şöyle buyurdu: {والأرض} “Yere” Yani hedeflenen manalarda akıl vasıtasıyla tasarrufta bulunduğunuz yerler mesabesinde sizin için döşek olana [yemin olsun], {وما طحاها *} “ve onu yayıp döşeyene” Yani feleklerin iç bükeyinde bütün canlıları kuşatıcı ve kendisi de kuşatılmış olacak şekilde yayıp seren [Zat'a yemin olsun]. Kudret ile tutulmuş olmasına rağmen sanki denizlerinin akıntısında sürükleniyor gibidir; orası uzaklığın, helakin ve toplanmanın yeridir. Bütün bunlara, bu lafızla ifade edilerek işaret edilmiştir; insanın gayretindeki bu gibi durumlara bir telmihtir. Basiret ehli şöyle demiştir: Dış âlemde (âfâk) hiçbir şey yoktur ki iç âlemde (enfüs) onun bir benzeri bulunmasın. Bu hususta şu şiiri terennüm etmişlerdir:
22281. Metin
دواؤك فيك وما تشعر ... وداؤك منك وتستنكر
İlacın sendedir de farkında değilsin ... Dert de sendendir de inkâr edersin.
22282. Metin
وتحسب أنك جزء صغير ... وفيك انطوى العالم الأكبر
Kendini küçük bir cürüm sanırsın ... Hâlbuki en büyük âlem sende dürülmüştür.
22283. Metin
فالسماوات سبع كطباق الرأس التي تتعلق بالقوى المعنوية والحسية
Gökler yedidir; manevî ve hissî kuvvetlerle ilgili olan baştaki tabakalar gibidir;
22284. Metin
كالذاكرة والحافظة والواهمة والمخيلة والمفكرة والحس المشترك وما هو لمقاسم البصر في العين، ونظير الشمس الروح في إشراقه وحسنه، ونظير الليل الطبع فإن ما به من نور فإنما هو من الروح كما أن الليل كذلك لا يكون نوره إلا من الشمس بواسطة إفادتها للقمر المنير له والكواكب، ونظير النهار - الذي هو نير في أصله ومتكدر بما يخيل له من السحب ونحوه - القلب وسحبه الشكوك والأوهام النفسية، ونظير القمر في ظلمته بأصله وإنارته بالشمس النفس، فإذا أكسبها القلب المستفيد من الروح النور أنار جميع البدن، وإذا أظلمت أظلم كله، والأعضاء الباطنة كالكواكب يقوم بها البدن فينير له الوجود بواسطة الروح والنفس، والأمطار كالدمع، والحر كالحزن، والبرد كالسرور، والرعد كالنطق، والبرق كالملح، والرياح كالنفس - إلى غير ذلك من البدائع لمن تأمل، والعالم السفلي سبع طباق أيضاً، قال الملوي: «ونظيرها طبقة الجلد» وهي ثلاث، وطبقة اللحم وطبقة الشحم
Hafıza, hıfz, vehim, hayal, tefekkür, ortak duyu (hiss-i müşterek) ve gözdeki görme kısımları gibi. Güneşin benzeri, aydınlığı ve güzelliği bakımından ruhtur. Gecenin benzeri tabiattır; zira onda bulunan nur ancak ruhtandır; nitekim gecenin nuru da ancak kendisini aydınlatan aya ve yıldızlara ışık vermesi vasıtasıyla güneşten olur. Aslında nurlu olup bulutlar ve benzeri şeylerle bulanıklaşan gündüzün benzeri ise kalptir; onun bulutları da nefsin şüpheleri ve kuruntularıdır. Aslında karanlık olup güneşle aydınlanan ayın benzeri ise nefistir. Ruh vasıtasıyla beslenen kalp ona nur verdiğinde bütün beden aydınlanır; karardığında ise bedenin tamamı kararır. İç organlar yıldızlar gibidir; beden onlarla ayakta durur, ruh ve nefis vasıtasıyla ona varlık nurlanır. Yağmurlar gözyaşı gibi, sıcaklık hüzün gibi, soğukluk sevinç gibi, gök gürültüsü konuşma gibi, şimşek tebessüm gibi, rüzgârlar nefes gibidir... Düşünen kimse için daha nice eşsiz incelikler vardır. Aşağı âlem de aynı şekilde yedi tabakadır. El-Melevî şöyle demiştir: 'Onun benzeri deri tabakasıdır' ki o da üçtür, et tabakası, yağ tabakası,
22285. Metin
وطبقة العروق وطبقة العصب، والجبال كالعظام والمعادن منها المياه وفيها العذب كالريق والملح كالدمع والمر كما في الأذن والمنتن منه كما في الأنف، ومنه ما هو جار كالبول، ومنه ما هو كالعيون وهو الدم، والسيل كالعرق، والمعادن المنطبعة كالحديد والرصاص هي وسخ الأرض وهي كالعذرة وما يخرج من الجلد من خبث، والنبات كالشعور تارة تحلق كالحصاد وتارة تقلع كالنتف، والحيوانات التي فيها كالقمل، وطيورها كالبراغيث، وعامر البدن ما أقبل منه، وخرابه ما أدبر.
