Fîl Suresi

Âlûsî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

42468. Metin

مكية وآيها خمس بلا خلاف فيهما، وكأنه لما تضمن الهمز واللمز من الكفرة نوع كيد له ﵊ عقب ذلك بقصة أصحاب الفيل للإشارة إلى أن عقبى كيدهم في الدنيا تدميرهم فإن عناية الله ﷿ برسوله ﷺ أقوى وأتم من عنايته سبحانه بالبيت، فالسورة مشيرة إلى مآلهم في الدنيا إثر بيان مآلهم في الأخرى، ويجوز أن تكون كالاستدلال على ما أشير إليه فيما قبلها من أن المال لا يغني من الله تعالى شيئا، أو على قدرته ﷿ على إنفاذ ما توعد به أولئك الكفرة في قوله سبحانه لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ [الهمزة: ٤] إلخ.

Mekkîdir ve her iki hususta da ihtilaf olmaksızın beş ayettir. Kâfirlerin ayıplaması ve çekiştirmesi ona [aleyhisselâm] yönelik bir tür tuzak içerdiğinde, dünyadaki tuzaklarının akıbetinin helak edilmeleri olduğuna işaret etmek üzere bunun ardından Fil Ashabı kıssası getirilmiş gibidir. Zira Allah Teâlâ'nın Resûlü'ne [sallallâhu aleyhi ve sellem] olan inayeti, Kâbe'ye olan inayetinden daha güçlü ve daha tamdır. Dolayısıyla bu sûre, onların ahiretteki akıbetlerinin beyan edilmesinin ardından dünyadaki akıbetlerine işaret etmektedir. Ayrıca bir önceki sûrede işaret edilen malın Allah Teâlâ katında hiçbir fayda sağlamayacağına veya kâfirlerin { لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ } [el-Hümeze: 4] “Andolsun ki o Hutame'ye atılacaktır” vb. ayetlerde tehdit edildikleri şeyleri O'nun [celle celâluhû] gerçekleştirmeye gücünün yettiğine dair bir delil getirme mesabesinde olması da caizdir.

42469. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحابِ الْفِيلِ الظاهر أن الخطاب لرسول الله ﷺ والهمزة لتقرير رؤيته ﵊ بإنكار عدمها وهي بصرية تجوز بها عن العلم على سبيل الاستعارة التبعية أو المجاز المرسل لأنها سببية، ويجوز جعلها علمية من أول الأمر إلّا أن ذاك أبلغ وعلمه ﷺ بذلك لما أنه سمعه متواترا. وكَيْفَ في محل نصب على المصدرية بفعل، والمعنى أي فعل فعل. وقيل على الحالية من الفاعل والكيفية حقيقة للفعل ب أَلَمْ تَرَ لمكان الاستفهام، والجملة سادة مسد المفعولين لتر. وجوز بعضهم نصب كَيْفَ بتر لإنسلاخ معنى الاستفهام عنه كما في شرح المفتاح الشريفي. وصرح أبو حيان بامتناعه لأنه يراعي صدارته إبقاء لحكم أصله وتعليق الرؤية بكيفية فعله تعالى شأنه لا بنفسه بأن يقال ألم تر ما فعل ربك إلخ. لتهويل الحادثة والإيذان بوقوعها على كيفية هائلة وهيئة عجيبة دالّة على عظم قدرة الله تعالى وكمال علمه وحكمته وغريبته وشرف رسوله ﷺ فإن ذلك كما قال غير واحد من الإرهاصات لما روي أن القصة وقعت في السنة التي ولد فيها النبي ﷺ. قال إبراهيم بن المنذر شيخ البخاري: لا يشك في ذلك أحد من العلماء وعليه الإجماع وكل ما خالفه وهم أي من أنها كانت قبل بعشر سنين أو بخمس عشرة سنة أو بثلاث وعشرين سنة أو بثلاثين سنة أو بأربعين سنة أو بسبعين سنة الأقوال المذكورة في كتب السير وعلى الأول

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. { أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحابِ الْفِيلِ } “Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını (nasıl muamele ettiğini) görmedin mi?” Zahir olan, hitabın Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] yönelik olmasıdır. Hemze, görmemenin inkârı yoluyla onun [aleyhisselâm] görmesini ikrar ettirmek içindir. Bu görme gözle görmektir; sebebiyet ilişkisi bulunduğu için tebeî istiare veya mecaz-ı mürsel yoluyla bilgi manasında mecazen kullanılmıştır. İlk baştan itibaren kalbî (bilgiye dayalı) kabul edilmesi de caizdir, ancak böylesi daha beliğdir. O'nun [sallallâhu aleyhi ve sellem] bunu bilmesi ise mütevatir olarak işitmiş olmasındandır. (كَيْفَ) kelimesi, (فَعَلَ) fiilinin mef'ûlü mutlakı olarak mansub mahaldedir; mana ise “Hangi fiille yaptı?” demektir. İstifham makamı sebebiyle fâilden hâl olduğu ve keyfiyetin hakikatte (أَلَمْ تَرَ) ile olan fiile ait olduğu da söylenmiştir; bu cümle (تَرَ) fiilinin iki mef'ûlünün yerine geçmiştir. Bazıları Şerhu'l-Miftâh'ta olduğu gibi istifham manası sıyrıldığı için (كَيْفَ)'nin (تَرَ) ile nasb edilmesini caiz görmüştür. Ebû Hayyân ise aslının hükmünü koruyarak cümlenin başında bulunma hakkını gözettiği için bunun caiz olmadığını açıkça belirtmiştir. Görmenin, bizzat O'nun fiiline bağlanmayıp “Rabbinin ne yaptığını görmedin mi?” denilmeyerek, Yüce Şânı'nın fiilinin keyfiyetine bağlanması, hadisenin dehşetini vurgulamak ve Allah Teâlâ'nın kudretinin büyüklüğüne, ilminin, hikmetinin, eşsiz sanatının kemaline ve Resûlü'nün [sallallâhu aleyhi ve sellem] şerefine delalet eden korkunç bir keyfiyet ve hayret verici bir surette gerçekleştiğini bildirmek içindir. Zira birçok âlimin belirttiği üzere bu, irhasattandır (peygamberlik öncesi mucizelerdendir); çünkü bu kıssanın Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] doğduğu yılda vuku bulduğu rivayet edilmiştir. Buhârî'nin hocası İbrâhim b. el-Münzir şöyle demiştir: “Bu hususta âlimlerden hiçbiri şüphe etmemiştir, icma bunun üzerinedir. Buna muhalif olan her görüş -yani on yıl önce, on beş yıl önce, yirmi üç yıl önce, otuz yıl önce, kırk yıl önce veya yetmiş yıl önce olduğuna dair siyer kitaplarında zikredilen görüşler- vehimden ibarettir.” Tercih edilen ve cumhurun benimsediği birinci görüşe göre,

42470. Metin

المرجح الذي عليه الجمهور قيل ولادته ﵊ في اليوم الذي بعث الله تعالى فيه الطير على أصحاب الفيل من ذلك العام وهو المذكور في تاريخ ابن حبان وهو ظاهر قول ابن عباس: ولد ﵊ يوم الفيل. وذهب السهيلي أنه ﷺ ولد بعدها بخمسين يوما وكانت في المحرم والولادة في شهر ربيع الأول. وقال الحافظ الدمياطي: بخمسة وخمسين يوما، وقيل بأربعين، وقيل بشهر. والمشهور ما ذهب إليه السهيلي. وفي قوله تعالى رَبُّكَ نوع رمز إلى الإرهاص وكون ذلك لشرف البيت ودعوة الخليل ﵇ لا ينافي الإرهاص وكذا لا ينافيه

