42615. Metin
وتسمى المقشقشة كما أخرجه ابن أبي حاتم على زرارة بن أوفى وهو من قشقش المريض إذا صح وبرأ أي المبرئة من الشرك والنفاق. وتسمى أيضا كما في جمال القراء سورة العبادة وكذا تسمى سورة الإخلاص وهي عند ابن عباس والجمهور مكية. وأخرج ابن مردويه عن ابن الزبير أنها مدنية وحكاه في البحر عن قتادة على خلاف ما في مجمع البيان من أنه قائل بمكيتها وأيّا ما كان فقول الدواني إنها مكية بالاتفاق ليس في محله. وآيها ست بلا خلاف وفيها إعلان ما فهم مما قبلها من الأمر بإخلاص العبادة له ﷿ ويكفي ذلك في المناسبة بينهما. وقال رسول الله ﷺ لجبلة بن حارثة وهو أخو زيد بن حارثة وقد قال له ﵊ علمني شيئا أقوله عند منامي نحو ذلك كما في حديث أخرجه الإمام أحمد والطبراني في الأوسط، وأمر ﷺ أنسا بأن يقرأها عند منامه أيضا معللا لذلك بما ذكر كما أخرجه البيهقي في الشعب وأمر ﵊ خبابا بذلك أيضا كما في حديث أخرجه البزار وابن مردويه.
İbn Ebî Hâtim'in Zürâre b. Evfâ'dan rivayet ettiği üzere bu sureye "el-Mukaşkışe" de denir. Bu kelime, "iyileşip şifa buldu" anlamına gelen "kaşkaşa'l-marîdu" (قشقش المريض) ifadesinden türemiştir; yani şirk ve nifaktan arındıran/şifa veren demektir. Cemâlü'l-Kurrâ'da geçtiği üzere bu sureye "el-İbâde" suresi de denir. Aynı şekilde "el-İhlâs" suresi olarak da isimlendirilir. İbn Abbâs'a ve cumhura göre Mekkîdir. İbn Merdûye'nin İbnü'z-Zübeyr'den rivayetine göre ise Medenîdir. el-Bahr'da bu görüş Katâde'den de nakledilmiştir; bu ise Mecme'u'l-Beyân'da onun surenin Mekkî olduğunu söylediği yönündeki bilginin aksinedir. Durum her ne olursa olsun, Devvânî'nin surenin ittifakla Mekkî olduğu yönündeki sözü isabetli değildir. Ayetleri ihtilafsız altıdır. Bu surede, kendisinden önceki sureden anlaşılan ibadeti yalnızca Allah Teâlâ'ya has kılma emrinin açıkça ilan edilmesi yer alır ve iki sure arasındaki münasebet için bu yeterlidir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Zeyd b. Hârise'nin kardeşi Cebele b. Hârise'nin kendisine "Bana uyurken söyleyeceğim bir şey öğret" demesi üzerine, İmam Ahmed ve et-Taberânî'nin el-Evsat'ta rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi buna benzer bir şey söylemiştir. Ayrıca Beyhakî'nin Şu'ab'da rivayet ettiği üzere sallallâhu aleyhi ve sellem, zikredilen gerekçeyle Enes'e de uyurken bu sureyi okumasını emretmiş; Bezzâr ve İbn Merdûye'nin rivayet ettiği bir hadiste geçtiği gibi Habbâb'a da aynı şeyi emretmiştir.
42616. Metin
وأخرج أبو يعلى والطبراني عن ابن عباس مرفوعا «ألا أدلكم على كلمة تنجيكم من الإشراك بالله تعالى تقرءون قُلْ يا أَيُّهَا الْكافِرُونَ [الكافرون:
Ebû Ya'lâ ve et-Taberânî, İbn Abbâs'tan merfû olarak şu hadisi rivayet etmişlerdir: «Sizi Allah Teâlâ'ya şirk koşmaktan kurtaracak bir kelimeye yönlendireyim mi? Uykunuza yatacağınız vakit [şu sureyi] okursunuz: Kâfirûn Suresi,
42617. Metin
١] عند منامكم»
1. ayet.»
42618. Metin
.
.
42619. Metin
وروى الديلمي عن عبد الله بن جراد قال: قال رسول الله ﷺ: «المنافق لا يصلي الضحى ولا يقرأ قُلْ يا أَيُّهَا الْكافِرُونَ
Deylemî, Abdullah b. Cerâd'dan şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Münafık ne kuşluk namazı kılar ne de Kâfirûn suresini okur.»
42620. Metin
ويسن قراءتها أيضا مع سورة قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ [الإخلاص: ١] في ركعتي سنة الفجر التي هي عند الأكثرين أفضل السنن الرواتب وكذا في الركعتين بعد المغرب (١) وهي حجة على من قال من الأئمة إنه لا يسن في سنة الفجر ضم سورة إلى الفاتحة.
Çoğunluğa göre revâtib sünnetlerin en faziletlisi olan sabah namazının iki rekât sünnetinde ve aynı şekilde akşam namazından sonraki iki rekâtta (1) bu surenin İhlâs Suresi [İhlâs: 1] ile birlikte okunması sünnettir. Bu durum, imamlardan sabah namazının sünnetinde Fâtiha'ya bir sure eklemenin sünnet olmadığını söyleyen kimselere karşı bir delildir.
42621. Metin
وجاء في حديث أخرجه الطبراني في الأوسط عن ابن عمر مرفوعا وفي آخر أخرجه في الصغير عن سعد بن أبي وقاص كذلك أنها تعدل ربع القرآن
et-Taberânî'nin el-Evsat'ta İbn Ömer'den merfû olarak rivayet ettiği bir hadiste ve es-Sagîr'de Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan aynı şekilde rivayet ettiği diğer bir hadiste, bu surenin Kur'an'ın dörtte birine denk olduğu bildirilmiştir.
42622. Metin
ووجه ذلك الإمام بأن القرآن مشتمل على الأمر بالمأمورات والنهي عن المحرمات وكل منهما إما أن يتعلق بالقلب أو بالجوارح فيكون أربعة أقسام وهذه السورة مشتملة على النهي عن المحرمات المتعلقة بالقلب فتكون كربع
İmam [Fahreddin er-Râzî] bunu şöyle temellendirmiştir: Kur'an emredilen hususların emrini ve haram kılınan hususların nehyini içermektedir. Bunların her biri ya kalple ya da uzuvlarla ilgilidir; böylece dört kısım meydana gelir. Bu sure ise kalple ilgili haram kılınan hususların nehyini ihtiva etmektedir; dolayısıyla [Kur'an'ın] dörtte biri gibi1 olmaktadır.