Damar tabakası ve sinir tabakasıdır. Dağlar kemikler gibidir; madenler sulardır, bunların içinde tükürük gibi tatlı olanı, gözyaşı gibi tuzlu olanı, kulakta olan gibi acı olanı, burunda olan gibi pis kokulu olanı vardır. Kimi idrar gibi akıcıdır, kimi de kan gibi kaynaklar gibidir. Sel ter gibidir. Demir ve kurşun gibi şekil alabilen madenler yerin kiridir; bunlar da dışkı ve deriden çıkan pislikler gibidir. Bitkiler saçlar ve kıllar gibidir; bazen hasat gibi tıraş edilir, bazen yolma gibi koparılır. Yeryüzündeki hayvanlar bitler, kuşları ise pireler gibidir. Bedenin mamur tarafı ön kısmı, harabe tarafı ise arka kısmıdır.
22286. Metin
ولما أتم الإشارة إلى النفوس لأهل البصائر، صرح بالعبارة لمن دونهم فقال تعالى: {ونفس} أي أيّ نفس جمع فيها سبحانه العالم بأسره. ولما كانت النفوس أعجب ما في الكون وأجمع، عبر فيها بالتسوية حثاً على تدبر أمرها للاستدلال على مبدعها للسعي في إصلاح شأنها فقال تعالى: {وما سواها *} أي عدلها على هذا القانون الأحكم في أعضائها وما فيها من الجواهر والأعراض والمعاني وعجائب المزاج من الأخلاط المتنافرة التي لاءم بينها بالتسوية والتعديل فجعلها متمازجة
Basiret ehli için nefislere olan işareti tamamlayınca, onlardan aşağı derecede olanlar için açıkça ifade ederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {ونفس} “Nefse” Yani Sübhânehu ve Teâlâ'nın bütün âlemi kendisinde topladığı herhangi bir nefse [yemin olsun]. Nefisler varlık âlemindeki en hayret verici ve en kapsamlı şey olduğundan, durumunu düzeltmeye gayret etmek amacıyla Yaratıcısına delil getirmek için durumunu derinlemesine düşünmeye teşvik etmek üzere 'tesviye' (düzenleme) lafzıyla ifade etti ve Yüce Allah şöyle buyurdu: {وما سواها *} “ve onu düzenleyene” Yani organlarında, onda bulunan cevherlerde, arazlarda, manalarda ve birbirine zıt hıltların (unsurların) tesviye ve dengeleme yoluyla birbiriyle kaynaştırılıp meczedildiği hayret verici mizaçta onu bu en muhkem kanun üzere düzene koyana [yemin olsun].
22287. Metin
وقد أرشد السياق والسباق واللحاق إلى أن جواب القسم مقدر تقديره: لقد طبع ﷾ نفوسكم على طبائع متباينة هيأها بها لما يريد من القلوب من تزكية وتدسية بما جعل لكم من القدرة والاختيار، وأبلغ في التقدم إليكم في تزكية نفوسكم وتطهير قلوبكم لاعتقاد الحشر بما هو أوضح من الشمس لا شبهة فيه ولا لبس لتنجو من عذاب الدنيا والآخرة بالاتصاف بالتقوى، والانخلاع من الفجور والطغوى.
Sözün gelişi, öncesi ve sonrası yeminin cevabının takdirî olduğuna delalet etmiştir; takdiri şöyledir: 'Celâl ve Azamet sahibi Allah, size verdiği kudret ve irade ile kalplerden dilediği arınma ve kirlenmeye hazır kıldığı farklı tabiatlar üzere nefislerinizi yaratmıştır. Takvaya bürünmek, fücur ve azgınlıktan sıyrılmak suretiyle dünya ve ahiret azabından kurtulmanız için, nefislerinizi arındırma ve kalplerinizi tertemiz kılma hususunda, şüphe ve belirsizlik barındırmayan güneşten daha açık bir şekilde haşre inanmanız için size önceden kesin uyarılarda bulunmuştur.'
22288. Metin
وقال الأستاذ أبو جعفر بن الزبير: لما تقدم في سورة البلد تعريفه تعالى بما خلق فيه الإنسان من الكبد مع ما جعل له سبحانه من آلات النظر، وبسط له من الدلائل والعبر، وأظهر في صورة من ملك قياده، وميز رشده وعناده {وهديناه النجدين} [البلد: ١٠] {إنا هديناه السبيل} [الإنسان: ٣] وذلك بما جعل له من القدرة الكسبية التي حقيقتها اهتمام أو لم؟ وأنى بالاستبداد والاستقلال، ثم {والله خلقكم وما تعملون} [الصافات: ٩٦] أقسم ﷾ في هذه السورة على فلاح من اختار رشده واستعمل جهده وأنفق وجده {قد أفلح من زكاها} وخيبة من غاب هداه فاتبع هواه {وقد خاب من دساها} فبين حال الفريقين وسلوك الطريقين - انتهى.
