22423. Metin
سورة العلق
Alak Suresi
22424. Metin
وتسمى إقرأ.
İkra' [Suresi] olarak da isimlendirilir.
22425. Metin
مقصودها الأمر لا سيما للمقصود بالتفضيل في سورة التين بعبادة من له الخلق والأمر، شكرا لأحسانه واجتنابا لكفرانه ن طمعا في جنانه وخوفا من نيرانه، لما ثبت أنه يدين العباد يوم المعاد، وكل من اسميها دال على ذلك لأن المربي يجب شكره، ويحرم غاية التحريم كفره، على أن " اقرأ " يشير إلى الأمر، " والعلق " يشير غلى الخلق، و" اقرأ " يدل على البداية وهي العبادة بالمطابقة، وعلى النهاية وهي النمجاة يوم الدين باللازم، والعلق يدل على كل من النهاية ثم البداية بالالتزام، لأن من عرف أنه مخلوق من دم عرف أن خالقه قادر على إعادته من تراب، فإن التراب أقبل للحياة من الدم، ومن صدق بالإعادة عمل لها، وخص العلق لأنه مركب الحياة، ولذلك سمي نفسا) بسم الله (الذي له صفات الكمال فاستحق التفرد بالإلهية) الرحمن (الذي عمت نعمته فاستوج بالشكر من سائر البرية) الرحيم (الذي وفق من شاء
Surenin maksadı, bilhassa Tîn Suresi'nde üstün kılındığı belirtilen insana; yaratma ve emretme yetkisine sahip olan Zât'a, ihsanına şükretmek, nankörlüğünden sakınmak, cennetlerini ummak ve cehenneminden korkmak suretiyle ibadet etmeyi emretmektir. Çünkü O'nun, kulları ahiret gününde hesaba çekeceği kesinleşmiştir. Surenin her iki ismi de buna delalet eder; zira terbiyeciye (Rabb'e) şükretmek vaciptir, O'na nankörlük etmek ise son derece haramdır. Bununla birlikte "İkra'" emre, "Alak" ise yaratılışa işaret eder. "İkra'", mutabakat yoluyla başlangıca yani ibadete; iltizam yoluyla da sonuca yani din gününde kurtuluşa delalet eder. "Alak" ise iltizam yoluyla hem sonuca hem de başlangıca delalet eder. Çünkü kandan yaratıldığını bilen kimse, yaratıcısının kendisini topraktan yeniden diriltmeye de kadir olduğunu anlar; zira toprak, hayata kandan daha elverişlidir. Yeniden dirilmeye inanan kimse de onun için amel eder. Alak kelimesi özellikle zikredilmiştir; çünkü o, hayatın bineğidir ve bu yüzden ona nefis (can) denilmiştir. (Kemal sıfatlarına sahip olup ilahlıkta tek olmaya hak kazanan Allah'ın adıyla); (Nimeti her şeyi kuşatıp bütün yaratılmışların şükrünü hak eden Rahmân); (Dilediğini muvaffak kılan Rahîm)
22426. Metin
من خواصه لما أنالهم به المواهب السنية والعطايا الوفية.
seçkin kullarına bahşettiği yüce mevhibeler ve eksiksiz ihsanlar sebebiyle [özel rahmet eden Allah'ın adıyla].
22427. Metin
لما أمره ﷾ في الضحى بالتحديث بنعمته، وذكره بمجامعها في {ألم نشرح} فأنتج ذلك إفراده بما أمره به في ختمها من تخصيصه بالرغبة إليه، فدل في الزيتون على أنه أهل لذلك لتمام قدرته الذي يلزم منه أنه لا قدرة لغيره إلا به، فأنتج ذلك تمام الحكمة فأثمر قطعاً البعث للجزاء فتشوف السامع إلى ما يوجب حسن الجزاء في ذلك اليوم وبأيّ وسيلة يقف بين يدي الملك الأعلى في يوم الجمع الأكبر من خصال الذين آمنوا وعملوا الصالحات، فأرشد إلى ذلك في هذه السورة، فقال بادئاً بالتعريف بالعلم الأصلي ذاكراً أصل من خلقه ﷾ في أحسن تقويم وبعض أطواره الحسنة والقبيحة تعجيباً من تمام قدرته ﷾ وتنبيهاً على تعرفها وإنعام النظر فيها، وقدم الفعل العامل في الجار والمجرور هنا لأنه أوقع في النفس لكونها أول ما نزل فكان الأمر بالقراءة أهم: {اقرأ} وحذف مفعوله إشارة إلى انه لا قراءة إلا بما أمره به، وهي الجمع الأعظم، فالمعنى: أوجد القراءة لما لا مقروء غيره، وهو القرآن الجامع لكل خير، وأفصح له بأنه لا يقدر
Allah celle celâluhu, Duhâ Suresi'nde Peygamber'e nimetini anlatmasını emredip {ألم نشرح} “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” suresinde bu nimetlerin tümünü hatırlatınca; bunun neticesi olarak surenin sonunda yalnızca O'na yönelmesini emrederek O'nu birlemesini istemişti. Ardından Zeytûn (Tîn) Suresi'nde, O'nun tam kudretinden dolayı buna layık olduğunu, zira O'nun kudreti olmaksızın başkasının hiçbir gücünün bulunamayacağını bildirdi. Bu durum hikmetin kemalini ortaya koydu ve kesin bir biçimde karşılık için diriltilmeyi netice verdi. Dinleyen kimse de o günde güzel bir karşılık almayı neyin gerektirdiğini ve en büyük toplanma gününde Yüce Hükümran'ın huzurunda, iman edip salih amel işleyenlerin hangi hasletleriyle durulacağını öğrenmeye iştiyak duydu. İşte bu surede buna yol gösterildi. Allah celle celâluhu, asli ilmi tanıtarak başladı ve tam kudretine celle celâluhu hayran bırakmak, bu kudreti tanımaya ve üzerinde derinlemesine düşünmeye dikkat çekmek amacıyla, en güzel biçimde yarattığı insanın aslını ve onun bazı güzel ve çirkin hallerini zikretti. Car ve mecrûru amel ettiren fiili burada öne aldı; çünkü bu sure ilk inen sure olduğundan nefiste daha etkilidir ve okuma emri en mühim olandır: {اقرأ} “Oku!”. Mef'ûlün (tümlecin) hazfedilmesi, ancak O'nun emrettiği şeyin okunabileceğine bir işarettir ki o da en büyük toplayıcıdır. Anlam şudur: Başka hiçbir şey onun gibi okunan olamayacak olanı, yani her hayrı toplayan Kur'an'ı oku! Ayrıca ona şunu açıkça bildirdi: Kendisini en güzel şekilde terbiye eden ve eğiten Allah'ın yardımı olmaksızın
22428. Metin
على ذلك إلا مبعونة الله الذي أدبه فأحسن تأديبه، ورباه فأحسن تربيته، فقال ما أرشد المعنى إلى أن تقديره: حال كونك مفتتحاً القراءة {باسم ربك} أي بأن تبسمل، أو مستعيناً بالمحسن إليك لما له من الأسماء الحسنى والصفات العلى بما خصك به في {ألم نشرح} أو بذكر اسمه، والمراد على هذا بالاسم الصفات العلى، وعبر به لأنه يلزم من حسن الاسم حسن مدلوله، ومن تعظيم الاسم تعظيم المسمى وجميع ما يتصف به وينسب إليه، قالوا: وهذا يدل على أن القراءة لا تكون تامة إلا بالتسمية، ولكونه في سياق الأمر بالطاعة الداعي إليها تذكر النعم لم يذكر الاسم الأعظم الجامع، وذكر صفة الإحسان بالتربية الجامع لما عداه وتأنيساً له ﷺ لكونه أول ما نزل حين حبب إليه الخلاء، فكان يخلو بنفسه يتعبد بربه في غار حراء، فجاءه جبرائيل ﵊ بخمس آيات من أول هذه السورة إلى قوله «ما لم يعلم» ولهذا السر ساقه مساق البسملة بعبارة هي أكثر تأنيساً في أول الأمر وأبسط منها، فأشار إلى الاسم الأعظم بما في مجموع الكلام من صفات الكمال، وأشار إلى عموم منة الرحمن بصفة الخلق المشار إلى تعميمها بحذف المفعول، وإلى خصوص صفة الرحيم بالأكرمية التي من شأنها
buna güç yetiremez. Bu sebeple mananın takdirini şöyle göstermiştir: Okumaya {باسم ربك} “Rabbinin adıyla” başlayarak yani besmele çekerek veya {ألم نشرح} suresinde sana özel kıldığı şeyler gereğince en güzel isimlere ve en yüce sıfatlara sahip olan, sana ihsanda bulunan Rabbinin yardımını dileyerek veya O'nun ismini anarak [oku]. Bu takdire göre isimden maksat yüce sıfatlardır. İsim ile ifade edilmiştir çünkü ismin güzelliği, gösterdiği mananın güzelliğini gerektirir; ismin tazimi de isimlendirilen Zât'ın, O'nun bütün sıfatlarının ve O'na nisbet edilen her şeyin tazimini gerektirir. Âlimler şöyle demiştir: Bu, okumanın ancak besmele ile tam olacağına delalet eder. İtaat emri ve ona sevk eden nimetlerin hatırlatılması bağlamında olduğu için her şeyi toplayan İsm-i A'zam zikredilmemiş, bunun yerine diğerlerini de kapsayan terbiye yoluyla ihsan sıfatı zikredilmiştir. Ayrıca yalnızlık kendisine sevdirilip Hira Mağarası'nda Rabbi için ibadet ettiği bir sırada ilk inen vahiy olması hasebiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teskin etmek için böyle buyrulmuştur. Cebrail aleyhisselâm bu surenin başından «bilmediğini» ifadesine kadar olan beş ayeti getirdi. Bu sırdan dolayı bu ifadeyi, işin başında besmele üslubunda, daha teskin edici ve daha geniş bir ibareyle sevk etti. Sözün tamamındaki kemal sıfatlarıyla İsm-i A'zam'a işaret etti; mef'ûlün hazfiyle genelliği bildirilen yaratma sıfatıyla Rahmân'ın umumi lütfuna işaret etti; son noktaya ulaşmayı gerektiren keremlilik vasfıyla da Rahîm sıfatının hususiliğine işaret etti.
22429. Metin
بلوغ النهاية، وذلك لا يكون بدون إفاضة العمل بما يرضي، فيكون سبباً للكرامة الدائمة، وبالتعليم الذي من شأنه أن يهدي إلى الرضوان، وأشار إلى الاستعاذة بالأمر بالقرآن لما أفهمه قوله ﷾:
Bu ise razı olunan amelin feyzi olmaksızın gerçekleşmez; böylece daimi bir ikramın vesilesi olur ve rızaya ulaştıran öğretme ile tamamlanır. Kur'an emriyle de istiazede bulunmaya (Allah'a sığınmaya) işaret etmiştir; zira Allah celle celâluhu şöyle buyurmuştur:
22430. Metin
{وإذا قرأت القرآن جعلنا بينك وبين الذين لا يؤمنون بالآخرة} [الإسراء: ٤٥]- أي من شياطين الإنس والجن- {حجاباً مستوراً} [الإسراء: ٤٥] وقوله تعالى: {فإذا قرأت القرآن فاستعذ بالله من الشيطان الرجيم} [النحل: ٩٨] .
