22333. Metin
سورة الضحى
Duhâ Suresi
22334. Metin
مقصودها الدلالة على آخر الليل بأن أتقى الأتقياء الذي هو الأتقى على الإطلاق في عين الرضا دائما، لا ينفك عنهع في الدنيا والآخرة، لما تحلى به من صفات الكمال التي هي الإيصال للمقصود بما لها من النور المعنوي كالضحى بما له من النور الحسي الذي هو أشرف ما في النهار وقد علم بهذا أن اسمها أدل ما فيها على مقصودها) بسم الله (المعز لمن أراد، الكريم البر الودود ذي الجلال والإكرام) الرحمن (الذي عمن بنعمته الإيجاد الخاص والعام) الرحيم (الذي أعلى أهل وده فخصهم بإتمام الإنعام.
Bu surenin maksadı, gecenin sonunun delalet ettiği üzere, mutlak anlamda en takvalı olan müttakilerin en takvalısının, sahip olduğu manevi nur ile maksuda ulaştıran kemal sıfatlarıyla bezenmiş olması sebebiyle dünyada ve ahirette kendisinden asla ayrılmayan daimi bir rıza nazarında bulunduğunu göstermektir; tıpkı gündüzün en şerefli vakti olan kuşluk vaktinin sahip olduğu hissi nur gibi. Bundan anlaşılmıştır ki surenin ismi, ihtiva ettiği maksada en çok delalet eden şeydir. Dilediğini aziz kılan, çok cömert, iyiliği bol, çok seven, celal ve ikram sahibi olan Allah'ın adıyla. Özel ve genel yaratma nimetiyle her şeyi kuşatan Rahman'ın; sevgi ehlini yücelterek nimetini tamamlamayı onlara tahsis eden Rahim'in [adıyla].
22335. Metin
ولما حكم في آخر الليل بإسعاد الأتقياء، وكان النبي ﷺ أتقى الخلق مطلقاً، وكان قد قطع عنه الوحي حيناً ابتلاء لمن شاء من عباده، وكان به ﷺ صلاح الدين والدنيا والآخرة، وكان الملوان سبب صلاح معاش الخلق وكثير من معادهم، أقسم ﷾ بهما على أنه أسعد الخلائق دنيا
Gecenin sonunda en takvalı olanların bahtiyar kılınacağına hükmedilince ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de mahlukatın mutlak anlamda en takvalısı iken; kullarından dilediğini imtihan etmek üzere bir süre vahiy kendisinden kesilmişken; dinin, dünyanın ve ahiretin salahı onunla sallallâhu aleyhi ve sellem gerçekleşecekken; ve gece ile gündüz mahlukatın geçiminin ve ahiretlerinin çoğunun salah sebebi iken, Allah Teâlâ dünyada
22336. Metin
وأخرى، فقال مقدماً ما يناسب حال الأتقى الذي قصد به أبو بكر ﵁ قصداً أولياً من النور الذي يملأ الأقطار، ويمحو كل ظلام يرد عليه ويصل إليه، مفهماً بما ذكر من وقت الضياء الناصع حالة أول النهار وآخر الليل التي هي ظلمة ملتف بساقها ساق النهار عند الإسفار: {والضحى *} فذكر ما هو أشرف النهار وألطفه وهو زهرته، وأضوأه وهو صدره، وذلك وقت ارتفاع الشمس لأن المقسم لأجله أشرف الخلائق، وذلك يدل على أنه يبلغ من الشرف ما لا يبلغه أحد من الخلق.
ve ahirette mahlukatın en bahtiyarı olduğuna dair bu ikisi üzerine yemin ederek, öncelikle Ebû Bekir'in radıyallâhu anh kastedildiği 'en takvalı' kimsenin haline uygun olan; ufukları dolduran, kendisine gelen ve ulaşan her karanlığı silip süpüren o nuru öne alarak şöyle buyurdu; zikredilen bu parlak aydınlık vaktiyle gündüzün başlangıcını ve sabah aydınlığı sırasında gündüzün bacağına gecenin bacağının sarıldığı o gecenin son karanlık halini kavratarak: {والضحى *} “Kuşluk vaktine andolsun,” Böylece gündüzün en şerefli, en latif olanını, yani onun çiçeğini ve en aydınlığı olan başlangıç vaktini, yani güneşin yükseldiği vakti zikretti. Çünkü adına yemin edilen zat, mahlukatın en şereflisidir; bu da onun yaratılmışlardan hiç kimsenin ulaşamayacağı bir şerefe ulaştığını gösterir.
22337. Metin
ولما ذكر النهار بأشرف ما فيه مناسبة لأجل المقسم لأجله، أتبعه الليل مقيداً له بما يفهم إخلاصه لأنه ليس لأشرف ما فيه اسم يخصه فقال: {والّيل} أي الذي به تمام الصلاة؛ ولما كان أوله وآخر النهار وآخره وأول النهار ضوءاً ممتزجاً بظلمة لالتفات ساق الليل بساق النهار، قيد بالظلام الخالص فقال: {إذا سجى *} أي سكن أهله أو ركد ظلامه وإلباسه وسواده واعتدل فخلص فغطى بظلامه كل شيء، والمتسجي: المتغطي، ومع تغطيته سكنت ريحه، فكان في غاية الحسن، ويمكن أن يكون الأول مشيراً إلى ما يأتي به هذا الرسول ﷺ من المحكم، والثاني مشيراً إلى المتشابه، وهذا الأربعة
Gündüzü, adına yemin edilen zata uygun düşmesi için en şerefli vaktiyle zikredince, onun peşinden geceyi, sırf karanlığını ifade edecek şekilde kayıtlayarak getirdi. Zira gecenin en şerefli vaktine has müstakil bir isim yoktur; şöyle buyurdu: {والّيل} “Ve geceye andolsun,” yani namazın tamamlandığı [vakte]. Gecenin başlangıcı ile gündüzün sonu, gecenin sonu ile de gündüzün başlangıcı, gecenin bacağı ile gündüzün bacağının birbirine dolanması sebebiyle aydınlıkla karanlığın karıştığı bir an olduğundan, onu katıksız karanlık ile kayıtlayarak şöyle buyurdu: {إذا سجى *} “Karanlığı çöktüğü zaman.” Yani ehli sükûna erdiğinde yahut karanlığı, örtüsü ve siyahlığı durulup yayıldığında, dengelenip katıksız hale gelerek karanlığıyla her şeyi örttüğünde. Müteseccî: Örtünen demektir; örtünmesiyle birlikte rüzgarı da dinmiş, böylece son derece güzel olmuştur. Birincisinin, bu Resûl'ün sallallâhu aleyhi ve sellem getirdiği muhkem ayetlere, ikincisinin ise müteşabih ayetlere işaret etmesi de mümkündür. Nur ve karanlığa ait bu dört
22338. Metin
الأحوال للنور والظلمة - وهي ضوء ممتزج بظلمة، وظلمة ممتزجة بضوء، وضياء خالص وظلام خالص - الحاصلة في الآفاق في الإنسان مثلها، فروحه نور خالص، وطبعه ظلام حالك، وقلبه نور ممتزج بظلمة النفس، والنفس ظلمة ممتزجة بنور القلب، فإن قويت شهوة النفس على نورانية القلب أظلم جميعه، وإن قويت نورانية القلب على ظلمة النفس صار نورانياً، وإن غلبت الروح على الطبع تروحن فارتفع عن رتبة الملائكة، وإن غلب الطبع على الروح أنزله عن رتبة البهائم كما قال تعالى: {إن هم إلا كالأنعام بل هم أضل سبيلاً} [الأعراف: ١٧٩] .