Üstat Ebu Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Beled Suresi'nde Yüce Allah'ın, Sübhânehu'nun insana bahşettiği idrak aletleriyle birlikte onu meşakkat içinde yarattığını bildirmesi; onun için delilleri ve ibretleri serip yayması ve dizginlerini elinde tutan, doğru yolu ile inadını birbirinden ayıran bir surette ortaya koyması {وهديناه النجدين} “Biz ona iki yolu da gösterdik” [el-Beled: 10], {إنا هديناه السبيل} “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik” [el-İnsân: 3] -ki bu, insana verilen ve hakikati bir yöneliş ve özen olan kesbî kudret iledir; bağımsızlık ve kendi başına buyrukluk nerede!- sonra da {والله خلقكم وما تعملون} “Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır” [es-Sâffât: 96] buyurması zikredildikten sonra; Celâl ve Azamet sahibi [Allah] bu surede doğru yolunu seçen, çabasını harcayan ve gücünü sarf eden kimsenin kurtuluşuna {قد أفلح من زكاها} “Nefsini arındıran kesinlikle kurtuluşa ermiştir” ve hidayetten mahrum kalıp hevasına uyan kimsenin de hüsranına {وقد خاب من دساها} “Onu [kötülüklere] gömen ise kesinlikle hüsrana uğramıştır” yemin etti; böylece iki grubun hâlini ve iki yolun gidişatını açıklamış oldu. - [İktibas] bitti.
22289. Metin
ولما كان أعجب أمورها الفجور لما غلب سبحانه عليها من الحظوظ والشهوات، وهي تعلم بما لها من زاجر العقل بصحيح النقل أن الفجور
Sübhânehu ve Teâlâ'nın nefse galip kıldığı hazlar ve şehvetler sebebiyle onun en hayret verici hâli fücur (günahkârlık) olunca; nefis de aklın engelleyicisi ve sahih nakil sayesinde fücurun;
22290. Metin
أقبح القبيح، والتقوى لما أقام عليها من ملك العقل الملكي وغريزة العلم النوراني أحسن الحسن، وتذوق أن الفجور أشهى شهي، وأن التقوى أمرّ شيء وأصعبه، وأثقله وأتعبه، قال معلماً أن هذا لا يقدر عليه سواه لأنه أعجب من جميع ما مضى لأن البهيمة لا تقدم على ما يضرها وهي تبصر ولو قطعت، والآدمي يقدم على ما يضره وهو يعلم ويقاتل من منعه منه، فقال مسبباً عما حذف من جواب القسم: {فألهمها} أي النفس إلهام الفطرة السابقة الأولى قبل {ألست بربكم} [الأعراف: ١٧٢] {فجورها} أي انبعاثها في الميل مع دواعي الشهوات وعدم الخوف الحامل على خرق سياج الشريعة بسبب ذلك الطبع الذي عدل فيه ذاتها وصفاتها في قسر المتنافرات على التمازج غاية التعديل {وتقواها *} أي خوفها الذي أوجب سكونها وتحرزها بوقايات الشريعة، فالآية من الاحتباك: ذكر الفجور أولاً دالّ على السكون الذي هو ضده ثانياً، وذكر التقوى ثانياً دالّ على ضده، وهو عدم الخوف أولاً، وإلهامها للأمرين هو جعله لها عارفة بالخير والشر مستعدة ومتهيئة لكل منهما؛ ثم زاد ذلك بالبيان التام بحيث لم يبق لبس، فزالت
En çirkin şey olduğunu; takvanın ise üzerine kurduğu melekî akıl melekesi ve nuranî ilim fıtratı sayesinde en güzel şey olduğunu bildiği; ayrıca fücurun en iştah çekici, takvanın ise en acı, en zor, en ağır ve en yorucu şey olduğunu tattığı hâlde [bunu yapar]. Buna O'ndan başkasının güç yetiremeyeceğini bildirmek üzere [şöyle buyurdu]. Çünkü bu, geçmişteki her şeyden daha hayret vericidir; zira hayvan, uzuvları kesilse bile göz göre göre kendisine zarar verecek şeye kalkışmaz; insan ise bildiği hâlde kendisine zarar verecek şeye kalkışır ve kendisini bundan alıkoyanla savaşır. Yeminin hazfedilen cevabına sebep kılarak şöyle buyurdu: {فألهمها} “Sonra da ona ilham edene” Yani {ألست بربكم} “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” [A'râf: 172] hitabından önceki ilk ve ezeli fıtratın ilhamı ile nefse [ilham edene], {فجورها} “günahını” Yani şehvetlerin çağrılarına meyletme yönündeki atılımını ve birbirine zıt şeyleri kaynaşmaya zorlamada zatı ve sıfatları tam bir dengeye kavuşturulan o tabiat sebebiyle şeriatın sınırlarını çiğnemeye sevk eden korkusuzluğunu [ilham edene], {وتقواها *} “ve takvasını” Yani sükûnetini ve şeriatın korunaklarıyla korunmasını gerektiren korkusunu [ilham edene yemin olsun]. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: İlk olarak fücurun zikredilmesi, ikinci kısımda onun zıddı olan sükûnete delalet eder; ikinci olarak takvanın zikredilmesi de birinci kısımda onun zıddı olan korkusuzluğa delalet eder. Her iki durumun da ona ilham edilmesi; Allah'ın nefsi hayrı ve şerri bilir, her ikisine de hazır ve yatkın kılmasıdır. Sonra hiçbir kapalılık kalmayacak şekilde tam bir beyanla bunu artırdı; böylece
22291. Metin
الشبه عقلاً بالغريزة والإلهام ونقلاً بالرسالة والإعلام. ودل بالإضافة على أن ذلك كله منسوب إليها ومكتوب عليها وإن كان بخلقه وتقديره لأنه أودعها قوة وجعل لها اختياراً صالحاً لكل من النجدين، وأوضح أمر النجدين في الكتب وعلى ألسنة الرسل عليهم الصلاة والسلام بعد ما وهبه لها من الفطرة القويمة وأخفى عنها سر القضاء والقدرة وعلم العاقبة، فأقام بذلك عليها الحجة وأوضح المحجة.