{وإذا قرأت القرآن جعلنا بينك وبين الذين لا يؤمنون بالآخرة} “Kur'an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına” -yani insan ve cin şeytanlarının arasına- {حجاباً مستوراً} “gizli bir perde çekeriz.” ve Yüce Allah şöyle buyurur: {فإذا قرأت القرآن فاستعذ بالله من الشيطان الرجيم} “Kur'an okuduğun zaman, o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.”.
22431. Metin
ولما خصه تشريفاً بإضافة هذا الوصف الشريف إليه، وصفه على جهة العموم بالخلق والأمر إعلاماً بأن له التدبير والتأثير، وبدأ بالخلق لأنه محسوس بالعين، فهو أعلق بالفهم، وأقرب إلى التصور، وأدل على الوجود وعظيم القدرة وكمال الحكمة، فكانت البداءة به في هذه السورة التي هي أول ما نزل أنسب الأمور لأن أول الواجبات معرفة الله، وهي بالنظر إلى أفعاله في غاية الوضوح فقال: {الذي خلق *} وحذف مفعوله إشارة إلى أنه له هذا الوصف وهو التقدير والإيجاد على وفق التقدير الآن وفيما يكون، فكل شيء يدخل في الوجود فهو من صنعه ومتردد بين إذنه ومنعه وضره ونفعه.
Onu şereflendirmek için bu yüce vasfı kendisine izafe edince, tedbir ve tesir yetkisinin yalnızca O'na ait olduğunu bildirmek üzere O'nu yaratma ve emretme vasfıyla genel olarak niteledi. Yaratılış ile başladı; çünkü o gözle görülür, akla daha yatkın, tasavvura daha yakın, varlığa, büyük kudrete ve eksiksiz hikmete daha fazla delalet edendir. İlk inen sure olan bu surede onunla başlamak en uygun olanıydı; çünkü vaciplerin ilki Allah'ı tanımaktır ve bu, O'nun fiillerine bakıldığında son derece açıktır. Nitekim şöyle buyurdu: {الذي خلق *} “O yaratan.” Mef'ûlü hazfetti; bu, takdir etme ve takdire uygun şekilde var etme vasfının şu anda ve gelecekte yalnız O'na ait olduğuna bir işarettir. Dolayısıyla varlığa giren her şey O'nun sanatıdır; O'nun izni ile men etmesi, zararı ile faydası arasında döner durur.
22432. Metin
ولما كان الحيوان أكمل المخلوقات، وكان الإنسان أكمل الحيوان وزبدة مخضه، ولباب حقيقته وسر محضه، وأدل على تمام القدرة لكونه جامعاً لجميع ما في الأكوان، فكان خلقه أبدع من خلق غيره، فكان لذلك أدل على كمال الصانع وعلى وجوب إفراده بالعبادة، خصه فقال: {خلق الإنسان} أي هذا الجنس الذي من شأنه الأنس بنفسه وما رأى ما أخلاقه وحسه، وما ألفه من أبناء جنسه.
Canlılar yaratılmışların en mükemmeli, insan da canlıların en kâmili, özünün özü, hakikatinin lübbü ve saf sırrı olduğundan; ayrıca varlıklardaki her şeyi kendinde topladığı için tam kudrete en açık delil teşkil ettiğinden ve yaratılışı diğerlerinin yaratılışından daha eşsiz olup Sanatkâr'ın kemaline ve ibadette biricik kılınmasının gerekliliğine en çok delalet ettiğinden, onu tahsis ederek şöyle buyurdu: {خلق الإنسان} “İnsanı yarattı” yani kendi nefsiyle, ahlak ve hisleriyle gördüğü şeylerle ve kendi cinsinden alıştığı kimselerle ünsiyet kurma tabiatında olan bu cinsi yarattı.
22433. Metin
ولما كانت العرب تأكل الدم، وكان الله تعالى قد حرمه لأنه أصل الإنسان وغيره من الحيوان وهو مركب الحياة، فإذا أكل تطبع آكله بخلق ما هو دمه، قال معرفاً بأنه ﷾ بنى هذه الدار على حكمة الأسباب مع قدرته على الإيجاد من غير تطوير في تسبيب: {من علق *} أي خلق هذا النوع من هذا الشيء وهو دم شديد الحمرة جامد غليظ، جمع علقة، وكذا الطين الذي يعلق باليد يسمى علقاً، وهم مقرّون بخلق الآدمي من الأمرين كليهما، فالآية من أدلة إمامنا الشافعي رضي الله تعالى عنه على استعمال المشترك في معنييه، ولعله عبر به ليعم الطين فيكون - مع ما فيه من الإشارة إلى بديع الصنعة - إشارة إلى حرمة أكل ما هو أصلنا من الدم والتراب قبل أن يستحيل، فإذا
Araplar kan yerlerdi. Yüce Allah ise insanın ve diğer canlıların aslı ve hayatın bineği olduğu için kanı haram kılmıştı; zira kan yendiğinde, onu yiyen kimse kanın ait olduğu şeyin huyuyla huylanır. Allah celle celâluhu, sebepleri aşama aşama işletmeksizin de var etmeye kadir olmakla birlikte bu dünyayı sebepler hikmeti üzerine kurduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {من علق *} “Bir alakadan (aşılanmış yumurtadan/kan pıhtısından).” Yani bu türü, 'alaka'nın çoğulu olan ve koyu kırmızı, donmuş, yoğun kan anlamına gelen bu nesneden yarattı. Ele yapışan çamura da alak denir. Onlar insanın her iki maddeden de yaratıldığını ikrar etmektedirler. Dolayısıyla bu ayet, İmamımız Şâfiî'nin radıyallâhu anh müşterek lafzın iki anlamında birden kullanılmasına dair delillerindendir. Belki de çamuru da kapsasın diye bu lafızla ifade edilmiştir; böylece yaratılışın eşsiz sanatına işaret etmesinin yanında, aslımız olan kan ve toprağın başkalaşıma uğramadan önce yenmesinin haram olduğuna da bir işaret olur. Eğer
22434. Metin
استحال وصف بالحلال لأن الاستحالات لها مدخل في الإحلالات في النكاح وغيره، واحمرار النطفة ليس استحالة لأنها كانت حمراء قبل قصر الشهوة لها، وربما ضعفت الشهوة عن قصرها فنزلت حمراء، فإذا تحول الدم لحماً صار إلى جنس ما يحل، وكذا إذا تحول التراب بمخالطة الماء تمراً أو حباً حل.
başkalaşıma uğrarsa helal olarak nitelenir; zira başkalaşımların (istihale) nikah ve diğer hususlardaki helal kılmalarda etkisi vardır. Meninin kızarması bir başkalaşım değildir; çünkü o, şehvetin onu kısaltıp yoğunlaştırmasından önce zaten kırmızıydı ve bazen şehvet onu yoğunlaştırmaktan aciz kalır da kırmızı olarak iner. Ancak kan ete dönüştüğünde helal olanın cinsine girer; aynı şekilde toprak su ile karışıp hurmaya veya una dönüştüğünde helal olur.
22435. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما قال الله ﷾ لنبيه ﷺ {فما يكذبك بعد بالدين أليس الله بأحكم الحاكمين} [التين: ٧ - ٨] وكان معنى ذلك: أيّ شيء حمل عل هذا بعد وضوح الأمر لك وبيانه وقد نزهه ﷾ عن التكذيب بالحساب وأعلى قدره عن ذلك، ولكن سبيل مثل هذا إذا ورد كسبيل قوله تعالى:
İmam Ebu Cafer b. ez-Zübeyr şöyle dedi: Allah celle celâluhu Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem {فما يكذبك بعد بالدين أليس الله بأحكم الحاكمين} “Artık bundan sonra hesap gününü sana yalanlatan nedir? Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” buyurduğunda, bunun anlamı şuydu: Durum senin için bu kadar açık ve net bir şekilde ortaya konduktan sonra bunu yapmaya seni ne sevk etti? Oysa Allah celle celâluhu onu hesap gününü yalanlamaktan tenzih etmiş ve kadrini bundan yüce kılmıştır. Fakat böyle bir hitap varit olduğunda, Yüce Allah'ın şu buyruğu kabilindendir:
22436. Metin
{لئن أشركت ليحبطن عملك} [الزمر: ٦٥] وبابه، وحكم هذا القبيل واضح في حق من تعدى إليه الخطاب وقصد بالحقيقة به من أمته ﷺ من حيث عدم عصمتهم وإمكان تطرق الشكوك والشبهة إليهم، فتقدير الكلام: أيّ شيء يمكن فيه أن يحملكم على التوقف أو التكذيب بأمر الحساب، وقد وضح لكم ما يرفع الريب ويزيل الإشكال، ألم تعلموا أن ربكم أحكم الحاكمين؟ أفيليق به وهو العليم الخبير أن يجعل اختلاف أحوالكم في
{لئن أشركت ليحبطن عملك} “Andolsun, eğer ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider.” ve benzeri ayetler gibidir. Bu tür ifadelerin hükmü, masum olmamaları ve kendilerine şüphe ve tereddütlerin arız olma ihtimali bakımından, hitabın kendilerine yöneldiği ve hakikatte kastedildiği ümmeti sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında açıktır. Sözün takdiri şöyledir: Şüpheyi gideren ve müşkilatı ortadan kaldıran hususlar size açıklanmışken, hesap konusunda duraksamaya veya yalanlamaya sizi sevk edebilecek ne olabilir? Rabbinizin hüküm verenlerin en hükmedicisi olduğunu bilmediniz mi? O Alîm ve Habîr iken, yaratılışınız en güzel kıvama erdirildikten sonra hallerinizin
22437. Metin
الشكوك بعد خلقكم في أحسن تقويم؟ أفيحسن أن يفعل ذلك عبثاً؟ وقد قال تعالى: {وما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما باطلاً} [ص: ٢٧ - ولكن قراءتنا - وما خلقنا السماء - لا بالجمع] فلما قرر سبحانه العبيد على أنه أحكم الحاكمين مع ما تقدم ذلك من موجب نفي الاسترابة في نوع الحق إذا اعتبر ونظر، ووقعت في الترتيب سورة العلق مشيرة إلى ما به يقع الشفاء، ومنه يعلم الابتداء والانتهاء، وهو كتابه المبين، الذي جعله الله تعالى تبياناً لكل شيء وهدى ورحمة وبشرى للمحسنين، فأمر بقراءته ليتدبروا آياته فقال {اقرأ باسم ربك} مستعيناً به فسوف يتضح سبيلك وينتهج دليلك {تبارك الذي نزل الفرقان على عبده ليكون للعالمين نذيراً} [الفرقان: ١] وأيضاً فإنه تعالى أعلم عباده بخلقه الإنسان في أحسن تقويم {ثم رددناه أسفل سافلين} [التين: ٥] وحصل منه على ما قدم بيانه افتراق الطرفين وتباين القائلين، كل ذلك بسابق حكمته وإرادته {ولو شئنا لآتينا كل نفس هداها} وقد بين سبحانه لنا أقصى غاية ينالها أكرم خلقه وأجل عباده لديه من الصنف الإنساني، وذلك فيما أوضحت السورتان قبل من حال نبينا المصطفى ﷺ وجليل وعده الكريم له في قوله {ولسوف يعطيك ربك فترضى} [الضحى: ٥] وفضل حال ابتداء {ألم نشرح} على تقدم سؤال {رب اشرح} [طه: ٢٥] إلى ما أشارت إليه آي السورتين من خصائصه الجليلة، وذلك أعلى مقام يناله أحد ممن ذكر، فوقع تعقيب - ذلك بسورة