durum -ki bunlar karanlıkla karışık ışık, ışıkla karışık karanlık, katıksız aydınlık ve katıksız karanlıktır- afakta bulunduğu gibi insanın kendi içinde de benzer şekilde mevcuttur. Zira insanın ruhu katıksız bir nur, tabiatı ise zifiri bir karanlıktır; kalbi nefsin karanlığıyla karışık bir nur, nefsi ise kalbin nuruyla karışık bir karanlıktır. Şayet nefsin şehveti kalbin nuraniyetine galip gelirse insanın bütünü kararır; şayet kalbin nuraniyeti nefsin karanlığına galip gelirse bütünüyle nurlanır. Eğer ruh tabiata üstün gelirse insan ruhanileşir ve meleklerin derecesinin üstüne yükselir; fakat tabiat ruha üstün gelirse onu hayvanların derecesinin altına indirir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إن هم إلا كالأنعام بل هم أضل سبيلاً} “Onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”
22339. Metin
ولما أقسم بهذا القسم المناسب لحاله ﷺ، أجابه بقوله تعالى: {ما ودعك} أي تركك تركاً يحصل به فرقة كفرقة المودع ولو على أحسن الوجوه الذي هو مراد المودع {ربك} أي الذي أحسن إليك بإيجادك أولاً، وجعلك أكمل الخلق ثانياً، ورباك أحسن تربية ثالثاً، كما أنه لا يمكن توديع الليل للنهار بل الضحى للنهار الذي هو أشد ضيائه، ولا يمكن توديع الضحى للنهار ولا الليل وقت سجوه له.
Onun sallallâhu aleyhi ve sellem haline uygun düşen bu yeminle yemin edince, cevabını Allah Teâlâ şu buyruğuyla verdi: {ما ودعك} “Seni terk etmedi,” yani vedalaşan kimsenin ayrılığı gibi bir ayrılık hasıl olacak şekilde -vedalaşanın muradı olan en güzel surette dahi olsa- seni bırakmadı; {ربك} “Rabbin,” yani ilk olarak seni var etmekle sana ihsanda bulunan, ikinci olarak seni mahlukatın en mükemmeli kılan ve üçüncü olarak da seni en güzel şekilde terbiye eden Rabbin. Nitekim gecenin gündüzle, bilakis gündüzün en şiddetli aydınlığı olan kuşluk vaktinin gündüzle vedalaşması mümkün olmadığı gibi; kuşluk vaktinin gündüzü ve durgunlaştığı vakit de gecenin onu terk etmesi mümkün değildir.
22340. Metin
ولما كان ربما تعنت متعنت فقال: ما تركه ولكنه لا يحبه، فكم
İnatçı bir kimsenin 'Onu terk etmedi ama sevmiyor da; nice
22341. Metin
من مواصل وليس بواصل، قال نافياً لكل ترك: {وما قلى *} أي وما أبغضك بغضاً ما، وحذف الضمير اختصاراً لفظياً ليعم، فهو من تقليل اللفظ لتكثير المعنى، وذلك لأنه كان انقطاع عنه الوحي مدة لأنهم سألوه عن الروح وقصة أهل الكهف وذي القرنين فقال: «أخبركم بذلك غداً» ، ولم يستثن، فقالوا: قد ودعه ربه وقلاه، فنزلت لذلك، ولما نزلت كبر ﷺ فكان التكبير فيها وفيما بعدها سنة كما يأتي إيضاحه وحكمته آخرها، وقد أفهمت هذه العبارة أن المراتب التقريبية أربع: تقريب بالطاعات ومحبة وهي للمؤمنين، وإبعاد بالمعاصي وبغض وهي للكفار، وتقريب بالطاعات مخلوط بتبعيد للمعاصي وهي لعصاة المؤمنين، وإعراض مخلوط بتقريب بصور طاعات لا قبول لها وهي لعباد الكفار.
beraberlik iddia eden vardır ki gerçekte kavuşmuş değildir' diyerek diretmesi muhtemel olduğundan, her türlü terk edişi nefyederek şöyle buyurdu: {وما قلى *} “Ve [sana] darılmadı da.” Yani sana hiçbir şekilde buğzetmedi. Lafzen kısaltmak ve umumi kılmak için zamir hazfedilmiştir; bu da lafzı azaltıp manayı çoğaltma kabilindendir. Zira müşrikler ona ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn kıssasını sorduklarında 'Yarın size haber veririm' deyip istisna yapmayınca (inşallah demeyince) bir süre vahiy kesilmişti. Bunun üzerine onlar: 'Rabbi onu terk etti ve ona darıldı' dediler ve sure bunun üzerine indi. Sure indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tekbir getirdi; bu surede ve sonrasındakilerde tekbir getirmek, surenin sonunda açıklanacağı ve hikmeti belirtileceği üzere sünnet oldu. Bu ifade göstermiştir ki [Allah'a] yakınlık dereceleri dörttür: Taatler ve muhabbetle olan yakınlık; bu müminler içindir. Günahlar ve buğuzla olan uzaklık; bu kafirler içindir. Taatlerle yakınlığın günahlarla uzaklaşmaya karıştığı hal; bu günahkar müminler içindir. Kabul olunmayan ibadet suretleriyle olan yakınlığın yüz çevirmeye karıştığı hal; bu da kafirlerin ibadet edenleri içindir.