O'nun [aleyhisselâm] doğumunun o yıl Allah Teâlâ'nın Fil Ashabı üzerine kuşları gönderdiği günde olduğu söylenmiştir; İbn Hibbân'ın Târîh'inde zikredilen ve İbn Abbâs'ın “O [aleyhisselâm] Fil Günü doğdu” sözünün zahiri de budur. es-Süheylî ise O'nun [sallallâhu aleyhi ve sellem] bu olaydan elli gün sonra doğduğu, olayın Muharrem ayında, doğumun ise Rebîülevvel ayında gerçekleştiği görüşüne varmıştır. Hâfız ed-Dimyâtî elli beş gün sonra, kırk gün sonra ve bir ay sonra da denildiğini nakletmiştir; meşhur olan ise es-Süheylî'nin benimsediği görüştür. Allah Teâlâ'nın (رَبُّكَ) “Rabbin” buyruğunda irhasa yönelik bir tür işaret vardır. Bu olayın Beytullah'ın şerefi ve Halil'in [aleyhisselâm] duası sebebiyle gerçekleşmiş olması irhas olmasına mâni olmadığı gibi,

42471. Metin

قوله ﷺ في الحديبية لما بركت ناقته وقال الناس: خلأت أي حرنت: «ما خلأت ولكن حبسها حابس الفيل»

Hudeybiye günü devesi çöküp insanlar “Hırçınlaştı/inat etti” dediklerinde O'nun [sallallâhu aleyhi ve sellem]: «O hırçınlaşmadı, lakin fili alıkoyan [kudret] onu da alıkoydu» buyurması da [buna] mâni değildir.

42472. Metin

إذ لم يدع أن ما كان للإرهاص لا غير ومثل هذه العلل لا يضر تعددها، ويؤيد الإرهاص قصة القرامطة وغيرهم. وتفصيل القصة أن أبرهة الأشرم بن الصباح الحبشي كما قال ابن إسحاق وغيره وهو الذي يكنى بأبي يكسوم بالسين المهملة ولا يأباه التسمية بأبرهة بناء على أن معناه بالحبشة الأبيض الوجه كما لا يخفى. وقيل: إنه الحميري خرج على أرباط ملك اليمن من قبل أصحمة النجاشي- بكسر النون- بعد سنتين من سلطانه فتبارزا وقد أرصد الأشرم خلفه غلامه عتورة فحمل عليه أرباط بحربة فضربه يريد يافوخه فوقعت على جبهته فشرمت حاجبه وأنفه وعينه وشفته ولذا سمي الأشرم، فحمل عتورة من خلف أبرهة فقتله وملك مكانه، فغضب النجاشي فاسترضاه فرضي فأثبته. ثم إنه بنى بصنعاء كنيسة لم ير مثلها في زمانها سمّاها القليس بقاف مضمومة ولام مفتوحة مشددة كما في ديوان الأدب أو مخففة كما قيل وبعدها ياء مثناة سفلية ثم سين مهملة، وكان ينقل إليها الرخام المجزع والحجارة المنقوشة بالذهب على ما يقال من قصر بلقيس زوج سليمان ﵇، وكتب إلى النجاشي: إنني قد بنيت لك أيها الملك كنيسة لم يبن مثلها قبلك ولست بمنته حتى أصرف إليها حج العرب. فلما تحدثت العرب بكتابه ذلك غضب رجل من النساءة أحد بني فقيم بن عدي من كنانة فخرج حتى أتاها فقعد فيها أي أحدث ولطخ قبلتها بحدثه ثم خرج ولحق بأرضه، فأخبر أبرهة، فقال: من صنع هذا؟ فقيل: رجل من أهل هذا البيت الذي تحج إليه العرب بمكة غضب لما سمع قولك أصرف إليها حج العرب ففعل ذلك، فاستشاط أبرهة غضبا وحلف ليسيرن إلى البيت حتى يهدمه. وقيل: أججت رفقة من العرب نارا حولها فحملتها الريح فأحرقتها فغضب لذلك فأمر الحبشة فتهيأت وتجهزت، فخرج في ستين ألفا على ما قيل منهم ومعه فيل اسمه محمود وكان قويا عظيما واثنا عشر فيلا غيره وقيل ثماني وروي ذلك عن الضحاك، وقيل ألف فيل وقيل معه محمود فقط وهو قول الأكثرين الأوفق بظاهر الآية، فسمعت العرب بذلك فأعظموه وقلقوا به ورأوا جهاده حقا عليهم، فخرج إليه رجل من أشراف اليمن وملوكهم يقال له ذو نفر بمن أطاعه من قومه وسائر العرب فقاتله فهزم وأخذ أسيرا فأراد قتله فقال: أيها الملك لا تقتلني فعسى أن يكون بقائي معك خيرا لك من قتلي، فتركه وحبسه عنده حتى إذا كان بأرض خثعم عرض له نفيل بن حبيب الخثعمي بمن معه من قومه وغيرهم فقاتله فهزم وأخذ أسيرا فهم بقتله فقال نحو ما سبق فخلى سبيله وخرج به يدله حتى إذا مر بالطائف خرج إليه مسعود بن معيب بن مالك الثقفي في رجال من ثقيف فقال له: أيها الملك إنما نحن عبيدك سماعون لك مطيعون ليس لك عندنا خلاف وليس بيتنا هذا الذي تريد يعنون بيت اللات إنما تريد البيت الذي بمكة ونحن نبعث معك من يدلك عليه، فتجاوز عنهم فبعثوا معه أبا رغال فخرج ومعه أبو رغال حتى أنزله المغمس- كمعظم- موضع بطريق الطائف معروف، فلما نزله مات أبو رغال ودفن هناك فرجمت قبره العرب كما قال ابن إسحاق.