şüpheler içinde farklılaşması O'na yakışır mı? Bunu boş yere yapması uygun düşer mi? Oysa Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما باطلاً} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık.” [Bizim kıraatimiz 've mâ halakne's-semâe' şeklindedir, çoğul değildir]. Cenâb-ı Hak, ibret alınıp bakıldığında hakkın zatında şüpheyi nefyeden gerekçelerin önceden geçmesiyle birlikte kullarına hüküm verenlerin en üstünü olduğunu ikrar ettirince; tertipte Alak Suresi, kendisiyle şifanın hasıl olacağı, başlangıç ve sonun bilineceği şeye, yani Allah Teâlâ'nın her şey için bir açıklama, bir hidayet, bir rahmet ve muhsinler için bir müjde kıldığı Apaçık Kitabı'na işaret ederek geldi. Ayetlerini düşünsünler diye onu okumayı emrederek {اقرأ باسم ربك} “Rabbinin adıyla oku!” buyurdu; O'ndan yardım iste, böylece yolun aydınlanacak ve delilin netleşecektir: {تبارك الذي نزل الفرقان على عبده ليكون للعالمين نذيراً} “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan'ı indiren [Allah] ne yücedir!”. Ayrıca O Teâlâ, insanı en güzel biçimde yarattığını, {ثم رددناه أسفل سافلين} “Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” buyurarak kullarına bildirdi. Daha önce açıklandığı üzere, iki tarafın ayrışması ve söz sahiplerinin farklılaşması bundan kaynaklanmıştır; bütün bunlar O'nun ezeli hikmeti ve iradesi iledir: {ولو شئنا لآتينا كل نفس هداها} “Eğer dileseydik her nefse hidayetini verirdik.”. Şanı Yüce olan Allah, insan türünden en şerefli yaratılmışının ve katındaki en yüce kulunun erişebileceği en nihai gayeyi bize beyan etmiştir. Bu da önceki iki surenin Peygamberimiz Mustafa'nın sallallâhu aleyhi ve sellem hali hakkında açıkladığı hususlarda ve {ولسوف يعطيك ربك فترضى} “Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.” buyruğundaki O'nun yüce ve kerim vaadinde, ayrıca {ألم نشرح} “Biz açıp genişletmedik mi?” suresinin başlangıcının, daha önce geçen {رب اشرح} “Rabbim göğsümü aç” talebine olan üstünlüğünde ve bu iki surenin ayetlerinin işaret ettiği celil hususiyetlerinde görülmektedir. Bu, zikredilenlerden herhangi birinin ulaşabileceği en yüce makamdır. Bunun peşinden gelen sure ise
22438. Metin
تضمنت الإشارة إلى حال من جعل في الظرف الآخر من الجنس الإنساني، وذلك حال من أشير إليه من لدن قوله تعالى: {أرأيت الذي ينهى عبداً إذا صلى} إلى قوله: {كلا لا تطعه} ليظهر تفاوت المنزلتين وتباين ما بين الحالتين، وهي العادة المطردة في الكتب، ولم يقع صريح التعريف هنا كما وقع في الظرف الآخرة ليطابق المقصود، ولعل بعض من لم يتفطن يعترض هنا بأن هذه السورة من أول ما أنزل فكيف يستقيم مرادك من ادعاء ترتيبها على ما تأخر عنها نزولاً، فنقول له: وأين غاب اعتراضك في عدة سور مما تقدم بل في معظم ذلك، وإلا فليست سورة البقرة من المدني، ومقتضى تأليفنا هذا بناء ما بعدها من السور على الترتيب الحاصل في مصحف الجماعة إنما هو عليها وفيها بعد من المكي ما لا يحصى، فإنما غاب عنك نسيان ما قدمناه في الخطبة من أن ترتيب السور ما هي عليه راجع إلى فعله ﵊ أكان ذلك بتوقيف منه أو باجتهاد الصحابة ﵃ على ما قدمناه، فارجع بصرك، وأعد في الخطبة نظرك، والله يوفقنا إلى اعتبار بيناته وتدبر آياته، ويحملنا في ذلك على ما يقربنا إليه بمنه وفضله - انتهى.
insan cinsinin diğer tarafında yer alan kimsenin halini işaret eden bir sure olmuştur. Bu da Yüce Allah'ın {أرأيت الذي ينهى عبداً إذا صلى} “Gördün mü o engel olanı, namaz kıldığı zaman bir kulu?” buyruğundan {كلا لا تطعه} “Hayır, sakın ona uyma!” buyruğuna kadar işaret edilen kimsenin halidir; ta ki iki mertebenin farkı ve iki halin tezatlığı ortaya çıksın. Kitaplardaki cari adet de budur. Maksada uygun düşmesi için diğer tarafta olduğu gibi burada açık bir tanımlama yapılmamıştır. Belki dikkat etmeyen bazı kimseler, 'Bu sure ilk inenlerdendir, o halde kendisinden inişçe sonra olanlara göre tertip edildiği iddianız nasıl tutarlı olabilir?' diye itiraz edebilir. Biz de ona şöyle deriz: Daha önce geçen birçok surede, hatta onların çoğunda bu itirazın neredeydi? Aksi takdirde Bakara Suresi Medenî değil midir? Bizim bu telifimizin gereği, ondan sonraki sureleri cemaatin mushafındaki mevcut tertip üzere onun üzerine bina etmektir; oysa onda ve sonrakilerde sayılamayacak kadar Mekkî ayet vardır. Sana unutturulan şey, mukaddimede arz ettiğimiz üzere surelerin bu şekildeki tertibinin O'nun aleyhisselâm fiiline dayandığı, bunun da daha önce belirttiğimiz gibi ya O'ndan gelen tevkifî bir bildirimle ya da sahabenin radıyallâhu anhüm ictihadıyla olduğudur. Öyleyse tekrar bak, mukaddimedeki ifadeleri yeniden gözden geçir. Allah bizi O'nun apaçık delillerinden ibret almaya, ayetlerini تدebbür etmeye muvaffak kılsın ve lütuf ve keremiyle bizi Kendisine yaklaştıracak şeylere sevk etsin - söz bitti.
22439. Metin
ولما أتم سبحانه ما أراد من أمر الخلق وهو الإيجاد بالأسباب
Allah Teâlâ, yaratma işinden murat ettiği sebeplere dayalı var etmeyi kademeli olarak
22440. Metin
بالتدريج، أخذ في التنبيه على عالم الأمر وهو الإبداع من غير أسباب، فقال مكرراً للأمر بالقراءة تنبيهاً على عظم شأنها وتأنيساً له ﷺ ومسكناً لروعه ومعلماً أن من جاءه الأمر من قبله ليس كأربابهم: {اقرأ} ولما كان قد قال ﷺ عند هذا الأمر إخباراً بالواقع كما يقول لسان الحال لو لم ينطق بلسان المقال: ما أنا بقارىء، فكان التقدير: فربك الذي رباك فأحسن تربيتك وأدبك فأحسن تأديبك أمرك بالقراءة وهو قادر على جعلك قارئاً، عطف عليه قوله: {وربك} أي يكون التقدير: والحال أن الذي خصك بالإحسان الجم {الأكرم *} أي الذي له الكمال الأعظم مطلقاً من جهة الذات ومن جهة الصفات ومن جهة الأفعال، فلا يلحقه نقص في شيء من الأشياء أصلاً لأن حقيقته البعيد عن اللوم الجامع لمساوىء الأخلاق، فهو الجامع لمعالي الأخلاق، وليس غيره يتصف بذلك، فهو يعطيك ما لا يدخل تحت الحصر، وأشار إلى أن من ذلك أنه يفيض على أمته الأمية من العلم والحظ ما لم يفضه على أمة قبلها على قصر أعمارهم، فقال مشيراً إلى العلم التعليم، مشعراً بوصفه سبحانه بالمنح بالعلم إلى ترتيب الحكم بالأكرمية على هذا الوصف الناقل للإنسان من الحال العقلي السافل إلى هذا الحال
tamamlayınca, sebepsiz var etme olan emir âlemine dikkat çekmeye başladı. Okumanın şanının yüceliğine dikkat çekmek, Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem teskin edip korkusunu dindirmek ve kendisine bu emrin geldiği Zât'ın onların putları gibi olmadığını bildirmek üzere okuma emrini tekrarlayarak: {اقرأ} “Oku!” buyurdu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu emir karşısında, şayet lisan-ı kâl ile söylemeseydi lisan-ı halin söyleyeceği üzere vakıayı haber vererek «Ben okuyan biri değilim» deyince takdir şöyle oldu: Seni terbiye edip terbiyeni en güzel yapan, seni edeplendirip edebini en güzel kılan Rabbin sana okumayı emretti; O seni okuyan kılmaya da kadirdir. Bunun üzerine şu buyruğunu atfetti: {وربك} “Ve Rabbin” yani takdir şöyledir: Sana bol ihsanda bulunan Rabbin {الأكرم *} “en cömert olandır.”; yani zatı, sıfatları ve fiilleri bakımından mutlak manada en büyük kemale sahip olandır. Hiçbir şeyde O'na asla bir noksanlık erişmez; çünkü O'nun hakikati kınanmaktan uzaktır, bütün ahlak kusurlarından beridir, yüce ahlakı kendinde toplayandır. O'ndan başkası bu nitelikle vasıflanamaz; O sana sayıya gelmeyecek şeyler bahşeder. Bu ihsandan birinin de, kısa ömürlerine rağmen bu ümmî ümmete daha önceki hiçbir ümmete bahşetmediği ilim ve nasibi akıtması olduğuna işaret etti. Böylece talim ilmine işaret ederek ve Şanı Yüce olan Zât'ı ilim bahşetmekle niteleyerek, insanı aşağı aklî halden bu
22441. Metin
العالي الكامل {الذي علّم} أي بعد الحلم عن معاجلتهم بالعذاب والعقاب جوداً منه من غير مانع من خوف عاقبة ولا رجاء منفعة {بالقلم *} أي الكتابة به. ولما نبه بذلك على ما في الكتابة من المنافع التي لا يحيط بها غيره ﷾، لأنها انبنت عليها استقامة أمور الدنيا والدين في الدنيا والآخرة، وهي كافية في الدلالة على دقيق حكمته تعالى ولطيف تدبيره، زاد ذلك عظمة على وجه يعم غيره فقال: {علّم} أي العلم الضروري والنظري {الإنسان} أي الذي من شأنه الأنس بما هو فيه لا ينتقل إلى غيره بل ينساه إن لم يلهمه ربه إياه {ما لم يعلم *} أي بلطفه وحكمته لينتظم به حاله في دينه من الكتاب والسنة ودنياه من المعاملات والصنائع، فيفيض عليه من علمه اللدني الذي لا سبب له ظاهر ما يعرف به ترتيب المقدمات بالحدود والوسطى، فيعلم النتائج، وما يعرف به الحدسيات، وذلك بعد خلق القوى ونصب الدلائل وإنزال الآيات، ولو كان ذلك بالأسباب فقط لتساوى الناس في مدة التعليم وفي أصل المعلوم كما تساووا في مدة الحمل وأصل الإنسانية، وقد ذكر سبحانه مبدأ الإنسان ومنتهاه بنقله من أخس الحالات إلى أعلاها تقريراً لربوبيته وتحقيقاً لأكرميته،
yüce ve kâmil hale nakleden bu vasıf üzerine keremlilik hükmünün terettüp ettiğini hissettirerek şöyle buyurdu: {الذي علّم} “O, öğretendir” yani bir sonucun korkusundan veya bir menfaat umudundan kaynaklanan bir engel olmaksızın, sırf cömertliğinden ötürü onları azap ve ceza ile hemen yakalamayıp hilm gösterdikten sonra {بالقلم *} “kalemle” yani kalemle yazmayı öğretti. Allah celle celâluhu bununla, dünyada ve ahirette din ve dünya işlerinin intizamı kendisine dayandığı için Kendisinden başkasının kuşatamayacağı yazıdaki menfaatlere dikkat çekince -ki bu, Yüce Allah'ın dakik hikmetine ve latif tedbirine delalet etmek için yeterlidir- başkalarını da kapsayacak şekilde bunu daha da yücelterek şöyle buyurdu: {علّم} “Öğretti” yani zaruri ve nazari ilmi {الإنسان} “insana” yani içinde bulunduğu duruma ünsiyet gösterip başkasına geçmeyen, Rabbi ilham etmedikçe onu unutan insana {ما لم يعلم *} “bilmediği şeyleri.” Yani Kitap ve Sünnet'ten olan dinî durumu, muamelat ve sanatlardan olan dünyevî durumu intizama girsin diye lütuf ve hikmetiyle öğretti. Böylece zahiri bir sebebi olmayan ledünnî ilminden onun üzerine feyz akıtır; insan bununla hadler ve orta terimlerle önermelerin tertibini bilir, sonuçları öğrenir ve seziye dayalı bilgileri kavrar. Bu da kuvvetlerin yaratılmasından, delillerin dikilmesinden ve ayetlerin indirilmesinden sonra olur. Şayet bu sadece sebeplerle olsaydı, insanların gebelik süresinde ve insanlığın aslında eşit oldukları gibi öğrenme süresinde ve bilginin aslında da eşit olmaları gerekirdi. Şanı Yüce olan Allah, rububiyetini teyit etmek ve ekremiyetini (en cömert oluşunu) gerçekleştirmek üzere insanı en düşük hallerden en yücesine naklederek onun başlangıcını ve sonunu zikretmiştir.