Şüpheler fıtrat ve ilhamla aklen, peygamberlik ve bildirme ile de naklen ortadan kalktı. İzafet (tamlayana bağlama) yoluyla, her ne kadar O'nun yaratması ve takdiriyle olsa da, bütün bunların nefse isnat edildiğine ve onun aleyhine yazıldığına delalet etti. Çünkü Allah ona bir güç yerleştirmiş ve ona iki yoldan (hayırdan ve şerden) her birine elverişli bir irade vermiştir. Ona bahşettiği dosdoğru fıtrattan sonra kitaplarda ve peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- dillerinde iki yolun durumunu açıklamış; kaza, kader ve akıbet ilminin sırrını ise ondan gizlemiştir. Böylece onun aleyhine delili ikame etmiş ve apaçık yolu göstermiştir.
22292. Metin
ولما كان من المعلوم أن من سمع هذا الكلام يعلم أن التقوى لا يكون إلا مأموراً بها، والفجور لا يكون إلا منهياً عنه، فيتوقع ما يقال فيهما مما يتأثر عنهما، قال تعالى: {قد أفلح} أي ظفر بجميع المرادات {من زكاها *} أي نماها وأصلحها وصفاها تصفية عظيمة بما يسره الله له من العلوم النافعة والأعمال الصالحة وطهرها على ما يسره لمجانبته من مذامّ الأخلاق لأن كلاًّ ميسر لما خلق له، والدين بني على التحلية والتخلية و «زكى» صالح للمعنيين {وقد خاب} أي حرم مراده مما أعد لغيره في الدار الآخرة وخسر وكان سعيه باطلاً {من دساها *} أي أغواها إغواء عظيماً وأفسدها ودنس محياها وقذرها وحقرها وأهلكها بخبائث الاعتقاد ومساوىء الأعمال، وقبائح النيات والأحوال، وأخفاها بالجهالة والفسوق، والجلافة والعقوق، وأصل «دسى» دسس، فالتزكية أن يحرص
Bu kelamı işiten kimsenin takvanın ancak emredilen, fücurun ise ancak yasaklanan bir şey olduğunu bileceği ve bunlardan kaynaklanacak neticeler hakkında ne söyleneceğini bekleyeceği malum olunca, Yüce Allah şöyle buyurdu: {قد أفلح} “Kurtuluşa ermiştir” Yani bütün muratlarına nail olmuştur, {من زكاها *} “onu arındıran” Yani Allah'ın kendisi için kolaylaştırdığı faydalı ilimler ve salih amellerle onu büyüten, düzelten ve büyük bir arılıkla tertemiz kılan ve uzak durmasını kolaylaştırdığı kötü ahlaktan onu arındıran [kurtulmuştur]. Zira herkes ne için yaratıldıysa ona kolaylaştırılmıştır. Din süslenme (tahliye) ve arınma (tahliye) üzerine kuruludur ve 'zekkâ' kelimesi her iki anlama da elverişlidir. {وقد خاب} “Ziyan etmiştir” Yani ahiret yurdunda başkaları için hazırlanan şeylerden dilediği mahrum kalmış, kaybetmiş ve gayreti boşa çıkmıştır, {من دساها *} “onu kötülüklere gömen” Yani onu büyük bir ayartmayla saptıran, ifsat eden, varlığını kirletip murdar kılan, alçaltan ve kötü inançlar, fena ameller, çirkin niyetler ve hallerle helak eden, cehalet, fasıklık, kabalık ve isyanla onu gizleyen [ziyan etmiştir]. 'Dessâ' (دسى) kelimesinin aslı 'dessese'dir (دسس). Arındırma (tezkiye); insanın
22293. Metin
الإنسان على شمسه أن لا تكسف، وقمره أن لا يخسف، ونهاره أن لا يتكدر، وليله ألا يطفى، والتدسيس أقله إهمال الأمر حتى تكسف شمسه، ويخسف قمره، ويتكدر نهاره، ويدوم ليله، وطرق ذلك اعتبار نظائر المذكورات من الروحانيات وإعطاء كل ذي حق حقه، فنظير الشمس هي النبوة لأنها كلها ضياء باهر وصفاء قاهر، وضحاها الرسالة وقمرها الولاية، والنهار هو العرفان، واليل عدم طمأنينة النفس بذكر الله وما جاء من عنده، وإعراضها عن الانقياد لقبول ما جاء من النبوة أو الولاية، والعلماء العاملون هم أولياء الله، قال الإمامان أبو حنيفة والشافعي ﵄: إن لم تكن العلماء أولياء الله فليس الله ولي - رواه عنهما الحافظ أبو بكر الخطيب، وهو مذكور في التبيان وغيره من مصنفات النووي، ونظير السماء العزة والترفع عن الشهوات وعن خطوات الشياطين من الإنس والجن، والأرض نظيرها التواضع لحق الله ولرسوله وللمؤمنين فيكون بإخراجه المنافع لهم كالأرض المخرجة لنباتها، والتدسية خلاف ذلك، من عمل بالسوء فقد هضم نفسه وحقرها