42623. Metin
القرآن، وتعقب بأن العبادة أعم من القلبية والقالبية والأمر والنهي المتعلقان بها لا يختصان بالمأمورات والمنهيات القلبية والقالبية، وأن مقاصد القرآن العظيم لا تنحصر في الأمر والنهي المذكورين بل هو مشتمل على مقاصد أخرى كأحوال المبدأ والمعاد ومن هنا قيل لعل الأقرب أن يقال إن مقاصد القرآن التوحيد والأحكام الشرعية وأحوال المعاد والتوحيد عبارة عن تخصيص الله تعالى بالعبادة وهو الذي دعا إليه الأنبياء ﵈ أولا بالذات والتخصيص إنما يحصل بنفي عبادة غيره تعالى وعبادة الله ﷿ إذ التخصيص له جزآن النفي عن الغير والإثبات للمخصص به، فصارت المقاصد بهذا الاعتبار أربعة. وهذه السورة تشتمل على ترك عبادة غيره سبحانه والتبري منها فصارت بهذا الاعتبار ربع القرآن ولكونها ليس فيها التصريح بالأمر بعبادة الله ﷿ كما أن فيها التصريح بترك عبادة غيره تعالى لم تكن كنصف القرآن وقيل: إن مقاصد القرآن صفاته تعالى والنبوات والأحكام والمواعظ وهي مشتملة على أساس الأول وهو التوحيد ولذا عدلت ربعه، وذكر بعض أجلّة أحبابي المعاصرين أوجها في ذلك أحسنها فيما أرى أن الدين الذي تضمنه القرآن أربعة أنواع:
olur. Ancak buna şöyle itiraz edilmiştir: İbadet, kalbî ve bedenî olandan daha geneldir; bunlarla ilgili emir ve nehiy de sadece kalbî ve bedenî emir ve nehiylere münhasır değildir. Ayrıca yüce Kur'an'ın maksatları zikredilen emir ve nehiyden ibaret olmayıp mebde (başlangıç) ve meâd (ahiret) halleri gibi başka maksatları da içermektedir. Buradan hareketle şöyle denilmiştir: Belki de en uygun açıklama, Kur'an'ın maksatlarının tevhid, şer'î hükümler ve ahiret halleri olduğunu söylemektir. Tevhid ise ibadeti Allah Teâlâ'ya has kılmaktan ibarettir ki peygamberlerin aleyhimüsselâm bizzat ve öncelikle davet ettikleri esas budur. Bu tahsis de ancak Allah Teâlâ'dan başkasına ibadeti nefyetmek ve yalnızca Allah Teâlâ'ya ibadet etmekle gerçekleşir; zira tahsisin iki cüzü vardır: Başkasından nefyetmek ve tahsis kılınan için ispat etmek. Böylece maksatlar bu açıdan dört olur. Bu sure de O'ndan başkasına ibadeti terk etmeyi ve ondan beri olmayı kapsadığı için bu mülahazayla Kur'an'ın dörtte biri olmuştur. Ancak O'ndan başkasına ibadeti terk etme hususundaki açıklık gibi Allah Teâlâ'ya ibadet etme emrinin açıkça yer almaması sebebiyle Kur'an'ın yarısı gibi olmamıştır. Bir görüşe göre de Kur'an'ın maksatları; O'nun sıfatları, nübüvvetler, hükümler ve mev'izalardır (öğütler). Bu sure ise birincisinin esası olan tevhidi ihtiva etmektedir; bu yüzden dörtte birine denk kılınmıştır. Çağdaş dostlarımın büyüklerinden bazıları bu hususta birtakım vecihler zikretmişlerdir ki bana göre bunların en güzeli şudur: Kur'an'ın içerdiği din dört neviden oluşur:
42624. Metin
عبادات ومعاملات وجنايات ومناكحات، والسورة متضمنة للنوع الأول فكانت ربعا. وتعقب بأنه أراد فكانت ربعا من القرآن فلا نسلم صحة تفريعه على كون الدين الذي تضمنه القرآن أربعة أنواع وإن أراد فكانت ربعا من الدين فليس الكلام فيه إنما الكلام في كونها تعدل ربعا من القرآن إذ هو الذي تشعر به الأخبار على اختلاف ألفاظها والتلازم بينهما غير مسلم على أن المقابلة الحقيقية بين ما ذكر من الأنواع غير تامة. وأجيب باحتمال أنه أراد أن مقاصد القرآن هي تلك الأربعة التي هي الدين ولا يبعد أن يكون ما تضمن واحدا منها عدل القرآن كله مقاصده وغيرها. ولا يرد على الحصر أن من مقاصده أحوال المبدأ والمعاد فبدخول ذلك في العبادات بنوع عناية وعدم التقابل الحقيقي لا يضر إذ يكفي في الغرض عدّ أهل العرف تلك الأمور متقابلة ولو بالاعتبار فتأمل جميع ذلك والله تعالى الهادي لأقوم المسالك.
İbadetler, muamelat, ukubat (ceza hukuku) ve münakehat (aile hukuku). Bu sure birinci nev'i ihtiva ettiği için [Kur'an'ın] dörtte biri olmuştur. Buna da şöyle itiraz edilmiştir: Eğer bununla "Kur'an'ın dörtte biri oldu" manasını kastettiyse, Kur'an'ın içerdiği dinin dört nevi olmasından böyle bir çıkarım yapılmasını kabul etmeyiz. Şayet "dinin dörtte biri oldu" manasını kastettiyse, tartışma konusu bu değildir; zira tartışma, lafızları farklı da olsa rivayetlerin hissettirdiği üzere bu surenin Kur'an'ın dörtte birine denk olması hakkındadır ve ikisi arasındaki zorunlu bağ (telazüm) kabul görmüş değildir; üstelik zikredilen neviler arasındaki gerçek karşıtlık (takābül) da tam değildir. Buna ise şöyle cevap verilmiştir: Muhtemeldir ki o, Kur'an'ın maksatlarının din olan bu dört husus olduğunu kastetmiştir; bunlardan birini ihtiva eden şeyin ise maksatları ve diğer hususlarıyla bütün Kur'an'a denk olması uzak bir ihtimal değildir. Maksatlardan birinin de mebde ve meâd halleri olması bu hasra bir halel getirmez; zira bu durum bir tür tevil ve itina ile ibadetlerin içerisine dahil edilebilir ve gerçek bir karşıtlığın bulunmaması amaca zarar vermez, çünkü örf ehlinin bu hususları itibari de olsa birbirinin karşılığı sayması yeterlidir. Bütün bunları etraflıca düşün; en doğru yola ileten şüphesiz Allah Teâlâ'dır.
42625. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ قُلْ يا أَيُّهَا الْكافِرُونَ قال أجلة المفسرين: المراد بهم كفرة من قريش مخصوصون قد علم الله تعالى أنهم لا يتأتى منهم الإيمان أبدا.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. De ki: Ey kâfirler! Müfessirlerin önde gelenleri şöyle demiştir: Onlardan maksat, Allah Teâlâ'nın kendilerinden asla iman sadır olmayacağını bildiği Kureyş'ten belirli kâfirlerdir.
42626. Metin
أخرج ابن جرير وابن أبي حاتم وابن الأنباري في المصاحف عن سعيد بن ميناء مولى أبي البختري قال: لقي الوليد بن المغيرة والعاصي بن وائل والأسود بن المطلب وأمية بن خلف رسول الله ﷺ، فقالوا: يا محمد هلم فلتعبد ما نعبد ونعبد ما تعبد ونشترك نحن وأنت في أمرنا كله، فإن كان الذي نحن عليه أصح من الذي أنت عليه كنت قد أخذت منه حظا، وإن كان الذي أنت عليه أصح من الذي نحن عليه كنا قد أخذنا منه حظا، فأنزل الله تعالى قُلْ يا أَيُّهَا الْكافِرُونَ حتى انقضت السورة
İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve Kitâbü'l-Mesâhif'te İbnü'l-Enbârî, Ebü'l-Bahterî'nin azatlısı Saîd b. Mînâ'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Velîd b. Mugīre, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib ve Ümeyye b. Halef, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşıp dediler ki: «Ey Muhammed! Gel, bizim taptığımıza sen tap, senin taptığına da biz tapalım; bütün işlerimizde sen ve biz ortak olalım. Eğer bizim üzerinde bulunduğumuz şey senin üzerinde bulunduğun şeyden daha doğru ise sen ondan payını almış olursun; şayet senin üzerinde bulunduğun şey bizimkinden daha doğru ise biz ondan payımızı almış oluruz.» Bunun üzerine Allah Teâlâ surenin sonuna kadar Kâfirûn Suresi'ni indirdi.
42627. Metin
.
.
42628. Metin
وفي رواية أن رهطا من عتاة قريش قالوا له ﷺ: هلم فاتبع ديننا ونتبع دينك تعبد آلهتنا سنة ونعبد إلهك سنة. فقال ﵊:
Bir rivayette ise Kureyş'in azgınlarından bir grubun sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'e şöyle dedikleri nakledilmiştir: «Gel, sen bizim dinimize uy, biz de senin dinine uyalım; sen bizim ilahlarımıza bir yıl tap, biz de senin ilahına bir yıl tapalım.» Bunun üzerine aleyhisselâm şöyle buyurdu:
42629. Metin
«معاذ الله تعالى أن أشرك بالله سبحانه غيره» . فقالوا: فاستلم بعض آلهتنا نصدقك ونعبد إلهك، فنزلت فعدا ﷺ إلى المسجد الحرام وفيه الملأ من قريش فقام ﵊ على رؤوسهم فقرأها عليهم فأيسوا
«Allah Teâlâ'ya başkasını ortak koşmaktan O'na sığınırım.» Onlar: «Öyleyse ilahlarımızdan bazılarına el sür (istilam et), biz de seni tasdik edip senin ilahına tapalım» dediler. Bunun üzerine sure indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hemen Mescid-i Harâm'a koştu; orada Kureyş'in ileri gelenleri vardı. Baş uçlarında durup bu sureyi onlara okudu, onlar da [artık bir uzlaşmadan] ümitlerini kestiler.