22442. Metin
قال الملوي: ولو كان شيء من العطاء والنعم أشرف من العلم لذكره عقب صفة الأكرمية - انتهى، وفي ذلك إشارة إلى مزيد كرم العلماء بالتعليم، وفي الآية الإشارة إلى مطالعة عالمي الخلق والأمر، قال الرازي، وفي كل من العالمين خصوص وعموم - انتهى، فالمعنى أنه يعلمك أيها النبي الكريم وإن كنت أمياً لا تعلم الآن شيئاً كما علم بالقلم من لم يكن يعلم، فتكون أنت - بما أشارت إليه صفة الأكرمية على ما أنت فيه من الأمية - أعلم من أهل الأقلام - وأعلى من كل مقام سام.
el-Melevî şöyle demiştir: Eğer bağış ve nimetlerden herhangi biri ilimden daha şerefli olsaydı, onu Ekrem sıfatının hemen ardından zikrederdi - söz bitti. Bunda âlimlerin öğretme konusundaki üstün cömertliğine bir işaret vardır. Ayette halk (yaratma) ve emir âlemlerini müşahede etmeye de işaret vardır. Râzî şöyle demiştir: İki âlemden her birinde hususilik ve umumilik vardır - söz bitti. Anlam şudur: Ey kerim Peygamber! Sen şu anda hiçbir şey bilmeyen bir ümmî olsan da, daha önce bilmeyene kalemle öğrettiği gibi sana da öğretecektir. Böylece sen -içinde bulunduğun ümmîliğe rağmen Ekrem sıfatının işaret ettiği şey sayesinde- kalem ehlinden daha bilgili ve her yüce makamdan daha üstün olacaksın.
22443. Metin
ولما كان الدم أكثر الأخلاط وأشدها هيجاناً، فإن مرضه لا يشبهه شيء من أمراض بقية الأخلاط، وكان مع ذلك سريع البرء إن أصيب علاجه وعولج بأمر قاهر أقوى منه، وكان العلم قرين الغنى في الأغلب، وكان زلة العالم تفوق زلة غيره، قال معرفاً بعد التعريف بالإلهيات بأمر النفس مبيناً لقسم الإنسان المردود أسفل سافلين مقرراً لحاله، ورادعاً له عن ضلاله: {كلا} أي ارتدع أيها العالم عن الطغيان إن نلت الغنى حقاً {إن الإنسان} أي هذا النوع الذي هو نوعك ومن شأنه الأنس بنفسه والنظر في عطفه {ليطغى *} أي من شأنه - إلا من عصمه الله سبحانه - أن يزيد على الحد الذي لا ينبغي له مجاوزته كما يزيد الخلط الدموي، وأكده لما لأكثر الخلق من التكذيب به فإنه لا طاغي يقر بأنه طغى {أن} أي لأجل أن {رآه} أي علم الإنسان نفسه
Kan, beden sıvılarının (hılletlerin) en fazlası ve feveranı en şiddetlisi olduğundan, onun hastalığı diğer sıvıların hastalıklarından hiçbirine benzemez. Bununla birlikte şayet tedavisi isabet ettirilir ve ondan daha kuvvetli, kahredici bir şeyle tedavi edilirse iyileşmesi pek hızlı olur. İlim de çoğunlukla zenginliğin yoldaşı olduğundan ve âlimin ayak kayması başkasınınkinden daha büyük olduğundan; ilahiyatı tanıttıktan sonra nefsin durumunu bildirerek, aşağıların aşağısına indirilen insan kısmını açıklayarak, onun halini ortaya koyup sapıklığından caydırmak üzere şöyle buyurdu: {كلا} “Hayır!” yani ey âlim, eğer gerçekten zenginliğe eriştiysen azgınlıktan vazgeç! {إن الإنسان} “Şüphesiz insan” yani kendi nefsiyle ünsiyet kurup kendi tarafına bakan ve senin cinsinden olan bu tür {ليطغى *} “mutlaka azar” yani Allah'ın koruduğu kimseler müstesna, kan sıvısının taşması gibi aşmaması gereken sınırı aşma tabiatındadır. Yaratılmışların çoğunun bunu yalanlaması sebebiyle bunu tekid etti; zira hiçbir azgın azdığını ikrar etmez. {أن} “için” yani şu sebepten ötürü {رآه} “kendini gördüğü” yani insan kendisini bildiği için
22444. Metin
علماً وجدانياً {استغنى *} أي وجد له الغنى، هذا هو الطبع الغالب في الإنسان متى استغنى عن شيء عمي عن مواضع افتقاره، فتغيرت أحواله معه، وتجاوز فيه ما ينبغي له الوقوف عنده «ولا يملأ جوف ابن آدم إلا التراب» ومن كان مفتقراً إلى شيء كان منطاعاً له كما في حديث آخر أهل النار خروجاً منها يقسم لربه أنه لا يسأل غير ما طلبه، فإذا أعطيته واستغنى به سأل غيره حتى يدخل دار القرار، ولعله نبه بهذا على أن هذه الأمة المحتاجة ستفتح لها خزائن الأرض فيطغيها الغنى كما أطغى من قبلها وإن كانوا هم ينكرون ذلك كما قال ﷺ حين بشرهم بالفتوحات وقال: «إنه يغدى على أحدكم بصفحة ويراح عليه بأخرى ثم قال لهم: أنتم اليوم خير أم يومئذ، فقالوا: بل يومئذ، نتفرغ لعبادة ربنا، فقال: بل أنتم اليوم خير منكم يومئذ، قال ﷺ: والله ما الفقر أخشى عليكم، ولكن أخشى أن يبسط عليكم الدنيا كما بسطت على من كان قبلكم فتنافسوها كما تنافسوها فتهلككم كما أهلكتهم»
vicdani bir bilgiyle [gördüğü için] {استغنى *} “ihtiyaçsız.” yani kendisinde bir zenginlik bulduğu için. İnsandaki galip tabiat şudur: Bir şeyden müstağni olduğu zaman muhtaç olduğu yerlere karşı körleşir, ona karşı halleri değişir ve durması gereken sınırı aşar. «Âdemoğlunun karnını ancak toprak doldurur.» Bir şeye muhtaç olan kimse ise ona boyun если olur. Nitekim cehennemden en son çıkacak kimsenin hadisinde geçtiği üzere, o kimse Rabbine istediğinden başkasını istemeyeceğine dair yemin eder; kendisine o verilip onunla müstağni olunca, karar yurduna (cennete) girinceye kadar başka bir şey ister. Belki de bununla, bu muhtaç ümmete yeryüzünün hazinelerinin açılacağına ve her ne kadar kendileri bunu inkâr etseler de, öncekileri azdırdığı gibi zenginliğin onları da azdıracağına dikkat çekmiştir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem fetihleri müjdelediğinde şöyle buyurmuştur: «Sizden birine sabah bir tabak yemek verilip akşam başka bir tabak götürülecektir.» Sonra onlara: «Siz bugün mü daha hayırlısınız yoksa o gün mü?» diye sormuş; onlar da: «Aksine o gün; Rabbimize ibadet için boş vakit buluruz» demişlerdir. Bunun üzerine şöyle buyurmuştur: «Aksine siz bugün, o günkü halinizden daha hayırlısınız.» Ve sallallâhu aleyhi ve sellem: «Vallahi ben sizin adınıza fakirlikten korkmuyorum; fakat dünyanın sizden öncekilere yayıldığı gibi size de yayılmasından, onların dünya için yarıştığı gibi sizin de yarışmanızdan ve onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum» buyurmuştur;
22445. Metin
أو كما قال ﷺ.
yahut Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi.
22446. Metin
ولما كان لا دواء لذلك مثل تذكر الجزاء، قال معرفاً أن
Bunun için cezanın hatırlatılması gibi bir ilaç bulunmadığından,
22447. Metin
الإنسان لا يزال مفتقراً إلى مولاه في حياته ومماته وغناه وفقره، محذراً له سوء حالاته مؤكداً لأجل إنكارهم ذلك: {إن إلى ربك} أي المحسن إليك بالرسالة التي رفع بها ذكرك، لا إلى غيره من التراب ونحوه {الرجعى *} أي الرجوع الأعظم الثابت الذي لا محيد عنه، أما في الدنيا فلا محيد عن الإقرار به، فإنه لا يقدر أحد على شيء إلا بتقديره، وأما في الآخرة فبما أثبت في برهانه في سورة التين، فيحاسب الناس بأعمالهم، ويجازي كل أحد بما يستحق من ثواب أو عقاب، ففيه وعيد للطاغي وتحقير - لغنى ينقطع.
insanın hayatında ve ölümünde, zenginliğinde ve fakirliğinde daima Mevlâsına muhtaç olduğunu bildirerek, kötü hallerinden onu sakındırıp bunu inkâr etmeleri sebebiyle tekid ederek şöyle buyurdu: {إن إلى ربك} “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.” yani şanını yücelttiği risalet ile sana ihsanda bulunan Rabbinedir; toprak ve benzeri başkasına değil! {الرجعى *} “Dönüş O'nadır.” yani kaçışı olmayan en büyük ve kesin dönüş O'nadır. Dünyada O'nu ikrar etmekten kaçış yoktur; zira hiç kimse O'nun takdiri olmaksızın hiçbir şeye güç yetiremez. Ahirette ise Tîn Suresi'ndeki deliliyle sabit olduğu üzere insanlar amelleriyle hesaba çekilir ve herkese hak ettiği mükâfat veya ceza verilir. Bunda azgın kimseye bir tehdit ve sona erecek zenginliği küçümseme vardır.