Güneşinin tutulmamasına, ayının batmamasına, gündüzünün bulanıklaşmamasına ve gecesinin sönmemesine gayret etmesidir. Kötülüklere gömmenin (tedsis) en azı ise güneşi tutuluncaya, ayı batıncaya, gündüzü bulanıklaşıncaya ve gecesi sürekli oluncaya kadar durumu ihmal etmektir. Bunun yolları, zikredilenlerin ruhani benzerlerini hesaba katmak ve her hak sahibine hakkını vermektir. Güneşin benzeri nübüvvettir; çünkü o bütünüyle göz kamaştırıcı bir ışık ve ezici bir berraklıktır. Kuşluğu risalet, ayı velayettir. Gündüz irfandır. Gece ise nefsin Allah'ı zikirle ve O'nun katından gelenle mutmain olmaması, nübüvvet veya velayetten geleni kabul edip boyun eğmekten yüz çevirmesidir. İlmiyle amel eden âlimler ise Allah'ın veli kullarıdır. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî radıyallâhu anhümâ şöyle demişlerdir: 'Eğer âlimler Allah'ın veli kulları değilse, Allah'ın hiçbir veli kulu yoktur.' Bunu onlardan Hafız Ebû Bekir el-Hatîb rivayet etmiştir; et-Tibyân'da ve Nevevî'nin diğer eserlerinde zikredilmiştir. Göğün benzeri, izzet, şehvetlerden ve insan ile cin şeytanlarının adımlarından yücelmektir. Yerin benzeri ise Allah'ın hakkına, Resûlüne ve müminlere karşı tevazu göstermektir; bu da bitkisini çıkaran yer gibi onlar için faydalar ortaya koymakla olur. Kötülüklere gömme (tedsis) ise bunun aksidir; kim kötülük işlerse nefsini ezmiş, alçaltmış
22294. Metin
فأخفاها كما أن اللئام ينزلون بطون الأودية ومقاطعها بحيث تخفى أماكنهم على الطارقين، والأجواد ينزلون الروابي، ويوقدون النيران للطارقين، ويشهرون أماكنهم للمضيفين منازل الأشراف في الأطراف كما قيل:
Ve onu gizlemiştir. Nitekim alçak kimseler, gelen misafirlere yerleri gizli kalsın diye vadilerin derinliklerine ve sapa yerlerine konaklarlar; cömert kimseler ise tepelere konaklar, gelen misafirler için ateşler yakar ve misafir edenlerin mekânlarını aşikâr kılarlar; nitekim şiirde şöyle denildiği gibi şereflilerin menzilleri yüksek ve açık yerlerdedir:
22295. Metin
قوم على المحتاج سهل وصلهم ... ومقامهم وعر على الفرسان
Onlar öyle bir topluluktur ki, muhtaca kavuşmaları pek kolaydır ... Fakat süvarilere (düşmanlara) durdukları yer pek çetindir.
22296. Metin
ولما كان السياق للترهيب بما دلت عليه سورة البلد وتقديم الفجور هنا، وكان الترهيب أحث على الزكاء، قال دالاًّ على خيبة المدسي ليعتبر به من سمع خبره لا سيما إن كان يعرف أثره: {كذبت ثمود} أنث فعلهم لضعف أثر تكذيبهم لأن كل سامع له يعرف ظلمهم فيه لوضوح آيتهم وقبيح غايتهم، وما لهم بسفول الهمم وقباحة الشيم، وخصهم لأن آيتهم مع أنها كانت أوضح الآيات في نفسها هي أدلها على الساعة، وقريش وسائر العرب عارفون بهم لما يرون من آثارهم، ويتناقلون من أخبارهم {بطغواها *} أي أوقعت التكذيب لرسولها بكل ما أتى به عن الله تعالى بسبب ما كان لنفوسهم من وصف الطغيان، وهو مجاوزة القدر وارتفاعه والغلو في الكفر والإسراف في المعاصي والظلم، أو بما توعدوا به من العذاب العاجل وهي الطاغية التي أهلكوا
Sözün gelişi Beled Suresi'nin delalet ettiği şeylerle korkutma ve burada fücurun öne alınması doğrultusunda olunca, korkutma da arınmaya daha çok teşvik edici olduğundan; nefsi kötülüklere gömen kimsenin hüsranına delalet etmek üzere, haberini işiten kimsenin -özellikle onun bıraktığı izi biliyorsa- ibret alması için şöyle buyurdu: {كذبت ثمود} “Semûd yalanladı” Yalanlamalarının tesirinin zayıflığı sebebiyle fiillerini müennes kıldı; çünkü bunu işiten herkes, mucizelerinin apaçıklığı, gayelerinin çirkinliği, himmetlerinin düşüklüğü ve ahlaklarının kötülüğü sebebiyle bu yalanlamada onların zalim olduğunu bilir. Onları tahsis etti; çünkü onların mucizesi bizzat en açık mucizelerden biri olmakla birlikte kıyamete en çok delalet edeniydi; Kureyş ve diğer Araplar da onların kalıntılarını gördükleri ve haberlerini dilden dile aktardıkları için onları çok iyi bilmekteydiler. {بطغواها *} “azgınlığı yüzünden” Yani nefislerinin bir vasfı olan taşkınlık -ki bu haddi aşmak, kibirlenmek, küfürde aşırı gitmek, günahlarda ve zulümde haddi aşmaktır- sebebiyle veya kendilerine vadedilen peşin azap yüzünden -ki bu kendisiyle helak edildikleri 'tâğıye'dir (korkunç çığlıktır)- Yüce Allah'tan getirdiği her şey hususunda peygamberlerini yalanladılar.