42630. Metin
. ولعل نداءهم «بيا
Onlara «Yâ eyyühâ» (يا أيها / Ey)
42631. Metin
أيها» للمبالغة في طلب إقبالهم لئلا يفوتهم شيء مما يلقى إليهم، «وبالكافرون» دون الذين كفروا لأن الكفر كان دينهم القديم ولم يتجدد لهم، أو لأن الخطاب مع الذين يعلم استمرارهم على الكفر فهو كاللازم لهم أو للمسارعة إلى ذكر ما يقال لهم لشدة الاعتناء به وبه دون المشركين مع أنهم عبدة أصنام والأكثر التعبير عنهم بذلك لأن ما ذكر أنكى لهم فيكون أبلغ في قطع رجائهم الفارغ. وقيل: هذا للإشارة إلى أن الكفر كله ملة واحدة ولا يبعد أن يكون في هذه الإشارة إنكاء لهم أيضا وفي ندائه ﵊ بذلك في ناديهم ومكان بسطة أيديهم دليل على عدم اكتراثه ﵊ بهم إذ المعنى قل يا محمد، والمراد حقيقة الأمر خلافا لصاحب التأويلات للكافرين يا أيها الكافرون لا أَعْبُدُ ما تَعْبُدُونَ وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ ما أَعْبُدُ وَلا أَنا عابِدٌ ما عَبَدْتُّمْ وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ ما أَعْبُدُ يتراءى أن فيه تكرارا للتأكيد، فالجملة الثالثة المنفية على ما في البحر توكيد للأولى على وجهه أبلغ لاسمية المؤكدة، والرابعة توكيد للثانية وهو الذي اختاره الطيبي وذهب إليه الفرّاء وقال: إن القرآن نزل بلغة العرب ومن عادتهم تكرار الكلام للتأكيد والإفهام، فيقول المجيب: بلى بلى والممتنع لا لا. وعليه قوله تعالى كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ [التكاثر: ٣] وأنشد قوله:
diye nida edilmesi, kendilerine tebliğ edilecek hususlardan hiçbir şeyi kaçırmamaları için dikkatlerini çekmede mübalağa gayesiyledir. «Elleziyne keferû» (inkâr edenler) yerine «el-Kâfirûn» (inkârcılar) denilmesi ise, küfrün onların kökleşmiş eski dini olması ve sonradan ortaya çıkmış bir durum olmaması sebebiyledir; yahut hitabın küfür üzere devam edecekleri bilinen kimselere yönelik olması ve küfrün adeta onların ayrılmaz bir vasfı haline gelmesi nedeniyledir; ya da kendilerine söylenecek söze verilen büyük önem dolayısıyla onu bir an önce zikretmek içindir. Puta tapanlar olmalarına ve kendilerinden çoğunlukla müşrikler diye bahsedilmesine rağmen «el-Müşrikûn» yerine bu vasfın seçilmesi, bu hitabın onlara daha ağır gelmesi ve boş ümitlerini kesmede daha tesirli olması sebebiyledir. Şöyle de denilmiştir: Bu, küfrün bütünüyle tek bir millet olduğuna işaret etmek içindir ve bu işarette de onlar için bir kahır ve rezillik bulunması uzak bir ihtimal değildir. Aleyhisselâm Efendimiz'in onlara kendi meclislerinde ve hâkimiyetlerinin dorukta olduğu bir yerde bu şekilde hitap etmesi, kendilerine hiç aldırış etmediğinin delilidir. Zira mana: «De ki [ey Muhammed]» şeklindedir ve Te'vîlât sahibinin aksine buradaki maksat hakiki emirdir. «Kâfirlere: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.» Bu ayetlerde pekiştirme (tekit) amacıyla bir tekrar bulunduğu izlenimi edinilmektedir. el-Bahr'da yer alan ifadeye göre, üçüncü menfi cümle, pekiştiren cümlenin isim cümlesi olması sebebiyle daha beliğ bir tarzda birincinin tekididir; dördüncü cümle ise ikincinin tekididir. Tîbî'nin tercih ettiği ve Ferrâ'nın benimsediği görüş de budur. Ferrâ şöyle demiştir: «Kur'an Arap dili üzere inmiştir; Arapların adetinde ise pekiştirmek ve anlatımı kuvvetlendirmek için sözü tekrar etmek vardır. Nitekim olumlu cevap veren 'Evet, evet', reddeden ise 'Hayır, hayır' der.» Yüce Allah'ın şu kavli de bu kabildendir: «Hayır! İleride bileceksiniz! Sonra yine hayır! İleride bileceksiniz!» [Tekâsür: 3-4]. Ferrâ şu beyitleri de inşad etmiştir:
42632. Metin
كائن وكم عندي لهم من صنيعة ... أيادي سنوها عليّ وأوجبوا
«Onların üzerimde nice iyilikleri, nice ihsanları vardır... Bana uygulayıp üzerime vacip kıldıkları lütuflar.»
42633. Metin
وقوله:
Ve şu beyti:
42634. Metin
نعق الغراب ببين ليلى غدوة ... كم كم وكم بفراق ليلى ينعق
«Sabah vakti karga Leylâ'nın ayrılığıyla gakladı... Leylâ'nın ayrılığıyla ne çok, ne çok ve ne çok öttü.»
42635. Metin
وقوله:
Ve şu beyti:
42636. Metin
هلا سألت جموع كن ... دة يوم ولوا أين أينا
«Sorsana Kinde topluluklarına, yüz çevirip kaçtıkları gün 'Nereye, nereye?' diye.»
42637. Metin
وهو كثير نظما ونثرا، وفائدة التأكيد هاهنا قطع أطماع الكفار وتحقيق أنهم باقون على الكفر أبدا.
Bu durum şiirde ve nesirde çokça bulunur. Buradaki pekiştirmenin faydası ise kâfirlerin tamahlarını bütünüyle kesmek ve onların ebediyen küfür üzere kalacaklarını tescil etmektir.
42638. Metin
واعترض بأن تأكيد الجمل لا يكون مع العاطف إلّا بثم وكأن القائل بذاك قاس الواو على ثم، والظاهر أن من قال بالتأكيد جعل الجملة الرابعة معطوفة على الثالثة، وجعل المجموع معطوفا على مجموع الجملتين الأوليين فهناك مجموعان متعاطفان يؤكد ثانيهما أولهما ولمغايرة الثاني للأول بما فيه من الاستمرار عطف عليه بالواو فلا يرد ما ذكر، ويتضمن ذلك معنى تأكيد الجزء الأول من الثاني للجزء الأول من الأول وتأكيد الجزء الثاني من الثاني للجزء الثاني من الأول، وإلّا فظاهر ما في البحر مما لا يكاد يجوز كما لا يخفى والذي عليه الجمهور أنه لا تكرار فيه لكنهم اختلفوا فقال الزمخشري لا أَعْبُدُ أريد به نفي العبادة فيما يستقبل لأن لا لا تدخل إلّا على مضارع في معنى الاستقبال كما أن ما لا تدخل إلّا على مضارع في معنى الحال، والمعنى لا أفعل في المستقبل ما تطلبونه مني من عبادة آلهتكم، ولا أنتم فاعلون فيه ما أطلب منكم من عبادة إلهي، وما كنت عابدا قط فيما سلف ما عبدتم فيه، وما عبدتم في وقت ما أنا على عبادته. والظاهر أنه اعتبر في الجملة الأخيرة استمرار النفي وأنه حمل المضارع فيها على إفادة الاستمرار والتصوير، وفي الثانية استغرق النفي للأزمنة الماضية. وقال الطيبي: إنه جعل القرينتين للأوليين للاستقبال والأخريين للماضي، واعترض عليه بأن الحصرين اللذين ذكرهما في لا وما غير صحيح وإن كانا يشعر بهما ظاهر كلام سيبويه. وقال الخفاجي: ما ذكر أغلبي أو مقيد بعدم القرينة القائمة على ما يخالفه، أو هو كلي ولا حجر في التجوز والحمل على غيره لمقتض كدفع التكرار هنا وإن قيل بتحقق الاستغراب على القول باشتراطه في الحكاية في عابد الأول وعدم ضرر فقده في الثاني لأن النصب به للمشاكلة وقيل: القرينتان الأوليان للاستقبال كما مر،