22448. Metin
ولما أخبر بطغيانه وعجل بذكر دوائه لأن المبادرة بالدواء لئلا يتحكم الداء واجبة، دل على طغيانه مخوفاً من عواقب الرجعى في أسلوب التقرير لأنه أوقع في النفس وأروع للّب لأن أبا جهل قال: «لئن رأيت محمداً يعفر وجهه لأفضخن رأسه بصخرة، فجاء ليفعل ما زعم فنكص على عقبيه ويبست يداه على حجره فسئل عما دهاه، فقال: إن بيني وبينه لهولاً وأجنحة، وفي رواية: لخندقاً من النار، وفي رواية: لفحلاً من الإبل، فما رأيت مثله، ولو دنوت منه لأكلني» وأصل الحديث في صحيح مسلم عن أبي هريرة ﵁، فقال: {أرءيت} تقدم
Onun azgınlığını haber verip ilacını zikretmekte acele edince -çünkü hastalığın yerleşmemesi için ilaca erken başlamak vaciptir- dönüşün akıbetleriyle korkutarak onun azgınlığını takrir (onaylatma) üslubuyla ortaya koydu; zira bu üslup nefiste daha etkili ve akıl için daha dehşet vericidir. Çünkü Ebu Cehil: «Eğer Muhammed'i yüzünü toprağa sürerken görürsem, mutlaka bir kaya ile başını ezeceğim» demişti. İddia ettiği şeyi yapmak için geldiğinde ise ökçeleri üzerine geri çekildi ve elleri taşın üzerinde donakaldı. Kendisine ne olduğu sorulunca: «Gerçekten benimle onun arasında bir dehşet ve kanatlar vardı -bir rivayette: ateşten bir hendek, diğer bir rivayette ise: erkek bir deve vardı ki böylesini hiç görmedim; eğer ona yaklaşsaydım beni yerdi» dedi. Hadisin aslı Sahîh-i Müslim'de Ebu Hureyre'den radıyallâhu anh rivayet edilmiştir. Şöyle buyurdu: {أرءيت} “Gördün mü?” Daha önce
22449. Metin
في الأنعام أن هذا الفعل إذا لم يكن بصرياً كان بمعنى أخبر، فالمعنى: أخبرني هل علمت بقلبك علماً هو في الجلاء كرؤية بصرك {الذي ينهى *} أي على سبيل التجديد والاستمرار.
En'âm Suresi'nde bu fiilin basarî (gözle görme) olmadığında 'haber ver' manasına geldiği geçmişti. Mana şudur: Gözünün görmesi gibi apaçık bir bilgiyle kalben bildin mi, bana haber ver: {الذي ينهى *} “O engel olanı?” yani bunu sürekli ve yenileyerek yapan kimseyi.
22450. Metin
ولما كان أفحش ما يكون صد العبد عن خدمة سيده، قال معبراً بالعبودية منكراً للمبالغة في تقبيح النهي والدلالة على كمال العبودية: {عبداً} أي من العبيد {إذا صلّى *} أي خدم سيده الذي لا يقدر أحد أن ينكر سيادته بإيقاع الصلاة التي هي وصلته به، وهي أعظم أنواع العبادة لأنها مع كونها أقرب وصلة إلى الحق انقطاع وتجرد بالكلية عن الخلق، فكان نهيه له عن ذلك نهياً عن أداء الحق لأهله حسداً أو بغياً، فكان دالاًّ على أن من طبع أهل كل زمان عداوة أهل الفضل وصدهم عن الخير لئلا يختصوا بالكمال.
Bir kulun efendisine hizmet etmesini engellemek en çirkin şey olduğundan, engellemenin çirkinliğini mübalağa ile belirtmek ve kulluğun kemaline delalet etmek üzere belirsiz (nekre) olarak kulluk lafzıyla ifade edip şöyle buyurdu: {عبداً} “Bir kulu” yani kullardan birini {إذا صلّى *} “namaz kıldığı zaman.” Yani efendiliğini kimsenin inkâr edemeyeceği Efendisine, O'na olan vasıtası olan namazı kılarak hizmet ettiği zaman. Namaz ibadetlerin en büyüğüdür; çünkü Hakk'a en yakın vesile olmakla birlikte, mahlukattan bütünüyle kopuş ve tecerrüttür. Dolayısıyla onun bunu engellemesi, haset veya azgınlık sebebiyle hakkı ehline ödemekten menetmekti. Bu da her asrın insanlarının tabiatında fazilet ehline düşmanlık etmek ve kemale mahsus kılınmasınlar diye onları hayırdan alıkoymak bulunduğuna delalet etmektedir.
22451. Metin
ولما كان هذا أمراً خارجاً عن الحد في الطغيان، وكان السؤال إنما هو عن رؤية حاله في نهيه العبد عن الصلاة، لا عن رؤية ذاته، فتشوف السامع إلى معرفة ذلك الحال، كرر التقرير بزيادة التعجيب من حاله والتحذير، فقال مكرراً العامل زيادة في التأكيد وبياناً لأن هذا في الحقيقة أول السؤال عن الحال: {أرءيت} أي أخبرني عن حاله {إن كان} أي هذا الناهي، وعبر بأداة الاستعلاء إشارة إلى أنه في غاية الثبات والتمكن فقال: {على الهدى *} أي الكامل
Bu durum azgınlıkta haddi aşan bir iş olduğundan ve soru onun zatını görmekten değil, kulu namazdan engellemesindeki halini görmekten ibaret bulunduğundan, dinleyen kimse o hali öğrenmeye iştiyak duydu. O'nun halinden duyulan hayreti ve sakındırmayı artırarak takriri tekrarladı. Tekidi artırmak ve bunun hakikatte hal hakkındaki ilk soru olduğunu beyan etmek için amili tekrarlayarak şöyle buyurdu: {أرءيت} “Gördün mü?” yani bana onun halini haber ver, {إن كان} “ya o” yani bu engelleyen kimse [ise]; son derece sebat ve hâkimiyet içinde olduğuna işaret etmek için istila edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {على الهدى *} “doğru yol üzerinde ise?” Yani hidayette kâmil
22452. Metin
في الهداية فكف عن نهي هذا المصلي عن خدمة مولاه الذي هو معترف بسيادته وإن ادعى كذباً أن له شريكاً كما أنه لا ينهى عن السجود للأصنام.
bir halde olup bu namaz kılan kimseyi, yalan yere O'na ortak koştuğunu iddia etse bile efendiliğini ikrar ettiği Mevlâsına hizmet etmekten menetmekten vazgeçseydi; tıpkı putlara secde etmekten menetmediği gibi.
22453. Metin
ولما ذكر ما لعله يكون عليه في تكميل نفسه، ذكر ما لعله يعانيه من إنجاء غيره فقال: {أو أمر} أي ذلك الناهي {بالتقوى *} أي التي هي عماد الدين، وهي عمارة الباطن بالنور الناشئة عن الهدى، وعمارة الظاهرة لذلك، المترشحة من عمارة الباطن، الموجب لذلك، فأمر هذا المصلي بملازمة خدمة سيده المجمع على سيادته، ولا شك في توحيده بالربوبية بالإقبال على ما يرضيه من أفعال العبادة، ليكون ذلك وقاية لفاعل من سخطه فيأمن الهلاك، والجواب محذوف تقديره: ألم يكن خيراً له فليتدبر كل أمر من أموره فلا يقدم عليه حتى يعلم بالدليل أنه هدى وتقوى.
Kendi nefsini kemale erdirmesi hususunda olabileceği hali zikredince, başkasını kurtarma hususunda yapabileceği şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {أو أمر} “Yahut emretmişse” yani o engelleyen kimse {بالتقوى *} “takvayı?” Dinin direği olan takvayı; ki o, hidayetten neşet eden bâtının nurla imarı ve bâtının imarından sızıp bunu gerektiren zahirin imarıdır. Böylece o, bu namaz kılana, efendiliği üzerinde ittifak edilen ve ibadet fiillerinden O'nu razı edecek şeylere yönelmek suretiyle Rububiyetinde birliği konusunda şüphe bulunmayan Efendisine hizmete devam etmeyi emretseydi; ta ki bu, yapan kimse için O'nun gazabından bir kalkan olsun da helaktan emin bulunsun. Cevap hazfedilmiştir, takdiri şöyledir: Bu onun için daha hayırlı olmaz mıydı? O halde her işini düşünsün ve delil ile onun hidayet ve takva olduğunu bilmedikçe ona girişmesin.
22454. Metin
ولما كان التقدير حتماً كما هدى إليه السياق ما قدرته من جواب السؤالين، بنى عليه قوله زيادة في التوبيخ والتعجيب والتقريع استفهاماً عن حال لهذا الناهي مناف للحال الأول معيداً الفعل إيضاحاً لذلك: {أرءيت} أي أخبرني أيها السامع ولا تستعجل {إن كذب} أي أوقع هذا الناهي التكذيب بأن المصلي على الهدى بخدمة سيده
Siyakın gösterdiği üzere iki sorunun cevabından takdir ettiğim şey kaçınılmaz bir takdir olunca; kınama, hayret ve azarlamayı artırmak amacıyla, bunu açıklamak üzere fiili tekrarlayarak bu engelleyenin ilk hal ile çelişen bir halini istifham yoluyla bunun üzerine bina etti: {أرءيت} “Gördün mü?” yani ey dinleyen, acele etme ve bana haber ver: {إن كذب} “Ya yalanlamışsa” yani bu engelleyen kimse, namaz kılanın efendisine hizmet etmekle hidayet üzere olduğunu yalanlamışsa;
22455. Metin
المتفق على سيادته، فكان بذلك مرتكباً للضلال الذي لا شك في كونه ضلالاً، ولا يدعو إليه إلا الهدى.
efendiliği üzerinde ittifak edilmiş Efendisine hizmetini yalanlayarak sapıklık olduğunda şüphe bulunmayan ve ancak hidayetin davet edebileceği bir sapıklığı irtikâp etmişse?
22456. Metin
ولما كان المكذب قد لا يترك من كذبه، أشار إلى أن حال هذا على غير ذلك فقال: {وتولى *} أي وكلف فطرته الأولى بعد معالجتها الإعراض عن قبول الأمر بالتقوى، وذلك التولي إخراب الباطن بالأخلاق السيئة الناشئة عن التكذيب وإخراب الظاهر بالأعمال القبيحة الناشئة عن التكذيب، والجواب محذوف تقديره: ألم يكن ذلك التولي والتكذيب شراً له لأن التكذيب والتولي من غير دليل شر محض، فكيف إذا كان الدليل قائماً على ضدهما.
Yalanlayan kimse bazen yalanladığı şeyi tamamen terk etmeyebileceğinden, bunun halinin böyle olmadığına işaretle şöyle buyurdu: {وتولى *} “ve yüz çevirmişse?” Yani ilk fıtratını zorlayarak takva emrini kabul etmekten yüz çevirmişse. Bu yüz çevirme; yalanlamadan doğan kötü ahlak ile bâtının harap edilmesi, yine yalanlamadan doğan çirkin ameller ile zahirin harap edilmesidir. Cevap hazfedilmiştir, takdiri şöyledir: Bu yüz çevirme ve yalanlama onun için tam bir şer olmadı mı? Çünkü delilsiz yalanlamak ve yüz çevirmek sırf şerdir; nitekim delil bunların zıddı üzere ikame edilmişken nasıl şer olmasın!