22342. Metin
وقال الأستاذ أبو جعفر بن الزبير: لما قال تعالى: {فألهمها فجورها وتقواها} [الشمس: ٨] ثم أتبعه بقوله في الليل: {فسنيسره} [الليل: ٧ - ١٣] وبقوله: {إن علينا للهدى وإن لنا للآخرة والأولى} [الليل: ٧ - ١٣] ، فلزم الخوف واشتد الفزع وتعين على الموحد الإذعان للتسليم والتضرع في التخلص والتجاؤه إلى السميع العليم، أنس تعالى أحب عباده إليه وأعظمهم منزلة لديه، وذكر له
Üstat Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Allah Teâlâ: {فألهمها فجورها وتقواها} “Sonra da ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene!” buyurup ardından Leyl Suresi'nde: {فسنيسره} “Biz onu en kolaya muvaffak kılacağız.” ve {إن علينا للهدى وإن لنا للآخرة والأولى} “Şüphesiz doğru yolu göstermek bize aittir. Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.” buyurunca; korku kaçınılmaz olup dehşet şiddetlenince ve muvahhid kula teslimiyetle boyun eğmek, kurtuluş için yalvarmak ve Semî' ile Alîm olana sığınmak vacip olunca, Allah Teâlâ kulları arasında en sevdiği ve katında mertebesi en yüce olan kulunun kalbine ferahlık verdi ve ona
22343. Metin
ما منحه من تقريبه واجتبائه وجمع خير الدارين له فقال تعالى: {والضحى والليل إذا سجى ما ودعك ربك وما قلى وللآخرة خير لك من الأولى} ثم عدد تعالى عليه نعمه بعد وعده الكريم له بقوله: {ولسوف يعطيك ربك فترضى} وأعقب ذلك بقوله: {فأما اليتيم فلا تقهر وأما السائل فلا تنهر} فقد آويتك قبل تعرضك وأعطيتك قبل سؤالك، فلا تقابله بقهر من تعرض وانتهار من سأل، وقد حاشاه سبحانه عما نهاه عنه ولكنه تذكير بالنعم وليستوضح الطريق من وفق من أمة محمد ﷺ، أما هو ﷺ فحسبك من تعرف رحمته ورفقه {وكان بالمؤمنين رحيماً} [الأحزاب: ٤٣] {عزيز عليه ما عنتم حريص عليكم بالمؤمنين رؤوف رحيم} [التوبة: ١٢٨] ثم تأمل استفتاح هذه السورة ومناسبة ذلك المقصود ولذلك السورة قبلها برفع القسم في الأولى بقوله: {والليل إذا يغشى} [الليل: ١] تنبيهاً على إبهام الأمر في السلوك على المكلفين وغيبة حكم العواقب، وليناسب هذا حال المتذكر بالآيات وما يلحقه من الخوف مما أمره غائب عنه من تيسيره ومصيره واستعصامه به يحصل اليقين واستصغار درجات المتقين، ثم لما لم يكن هذا غائباً بالجملة
...ona bahşettiği yakınlığı, seçilmişliği ve iki cihanın hayrını kendisinde toplamasını [zikrederek] Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {والضحى والليل إذا سجى ما ودعك ربك وما قلى وللآخرة خير لك من الأولى} “Kuşluk vaktine ve sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki, Rabbin seni terk etmedi ve [sana] darılmadı. Şüphesiz ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.” Sonra Yüce Allah: {ولسوف يعطيك ربك فترضى} “Ve pek yakında Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın.” buyruğuyla ona olan kerîm vaadinin ardından nimetlerini ona tek tek saymış ve bunu şu buyruğuyla takip etmiştir: {فأما اليتيم فلا تقهر وأما السائل فلا تنهر} “Öyleyse yetimi sakın ezme ve isteyeni sakın azarlama!” [Yani;] sen maruz kalmadan önce seni barındırdım ve sen istemeden önce sana verdim; öyleyse sen de [ihtiyacını] arz edeni ezmekle ve isteyeni azarlamakla karşılık verme! [Allah] subhânehu, kendisini nehyettiği şeylerden onu tenzih etmiştir; fakat bu, nimetlerin hatırlatılması ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinden muvaffak kılınan kimsenin yolu açıkça görebilmesi içindir. Ona sallallâhu aleyhi ve sellem gelince; onun merhamet ve şefkatini bilmen sana kâfidir: {وكان بالمؤمنين رحيماً} [el-Ahzâb: 43] “[Allah], müminlere karşı pek merhametlidir.” {عزيز عليه ما عنتم حريص عليكم بالمؤمنين رؤوف رحيم} [et-Tevbe: 128] “Sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; o size çok düşkündür, müminlere karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” Sonra bu surenin başlangıcını ve bunun maksada olan uygunluğunu, bundan dolayı da bir önceki surenin ilkinde {والليل إذا يغشى} [el-Leyl: 1] “Örttüğü zaman geceye andolsun!” buyruğuyla yeminin getirilmesini düşün! [Bu,] mükelleflerin [manevi] seyrindeki işin kapalılığına ve akıbetlerin hükmünün gayb olmasına dikkat çekmek içindir. Tâ ki bu durum, ayetlerle tezekkürde bulunan kimsenin haline ve [işinin] kolaylaştırılması, varacağı yer gibi kendisinden gayb olan şeylerden dolayı ona arız olan korkuya uygun olsun; O'na sarılmakla yakîn hâsıl olur ve takva sahiplerinin dereceleri küçümsenmez. Sonra bu [durum] bütünüyle gayb olmayınca...
22345. Metin
عن آحاد المكلفين أعني ما يثمر العلم اليقين ويعلي من أهل للترقي في درجات المتقين، بل قد يطلع سبحانه خواص عباده - بملازمته التقوى والاعتبار - على واضحة السبيل ويريهم مشاهدة وعياناً ما قد انتهجوا قبل سبيله بمشقة النظر في الدليل، قال ﷺ لحارثة:
yani yakin ilmini meyve veren ve takva sahiplerinin derecelerinde terakki etmeye layık olanı yücelten şey gizli kalmayınca; bilakis Allah Teâlâ takvaya ve ibret almaya devam etmeleri sebebiyle seçkin kullarını açık yola muttali kılıp, daha önce delili inceleme meşakkatiyle yoluna girdikleri şeyi onlara bizzat müşahede ve ayan beyan gösterince, [Nitekim] Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hârise'ye:
22346. Metin
«وجدت فالزم» وقال مثله للصديق، وقال تعالى: {لهم البشرى في الحياة الدنيا وفي الآخرة} [يونس: ٦٤] {إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا تتنزل عليهم الملائكة ألا تخافوا ولا تحزنوا وأبشروا بالجنة التي كنتم توعدون نحن أولياؤكم في الحياة الدنيا وفي الآخرة} [فصلت: ٣٠] فلم يبق في حق هؤلاء ذلك الإبهام، ولا كدر خواطرهم بتكاثف ذلك الإظلام، بما منحهم ﷾ من نعمة الإحسان بما وعدهم في قوله: {يجعل لكم فرقاناً} [الأنفال: ٢٩] و {يجعل لكم نوراً تمشون به} [الحديد: ٢٨] {أو من كان ميتاً فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشي به في الناس كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها} [الأنعام: ١٢٢] فعمل هؤلاء على بصيرة، واستولوا اجتهاداً بتوفيق ربهم على أعمال جليلة خطيرة، فقطعوا عن الدنيا الآمال، وتأهبوا لآخرتهم بأوضح الأعمال {تتجافى جنوبهم عن المضاجع} [السجدة: ١٦] {فلا تعلم نفس ما أخفي لهم من قرة أعين} [السجدة: ١٧] فلابتداء الأمر وشدة الإبهام والإظلام أشار قوله ﷾: {والليل إذا يغشى} ولما يؤول إليه الحال في حق من كتب في قلبه الإيمان وأيده بروح منه أشار قوله ﷾: {والنهار إذا تجلى} ولانحصار السبل وإن تشعبت في طريقي {فمنكم كافر ومنكم مؤمن} [التغابن: ٢] {فريق في الجنة وفريق في السعير} [الشورى: ٧] أشار قوله ﷾: {وما خلق الذكر والأنثى} [الليل: ٣] {ومن كل شيء خلقنا زوجين} [الذاريات: ٤٩] {ففروا إلى الله} [الذاريات: ٥٠] الواحد مطلقاً، فقد وضح لك إن شاء الله بعض ما يسر من تخصيص هذا القسم - والله أعلم، أما سورة الضحى فلا إشكال في مناسبة في استفتاح القسم بالضحى لما يسره به سبحانه لا سيما إذا اعتبر ما ذكر من سبب نزول السورة، وأنه ﷺ كان قد فتر عنه الوحي حتى قال بعض الكفار: قلى محمداً ربه، فنزلت السورة مشعرة عن هذه النعمة والبشارة - انتهى.