Zira bunun yalnızca irhas için olup başka bir sebep bulunmadığı iddia edilmemiştir; bu tür illetlerin birden fazla olması zarar vermez. Karmatîler ve başkalarının kıssası da irhası desteklemektedir. Kıssanın tafsilatı şöyledir: İbn İshâk ve diğerlerinin belirttiğine göre el-Eşrem lakaplı Ebrehe b. es-Sabbâh el-Habeşî –ki künyesi Ebû Yeksûm'dur–, Habeş dilinde beyaz yüzlü anlamına geldiği bilindiğinden Ebrehe olarak isimlendirilmesine de bir engel yoktur. Bir rivayete göre ise o Himyerîdir. es-Sahme en-Necâşî –nûn harfinin kesresiyle– tarafından Yemen hükümdarı tayin edilen Erbât'a saltanatının ikinci yılında isyan etti. İkisi teke tek dövüşe tutuştular; el-Eşrem arkasında kölesi Atvele'yi pusuya yatırmıştı. Erbât mızrağıyla hücum edip başının tepesini hedef alarak vurdu; mızrak Ebrehe'nin alnına isabet edip kaşını, burnunu, gözünü ve dudağını yardı; bu yüzden el-Eşrem (yarık/kesik) diye isimlendirildi. Bunun üzerine Atvele Ebrehe'nin arkasından hücum edip Erbât'ı öldürdü ve Ebrehe onun yerine hükümran oldu. Necâşî buna öfkelendi; Ebrehe onun rızasını kazandı, o da razı olup onu yerinde bıraktı. Ardından Ebrehe San'a'da o dönemde benzeri görülmemiş bir kilise inşa etti ve Dîvânü'l-Edeb'de zikredildiği gibi ötreli kāf, şeddeli ve fethalı lâm ile veya rivayet edildiği üzere şeddesiz olarak, ardından iki noktalı ye ve sîn ile “el-Kulleys” adını verdi. Rivayet edildiğine göre Süleyman'ın [aleyhisselâm] eşi Belkıs'ın sarayından oraya damarlı mermerler ve altın işlemeli taşlar naklediliyordu. Necâşî'ye şöyle yazdı: “Ey hükümdar! Senin için senden önce benzeri yapılmamış bir kilise inşa ettim ve Arapların haccını buraya çevirmeden durmayacağım.” Araplar onun bu mektubunu konuşmaya başlayınca, Kinâne kabilesinden Fukaym b. Adiy oğullarından Nesee ehlinden bir adam öfkelendi ve oraya kadar gidip içine pisledi; yani abdest bozup necasetiyle kıblesini kirletti, sonra çıkıp kendi yurduna döndü. Durum Ebrehe'ye haber verilince: “Bunu kim yaptı?” dedi. “Mekke'de Arapların hac yaptığı şu Beyt'in ehlinden bir adam, senin 'Arapların haccını buraya çevireceğim' sözünü işitince öfkelendi ve bunu yaptı” denildi. Ebrehe öfkeden çılgına döndü ve o Beyt'i yıkıncaya kadar üzerine yürüyeceğine yemin etti. Bir rivayete göre ise Araplardan bir kafile kilisenin etrafında ateş yaktı, rüzgâr ateşi taşıyıp kiliseyi yaktı; Ebrehe buna öfkelenerek Habeşlilere emretti, onlar da hazırlanıp donandılar. Rivayet edildiğine göre altmış bin kişiyle yola çıktı; yanında Mahmûd adında güçlü ve heybetli bir fil ile başka on iki fil vardı. Sekiz fil olduğu da söylenmiş ve bu ed-Dahhâk'tan rivayet edilmiştir. Bin fil olduğu da söylenmiş, çoğunluğun benimsediği ve ayetin zahirine en uygun olan görüşe göre ise yanında sadece Mahmûd vardı. Araplar bunu işitince dehşete kapıldılar, derin bir endişe duydular ve onunla cihat etmeyi üzerlerine bir hak olarak gördüler. Yemen'in eşrafından ve hükümdarlarından Zû Nefer adında bir adam, kavminden ve diğer Araplardan kendisine itaat edenlerle onun karşısına çıktı, savaştı fakat mağlup olup esir düştü. Ebrehe onu öldürmek isteyince: “Ey hükümdar, beni öldürme; belki benim senin yanında sağ kalmam, öldürülmemden senin için daha hayırlı olur” dedi. Ebrehe onu serbest bırakmayıp yanında hapsetti. Hams'am topraklarına vardığında, Nüfeyl b. Habîb el-Hams'amî kavminden ve başkalarından yanında bulunanlarla karşısına çıktı, savaştı fakat mağlup olup esir düştü. Ebrehe onu da öldürmeye yeltendi; o da önceki gibi konuştu. Bunun üzerine Ebrehe onu serbest bıraktı ve yolu göstermesi için yanına aldı. Tâif'e vardığında, Sakîf kabilesinden Mes'ûd b. Muattib b. Mâlik es-Sekafî Sakîf'ten bir grup adamla onun karşısına çıkıp şöyle dedi: “Ey hükümdar, bizler ancak senin köleleriniz, sana kulak veren ve itaat edenleriz; bizim katımızda sana bir muhalefet yoktur. Senin kastettiğin bizim bu evimiz –Lât evini kastederler– değildir; sen ancak Mekke'deki Beyt'i kastediyorsun. Biz sana orayı gösterecek birini yollarız.” Ebrehe onlara dokunmadı. Onlar da beraberinde Ebû Rigâl'i gönderdiler. Ebrehe, Ebû Rigâl ile birlikte yola çıktı ve Ebû Rigâl onu Tâif yolu üzerinde iyi bilinen –muazzam vezninde– el-Mugammes mevkiine indirdi. Oraya indiğinde Ebû Rigâl öldü ve oraya gömüldü. İbn İshâk'ın belirttiği gibi Araplar onun kabrini taşladılar.

42473. Metin

وقيل القبر الذي هناك لأبي رغال رجل من ثمود وهو أبو ثقيف كان بالحرم يدفع عنه فلما خرج منه أصابته النقمة التي أصابت قومه

Oradaki kabrin Semûd kavminden bir adam olan ve Sakîf'in atası sayılan Ebû Rigâl'e ait olduğu da söylenmiştir. O, Harem'de bulunuyor ve Harem onu koruyordu; oradan çıktığında kavmine isabet eden azap

42474. Metin

بالمغمس فدفن فيه واختاره صاحب القاموس ذاكرا فيه حديثا رواه أبو داود في سننه وغيره عن ابن عمر مرفوعا

el-Mugammes'te ona da isabet etti ve oraya gömüldü. el-Kâmûs sahibi, Ebû Dâvûd'un Sünen'inde ve diğer kaynaklarda İbn Ömer'den merfû olarak rivayet edilen bir hadisi zikrederek bu görüşü tercih etmiştir.

42475. Metin

وقال فيما تقدمه بعد نقله عن الجوهري ليس بجيد، وجمع بعض بجواز أن يكون قبران لرجلين كل منهما أبو رغال ثم إن أبرهة بعث وهو بالمغمس رجلا من الحبشة يقال له الأسود بن مقصور حتى انتهى إلى مكة فساق أموال أهل تهامة من قريش وغيرهم وأصاب فيها مائتي بعير وقيل أربعمائة بعير لعبد المطلب وكان يومئذ سيد قريش، فهمت قريش وكنانة وهذيل ومن كان بالحرم بحربه فعرفوا أن لا طاقة لهم به فكفوا. وبعث أبرهة حياطة الحميري إلى مكة وقال: قل لسيد أهل هذا البلد إن الملك يقول: إني لم آت لحربكم إنما جئت لهدم هذا البيت، فإن لم تعرضوا دونه بحرب فلا حاجة لي بدمائكم، فإن هو لم يرد حربي فأتني به. فلما دخل حياطة دل على عبد المطلب فقال له ما أمر به فقال عبد المطلب: والله ما نريد حربه وما لنا به طاقة، هذا بيت الله الحرام وبيت خليله إبراهيم ﵇ فإن يمنعه منه فهو بينه وحرمه، وإن يخل بينه وبينه فو الله ما عندنا دفع عنه. ثم انطلق معه عبد المطلب ومعه بعض بنيه حتى أتى العسكر فسأل عن ذي نفر وكان صديقه فدخل عليه فقال له: هل عندك من غناء فيما نزل بنا؟ فقال: وما غناء رجل أسير بيدي ملك ينتظر أن يقتله غدوا وعشيا ما عندي غناء في شيء مما نزل بك إلّا أن أنيسا سائس الفيل سأرسل إليه فأوصيه بك وأعظم عليه حقك وأسأله أن يستأذن لك على الملك فتكلمه بما بدا لك ويشفع لك عنده بخير إن قدر على ذلك.