22457. Metin
ولما عجب من حالته البعيدة عن العقل مع نفسه ومع أبناء جنسه، أنكر عليه معجباً من كونه يعلم أنه ليس بيده شيء، المنتج لأنه مراقب وحاله مضبوط غاية الضبط وينسى ذلك، فقال ذاكراً مفعول «أرءيت» الثاني وهو لا يكون إلا جملة استفهامية: {ألم يعلم} أي يقع له عمل يوماً من الأيام {بأن الله} أي وهو الملك الأعلى {يرى *} أي له صفتا البصر والعلم على الإطلاق، فهو يعلم كل معلوم ويبصر كل مبصر، ومن كان له ذلك كان جديراً بأن يهلك من يراه على الضلال والإضلال وينصر من يطيع أمره على كل من يعاديه، وإنما جاء هذا الاستفهام الإنكاري على هذا الوجه لأنهم يعترفون بكل ما أنكر عليهم
Kendisinin ve kendi cinsinin aklından uzak olan bu haline hayret edince; elinde hiçbir şey bulunmadığını, gözetlendiğini ve halinin son derece zapturapt altında olduğunu bildiği halde bunu unutmasına hayret ederek onu kınadı. «Gördün mü» fiilinin ancak bir istifham cümlesi olabilen ikinci mef'ûlünü zikrederek şöyle buyurdu: {ألم يعلم} “Bilmedi mi” yani günün birinde onun bir ameli vuku bulmadı mı {بأن الله} “Allah'ın” yani Yüce Hükümran'ın {يرى *} “gördüğünü?” Yani O'nun mutlak manada görme ve bilme sıfatları vardır; O bilinen her şeyi bilir ve görülen her şeyi görür. Bu sıfatlara sahip olan Zât, sapıklık ve saptırma üzerinde gördüğü kimseyi helak etmeye ve emrine itaat edeni ona düşmanlık eden herkese karşı muzaffer kılmaya elbette layıktır. Bu inkârî istifham bu şekilde gelmiştir; çünkü onlar kendilerine yöneltilen kınamaların tamamını kabul etmektedirler
22458. Metin
فيه ويلزمهم بما يفعلون من عداوة النبي ﷺ أن يكونوا منكرين له، وذلك هو عين التناقض الذي لا أشنع عندهم منه، هذا ويمكن، وهو أحسن، أن تنزل الآية على الاحتباك فيقال: لما كان السؤال عن حال الناهي لأن الرؤية علميه لا بصرية، فتشوف السامع إلى معرفتها، وكان للناهي حالان: طاعة ومعصية، بدأ بالأولى لشرفها على الأسلوب الماضي في التقرير على سبيل التعجيب فقال: «أرءيت» أي أخبرني «إن كان» الناهي ثابتاً في نهيه هذا متمكناً «على الهدى» أي الكامل «أو» كان قد «أمر» في ذلك الأمر أو في أمر ما من عبادة الأوثان وغيرها «بالتقوى» وحذف جواب السؤال عن هذا الحال لدلالة جواب الحال الثاني عليه، وهو ألم يعلم بأن الله يرى كل ما يصح أن يرى، فينهى عنه إن كان مكروهاً ولا يقر عليه ويحاسب به ليزن هذا الناهي أفعاله بما شرعه سبحانه من الدليل العقلي والسمعي فيعلم أهي مما يرضيه ليقره عليه كما يقر سائر ما يرضيه أو يسخطه فيمنعه منه.
ve Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlık ederek yaptıkları şeyler, onların bunu inkâr etmelerini gerektirir; bu ise onlar katında bundan daha çirkini olmayan çelişkinin ta kendisidir. Bu ayetin ihtibâk (karşılıklı hazif) sanatına göre değerlendirilmesi de mümkündür ve daha güzeldir; şöyle ki: Soru, görme fiili basarî değil ilmî olduğu için engelleyenin hali hakkında olunca, dinleyen bunu öğrenmeye iştiyak duydu. Engelleyenin iki hali vardı: İtaat ve masiyet. Şerefinden dolayı birincisiyle başladı ve hayret bildiren takrir üslubu üzere şöyle buyurdu: «Gördün mü?» yani bana haber ver, «eğer bu engelleyen kimse bu engellemesinde hidayet üzere» yani kâmil bir hidayet üzere sebatkâr ve hâkim «ise, yahut» bu meselede veya putlara ibadet gibi herhangi bir konuda «takvayı emretmişse?» İkinci halin cevabı buna delalet ettiği için bu hal hakkındaki sorunun cevabı hazfedilmiştir; o cevap da şudur: 'Allah'ın görülebilecek her şeyi gördüğünü, hoşlanılmayan bir şeyse onu yasaklayacağını, buna rıza göstermeyeceğini ve bundan hesaba çekeceğini bilmedi mi?' Ta ki bu engelleyen kimse, O'nun meşru kıldığı akli ve sem'i delillerle fiillerini tartsın da razı olduğu şeylerden olup diğer razı olduğu şeyleri onayladığı gibi onu onaylayacak mı, yoksa gazap ettiği şeylerden olup onu bundan men mi edecek bilsin.
22459. Metin
ولما ذكر ما يمكن أن يكون عليه حال الناهي من السداد، ذكر ما يمكن أن يكون عليه من الفساد، فقال مقرراً معجباً معيداً العامل لزيادة التعجيب على النمط الأول: «أرأيت إن كذب» أي هذا الناهي بالحق في وقت النهي - ولما كان لا يلزم من التكذيب التولي
Engelleyenin halinin doğru yolda olma ihtimalini zikredince, onun bozuk olma ihtimalini de zikretti. İlk üslup üzere hayreti artırmak amacıyla amili tekrarlayarak ve hayret bildirip onaylatarak şöyle buyurdu: «Gördün mü, eğer bu engelleyen kimse engelleme vaktinde hakkı yalanlamışsa» -yalanlamaktan mutlaka yüz çevirmek gerekmediği için-
22460. Metin
قال: «وتولى» أي عن الدين بنهيه هذا، فكان على الضلال والهوى متمكناً في ذلك بحيث إنه لا يصدر عنه فعل إلا فاسداً «ألم يعلم بأن الله يرى» فيحاسب نفسه بما أرشد إليه سبحانه من البراهين فيعلم أن ما هو عليه من الرشد إن كان الله يقره عليه ويمكنه منه أو الغواية إن كان ينهاه عنه ولا يقره عليه، كما فعل بهذا الذي أقسم: ليرضخن رأس هذا المصلي، وأقدم عليه بصخرته وهو عند نفسه في غاية القدرة على ذلك بزعمه فمنعه الله منه ورده عنه فرجع على عقبيه خاسئاً ظاهراً عليه الجبن والرعب وغيرهما مما يتحاماه الرجال، ويأنف منه الضراغمة الأبطال، والاحتباك هنا بطلب «أرءيت» جملة ليس هو من التنازع لأنه يستدعي إضماراً والجمل لا تضمر، إنما هو من باب الحذف لدليل، فحذف الكون على الضلال ثانياً لدلالة الكون على الهدى عليه أولاً، وحذف «ألم يعلم بأن الله يرى» أولاً لدلالة ذكره آخراً عليه.
«ve yüz çevirmişse» buyurdu; yani bu engellemesiyle dinden yüz çevirmişse, böylece sapıklık ve heva üzerinde öyle yerleşmiş olur ki kendisinden bozuk olandan başka hiçbir fiil çıkmaz. «Allah'ın gördüğünü bilmedi mi?» Kendi nefsini, Yüce Allah'ın yol gösterdiği delillerle hesaba çeksin de üzerinde bulunduğu şeyin doğruluk mu olduğunu -ki eğer öyleyse Allah onu onaylar ve ona imkân verir- yoksa sapıklık mı olduğunu -ki eğer öyleyse onu bundan yasaklar ve buna rıza göstermez- anlasın; nitekim 'bu namaz kılanın başını mutlaka ezeceğim' diye yemin eden kimseye yaptığı gibi. O, kendi zannınca buna son derece kadir olduğu halde kayasıyla ona yönelmiş, Allah ise onu bundan engellemiş ve geri püskürtmüştür; böylece yiğitlerin sakındığı, kahraman aslanların ar duyduğu korkaklık ve dehşet apaçık üzerinde görünür halde hor ve hakir olarak ökçeleri üzerine geri dönmüştür. Buradaki ihtibâk, 'gördün mü' fiilinin bir cümle talep etmesi sebebiyle tenâzu' (çekişme) babından değildir; zira tenâzu zamir getirmeyi gerektirir, cümleler ise zamirleştirilemez. Bu ancak bir delile dayalı hazif babındandır. Birincide hidayet üzere oluşun delalet etmesi sebebiyle ikincide sapıklık üzere oluş hazfedilmiş; sonda zikredilmesinin delalet etmesi sebebiyle de başta «Allah'ın gördüğünü bilmedi mi?» cümlesi hazfedilmiştir.
22461. Metin
ولما كان هذا الخبيث معرضاً عن هذا العلم الذي هو معترف به كله، وإنما كان إعراضه لما عنده من الحظوظ والشهوات الموقعة له -
Bu habis kimse, tamamını ikrar ettiği bu ilimden yüz çevirince -ki onun yüz çevirmesi ancak kendisinde bulunan ve
22462. Metin
بحكم الرد أسفل سافلين - إلى رتبة البهائم، أتى بأعظم أدواث الردع فقال: {كلا} أي ليس عنده علم بشيء من ذلك لسفول رتبته عن رتبة البهائم ولا في يده شيء من الأشياء، فهو لا يقدر على شيء مما رامه من الأذى، فليرتدع عن تعاطي ذلك لأنه لا يضر إلا نفسه.
aşağıların aşağısına indirilme hükmü gereğince onu hayvanlar derekesine düşüren hazlar ve şehvetler sebebiyledir- caydırıcı edatların en büyüğünü getirerek şöyle buyurdu: {كلا} “Hayır!” Yani rütbesi hayvanların rütbesinden aşağı olduğu için bunlardan hiçbirine dair onda bir bilgi yoktur; elinde de hiçbir şey bulunmamaktadır. Dolayısıyla kastettiği eziyetten hiçbirine güç yetiremez. O halde buna girişmekten vazgeçsin; çünkü o ancak kendi nefsine zarar verir.
22463. Metin
ولما كان نفي العلم عنه يوهم أنه في عداد الغافلين الذي لا ملامة عليهم، بين أن انتفاء العلم عنه ليس عن غفلة يعذر صاحبها، إنما هو عن تهاون بالخير ورضى بالعمى والتقليد، فهو من قسم الضال الذي فرط في استعمال القوة العلمية المذكور في الفاتحة، فاستأنف الإخبار عنه في جواب من يقول: فما يفعل به؟ معبراً بأداة الشك إقامة له ولغيره في محل الرجاء لانتهائه إبقاء للتكليف ومؤكداً لأنهم منكرون: {لئن لم ينته} أي يفتعل هذا الناهي لهذا العبد المطيع فيقف ويكف عما هو فيه من نهيه وتكذيبه وتوليه.
Ondan ilmin nefyedilmesi, onun kınanmayacak gafiller zümresinden olduğu vehmini uyandırabileceğinden; ilmin nefyinin sahibinin mazur sayılacağı bir gafletten ötürü olmadığını, bilakis hayrı küçümsemekten, körlüğe ve taklide razı olmaktan kaynaklandığını beyan etti. Dolayısıyla o, Fâtiha'da zikredilen ve ilim kuvvetini kullanmakta kusur eden 'dâllîn' (sapmışlar) kısmındandır. 'Ona ne yapılacak?' diyen kimsenin cevabında, mükellefiyeti devam ettirmek üzere vazgeçmesini umma makamında hem ona hem başkasına şüphe edatıyla hitap ederek ve inkâr ettikleri için tekid ederek onun durumunu yeniden haber vermeye başladı: {لئن لم ينته} “Andolsun, eğer vazgeçmezse” yani bu itaatkâr kulu engelleyen kimse kendi gayretiyle durmaz ve içinde bulunduğu engelleme, yalanlama ve yüz çevirmeden vazgeçmezse.