22297. Metin
بها، وطغى - واوي يائي يقال: طغى كدعا يطغو طغوى وطغواناً - بضمها كطغى يطغى، وطغي كرضي طغياً وطغياناً - بالكسر والضم، فالطغوى - بالفتح اسم، وبالضم مصدر، فقلبت الياء - على تقدير كونه يائياً - واواً للتفرقة بين الاسم والصفة، واختير التعبير به دون اليائي لقوة الواو، فأفهم أنهم بلغوا النهاية في تكذيبهم، فكانوا على الغاية من سوء تعذيبهم.
Tağâ (طغى) fiili hem vâvî hem yâîdir; duâ gibi 'tağâ yağsû tağvan ve tuğvânen' (طغى يطغو طغوى وطغواناً) -ötre ile- denir; nitekim 'tağâ yağtâ' da denir. Razıye gibi 'tağıye yatğâ tağyen ve tuğyânen' (طغي يطغى طغياً وطغياناً) -esre ve ötre ile- denir. 'Et-Tuğvâ' (الطغوى) üstün ile isimdir, ötre ile mastardır. İsmi sıfattan ayırt etmek için -yâî olduğu takdirde- yâ harfi vâv'a dönüştürülmüştür. Vâv harfinin kuvveti sebebiyle yâî olanın yerine bu ifade tercih edilmiştir; böylece yalanlamalarında son noktaya ulaştıkları ve cezalandırılmalarının en şiddetlisine müstahak oldukları anlaşılmıştır.
22298. Metin
ولما ذكر تكذيبهم، دل عليه بقوله: {إذ} أي تحقق تكذيبهم أو طغيانهم بالفعل حين {انبعث أشقاها *} أي أشد ثمود شقاء وهو عاقر الناقة للمشاركة في الكفر والزيادة بمباشرة العقر، وهو قدار بن سالف، أو هو ومن مالاه على عقرها، فإن أفعل التفضيل إذا أضيف صلح للواحد والجمع {فقال لهم} أي بسبب الانبعاث أو التكذيب الذي دل على قصدهم لها بالأذى، وأظهر ولم يضمر وعين الإظهار بالجلالة إشارة إلى عظيم آيتهم وبديع بدايتهم ونهايتهم فقال: {رسول الله} أي الملك الذي له الأمر كله، فتعظميه من تعظيم مرسله وهو صالح ﵊ وكذا الناقة، وعبر بالرسول لأن وظيفته الإبلاغ والتحذير الذي ذكر هنا، ولذا قال مشيراً بحذف العامل إلى ضيق الحال عن ذكره لعظيم الهول وسرعة التعذيب عند مسها بالأذى، وزاد في التعظيم
Onların yalanlamalarını zikredince, şu buyruğuyla buna delil getirdi: {إذ} “Hani” Yani fiilen yalanlamaları veya azgınlıkları şu zamanda gerçekleşmişti: {انبعث أشقاها *} “en azgınları ileri atıldığı zaman” Yani Semûd kavminin küfürde ortak olup bizzat kesme eylemini üstlenerek şekaveti en şiddetli olanı -ki o deveyi kesen Kudar bin Sâlif'tir- yahut o ve deveyi kesmede ona yardım edenler ileri atıldığı zaman. Zira ismi tafdil tamlanan olduğunda hem tekile hem de çoğula uygun olur. {فقال لهم} “Onlara demişti ki” Yani ileri atılmaları veya deveyi hedef aldıklarına delalet eden yalanlamaları sebebiyle [demişti]. Açık isim kullandı, zamir getirmedi; mucizelerinin büyüklüğüne, başlangıç ve sonlarının hayret vericiliğine işaret etmek için açık ismi lafza-i celâl ile belirterek şöyle buyurdu: {رسول الله} “Allah'ın elçisi” Yani bütün emirlerin sahibi olan Hükümranın elçisi. Ona hürmet etmek kendisini gönderene hürmet etmektir; o da Salih aleyhisselâm'dır; deve de aynı şekildedir. 'Resûl' lafzıyla ifade etti; çünkü onun vazifesi tebliğ etmek ve burada zikredilen sakındırmayı yapmaktır. Bu yüzden durumun vahametinden, dehşetin büyüklüğünden ve deveye bir kötülük dokunduğunda azabın çabucak geleceğinden dolayı amili (fiili) hazfederek işaret etti ve yüceltmeyi artırdı;
22299. Metin