«Bulduysan sarıl!» buyurmuş, Sıddîk'a da benzerini söylemiştir. Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur: {لهم البشرى في الحياة الدنيا وفي الآخرة} “Dünya hayatında da ahirette de müjde onlaradır.” {إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا تتنزل عليهم الملائكة ألا تخافوا ولا تحزنوا وأبشروا بالجنة التي كنتم توعدون نحن أولياؤكم في الحياة الدنيا وفي الآخرة} “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: 'Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız.'” Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın: {يجعل لكم فرقاناً} “Size bir furkan (hakkı batıldan ayıran bir nur) verir.” ve {يجعل لكم نوراً تمشون به} “Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur bahşeder.” {أو من كان ميتاً فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشي به في الناس كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها} “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu?” buyruklarında vaad ettiği ihsan nimeti sebebiyle bu kimselerin hakkında o kapalılık kalmamış ve o karanlığın yoğunlaşması onların gönüllerini bulandırmamıştır. Bu zatlar basiret üzere amel ettiler, Rablerinin tevfikiyle gayret göstererek yüce ve büyük amellere nail oldular; dünyadan emellerini kesip en açık amellerle ahiretlerine hazırlandılar: {تتجافى جنوبهم عن المضاجع} “Yanları yataklardan uzaklaşır.” {فلا تعلم نفس ما أخفي لهم من قرة أعين} “Hiç kimse onlar için göz aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilemez.” İşte işin başlangıcına, kapalılığın ve karanlığın şiddetine Allah Teâlâ'nın: {والليل إذا يغشى} “Örttüğü zaman geceye andolsun,” buyruğu işaret etmiştir. Kalbine imanı yazdığı ve katından bir ruh ile desteklediği kimsenin halinin varacağı neticeye ise Allah Teâlâ'nın: {والنهار إذا تجلى} “Açıldığı zaman gündüze andolsun,” buyruğu işaret etmiştir. Yollar her ne kadar dallanıp budaklansa da {فمنكم كافر ومنكم مؤمن} “Kiminiz kafirdir, kiminiz de mümindir.” {فريق في الجنة وفريق في السعير} “Bir kısmı cennette, bir kısmı da çılgın alevli cehennemdedir.” iki yolda toplanmış olmasına Allah Teâlâ'nın: {وما خلق الذكر والأنثى} “Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun,” [ve] {ومن كل شيء خلقنا زوجين} “Biz her şeyden çift çift yarattık.” buyrukları işaret etmiştir. {ففروا إلى الله} “O halde mutlak bir olan Allah'a kaçın!” İnşallah bu yeminin tahsis edilmesindeki kolaylaştırılan hikmetlerin bir kısmı sana açıklığa kavuşmuştur; en doğrusunu Allah bilir. Duhâ Suresi'ne gelince; Allah Teâlâ'nın Peygamberini kendisiyle ferahlattığı hususlar sebebiyle yemine Duhâ (kuşluk vakti) ile başlanmasının münasebetinde hiçbir müşkillik yoktur. Özellikle surenin nüzul sebebi olarak zikredilen husus göz önüne alındığında; zira vahiy bir süre kesilmiş, hatta kafirlerden bazıları: 'Muhammed'in Rabbi ona darıldı' demişti; bunun üzerine sure bu nimeti ve müjdeyi bildirmek üzere indi - [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
22347. Metin
ولما ذكر حاله في الدنيا بأنه لا يزال يواصله بالوحي والكرامة، ومنه ما هو مفتوح على أمته من بعده روي عن أنس ﵁ أنه قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: «أريت ما هو مفتوح على أمتي من بعدي كَفراً كَفراً فسرني ذلك» فلما كان ذلك وكان ذكره على وجه شمل الدارين صرح بالآخرة التي هي أعلى وأجل،
Onun dünyadaki halini, vahiy ve ikram ile sürekli ona ulaştığını ve bundan bir kısmının da kendisinden sonra ümmetine açılacağını zikredince -Enes'ten radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: «Benden sonra ümmetime belde belde fetholunacak yerler bana gösterildi de bu beni sevindirdi»- durum böyle olunca ve bunu her iki yurdu kapsayacak şekilde zikredince, daha yüce ve daha ulu olan ahireti açıkça ifade etti.
22348. Metin
ولأدنى من يدخلها فيها ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر، فكيف بما له صلىلله عليه وسلم، فقال مؤكداً لذلك كما أكد الأول بالقسم بما لهم فيه من الإنكار: {وللآخرة} أي التي هي المقصود من الوجود بالذات لأنها باقية خالصة عن شوائب الكدر أو الحالة المتأخرة لك ليفهم منه أنه لا يزال في ترق من عليّ إلى أعلى منه وكامل إلى أكمل منه دائماً أبداً لا إلى نهاية {خير} وقيد بقوله: {لك} لأنه ليس كل أحد كذلك {من الأولى *} أي الدنيا الفانية التي لا سرور فيها خالص كما أن النهار الذي هو بعد الليل خير منه وأشرف ولا سيما الضحى منه، وقد أفهم ذلك أن الناس على أربعة أقسام: منهم من له الخير في الدارين وهم أهل الطاعة الأغنياء، ومنهم من له الشر فيهما وهم الكفرة الفقراء، ومنهم من له صورة خير في الدنيا وشر الآخرة وهم الكفرة الأغنياء، ومنهم من له صورة شر في الدنيا وخير في الآخرة وهم المؤمنون الفقراء، قد قال:
Oraya girenlerin en aşağı derecede olanı için bile ne bir gözün gördüğü, ne bir kulağın işittiği ne de bir beşerin kalbinden geçtiği nimetler varken, ya onun sallallâhu aleyhi ve sellem sahip olacağı şeyler nasıldır! Müşriklerin bu husustaki inkarları sebebiyle, birincisini yeminle pekiştirdiği gibi bunu da tekit ederek şöyle buyurdu: {وللآخرة} “Ve elbette ahiret,” yani varlıktan bizzat maksat olan [yurt], çünkü o bakidir, keder şaibelerinden arınmıştır; yahut senin için sonradan gelecek hal [daha hayırlıdır] ki bundan onun daima ve ebediyen nihayetsiz bir şekilde yüceden daha yüceye, kamil olandan daha kamile doğru sürekli bir terakki içinde olduğu anlaşılsın; {خير} “daha hayırlıdır,” ve herkes bu şekilde olmadığından {لك} “senin için” buyruğu ile kayıtlandı; {من الأولى *} “öncekinden (dünyadan).” Yani içinde katıksız hiçbir neşe bulunmayan fani dünyadan; tıpkı geceden sonra gelen gündüzün -özellikle de onun kuşluk vaktinin- geceden daha hayırlı ve daha şerefli olduğu gibi. Bu da göstermiştir ki insanlar dört kısımdır: Her iki yurtta da kendisi için hayır olanlar; bunlar zengin taat ehlidir. Her iki yurtta da kendisi için şer olanlar; bunlar fakir kafirlerdir. Dünyada hayır sureti, ahirette ise şer olanlar; bunlar zengin kafirlerdir. Dünyada şer sureti, ahirette ise hayır olanlar; bunlar fakir müminlerdir. Şair şöyle demiştir:
22349. Metin
الناس في الدنيا على أربع ... والنفس في فكرتهم حائره
İnsanlar dünyada dört kısımdır ... Nefis onların düşüncesinde hayrettedir.
22350. Metin
فواحد دنياه مقبوضة ... إن له من بعدها آخره
Bir kimsenin dünyası dardır ... Ama onun ardından bir ahireti vardır.
22351. Metin
وواحد دنياه مبسوطة ... ليس له من بعدها آخره
Bir kimsenin dünyası geniştir ... Ama onun ardından bir ahireti yoktur.
22352. Metin
وواحد قد حاز حظيهما ... سعيد في الدنيا وفي الآخره
Bir kimse her iki nasibi de elde etmiştir ... Dünyada da ahirette de mutludur.
22353. Metin
وواحد يسقط من بينهم ... فذلك لا دنيا ولا آخره
Bir kimse de aralarından düşüp gitmiştir ... Onun ne dünyası vardır ne de ahireti.
22354. Metin
ولما ذكر سبحانه الدنيا والآخرة، ذكر ما يشملهما مما زاده من فضله، فقال مصدراً بحرف الابتداء تأكيداً للكلام لأنهم ينكرونه وليست للقسم لأنها إذا دخلت على المضارع لزمته النون المؤكدة، وضم هذه اللام إلى كلمة التنفيس للدلالة على أن العطاء وإن تأخر وقته لحكمة كائن لا محالة: {ولسوف يعطيك} أي بوعد لا خلف فيه وإن تأخر وقته بما أفهمته الأداة {ربك} أي الذي لم يزل يحسن إليك بوعد الدنيا ووعد الآخرة {فترضى *} أي فيتعقب على ذلك ويتسبب عنه رضاك. وهذا شامل لما منحه بعد كمال النفس من كمال العلم وظهور الأمر وإعلاء الدين وفتح البلاد ودينونة العباد ونقص ممالك الجبابرة، وإنهاب كنوز الأكاسرة والقياصرة، وإحلال الغنائم حتى كان يعطي عطاء من لا يخاف الفقر، وشامل لما ادخره له ﷾ في الآخرة من المقام المحمود والحوض المورود، والشفاعة العظمى إلى غير ذلك مما لا يدخل تحت الحدود، وقد أفهمت العبارة أن الناس أربعة أقسام: معطى راض، وممنوع غير راض، ومعطى
Allah Teâlâ dünyayı ve ahireti zikredince, lütfundan ona fazlasıyla verdiği her iki yurdu da kapsayan şeyleri zikretti; müşriklerin inkar etmesi sebebiyle kelamı pekiştirmek için ibtida harfi ile başlayarak buyurdu -bu harf yemin için değildir; zira muzari fiilin başına geldiğinde tekit nunu alması gerekirdi- ve bir hikmetten ötürü vakti gecikse bile bu bağışın muhakkak gerçekleşeceğini göstermek için bu lâm harfini tenfîs edatına (sewfe) bağladı: {ولسوف يعطيك} “Ve elbette [Rabbin] sana verecektir,” yani edatın ifade ettiği üzere vakti gecikse de asla hilafı olmayan bir vaatle; {ربك} “Rabbin,” yani dünya ve ahiret vaadiyle sana daima ihsanda bulunmuş olan Rabbin; {فترضى *} “sen de razı olacaksın.” Yani bunun peşinden gelecek ve buna bağlı olarak senin rızan hasıl olacaktır. Bu, nefsin kemalinden sonra ona bahşettiği ilmin kemalini, davasının üstün gelmesini, dinin yücelmesini, beldelerin fethini, kulların itaate girmesini, zorbaların mülkünün eksilmesini, Kisrâ ve Kayserlerin hazinelerinin ganimet kılınmasını ve fakirlikten korkmayan birinin verişi gibi ihsanda bulunacak kadar ganimetlerin helal kılınmasını kapsadığı gibi; Allah Teâlâ'nın ahirette onun için sakladığı Makâm-ı Mahmûd'u, Havz-ı Mevrûd'u, Şefâat-i Uzmâ'yı ve sınırlandırılamayacak daha nice şeyleri de kapsamaktadır. Bu ifade insanların dört kısım olduğunu göstermiştir: Kendisine verilen ve razı olan; mahrum bırakılan ve razı olmayan; kendisine verilen
22355. Metin
غير راض، وممنوع راض، وعن علي ﵁ أنها أرجى آية في القرآن لأنه ﷺ لا يرضى واحداً من أمته في النار.
ve razı olmayan; mahrum bırakılan ve razı olan. Ali'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre bu ayet, Kur'an'daki en ümit verici ayettir; çünkü o sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetinden tek bir kişinin bile ateşte kalmasına razı olmaz.
22356. Metin
ولما وعده بأنه لا يزال في كل لحظة يرقيه في مراقي العلا والشرف، ذكره بما رقاه به قبل ذلك من حين توفي أبوه وهو حمل وماتت أمه وهو ابن ثمان سنين، فتم يتمه من الأبوين قبل بلوغه لئلا يكون عليه - كما قال جعفر الصادق - حق لمخلوق، فقال مقرراً له: {ألم يجدك} أي يصادفك أي يفعل بك فعل من صادف آخر حال كونه {يتيماً فآوى *} ولما كان يلزم من اليتم في الغالب عدم العلم لليتيم لتهاون الكافل، ومن عدم العلم الضلال، قال مبيناً أن يتمه وإهماله من الحمل على دينهم كان نعمة عظيمة عليه لأنه لم يكن على دين قومه في حين من الأحيان أصلاً: {ووجدك} أي صادفك {ضالاً} أي لا تعلم الشرائع {ما كنت تدري ما الكتاب ولا الإيمان} [الشورى: ٥٢] فأطلق اللازم وهو الضلال على الملزوم، والمسبب على السبب، وهو عدم العلم، فكنت لأجل ذلك لا تقدم على فعل من الأفعال لأنك لا تعلم الحكم فيه إلا ما علمت بالعقل الصحيح والفطرة السليمة المستقيمة من التوحيد وبعض توابعه، وهذا هو التقوى كما تقدم في الفاتحة، ولم يرد به حقيقته وإنما أعراه من التعلق بشيء من الشرائع ونحوها بإعدام من يحمله على ذلك ليفرغه
Her an onu yücelik ve şeref basamaklarında yükselteceğini vaat edince, daha önce henüz ana rahmindeyken babasının ve sekiz yaşındayken annesinin vefat ettiği andan itibaren onu nasıl yükselttiğini hatırlattı; böylece -Ca'fer es-Sâdık'ın dediği gibi- üzerinde hiçbir yaratılmışın hakkı olmasın diye bülûğa ermeden önce hem anneden hem babadan yetimliği tamamlanmıştı. Bunu ikrar ettirmek üzere şöyle buyurdu: {ألم يجدك} “Seni bulmadı mı?” Yani bir kimseye rastlayan birinin yaptığı gibi sana muamele ederek bulmadı mı; şu halde iken: {يتيماً فآوى *} “Bir yetim [olarak] ve [seni] barındırmadı mı?” Yetimlikte, bakan kişinin gevşekliği sebebiyle çoğunlukla yetimin ilimsiz kalması ve ilimsizlikten de dalalet doğması kaçınılmaz olduğundan; onun yetimliğinin ve kavminin dinine sevk edilmeyip serbest bırakılmasının kendisi için büyük bir nimet olduğunu beyan ederek -zira o hiçbir vakit kavminin dini üzere asla bulunmamıştı- şöyle buyurdu: {ووجدك} “Ve seni buldu,” {ضالاً} “yol bilmez halde,” yani şeriatleri bilmezken; {ما كنت تدري ما الكتاب ولا الإيمان} “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” Böylece lazım olan 'dalalet' lafzını melzûm olan 'ilimsizlik' yerine; müsebbibi de sebep yerine kullandı. İşte bu sebeple sen hiçbir fiile kalkışmazdın; çünkü sahih akılla ve dosdoğru selim fıtratla tevhidden ve onun bazı gereklerinden bildiklerin müstesna, o fiildeki hükmü bilmezdin; bu da Fâtiha'da geçtiği üzere takvadır. Bununla dalaletin hakikatini kastetmemiştir; bilakis kendisini buna sevk edecek kimseyi ortadan kaldırarak onu şeriatlerden ve benzerlerinden bir şeye bağlanmaktan arındırmıştır ki bu sayede
22357. Metin
ذلك التأمل بنفسه فيوصله بعقله السديد إلى الاعتقاد الحق في الأصول والوقوف في الفروع {فهدى *} أي فهداك هدى محيطاً بكل علم، فعلمك بالوحي والإلهام والتوفيق للنظر ما لم تكن تعلم.
bizzat kendi tefekkürüne vakit ayırsın, böylece sağlam aklıyla usulde doğru inanca ve füruatta durmaya ulaşsın; {فهدى *} “Ve doğru yola eriştirdi.” Yani seni her ilmi kuşatan bir hidayetle hidayete erdirdi; vahiy, ilham ve tefekküre muvaffak kılmak suretiyle sana bilmediklerini öğretti.
22358. Metin
ولما كان العيال يمنعون من التفرغ لعلم أو غيره قال: {ووجدك} أي حال كونك {عائلاً} أي ذا عيال لا تقدر على التوسعة عليهم أو فقيراً، قال ابن القطاع: عال الرجل: افتقر، وأعال: كثر عياله. {فأغنى *} بما جعل لك من ربح التجارة ثم من كسب الغنائم وقد أفهم ذلك أن الناس أربعة أقسام: منهم من وجد الدين والدنيا، ومنهم من عدمهما، ومنهم من وجد الدين لا وجد الدنيا، ومنهم من وجد الدنيا لا الدين. ولما ذكره بما أنعم عليه به من هذه النعم الثلاث أوصاه بما يفعل في ثلاث مقابلة لها، فقال مسبباً عنه مقدماً معمول ما بعد الفاء عليها اهتماماً: {فأما اليتيم} أي هذا النوع {فلا تقهر *} أي تغلبه على شيء فإنما أذقتك اليتم تأديباً بأحسن الآداب لتعرف ضعف اليتيم وذله، وفوق ذلك كفالته وهي خلافة عن الله لأن اليتيم لا كافل له إلا الله، ولهذا قال النبي ﷺ: «أنا وكافل اليتيم كهاتين» - وأشار بالسبابة والوسطى.
Çoluk çocuk ilme veya başka bir şeye vakit ayırmaya engel teşkil ettiğinden şöyle buyurdu: {ووجدك} “Ve seni buldu,” şu halde iken: {عائلاً} “ihtiyaç içinde (fakir),” yani geçimlerini genişletmeye güç yetiremediğin bir aile sahibi yahut fakir iken. İbnü'l-Kattâ' şöyle demiştir: 'Âle'r-raculü' fakirleşti; 'e'âle' ise çoluk çocuğu çoğaldı demektir. {فأغنى *} “Ve zengin etti.” Ticaret kazancından, sonra da elde edilen ganimetlerden sana nasip kıldığı şeylerle. Bu da insanların dört kısım olduğunu göstermiştir: Hem dini hem dünyayı bulanlar; her ikisinden de mahrum olanlar; dini bulup dünyayı bulamayanlar; dünyayı bulup dini bulamayanlar. Kendisine bahşettiği bu üç nimeti hatırlatınca, bunların karşılığı olarak yapması gereken üç şeyi ona tavsiye ederek, fâ harfinden sonraki ögeyi ehemmiyetine binaen öne alarak şöyle buyurdu: {فأما اليتيم} “Öyleyse yetime gelince,” yani bu sınıfa; {فلا تقهر *} “sakın ezme!” Yani hiçbir hususta ona üstünlük taslama; zira yetimin zayıflığını ve zilletini bilesin diye sana yetimliği en güzel edeplerle terbiye etmek üzere tattırdım. Bundan da öte onun bakımını üstlenmek Allah'ın halifeliğidir; çünkü yetimin Allah'tan başka velisi yoktur. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ben ve yetimi gözeten kimse şu ikisi gibiyiz» buyurmuş ve şehadet parmağı ile orta parmağına işaret etmiştir.
22359. Metin
ولما بدأ بما كان بداية له، ثنى بما هو نهاية له من حيث كونه يصير رأس الخلق فيصير محط الرجال في كل سؤال من علم ومال، فقال مقدماً له اهتماماً به إشارة إلى أنه جبر الخواطر واستئلاف الخلق من أعظم المقاصد في تمام الدين: {وأما السائل} أي الذي أحوجته العيلة أو غيرها إلى السؤال {فلا تنهر *} أي تزجر زجراً مهيناً، فقد علمت مضاضة العيلة، بل أعطه ولو قليلاً، أو رده رداً جميلاً، وكذا السائل في العلم.
Onun için bir başlangıç olan şeyle başlayınca, yaratılmışların başı olması hasebiyle onun için nihayet olan şeyle devam etti; zira o, ilimden ve maldan her türlü istekte insanların uğrak yeri olacaktı. Gönül almanın ve yaratılmışlarla kaynaşmanın dinin tamamlanmasındaki en büyük maksatlardan olduğuna işaret ederek, ehemmiyetine binaen onu öne alarak şöyle buyurdu: {وأما السائل} “İsteyene gelince,” yani yoksulluğun yahut başka bir sebebin istemeye muhtaç bıraktığı kimseye; {فلا تنهر *} “sakın azarlama!” Yani onu aşağılayıcı bir şekilde kovma; zira fakirliğin acısını bilmişsindir. Bilakis az da olsa ona ver veya onu güzelce savuştur. İlim isteyene karşı da durum böyledir.
22360. Metin
ولما ذكر له تفصيل ما يفعل في اليتيم والفقير والجاهل، أمره بما يفعل في العلم الذي آتاه إياه إعلاماً بأنه الآلة التي يستعملها في الأمرين الماضيين وغيرهما لأنها أشرف أحوال الإنسان وهي أوفق الأمور لأن يكون مقطع السورة لتوافق مطلعها فقال: {وأما بنعمة ربك} أي الذي أحسن إليك بإصلاح جميع ما يهمك من العلم وغيره وبالهجرة ومبادئها عند تمام عدد آيها من السين وهي إحدى عشرة {فحدث *} أي فاذكر النبوة وبلغ الرسالة فاذكر جميع نعمه عليك فإنها نعم على الخلق كافة، ومنها إنقاذك بالهجرة من أيدي الكفرة وإعزازك بالأنصار، وتحديثك بها شكرها، فإنك مرشد يحتاج الناس إلى الاقتداء بك، ويجب عليهم أن يعرفوا لك ذلك ويتعرفوا مقدارك ليؤدوا
Yetim, fakir ve cahil hakkında ne yapacağını ona tafsilatıyla bildirince, kendisine bahşettiği ilim konusunda ne yapacağını emretti; bunun geçen iki hususta ve diğerlerinde kullanacağı bir alet olduğunu bildirdi; çünkü ilim insanın hallerinin en şereflisidir ve surenin sonunun başına uygun olması için surenin hitamı olmaya en layık husustur; şöyle buyurdu: {وأما بنعمة ربك} “Rabbinin nimetine gelince,” yani ilimden ve diğer şeylerden sana mühim olan her şeyi ıslah ederek ve ayetlerinin sayısı on bir olup sîn harfinde tamamlandığı andaki hicret ve onun başlangıçlarıyla sana ihsanda bulunan Rabbinin [nimetine]; {فحدث *} “anlat!” Yani peygamberliği zikret, risaleti tebliğ et, O'nun senin üzerindeki bütün nimetlerini anlat; zira o nimetler bütün mahlukatadır. Kafirlerin elinden hicretle kurtarılman ve ensar ile aziz kılınman da bu nimetlerdendir. Onları anlatman bu nimetlerin şükrüdür; zira sen insanların kendisine uymaya muhtaç olduğu bir rehbersin. İnsanların senin hakkını eda edebilmeleri için
22361. Metin
حقك، فحدثهم أني ما ودعتك ولا قليتك، ومن قال ذلك فقد خاب وافترى، واشرح لهم تفاصيل ذلك بما وهبتك من العلم الذي هو أضوأ من ضياء الضحى وقد رجع آخرها على أولها بالتحديث بهذا القسم والمقسم لأجله، وما للملك الأعلى في ذلك من عميم فضله: ولقد امتثل ﷺ وابتدأ هذا التحديث الذي يشرح الصدور، ويملأ الأكوان من السرور، والنعمة والحبور، لأنه بأكبر النعم المزيلة لكل النقم بالتكبير كما ورد في قراءة ابن كثير وفي رواية السوسي عن أبي عمرو، واختلف القراء في ابتدائه وانتهائه ولفظه، فقال بعضهم: هو من أول الضحى، وقال آخرون: من آخرها، وقال غيرهم من أول الشرح، فمن قال للأول لم يكبر آخر الناس، ومن قال للآخر انتهى تكبيره بالتكبير في آخرها، وسببه أن جبريل ﵊ لما أتى النبي ﷺ بعد فترة الوحي، فتلا السورة عليه كبر مسروراً لما كان أحزنه من الفترة ومن قول المشركين: قلاه ربه، وتحديثاً بالنعم التي حباه الله بها في هذه السورة له ولأمته
bunu sana karşı bilmeleri ve kadrini tanımaları vaciptir. Onlara Benim seni terk etmediğimi ve sana darılmadığımı anlat; kim bunu söylemişse hüsrana uğramış ve iftira etmiştir. Kuşluk vaktinin aydınlığından daha parlak olan sana bahşettiğim ilim ile bunun ayrıntılarını onlara açıkla. Bu yemini, adına yemin edilen şeyi ve bu hususta Yüce Hükümran'ın umumi lütfunu anlatmak suretiyle surenin sonu başına rücu etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu emre uymuş; gönülleri ferahlatan, alemleri sevinç, nimet ve neşeyle dolduran bu anlatmaya, İbn Kesîr kıraatinde ve Ebû Amr'dan Sûsî rivayetinde geldiği üzere bütün musibetleri yok eden en büyük nimet olan tekbir ile başlamıştır. Kurrâ, tekbirin başlangıcı, bitişi ve lafzı konusunda ihtilaf etmişlerdir: Bazıları 'Duhâ'nın başındandır' demiş, diğerleri 'Sonundandır' demiş, başkaları da 'İnşirâh'ın başındandır' demiştir. İlk görüşü savunan kimse Nâs Suresi'nin sonunda tekbir getirmez; son görüşü savunanın tekbiri ise onun sonunda tekbir getirmekle biter. Bunun sebebi şudur: Cebrâil aleyhisselâm vahyin kesilmesinden sonra Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem gelip sureyi ona okuyunca, Peygamber; vahyin kesilmesinden ve müşriklerin 'Rabbi ona darıldı' sözünden dolayı kendisini üzen şeylerin gitmesiyle sevinerek ve Allah'ın bu surede kendisine ve ümmetine bahşettiği nimetleri anlatmak üzere
22362. Metin
امتثالاً لما أمر به واختلف عنهم في لفظه، فمنهم من اقتصر على «الله أكبر» ومنهم من زاد التهليل فقال: «لا إله إلا الله والله أكبر» وهذا هو المستعمل، ومنهم من زاد «ولله الحمد» والراجح قول من قال: إنه لآخر الضحى إسناداً ومعنى، لأنها وإن كانت هي السبب والعادة جارية بأن من دهمه أمر عظيم يكبر مع أوله، لكن شغله ﷺ بالإصغاء إلى ما يوحى إليه منعه من ذلك، فلما ختمت السورة تفرغ له، فكان ذلك الوقت كأنه ابتداء مفاجأة ذلك الأمر العظيم له، وزاد ما في السورة من جلائل النعم المقتضية للتحميد وما في ذلك من بدائع الصنع الموجب للتهليل، وقد علم بذلك سبب من ظنه في أولها، وأما من ظنه لأول الشرح فكونه كان في آخر الضحى، فإذا وصل بها «ألم نشرح» ألبس الحال، وتعليق الأشياء بالأوائل هو الأمر المعتاد، وحكمته مع ما مضى من سببه أن التهليل توحيده ﷾ بالأمر، وامتناع شريك يمنعه من شيء يريده من الوحي وغيره، والتكبير تفريده له بالكبرياء تنزيهاً له عن شوب نقص يلم به من أن يتجدد له علم ما لم يكن ليكون ذلك سبباً
emredildiği şeye uyarak tekbir getirdi. Onlardan tekbirin lafzı konusunda da farklı rivayetler nakledilmiştir: Kimisi sadece «Allâhu ekber» ile yetinmiş, kimisi tehlili de ekleyerek «Lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber» demiş ki yaygın olarak kullanılan da budur; kimisi de «Ve lillâhi'l-hamd» cümlesini eklemiştir. Tercih edilen görüş, isnad ve mana bakımından Duhâ Suresi'nin sonunda olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Zira sebep bu sure olsa ve adet gereği büyük bir işle aniden karşılaşan kimse onun başlangıcında tekbir getirse de, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine vahyolunan şeye kulak vermesi onu bundan alıkoymuştur. Sure tamamlanınca buna vakit bulabilmiş, böylece o an sanki o büyük işin kendisini aniden kaplamasının başlangıcı gibi olmuştur. Ayrıca suredeki hamdi gerektiren yüce nimetler ve tehlili icap ettiren eşsiz sanat eserleri buna eklenmiştir. Bununla, tekbirin surenin başında olduğunu zanneden kimsenin dayandığı sebep de anlaşılmış oldu. İnşirâh'ın başında olduğunu zanneden kimseye gelince, tekbir Duhâ'nın sonunda yer aldığından 'Elem Neşrah' suresine bitiştiğinde durum karışmıştır; nitekim şeyleri başlangıçlara bağlamak alışılagelen bir durumdur. Geçen sebebiyle birlikte bunun hikmeti şudur: Tehlil, Allah Teâlâ'yı emirde birlemek ve O'nun vahiyden veya başka bir şeyden dilediği bir şeye mani olacak bir ortağın bulunmasını nefyetmektir. Tekbir, O'nu kibriya ile birlemek olup, kendisine daha önce olmayan bir ilmin sonradan gelmesi gibi bir noksanlık şaibesinden O'nu tenzih etmektir ki bu da
22363. Metin
لقطع من وصله بوحي أو غيره، والتحميد إثبات التفرد بالكمال له على إسباغ نعمه، وفي ذلك أن هذه السورة آذنت بأن القرآن أشرف على الختام، لأن عادة الحكماء من المدبرين تخفيف المنازل في الأواخر على السائرين كتخفيف أول مرحلة رفقاً بالمقصرين، فناسب الذكر بهذا عند الآخر لأن تذكر الانقضاء يهيج مثل ذلك عند السالك، ولأن تقصير السور ربما أوهم شيئاً مما لا يليق، فسن التنزيه بتكبيره ﷾ عن كل ما يوهم نقصاً، وإثبات الكمال له بالتوحيد منبه على الحث على تدبر ما في هذه السورة من الجمع للمعاني على وجازتها وقصر آياتها وحلاوتها مع ما في ذلك من تخفيف التعليم، والتدريب على الحفظ في المبادىء والتحبيب فيه والتهييم، والتحميد على إتمام النعمة على غاية الإحكام من لدن حكيم عليم.
vahiy veya başka bir yolla ulaştırdığı kimseyle irtibatını kesmesine bir sebep olmasın. Tahmid ise nimetlerini bolca ihsan etmesinden ötürü kemalin O'na mahsus olduğunu ikrar etmektir. Bunda şu da vardır: Bu sure, Kur'an'ın nihayete yaklaşmakta olduğunu bildirmiştir. Zira hikmet sahibi yöneticilerin adeti, kusur edenlere şefkat göstererek ilk merhaleyi hafif tuttukları gibi, yolcular için son menzilleri de hafifletmektir. Dolayısıyla sona gelindiğinde bu şekilde zikretmek münasip düşmüştür; çünkü sonun hatırlanması yolcuda bu kabil halleri depreştirir. Ayrıca surelerin kısalığı layık olmayan bir vehme sebep olabileceğinden, noksanlık vehmettiren her şeyden Allah Teâlâ'yı tekbir ile tenzih etmek sünnet kılınmıştır. Tevhid ile O'nun kemalini ikrar etmek ise, bu suredeki vecizliğe, ayetlerinin kısalığına ve tatlılığına rağmen manaları toplamasındaki hususları tefekküre teşvik etmeye dikkat çeker; bununla birlikte başlangıçta öğretimi kolaylaştırma, ezberlemeye alıştırma, sevdarma ve iştiyak uyandırma; nihayetinde de Hakîm ve Alîm olan Allah katından son derece muhkem kılınarak nimetin tamamlanmasına hamdetme hikmeti bulunmaktadır.