el-Cevherî'den naklettikten sonra önceki görüş için “sahih değildir” demiştir. Bazıları ise her ikisi de Ebû Rigâl adında iki adama ait iki kabir olabileceğini söyleyerek arasını cem etmiştir. Ardından Ebrehe el-Mugammes'te iken Habeşlilerden el-Esved b. Maksud adında bir adamı gönderdi; o da Mekke'ye kadar ulaşıp Kureyş ve diğer Tihâme halkının mallarını sürüp götürdü ve bunların içinde o gün Kureyş'in efendisi olan Abdülmuttalib'e ait iki yüz deveyi –dört yüz deve de denilmiştir– ele geçirdi. Kureyş, Kinâne, Hüzeyl ve Harem'de bulunanlar onunla savaşmaya niyetlendiler, fakat ona güç yetiremeyeceklerini anlayınca vazgeçtiler. Ebrehe, Hıyâta el-Himyerî'yi Mekke'ye gönderip şöyle dedi: “Bu belde halkının efendisine de ki: Hükümdar diyor ki: Ben sizinle savaşmaya gelmedim, ancak bu Beyt'i yıkmaya geldim. Şayet onu savunmak için savaşa girişmezseniz benim sizin kanınıza ihtiyacım yoktur. Eğer benimle savaşmak istemiyorsa onu bana getir.” Hıyâta içeri girdiğinde Abdülmuttalib'e yönlendirildi ve emrolunduğu şeyleri ona iletti. Abdülmuttalib: “Vallahi biz onunla savaşmak istemiyoruz ve buna gücümüz de yetmez. Bu, Allah'ın dokunulmaz kıldığı Harem Evi ve dostu İbrâhim'in [aleyhisselâm] Beyti'dir. Eğer O bunu Ebrehe'den korursa, bu O'nun Evi ve Haremi'dir; şayet onunla Beyt'in arasını serbest bırakırsa, vallahi bizim onu savunacak gücümüz yoktur” dedi. Sonra Abdülmuttalib bazı oğullarıyla birlikte onunla gidip ordugâha vardı. Dostu olan Zû Nefer'i sordu ve yanına girip ona: “Başımıza gelen bu hususta senin bir faydan dokunabilir mi?” dedi. Zû Nefer: “Sabah akşam öldürülmeyi bekleyen bir hükümdarın elindeki esir bir adamın ne faydası olabilir? Başına gelen hiçbir şeyde benim bir faydam dokunamaz; ancak filin bakıcısı Üneys'e haber gönderip seni ona tavsiye edeceğim, senin hakkının büyüklüğünü anlatacağım ve hükümdarın huzuruna çıkman için senden izin istemesini rica edeceğim. Böylece aklına geleni onunla konuşursun, o da gücü yeterse senin için hayırla şefaatçi olur” dedi.

42476. Metin

فقال: حسبي، فبعث إليه فقال له: إن عبد المطلب سيد قريش وصاحب عين مكة ويطعم الناس بالسهل والوحوش في رؤوس الجبال وقد أصاب الملك له مائتي بعير فاستأذن له عليه وأنفعه عنده بما استطعت. فقال:

Abdülmuttalib: “Bu bana yeter” dedi. Zû Nefer, Üneys'e haber gönderip şöyle dedi: “Abdülmuttalib Kureyş'in efendisi ve Mekke pınarının sahibidir; ovada insanları, dağ başlarında vahşi hayvanları doyurur. Hükümdar onun iki yüz devesini ele geçirdi; onun için izin iste ve hükümdar nezdinde gücün yettiğince ona faydalı ol.” Üneys:

42477. Metin

أفعل. فكلم أبرهة ووصف عبد المطلب بما وصفه به ذو نفر فأذن له، وكان عبد المطلب أوسم الناس وأجملهم، فلما رآه أكرمه عن أن يجلس تحته وكره أن تراه الحبشة يجلسه معه على سرير ملكه فنزل عن سريره فجلس على بساطه وأجلسه معه عليه إلى جنبه والقول بأنه أعظمه لما رأى من نور النبوة الذي كان في وجهه ضعيف لما فيه من الدلالة على كون القصة قبل ولادة عبد الله وهو خلاف ما علمت من القول المرجح اللهم إلّا أن يقال إنه تجلى فيه ذلك النور وإن كان قد انتقل. ثم قال لترجمانه: قل له ما حاجتك؟ فقال:

“Yaparım” dedi. Ebrehe ile konuşup Zû Nefer'in vasfettiği şekilde Abdülmuttalib'i övdü; o da izin verdi. Abdülmuttalib insanların en heybetlisi ve en güzeli idi. Ebrehe onu görünce, kendi altında oturtmaya kıyamayıp saygı gösterdi; Habeşlilerin onu kendi tahtında kendisiyle beraber otururken görmesini de istemedi. Bu yüzden tahtından inip yaygısının üzerine oturdu ve onu da yanına, beraberinde oturttu. Ebrehe'nin, Abdülmuttalib'in yüzünde gördüğü nübüvvet nuru sebebiyle ona saygı gösterdiği sözü zayıftır; zira bu, kıssanın Abdullah'ın doğumundan önce olduğunu gösterir ki bu da tercih edilen görüşe muhaliftir; meğerki o nurun intikal etmiş olsa bile onda tecelli ettiği söylensin. Sonra tercümanına: “Ona ihtiyacının ne olduğunu sor” dedi. O da:

42478. Metin

حاجتي أن يرد عليّ الملك إبلي. فقال أبرهة لترجمانه: قل له قد كنت أعجبتني حين رأيتك ثم قد زهدت فيك حين كلمتني في مائتي بعير أصبتها لك وتترك بيتا هو دينك ودين آبائك قد جئت لهدمه فلا تكلمني فيه.

“İhtiyacım, hükümdarın bana ait [el koyduğu] develerimi geri vermesidir” dedi. Ebrehe tercümanına: “Ona de ki: Seni gördüğümde hayran kalmıştım; fakat senin için el koyduğum iki yüz deve hakkında benimle konuşup, senin ve atalarının dini olan ve yıkmaya geldiğim Beyt'i terk ederek onun hakkında benimle hiç konuşmayınca gözümden düştün” dedi.

42479. Metin

فقال عبد المطلب إني رب الإبل وإن للبيت ربا سيمنعه. قال ما كان ليمنع مني قال: أنت وذاك. وفي رواية أنه دخل عليه مع عبد المطلب ثفانة بن عدي سيد بني بكر وخويلد بن واثلة سيد هذيل فعرضا عليه ثلث أموال أهل تهامة على أن يرجع ولا يهدم البيت فأبى فرد الإبل على عبد المطلب فانصرف إلى قريش فأخبرهم الخبر فتحرزوا في شعف الجبال تخوفا من معرة الجيش ثم قام فأخذ بحلقة باب الكعبة ومعه نفر من قريش يدعون الله ﷿ ويستنصرونه فقال وهو آخذ بالحلقة:

Abdülmuttalib: “Ben develerin sahibiyim; Beyt'in de onu koruyacak bir Rabbi vardır” dedi. Ebrehe: “O benden korunamaz” deyince, Abdülmuttalib: “Sen bilirsin” dedi. Bir rivayette Abdülmuttalib ile birlikte Bekr oğullarının efendisi Süfâne b. Adiy ve Hüzeyl'in efendisi Huveylid b. Vâsile'nin de huzura girdiği ve geri dönüp Beyt'i yıkmaması karşılığında Tihâme halkının mallarının üçte birini teklif ettikleri, ancak Ebrehe'nin bunu reddettiği zikredilir. Bunun üzerine develeri Abdülmuttalib'e iade etti. Abdülmuttalib Kureyş'e dönüp haberi verdi; onlar da ordunun şerrinden korkarak dağların zirvelerine sığındılar. Sonra Abdülmuttalib kalkıp Kâbe kapısının halkasını tuttu; beraberindeki bir grup Kureyşli ile birlikte Allah Teâlâ'ya dua edip O'ndan yardım dilediler. Halka elinde iken şöyle diyordu:

42480. Metin

لا هم إن المرء يم ... نع رحله فامنع حلالك

Ey Allah'ım! Kul kendi obasını korur, Sen de kendi Haremini koru!