Buna şöyle itiraz edilmiştir: Cümlelerin tekidi, atıf harfi bulunduğunda ancak «sümme» (ثم) ile olur; sanki bunu söyleyen zat «vav» (و) harfini «sümme»ye kıyas etmiştir. Zahir olan şudur ki tekid olduğunu söyleyen kimse dördüncü cümleyi üçüncüye matuf kılmış, bu iki cümlenin toplamını da ilk iki cümlenin toplamına matuf yapmıştır. Dolayısıyla burada birbirine atfedilmiş iki grup cümle vardır ve ikincisi birincisini tekit etmektedir; ikinci grubun birinciden içerdiği devamlılık anlamı sebebiyle farklı olması dolayısıyla da araya vav ile atıf yapılmıştır, böylece zikredilen itiraz varit olmaz. Bu durum, ikinci grubun birinci cüzünün birinci grubun birinci cüzünü, ikinci cüzünün de birinci grubun ikinci cüzünü tekit etmesi manasını ihtiva eder. Aksi takdirde, el-Bahr'daki zahir ifadenin caiz olması gizli kalmayacağı üzere pek mümkün değildir. Cumhurun benimsediği görüş ise ayetlerde tekrarın bulunmadığı yönündedir; ancak açıklamada ihtilaf etmişlerdir: Zemahşerî, «Lâ a'büdü» (لا أَعْبُدُ) ifadesiyle gelecekteki ibadetin nefyinin kastedildiğini söylemiştir; çünkü «lâ» (لا) edatı ancak gelecek anlamı taşıyan muzari fiilin başına gelir, nitekim «mâ» (ما) edatı da sadece şimdiki zaman anlamı taşıyan muzari fiile dahil olur. Buna göre mana: "Gelecekte sizin benden talep ettiğiniz putlarınıza ibadet etme işini yapmayacağım; siz de gelecekte benim sizden talep ettiğim İlahıma ibadet etme işini yapacak değilsiniz. Geçmişte sizin taptıklarınıza hiçbir zaman tapmış değilim; siz de benim ibadet etmekte olduğum İlah'a hiçbir vakit tapmış değilsiniz" demektir. Zahir olan şudur ki Zemahşerî son cümlede nefyin sürekliliğini dikkate almış ve oradaki muzari fiili istimrar (süreklilik) ve tasvir ifade etmeye hamletmiştir; ikinci cümlede ise nefyi geçmiş zamanların tamamına şamil kılmıştır. Tîbî şöyle demiştir: Zemahşerî ilk iki karineyi gelecek zamana, son iki karineyi ise geçmiş zamana tahsis etmiştir. Ancak Sîbeveyh'in zahir kelamından böyle anlaşılsa bile, onun «lâ» ve «mâ» hakkında zikrettiği bu iki hasrın doğru olmadığı gerekçesiyle kendisine itiraz edilmiştir. Hafâcî ise şöyle demiştir: Zikredilen kaide ekserîdir (çoğunlukladır) ya da aksine bir karine bulunmaması şartına bağlıdır; yahut da küllî bir kural olup buradaki tekrarı gidermek gibi gerektirici bir sebepten ötürü mecaza sapmakta ve başka anlama hamletmekte hiçbir engel yoktur; her ne kadar birinci «âbidün» kelimesindeki hikâyede şaşılacak bir durumun bulunması şart koşulup ikincisinde bu şartın aranmaması zararsız görülse de, zira oradaki nasb müşâkele içindir. Bir görüşe göre de ilk iki karine daha önce geçtiği üzere gelecek zaman içindir,
42639. Metin
والأخريان للحال واختاره أبو حيان أي ولست في الحال بعابد معبوديكم، ولا أنتم في الحال بعابدي معبودي.
son iki karine ise şimdiki zaman (hâl) içindir. Ebû Hayyân da bunu tercih etmiştir; yani: "Şu anda ben sizin taptıklarınıza tapıyor değilim, siz de şu anda benim taptığıma tapıyor değilsiniz" demektir.
42640. Metin
وقيل بالعكس وعليه كلام الزجاج ومحيي السنة. وقيل الأوليان للماضي والأخريان للمستقبل نقله ابن كثير عن حكاية البخاري وغيره، ونقل أيضا عن شيخ الإسلام ابن تيمية أن المراد بقوله سبحانه لا أَعْبُدُ ما تَعْبُدُونَ نفي الفعل لأنها جملة فعلية وبقوله تعالى وَلا أَنا عابِدٌ ما عَبَدْتُّمْ نفي قبوله ﷺ لذلك بالكلية لأن النفي بالجملة الاسمية آكد فكأنه نفى الفعل وكونه ﵊ قابلا لذلك ومعناه نفي الوقوع ونفي إمكانه الشرعي، ونوقش في إفادة الجملة الاسمية نفي القبول ولا يبعد أن يقال إن معنى الجملة الفعلية نفي الفعل في زمان معين، والجملة الاسمية معناها نفي الدخول تحت هذا المفهوم مطلقا من غير تعرض للزمان كأنه قيل: أنا ممن لا يصدق عليه هذا المفهوم أصلا وأنتم ممن لا يصدق عليه ذلك المفهوم فتدبر. وقيل: الأوليان لنفي الاعتبار الذي ذكره الكافرون، والأخريان للنفي على العموم أي لا أعبد ما تعبدون رجاء أن تعبدوا الله تعالى، ولا أنتم عابدون رجاء أن أعبد صنمكم. ثم قيل: ولا أنا عابد صنمكم لغرض من الأغراض بوجه من الوجوه، وكذا أنتم لا تعبدون الله تعالى لغرض من الأغراض وإيثار ما في ما أعبد قيل على جميع الأقوال السابقة على من لأن المراد الصفة كأنه قيل ما أعبد من المعبود العظيم الشأن الذي لا يقادر قدر عظمته، وجوز أن يقال لما أطلقت ما على الأصنام أولا وهو إطلاق في محزه أطلقت على المعبود بحق للمشاكلة ومن يقول إن ما يجوز أن تقع على من يعلم ونسب إلى سيبويه لا يحتاج إلى ما ذكر وقال أبو مسلم: ما في الأوليين بمعنى الذي مفعول به، والمقصود المعبود أي لا أعبد الأصنام ولا تعبدون الله تعالى. وفي الأخريين مصدرية أي ولا أنا عابد مثل عبادتكم المبنية على الشك وإن شئت قلت على الشرك المخرج لها عن كونها عبادة حقيقة ولا أنتم عابدون مثل عبادتي المبنية على اليقين وإن شئت قلت على التوحيد والإخلاص، وعليه لا يكون تكرار أيضا.
Bunun tam aksi de söylenmiştir ki Zeccâc ile Muhyissünne'nin sözleri bu doğrultudadır. Bir görüşe göre ilk iki karine geçmiş zaman, son iki karine ise gelecek zaman içindir; bunu İbn Kesîr, Buhârî ve başkalarından nakletmiştir. Yine Şeyhülislâm İbn Teymiyye'den nakledildiğine göre Allah Teâlâ'nın «Lâ a'büdü mâ ta'büdûn» kavlinden murat fiilin nefyidir, çünkü bu fiil cümlesidir; «Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm» kavlinden murat ise sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bunu kesinlikle kabul etmeyeceğinin nefyidir, çünkü isim cümlesi ile yapılan nefiy daha kuvvetlidir. Sanki fiilin meydana gelmesini ve aleyhisselâm Efendimiz'in buna kabil ve yatkın olmasını nefyetmiştir ki bunun manası fiilin vukuunun ve şer'î imkânının nefyidir. İsim cümlesinin kabullenişi nefyettiği hususu müzakere edilmiş olup şöyle denmesi uzak değildir: Fiil cümlesinin manası muayyen bir zamanda fiilin nefyidir; isim cümlesinin manası ise zamana taalluk etmeksizin mutlak olarak bu kavramın altına girmeyi nefyetmektir. Sanki şöyle denilmiştir: "Ben bu kavramın kendisine asla sadık gelmediği kimselerdenim, siz de o kavramın kendinize asla sadık gelmediği kimselerdensiniz." İyi düşün! Bir görüşe göre de ilk iki karine kâfirlerin zikrettiği karşılıklı şartı (itibarı) nefyetmek içindir; son iki karine ise genel olarak nefiy içindir. Yani: "Allah Teâlâ'ya taparsınız ümidiyle sizin taptığınıza tapmam; siz de ben putunuza taparım ümidiyle tapacak değilsiniz." Sonra şöyle denilmiştir: "Ben hiçbir maksatla ve hiçbir surette sizin putunuza tapacak değilim; aynı şekilde siz de hiçbir maksatla Allah Teâlâ'ya tapacak değilsiniz." «Mâ a'büdü» ifadesinde «men» yerine «mâ»nın tercih edilmesi, önceki bütün görüşlere göre sıfatın kastedilmiş olmasındandır; sanki "Yüce şanının kadrine paha biçilemeyen o ulu Mâbud" denilmek istenmiştir. Şöyle denmesi de caiz görülmüştür: «Mâ» lafzı ilk olarak putlar için kullanıldığında —ki yerli yerinde bir kullanımdır— müşâkele (ifade uyumu) amacıyla hakiki Mâbud için de kullanılmıştır. «Mâ» lafzının akıl sahipleri için de kullanılabileceğini söyleyen ve bu görüşü Sîbeveyh'e nispet eden kimseler ise bu açıklamalara ihtiyaç duymazlar. Ebû Müslim şöyle demiştir: İlk iki karinedeki «mâ» ismi mevsul olup mef'uldür; maksat ise tapılan varlıktır; yani "Ben putlara tapmam, siz de Allah Teâlâ'ya tapmazsınız." Son iki karinede ise «mâ» masdariyyedir; yani "Ben sizin şüphe üzerine, dilersen şirk üzerine kurulu olan ve onu hakiki ibadet olmaktan çıkaran ibadetiniz gibi bir ibadetle ibadet edecek değilim; siz de benim yakîn üzerine, dilersen tevhid ve ihlas üzerine kurulu olan ibadetim gibi bir ibadetle ibadet edecek değilsiniz." Bu yaklaşıma göre de bir tekrar söz konusu olmaz.
42641. Metin
وقال بعض الأجلّة في هذا المقام إن قوله تعالى لا أَعْبُدُ ما تَعْبُدُونَ وقوله سبحانه وَلا أَنا عابِدٌ ما عَبَدْتُّمْ إما كلاهما نفي الحال أو كلاهما نفي الاستقبال، أو أحدهما للحال والآخر للاستقبال، وعلى التقادير فلفظ ما إما مصدرية في الموضعين وإما موصولة أو موصوفة فيهما، وإما مصدرية في أحدهما وموصولة أو موصوفة في الآخر وهذه ستة احتمالات حاصلة من ضرب الثلاثة في الاثنين. ولم يلتفت إلى تقسيم صورة الاختلاف إلى الفرق بين الأولى والأخرى، ولا إلى الفرق بين الموصولة والموصوفة لتكثر الأقسام لأن صور الاختلاف متساوية الاقدام في دفع التكرار، ومؤدى الموصولة والموصوفة متقاربان فيكتفى بإحداهما وكذا الحال في قوله تعالى وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ ما أَعْبُدُ في الموضعين ومعلوم أنه لا تكرار في صورة الاختلاف سواء كان باعتبار الحال والاستقبال أو باعتبار كون ما في أحدهما موصولة أو موصوفة وفي الآخر مصدرية ونفي عبادتهم في الحال أو الاستقبال معبوده ﵊ بناء على عدم الاعتداد بعبادتهم لله تعالى مع الإشراك المحبط لها وجعلها هباء منثورا كما قيل:
Bu makamda bazı seçkin âlimler şöyle demiştir: Yüce Allah'ın «Lâ a'büdü mâ ta'büdûn» kavli ile «Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm» kavli ya her ikisi de şimdiki zamanın nefyidir ya her ikisi de gelecek zamanın nefyidir ya da biri şimdiki zamanın diğeri gelecek zamanın nefyidir. Bütün bu takdirlere göre «mâ» lafzı ya her iki yerde masdariyyedir ya her ikisinde mevsule veya mevsufedir ya da birinde masdariyye diğerinde mevsule yahut mevsufedir. Bunlar, üçün iki ile çarpılmasından elde edilen altı ihtimaldir. Farklılık suretlerini ilk ve son arasındaki farka, mevsule ile mevsufe arasındaki farka kısımları çoğaltmamak için ayırmamıştır; zira farklılık suretleri tekrarı gidermede eşit konumdadır, mevsule ile mevrufenin ifade ettiği mana da birbirine yakındır, dolayısıyla biriyle yetinilir. Aynı durum her iki yerdeki «Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd» kavli için de geçerlidir. Bilinmektedir ki gerek şimdiki zaman ve gelecek zaman itibarıyla olsun, gerek birindeki «mâ»nın mevsule veya mevsufe diğerindekinin masdariyye olması itibarıyla olsun, farklılık durumunda hiçbir tekrar yoktur. Onların şimdiki zamanda veya gelecekte aleyhisselâm Efendimiz'in Mabuduna ibadet etmelerinin nefyi ise, amelleri boşa çıkaran ve onları saçılmış toz zerrelerine çeviren şirk ile birlikte Allah Teâlâ'ya yaptıkları ibadete itibar edilmemesine dayanır; nitekim şöyle denilmiştir:
42642. Metin
إذا صافى صديقك من تعادي ... فقد عاداك وانقطع الكلام
«Dostun senin düşman olduğun kimseyle samimi olursa, o da sana düşman olmuş demektir ve artık söz bitmiştir.»
42643. Metin
ومن هنا قال بعض الأفاضل في إخراج الآية عن التكرار: يحتمل أن يكون المراد من قوله تعالى لا أَعْبُدُ ما تَعْبُدُونَ نفي عبادة الأصنام، ومن قوله تعالى وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ ما أَعْبُدُ نفي عبادة الله تعالى من غير تعرض لشيء آخر، ولما كان مظنة أن يقولوا لغفلة عن المراد أو نحوها كيف يسوغ لك أن تنفي عنك عبادة ما نعبد وعنا عبادة ما تعبد ونحن أيضا نعبد الله تعالى غاية ما في الباب أنا نعبد معه غيره، أردف ذلك
Buradan hareketle bazı fazilet ehli zatlar ayeti tekrardan çıkarmak hususunda şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın «Lâ a'büdü mâ ta'büdûn» kavlinden maksadın putlara ibadetin nefyi; «Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd» kavlinden maksadın ise başka hiçbir şeye değinmeksizin Allah Teâlâ'ya ibadetin nefyi olması muhtemeldir. Maksadı kavrayamamaktan veya benzeri bir sebepten ötürü onların: "Biz de Allah Teâlâ'ya ibadet ediyoruz, işin özü biz O'nunla birlikte başkasına da tapıyoruz; öyleyse bizim taptığımıza tapmayı kendinden, senin taptığına tapmayı da bizden nefyetmen nasıl caiz olur?" demeleri muhtemel olduğu için, bunun hemen ardından
42644. Metin
بقوله سبحانه وَلا أَنا عابِدٌ ما عَبَدْتُّمْ إلخ للإشارة إلى أنهم ما عبدوا الله حقيقة وإنما عبدوا شيئا قالوا إنه الله، والله ﷿ وراء ذلك أي ولا أنا عابد في وقت من الأوقات الإله الذي عبدتم لأنكم عبدتم شيئا تخيلتموه وذلك بعنوان ما تخيلتم ليس بالإله الذي أعبده، ولا أنتم عابدون في وقت من الأوقات ما أنا على عبادته لأني إنما أعبد الإله المتصف بالصفات التي قام البرهان على أنها صفات الإله. النفس الأمري ويعلم منه وجه غير ما تقدم للتعبير بالكافرون دون المشركون وكأنه لم يؤت بالقرينتين الأوليين بهذا المعنى ويكتفى بهما عن الأخريين لأنهما أوفق بجوابهم مع أن هذا الأسلوب أنكى لهم فلا تغفل. ومن الناس من اختار كون ما في القرينتين الأوليين موصولة مفعولا به لما قبلها والمراد بها أولا آلهتهم وثانيا إلهه ﵊، والمراد نفي العبادة ملاحظا معها التعلق بما تعلقت به من المفعول بل هو المقصود ومحط النظر كما يقتضي ذلك وقوع القرينتين في الجواب، ويعتبر الاستقبال رعاية للغالب في استعمال لا داخلة على المضارع مع كونه أوفق بالجواب أيضا، ويكون قد تم بهم فكأنه قيل لا أعبد في المستقبل ما تعبدون في الحال من الآلهة أي لا أحدث ذلك حسبما تطلبونه مني وتدعوني إليه، ولا أنتم عابدون في المستقبل ما أعبد في الحال وكونها في الأخريين مصدرية مؤولة مع ما بعدها بمصدر وقع مفعولا مطلقا لما قبل كما فعل أبو مسلم ليتضمن الكلام الإشارة إلى بيان حال العبادة في نفسها من غير نظر إلى تعلقها بالمفعول وإن كانت لا تخلو عنه في الواقع إثر الإشارة إلى بيان حالها مع ملاحظة تعلقها بالمفعول، ويراد استمرار النفي في كلتيهما كما في قول تعالى لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ [البقرة: ٦٢ وغيرها] وفي ذلك من إنكائهم ما ليس في الاقتصار على ما تم به الجواب، فكأنه قيل: ولا أنا عابد على الاستمرار عبادة مثل عبادتكم التي أذهبتم بها أعماركم لأن عبادتي مأمور بها وعبادتكم منهي عنها، ولا أنتم عابدون على الاستمرار عبادة مثل عبادتي التي أنا مستمر عليها لأنكم الذين خذلهم الله تعالى وختم على قلوبهم وإني الحبيب المبعوث بالحق، فلا زلتم في عبادة منهي عنها ولا زلت في عبادة مأمور بها ولك أن تعتبر الفرق بين العبادتين بوجه آخر، واعتبار الاستمرار في ما أَعْبُدُ يشعر به العدول عن ما عبدت الذي يقتضيه ما عبدتم قبله إليه، وعن العدول في الثانية إلى ذلك لأن أنواع عبادته ﵊ لم تكن تامة بعد بل كانت تتجدد لها أنواع أخر فأتى بما يفيد الاستمرار التجددي للإشارة إلى حقية جميع ما يأتي به ﷺ من ذلك. وقال الزمخشري: لم يقل ما عبدت كما قيل ما عبدتم لأنهم كانوا يعبدون الأصنام قبل البعث وهو ﵊ لم يكن يعبد الله تعالى في ذلك الوقت، وتعقب بأن فيه نظرا لما ثبت أنه ﵊ كان يتحنث في غار حراء قبل البعثة.
onların hakikatte Allah'a ibadet etmediklerini, sadece Allah dedikleri bir şeye ibadet ettiklerini, Allah Teâlâ'nın ise bundan münezzeh olduğunu belirtmek üzere «Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm...» ayetini getirmiştir. Yani: "Ben hiçbir vakitte sizin taptığınız ilaha tapacak değilim; çünkü siz kendi hayal ettiğiniz bir şeye taptınız, o ise hayal ettiğiniz vasfıyla benim taptığım İlah değildir. Siz de hiçbir vakitte benim ibadet etmekte olduğum Zât'a ibadet edecek değilsiniz; çünkü ben ancak hakiki manada İlah'ın sıfatları olduğuna dair kesin deliller bulunan sıfatlarla muttasıf olan İlah'a ibadet etmekteyim." Buradan, «müşrikler» yerine «kâfirler» ifadesinin kullanılmasının daha önce geçenden farklı bir yönü daha anlaşılmış olur. Bu iki karinenin bu manada getirilip son ikisi yerine bunlarla yetinilmemesi, kâfirlerin cevabına daha uygun olmasından ve bu üslubun onları daha çok kahretmesindendir; bunu gözden kaçırma! Bazı kimseler ise ilk iki karinedeki «mâ» lafzının kendisinden önceki fiilin mef'ûlü olan bir ismi mevsul olmasını tercih etmişlerdir. Buradaki «mâ» ile ilkinde onların ilahları, ikincisinde ise aleyhisselâm Efendimiz'in İlahı kastedilmektedir. Buradaki gaye, taalluk ettiği mef'ul ile olan irtibatı göz önünde bulundurularak ibadetin nefyedilmesidir; bilakis iki karinenin cevap sadedinde gelmesinin gerektirdiği üzere asıl maksat ve odak noktası budur. Muzari fiilin başına gelen «lâ» edatının kullanımındaki galip durum gözetilerek ve aynı zamanda cevaba daha uygun düşmesi sebebiyle gelecek zaman dikkate alınır ve böylece cevap onlarla tamamlanmış olur. Sanki şöyle denilmiştir: "Şu anda tapmakta olduğunuz ilahlara gelecekte tapmayacağım; yani benden talep ettiğiniz ve beni çağırdığınız üzere bunu asla ihdas etmeyeceğim. Siz de şu anda tapmakta olduğum İlah'a gelecekte tapacak değilsiniz." Ebû Müslim'in yaptığı gibi, son iki karinedeki «mâ»nın masdariyye kabul edilip sılasıyla birlikte önceki fiilin mef'ûl-i mutlakı olan bir masdar tevilinde sayılması ise; kelamın, taalluk ettiği mef'ul ile olan irtibatı gözetilerek durumunun beyan edilmesinin hemen ardından —vakıada bundan hali olmasa bile— mef'ule olan taalluku dikkate alınmaksızın bizatihi ibadetin kendi halini beyan etmeye işaret içermesidir. Tıpkı Allah Teâlâ'nın «Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir» [Bakara: 62 ve diğer yerler] kavlinde olduğu gibi her ikisinde de nefyin sürekliliği murat edilir. Bunda, sadece cevabın tamamlandığı kısımla yetinilmesinde bulunmayan bir kahır ve reddiye vardır. Sanki şöyle denilmiştir: "Ben sizin ömrünüzü tükettiğiniz ibadetiniz gibi bir ibadetle sürekli olarak ibadet edecek değilim; zira benim ibadetim emredilmiş, sizin ibadetiniz ise nehyedilmiştir. Siz de benim üzerinde devam ettiğim ibadetim gibi bir ibadetle sürekli olarak ibadet edecek değilsiniz; çünkü sizler Allah Teâlâ'nın yardımsız bıraktığı ve kalplerini mühürlediği kimselersiniz, ben ise hak ile gönderilmiş sevgili kulum. Siz nehyedilen bir ibadet üzere kalmaya devam ettiniz, ben ise emredilen bir ibadet üzere kalmaya devam ettim." İki ibadet arasındaki farkı başka bir açıdan da değerlendirebilirsin. «Mâ a'büdü» ifadesindeki sürekliliğin dikkate alınması, öncesindeki «mâ abedtüm» ifadesinin gerektirdiği «mâ abedtü»den buna dönülmesinden ve ikinci kısımda da buna dönülmesinden hissedilmektedir; çünkü aleyhisselâm Efendimiz'in ibadet nevileri henüz tamamlanmış olmayıp bilakis yeni türleri peyderpey ortaya çıkmaktaydı; dolayısıyla sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bundan sonra getireceği bütün ibadetlerin hak olduğuna işaret etmek üzere teceddüdî istimrar (yenilenen süreklilik) ifade eden lafız getirilmiştir. Zemahşerî şöyle demiştir: "«Mâ abedtüm» (taptığınız) denildiği gibi «mâ abedtü» (taptığım) denmemiştir; çünkü onlar peygamberlikten önce putlara tapıyorlardı, aleyhisselâm ise o vakitte Allah Teâlâ'ya ibadet etmiyordu." Ancak bu görüş, Efendimiz'in aleyhisselâm peygamberlikten önce Hira mağarasında tahannüs (ibadet) yaptığı sabit olduğu için tenkit edilmiştir.
42645. Metin
ونص أبو الوفاء على ابن عقيل على أنه ﷺ كان متدينا قبل بعثه بما يصح عنه أنه من شريعة إبراهيم ﵇، وأما بعد البعث فقال ابن الجوزي في كتاب الوفاء: فيه روايتان عن الإمام أحمد إحداهما أنه كان متعبدا بما صح من شرائع من قبله بطريق الوحي لا من جهتهم ولا نقلهم ولا كتبهم المبدلة، واختارها أبو الحسن التميمي وهو قول أصحاب أبي حنيفة الثانية إن لم يكن متعبد إلّا بما يوحى إليه من شريعته وهو قول المعتزلة والأشعرية، ولأصحاب الشافعي وجهان كالروايتين، والقائلون بأنه ﵊ متعبد بشرع من قبله اختلفوا في التعيين فقيل: كان متعبدا بشريعة إبراهيم ﵇ وعليه أصحاب الشافعي، وقيل بشريعة موسى ﵇ إلا ما نسخ في شرعنا. وظاهر كلام أحمد أنه ﷺ كان متعبدا بكل ما صح أنه شريعة لنبي قبله ما لم يثبت نسخه لقوله تعالى أُولئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهُداهُمُ اقْتَدِهْ [الأنعام: ٩٠] وقال ابن قتيبة: لم تزل العرب على بقايا دين إسماعيل ﵇ كالحج والختان وإيقاع الطلاق الثلاث والدية والغسل من
Ebü'l-Vefâ İbn Akīl, sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in peygamberlikten önce İbrâhim'in aleyhisselâm şeriatından olduğu sahih yolla sabit olan hususlarla amel ettiğini açıkça belirtmiştir. Peygamberlikten sonrası hakkında ise İbnü'l-Cevzî Kitâbü'l-Vefâ'da şöyle der: Bu hususta İmam Ahmed'den iki rivayet vardır: Birincisi, kendisinden öncekilerin tahrif edilmiş kitaplarından, kendi nakillerinden yahut bizzat kendilerinden değil, vahiy yoluyla sabit olan şeriatlarıyla ibadet ettiğidir. Ebü'l-Hasan et-Temîmî bu görüşü tercih etmiştir ve bu Ebû Hanîfe'nin ashabının da görüşüdür. İkincisi ise, kendi şeriatından kendisine vahyedilenler dışında hiçbir şeyle ibadet etmediğidir; bu da Mu'tezile ve Eş'ariyye'nin görüşüdür. Şâfiî'nin ashabının da bu iki rivayet gibi iki görüşü vardır. Aleyhisselâm Efendimiz'in kendisinden önceki bir şeriatla ibadet ettiğini söyleyenler bunun tayininde ihtilaf etmişlerdir: İbrâhim'in aleyhisselâm şeriatıyla amel ettiği söylenmiştir ki Şâfiî'nin ashabı bu görüştedir; şeriatımızda neshedilenler müstesna Mûsâ'nın aleyhisselâm şeriatıyla amel ettiği de söylenmiştir. İmam Ahmed'in sözünün zahiri ise, neshedildiği sabit olmadıkça kendisinden önceki bir peygamberin şeriatı olduğu sahih yolla bilinen her hükümle amel ettiği yönündedir; zira Allah Teâlâ: «İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir; sen de onların hidayetine uy» [En'âm: 90] buyurmuştur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Araplar hac, sünnet olma, üç talakın vukuu, diyet, cünüplükten
42646. Metin
الجنابة وتحريم المحرم بالقرابة والصهر، وكان ﵊ على ما كانوا عليه من الإيمان بالله تعالى والعمل بشرائعهم انتهى. والمعتزلة لم يجوزوا ذلك لزعمهم أن فيه مفسدة وهو إيجاب النفرة. نعم من أصولهم وجوب التعبد العقلي بالنظر في آيات الله تعالى وأدلة توحيده سبحانه ومعرفته ﷿ ولا يمكن أن يخلى ﷺ بذلك. وفي الكشف العبادة قد تطلق على أعمال الجوارح الواقعة على سبيل القربة فالإيمان والنية والإخلاص شروط ومنه لفقيه واحد أشد على الشيطان من ألف عابد. واختلف أنه ﵊ كان متعبدا بهذا المعنى قبل نبوته بشر أو لا فميل الإمام فخر الدين وجماعة من الشافعية وأبي الحسين البصري وأتباعه إلى أنه ﷺ لم يكن متعبدا، وأجابوا عن الطواف والتحنث وغيرهما من المكارم أنها لا تحرم من غير شرع حتى يقال الآتي بها لا بد أن يكون متعبدا بل هي من اقتضاء العادات المستمرة والمكارم الغريزية دون نظر إلى قربة، والزمخشري اختار ذلك القول وعليه بنى تفسيره. وقد ظهر أنه لم يخالف أصله في وجوب التعبد العقلي بالنظر في الآيات وأدلة التوحيد والمعرفة، ثم قال: والظاهر حمل ما أَعْبُدُ على إفادة الاستمرار والتصوير على أنهم ما كانوا ينكرون ما كان عليه ﷺ فيما مضى عبادة كانت أو لا، بل كانوا يعظمونه ويلقبونه بالأمين إنما كان المنكر ما كان عليه بعد النبوة فلذلك قيل ثانيا وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ ما أَعْبُدُ إذ لو قيل ما عبدت لم يطابق المقام، وفيه أن ما كانوا يتوهمونه من موافقته ﵊ قبل النبوة لم يكن صحيحا بل إنما كان ذلك لأنه لم يكن ﷺ مأمورا بالدعوة انتهى. فتدبره. وزعم بعضهم أن تغاير الأساليب في هذه السورة لتغاير أحوال الفريقين وليس بشيء، وفي تكليف مثل هؤلاء المخاطبين بما ذكر على القول بإفادته الاستمرار على الكفر بالإيمان بحث مذكور في كتب الأصول إن أردته فارجع إليه وسيأتي إن شاء الله تعالى في سورة تبت إشارة ما إلى ذلك.
yıkanma, kan bağı ve sıhrî hısımlıkla haram olanların nikâhının haramlığı gibi İsmâil'in aleyhisselâm dininden kalan bakiyeler üzere devam etmekteydiler. Aleyhisselâm Efendimiz de onların Allah Teâlâ'ya iman ve şeriatlarıyla amel etme hususunda üzerinde bulundukları doğru esaslar üzereydi, [nakil bitti]. Mu'tezile ise nefret uyandırma gibi bir mefsedete yol açacağı zannıyla bunu caiz görmemiştir. Evet, onların usulüne göre Allah Teâlâ'nın ayetlerini, tevhidinin delillerini ve O'nun marifetini tefekkür ederek aklî bir taabbüd vaciptir; Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem bundan hali kalması ise asla mümkün değildir. el-Keşşâf haşiyesinde (el-Keşf) şöyle denir: İbadet bazen kurbet (Allah'a yakınlık) kastıyla yapılan uzuv amellerine ıtlak olunur; dolayısıyla iman, niyet ve ihlas bunun şartlarıdır. Nitekim «Tek bir fakih şeytana bin âbidden daha çetindir» hadisi de bu kabildendir. Efendimiz'in aleyhisselâm peygamberliğinden önce bu anlamda bir şeriatla ibadet edip etmediği hususunda ihtilaf edilmiştir: İmam Fahreddîn [er-Râzî], Şâfiîlerden bir cemaat, Ebü'l-Hüseyin el-Basrî ve ona tabi olanların meyli, sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir şeriatla ibadet etmediği yönündedir. Kâbe'yi tavaf etmesi, Hira'da inzivaya çekilmesi (tahannüs) ve diğer güzel hasletlerine gelince; bunlar hakkında, "Bunlar şeriat olmaksızın haram kılınmış şeyler değildir ki bunları yapanın mutlaka bir şeriatla amel ettiği söylensin; bilakis bunlar kurbet kastı güdülmeksizin süregelen adetlerin ve fıtrî ahlakın gereğidir" diye cevap vermişlerdir. Zemahşerî de bu görüşü tercih etmiş ve tefsirini bunun üzerine bina etmiştir. Böylece onun, ayetleri, tevhid delillerini ve marifeti tefekkür etme konusundaki aklî taabbüdün vücubuna dair kendi usulüne muhalefet etmediği anlaşılmış oldu. Sonra [el-Keşf sahibi] şöyle dedi: Zahir olan, «mâ a'büdü» ifadesinin istimrar ve tasvir ifade etmeye hamledilmesidir. Zira onlar, sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in geçmişte üzerinde bulunduğu hali —ister ibadet olsun ister olmasın— inkâr etmiyorlardı; bilakis O'na tazim gösterip «el-Emîn» lakabını veriyorlardı. Onların inkâr ettiği şey sadece nübüvvetten sonra üzerinde bulunduğu hal idi. Bu sebeple ikinci olarak «Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd» denilmiştir; zira «mâ abedtü» denilseydi makama uygun düşmezdi. Ancak onların nübüvvetten önce Efendimiz'in kendilerine muvafakat ettiğine dair zannı doğru değildi; bu zan sadece sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in o dönemde tebliğ ile emrolunmamasından kaynaklanıyordu, [nakil bitti]. Bunu etraflıca düşün. Bazıları bu suredeki üslup farklılıklarının iki grubun hallerinin farklılığından kaynaklandığını ileri sürmüşse de bu kayda değer bir görüş değildir. Bu ifadenin küfür üzere devam etmeyi bildirdiği görüşüne göre, bu şekilde hitap edilen kimselerin iman ile mükellef kılınması hususunda usûl kitaplarında zikredilen bir tartışma vardır; şayet istersen oraya müracaat edebilirsin. Allah Teâlâ izin verirse Tebbet suresinde buna dair bir işaret gelecektir.
42647. Metin
وقوله تعالى لَكُمْ دِينُكُمْ هو عند الأكثرين تقرير لقوله تعالى لا أَعْبُدُ ما تَعْبُدُونَ وقوله تعالى وَلا أَنا عابِدٌ ما عَبَدْتُّمْ كما أن قوله تعالى وَلِيَ دِينِ عندهم تقرير لقوله تعالى وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ ما أَعْبُدُ والمعنى أن دينكم وهو الإشراك مقصور على الحصول لكم لا يتجاوزه إلى الحصول كما تطمعون فيه فلا تعلقوا به أمانيكم الفارغة فإن ذلك من المحالات، وأن ديني الذي هو التوحيد مقصور على الحصول لي لا يتجاوزه إلى الحصول لكم أيضا لأن الله تعالى قد ختم على قلوبكم لسوء استعدادكم أو لأنكم علقتموه بالمحال الذي هو عبادتي لآلهتكم أو استلامي لها، أو لأن ما وعدتموه عين الإشراك وحيث إن مقصودهم شركة الفريقين في كلتا العبادتين كان القصر المستفاد من تقديم المسند قصر إفراد حتما. وجوز أن يكون هذا تقريرا لقوله تعالى وَلا أَنا عابِدٌ ما عَبَدْتُّمْ والآية على ما ذكر محكمة غير منسوخة كما لا يخفى أو المراد المتاركة على معنى إني نبي مبعوث إليكم لأدعوكم إلى الحق والنجاة، فإذا لم تقبلوا مني ولم تتبعوني فدعوني كفافا ولا تدعوني إلى الشرك فهي على هذا كما قال غير واحد منسوخة بآية السيف. وفسر الدين بالحساب أي لكم حسابكم ولي حسابي لا يرجع إلى كل منا من عمل صاحبه أثر. وبالجزاء أي لكم جزاؤكم ولي جزائي. قيل: والكلام على الوجهين استئناف بياني كأنه قيل فما يكون إذا بقينا على عبادة آلهتنا وإذا بقيت على عبادة إلهك؟ فقيل لَكُمْ إلخ. والمراد يكون لهم الشر ويكون له ﵊ الخير، لكن أتى باللام في لَكُمْ للمشاكلة وعليه لا نسخ أيضا، ويحتمل أن يكون المراد غير ذلك مما تكون عليه الآية منسوخة ولعله لا يخفى. وقد يفسر الدين بالحال كما هو أحد معانيه حسبما ذكره القالي في أماليه وغيره
Yüce Allah'ın «Leküm dînüküm» (Sizin dininiz size) kavli, ekseriyete göre O'nun «Lâ a'büdü mâ ta'büdûn» ve «Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm» kavillerinin bir pekiştirmesidir. Nitekim «Ve liye dîn» (benim dinim de bana) kavli de onlara göre «Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd» kavlinin pekiştirmesidir. Bunun manası şudur: Sizin dininiz olan şirk, yalnızca sizin için geçerli olmaya hasredilmiştir; tamah ettiğiniz gibi bana geçecek değildir, dolayısıyla boş hayallere kapılmayın, zira bu imkânsızdır. Benim dinim olan tevhid de yalnızca benim için geçerli olmaya hasredilmiştir; size geçecek değildir, çünkü Allah Teâlâ kötü istidadınız sebebiyle kalplerinizi mühürlemiştir; yahut siz bunu benim sizin ilahlarınıza tapmam veya onlara el sürmem gibi imkânsız bir şarta bağladığınız içindir; ya da vadettiğiniz şey şirkin ta kendisi olduğu içindir. Onların maksadı her iki tarafın her iki ibadete de ortak olması olduğuna göre, müsnedin öne alınmasından anlaşılan kasr kesinlikle kasr-ı ifrâddır. Bunun «Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm» kavlinin bir teyidi olması da caiz görülmüştür. Ayet, bu zikredilen açıklamaya göre gizli kalmayacağı üzere muhkemdir, mensuh değildir. Yahut maksat terk ve ilişiği kesmedir (mütâreke); yani "Ben sizi hakka ve kurtuluşa davet etmek üzere gönderilmiş bir peygamberim; şayet benden kabul etmeyip bana tabi olmuyorsanız beni kendi halime bırakın ve beni şirke davet etmeyin" manasındadır. Buna göre ayet, birden fazla âlimin belirttiği üzere kılıç ayetiyle mensuhtur. "Dîn" kelimesi "hesap" ile de tefsir edilmiştir; yani: "Sizin hesabınız size, benim hesabım banadır; hiçbirimizin amelinin eseri diğerine geçmez." Aynı şekilde "ceza/karşılık" ile de açıklanmıştır; yani: "Sizin cezanız size, benim mükafatım banadır." Şöyle denilmiştir: Kelam bu iki veche göre istînâf-ı beyânîdir; sanki: "Peki, biz ilahlarımıza ibadet üzere kalırsak ve sen de kendi İlahına ibadet üzere kalırsan ne olacak?" denilmiş, buna cevaben de «Leküm...» buyrulmuştur. Maksat onlar için şerrin, aleyhisselâm Efendimiz için ise hayrın olmasıdır; ancak müşâkele amacıyla «leküm» lafzında "lâm" harfi getirilmiştir ve bu yaklaşıma göre de nesih söz konusu değildir. Ayetin, mensuh olmasını gerektirecek başka manalara gelmesi de muhtemeldir ve bu da gizli değildir. Dîn kelimesi, Kālî'nin el-Emâlî'sinde ve diğer kaynaklarda zikrettiği anlamlarından biri olarak "hal/durum" ile de tefsir edilebilir;
42648. Metin
أي لكم حالكم اللائق بكم الذي يقتضيه سوء استعدادكم، ولي حالي اللائق بي الذي يقتضيه حسن استعدادي والجملة عليه كالتعليل لما تضمنه الكلام السابق فلا نسخ. والأولى أن تفسر بما لا تكون عليه منسوخة لأن النسخ خلاف الظاهر فلا يصار إليه إلّا عند الضرورة وللإمام الرازي أوجه في تفسيرها لا يخلو بعضها عن نظر.
yani kötü istidadınızın gerektirdiği size layık haliniz sizin olsun, güzel istidadımın gerektirdiği bana layık halim de benim olsun demektir. Buna göre cümle önceki kelamın içerdiği mananın gerekçesi (ta'lil) gibi olur, dolayısıyla nesih bulunmaz. En evla olanı, ayetin mensuh olmayacağı şekilde tefsir edilmesidir; zira nesih zahirin hilafınadır ve zaruret olmadıkça ona başvurulmaz. İmam Râzî'nin bu ayetin tefsirinde bazıları tenkitten uzak olmayan birtakım vecihleri vardır.
42649. Metin
وذكر عليه الرحمة أنه جرت العادة بأن الناس يتمثلون بهذه الآية عند المتاركة وذلك لا يجوز لأن القرآن ما أنزل ليتمثل به بل ليهتدى به، وفيه ميل إلى سد باب الاقتباس والصحيح جوازه فقد وقع في كلامه ﵊ وكلام كثير من الصحابة والأئمة والتابعين، وللجلال السيوطي رسالة وافية كافية في إزالة الالتباس عن وجه جواز الاقتباس وما ذكر من الدليل فأظهر من أن ينبه على ضعفه. وقرأ سلام ويعقوب «ديني» بياء وصلا ووقفا وحذفها القراء السبعة والله تعالى أعلم.
İmam Râzî —Allah ona rahmet eylesin— insanların bir şeyi terk edip ilişiği keserken bu ayeti darbımesel olarak kullanmalarının adet haline geldiğini, ancak Kur'an'ın darbımesel yapılsın diye değil hidayet bulunsun diye indirilmiş olması sebebiyle bunun caiz olmadığını zikretmiştir. Bu yaklaşımda iktibas kapısını tamamen kapatma eğilimi vardır; oysa doğru olan iktibasın caiz olmasıdır, nitekim Efendimiz'in aleyhisselâm, birçok sahabi, imam ve tâbiînin kelamında iktibas vaki olmuştur. Celâleddîn es-Süyûtî'nin iktibasın cevaz yönü hakkındaki şüpheleri gideren doyurucu ve kafi bir risalesi bulunmaktadır; Râzî'nin zikrettiği delilin zayıflığı ise dikkat çekmeye ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Sellâm ve Ya'kūb «Dînî» (ديني) kelimesini hem vasıl hem vakıf halinde yâ ile okumuşlar, yedi kıraat imamı ise bu yâ'yı hazfetmişlerdir. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.