22464. Metin
ولما كان الحال غير محتاج إلى أكثر من التأكد لإيقاع الفعل، عبر بالحقيقة ولم ينقلها إشارة إلى أن هذا الناهي أقل من أن يحتاج فيه إلى فعل شديد، بل أقل نفحة من العذاب تكفي في إهلاكه، وما كان أصل التأكيد إلاّ تطيبباً لقلوب الأولياء وتكذيباً للأعداء فقال:
Fiili gerçekleştirmek için durumun tekidden fazlasına ihtiyacı olmadığından; bu engelleyenin şiddetli bir fiile ihtiyaç duyulmayacak kadar değersiz olduğuna, bilakis azabın en küçük bir esintisinin onu helak etmeye yeteceğine işaret etmek üzere hakikat lafzıyla ifade etti ve onu başka yere nakletmedi. Asıl tekid ise ancak dostların kalbini ferahlatmak ve düşmanları yalanlamak içindi. Şöyle buyurdu:
22465. Metin
{لنسفعاً} أي والله لنأخذن ونقبضن قبضاً وأخذاً بشدة وعنف مع الجر والاجتذاب واللطم والدفع والغيظ أخذ من يعض مأخوذه ويذله ويسود وجهه ويقذره {بالناصية *} أي بالشعر الذي في مقدم رأسه وهو أشرف ما فيه، والعرب لا تأنف من شيء أنفتهم من أخذ الناصية، وإذا انتهكت حرمة الأشرف فما بالك بغيره، واستغنى بتعريف العهد عن الإضافة.
{لنسفعاً} “mutlaka yakalarız” yani Allah'a yemin olsun ki, yakaladığı kimseyi ısıran, onu zelil kılan, yüzünü karartıp kirleten birinin yakalayışı gibi; çekme, sarsma, tokatlama, itme ve öfkeyle, şiddet ve zorbalıkla mutlaka sımsıkı yakalar ve tutarız: {بالناصية *} “alın saçından!” Yani başının ön tarafındaki saçından; ki orası insanın en şerefli yeridir. Araplar hiçbir şeyden perçemlerinin tutulmasından arlandıkları kadar arlanmazlar. En şerefli yerin hürmeti çiğnendiğinde, diğer yerlerin hali ne olur! Ahd (bilineni ifade etme) takısı sayesinde izafetten müstağni olunmuştur.
22466. Metin
ولما كان من المعلوم أن من صار في القبضة على هذه الهيئة المهينة المزرية فهو هالك، اغتنى به عن أن يقول: ولنسحبنه بها على وجهه إلى النار، ووصفها بما يدل على ذلك فقال مبدلاً لأن البدل وصف بما قربه من المعرفة: {ناصية} أي عظيمة القبح {كاذبة} أي متعمدة للكذب {خاطئة *} فهي صادر عنها الذنب من الكذب وغيره من غير تعمد، فأغلب أحوالها على غير صواب تارة عن عمد وتارة عن غير عمد، وما ذاك إلا لسوء جبلة صاحبها حتى كاد لا يصدر عنه فعل سديد، ووصفها بما هو لصاحبها على الإسناد المجازي مبالغة في تكذيبه في أنه لا يقدر على منع المهتدي أو إذلاله أو شيء من أذاه إلا إن أذن له صاحب الأمر كله فيما يكون سبباً لزيادة رفعته، وفي العدول عن الحقيقة، كأن يقال: ناصية كاذب خاطىء، بالإضافة إلى هذا المجاز،
Bu aşağılayıcı ve zelil edici vaziyette yakalanan kimsenin helak olacağı bilindiğinden, 'Onu perçeminden ateşe doğru yüzüstü sürükleriz' demeye gerek kalmadı. Buna delalet eden vasıfla onu niteleyerek, bedel marifeye yaklaştıran bir sıfat olduğu için bedel yoluyla şöyle buyurdu: {ناصية} “Bir alın saçı ki” yani son derece çirkin, {كاذبة} “yalancı” yani kasten yalan söyleyen, {خاطئة *} “günahkâr!” Yani yalan ve diğer günahlar kendisinden kastedilmeksizin de sadır olan. Dolayısıyla onun hallerinin çoğu, bazen kasıtlı bazen kasıtsız olarak doğru olmaktan uzaktır. Bu da ancak sahibinin fıtratının kötülüğündendir; öyle ki neredeyse kendisinden doğru dürüst hiçbir fiil sadır olmaz. Hidayet bulmuş kimseyi engellemeye, onu zelil kılmaya veya ona herhangi bir eziyet vermeye -bütün işlerin sahibi olan Allah onun derecesinin artmasına vesile olacak bir şeye izin vermedikçe- güç yetiremeyeceği konusunda onu mübalağalı şekilde yalanlamak için sahibine ait olan vasıf mecaz-ı aklî yoluyla perçeme isnat edilmiştir. Bu mecaza izafetle 'yalancı ve günahkârın perçemi' denilmesindeki hakikatten dönülmesinde,
22467. Metin
من الجزالة والفخامة والجلالة ما لا يخفى.
gizli kalmayacak derecede bir fesahat, azamet ve celalet vardır.
22468. Metin
ولما كان هذا هو غاية الإهانة، وكان الكفار إنما يقصدون بأعراضهم الشماخة والأنفة والعز عن أن يكونوا أتباعاً أذناباً، وإنما عزهم بقومهم، وأقرب من يعتز به الإنسان أهل ناديه، وهم القوم الذين يجتمعون نهاراً ليحدث بعضهم بعضاً ويستروح بعضهم إلى بعضهم لما عندهم من التصافي لأنهم لا يتركون أشغالهم نهاراً ويجتمعون لذلك إلا عن ذلك، قال تعالى مسبباً عن أخذه على هذا الوجه المزري: {فليدع} أي دعاء استغاثة {ناديه *} أي القوم الذين كانوا يجتمعون معه نهاراً يتحدثون في مكان ينادي فيه بعضهم بعضاً من أنصاره وعشيرته ليخلصوه مما هو فيه، والذي نزلت فيه هو أبو جهل، قال النبي ﷺ: أتهددني وأنا أكثر أهل الوادي نادياً.
Bu durum aşağılanmanın son noktası olduğundan; inkârcılar da yüz çevirmeleriyle ancak büyüklük taslamayı, gururlanmayı ve kuyruk (tabi) olmaktan kaçınarak izzet bulmayı kastettiklerinden -ki onların izzeti ancak kavimleriyledir ve insanın en yakın izzet kaynağı ise meclis halkıdır; meclis halkı, aralarındaki samimiyet sebebiyle gündüzleri birbirleriyle sohbet etmek ve dertleşmek için toplanan topluluktur, zira onlar gündüz işlerini bırakıp bunun için ancak aralarındaki bağ sebebiyle toplanırlar- Yüce Allah onun bu zelil edici şekilde yakalanmasını netice kılarak şöyle buyurdu: {فليدع} “O hemen çağırsın” yani imdat çağrısıyla çağırsın, {ناديه *} “meclisini (kurultayını)!” Yani içinde bulunduğu durumdan kendisini kurtarsınlar diye, gündüzleri bir araya gelip birbirlerine seslendikleri bir mekânda oturan yardımcılarını ve aşiretini çağırsın. Hakkında bu ayetin indiği kimse Ebu Cehil'dir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle demiştir: «Sen beni tehdit mi ediyorsun? Oysa ben bu vadide meclisi en kalabalık olan kimseyim!»
22469. Metin
ولما كان كأنه قيل: فلو دعا ناديه يكون ماذا؟ قال: {سندع} أي بوعد لا خلف فيه {الزبانية *} أي الأعوان الموكلين بالنار ليجروه إليها، وهم في الأصل الشرط، الواحد زبنية كهبرية، من الزبن وهو الدفع أو زبني على النسبة، أصلها زباني والتاء عوض عن الياء، وهم كل من عظم خلقه، واشتد بطشه، وقد اجتمعت المصاحف العثمانية على حذف الواو من هذا الفعل خطأ، ولا موجب لحذفه من العربية لفظاً،
Sanki 'Meclisini çağırsa ne olur?' denilmiş gibi, şöyle buyurdu: {سندع} “Biz de çağıracağız” yani cayılması mümkün olmayan bir vaat ile, {الزبانية *} “zebanileri!” Yani onu ateşe sürüklesinler diye görevlendirilen cehennem muhafızlarını. Bunlar aslen muhafız/polis demektir. Tekili 'hibriye' vezninde 'zibniye'dir; itmek anlamına gelen 'zebn' kökünden gelir veya nisbet yoluyla 'zibnî'dir, aslı 'zebânî' olup te harfi yâ harfinden bedeldir. Onlar yaratılışı muazzam ve yakalayışı pek şiddetli olan varlıklardır. Osman mushaflarının tamamı, bu fiilden vav harfini yazıda hazfetmek üzerinde ittifak etmiştir; oysa lafız bakımından Arapçada hazfedilmesini gerektiren bir sebep yoktur.
22470. Metin
وكأن المعنى في ذلك - والله أعلم - أن لا يظن أنهم دعوا لرفعة لهم في ذواتهم يستعان بهم بسببها لأن معنى الواو عند الربانيين العلو والرفعة، إشارة إلى أنهم لا قوة لهم إلا بالقوي العزيز، أو يقال: إن الحذف دال على تشبيه الفعل بالأمر ليدل على أن هذا الدعاء أمر لا بد من إيقاع مضمونه، ومن إجابة المدعوين إلى ما دعوا إليه، وأن ذلك كله يكون على غاية الإحكام، والاتساق بين خطه ومعناه والانتظام، لا سيما مع التأكيد بالسين، الدال على تحتم الاتحاد والتمكين، أو يكون المعنى: إنا ندعوهم بأيسر دعاء وأسهل أمر، فيكون منهم ما لا يطاق ولا يستطاع دفاعه بوجه، فكيف لو أكدنا دعوتهم وقوينا عزمتهم.
Bunun manası -en doğrusunu Allah bilir- şöyledir: Onların zatlarında bir yücelik bulunduğu ve bu sebeple kendilerinden yardım istendiği zannedilmesin; zira rabbânî âlimler katında vav harfi yücelik ve üstünlük manası taşır; dolayısıyla onların Kavî ve Azîz olan Allah dışında hiçbir güçlerinin bulunmadığına bir işarettir. Yahut şöyle denilir: Bu hazif, fiili emre benzetmeye delalet eder; ta ki bu çağırmanın içeriğinin mutlaka gerçekleşecek bir emir olduğuna, çağrılanların da çağrıldıkları şeye icabet edeceklerine ve bütün bunların yazısı ile manası arasında son derece muhkem bir ahenk ve intizamla vuku bulacağına delalet etsin; bilhassa kesin birleşme ve imkânı gösteren 'sin' harfiyle pekiştirilmesiyle birlikte. Yahut mana şöyle olur: Biz onları en kolay bir davetle ve en basit bir emirle çağırırız da onlardan karşı konulamaz ve hiçbir şekilde savuşturulamaz bir güç ortaya çıkar; o halde bir de çağrımızı pekiştirip azimlerini güçlendirseydik nasıl olurdu!