42481. Metin

وانصر على آل الصلي ... ب وعابديه اليوم آلك

Haç ehline ve ona tapanlara karşı bugün Kendi ehline yardım et!

42482. Metin

لا يغلبن صليبهم ... ومحالهم غدوا محالك

Onların haçı ve hilesi yarın Senin kudretine asla galip gelmesin!

42483. Metin

جروا جموع بلادهم ... والفيل كي يسبوا عيالك

Senin ehlini esir etmek için ülkelerinin ordularını ve fili sürüp getirdiler.

42484. Metin

عمدوا حماك بكيدهم ... جهلا وما رقبوا جلالك

Cahillikleriyle tuzak kurup Senin korunağına yöneldiler, celâlini hiç gözetmediler.

42485. Metin

إن كنت تاركهم وكعب ... تنا فأمر ما بدا لك

Eğer onları ve Kâbemizi baş başa bırakacaksan, o Senin dileyeceğin bir iştir.

42486. Metin

وقال أيضا:

Şöyle de demiştir:

42487. Metin

يا رب لا أرجو لهم سواكا ... يا رب فامنع عنهم حماكا

Yâ Rabbi! Onlara karşı Senden başkasını ummam; Yâ Rabbi, korunağını onlardan koru!

42488. Metin

إن عدو البيت من عاداكا ... امنعهم أن يخربوا فناكا

Evin düşmanı Sana düşmanlık edendir; avlunu yıkmalarına mâni ol!

42489. Metin

ثم أرسل الحلقة وانطلق هو ومن معه إلى شعف الجبال ينتظرون ما أبرهة فاعل بمكة إذا دخلها، فلما أصبح تهيأ للدخول وعبى جيشه وهيأ الفيل، فلما وجهوه إلى مكة أقبل نفيل بن حبيب حتى قام إلى جنبه فأخذ بأذنه، فقال: ابرك محمود وارجع راشدا من حيث جئت فإنك في بلد الله الحرام، ثم أرسل أذنه فبرك أي سقط وخرج نفيل يشتد حتى أصعد في الجبل فضربوا الفيل وأوجعوه ليقوم فأبى ووجهوه راجعا إلى اليمن فقام يهرول إلى الشام ففعل مثل ذلك، فوجهوه إلى مكة فبرك، فسقوه الخمر ليذهب تمييزه فلم ينجع ذلك.

Sonra halkayı bıraktı; kendisi ve beraberindekiler Mekke'ye girdiğinde Ebrehe'nin ne yapacağını beklemek üzere dağ zirvelerine gittiler. Sabah olunca Ebrehe girmeye hazırlandı, ordusunu düzene soktu ve fili hazırladı. Fili Mekke'ye doğru yönelttiklerinde Nüfeyl b. Habîb yaklaşıp yanına dikildi, kulağından tutarak: “Çök ey Mahmûd ve geldiğin yere sağ salim geri dön; çünkü sen Allah'ın haram beldesindesin” dedi. Sonra kulağını bıraktı, fil de çöktü yani yere kapandı. Nüfeyl koşarak uzaklaşıp dağa tırmandı. Kalkması için file vurup canını yaktılar, fakat kalkmadı. Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşarak kalktı; Şam tarafına yönelttiklerinde de aynısını yaptı. Mekke'ye doğru çevirdiklerinde ise yine çöktü. Ayırt etme yetisini kaybetsin diye ona şarap içirdiler, ancak bu da fayda vermedi.

42490. Metin

وقيل: إن عبد المطلب هو الذي عرك أذنه وقال له ما ذكر وكان ذلك عند وادي محسر، وأرسل الله تعالى طيرا من البحر قيل سودا وقيل خضرا وقيل بيضا مثل الخطاطيف مع كل طائر منها ثلاثة أحجار يحملها حجر في منقاره وحجران في رجليه أمثال الحمص والعدس لا تصيب أحدا منهم إلّا هلك، ويروى أنه يلقيها على رأس أحدهم فتخرج من دبره ويتساقط لحمه، فخرجوا هاربين يبتدرون الطريق الذي منه جاؤوا يسألون عن نفيل ليدلهم على الطريق إلى اليمن فقال نفيل حين رأى ما نزل بهم:

Kulağını bükenin ve bu sözleri söyleyenin Abdülmuttalib olduğu ve bunun Muhassir vadisinde gerçekleştiği de söylenmiştir. Allah Teâlâ deniz tarafından kimi rivayette siyah, kimi rivayette yeşil, kimi rivayette ise kırlangıçlara benzeyen beyaz kuşlar gönderdi. Kuşların her birinin beraberinde taşıdığı üçer taş vardı: Biri gagasında, ikisi ayaklarında olup nohut ve mercimek büyüklüğündeydi. Bunlardan birine isabet ettiği an helak oluyordu. Rivayet edildiğine göre taş onların başından girip dübüründen çıkıyor ve etleri dökülüyordu. Geldikleri yola doğru kaçmaya başladılar; Yemen yolunu göstermesi için Nüfeyl'i arıyorlardı. Nüfeyl başlarına geleni görünce şöyle dedi:

42491. Metin

أين المفر والإله الطالب ... والأشرم المغلوب ليس الغالب

Kaçış nereye, peşinizdeki İlâh iken? / el-Eşrem mağluptur, galip değil!

42492. Metin

وقال أيضا:

Şöyle de demiştir:

42493. Metin

ألا حييت عنا يا ردينا ... نعمناكم عن الإصباح عينا

Bizden sana selam olsun ey Rudeyne! / Sabahleyin gözümüzü aydın kıldınız.

42494. Metin

ردينة لو رأيت ولا تريه ... لدى جنب المحصب ما رأينا

Ey Rudeyne! Bizim Muhassab yanında gördüğümüzü görseydin –ki göremezsin–,

42495. Metin

إذا لعذرتني وحمدت أمري ... ولا تأسي على ما فات بينا

Beni mazur görür, yaptığımı överdin / ve aramızdan geçip gidene üzülmezdin.

42496. Metin

فكل القوم تسأل عن نفيل ... كأن عليه للحبشان دينا

Bütün kavim Nüfeyl'i soruyor / sanki Habeşlilerin onda bir alacağı varmış gibi!

42497. Metin

وجعلوا يتساقطون بكل طريق ويهلكون في كل منهل، وأصيب أبرهة في جسده وخرجوا به معهم تسقط أنملة أنملة كلما سقطت أنملة تبعها منه مدة ثم دم وقيح حتى قدموا صنعاء وهو مثل فرح الطائر، فما مات حتى انصدع صدره عن قلبه وقد أشار إلى ذلك ابن الزبعرى بقوله من أبيات يذكر فيها مكة:

Her yolda düşüp kalıyor ve her su başında helak oluyorlardı. Ebrehe'nin bedenine de isabet etmişti; parmak boğumları birer birer düşerek onu beraberlerinde götürdüler. Düşen her boğumun ardından iltihap, sonra da kan ve irin akıyordu. Nihayet San'a'ya ulaştıklarında kuş yavrusu gibi küçülmüştü; göğsü yarılıp kalbi dışarı fırlamadan ölmedi. İbnü'z-Ziba'râ Mekke'yi zikrettiği beyitlerinde buna şöyle işaret etmiştir:

42498. Metin

سائل أمير الحبش عنا ما ترى ... ولسوف ينبي الجاهلين عليمها

Habeş emîrine bizi sor, ne gördü? / Bunu bilen kimse cahillere haber verecektir.