بإعادة الجلالة: {ناقة الله} أي الملك الأعظم الذي له الجبروت كله فلا يقر من انتهك حرمته واجترأ على ما أضافه إليه، ولهذا أعاد الإظهار دون الإضمار، والعامل: دعوا أو احذروا - أو نحو ذلك أي احذروا أذاها بكل اعتبار {وسقياها *} أي الماء الذي جعله الله تعالى لها لسقيها وهو بئرها، فلا تذودوها عن بئرها في اليوم الذي تكون فيه نوبتها في الشرب ولا تمسوها بسوء، وكأنه ﷺ فهم عنهم بعد مدة أنهم يريدون عقرها فكرر عليهم التحذير {فكذبوه} أي أوقعوا تكذيبه بسبب طغيانهم وعقب أمره هذا الأخير فيما حذر من حلول العذاب، أو تكون الفاء هي الفصيحة أي قال لهم ذلك فكانت بعده بينه وبينهم في أمرها أمور، فأوقعوا تكذيبه فيها كلها {فعقروها} أي بسبب ذلك التكذيب بعضهم بالفعل وبعضهم بالرضا به {فدمدم} أي عذب عذاباً تاماً مجلّلاً مغطياً مطبقاً مستأصلاً شدخ به رؤوسهم وأسرع في الإجهاز وطحنهم طحناً مع الغضب الشديد؛ قال الرازي: والدمدمة: تحريك البناء حتى ينقلب، ودل بأداة الاستعلاء على شدته وإحاطته فقال: {عليهم} ودل على شدة العذاب لشدة الغضب بلفت القول بذكر صفة الإحسان التي كفروها لأنه لا أشد غضباً ممن
Lafza-i celâli tekrarlayarak [şöyle buyurdu]: {ناقة الله} “Allah'ın devesine [dokunmayın]” Yani bütün ceberutun sahibi olan en yüce Hükümranın [devesine dokunmayın]; zira O, dokunulmazlığını çiğneyen ve Kendisine nispet ettiği şeye cüret eden kimseyi cezasız bırakmaz. Bu sebeple zamir yerine açık ismi tekrar etti. Takdirî amil: '[Onu kendi haline] bırakın' veya 'sakının' yahut benzeri bir ifadedir; yani ona her bakımdan kötülük dokundurmaktan sakının demektir. {وسقياها *} “ve onun su içme hakkına [dokunmayın]” Yani Yüce Allah'ın onun içmesi için belirlediği suya, yani onun kuyusuna [dokunmayın]. İçme sırası onda olan günde onu kuyusundan kovmayın ve ona hiçbir kötülük dokundurmayın. Sanki o [Salih] sallallâhu aleyhi ve sellem bir süre sonra onların deveyi kesmek istediklerini anladı da uyarıyı tekrarladı. {فكذبوه} “Fakat onu yalanladılar” Yani azgınlıkları sebebiyle ve azabın geleceğine dair uyardığı bu son emrinin hemen ardından onu yalanladılar. Veya buradaki 'fâ' fasîha harfidir; yani onlara böyle dedi, ondan sonra devenin durumu hakkında onunla aralarında birtakım hadiseler geçti ve bunların hepsinde onu yalanladılar demektir. {فعقروها} “ve onu kestiler” Yani bu yalanlama sebebiyle, bir kısmı fiilen bir kısmı da buna rıza göstererek [onu kestiler]. {فدمدم} “Bunun üzerine yerle bir etti” Yani başlarını ezen, köklerini kazıyan, işlerini çarçabuk bitiren ve şiddetli bir gazapla onları un ufak eden, tamamen kuşatıcı, kaplayıcı ve kökten yok edici eksiksiz bir azapla azap etti. Râzî şöyle demiştir: Demdeme (الدمدمة), binayı yıkılıncaya kadar sarsmaktır. İstila (üzerine olma) edatıyla azabın şiddetine ve kuşatıcılığına delalet ederek şöyle buyurdu: {عليهم} “onların üzerlerini”. Nankörlük ettikleri ihsan sıfatını zikretmek suretiyle sözü çevirerek şiddetli gazaptan ötürü azabın şiddetine delalet etti; zira hiçbir gazap,
22300. Metin
كفر إحسانه فقال: {ربهم} أي الذي أحسن إليهم فغرَّهم إحسانه فقطعه عنهم فعادوا كأمس الدابر {بذنبهم} أي بسببه.
İhsanına nankörlük edilen kimsenin gazabından daha şiddetli olamaz. Şöyle buyurdu: {ربهم} “Rableri” Yani kendilerine ihsanda bulunan, ihsanı kendilerini aldatan, sonra da o ihsanı onlardan kesip dün geçmiş bir gün gibi yok olup gitmelerine sebep olan Rableri [yerle bir etti], {بذنبهم} “günahları yüzünden” Yani bu günahları sebebiyle.