22471. Metin
ولما كان الذي تقدم نهي الناهي للمصلي والسفع بناصيته إن لم ينته وأمره بدعاء ناديه، وكان الحكم في الأول أنه لا يجيبه إلى ترك الصلاة، وفي الثاني أن الناهي لا ينتهي عن عصيانه بالتهديد وأنه لا يفيده دعاء ناديه، فالكل منفي، حسن كل الحسن الإتيان بأداة الردع فقال: {كلا} أي لا يقدر على دعاء ناديه ولا ينتهي عن أذاه للمطيع بالتهديد فليرتدع عن كل من ذلك.
Daha önce geçen husus; engelleyenin namaz kılanı engellemesi, vazgeçmezse perçeminden yakalanması ve meclisini çağırmasının emredilmesi idi. Birincideki hüküm, namaz kılanın namazı terk etme konusunda ona uymaması; ikincideki hüküm ise engelleyenin tehditle isyanından vazgeçmeyeceği ve meclisini çağırmasının kendisine fayda vermeyeceği idi. Bunların hepsi nefyedildiğinden, caydırıcı edatın getirilmesi son derece güzel düşmüştür. Nitekim şöyle buyurdu: {كلا} “Hayır!” Yani o meclisini çağırmaya güç yetiremez ve itaatkâr kula eziyet etmekten de tehditle vazgeçmez; o halde bunların her birinden vazgeçsin!
22472. Metin
ولما كان كأنه قيل: فما أفعل؟ قال معرفاً أن من علم أن
Sanki 'O halde ben ne yapayım?' denilmiş gibi, şunu bildirmek üzere buyurdu ki: Kim bilirse...
22473. Metin
طبع الزمان وأهله الفساد، وجب عليه الإقبال على شأنه والإعراض عن سائر العباد {لا تطعه} أي في نهيه لك عن الطاعة بالصلاة أو غيرها.
...zamanın ve ehlinin tabiatının fesat olduğunu bilirse, kendi işine yönelmesi ve diğer insanlardan yüz çevirmesi vacip olur, {لا تطعه} “Ona uyma!” Yani namaz veya başka bir şeyle [Allah'a] itaat etmekten seni engellemesinde ona uyma.
22474. Metin
ولما كان نهيه عن الصلاة التي هي عماد الدين، وكانت الصلاة يعبر عنها بالسجود لأنه - مع أنه جزؤها - هو أشرفها، وهو أيضاً يطلق على مطلق العبادة، قال تعالى مشيراً إلى النصر له ﷺ ولأتباعه على كل من يمنعهم عبادته: {واسجد} أي دم على صلاتك وخضوعك بنفسك وجدد ذلك في كل وقت. ولما كان السجود أقرب مقرب للعبد إلى الله قال: {واقترب *} أي اجتهد بسرك في بلوغ درجة القرب إلى ربك والتحبب إليه بكل عبادة لا سيما الصلاة فإنه أقرب ما يكون العبد من ربه وهو ساجد، وقد شرح هذا المقام كما تقدم في الفاتحة قوله ﷺ «أعوذ بعفوك من عقوبتك» فإن هذه الجملة أفادت - كما قال الإمام الغزالي في كتاب الشكر - مشاهدة أفعال الله فقط، فكأنه لم ير إلا الله وأفعاله، فاستعاذ بفعله من فعله، قال: ثم اقترب ففني في مشاهدة الأحوال، وترقى إلى مصادر الأفعال، وهي الصفات، فقال: «أعوذ برضاك من سخطك» وهما صفتان، ثم رأى ذلك نقصاناً في التوحيد
Onun engellemesi, dinin direği olan namazdan olunca ve namaz da -onun bir parçası olmakla birlikte- en şerefli rüknü olduğu için secde ile ifade edildiğinden ve secde aynı zamanda mutlak ibadete de ıtlak olunduğundan, Yüce Allah ona sallallâhu aleyhi ve sellem ve kendilerine ibadet etmelerini engelleyen herkese karşı tâbilerine yardım edileceğine işaret ederek şöyle buyurdu: {واسجد} “Secde et” yani namazına ve bizzat boyun eğmene devam et, bunu her vakit yenile. Secde kulun Allah'a en yakın kılıcısı olduğundan şöyle buyurdu: {واقترب *} “ve yakınlaş!” Yani bâtınınla Rabbine yakınlık derecesine ulaşmaya ve başta namaz olmak üzere her türlü ibadetle O'na sevdirmeye gayret et; zira kulun Rabbine en yakın olduğu an secde halidir. Nitekim daha önce Fâtiha'da geçtiği üzere bu makamı onun sallallâhu aleyhi ve sellem şu sözü açıklamıştır: «Cezandan affına sığınırım.» İmam Gazzâlî'nin Şükür Kitabı'nda dediği gibi bu cümle sadece Allah'ın fiillerini müşahede etmeyi ifade etmiştir; sanki Allah'tan ve O'nun fiillerinden başkasını görmemiş de O'nun fiilinden yine O'nun fiiline sığınmıştır. Dedi ki: Sonra yakınlaştı da hâlleri müşahedede fâni oldu ve fiillerin kaynakları olan sıfatlara yükseldi ve şöyle dedi: «Gazabından rızana sığınırım.» Bu ikisi iki sıfattır. Sonra bunu tevhidde bir noksanlık gördü,
22475. Metin
فاقترب وترقى من مقام مشاهدة الصفات إلى مشاهدة الذات فقال «وأعوذ بك منك» فراراً منه إليه من غير رؤية فعل وصفة، ولكنه رأى نفسه فاراً منه إليه ومستعيذاً ومثنياً ففني عن مشاهدة نفسه إذا رأى ذلك نقصاناً فاقترب فقال «أنت كما أثنيت على نفسك لا أحصي ثناء عليك» فقوله: «لا أحصي» خبر عن - فناء نفسه وخروجه عن مشاهدتها، وقوله: «أنت كما أثنيت» بيان أنه المثني والمثنى عليه، وأن الكل منه بدأ وإليه يعود، وأن كل شيء هالك إلا وجهه، فكان أول مقامه نهاية مقامات الموحدين وهو أن لا يرى إلا الله وأفعاله فيستعيذ بفعل من فعل، فانظر إلى ماذا انتهت نهايته إذا انتهى إلى الواحد الحق حتى ارتفع من نظره ومشاهدته سوى الذات الحق، ولقد كان ﷺ لا يرقى من مرتبة إلى أخرى إلا ويرى الأولى بعداً بالإضافة إلى الثانية، فكان يستغفر الله من الأولى، ويرى ذلك نقصاً في سلوكه وتقصيراً في مقامه، وإليه الإشارة بقوله ﷺ: «إنه ليغان على قلبي حتى أستغفر الله في اليوم والليلة سبعين مرة» فكان ذلك لترقيه إلى سبيعن مقاماً بعضها يعد نقصاً لنقص أوائلها وإن كان مجاوزاً أقصى غايات مقامات الخلق، ولكن كان نقصاناً بالإضافة إلى أواخرها، فكان استغفاره لذلك.
bunun üzerine yakınlaştı ve sıfatları müşahede makamından Zat'ı müşahedeye yükselip şöyle dedi: «Senden Sana sığınırım.» Bir fiil ve sıfat görmeksizin O'ndan O'na kaçarak... Fakat kendisini O'ndan O'na kaçan, sığınan ve övgüde bulunan biri olarak gördü; bunu noksanlık görünce kendi nefsini müşahededen de fâni oldu ve yaklaşıp şöyle dedi: «Sana övgüyü sayıp bitiremem; Sen kendini övdüğün gibisin.» Onun «Sayıp bitiremem» sözü, nefsinin fenâ bulmasından ve onu müşahededen çıkmasından haber vermektedir. «Sen kendini övdüğün gibisin» sözü ise övenin de övülenin de O olduğunun, her şeyin O'ndan başlayıp O'na döneceğinin ve O'nun vechinden başka her şeyin helak olacağının beyanıdır. Böylece onun makamının başlangıcı, muvahhidlerin makamlarının sonu idi; o da Allah'tan ve O'nun fiillerinden başkasını görmeyip bir fiilden bir fiile sığınmaktır. Artık bak, Hak Zat'tan başkası nazarından ve müşahedesinden kalkacak derecede Vâhid-i Hakka ulaştığında nihayeti nereye vardı! O sallallâhu aleyhi ve sellem bir mertebeden diğerine her yükselişinde, ikinciye nispetle birinciyi bir uzaklık olarak görür, birinciden dolayı Allah'tan mağfiret diler ve bunu seyrinde bir eksiklik, makamında bir kusur sayardı. İşte onun sallallâhu aleyhi ve sellem: «Kalbime bir perde çekilir de bu yüzden günde yetmiş defa Allah'tan mağfiret dilerim» sözündeki işaret bunadır. Bu, yetmiş makama terakkisi sebebiyle idi; mahlukatın makamlarının en son gayelerini aşmış olsa bile, öncekilerinin noksanlığı sebebiyle bunlardan bazıları noksan sayılıyordu, ancak sonrakilere nispetle bir noksanlıktı; işte istiğfarı bu yüzdendi.
22476. Metin
ولما قالت عائشة ﵂: قد غفر الله لك ما تقدم من ذنبك وما تأخر، فما هذا البكاء في السجود وما هذا الجهد الشديد؟ قال: «أفلا أكون عبداً شكوراً» معناه: أفلا أكون طالباً للمزيد في المقامات، فإن الشكر سبب الزيادة حيث قال تعالى {ولئن شكرتم لأزيدنكم} [إبراهيم: ٧] انتهى. وهو على ما ترى من النفاسة فمن أكثر من الدعاء في سجوده فقمن أن يستجاب له، والصلاة لا تكون إلا بالقراءة فإذا فعلت ذلك احتجبت عن الأغيار بحجاب منيع، فازددت صفاء وصنت حالك عن الغير - كما يرشد إليه ما في صحف إبراهيم ﵊ «ينبغي للعاقل أن يكون حافظاً للسانه عارفاً بزمانه مقبلاً على شأنه - والله أعلم» فقد رجع آخرها إلى الأول، على أحسن وجه وأجمل وأكمل - والله الهادي.
Âişe radıyallâhu anhâ: 'Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamışken, secdedeki bu ağlama ve bu şiddetli çaba nedendir?' deyince o: «Şükreden bir kul olmayayım mı?» buyurdu. Bunun manası: Makamlarda ziyadelik talep eden biri olmayayım mı demektir; zira Yüce Allah'ın {ولئن شكرتم لأزيدنكم} [İbrahim: 7] “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size [nimetimi] artırırım” buyurduğu üzere şükür, artışın sebebidir. [İktibas] bitti. Gördüğün gibi bu ne kadar da değerlidir! Kim secdesinde çok dua ederse onun kabul olunması pek lâyıktır. Namaz ise ancak kıraat ile olur; bunu yaptığın vakit mâsivâdan muhkem bir perde ile perdelenirsin, böylece safiyetin artar ve -İbrahim'in aleyhisselâm sahifelerindeki «Akıllı kimsenin dilini koruması, zamanını bilmesi ve kendi işine yönelmesi gerekir -Allah en iyisini bilir-» ifadesinin de rehberlik ettiği üzere- hâlini başkalarından korumuş olursun. Böylece [surenin] sonu başına en güzel, en latif ve en kâmil bir surette dönmüş oldu. Hidayet veren Allah'tır.