42499. Metin

ستون ألفا لم يؤوبوا أرضهم ... بل لم يعش بعد الإياب سقيمها

Altmış bin kişi topraklarına dönmedi, / dönenlerin hastası da dönüşten sonra yaşamadı.

42500. Metin

ولهم في ذلك شعر كثير ذكر ابن هشام جملة منه في سيره، وفيها أن الطير لم تصب كلهم وذكر بعضهم أنه لم ينج منهم غير واحد دخل على النجاشي فأخبره الخبر والطير على رأسه، فلما فرغ ألقي عليه الحجر فخرقت البناء ونزلت على رأسه فألحقته بهم. وقيل: إن سائس الفيل وقائده تخلفا في مكة فسلما. فعن عائشة أنها قالت: أدركت قائد الفيل وسائسه بمكة أعميين مقعدين يستطعمان الناس. وعن عكرمة أن من أصابه الحجر جدرته وهو أول جدري ظهر أي بأرض العرب، فعن يعقوب بن عتبة أنه حدث أن أول ما رئيت الحصبة والجدري بأرض العرب ذلك العام وأنه أول ما رئي بها مرائر الشجر الحرمل والحنظل والعشر ذلك العام أيضا.

Bu hususta onların pek çok şiiri vardır; İbn Hişâm Sîre'sinde bunların bir kısmını zikretmiştir. Orada kuşların hepsine isabet etmediği, bazılarının naklettiğine göre ise içlerinden sadece bir kişinin kurtulup başında kuşla Necâşî'nin huzuruna vararak haberi verdiği, sözünü bitirince taşın üzerine atıldığı, taşın binayı delip kafasına inerek onu da diğerlerine kattığı zikredilir. Filin bakıcısı ve sürücüsünün Mekke'de geri kalıp kurtuldukları da söylenmiştir. Âişe'den [radıyallâhu anhâ] rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Filin sürücüsünü ve bakıcısını Mekke'de âmâ ve kötürüm hâlde insanlardan yiyecek isterken gördüm.” İkrime'den rivayet edildiğine göre, taş kime isabet ettiyse onda çiçek hastalığı çıkarmıştır; bu da Arap topraklarında görülen ilk çiçek hastalığıdır. Ya'kûb b. Utbe'den rivayet edildiğine göre, o yıl Arap topraklarında kızamık ve çiçek hastalığının ilk kez görüldüğünü ve üzerlik, ebucehil karpuzu ve aşar gibi acı bitkilerin de ilk kez o yıl görüldüğünü anlatmıştır.

42501. Metin

ويروى أن عبد المطلب لما ذهب إلى شعف الجبال بمن معه بقي ينتظر ما يفعل القوم وما يفعل بهم، فلما أصبح بعث أحد أولاده على فرس له سريع ينظر ما لقوا فذهب فإذا القوم مشدخين جميعا فرجع رافعا رأسه كاشفا عن فخذه، فلما رأى ذلك أبوه قال: ألا إن ابني أفرس العرب وما كشف عن عورته إلّا بشيرا أو نذيرا، فلما دنا من ناديهم قالوا: ما وراءك؟ قال: هلكوا جميعا فخرج عبد المطلب وأصحابه إليهم فأخذوا أموالهم وقال عبد المطلب:

Rivayet edildiğine göre Abdülmuttalib beraberindekilerle dağ zirvelerine çıktığında, kavmin ne yapacağını ve başlarına ne geleceğini beklemeye başladı. Sabah olunca oğullarından birini hızlı bir at üzerinde, neyle karşılaştıklarını görmesi için gönderdi. O da gidip baktığında kavmin hepsinin parçalanıp helak olduğunu gördü; başını kaldırıp uyluğunu açarak geri döndü. Babası bunu görünce: “Bilin ki oğlum Arapların en iyi süvarisidir; o avretini ancak müjdeleyici veya uyarıcı olduğu zaman açar” dedi. Topluluklarının yanına yaklaşınca: “Ne haber?” dediler. O da: “Hepsi helak oldu” dedi. Bunun üzerine Abdülmuttalib ve arkadaşları yanlarına çıkıp mallarını aldılar. Abdülmuttalib şöyle dedi:

42502. Metin

أنت منعت الحبش والأفيالا ... وقد رعوا بمكة الأحبالا

Mekke'de bağları talan etmişlerken / Habeşlileri ve filleri Sen engelledin.

42503. Metin

وقد خشينا منهم القتالا ... وكل أمر منهم معضالا

Onların savaşından ve / içinden çıkılmaz her türlü işlerinden korkmuştuk.

42504. Metin

شكرا وحمدا لك ذا الجلالا هذا ومن أراد استيفاء القصة على أتم مما ذكر فعليه بمطولات كتب السير. وقرأ السلمي «ألم تر» بسكون الراء جدا في إظهار أثر الجازم لأن جزمه بحذف آخره فإسكان ما قبل الآخر للاجتهاد في إظهار أثر الجازم، قيل: والسر فيه هنا الإسراع إلى ذكر ما يهم من الدلالة على أمر الألوهية والنبوة أو الإشارة إلى الحثّ في الإسراع بالرؤية إيماء إلى أن أمرهم على كثرتهم كان كلمح البصر من لم يسارع إلى رؤيته لم يدركه حق إدراكه، وتعقب هذا بأن تقليل البنية يدل على قلة المعنى وهو الرؤية لا على قلة زمانه. وقيل لعل السر فيه الرمز من أول الأمر إلى كثرة الحذف في أولئك القوم فتدبر. وقوله تعالى أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ إلخ بيان إجمالي لما فعل الله تعالى بهم والهمزة للتقرير كما سبق ولذلك عطف على الجملة الاستفهامية ما بعدها كأنه قيل قد جعل كيدهم في تعطيل الكعبة وتخريبها وصرف شرف أهلها لهم في تضييع وإبطال بأن دمرهم أشنع تدمير، وأصل التضليل من ضل عنه إذا ضاع فاستعير هنا للإبطال، ومنه قيل لامرىء القيس الضليل لأنه ضلل ملك أبيه وضيعه. وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْراً أَبابِيلَ أي جماعات جمع إبّالة بكسر الهمزة وتشديد الباء الموحدة، وحكى الفراء إبالة مخففا وهي حزمة الحطب الكبيرة شبهت بها الجماعة من الطير في تضامها وتستعمل أيضا في غيرها ومنه قوله:

Şükür ve hamd Sana mahsustur ey Celâl Sahibi! Kıssayı burada zikredilenden daha eksiksiz bir şekilde öğrenmek isteyen kimse, geniş siyer kitaplarına müracaat etmelidir. es-Sülemî, meczum kılıcının eserini göstermede aşırıya kaçarak «ألم تر» ifadesini râ harfinin sükûnu ile okumuştur. Çünkü onun cezmi son harfin hazfedilmesiyle olmuştur; sondan bir önceki harfin sâkin kılınması ise meczum kılıcının eserini göstermedeki gayretten dolayıdır. Denildi ki: Buradaki hikmet, uluhiyet ve nübüvvet meselesine delalet eden mühim hususu zikretmeye acele etmektir veya sayıca çokluklarına rağmen durumlarının göz açıp kapayıncaya kadar olduğunu, onu görmeye acele etmeyenin hakkıyla idrak edemeyeceğini ima ederek görmede acele etmeye teşviktir. Buna, lafız yapısının küçültülmesinin zamanın azlığına değil mananın yani görmenin azlığına delalet ettiği söylenerek itiraz edilmiştir. Buradaki sırrın, en başından o kavimdeki hazfın (yok edilişin) çokluğuna bir işaret olması da muhtemeldir; iyi düşün! Allah Teâlâ'nın { أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ } “Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?” vb. buyruğu, Allah Teâlâ'nın onlara ne yaptığına dair icmâlî bir beyandır. Hemze daha önce geçtiği üzere takrir içindir; bu yüzden istifham cümlesine sonraki kısım atfedilmiştir; sanki şöyle denilmiştir: “Onların Kâbe'yi işlevsiz kılma, yıkma ve ehlinin şerefini kendilerine çevirme tuzaklarını, onları en feci şekilde helak ederek bir zayi oluş ve boşa çıkış içinde kıldı.” Tadlîlin aslı, zayi olduğunda denilen (ضل عنه) kökünden gelir; burada boşa çıkarmak manasında istiare edilmiştir. Babasının mülkünü zayi edip heba ettiği için İmruülkays'a ed-Dillîl (aşırı sapan/zayi eden) denilmesi de bundandır. { وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْراً أَبابِيلَ } “Ve üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi”; yani cemaatler hâlinde gönderdi. Hemzenin kesresi ve şeddeli bâ ile (إِبَّالَة) kelimesinin çoğuludur. el-Ferrâ' şeddesiz olarak (إِبَالَة) şeklinde de nakletmiştir; bu, birbirine kenetlenmelerinden dolayı kuş cemaatinin benzetildiği büyük odun demetidir ve başka şeyler için de kullanılır. Şairin şu sözü bundandır:

42505. Metin

كادت تهد من الأصوات راحلتي ... إذ سالت الأرض بالجرد الأبابيل

Yer bölük bölük yağız atlarla akıp gittiğinde / seslerden neredeyse devem yıkılacaktı.

42506. Metin

وقيل واحده أبول مثل عجول، وقيل إبيل مثل سكين وقيل أبال. وقال أبو عبيدة والفرّاء: لا واحد له من لفظه كعباديد الفرق من الناس الذاهبون في كل وجه، والشماطيط القطع المتفرقة وجاءت هذه الطير على ما روي عن جمع من جهة البحر ولم تكن نجدية ولا تهامية ولا حجازية. وزعم بعض أن حمام الحرم من نسلها ولا يصح ذلك، ومثله ما نقل عن حياة الحيوان من أنها تعشش وتفرخ بين السماء والأرض وقد تقدم الخلاف في لونها. وعن عكرمة كأن وجوهها مثل وجوه السباع لم تر قبل ذلك ولا بعده تَرْمِيهِمْ بِحِجارَةٍ صفة أخرى لطير، وعبر بالمضارع لحكاية الحال واستحضار تلك الصورة البديعة. وقرأ أبو حنيفة وأبو يعمر وعيسى وطلحة في رواية: «يرميهم» بالياء التحتية والضمير المستتر للطير أيضا والتذكير لأنه اسم جمع وهو على ما حكى الخفاجي لازم التذكير فتأنيثه لتأويله بالجماعة، وقيل يجوز الأمران وهو ظاهر كلام أبي حيان. وقيل الضمير عائد على ربك وليس بذاك، ونسبة القراءة المذكورة لأبي حنيفة رضي الله تعالى عنه حكاها في البحر وعن صاحب النشر أنه رضي الله تعالى عنه لا قراءة له وأن القراءات المنسوبة له موضوعة مِنْ سِجِّيلٍ صفة حجارة أي كائنة من طين متحجر معرب سنك كل وقيل: هو عربي من السجل بالكسر وهو الدلو الكبيرة،

Tekilinin acûl gibi (أَبُول) olduğu, sikkîn gibi (إِبِّيل) olduğu veya (أَبَّال) olduğu da söylenmiştir. Ebû Ubeyde ve el-Ferrâ' şöyle demiştir: Her yöne dağılan insan toplulukları için kullanılan (عَبَادِيد) ve dağınık fırkalar için kullanılan (شَمَاطِيط) gibi kendi lafzından bir tekili yoktur. Bir topluluktan rivayet edildiğine göre bu kuşlar deniz tarafından gelmiştir; Necid, Tihâme veya Hicaz kuşu değillerdi. Bazıları Harem güvercinlerinin onların neslinden geldiğini iddia etmişse de bu sahih değildir. Hayâtü'l-Hayavân'dan nakledilen, yer ile gök arasında yuva yapıp yumurtladıkları şeklindeki rivayet de böyledir. Renkleri hakkındaki ihtilaf daha önce geçti. İkrime'den rivayet edildiğine göre yüzleri yırtıcı hayvan yüzleri gibiydi; ne ondan önce ne de ondan sonra benzeri görülmemiştir. { تَرْمِيهِمْ بِحِجارَةٍ } “Onlara taşlar atan” ifadesi, kuşların diğer bir sıfatıdır. Hâlin hikâye edilmesi ve o eşsiz manzaranın canlandırılması için muzari sığasıyla ifade edilmiştir. Ebû Hanîfe, Ebû Ya'mer, Îsâ ve bir rivayette Talha, iki noktalı ye ile «يرميهم» şeklinde okumuşlardır. Müstetir zamir yine kuşlara döner; cemi ismi olduğu için müzekker kılınmıştır. Hafâcî'nin naklettiğine göre cemi ismi müzekker olmayı gerektirir; müennes kılınması ise cemaat manasına tevil edilmesindendir. Her iki durumun da caiz olduğu söylenmiştir ve Ebû Hayyân'ın sözünün zahiri de budur. Zamirin Rabbine döndüğü de söylenmiştir ancak bu isabetli değildir. Zikredilen kıraatin Ebû Hanîfe'ye [radıyallâhu anh] nispet edilmesini el-Bahr nakletmiştir; en-Neşr sahibinden ise onun [radıyallâhu anh] bir kıraatinin bulunmadığı ve ona nispet edilen kıraatlerin uydurma olduğu nakledilmiştir. { مِنْ سِجِّيلٍ } “pişirilmiş balçıktan” ifadesi taşların sıfatıdır; yani taşlaşmış çamurdandır, Farsçadaki seng-i gil kelimesinden Arapçalaştırılmıştır. Kesreli sîn ile büyük kova anlamına gelen (السِّجْل) kelimesinden türemiş Arapça bir kelime olduğu da söylenmiştir;

42507. Metin

ومعنى كون الحجارة من الدلو أنها متتابعة كثيرة كالماء الذي يصب من الدلو ففيه استعارة مكنية وتخييلية.

Taşların kovadan olmasının manası, kovadan boşalan su gibi peş peşe ve çok olmasıdır; bu durumda burada mekniyye ve tahyîliyye istiaresi vardır.

42508. Metin

وقيل من الإسجال بمعنى الإرسال والمعنى من مثل شيء مرسل، ومِنْ في جميع ذلك ابتدائية وقيل من السجل وهو الكتاب أخذ منه السجين وجعل علما للديوان الذي كتب فيه عذاب الكفار، والمعنى من جملة العذاب المكتوب المدون فمن تبعيضيه. واختلف في حجم تلك الطير وكذا في حجم تلك الحجارة فمر أنها مثل الخطاطيف وأن الحجارة أمثال الحمص والعدس. وأخرج أبو نعيم عن نوفل بن أبي معاوية الديلمي أنه قال: رأيت الحصى التي رمي بها أصحاب الفيل حصى مثل الحمص وأكبر من العدس حمر بحتمة (١) كأنها جزع ظفار. وأخرج أبو نعيم في الدلائل عن ابن عباس أنه قال: حجارة مثل البندق. وفي رواية ابن مردويه عنه مثل بعر الغنم. وأخرج عبد بن حميد وابن جرير وابن أبي حاتم عن عبيد بن عمير أنه قال في الاية: هى طير خرجت من قبلة البحر كأنها رجال السند معها حجارة أمثال الإبل البوارك وأصغرها مثل رؤوس الرجال لا تريد أحدا منهم إلا أصابته ولا أصابته إلا قتلته، والمعول عليه أن الطير في الحجم كالخطاطيف، وأن الحجارة منها ما هو كالحمصة ودوينها وفويقها. وروى ابن مردويه وأبو نعيم عن أبي صالح أنه مكتوب على الحجر اسم من رمي به واسم أبيه وأنه رأى ذلك عند أم هانىء فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ كورق زرع وقع فيه الأكال وهو أن يأكله الدود أو أكل حبه فبقى صفرا منه، والكلام على هذا على حذف المضاف وإقامة المضاف إليه مقامه، أو على الإسناد المجازي والتشبيه بذلك لذهاب أرواحهم وبقاء أجسادهم، أو لأن الحجر بحرارته يحرق أجوافهم. وذهب غير واحد إلى أن المعنى كتبن أكلته الدواب وراثته والمراد كروث إلا أنه لم يذكر بهذا اللفظ لهجنته فجاء على الآداب القرآنية فشبه تقطع أوصالهم بتفرق أجزاء الروث، ففيه إظهار تشويه حالهم وقيل:

Göndermek manasındaki (الإِسْجَال) kelimesinden geldiği ve mananın “gönderilen bir şey gibi” olduğu da söylenmiştir. Bütün bunlarda (مِنْ) ibtidâiyedir (başlangıç bildirir). Sicil yani kitap kökünden geldiği, siccînin oradan alındığı ve kâfirlerin azabının yazıldığı divana özel isim kılındığı da söylenmiştir; mana ise “yazılmış ve kaydedilmiş azap cümlesinden” demektir, bu durumda (مِنْ) teb'îziyedir (kısmîlik bildirir). O kuşların hacmi ve taşların büyüklüğü hakkında ihtilaf edilmiştir; kırlangıçlar gibi olduğu, taşların da nohut ve mercimek kadar olduğu daha önce geçti. Ebû Nuaym, Nevfel b. Ebî Muâviye ed-Deylemî'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Fil Ashabı'na atılan taşları gördüm; nohut gibi, mercimekten büyük, koyu kırmızımtırak (¬١) Zafâr akik taşı gibi taşlardı.” Ebû Nuaym Delâil'de İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Fındık gibi taşlardı.” İbn Merdûye'nin ondan rivayetinde ise “Koyun tersi gibiydi” denilmiştir. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim, Ubeyd b. Umeyr'den ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Onlar deniz kıblesinden çıkan, sanki Sind adamları gibi kuşlardı; yanlarında çökmüş develer gibi taşlar vardı, en küçüğü ise adam kafaları gibiydi; onlardan kime yöneldiyse mutlaka isabet etti ve kime isabet ettiyse mutlaka öldürdü.” İtimat edilen görüşe göre kuşlar büyüklükte kırlangıçlar gibidir; taşlar ise kimisi nohut kadar, kimisi ondan biraz küçük, kimisi de biraz büyüktür. İbn Merdûye ve Ebû Nuaym Ebû Sâlih'ten rivayet etmişlerdir ki, taşın üzerinde kendisine atılan kişinin ve babasının adı yazılıydı ve o bunu Ümmü Hânî'nin yanında görmüştü. { فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ } “Nihayet onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı”; içine güve düşmüş yani kurtların yediği veya tanesi yenip içi boş kalmış ekin yaprağı gibi kıldı. Buna göre kelam, muzâfın hazfedilip muzâfun ileyhin onun yerine geçirilmesi veya mecâz-ı aklî yoluyladır. Buna benzetilmesi ruhlarının gidip bedenlerinin kalmasından veya taşın hararetiyle iç organlarını yakıp kavurmasındandır. Birçok âlim mananın “hayvanların yiyip pislediği saman gibi” olduğu görüşüne varmıştır. Kastedilen fışkı gibi olmasıdır; ancak çirkinliğinden dolayı bu lafızla zikredilmemiş, Kur'anî edeb üzerine gelerek uzuvlarının parçalanması fışkının parçalarının dağılmasına benzetilmiştir; bunda durumlarının ne kadar iğrenç kılındığının gösterilmesi vardır. Şöyle de denilmiştir:

42509. Metin

المعنى كتبن تأكله الدواب وتروثه والمراد جعلهم في حكم التبن الذي لا يمنع عنه الدواب أي مبتذلين ضائعين لا يلتفت إليهم أحد ولا يجمعهم ولا يدفنهم كتبن في الصحراء تفعل به الدواب ما شاءت لعدم حافظ له إلّا أنه وضع مأكول موضع أكلته الدواب لحكاية الماضي في صورة الحال وهو كما ترى. وكأنه لما أن مجيئهم لهدم الكعبة ناسب إهلاكهم بالحجارة ولما أن الذي أثار غضبهم عذرة الكناني شبههم فيما فعل سبحانه بهم على القول الأخير بالروث أو لما أن الذي أثاره احتراقها بما حملته الريح من نار العرب على ما سمعت شبههم ﷿ فيما فعل جل شأنه بهم بعصف أكل حبه على ما أشرنا إليه أخيرا. وقرأ أبو الدرداء فيما نقل ابن خالويه «مأكول» بفتح الهمزة اتباعا لحركة الميم وهو شاذ وهذا كما أتبعوا في قولهم «محموم» بفتح الحاء لحركة الميم والله تعالى أعلم.

Mana; [şöyle demektir:] Hayvanların yediği ve dışkıladığı saman gibidir. Kastedilen ise; bir koruyucusu bulunmadığı için hayvanların dilediğini yaptığı çöldeki saman gibi, hiç kimsenin dönüp bakmadığı, toplamadığı ve defnetmediği, değersiz ve zayi olmuş bir halde, hayvanların kendisinden menedilmediği saman hükmünde kılınmış olmalarıdır1. Şu kadar var ki geçmiş zamanı şimdiki zaman suretinde hikâye etmek için 'hayvanların yediği' ifadesi yerine 'yenilmiş' (me’kûl) lafzı konulmuştur; bu durum da gördüğün gibidir. Sanki onların Kâbe'yi yıkmak amacıyla gelmiş olmalarına binaen taşlarla helak edilmeleri münasip düşmüştür. Öfkelerini alevlendiren şey Kinâneli'nin pisliği olduğu için de -son görüşe göre- Sübhânehu ve Teâlâ'nın kendilerine yaptığı muamelede onları dışkıya benzetmiştir; yahut öfkelerini alevlendiren şey, işittiğin üzere rüzgârın Arapların ateşinden sürükleyip getirdiği kıvılcımlarla [Kâbe'nin] yanması olduğu için, celâli yüce olan [Allah] onlara yaptığı muamelede, son olarak işaret ettiğimiz üzere onları tanesi yenmiş ekin yaprağına benzetmiştir. İbn Hâleveyh'in naklettiğine göre Ebü'd-Derdâ, mîm harfinin harekesine uyarak hemzenin fethasıyla «مَأْكُول» [ma'kûl] şeklinde okumuştur ki bu şâzz bir kıraattir. Nitekim mîm harfinin harekesine tebean «مَحْمُوم» [mahmûm] kelimesindeki hâ harfini fethalı okumaları da böyledir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.