22301. Metin
ولما استووا في الظلم والكفر بسبب عقر الناقة بعضهم بالفعل وبعضهم بالرضا والحث، قال مسبباً عن ذلك ومعقباً: {فسواها *} أي الدمدمة عليهم فجعلها كأنها أرض بولغ في تعديلها فلم يكن فيها شيء خارج عن شيء كما سوى الشمس المقسم بها وسوى بين الناس فيها، وكذا ما أقسم به بعدها، فكانت الدمدمة على قويهم كما كانت على ضعيفهم، فلم تدع منهم أحداً ولم يتقدم هلاك أحد منهم على أحد، بل كانوا كلهم كنفس واحدة من قوة الصعقة وشدة الرجفة كما أنهم استووا في الكفر والرضا بعقر الناقة وكل نفس هي عند صاحبها كالناقة قد أوصى الله صاحبها أن يرعى نعمته سبحانه فيها فيزكيها ولا يدسيها، فإن الناقة عبارة عن مطية يقطع عليها السير حساً أو معنى، وذلك صالح لأن يراد به النفس التي تقطع بها عقبات الأعمال، والسقيا ما يعيش المسقيّ به، وهو صالح لأن يراد به الذكر والعبادة، فمن لم يرع النعمة ويشكر المنعم فقد عقرها، فاستحق الدمدمة منه، وكما أنه سوى بينهم في الدمدمة سوى بين المهتدين في النجاة {ولا} أي والحال
Devenin kesilmesi sebebiyle -bazısı fiilen, bazısı da rıza gösterip teşvik ederek- zulüm ve küfürde eşit olduklarında, buna sebep kılarak ve peşinden geldiğini bildirerek şöyle buyurdu: {فسواها *} “ve onları yerle bir etti” Yani o helaki onların üzerine dümdüz kıldı; sanki aşırı derecede tesviye edilmiş, içinde hiçbir çıkıntı kalmamış bir zemin gibi yaptı. Tıpkı üzerine yemin edilen güneşi düzenlediği ve onda insanlar arasında eşitlik sağladığı gibi ve bundan sonra üzerine yemin ettiği şeylerde olduğu gibi. Böylece helak, zayıflarına olduğu gibi güçlülerine de aynı şekilde indi; onlardan hiçbir kimseyi geride bırakmadı ve hiçbirinin helaki diğerinden önce olmadı. Bilakis şiddetli çığlık ve sarsıntının dehşetinden hepsi tek bir nefis gibi oldular; tıpkı devenin kesilmesine küfür ve rıza göstermede eşit oldukları gibi. Her nefis, sahibinin katında deve gibidir; Allah onun sahibine, içindeki nimetini gözetmesini, onu arındırmasını ve kötülüklere gömmemesini vasiyet etmiştir. Zira deve, maddî veya manevî mesafelerin kat edildiği bir binektir; bu da amellerin sarp yokuşlarının aşıldığı nefis manasına gelmeye elverişlidir. Su içme hakkı (sukyâ) ise sulanan şeyin kendisiyle hayat bulduğu şeydir; bu da zikir ve ibadet manasına gelmeye elverişlidir. Dolayısıyla kim nimeti gözetmez ve Nimet Veren'e şükretmezse, onu kesmiş olur ve O'nun katından gelecek toptan bir helake müstahak olur. Nitekim azapta onları eşit kıldığı gibi, kurtuluşta da hidayete erenleri eşit kılmıştır. {ولا} “Ve [O]” Yani şu hâlde ki,
22302. Metin
أنه لا {يخاف} في وقت من الأوقات أي ربهم، روي ذلك عن ابن عباس ﵄ ويؤيده قراءة أهل المدينة والشام بالفاء المسببة عن الدمدمة والتسوية وكذلك هي في مصاحفهم {عقباها *} أي عاقبة هذه الدمدمة وتبعتها فإنه الملك الأعلى الذي كل شيء في قبضته لا كما يخاف كل معاقب من الملوك فيبقى بعض الإبقاء فعلم أنه ﷾ يعلي أولياءه لأنهم على الحق، ويسفل أعداءه لأنهم على الباطل، فلا يضل بعد ذلك إلا هالك، بصيرته أشد ظلاماً من الليل الحالك، وقد رجع آخرها على أولها بالقسم وجوابه المحذوف الذي هو طبع النفوس على طبائع مختلفة والتقدم إليهم بالإنذار من الهلاك، ونفس القسم أيضاً فإن من له هذه الأفعال الهائلة التي سوى بين خلقه فيها وهذا التدبير المحكم هو بحيث لا يعجزه أمر ولا يخشى عاقبة - والله الموفق للصواب.
Hiçbir vakitte {يخاف} “korkmaz” Yani Rableri [korkmaz]. Bu mana İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Medine ve Şam ehlinin helak ve tesviyeye sebep kılınan 'fâ' harfiyle okuyuşu da bunu teyit etmektedir; onların mushaflarında da böyledir: {عقباها *} “bunun akıbetinden” Yani bu helakin sonucundan ve takibatından [korkmaz]. Zira O, her şey kudretinde olan en yüce Hükümrandır; krallardan cezalandıran her birinin bir kısmını geride bırakıp korktuğu gibi değildir. Böylece anlaşıldı ki, Celâl ve Azamet sahibi Allah, hak üzere oldukları için dostlarını yüceltir; batıl üzere oldukları için de düşmanlarını alçaltır. Artık bundan sonra ancak basireti zifiri geceden daha karanlık olan helak olmuş kimse sapar. Surenin sonu, yemin ve onun hazfedilen cevabı ile başına dönmüştür; o cevap da nefislerin farklı tabiatlar üzere yaratılması ve helaktan sakındırılmak üzere kendilerine önceden uyarı yapılmasıdır. Bizzat yeminin kendisi de böyledir; zira mahlûkatı arasında eşit kıldığı bu dehşetli fiillere ve bu muhkem tedbire sahip olan Zat, hiçbir işin Kendisini aciz bırakamayacağı ve hiçbir akıbetten korkmayacağı bir yüceliktedir. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır.