22364. Metin
سورة الشرح
İnşirah Suresi
22365. Metin
مقصودها تفصيل ما في آخر الضحى من النعمة، وبيان ان المراد بالتحديث ببها هو شكرها بالنصب في عبادة الله والرغبة إليه بتذكر إحسانه وعظيم رحمته بوصف الربوبية وامتنانه، وعلى ذلك دل اسمها الشرح) بسم الله (الذي جل أمره وتعالى جده ولا إله غيره فعظم ما له من إنعام) الرحمن (الذي أفاض جوده على سائر خلقه لأنه ذو الجلال والإكرام) الرحيم (الذي إلى أهل حضرته بخاص رحمته في مقامات الاختصاص إلى أعلى مقام.
Sûrenin maksadı, Duhâ [sûresi]nin sonundaki nimeti detaylandırmak ve nimetten söz etmekten kastın, Allah'a ibadette yorulup gayret sarf ederek ve O'nun rubûbiyyet vasfı ile ihsanını, büyük rahmetini ve lütuflarını hatırlayıp O'na yönelerek şükretmek olduğunu açıklamaktır. Sûrenin eş-Şerh (İnşirah) adı da buna delalet eder. (Bismillâh) Emri yüce, şânı âlî olan ve O'ndan başka ilah bulunmayan [Allah'ın adıyla]; O'nun ihsanı ne büyüktür! (er-Rahmân) Cömertliğini bütün yaratılmışlarına bolca saçandır; çünkü O celâl ve ikram sahibidir. (er-Rahîm) Kendi huzur ehline, has makamlardan en yüce makama kadar özel rahmetiyle [yönelendir].
22366. Metin
ولما أمره ﷺ آخر الضحى بالتحديث بنعمته التي أنعمها عليه فصلها في هذه السورة فقال مثبتاً لها في استفهام إنكاري مبالغة في إثباتها عند من ينكرها والتقرير بها مقدماً المنة بالشرح في صورته قبل الإعلام بالمغفرة كما فعل ذلك في سورة الفتح الذي هو نتيجة الشرح، لتكون البشارة بالإكرام أولاً لافتاً القول إلى مظهر العظمة تعظيماً للشرح. {ألم نشرح} أي شرحاً يليق بعظمتنا
Duhâ [sûresi]nin sonunda sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimize, kendisine lütfettiği nimetini anlatmasını emredince, bu sûrede onu detaylandırdı. Bunu inkâr eden kimseye karşı ispatında mübalağa yapmak ve kabul ettirmek maksadıyla inkâri bir soru kipiyle teyit ederek, tıpkı inşirahın neticesi olan Fetih sûresinde yaptığı gibi, mağfireti bildirmeden önce sûretinde inşirah lütfunu öne alarak buyurdu ki; böylece inşirahı tazim etmek üzere sözü azamet makamına yönelterek müjde ilk önce ikram ile olsun: {ألم نشرح} { أَلَمْ نَشْرَحْ } “Biz açıp genişletmedik mi?” Yani azametimize yakışır bir genişletmeyle,
22367. Metin
{لك} أي خاصة.
{لك} { لَكَ } “Senin için” yani özellikle senin için.
22368. Metin
ولما عين المشروح له، فكان المشروح مبهماً، فزاد تشوف النفس إليه ليكون أضخم له، بينه ليكون بياناً بعد إبهام فيكون أعظم في التنويه به وأجل في التعريف بأمره فقال: {صدرك *} أي نسره ونفرحه بالهجرة، فإن هذه السورة مدنية عند ابن عباس ﵄، ونجله ونعظمه ونخرج منه قلبك ونشقه ونغسله ونملأه إيماناً وحكمة ورأفة وعلماً ورحمة، فانفسح جداً حتى وسع مناجاة الحق ودعوة الخلق، فكان مع الحق بعظمته وارتفاعه، ومع الخلق بفيض أنواره وشعاعه، وقد كان هذا الشرع حقيقة مراراً، وكان مجازاً أيضاً بإحلال جميع معانيه، وكل ذلك على ما لا يدخل تحت الوصف لا يعبر لكم عنه بأثر من أنه شق بعظمتنا، فالعلم الذي شق به معرفة الله والدار الآخرة والدين والدنيا، والحمة التي درّت فيه هي وضع الشيء في محله، وإعطاء كل ذي حق حقه، وقرأ أبو جعفر المنصور بفتح جاء «نشرح» وخرجها ابن عطية على التأكيد بالنون الخفيفة ثم أبدل ألف من النون، ثم حذف النون تخفيفاً، وقال أبو حيان بأن اللحياني حكى في نوادره عن بعض العرب النصب بلم والجزم بلن،
Kendisi için genişletilen zat belirlenip genişletilen şey müphem kalınca, onun kıymetini büyütmek üzere nefsin ona olan iştiyakı arttı. Müphemlikten sonra açıklama olsun, böylece şanını yüceltmede daha tesirli ve durumunu bildirmede daha azametli olsun diye onu açıklayarak buyurdu ki: {صدرك *} { صَدْرَكَ } “Göğsünü.” Yani hicret ile göğsünü sevindirir, ferahlatırız. Zira bu sûre İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'ya göre Medenîdir. Onu yüceltir, aziz kılarız; kalbini oradan çıkarır, yarar, yıkar, iman, hikmet, şefkat, ilim ve rahmetle doldururuz. Böylece o derece genişledi ki, Hakk'ın münacatını ve halkın davetini içine alacak genişliğe ulaştı. Azameti ve yüceliği ile Hakk ile beraber, nurlarının ve ışığının feyziyle de halk ile beraber oldu. Bu açıp genişletme (şerh), hakikat anlamıyla defalarca gerçekleştiği gibi, tüm manalarının yerleşmesiyle mecaz olarak da gerçekleşti. Bütün bunlar ise tavsif altına girmeyecek ölçüdedir; azametimizle yarıldığından başka bir eserle size ifade edilemez. Kendisiyle yarılan ilim; Allah'ı, ahiret yurdunu, dini ve dünyayı tanımaktır. İçinde kaynayıp coşan hikmet ise her şeyi yerli yerine koymak ve her hak sahibine hakkını vermektir. Ebû Ca'fer el-Mansûr «نشرح» kelimesinin sonunu üstün ile okumuştur. İbn Atiyye bunu hafif nun ile tekide bağlamış, sonra nundan elif tebdil edilmiş ve hafifletmek için nun hazfedilmiştir. Ebû Hayyân ise el-Lihyânî'nin Nevâdir'inde bazı Araplardan «لم» ile nasb, «لن» ile cezm yapıldığını naklettiğini söylemiştir.
22369. Metin
وسره هنا أن الفتح في اللفظ مناسب غاية المناسب للشرح، ووجه قراءة الجمهور أنه لما دل على الفتح بالشرح دل بالجزم على أنه مع ذلك رابط لما أودعه من الحكم ضابط له، هاد بما فيه من رزانة العلم، ووقار التقى والحلم، قال ابن برجان: ففرق ما بين النبي والولي في ذلك أن النبي شرح صدره ظاهراً فأعلى ظاهراً، والولي شرح ذلك منه باطناً فعلى به باطناً، والكافر ضيق ذلك منه وأبقى بظلمته وحظوظ الشيطان منه فهو لا يستطيع قبول الهداية ولا الصعود في معارج العبرة إلا على مقدار ما يستطيع الصعود في السماء {كذلك يجعل الله الرجس على الذين لا يؤمنون} [الأنعام: ١٢٥] .
Buradaki incelik şudur ki, lafızdaki fetha (üstün), şerh (açılma/genişleme) kavramına son derece uygundur. Cumhûrun [cezm] kıraatinin yönü ise; şerh ile fethaya (açılmaya) delalet edince, cezm ile de buna ilaveten içine yerleştirdiği hikmetleri zapt edip bağlayıcı olduğuna, ilmin vakar ve ağırlığı ile takva ve hilmin heybeti sayesinde hidayet üzere kılıcı olduğuna delalet etmesidir. İbn Berracân şöyle demiştir: Bu hususta peygamber ile velî arasındaki fark şudur: Peygamberin göğsü zahiren açılıp genişletilmiş ve böylece zahiren yüceltilmiştir; velînin ise bu durumu bâtınen açılmış ve bununla bâtınen yücelmiştir. Kâfirin ise orası daraltılmış, karanlığı ve şeytanın ondaki payları üzere bırakılmıştır; bu yüzden o, göğe yükselmeye ne kadar güç yetirebiliyorsa, hidayeti kabule ve ibret basamaklarına tırmanmaya da ancak o kadar güç yetirebilir: {كذلك يجعل الله الرجس على الذين لا يؤمنون} [الأنعام: ١٢٥] { كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللَّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ } [En'âm: 125] “Allah, inanmayanların üzerine işte böyle murdarlık [ve sıkıntı] verir.”
22370. Metin
ولما كانت سعة الصدر بالعلم والحكمة هي الجمال باجتماع المحاسن، وكان ذلك مع حمل ما يعني من أعظم النكد، وكان الجمال بجمع المحاسن لا يكمل إلا إذا جمع إلى الجمال الجلال بانتفاء الرذائل، وكان الاستفهام الإنكاري إذا اجتمع مع النفي صار إثباتاً، لأنه نفي للنفي، قال عاطفاً عليه ما لا يعطف إلا مع الإثبات {ووضعنا} أي حططنا وأسقطنا وأبطلنا حطاً لا رجعة له ولا فيه بوجه بما لنا من العظمة، مجاوزاً {عنك وزرك *} أي حملك الثقيل الذي لا يستطاع حمله، ولذلك
İlim ve hikmet ile göğsün genişliği, güzelliklerin toplanmasıyla hâsıl olan bir kemâl olduğu, bu durum ise sıkıntı veren şeyleri yüklenmekle beraber en büyük kederlerden sayıldığı ve güzellikleri toplamakla elde edilen kemâl, ancak kusurların giderilmesiyle celâle ulaştığında tamamlandığı; ayrıca inkâri soru olumsuzlukla birleştiğinde olumsuzluğu olumsuzlamak demek olduğundan ispata dönüştüğü için, ancak ispat ile atfedilebilecek olan şu ifadeyi ona atfederek buyurdu ki: {ووضعنا} { وَوَضَعْنَا } “Ve indirdik” yani azametimizle asla geri dönüşü ve telafisi olmayacak bir şekilde hafiflettik, düşürdük ve hükümsüz kıldık, {عنك وزرك *} { عَنْكَ وِزْرَكَ } “Senden yükünü.” Yani taşınması mümkün olmayan o ağır yükünü. Bundan dolayı,
22371. Metin
وصفه بقوله: {الذي أنقض ظهرك *} أي جعله وهو عماد بدنك تصوت مفاصله من الثقل كما يصوت الرحل الجديد إذا لز بالحمل الثقيل، وذلك هو ما دهمه عندما أمر بإنذار قومه ومفاجأتهم بما يكرهون عن عيب دينهم وتضليل آبائهم وتسفيه حلومهم في التدين بدين لا يرضاه أدنى العقلاء إذا تأمل شيئاً من تأمل مع التجرد من حظ النفس مع ما عندهم من الأنفة والحمية وإلقاء الأنفس في المهالك لأدنى غضب، فقال:
onu şu sözüyle niteledi: {الذي أنقض ظهرك *} { الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ } “Belini büken [yükünü].” Yani bedenin direği olduğu halde, ağır bir yükle yüklendiğinde yeni semerin ses çıkarması gibi ağırlıktan eklemlerini gıcırdatıp ses çıkartan [yükünü]. Bu da kavmini uyarmak, dinlerini ayıplamak, atalarının sapkınlığını ve nefsin arzusundan sıyrılarak birazcık düşünen en asgari akıl sahibinin bile razı olmayacağı bir dine inanmaktaki akılsızlıklarını ortaya koyarak hoşlanmadıkları şeyleri yüzlerine vurmakla emrolunduğunda kendisini saran durumdur. Üstelik onlarda gurur, taassup ve en ufak bir öfkede canlarını tehlikelere atma huyu vardı. Bunun üzerine dedi ki:
22372. Metin
«يا رب إذن يثلغوا رأسي فيدعوه خبزة» فخفف ﷾ عنه ذلك بما أظهر له من الكرامات وأيده به من المعجزات، وضمن له من الحماية إلى أمور لا يحيط بها علماً إلا الذي أيده بها {والله يعصمك من الناس} [المائدة: ٦٧] حتى خف ذلك عليه، فصار أشفق أهله عليه يمنعه من بعض الإبلاغ ويمسك بثوبه لئلا يخرج إلى النار فيقول لهم ذلك فيحصل له ما يكره فيجذب نفسه منه ويخرج إليهم فيخبرهم كما وقع في أمر الإسراء وغيره، وقال ابن عباس ﵄: هو أن جبريل ﵊ شق صدره فأخرج منه قلبه فشرحه وأخرج منه علقة سوداء فأنقاه وغسله ثم ملأه علماً وإيماناً وحكمة، يعني فصار يحتمل ما لا يحتمله غيره، وخف عليه ما يثقل على غيره،
«Ey Rabbim! O takdirde başımı yararlar ve onu ekmek gibi parçalarlar.» Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah, ona gösterdiği kerametler, kendisini desteklediği mucizeler ve vaat ettiği himaye ile ilmini ancak kendisini teyit edenin kuşatabileceği hususlarla bu yükü hafifletti: {والله يعصمك من الناس} [المائدة: ٦٧] { وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ } [Mâide: 67] “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” Nihayet bu durum ona hafif geldi. Öyle ki, kendisine en çok şefkat gösteren yakını tebliğden alıkoymaya çalışıyor, ateşe [kavminin içine] gitmesin diye elbisesinden tutuyor, o ise kavmine bunu söylüyor, hoşlanmadığı şeyler başına geliyor, sonra nefsini ondan çekip çıkarıyor, yine onların karşısına çıkıp İsra hadisesinde ve diğerlerinde olduğu gibi haber veriyordu. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Cebrail aleyhisselâm onun göğsünü yardı, kalbini çıkarıp genişletti, içinden siyah bir pıhtı çıkarıp arındırdı ve yıkadı; sonra onu ilim, iman ve hikmetle doldurdu. Yani başkalarının kaldıramayacağı şeyleri kaldırabilir hale geldi ve başkalarına ağır gelen şeyler ona hafifledi.
22373. Metin
ولا شك أن ذلك وزر لغوي، وهو واضح، وشرعي بالمال على تقدير ترك الامتثال اللازم للاستثقال، وقد أعاذه الله من ذلك.
Bunun lügat bakımından bir yük (vizr) olduğunda şüphe yoktur ve bu açıktır; şer'î bakımdan ise, ağır bulmanın gerektirdiği emre itaati terk etme varsayımına göre netice itibarıyla bir yüktür ki, Allah onu bundan korumuştur.
22374. Metin
وقال الأستاذ أبو جعفر بن الزبير: معنى هذه السورة من معنى السورة قبلها، وحاصل السورتين تعداد نعمه ﷾ عليه، فإن قلت: فلم فصلت سورة ألم نشرح ولم ينسق ذكر هذه النعم في سورة واحدة، قلت: من المعهود في البشر فيمن عدد على ولده أو عبده نعماً أن يذكر له أولاً ما شاهد الحصور عليه منها بسببه مما يمكن أن يتعلق في بعضها بأن ذلك وقع جزاء لا ابتداء، فإذا استوفى له ما قصده من هذا، أتبعه بذكر نعم ابتدائية قد كان ابتداؤه بها قبل وجوده كقول الأب مثلاً لابنه: ألم أختر لأجلك الأم والنفقة حيث استولدتك وأعددت من مصالحك كذا وكذا، ونظير ما أشرنا إليه بقوله سبحانه لزكريا ﵊ {ولم تك شيئاً} [مريم: ٩] وقد قدم له {إنا نبشرك بيحيى} [مريم: ٧] والية {إنا نبشرك بغلام اسمه يحيى} وتوهم استبداد الكسبية في وجود الولد غير خافية في حق من قصر نظره ولم يوفق فابتدىء بذكرها ثم أعقب بما لا يمكن أن يتوهم فيه ذلك، وهو قوله:
Üstat Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Bu sûrenin manası, kendisinden önceki sûrenin manasındandır. İki sûrenin hâsılı, Azîz ve Celîl olan Allah'ın onun üzerindeki nimetlerini saymaktır. Eğer: 'Elem Neşrah sûresi neden ayrı bir sûre yapıldı da bu nimetlerin zikri tek bir sûrede peş peşe sıralanmadı?' dersen, derim ki: İnsanlar arasında evladına veya kölesine nimetleri sayan bir kimsenin, öncelikle onun bir kısmı karşılık olarak gerçekleşmiş sayılabilecek ve başlangıçta lütuf değilmiş gibi görülebilecek kendi sebebiyle elde ettiği nimetleri sayması adettendir. Bu kabil nimetleri eksiksiz sayınca, ardından varlığından önce kendisine bahşedilen başlangıç kabilinden nimetleri zikreder; tıpkı bir babanın oğluna: 'Ben seni dünyaya getirdiğimde senin için anneyi ve nafakayı seçmedim mi, senin maslahatına şunları şunları hazırlamadım mı?' demesi gibi. İşaret ettiğimiz hususun bir benzeri, Yüce Allah'ın Zekeriyyâ aleyhisselâm'a, öncesinde {إنا نبشرك بيحيى} [مريم: ٧] { إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى } [Meryem: 7] “Biz sana Yahyâ'yı müjdeliyoruz” ve {إنا نبشرك بغلام اسمه يحيى} { إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى } “Şüphesiz biz sana adı Yahyâ olan bir oğul müjdeliyoruz” ayetini takdim ettikten sonra {ولم تك شيئاً} [مريم: ٩] { وَلَمْ تَكُ شَيْئًا } [Meryem: 9] “Ve sen hiçbir şey değilken” buyurmasıdır. Çocuğun varlığında kesbî sebeplerin müstakil bir tesire sahip olduğu vehmi, basireti kıt ve muvaffak kılınmamış kimseler için gizli değildir. Bu sebeple önce bu zikredilmiş, ardından bu vehmin asla mümkün olamayacağı şu söz getirilmiştir:
22375. Metin
{وقد خلقتك من قبل ولم تك شيئاً} [مريم: ٩] وله نظائر من الكتب وعليه جاء ما ورد في هاتين السورتين -
{وقد خلقتك من قبل ولم تك شيئاً} [مريم: ٩] { وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا } [Meryem: 9] “Daha önce sen hiçbir şey değilken seni yaratmıştım.” Bunun kitaplarda benzerleri vardır ve bu iki sûrede gelen hususlar da buna binaen gelmiştir -
22376. Metin
والله أعلم - انتهى.
en doğrusunu Allah bilir - alıntı bitti.
22377. Metin
ولما شرفه في نفسه بالكمال الجامع للجلال إلى الجلال، وكان ذلك لا يصفو إلا مع الشرف عند الناس قال: {ورفعنا} أي بما لنا من العظمة والقدرة الباهرة {لك} أي خاصة رفعة تتلاشى عندها رفعة غيرك من الخلق كلهم {ذكرك *} عند جميع العالمين العقلاء وغيرهم بالصدق والأمانة والحلم والرزانة ومكارم الأخلاق وطهارة الشيم وانتفاء شوائب النقص حتى ما كانت شهرتك عند قومك قبل النبوة إلا الأمين، وكانوا يضربون المثل بشمائلك الطاهرة، وأوصافك الزاهرة الباهرة، ثم بالنبوة ثم بالرسالة ثم بالهجرة، وبأن جعلنا اسمك مقروناً باسمنا في كلمة التوحيد والإيمان والأذان والإقامة والتشهد والخطبة، فلا أذكر إلا وذكرت معي، ومن الكرامة الظفر على أعدائك والكرامة لأوليائك، وجعل رضاك رضاي وطاعتك طاعتي، وأمر ملائكتي بالصلاة عليك، ومخاطبتي لك بالألقاب العلية والسمات المعزة المعلية من الرسول والنبي، ونحو ذلك على حسب الأساليب ومناسبات التراكيب إلى غير ذلك من فضائل ومناقب وشمائل لا تضبط بالوصف، قال الرازي: ثم جعل لأمته من ذلك أوفر الحظ، قيل: يا رسول الله،
Celâle celâl katan kemâl ile onu bizzat şereflendirdiğinde ve bu durum insanlar nezdindeki şerefle taçlanmadıkça safi hale gelmeyeceği için buyurdu ki: {ورفعنا} { وَرَفَعْنَا } “Ve yükselttik” yani azametimiz ve ezici kudretimizle, {لك} { لَكَ } “Senin için” yani özellikle senin için, bütün yaratılmışların şerefinin yanında silinip gittiği bir yüceltmeyle, {ذكرك *} { ذِكْرَكَ } “Şânını.” Akıl sahipleri ve diğerleri olmak üzere bütün âlemler nezdinde doğruluk, emanet, hilm, vakar, ahlâkın güzellikleri, seciyelerin temizliği ve noksanlık şaibelerinin yokluğu ile [yükselttik]; öyle ki peygamberlikten önce kavmin nezdindeki şöhretin 'el-Emîn'den başkası değildi. Senin tertemiz ahlakın ve parlak, göz kamaştırıcı vasıflarınla darbımesel getirirlerdi. Sonra peygamberlikle, sonra risaletle, sonra hicretle ve adını tevhid kelimesinde, imanda, ezanda, kamette, teşehhütte ve hutbede adımızla yan yana getirmemizle [şânını yükselttik]. Artık Ben anılmam ki sen de Benimle beraber anılmayasın. Düşmanlarına karşı zafer kazanman, dostlarının aziz olması, senin rızanın Benim rızam, sana itaatin Bana itaat kılınması, meleklerime sana salat etmelerini emretmem, Resûl ve Nebî gibi yüce lakaplar ve aziz kılıp yükselten sıfatlarla üsluplara ve terkiplerin münasebetine göre sana hitap etmem ve tavsifle zapt edilemeyecek daha nice faziletler, menkıbeler ve güzel vasıflar da bu ikramdandır. Râzî dedi ki: Sonra ümmetine bundan en bol payı verdi. Denildi ki: 'Ey Allah'ın Resûlü,
22378. Metin
من أولياء الله؟ قال: «الذين إذا ذُكروا ذُكر الله» وفي حديث: «الذين إذا رُؤُوا ذُكر الله» وقال: «خياركم من تذكر الله رؤيته، ويزيد في علمكم منطقه، ويزهدكم في الدنيا عمله» فمنتهى قسمة الثناء أن خلط ذكره بذكره.
Allah'ın velî kulları kimlerdir?' Şöyle buyurdu: «Görüldüklerinde Allah hatırlanan kimselerdir.» Bir hadiste: «Görüldüklerinde Allah zikredilen kimselerdir» buyrulmuştur. Yine şöyle buyurmuştur: «Hayırlılarınız; görülmesi size Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran ve ameli sizi dünyaya karşı zâhid kılan kimsedir.» Övgü taksiminin nihayeti, O'nun anılmasının kendi anılmasıyla bitiştirilmesidir.
22379. Metin
ولما ذكر هذه المآثر الشريفة التي هي الكمال، وكان الكمال لا يصفو إلا مع مساعدة الأقدار، فإن الهمم إذا عظمت اتسعت مجالاتها، فإذا حصل فيها تعطيل حصل فيها نكد حسبه، بين أنه أزال عنه العوائق في عبارة دالة على أن سبب المنحة بهذه الكمالات هو ما كان ﷺ فيه من الصبر على الأكدار، وتجرع مرارات الأقدار، فقال مؤكداً ترغيباً في حمل مثل ذلك رجاء في الإثابة بما يليق من هذه المعالي مبالغاً في الحث على تحمله بذكر المعية إشارة إلى تقارب الزمنين بحيث إنهما كانا كالمتلازمين مسبباً عما مضى ذكره من حاله من الضحى: {فإن} أي فعل بك سبحانه هذه الكمالات الكبار بسبب أنه قضى في الأزل قضاء لا مرد له ولا معقب لشيء منه أن {مع العسر} أي هذا النوع خاصة {يسراً *} أي عظيماً جداً يجلب به المصالح ويشرح به ما كان قيده من القرائح، فإن أهل البلاء ما زالوا ينتظرون الرخاء علماً منهم بالفطرة الأولى
Kemâlin ta kendisi olan bu şerefli meziyetleri zikredince ve kemâl de ancak kaderin yardımıyla duru bir hal alabileceği için -zira himmetler büyüdükçe sahaları genişler, orada bir aksama meydana geldiğinde ise onun miktarınca keder hâsıl olur- bu kemâlâtın bahşedilme sebebinin, sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin kederlere sabretmesi ve kaderin acılarını yudumlaması olduğuna delalet eden bir ifadeyle engelleri ondan kaldırdığını beyan etti. Bu yüceliklere yakışır mükâfata kavuşma ümidiyle benzeri şeyleri taşımaya teşvik etmek üzere tekitle ve sanki birbirinin ayrılmaz parçasıymış gibi iki vaktin yakınlığına işaret etmek için beraberlik zikriyle bunu yüklenmeye son derece teşvik ederek, Duhâ sûresinden geçen hallerini sebep kılarak buyurdu ki: {فإن} { فَإِنَّ } “Şüphesiz” yani Yüce Allah ezelde geri çevrilmesi ve bozulması mümkün olmayan bir hükümle hükmettiği için sana bu büyük kemâlâtı lütfetti ki; {مع العسر} { مَعَ الْعُسْرِ } “Zorlukla beraber” yani özellikle bu tür [zorlukla beraber], {يسراً *} { يُسْرًا } “Bir kolaylık vardır.” Yani kendisiyle maslahatların celbedildiği, kilitlenmiş zihinlerin açıldığı pek büyük bir kolaylık vardır. Çünkü bela ehli, fıtrat-ı ûlâdan bildikleri üzere her zaman ferahlığı bekler dururlar.
22380. Metin
التي فطر الناس عليها أنه المتفرد بالكمال، وأنه الفاعل بالاختيار لنسمه الكوائن بأضدادها، وقد أجرى سنته القديمة ﷾ بأن الفرج مع الكرب، فلما قاسى ﷺ مما ذكر في الضحى من اليتم الشديد وضلال قومه العرب خاصة كلهم الذين ألهمه الله تعالى مخالفتهم في أصل الدين بتجنب الأوثان، وفي فرعه بالوقوف مع الناس في الحج في عرفة موقف إبراهيم ﵊، ومن العيلة ما لم يحمله أحد حتى كان بحيث يمتن ﷾ عليه بإنقاذه منه في كتابه القديم وذكره الحكيم، وكان مع تحمل ذلك قائماً بما يحق له من الصبر ويعلو إلى معالي الشكر «فيحمل» - كما قالت الصديقة الكبرى خديجة رضي الله تعالى عنها - «الكَلَّ، ويقري الضيف، ويصل الرحم، ويعين على نوائب الحق» .
İnsanların yaratıldığı fıtrat bilmektedir ki O, kemâlde tektir ve varlıkları zıtlarıyla var etmek için kendi iradesiyle dilediğini yapandır. Azîz ve Celîl olan Allah, ferahlığın sıkıntıyla beraber gelmesi şeklindeki ezelî sünnetini yürütmüştür. sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Duhâ sûresinde zikredilen şiddetli yetimliği ve Allah Teâlâ'nın dinin aslında putlardan kaçınarak, füruunda ise hacda İbrâhim aleyhisselâm'ın vakfe yeri olan Arafat'ta insanlarla birlikte vakfe yaparak kendilerine muhalefet etmeyi ilham ettiği kavmi olan Arapların sapkınlığını ve hiç kimsenin taşımadığı fakirliği göğüsleyip öyle bir hale geldi ki, Azîz ve Celîl olan Allah kadîm kitabında ve hikmet dolu zikrinde onu bundan kurtardığını lütuf olarak bildirdi. Bütün bunlara katlanmakla birlikte, kendisine yaraşan sabrı gösteriyor ve şükrün en yüce mertebelerine yükseliyordu; -büyük Sıddîka Hatice radıyallâhu teâlâ anhâ'nın dediği gibi- «Âcizlerin yükünü taşır, misafiri ağırlar, sıla-i rahim yapar ve hak yolunda başa gelen musibetlerde yardım ederdi.»
22381. Metin
ثم حمل أعباء النبوة فكان يلقى من قومه من الأذى والكرب والبلاء ما لم يحمله غيره، بشره الله تعالى بأنه ييسر له جميع ذلك ويلين قلوبهم فيظهر دينه على الدين كله، ويغني أصحابه ﵃ بعد عيلتهم، ويكثرهم بعد قلتهم، ويعزهم بعد ذلتهم، ويصير هؤلاء المخالفون له أعظم الأعضاد، وينقاد له المخالف أتم انقياد، ويفتح له أكثر البلاد، ليكون هذا العطاء في اليسر بحسب ما كان وقع
Sonra peygamberlik yüklerini yüklendi; kavminden başkasının kaldıramayacağı eza, sıkıntı ve belalarla karşılaştı. Allah Teâlâ ona bütün bunları kolaylaştıracağını, kalplerini yumuşatıp dinini bütün dinlere üstün kılacağını, ashâbını radıyallâhu anhüm fakirliklerinden sonra zenginleştireceğini, azlıklarından sonra çoğaltacağını, zilletlerinden sonra aziz kılacağını, kendisine muhalif olan bu kimselerin en büyük yardımcılar haline geleceğini, muhaliflerin ona tam bir teslimiyetle boyun eğeceğini ve beldelerin çoğunu fethettireceğini müjdeledi; ta ki kolaylıktaki bu ihsan,
22382. Metin
من العسر، فإنه قضى ﷾ قضاء لا يرتد أنه يخالف بين الأحوال، دليلاً قاطعاً على أنه تعالى وحده الفعال، وأن فعله بالاختيار، لا بالذات والإجبار.
meydana gelen zorluk nispetinde olsun. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah, tek fâilin Kendisi olduğuna ve fiilinin zorunluluk ve icbarla değil, mutlak iradeyle olduğuna kesin bir delil olmak üzere halleri değiştireceğine geri çevrilmez bir şekilde hükmetmiştir.
22383. Metin
ولما كان العسر مكروهاً إلى النفوس، وكان لله ﷾ فيه حكماً عظيمة، وكانت الحكم لا تتراءى إلا للأفراد من العباد، كرره ﷾ على طريق الاستئناف لجواب من يقول: وهل بعده من عسر؟ مؤكداً له ترغيباً في أمره ترقباً لما يتسبب عنه مبشراً بتكريره مع وحدة العسر وإن كان حمل كل واحد منهما على شيء غير ما قصد به الآخر ممكناً فقال: {إن مع العسر} أي المذكور فإنه معرفة، والمعرفة إذا أعيدت معرفة كانت غير الأولى سواء أريد العهد أو الجنس {يسراً *} أي آخر لدفع المضار والمكاره، فإن النكرة إذا أعيدت نكرة احتمل أن تكون غير الأولى، وقد قال النبي ﷺ: «إنها غيرُها» فقال الحسن البصري: إن الآية لما نزلت قال النبي ﷺ: «أتاكم اليسر لن يغلب عسر يسرين» وقد روى هذا من أوجه كثيرة، وروى عبد الرزاق عن ابن مسعود ﵁ قال: «لو كان العسر في جحر ضب لتبعه اليسر حتى يخرجه» وللطبراني عنه ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ: «لو كان
Zorluk nefislere sevimsiz geldiği, Allah'ın azze ve celle onda büyük hikmetleri bulunduğu ve bu hikmetler kullardan ancak seçkin fertlere göründüğü için; 'Bundan sonra başka bir zorluk var mı?' diyen kimseye cevap kabilinden müstakil bir cümle olarak bunu tekrarladı. Zorluğun tekliği ile birlikte onu tekrarlayarak müjdelemek suretiyle -her ikisini de diğerinin kastedilmediği bir şeye hamletmek mümkün olsa bile- onun neticesine intizar etmeye rağbet ettirmek için tekitle buyurdu ki: {إن مع العسر} { إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ } “Şüphesiz zorlukla beraber” yani zikredilen o zorlukla beraber; çünkü o marifedir (belirlidir). Marife bir kelime tekrar marife olarak zikredilirse, ister ahd ister cins kastedilsin birincisinin aynısı olur, {يسراً *} { يُسْرًا } “Bir kolaylık vardır.” Yani zararları ve hoşlanılmayan şeyleri savmak için bir başka kolaylık vardır. Çünkü nekire bir kelime tekrar nekire olarak zikredilirse birincisinden farklı olması muhtemeldir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «O diğeri değildir» buyurmuştur. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Ayet indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Size kolaylık geldi; bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez» buyurdu. Bu rivayet pek çok vecihten nakledilmiştir. Abdürrezzâk, İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: «Zorluk bir kelerin deliğine girse bile, kolaylık onu çıkarıncaya kadar peşinden girer.» Taberânî'nin ondan radıyallâhu anh rivayetinde ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şayet zorluk
22384. Metin
العسر في جحر لدخل عليه اليسر حتى يخرجه» ثم قرأ رسول الله ﷺ الآية، قال الحافظ نور الدين الهيثمي: وفيه أبو مالك النخعي وهو ضعيف، ورواه الطبراني أيضاً في الأوسط والبزار عن أنس ﵁ بنحوه، قال الهيثمي: وفيه عائذ بن شريح وهو ضعيف، وروى الفراء عن الكلبي عن أبي صالح عن ابن عباس ﵄ أن النبي ﷺ خرج ذات يوم وهو يضحك ويقول:
bir delikte olsa, kolaylık onu çıkarıncaya kadar yanına girerdi.» Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti okudu. Hâfız Nûreddin el-Heysemî: 'Râvileri arasında Ebû Mâlik en-Nahaî vardır ve o zayıftır' demiştir. Taberânî el-Evsat'ta ve Bezzâr da Enes radıyallâhu anh'tan benzerini rivayet etmiştir. Heysemî: 'İçinde Âiz b. Şüreyh vardır ve o zayıftır' demiştir. Ferrâ, Kelbî'den, o Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiğine göre, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün gülerek dışarı çıktı ve şöyle buyuruyordu:
22385. Metin
«لن يغلب عسر يسرين» وروى عبد الرزاق عن معمر عن أيوب عن الحسن به مرسلاً، ومن طريقه أخرجه الحاكم والبيهقي في الشعب ورواه الطبري من طريق ابن ثور عن معمر، ورواه ابن مردويه من طريق أخرى موصولاً وإسناده ضعيف، وفي الباب عن عمر ذكره مالك في الموطإ عن زيد بن أسلم عن أبيه عن عمر ﵁ أنه بلغه أن أبا عبيدة ﵁ حضر بالشام فكتب إليه كتاباً فيه «ولن يغلب عسر يسرين» ومن طريقه رواه الحاكم، قال ذلك شيخنا ابن حجر في تخريج أحاديث الكشاف، وقال: وهذا أصح طرقه - انتهى، وهذا من جهة أن اليسر نكرة والعسر معرفة، وقد اشتهر أن النكرة إذا أعيدت نكرة فالثاني غير الأول، والمعرفة بالعكس، قال الشيخ سعد الدين التفتازاني في أول تلويحه في الكلام على المعرفة والنكرة:
«Bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez.» Abdürrezzâk, Ma'mer'den, o Eyyûb'dan, o da Hasan'dan bunu mürsel olarak rivayet etmiştir. Hâkim ve el-Beyhakî Şuab'da onun tarikiyle tahriç etmiş, Taberî de İbn Sevr tarikiyle Ma'mer'den rivayet etmiştir. İbn Merdûye ise başka bir yoldan mevsûl olarak rivayet etmiştir ancak senedi zayıftır. Bu konuda Ömer'den [gelen rivayeti] Mâlik el-Muvatta'da Zeyd b. Eslem'den, o babasından, o da Ömer radıyallâhu anh'tan nakletmiştir ki; Ebû Ubeyde radıyallâhu anh'ın Şam'da sıkıştığı haberi kendisine ulaşınca ona bir mektup yazmış ve içinde: «Ve bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez» demiştir. Hâkim de bunu onun tarikiyle rivayet etmiştir. Şeyhimiz İbn Hacer bunu Keşşâf hadislerinin tahricinde söylemiş ve: 'Bu, onun en sahih tarikidir' demiştir - alıntı bitti. Bu durum, yüsr (kolaylık) kelimesinin nekire, usr (zorluk) kelimesinin ise marife olması cihetindendir. Meşhur kurala göre; nekire tekrar nekire olarak getirilirse ikincisi birincisinden başkadır, marifede ise durum bunun aksinedir. Şeyh Sa'deddin et-Teftâzânî, et-Telvîh'in başında marife ve nekire bahsinde şöyle demiştir:
22386. Metin
الكلام فيما إذا أعيد اللفظ الأول إما مع كيفيته من التنكير والتعريف أو بدونها، وحينئذ يكون طريق التعريف هو اللام أو الإضافة ليصح إعادة المعرفة نكرة وبالعكس، وتفصيل ذلك أن المذكور أولاً إما أن يكون نكرة أو معرفة، وعلى التقديرين إما أن يعاد نكرة أو معرفة فيصير أربعة أقسام، وحكمها أن ينظر إلى الثاني، فإن كان نكرة فهو مغاير للأول، وإلا لكان المناسب هو التعريف بناء على كونه معهوداً سابقاً بالذكر، إن كان معرفة فهو الأول حملاً له على المعهود الذي هو الأصل في اللام والإضافة، وذكر في الكشف أنه إذا أعيدت النكرة نكرة فالثاني مغاير للأول وإلا فعينه فإن المعرفة تستغرق الجنس، والنكرة تتناول البعض، فيكون داخلاً في الكل سواء قدم أو أخر، وفيه نظر، أما أولاً فلان التعريف لا يلزم أن تكون للاستغراق بل العهد هو الأصل، وعند تقدم المعهود لا يلزم أن تكون النكرة عينه، وأما ثانياً فلان معنى كون الثاني عين الأول أن يكون المراد به هو المراد بالأول، والجزء بالنسبة إلى الكل ليس كذلك، وأما ثالثاً فإن إعادة المعرفة نكرة مع مغايرة الثاني للأول كثير في
Söz konusu mesele, ilk lafzın tenkir ve tarif bakımından keyfiyetiyle beraber veya keyfiyeti olmaksızın tekrar edilmesi durumundadır. Bu durumda marifenin nekire veya aksinin tekrarlanmasının sahih olması için tarif yolu lâm (harf-i tarif) veya izafet olur. Bunun detayı şudur: İlk zikredilen ya nekire ya da marife olur. Her iki ihtimalde de ya nekire ya da marife olarak tekrarlanır ve böylece dört kısım meydana gelir. Bunların hükmü ise ikinciye bakılmasıdır: Şayet ikinci nekire ise birinciden başkadır; aksi takdirde daha önce zikredilip bilindiğine (ma'hud olduğuna) binaen marife yapılması uygun olurdu. Şayet marife ise, lâm ve izafette asıl olan ma'hud manasına hamledilerek birincinin aynısıdır. el-Keşf'te şöyle zikredilmiştir: Nekire tekrar nekire olarak getirilirse ikincisi birinciden başkadır; aksi halde onun aynısıdır. Zira marife cinsi istiğrak eder (kapsar), nekire ise bazı fertleri kapsar; dolayısıyla öne alınsın veya sona bırakılsın bütünün içine dâhil olur. Fakat bu görüşte tutarsızlık vardır: Birincisi; tarifin istiğrak için olması gerekmez, bilakis asıl olan ahddir; ma'hud öne geçtiğinde nekirenin onun bizzat aynısı olması gerekmez. İkincisi; ikincinin birincinin aynısı olmasının manası, onunla kastedilenin birinciyle kastedilen olmasıdır; parçanın bütüne nispeti ise böyle değildir. Üçüncüsü; marifenin ikincisi birincisinden farklı olacak şekilde nekire olarak tekrar edilmesi kelamda pek çoktur.
22387. Metin
الكلام، قال الله تعالى: {ثم آتينا موسى الكتاب تماماً} [الأنعام: ١٥٤] إلى قوله: {وهذا كتاب أنزلناه} [الأنعام: ١٥٥] وقال تعالى: «اهبطوا بعضكم لبعض عدو» [البقرة: ٣٦] وقال تعالى: {ورفع بعضكم فوق بعض درجات} [الأنعام: ١٦٥] إلى غير ذلك، وقال غيره: {أيسألك أهل الكتاب أن تنزل عليهم كتاباً من السماء} [النساء: ١٥٣] ومنه قول الشاعر:
Nitekim Allah Teâlâ: {ثم آتينا موسى الكتاب تماماً} [الأنعام: ١٥٤] { ثُمَّ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَامًا } [En'âm: 154] “Sonra Mûsâ'ya kitabı tamamlayıcı olarak verdik” ayetinden {وهذا كتاب أنزلناه} [الأنعام: ١٥٥] { وَهَذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ } [En'âm: 155] “İşte bu da indirdiğimiz bir kitaptır” kavline kadar [buyurmuştur]. Yine Teâlâ: «اهبطوا بعضكم لبعض عدو» [البقرة: ٣٦] { اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ } [Bakara: 36] “Birbirinize düşman olarak inin” ve {ورفع بعضكم فوق بعض درجات} [الأنعام: ١٦٥] { وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ } [En'âm: 165] “Ve kiminizi kiminizin üstüne derecelerle yükseltti” buyurmuştur. Başkası da şöyle demiştir: {أيسألك أهل الكتاب أن تنزل عليهم كتاباً من السماء} [النساء: ١٥٣] { يَسْأَلُكَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَاءِ } [Nisâ: 153] “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar”. Şairin şu sözü de bundandır:
22388. Metin
إذا الناس ناس والزمان زمان ... فإن الثاني لو كان عين الأول لم يكن في الإخبار به فائدة - انتهى.
«İnsanlar insan, zaman da zaman iken...» Zira ikinci birincinin aynısı olsaydı, bunu haber vermenin bir faydası olmazdı - alıntı bitti.
22389. Metin
قال: واعلم أن المراد أن هذا هو الأصل عند الإطلاق وخلو المقام عن القرائن وإلا فقد تعاد النكرة مع عدم المغايرة كقوله تعالى: {وهو الذي في السماء إله وفي الأرض إله} [الزخرف: ٨٤] {وقالوا لولا نزل عليه آية من ربه قل إن الله قادر على أن ينزل آية} [الأنعام: ٣٧] {ثم جعل من بعد ضعف قوة ثم جعل من بعد قوة ضعفاً وشيبة} [الروم: ٥٤] يعني قوة الشباب، ومنه باب التأكيد اللفظي، وقد تعاد النكرة معرفة مع المغايرة كقوله تعالى: {وهذا كتاب أنزلناه مبارك} إلى قوله: {أن تقولوا إنما أنزل الكتاب على طائفتين من قبلنا} [الأنعام: ١٥٦] وقال غيره: {فلا جناح عليهما أن يصلحا بينهما صلحاً والصلح خير} [النساء: ١٢٨] المراد
Dedi ki: Bil ki bundan murat; mutlak bırakıldığında ve makam karinelerden uzak olduğunda aslolanın bu oluşudur. Aksi takdirde nekire, bir başkalık olmaksızın da tekrar edilebilir. Nitekim Allah Teâlâ: {وهو الذي في السماء إله وفي الأرض إله} [الزخرف: ٨٤] { وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ } [Zuhruf: 84] “Gökte de ilah, yerde de ilah olan O'dur”, {وقالوا لولا نزل عليه آية من ربه قل إن الله قادر على أن ينزل آية} [الأنعام: ٣٧] { وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنَزِّلَ آيَةً } [En'âm: 37] “'Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!' dediler. De ki: 'Şüphesiz Allah bir mucize indirmeye kādirdir'” ve {ثم جعل من بعد ضعف قوة ثم جعل من بعد قوة ضعفاً وشيبة} [الروم: ٥٤] { ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً } [Rûm: 54] “Sonra zayıflığın ardından bir kuvvet verdi; sonra kuvvetin ardından da bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi” buyurmuştur ki kuvvetten kasıt gençlik kuvvetidir. Lafzî tekit babı da bundandır. Nekire bazen başkalık ile birlikte marife olarak da tekrarlanabilir; nitekim Allah Teâlâ: {وهذا كتاب أنزلناه مبارك} { وَهَذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ } “Bu da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır” ayetinden {أن تقولوا إنما أنزل الكتاب على طائفتين من قبلنا} [الأنعام: ١٥٦] { أَنْ تَقُولُوا إِنَّمَا أُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلَى طَائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنَا } [En'âm: 156] “'Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi' demeyesiniz diye” kavline kadar [buyurmuştur]. Bir başkası da: {فلا جناح عليهما أن يصلحا بينهما صلحاً والصلح خير} [النساء: ١٢٨] { فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ } [Nisâ: 128] “Aralarında bir barış yapmalarında ikisine de bir günah yoktur; barış daha hayırlıdır” demiştir. Burada
22390. Metin
بالنكرة خاص وهو الصلح بين الزوجين، وبالمعرفة عام في كل صلح جائز {زدناهم عذاباً فوق العذاب} [النحل: ٨٨] فإن الشيء لا يكون فوق نفسه - انتهى. قال: وقد تعاد المعرفة معرفة مع المغايرة كقوله تعالى: {وأنزلنا إليك الكتاب بالحق مصدقاً لما بين يديه من الكتاب} [المائدة: ٤٨] وقال غيره: {قل اللهم مالك الملك تؤتي الملك من تشاء} [آل عمران: ٢٦] الأول عام والثاني خاص، {هل جزاء الإحسان إلا الإحسان} [الرحمن: ٦٠] الأول العمل والثاني الثواب {وكتبنا عليهم فيها أن النفس بالنفس} [المائدة: ٤٥] الأولى القاتلة والثانية المقتولة - انتهى، قال: وقد تعاد المعرفة نكرة مع عدم المغايرة كقوله تعالى: {أنما إلهكم إله واحد} [الكهف: ١١٠] ومثله كثير، والمعرفة مثل النكرة في حالتي الإعادة معرفة والإعادة نكرة في أنها إن أعيدت معرفة كان الثاني هو الأول، وإن أعيدت نكرة كان غيره، ثم مثل بالآية التي هنا، وقال: وهذا مبني على أن تنكير {يسراً} للتفخيم وتعريف العسر للعهد، أي العسر الذي أنتم عليه أو الجنس أي الذي يعرفه كل أحد، فيكون اليسر الثاني مغايراً للأول بخلاف العسر - انتهى. وقال في الكشاف: وأما اليسر فمنكر متناول لبعض الجنس، فإذا كان الكلام الثاني مستأنفاً عن منكر تناول بعضاً غير البعض الأول بغير الإشكال.
nekire ile kastedilen özeldir ki o da karı-koca arasındaki barıştır; marife ile kastedilen ise caiz olan her barışta geneldir. {زدناهم عذاباً فوق العذاب} [النحل: ٨٨] { زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ } [Nahl: 88] “Onlara azap üstüne azap artırdık” ayetinde de böyledir; zira bir şey kendi nefsinin üstünde olamaz - alıntı bitti. Dedi ki: Bazen marife, başkalıkla beraber marife olarak da tekrarlanabilir; nitekim Allah Teâlâ: {وأنزلنا إليك الكتاب بالحق مصدقاً لما بين يديه من الكتاب} [المائدة: ٤٨] { وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ } [Mâide: 48] “Sana da kendinden önceki kitabı doğrulayıcı olarak Kitab'ı hak ile indirdik” buyurmuştur. Bir başkası da: {قل اللهم مالك الملك تؤتي الملك من تشاء} [آل عمران: ٢٦] { قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ } [Âl-i İmrân: 26] “De ki: 'Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin'” demiştir ki birincisi genel, ikincisi özeldir. {هل جزاء الإحسان إلا الإحسان} [الرحمن: ٦٠] { هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ } [Rahmân: 60] “İyiliğin karşılığı iyilikten başkası mıdır?” ayetinde ilki amel, ikincisi sevaptır. {وكتبنا عليهم فيها أن النفس بالنفس} [المائدة: ٤٥] { وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ } [Mâide: 45] “Orada onlara cana can [kısas yapılmasını] farz kıldık” ayetinde birincisi katil, ikincisi maktuldür - alıntı bitti. Dedi ki: Bazen marife, başkalık olmaksızın nekire olarak da tekrarlanabilir; nitekim Allah Teâlâ: {أنما إلهكم إله واحد} [الكهف: ١١٠] { أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ } [Kehf: 110] “İlahınız ancak tek bir ilahtır” buyurmuştur ve bunun benzeri çoktur. Marife de marife ve nekire olarak tekrar edilme durumlarında nekire gibidir; marife olarak tekrar edilirse ikincisi birincinin aynısı olur, nekire olarak tekrar edilirse başkası olur. Sonra buradaki ayeti misal vererek dedi ki: Bu, {يسراً} { يُسْرًا } “kolaylık” kelimesinin nekire oluşunun tazim için olmasına, zorluğun marife kılınmasının ise ahd için -yani içinde bulunduğunuz zorluk- veya cins için -yani herkesin bildiği zorluk- olmasına dayanır. Dolayısıyla zorluğun aksine ikinci kolaylık birincisinden başkadır - alıntı bitti. Keşşâf'ta şöyle demiştir: Kolaylık ise nekiredir ve cinsin bir kısmını kapsamaktadır; dolayısıyla ikinci cümle nekireden müstakil bir başlangıç olduğunda, şüpheye yer bırakmaksızın birinci parçadan başka bir parçayı kapsamış olur.
22391. Metin
ولما علم من هذا أن المواد تكون بحسب الأوراد الشداد لما على الممدود من الشكر، ولما علم للشاكر من الوعد بالمزيد، قال مسبباً عما أعطاه من اليسر بعد ذلك العسر ندباً له إلى الشكر وإعلاماً بأنه لا ينفك عن تحمل أمر في الله: {فإذا فرغت} أي بما آتاك من اليسر يسر من جهادك الذي أنت فيه في وقت المخاطبة بهذا الكلام مما يوجب عسراً في المآل أو الحال، وعقبه العسر في أي موضع كان لا سيما عند دخول الناس في الدين أفواجاً، أو من العبادة الثقيلة العظيمة بسماع الوحي وتحمله، أو من الغرض بالتيسير الذي بشرناك به {فانصب *} أي بالغ في التعب بعبادة أخرى من التسبيح والاستغفار، أو النفل لمن أولاك هذا المعروف {وإلى ربك} أي المحسن إليك بما ذكر في هاتين السورتين خاصة {فارغب *} أي بالسؤال لأنه القادر وحده كما قدر على تربيتك فيما مضى وحده، لأنه المختص بالعظمة، فلا قدرة أصلاً إلا لمن يعطيه ما يريده منها، والرغب شعار العبد دائماً في كل حال أي افعل ذلك {ألم نشرح لك صدرك؟} فقد اتصل هذا الآخر بالأول اتصال المعلول بالعلة، ولاءم ما بعدها بذلك أيضاً بعينه
Yardım alan kimsenin şükretmesi gerektiğinden, gelen yardımların çekilen meşakkatli zorluklar nispetinde olduğu ve şükredene fazlasının vaat edildiği bundan anlaşılınca; o zorluktan sonra kendisine verdiği kolaylığı sebep kılarak, şükre teşvik etmek ve Allah yolunda bir yükü taşımaktan asla geri durmayacağını bildirmek üzere buyurdu ki: {فإذا فرغت} { فَإِذَا فَرَغْتَ } “Öyleyse boş kaldığın zaman” yani gelecekte veya hâlihazırda bir zorluğu gerektiren ve özellikle insanların kitleler halinde dine girdiği anlar başta olmak üzere her nerede olursa olsun peşinden zorluk gelen bu sözün muhatap kılındığı vakitte içinde bulunduğun cihattan sana ihsan ettiği kolaylıkla feraha kavuştuğunda; ya da vahyi işitip taşımaktan ibaret olan o ağır ve yüce ibadetten, yahut sana müjdelediğimiz kolaylaştırma gayesinden boşaldığında, {فانصب *} { فَانْصَبْ } “Yorulmaya devam et (gayret et).” Yani sana bu iyiliği lütfeden Zât için tesbih, istiğfar veya nâfile gibi başka bir ibadetle yorulmakta mübalağa et. {وإلى ربك} { وَإِلَى رَبِّكَ } “Ve yalnız Rabbine” yani özellikle bu iki sûrede zikredilenlerle sana ihsanda bulunana, {فارغب *} { فَارْغَبْ } “Yönel (O'ndan iste).” Yani dua ve niyaz ile yönel; çünkü geçmişte tek başına seni terbiye etmeye güç yetirdiği gibi buna da yalnız O kādirdir. Zira azamet yalnız O'na aittir; dilediğine ondan vermedikçe hiç kimsede asla bir güç ve kuvvet yoktur. Rağbet (yönelmek), her halükârda kulun daimi şiarıdır; yani bunu yap. {ألم نشرح لك صدرك؟} { أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ } “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” Nitekim bu son kısım, birincisine illetin ma'lûle bağlanması gibi bağlanmış ve bundan sonrası da güneşin hilallerle uyumu gibi tam bir uyum sağlamıştır.
22392. Metin
ملاءمة الشمس بالأهلة، وآخر هذه السورة مشير إلى الاجتهاد في العبادة عند الفراغ من جهاد الكفار في جزيرة العرب بعد انقضاء ما يوازي عدد آي هذه السورة من السنين بعد الهجرة، وهي ثمان، رغبة في الأخرى التي هي خير من الأولى، إشارة إلى قرب الأجل بما أشارت إليه سورة النصر - كما سيأتي إن شاء الله تعالى.
Bu sûrenin sonu, ilk hayattan daha hayırlı olan ahirete rağbet ederek, hicretten sonra bu sûrenin ayetlerinin sayısına denk olan sekiz yılın bitiminde Arap Yarımadası'ndaki kâfirlerle cihattan fariğ olunduğunda ibadette gayret göstermeye işaret etmektedir ki, bu da Nasr sûresinin işaret ettiği gibi -inşâallâhu teâlâ geleceği üzere- ecelin yaklaştığına bir işarettir.