Leyl Suresi

Âlûsî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

41792. Metin

لا خلاف في أنها إحدى وعشرون آية، واختلف في مكيتها ومدنيتها فالجمهور على أنها مكية، وقال علي ابن أبي طلحة مدنية، وقيل بعضها مكي وبعضها مدني. وكذا اختلف في سبب نزولها فالجمهور على أنها نزلت في شأن أبي بكر الصديق رضي الله تعالى عنه، وروي ذلك بأسانيد صحيحة عن ابن مسعود وابن عباس وغيرهما

Bu surenin yirmi bir ayet olduğu hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Mekkî mi Medenî mi olduğu konusunda ise ihtilaf edilmiştir; cumhura göre Mekkîdir. Ali b. Ebî Talha Medenî olduğunu söylemiştir; bir kısmının Mekkî, bir kısmının Medenî olduğu da söylenmiştir. Aynı şekilde nüzul sebebi hakkında da ihtilaf edilmiştir; cumhura göre Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu teâlâ anh hakkında inmiştir. Bu husus İbn Mes‘ûd, İbn Abbâs ve başkalarından sahih senetlerle rivayet edilmiştir.

41793. Metin

وقال السدّي إنها نزلت في أبي الدحداح الأنصاري وذلك أنه كان في دار منافق نخلة يقع منها في دار يتامى في جواره بعض بلح فيأخذه منهم، فقال له ﷺ: «دعها لهم ولك بدلها محل في الجنة» فأبى فاشتراها أبو الدحداح بحائطها فقال للنبيّ ﷺ: «أهبها لهم بالنخلة التي في الجنة» . فقال ﷺ: «افعل» فوهبها فنزلت وروى نحوه مطولا مبهما فيه أبو الدحداح ابن أبي حاتم عن ابن عباس

es-Süddî ise bu surenin Ebü’d-Dahdâh el-Ensârî hakkında indiğini söylemiştir. Şöyle ki: Bir münafığın evinde bir hurma ağacı vardı ve bu ağaçtan, komşusu olan yetimlerin evine bazı ham hurmalar düşüyordu, o da bunları onların elinden alıyordu. Bunun üzerine [Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem ona: «Onu onlara bırak, bunun karşılığında sana cennette bir yer verilsin» buyurdu; fakat o yanaşmadı. Ebü’d-Dahdâh ise bu ağacı bahçesiyle birlikte satın aldı ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e: «Ben bu ağacı, cennetteki hurma ağacı karşılığında onlara bağışlıyorum» dedi. [Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem: «Öyle yap» buyurdu, o da bağışladı ve bunun üzerine [bu sure] indi. İbn Ebî Hâtim de İbn Abbâs’tan, içinde Ebü’d-Dahdâh’ın isminin müphem bırakıldığı benzer uzun bir rivayeti aktarmıştır...

41794. Metin

بسند ضعيف كما نص عليه الحافظ السيوطي. وذكر بعضهم أن قوله تعالى فيها وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى [الليل: ١٧] إلخ نزل في أبي بكر الصديق رضي الله تعالى عنه وسكت عما عداه. ونقل عن بعض المفسرين أن هذا مجمع عليه وإن زعم بعض الشيعة أنه نزل في الأمير كرم الله تعالى وجهه وسيأتي إن شاء الله تعالى شرح ما له نزل. ولما ذكر سبحانه فيما قبلها قَدْ أَفْلَحَ [الشمس: ٩] إلخ ذكر سبحانه فيها من الأوصاف ما يحصل به الفلاح وما يحصل به لخيبة ففيها نوع تفصيل لذلك لا سيما وقد عقب جل وعلا ذلك بشيء من أنواع الفلاح وأنواع الخيبة والعياذ بالله تعالى. فقال عز من قائل:

...Hâfız es-Süyûtî'nin belirttiği üzere zayıf bir senetle [rivayet etmiştir]. Bazıları ise bu suredeki { وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى } “En çok sakınan ise ondan uzak tutulacaktır” [el-Leyl 17] vb. ayetlerin Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu teâlâ anh hakkında indiğini belirtmiş ve diğer kısımlar hakkında sükût etmiştir. Bazı müfessirlerden bunun icma ile sabit olduğu nakledilmiştir; gerçi Şîa'dan bazıları bunun el-Emîr [Hz. Ali] kerremallâhu teâlâ vecheh hakkında indiğini iddia etmişse de onun ne hakkında indiğinin açıklaması inşâallâhu teâlâ gelecektir. [Allah] Sübhânehu, bundan önceki [surede] { قَدْ أَفْلَحَ } “Muhakkak kurtulmuştur” [eş-Şems 9] vb. buyrukları zikredince, bu surede de kendisiyle felaha ulaşılan ve kendisiyle hüsrana düşülen vasıfları zikretmiştir; dolayısıyla bunda onun bir nevi tafsilatı vardır; özellikle de celle ve alâ bunu felahın ve -Allah Teâlâ'ya sığınırız- hüsranın bazı türleriyle takip ettirmiştir. Nitekim sözü yüce olan [Allah] şöyle buyurmuştur:

41795. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ. وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى أي حين يغشى الشمس كقوله تعالى وَاللَّيْلِ إِذا

{ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ } “Rahmân, Rahîm olan Allah’ın adıyla.” { وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى } “Örtüp bürüdüğü zaman geceye andolsun”; yani Allah Teâlâ’nın { وَاللَّيْلِ إِذا buyurduğu gibi güneşi örttüğü zaman [demektir]...

41796. Metin

يَغْشاها

يَغْشاها } “Onu örtüp bürüdüğü zaman geceye”

41797. Metin

[الشمس: ٤] أو النهار كقوله تعالى يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهارَ [الأعراف: ٥٤، الرعد: ٣] أو كل ما يواريه في الجملة بظلامه والمقسم به في الأوجه الثلاث الليل كله وَالنَّهارِ إِذا تَجَلَّى ظهر بزوال ظلمة الليل أو تبين وانكشف بطلوع الشمس والأول على تقدير كون المغشي النهار أو كل ما يوارى إذ مآلهما اعتبار وجود الظلام. والثاني على تقدير كونه الشمس إذ مآله اعتبار غروبها فيحسن التقابل بين القرينتين على ذلك واختلاف الفعلين مضيا واستقبالا قد تقدم الكلام فيه. وقرأ عبد الله بن عبيد بن عمير «تتجلى» بتاءين على أن الضمير للشمس وقرىء «تجلى» بضم التاء وسكون الجيم على أن الضمير لها أيضا وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى أي والقادر العظيم القدرة الذي خلق صنفي الذكر والأنثى من الحيوان المتصف بذلك وقيل من بني آدم. وقال ابن عباس والحسن والكلبي: المراد بالذكر آدم ﵇، وبالأنثى حواء رضي الله تعالى عنها وأيّا ما كان فما موصولة بمعنى من وأوثرت عليها لإرادة الوصفية على ما سمعت وتحتمل المصدرية وليس بذاك. وقرىء «والذي خلق» . وقرأ ابن مسعود

[eş-Şems 4] ya da Allah Teâlâ’nın { يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهارَ } “Geceyi gündüze bürür” [el-A‘râf 54, er-Ra‘d 3] buyurduğu gibi gündüzü [örttüğü zaman] veya genel olarak karanlığıyla gizlediği her şeyi [örttüğü zaman demektir]. Her üç vecihte de üzerine yemin edilen şey gecenin bütünüdür. { وَالنَّهارِ إِذا تَجَلَّى } “Açılıp ağardığı zaman gündüze”; gecenin karanlığının zevaliyle ortaya çıktığı veya güneşin doğuşuyla belirip açığa çıktığı [zaman demektir]. Birincisi, örtülenin gündüz veya gizlenen her şey olması takdirine göredir; zira her ikisinin de varacağı yer karanlığın varlığını dikkate almaktır. İkincisi ise örtülenin güneş olması takdirine göredir; zira bunun varacağı yer güneşin batışını dikkate almaktır; buna göre iki karine arasındaki karşıtlık pek güzel olur. İki fiilin mazi ve muzari olarak farklı gelmesi hususu ise daha önce geçmişti. Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, zamirin güneşe ait olması üzere iki te ile «تتجلى» şeklinde okumuştur; zamirin yine ona ait olması üzere te’nin zammesi ve cim’in sükûnu ile «تجلى» şeklinde de okunmuştur. { وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى } “Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun”; yani bu vasfa sahip canlılardan veya bir görüşe göre Âdemoğullarından erkek ve dişi cinslerini yaratan kudreti yüce Kâdir’e [andolsun]. İbn Abbâs, Hasan ve el-Kelbî şöyle demişlerdir: Erkekten maksat Âdem aleyhisselâm, dişiden maksat ise Havvâ radıyallâhu teâlâ anhâ’dır. Her ne olursa olsun buradaki mâ (ما), men (من) anlamında ismi mevsuldür; duyduğun üzere vasıflandırma kastedildiği için ona tercih edilmiştir; masdariyet ihtimali de vardır ancak pek öyle değildir. «والذي خلق» şeklinde de okunmuştur. İbn Mes‘ûd ise...

41798. Metin

«والذكر والأنثى» وتبعه ابن عباس كما أخرج ذلك ابن النجار في تاريخ بغداد من طريق الضحاك عنه ونسبت لعليّ كرم الله تعالى وجهه

...«والذكر والأنثى» şeklinde okumuştur. İbnü’n-Neccâr’ın Târîhu Bağdâd’da ed-Dahhâk tarikıyla ondan rivayet ettiği üzere İbn Abbâs da ona uymuştur ve bu kıraat Ali kerremallâhu teâlâ vecheh’e de nispet edilmiştir...

41799. Metin

.

.

41800. Metin

وأخرج البخاري ومسلم والترمذي والنسائي وغيرهم من علقمة أنه قدم الشام فجلس إلى أبي الدرداء رضي الله تعالى عنه فقال له أبو الدرداء ممّن أنت؟ فقال: من أهل الكوفة قال: كيف سمعت رسول الله ﷺ يقرأ وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى؟ قال علقمة: «والذكر والأنثى» فقال أبو الدرداء: أشهد أني سمعت رسول الله ﷺ يقرأ هكذا وهؤلاء

Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve diğerleri Alkame’den şöyle rivayet etmişlerdir: O Şam’a gelip Ebü’d-Derdâ radıyallâhu teâlâ anh’ın yanına oturdu. Ebü’d-Derdâ ona: «Sen kimlerdensin?» dedi. O: «Kûfe halkındanım» dedi. «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in { وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى } “Örtüp bürüdüğü zaman geceye andolsun” suresini nasıl okuduğunu işittin?» dedi. Alkame: «والذكر والأنثى (Erkeğe ve dişiye andolsun) şeklinde okuduğunu işittim» dedi. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ: «Şahitlik ederim ki ben de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle okuduğunu işittim; şunlar ise...»

41801. Metin

يريدوني على أن أقرأ وما خلق الذكر والأنثى والله لا أتابعهم وأنت تعلم أن هذه قراءة شاذة منقولة آحادا لا تجوز القراءة بها لكنها بالنسبة إلى من سمعها من النبيّ ﵊ في حكم المتواترة نجوز قراءته بها وذكر ثعلب أن من السلف من قرأ «وما خلق الذكر» بجر الراء وحكاها الزمخشري عن الكسائي وخرجوا ذلك على البدل من ما بمعنى وما خلقه الله أي ومخلوق الله الذكر والأنثى. قيل: وقد يخرج على توهم المصدر بناء على مصدرية ما أي وخلق الذكر والأنثى كما في قوله:

«...bana { وَما خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثى } “Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun” şeklinde okutmak istiyorlar. Vallahi ben onlara uymam» dedi. Bilirsin ki bu, âhâd yolla nakledilmiş şaz bir kıraattir, onunla kıraat caiz değildir; fakat onu Nebî aleyhisselâm’dan işiten kimse açısından mütevatir hükmündedir, onun bununla okuması caiz olur. Sa‘leb, seleften bazılarının râ harfinin cerriyle «وما خلقِ الذكر» şeklinde okuduğunu zikretmiş, Zemahşerî de bunu Kisâî’den nakletmiştir. Bunu mâ (ما) kelimesinden bedel olarak tevil etmişlerdir; yani «Allah’ın yarattığı şey; yani Allah’ın mahlûku olan erkek ve dişi» manasındadır. Denildi ki: Mâ’nın masdariyetine dayanılarak masdar vehmi üzerine de tevil edilebilir; yani «erkeğin ve dişinin yaratılışı» manasında olur; nitekim şu beyitte de böyledir:

41802. Metin

تطوف العفاة بأبوابه ... كما طاف بالبيعة الراهب

İhtiyaç sahipleri onun kapılarında dolaşır ... Râhibin kiliseyi tavaf ettiği gibi

41803. Metin

بجر الراهب على توهم النطق بالمصدر أي كطواف الراهب بالبيعة. إِنَّ سَعْيَكُمْ أي مساعيكم فإن المصدر المضاف يفيد العموم فيكون جمعا معنى ولذا أخبر عنه بجمع أعني قوله تعالى لَشَتَّى فإنه جمع شتيت بمعنى متفرق، ويجوز أن لا يعتبر سعيكم في معنى الجمع ويكون شتى مصدرا مؤنثا كذكرى وبشرى خبرا له بتقدير مضاف أي ذو شتى أو بتأويله بالوصف أي شتيت أو بجعله عين الافتراق مبالغة. وأيّا ما كان فالجملة جواب القسم كما أخرجه ابن جرير عن قتادة. وجوز أن يكون الجواب مقدرا كما مرّ غير مرة والمراد بتفرق المساعي اختلافها في الجزاء. وقوله تعالى فَأَمَّا مَنْ أَعْطى إلخ تفصيل مبين لتفرقها واختلافها في ذلك، وجوز أن يراد باختلافها كون البعض طالبا لليوم المتجلي والبعض طالبا لليل الغاشي وبعضها مستعانا بالذكر وبعضها مستعانا بالأنثى فيكون الجواب شديد المناسبة بالقسم ولا يخفى بعده وركاكته. والظاهر أن المراد بالإعطاء بذل المال ومن هنا قال ابن زيد: المراد إنفاق ماله في سبيل الله تعالى. قتادة: المعنى أعطى حق الله تعالى وظاهره الحقوق المالية وَاتَّقى أي واتقى الله ﷿ كما قال ابن عباس، وفي معناه قول قتادة واتقى ما نهي عنه. وفي رواية محارم الله تعالى. وقال مجاهد: واتقى البخل وهو كما ترى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى أي بالكلمة الحسنى وهي كما قال أبو عبد الرحمن السلمي وغيره وروي ذلك عن ابن عباس: لا

er-Râhib kelimesi masdarı telaffuz etme vehmiyle mecrur kılınmıştır; yani «râhibin kiliseyi tavafı gibi» demektir. { إِنَّ سَعْيَكُمْ } “Şüphesiz sizin çabanız”; yani gayretleriniz [demektir]. Zira muzaf olan masdar umum ifade eder, dolayısıyla mana bakımından çoğul olur. Bu sebeple de { لَشَتَّى } “elbette çeşit çeşittir” buyruğu ile çoğul olarak haber verilmiştir; zira o, «müteferrik/dağınık» anlamındaki şetît (شتيت) kelimesinin çoğuludur. Sa‘yüküm (سَعْيَكُمْ) kelimesinin çoğul anlamında kabul edilmeyip, şettâ (شتى) kelimesinin zikrâ ve büşrâ gibi müennes bir masdar olup muzaf takdiriyle ona haber olması da caizdir; yani «dağınıklık sahibidir» veya vasıf teviliyle «darmadağınıktır» yahut mübalağa yoluyla bizzat ayrılığın kendisi kılınması şeklinde [olabilir]. Her ne olursa olsun bu cümle, İbn Cerîr’in Katâde’den rivayet ettiği üzere kasemin cevabıdır. Cevabın daha önce defalarca geçtiği üzere mukadder olması da caiz görülmüştür. Çabaların dağınık olmasından maksat, karşılıkları bakımından farklı oluşlarıdır. Allah Teâlâ’nın { فَأَمَّا مَنْ أَعْطى } “Artık kim verir...” buyruğu ise bunların bu husustaki dağınıklığını ve farklılığını açıklayan bir tafsilattır. Bu farklılıktan maksadın, bir kısmının açılıp ağaran gündüzü talep etmesi, bir kısmının bürüyen geceyi talep etmesi; bazısının erkekten, bazısının dişiden yardım görmesi olduğu da caiz görülmüştür ki bu takdirde cevap kasemle son derece münasebetli olur; fakat bunun uzaklığı ve zayıflığı gizli değildir. Zahir olan odur ki «vermek»ten maksat malı sarf etmektir. Nitekim bundan dolayı İbn Zeyd: «Maksat, malını Allah Teâlâ yolunda infak etmektir» demiştir. Katâde ise: «Mana, Allah Teâlâ’nın hakkını vermiştir demektir» demiştir ki zahiri mali haklardır. { وَاتَّقى } “ve sakınırsa”; yani İbn Abbâs’ın dediği gibi Allah azze ve celle’den sakınırsa [demektir]. Katâde’nin «yasaklandığı şeyden sakınırsa» sözü de bu manadadır; bir rivayette «Allah Teâlâ’nın haram kıldığı şeylerden sakınırsa» denmiştir. Mücâhid: «Cimrilikten sakınırsa» demiştir ki bu da gördüğün gibidir. { وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى } “ve en güzel olanı doğrularsa”; yani en güzel kelimeyi [doğrularsa]. Bu da Ebû Abdirrahmân es-Sülemî ve başkalarının dediği -ve İbn Abbâs’tan da rivayet edildiği- üzere: «Lâ...»

41804. Metin

إله إلا الله، أو هي ما دلت على حق كما قال بعضهم: وتدخل كلمة التوحيد دخولا أوليا أو بالملة الحسنى وهي ملة الإسلام. وقال عكرمة وجماعة: وروي عن ابن عباس أيضا هي المثوبة بالخلف في الدنيا مع المضاعفة وقال مجاهد: الجنة، وقيل: المثوبة مطلقا ويترجح عندي أن الإعطاء إشارة إلى العبادة المالية، والاتقاء إشارة إلى ما يشمل سائر العبادات من فعل الحسنات وترك السيئات مطلقا والتصديق بالحسنى إشارة إلى الإيمان بالتوحيد أو بما يعمه وغيره مما يجب الإيمان به وهو تفصيل شامل للمساعي كلها، وتقديم الإعطاء لما أنه سبب النزول ظاهرا فقد أخرج الحاكم وصححه عن عامر بن عبد الله بن الزبير عن أبيه قال:

...ilâhe illallâh»tır; yahut bazılarının dediği gibi hakka delalet eden şeydir ve tevhid kelimesi buna öncelikle dahildir; ya da en güzel din olan İslâm dinidir. İkrime ve bir topluluk şöyle demiştir -ve İbn Abbâs’tan da rivayet edilmiştir-: O, dünyada kat kat fazlasıyla verilecek bedel/mükâfattır. Mücâhid: «Cennettir» demiştir. Mutlak mükâfat olduğu da söylenmiştir. Bana göre racih olan şudur: Vermek mâlî ibadete, takva iyilikleri yapmak ve kötülükleri terk etmekten ibaret diğer bütün ibadetleri mutlak olarak kapsayan şeye, en güzeli tasdik etmek ise tevhide veya hem onu hem de inanılması vacip olan diğer şeyleri kapsayan imana işarettir. Bu da bütün çabaları içine alan kapsamlı bir tafsilattır. Vermenin öne alınması, nüzul sebebi zahirde o olduğu içindir. Nitekim Hâkim, Âmir b. Abdillâh b. ez-Zübeyr’den, o da babasından tahriç edip sahih olduğunu belirtmiştir ki o şöyle demiştir:

41805. Metin

قال أبو قحافة لأبي بكر رضي الله تعالى عنه: أراك تعتق رقابا ضعافا فلو أنك إذ فعلت ما فعلت أعتقت رجالا جلدا يمنعونك ويقيمون دونك. فقال: يا أبه إنما أريد ما أريد، فنزلت فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى إلى وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى وأخرج ابن أبي حاتم وأبو الشيخ وابن عساكر عن ابن مسعود قال: إن أبا بكر اشترى بلالا من أمية بن خلف ببردة وعشرة أواق فأعتقه فأنزل الله تعالى وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى - إلى قوله سبحانه- إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى وكذا على القول بأنها نزلت في أبي الدحداح. ولما كان الإيمان أمرا معتنى به في نفسه أخر عن الاتقاء ليكون ذكره بعده من باب ذكر الخاص بعد العام مع ما في ذلك من رعاية الفاصلة.

Ebû Kuhâfe, Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh’a: «Görüyorum ki sen zayıf köleleri azat ediyorsun. Madem böyle yapıyorsun, seni koruyacak ve senin arkanda duracak güçlü kuvvetli adamları azat etsen ya!» dedi. O da: «Ey babacığım! Ben ancak murat ettiğim şeyi [Allah'ın rızasını] istiyorum» dedi. Bunun üzerine { فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى } “Artık kim verir ve sakınırsa” ayetinden { وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى } “Onda hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur” ayetine kadar olan kısım indi. İbn Ebî Hâtim, Ebü’ş-Şeyh ve İbn Asâkir, İbn Mes‘ûd’dan şöyle dediğini tahriç etmişlerdir: Ebû Bekir, Bilâl’i bir hırka ve on ukiyye karşılığında Ümeyye b. Halef’ten satın alıp azat etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ { وَاللَّيْلِ إِذا يَغْشى } “Örtüp bürüdüğü zaman geceye andolsun” ayetinden Sübhânehu’nun { إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى } “Şüphesiz sizin çabanız elbette çeşit çeşittir” buyruğuna kadar indirdi. Aynı şekilde onun Ebü’d-Dahdâh hakkında indiği görüşüne göre de böyledir. İman, bizzat kendisinde ihtimam gösterilen bir husus olduğu için takvadan sonraya bırakılmıştır ki onun zikri umumdan sonra hususun zikri kabilinden olsun; bununla birlikte fâsıla riayeti de gözetilmiştir.

41806. Metin

وقيل: المراد أعطى الطاعة واتقى المعصية وصدق بالكلمة الدالّة على الحق ككلمة التوحيد. وفيه أن المعروف في الإعطاء تعلقه بالمال خصوصا وقد وقع في مقابلة ذكر البخل والمال وأمر تأخير الإيمان عليه بحاله وقيل أخر لأن من جملة إعطاء الطاعة بالإصغاء لتعلم كلمة التوحيد التي لا يتم الإيمان إلّا بها. ومن جملة الاتقاء عن الإشراك وهما متقدمان على ذلك وليس بشيء فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى فسنهيئه للخلصة التي تؤدي إلى يسر وراحة كدخول الجنة ومباديه، من يسر الفرس للركوب إذا أسرجها وألجمها. ووصفها باليسرى إما على الاستعارة المصرحة أو المجاز المرسل أو التجوز في الإسناد.

Şöyle de denilmiştir: Maksat «itaati verdi, masiyetten sakındı ve tevhid kelimesi gibi hakka delalet eden kelimeyi tasdik etti» demektir. Ancak buna karşı şu denir: Vermede bilinen şey, onun malla ilişkili olmasıdır; özellikle de cimrilik ve mal zikrinin karşılığında vaki olmuştur; imanın geciktirilmesi meselesi de bu durumda geçerliliğini korur. Şöyle de denilmiştir: Sonraya bırakıldı çünkü itaati vermek cümlesinden biri de imanın ancak kendisiyle tamam olduğu tevhid kelimesini öğrenmek için kulak vermektir; sakınmak cümlesinden biri de şirkten sakınmaktır ve bu ikisi bundan öncedir. Fakat bu bir şey değildir. { فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرى } “Biz de onu en kolaya hazırlarız”; yani cennete girmek ve onun öncüleri gibi kolaylık ve rahatlığa götüren haslete hazırlarız. Bu, atın eyerlenip dizginlenmesi suretiyle binilmeye hazır hale getirilmesinden alınmıştır. Onun «yüsrâ» (en kolay) olarak nitelenmesi ya istiâre-i musarraha ya mecâz-ı mürsel ya da isnatta mecaz iledir.

41807. Metin

وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ بماله فلم يبذله في سبيل الخير وقيل أي بخل بفعل ما أمر به وفيه ما فيه وَاسْتَغْنى أي وزهد فيما عنده ﷿ كأنه مستغنى عنه سبحانه فلم يتقه جل وعلا أو استغنى بشهوات الدنيا عن نعيم العقبى لأنه في مقابلة واتقى. كما أن قوله تعالى وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى في مقابلة وصدق بالحسنى والمراد بالحسنى فيه ما مر في الأقوال قبل فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى أي للخصلة المؤدية إلى العسر والشدة كدخول النار ومبادئه ووصفها بالعسرى على نحو ما ذكر، وأصل التيسير من اليسر بمعنى السهولة لكن أريد التهيئة والإعداد للأمر أعني ما يفضي إلى راحة وما يفضي إلى شدة. والسين في فَسَنُيَسِّرُهُ قيل للتأكيد وقيل للدلالة على أن الجزاء الموعود معظمه يكون في الآخرة التي هي أمر منتظر متراخ، وتقديم البخل فالاستغناء فالتكذيب يعلم وجهه مما تقدم. وفي الإرشاد لعل تصدير القسمين بالإعطاء والبخل مع أن كلّا منهما أدنى رتبة مما بعد في استتباع التيسير لليسرى والتعسير للعسرى للإيذان بأن كلّا منهما أصيل فيما ذكر لما بعدهما من التصديق والتقوى والتكذيب والاستغناء. وقيل التيسير أولا بمعنى اللطف وثانيا بمعنى الخذلان، واليسرى والعسرى الطاعة لكونها أيسر شيء على المتقي وأعسره على غيره، والمعنى أما من أعطى فسنلطف به ونوفقه حتى تكون الطاعة عليه أيسر الأمور وأهونها من قوله تعالى فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلامِ [الأنعام: ١٢٥] وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ إلخ فسنخذله ونمنعه الإلطاف حتى تكون الطاعة أعسر شيء عليه وأشد من قوله تعالى يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَأَنَّما يَصَّعَّدُ فِي السَّماءِ [الأنعام: ١٢٥] ، وأصل هذا

{ وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ } “Kim de cimrilik ederse”; malında cimrilik edip onu hayır yolunda sarf etmezse. Kendisine emredilen şeyi yapma konusunda cimrilik etti de denilmiştir ki bu tartışmalıdır. { وَاسْتَغْنى } “ve kendini müstağni görürse”; yani sanki O'na azze ve celle ihtiyacı yokmuş gibi O'nun katındakine rağbet etmedi ve celle ve alâ'dan sakınmadı yahut { وَاتَّقى } “ve sakınırsa” buyruğunun karşılığında yer aldığı için dünya arzularıyla ahiret nimetinden müstağni davrandı. Nitekim Allah Teâlâ’nın { وَكَذَّبَ بِالْحُسْنى } “ve en güzel olanı yalanlarsa” buyruğu da { وَصَدَّقَ بِالْحُسْنى } “ve en güzel olanı doğrularsa” buyruğunun karşılığındadır; buradaki «el-Hüsnâ»dan maksat ise önceki görüşlerde geçenlerdir. { فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرى } “Biz de onu en zora hazırlarız”; yani cehenneme girmek ve onun öncüleri gibi zorluk ve şiddete götüren haslete [hazırlarız]. Onun «usrâ» (en zor) olarak nitelenmesi de zikredilen şekildedir. Teysîr kelimesinin aslı kolaylık manasındaki «yüsr»dendir; ancak burada maksat iş için hazırlamak ve donatmaktır; yani rahata vardıran şey ile şiddete vardıran şey [için hazırlamaktır]. { فَسَنُيَسِّرُهُ } buyruğundaki sin (س) harfinin tekit için olduğu söylenmiştir; vaat edilen cezanın çoğunun, beklenen ve ertelenmiş bir iş olan ahirette olacağına delalet etmek için olduğu da söylenmiştir. Önce cimriliğin, sonra istiğnânın, sonra da tekzibin zikredilmesinin hikmeti önceki açıklamalardan bilinir. el-İrşâd’da şöyle denir: İki kısmın vermek ve cimrilik ile başlatılması -oysa her ikisi de kolaylığa hazırlanmayı ve zorluğa itilmeyi netice vermede kendilerinden sonrakinden daha alt mertebededir- her ikisinin de kendilerinden sonra gelen tasdik, takva, tekzip ve istiğnâ hususunda asıl olduğunu bildirmek içindir. Bir görüşe göre teysîr birincisinde lütuf, ikincisinde ise yardımsız bırakma (hızlân) manasındadır. Yüsrâ ve usrâ ise itaattir; çünkü itaat takva sahibine en kolay, başkasına ise en zor şeydir. Mana şöyledir: Kim verirse, biz ona lütfeder ve onu muvaffak kılarız, ta ki itaat ona en kolay ve en hafif işlerden olsun. Bu, Allah Teâlâ’nın { فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلامِ } “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar” [el-En‘âm 125] buyruğundandır. «Kim de cimrilik ederse...» buyruğunun manası ise: Biz onu yardımsız bırakır ve lütufları ondan menederiz, ta ki itaat ona en zor ve en ağır şey olsun. Bu da Allah Teâlâ’nın { يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَأَنَّما يَصَّعَّدُ فِي السَّماءِ } “Onun göğsünü, sanki göğe tırmanıyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar” [el-En‘âm 125] buyruğundandır. Bunun aslı...

41808. Metin

فسنيسره للطاعة العسرى ثم أريد ما ذكر على أن الوصف هو المقصود بتعلق التيسير أعني التعسير لا الموصوف أعني الطاعة، ومع هذا إطلاق التيسير للعسرى مشاكلة. وجوز أن يراد باليسرى طريق الجنة وبالعسرى طريق النار وبالتيسير في الموضعين معنى الهداية وهو في الآخرة وعدا ووعيدا وأمر المشاكلة فيه على حاله. وجوز أن يراد بالتيسير التهيئة والإعداد واليسرى والعسرى الطاعة والمعصية ومبادئهما من الصفات المحمودة والمذمومة وهو وجه حسن غير بعيد عن الأول وكلاهما حسن الطباق لما صح في الأخبار

...«biz onu en zor olan itaate hazırlarız» şeklindedir; sonra zikredilen mana kastedilmiştir, şu şartla ki teysîrin taallukunda kastedilen şey mevsuf (yani itaat) değil vasıftır (yani zorlaştırmadır). Bununla birlikte teysîr lafzının usrâ için kullanılması müşâkeledir. Yüsrâ ile cennet yolunun, usrâ ile cehennem yolunun kastedilmesi ve her iki yerdeki teysîr ile hidayet manasının kastedilmesi de caiz görülmüştür ki bu ahirette vaat ve tehdit kabilindendir; müşâkele durumu bunda da geçerlidir. Teysîr ile hazırlama ve donatmanın; yüsrâ ve usrâ ile ise itaat ve isyanın ve bunların övgüye veya yergiye layık sıfatlardan olan öncülerinin kastedilmesi de caiz görülmüştür. Bu, birinciye uzak olmayan güzel bir vecihtir ve her ikisi de sahih haberlerde gelenlere pek güzel mutabıktır.

41809. Metin

أخرج الإمام أحمد والبخاري ومسلم وأبو داود والترمذي والنسائي وابن ماجة وغيرهم عن علي بن أبي طالب كرم الله تعالى وجهه قال: كنا مع رسول الله ﷺ في جنازة فقال: «ما منكم من أحد إلّا وقد كتب مقعده من الجنة ومقعده من النار» فقالوا: يا رسول الله أفلا نتكل؟ فقال: «اعملوا فكل ميسر لما خلق له، أما من كان من أهل السعادة فييسر لعمل أهل السعادة، وأما من كان من أهل الشقاء فييسر لعمل أهل الشقاء» ثم قرأ ﵊ «فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى» الآيتين

İmam Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve başkaları Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhu teâlâ vecheh’ten şöyle rivayet etmişlerdir: Biz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte bir cenazedeydik. Şöyle buyurdu: «Sizden hiçbir kimse yoktur ki cennetteki yeri ve cehennemdeki yeri yazılmış olmasın.» Dediler ki: «Ey Allah’ın Resûlü, öyleyse tevekkül edip ameli bırakmayalım mı?» Buyurdu ki: «Çalışın, zira herkes ne için yaratıldıysa ona kolaylaştırılmıştır. Saadet ehlinden olan kimse saadet ehlinin ameline kolaylaştırılır; şekavet ehlinden olan kimse ise şekavet ehlinin ameline kolaylaştırılır.» Sonra [Hz. Peygamber] aleyhisselâm { فَأَمَّا مَنْ أَعْطى وَاتَّقى } “Artık kim verir ve sakınırsa...” iki ayeti okudu.

41810. Metin

وكان حاصل ما أراده ﷺ بقوله: «اعملوا» إلخ عليكم شأن العبودية وما خلقتم لأجله وأمرتم به وكلوا أمور الربوبية المغيبة إلى صاحبها فلا عليكم بشأنها. وأيّا ما كان فالمراد بمن أعطى إلخ وبمن بخل إلخ المتصف بعنوان الصلة مطلقا وإن كان السبب خاصا إذا العبرة بعموم اللفظ لا بخصوص السبب. نعم هو قطعي الدخول وقيل من أعطى أبو بكر رضي الله تعالى عنه، ومن بخل أمية بن خلف. وأخرج عبد بن حميد وابن مردويه وابن عساكر عن ابن عباس أن الأول أبو بكر رضي الله تعالى عنه والثاني أبو سفيان بن حرب ونحوه عن عبد الله بن أبي أوفى وفي هذا نظر لأن أبا سفيان أسلم وقوي إسلامه في آخر أمره عند أهل السنة. وفي رواية الطستي عنه أن وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ إلخ نزل في أبي جهل ولعل كل ما قيل من التخصيص فهو من باب التنصيص على بعض أفراد العام لتحقق دخوله فيه عند من خصص.

[Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem’in «Çalışın...» buyruğuyla murat ettiği şeyin özeti şudur: Kulluk vazifesi, kendisi için yaratıldığınız ve emrolunduğunuz şeyler sizin üzerinize düşendir; gaybî olan rubûbiyet işlerini ise Sahibine bırakınız, o işler sizin vazifeniz değildir. Her ne olursa olsun, «kim verirse...» ve «kim cimrilik ederse...» ifadelerinden murat, sebep hususi olsa bile mutlak surette sıla unvanıyla nitelenen kimsedir; zira muteber olan sebebin hususiliği değil lafzın umumiliğidir. Evet, onun [nüzul sebebinin] dahil oluşu katidir. «Veren kimse»nin Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh, «cimrilik eden»in ise Ümeyye b. Halef olduğu söylenmiştir. Abd b. Humeyd, İbn Merdûye ve İbn Asâkir’in İbn Abbâs’tan tahricine göre birincisi Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh, ikincisi ise Ebû Süfyân b. Harb’dir; Abdullah b. Ebî Evfâ’dan da benzeri rivayet edilmiştir. Bunda durup düşünmek gerekir; zira Ebû Süfyân Ehl-i Sünnet’e göre sonunda Müslüman olmuş ve İslâm’ı kuvvet bulmuştur. et-Tastî’nin ondan rivayetinde ise { وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ } “Kim de cimrilik ederse...” ayetinin Ebû Cehil hakkında indiği belirtilir. Belki de tahsis konusunda söylenen her şey, tahsis eden kimseye göre umumun fertlerinden bazısının dahil oluşu gerçekleştiği için onun açıkça belirtilmesi kabilindendir.

41811. Metin

وَما يُغْنِي عَنْهُ مالُهُ أي ولا يغني عنه على أن ما نافية أو أي شيء يغني عنه ماله الذي يبخل به على أنها استفهامية إِذا تَرَدَّى أي هلك تفعل من الردى وهو الهلاك قاله مجاهد. وقيل تردى في حفرة القبر.

{ وَما يُغْنِي عَنْهُ مالُهُ } “Ona malı hiçbir fayda vermez”; yani mâ (ما) harfinin nâfiye (olumsuzluk) olması durumunda «malı ona fayda vermez», istifhâmiye olması durumunda ise «cimrilik ettiği malı ona ne fayda verir ki?» [demektir]. { إِذا تَرَدَّى } “Düştüğü zaman”; yani helak olduğu zaman [demektir]. Mücâhid’in belirttiği üzere bu, helak manasındaki er-redâ (الردى) kökünden tefa‘‘ul babındandır. Kabir çukuruna yuvarlandığı zaman olduğu da söylenmiştir.

41812. Metin

وقال قتادة وأبو صالح: تردى في جهنم أي سقط وقال قوم تردى بأكفانه من الرداء وهو كناية عن موته وهلاكه إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى استئناف مقرر لما قبله أي إن علينا بموجب قضائنا المبني على الحكم البالغة حيث خلقنا الخلق للعبادة أي ندلهم ونرشدهم إلى الحق أو أن نبين لهم طريق الهدى وما يؤدي إليه من طريق الضلال وما يؤدي إليه وقد فعلنا ذلك بما لا مريد عليه فلا يتم الاستدلال بالآية على الوجوب عليه ﷿ بالمعنى الذي يزعمه المعتزلة. وقيل: المراد أن الهدى موكول علينا لا على غيرنا كما قال سبحانه إِنَّكَ لا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشاءُ [القصص: ٥٦] وليس المعنى أن الهدى يجب علينا حتى يكون بظاهره دليلا على وجوب الأصلح عليه تعالى عن ذلك علوا كثيرا. وفيه أن تعلق الجار بالكون الخاص أعني موكولا خلاف الظاهر ومثله ما قيل إن المراد ثم إن علينا طريقة الهدى على معنى أن من سلك الطريقة المبينة بالهدى والإرشاد إليها يصل إلينا كما قيل في قوله تعالى وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ [النحل: ٩] أي من سلك السبيل القصد أي المستقيم وصل إليه سبحانه وَإِنَّ لَنا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولى أي التصرف الكلي فيهما كيفما نشاء فنفعل فيهما ما نشاء من الأفعال التي من جملتها ما ذكرنا فيمن أعطى وفيمن بخل أو أن لنا ذلك فنثيب من اهتدى وأنجع فيه هدانا أو أن لنا كل ما في الدارين فلا يضرنا ترككم الاهتداء وعدم انتفاعكم بهدانا، أو فلا ينفعنا اهتداؤكم كما لا يضرنا ضلالكم فمن اهتدى فإنما يهتدي لنفسه ومن ضل فإنما يضل

Katâde ve Ebû Sâlih: «Cehenneme düştüğü, yani yuvarlandığı zaman» demişlerdir. Bir topluluk ise rida (örtü) kelimesinden hareketle «kefenleriyle yuvarlandığı zaman» demişlerdir ki bu onun ölümünden ve helakinden kinayedir. { إِنَّ عَلَيْنا لَلْهُدى } “Şüphesiz doğru yolu göstermek bize aittir”; kendisinden öncekini pekiştiren yeni bir cümledir (isti’nâftır). Yani mahlûkatı ibadet için yarattığımızdan dolayı, üstün hikmetlere dayalı hükmümüz gereğince onlara hakkı göstermek ve onları irşat etmek veya hidayet yolunu ve ona götüren şeyleri, dalalet yolundan ve ona götüren şeylerden ayırıp beyan etmek bizim üzerimizedir. Biz bunu fazlası olmayacak şekilde yapmışızdır; dolayısıyla Mu‘tezile’nin iddia ettiği anlamda O’na azze ve celle vacip olduğuna dair bu ayetle delil getirilmesi tamam olmaz. Denildi ki: Maksat, Allah Sübhânehu’nun { إِنَّكَ لا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشاءُ } “Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir” [el-Kasas 56] buyurduğu gibi hidayetin başkasına değil yalnız bize bırakılmış olmasıdır; yoksa zahiriyle Teâlâ’ya aslahın (en uygun olanın) vacip olduğuna delil teşkil edecek şekilde hidayetin üzerimize vacip olması manasında değildir -Allah bundan pek yücedir-. Ancak buna karşı şu denir: Câr ve mecrûrun özel bir kevne (yani «bize bırakılmıştır» takdirine) bağlanması zahire aykırıdır. Bunun bir benzeri de maksadın «sonra hidayet yolu bize aittir» şeklinde olduğu söylenmesidir; bu da hidayet ve irşat ile açıklanan yola giren kimsenin bize ulaşacağı manasındadır; nitekim Allah Teâlâ’nın { وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ } “Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir” [en-Nahl 9] yani dosdoğru yola giren kimse Sübhânehu’ya ulaşır buyruğunda da böyle denilmiştir. { وَإِنَّ لَنا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولى } “Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir”; yani dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmak bütünüyle bize aittir, veren ve cimrilik eden kimseler hakkında zikrettiklerimiz de dahil olmak üzere bu iki yurtta dilediğimiz fiilleri yaparız; yahut o ikisi bize aittir, dolayısıyla hidayete eren ve hidayetimiz kendisinde fayda veren kimseyi mükâfatlandırırız; ya da her iki yurttaki her şey bizimdir, dolayısıyla sizin doğru yola girmeyi terk etmeniz ve hidayetimizden faydalanmamanız bize zarar vermez yahut sizin doğru yola ermeniz bize fayda sağlamadığı gibi sapıklığınız da bize zarar vermez; artık kim doğru yola ererse ancak kendi lehine erer, kim de saparsa ancak...

41813. Metin

عليها فَأَنْذَرْتُكُمْ ناراً تَلَظَّى قيل متفرع على كون الهدى عليه سبحانه أي فهديتكم بالإنذار وبالغت في هدايتكم وتَلَظَّى بمعنى تلتهب وأصله تتلظى بتاءين فحذفت منه إحداهما. وقد قرأ بذلك ابن الزبير وزيد بن علي وطلحة وسفيان بن عيينة وعبيد بن عمير لا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى المراد به الكافر فإنه أشقى من الفاسق ويفصح بذلك وصفه بقوله تعالى الَّذِي كَذَّبَ أي بالحق وَتَوَلَّى وأعرض عن الطاعة وَسَيُجَنَّبُهَا أي سيبعد عنها الْأَتْقَى المبالغ في اتقاء الكفر والمعاصي فلا يحوم حولها. واستشكل بأن صلى النار دخولها أو مقاساة حرها وهو لازم دخولها على المشهور فالحصر السابق يقتضي أن لا يصلى المؤمن العاصي النار لأنه ليس داخلا في عموم الأشقى الموصوف بما ذكر وأن سيجنبها الأتقى يقتضي بمفهومه أن غير الأتقى أعني التقي في الجملة وهو المؤمن العاصي لا يجنبها بل يصلاها، فبيّن الحصرين مخالفة. وأجيب بأن الصلى ليس مطلق دخول النار ولا مطلق مقاساة حرها بل هو مقاساته على وجه الأشدية، فقد نقل ابن المنير عن أئمة اللغة أن الصلى أن يحفروا حفيرة فيجمعوا فيها جمرا كثيرا ثم يعمدوا إلى شاة فيدسوها وسطه بين أطباقه فالمعنى لا يعذب بين أطباقها ولا يقاسي حرها على وجه الأشدية إلا الأشقى وسيبعد عنها الأتقى فلا يدخلها فضلا عن مقاساة ذلك فيلزم من الأول أن غير الأشقى وهو المؤمن العاصي لا يعذب بين أطباقها ولا يقاسي حرها على وجه الأشدية، ولا يلزم منه أن لا يدخلها ولا يعذب بها أصلا فيجوز أن يدخلها ويعذب بها على وجهها عذابا دون ذلك العذاب. ويلزم من الثاني أن غير الأتقى لا يجنبها ولا يلزم منه أن غيره أعني التقي في الجملة وهو المؤمن العاصي يصلاها ويعذب بين أطباقها أشد العذاب، بل غايته أنه لا يجنبها فيجوز أن يدخلها ويعذب بها على وجهها عذابا ليس بالأشد فلا مخالفة بين الحصرين واعتبر بعضهم في الصلى الأشدية لما ذكر واللزوم هنا لمقابلته بقوله تعالى وَسَيُجَنَّبُهَا كذا قيل. واستحسن جعل السين للتأكيد ليكون المعنى يجنبها الأتقى ولا بد فيفيد على القول بالمفهوم أن غيره وهو المؤمن العاصي لا يجنبها ولا بد على معنى أنه يجوز أن يجنبها، ويجوز أن لا يجنبها بل يدخلها غير صال بها. وقرر الزمخشري الاستشكال بأنه قد علم أن كل شقي يصلاها وكل تقي يجنبها لا يختص الصلى بأشقى الأشقياء ولا التجنب والنجاة بأتقى الأتقياء وظاهر الجملتين وذلك. وأجاب بما حاصله أن الحصر حيث كانت الآية واردة للموازنة بين حالتي عظيم من المشركين وعظيم من المؤمنين ادعائي مبالغة لا حقيقي كان غير هذا الأشقى غير صال وغير هذا الأتقى

...kendi aleyhine sapar. { فَأَنْذَرْتُكُمْ ناراً تَلَظَّى } “Ben de sizi alev saçan bir ateşe karşı uyardım”; hidayetin Allah Sübhânehu’ya ait olmasının bir neticesi olduğu söylenmiştir; yani «ben sizi uyarmakla hidayete erdirdim ve sizi hidayete ulaştırmada son noktaya vardım». { تَلَظَّى } alev alev yanar demektir; aslı iki te ile «تتلظى» olup te’lerden biri hazfedilmiştir. İbnü’z-Zübeyr, Zeyd b. Ali, Talha, Süfyân b. Uyeyne ve Ubeyd b. Umeyr bu şekilde okumuşlardır. { لا يَصْلاها إِلَّا الْأَشْقَى } “Ona ancak en bedbaht olan girer”; bundan murat kâfirdir, zira o fâsıktan daha bedbahttır. Allah Teâlâ’nın onu { الَّذِي كَذَّبَ } “O ki yalanlamış”; yani hakkı [yalanlamış], { وَتَوَلَّى } “ve yüz çevirmiştir”; yani itaatten yüz çevirmiştir sıfatıyla nitelemesi de bunu açıkça ifade eder. { وَسَيُجَنَّبُهَا } “Uzak tutulacaktır”; yani ondan uzaklaştırılacaktır, { الْأَتْقَى } “en çok sakınan”; küfürden ve günahlardan sakınmada mübalağa gösterip onların etrafında dahi dolaşmayan kimse. Şöyle bir müşkil ileri sürülmüştür: Ateşe yaslanmak (salâ/yaslâhâ) ona girmek veya onun sıcağını çekmektir ki meşhur olana göre bu ateşe girmenin ayrılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla önceki hasr (sınırlama), asi müminin ateşe yaslanmamasını gerektirir; çünkü o, zikredilen vasıfla nitelenen «eşka»nın (en bedbahtın) geneline dahil değildir. { وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى } buyruğu da mefhumuyla en çok sakınan dışındakinin -yani genel anlamda takva sahibi olup günahkâr olan müminin- ondan uzak tutulmayıp bilakis ona yaslanacağını gerektirir; böylece iki hasr arasında bir çelişki ortaya çıkar. Buna şöyle cevap verilmiştir: Yaslanmak (salâ), mutlak olarak ateşe girmek veya mutlak olarak onun sıcağını çekmek değildir; bilakis onun sıcağını en şiddetli şekilde çekmektir. Nitekim İbnü’l-Münîr lügat imamlarından şöyle nakletmiştir: Salâ, bir çukur kazıp içine bolca kor toplamak, sonra da bir koyunu alıp onun katları arasına gömmektir. Buna göre mana: «Onun katları arasında ancak en bedbaht olan azap görür ve onun sıcağını en şiddetli şekilde ancak o çeker; en çok sakınan ise ondan uzak tutulur, bu şiddeti çekmek şöyle dursun ona hiç girmez» şeklindedir. Birincisinden, en bedbaht olmayan kimsenin (yani asi müminin) onun katları arasında azap görmeyeceği ve onun sıcağını en şiddetli şekilde çekmeyeceği neticesi çıkar; yoksa ona hiç girmeyeceği ve onda kesinlikle azap görmeyeceği neticesi çıkmaz. Dolayısıyla onun ateşe girmesi ve orada bu azabın altındaki bir azapla kendi ölçüsünde azap görmesi caizdir. İkincisinden ise en çok sakınan dışındakinin ondan uzak tutulmayacağı neticesi çıkar; yoksa onun dışındakinin (yani genel anlamda takva sahibi olan günahkâr müminin) ateşe yaslanıp onun katları arasında en şiddetli azapla azap göreceği neticesi çıkmaz; aksine varacağı son nokta onun uzak tutulmamasıdır, dolayısıyla onun ateşe girmesi ve onda en şiddetli olmayan bir azapla kendi ölçüsünde azap görmesi caiz olur. Böylece iki hasr arasında çelişki kalmaz. Bazıları zikredilen sebepten ötürü yaslanmada (salâ) en şiddetli oluşu, buradaki gerekliliği de { وَسَيُجَنَّبُهَا } buyruğunun karşılığında yer almasından dolayı dikkate almışlardır; böyle denilmiştir. Mânanın «en çok sakınan kimse ondan mutlaka uzak tutulacaktır» şeklinde olması için sin (س) harfinin tekit kılınması güzel görülmüştür; bu durumda mefhum görüşüne göre onun dışındakinin (yani günahkâr müminin) ondan mutlaka uzak tutulmayacağı -yani ondan uzak tutulmasının da caiz olduğu, uzak tutulmayıp ona yaslanmaksızın girmesinin de caiz olduğu manasında- ifade edilmiş olur. Zemahşerî bu müşkilatı şöyle ortaya koymuştur: Bilinmektedir ki her şakî ateşe yaslanır ve her takva sahibi ondan uzak tutulur; yaslanmak eşkıyaların en eşkıyasına, uzak tutulup kurtulmak da müttakilerin en müttakisine has değildir; iki cümlenin zahiri ise bunu [böyle bir hasrı] ifade etmektedir. Zemahşerî özetle şu cevabı vermiştir: Ayet müşriklerin ileri gelenlerinden biri ile müminlerin ileri gelenlerinden birinin durumunu mukayese etmek için geldiğinden buradaki hasr hakiki değil, mübalağa amaçlı iddiâî bir hasrdır; sanki bu en bedbahtın dışındakiler ateşe yaslanmayacak ve bu en çok sakınanın dışındakiler de...

41814. Metin

غير مجنب بالكلية، واستحسنه في الكشف فقال: هو معنى حسن وأنت تعلم أن مبنى ما قاله على الاعتزال وتخليد العصاة في النار. وقال القاضي: إن قوله تعالى لا يَصْلاها لا يدل على أنه تعالى لا يدخل النار إلّا الكفار كما يقول المرجئة وذلك لأنه تعالى نكر النار فيها، فالمراد أن نارا من النيران لا يصلاها إلّا من هذه حاله والنار دركات على ما علم من الآيات فمن أين عرف أن هذه النار لا يصلاها قوم آخرون.

...tamamen uzak tutulmayacak gibidir. [et-Tîbî] el-Keşşâf hâşiyesinde bunu beğenmiş ve: «Bu güzel bir manadır» demiştir. Sen bilirsin ki onun söylediği şeyin temeli İ‘tizâl [Mu‘tezile mezhebi] ve günahkârların ateşte ebedî kalması esasına dayanır. Kādî [Beyzâvî] ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ’nın { لا يَصْلاها } “Ona ancak girer” buyruğu, Mürcienin dediği gibi Allah Teâlâ’nın ateşe kâfirlerden başkasını sokmayacağına delalet etmez. Çünkü Allah Teâlâ burada ateşi nekre (belirsiz) olarak zikretmiştir; dolayısıyla maksat, ateşlerden öyle bir ateştir ki ona ancak bu durumda olan kimse girer. Ateş ise ayetlerden bilindiği üzere dereke derekedir; öyleyse bu ateşe başka bir topluluğun girmeyeceği nereden bilinsin?

41815. Metin

وتعقبه الزمخشري بأنه ما يصنع عليه بقوله تعالى وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى فقد علم أن أفسق المسلمين يجنب تلك النار المخصوصة لا الأتقى منهم خاصة، وأجيب بأنه لعل هذا القائل لا يقول بمفهوم الصفة ونحوها فلا تفيد الآية المذكورة عنده الحصر ويكون تمييز هذا الأتقى عنده بمجموع التجنب وما سيذكر بعد، ولعل كل من لا يقول بالمفهوم لا يشكل عليه الأمر إلا أمر الحضر في لا يصلاها إلخ فإنه كالنص في بادىء النظر فيها يدعيه المرجئة لحملهم الصلى فيه على مطلق الدخول. وأيدوه بما

Zemahşerî ona şu itirazı yöneltmiştir: Bu durumda Allah Teâlâ’nın { وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى } “En çok sakınan ise ondan uzak tutulacaktır” buyruğuna ne yapılacak? Zira bilinmektedir ki Müslümanların en fâsıkı bile o hususi ateşten uzak tutulur, sadece onların en müttaki olanı değil. Buna şöyle cevap verilmiştir: Belki de bu sözü söyleyen zat vasıf mefhumunu ve benzerlerini kabul etmemektedir; dolayısıyla zikredilen ayet onun nezdinde hasr ifade etmez ve bu en müttaki kimsenin temyizi onun nezdinde uzak tutulma ile bundan sonra zikredilecek olanların mecmuu iledir. Belki de mefhumu kabul etmeyen herkes için { لا يَصْلاها } vb. ayetteki hasr meselesi dışında hiçbir şey müşkil teşkil etmez; zira ilk bakışta o, yaslanmayı (salâ) mutlak girişe hamletmelerinden ötürü Mürcienin iddia ettiği şey hususunda nass gibidir. Onlar bu görüşlerini şu delille desteklemişlerdir:

41816. Metin

أخرج الإمام أحمد وابن ماجة وابن مردويه عن أبي هريرة قال: قال رسول الله ﷺ: «لا يدخل النار إلّا من شقي» قيل: ومن الشقي؟ قال: «الذي لا يعمل لله تعالى طاعة ولا يترك لله تعالى معصية»

İmam Ahmed, İbn Mâce ve İbn Merdûye’nin Ebû Hüreyre’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ateşe ancak şakî olan girer» buyurdu. «Şakî kimdir?» denildi. «Allah Teâlâ için hiçbir taat işlemeyen ve Allah Teâlâ için hiçbir masiyeti terk etmeyen kimsedir» buyurdu.

41817. Metin

. وهذا الخبر ونحوه من الأخبار مما يستندون إليه في تحقيق دعواهم

Bu haber ve benzeri haberler, onların iddialarını temellendirmede dayandıkları hususlardandır.

41818. Metin

وأهل السنة يؤولون ما صح من ذلك للنصوص الدالة على تعذيب بعض ممن ارتكب الكبيرة على ما بيّن في موضعه. وقيل في الجواب أن المراد بالأشقى والأتقى الشقي والتقي وشاع أفعل في مثل ذلك ومنه قول طرفة:

Ehl-i Sünnet ise bunlardan sahih olanları, büyük günah işleyenlerden bazısının azap göreceğine delalet eden ve yerinde açıklandığı üzere sabit olan naslara dayanarak tevil ederler. Cevap sadedinde şöyle de denilmiştir: Eşkâ ve etkâdan murat şakî ve takîdir; bu gibi yerlerde ef‘al (ism-i tafdîl) kalıbı yaygın olarak kullanılır. Tarafe’nin şu sözü de bundandır:

41819. Metin

تمنى رجال أن أموت فإن أمت ... فتلك سبيل لست فيها بأوحد

Bazı adamlar ölmemi temenni ettiler; şayet ölürsem ... o öyle bir yoldur ki onda tek başıma değilim

41820. Metin

فإنه أراد بواحد واعترض بأنه لا يحسم مادة الإشكال إذ ذلك الشقي في الآية ليس إلّا الكافر فيلزم الحصر أن لا يدخل النار أو لا يعذب بها غيره من أنه خلاف المذهب الحق، وأيضا أن ذلك التقي فيها قد وصف بما وصف فعلى القول بالمفهوم يلزم أن لا يجنبها التقي الغير الموصوف بذلك كالتقي الذي لا مال له وكغيره والمكلفين من الأطفال والمجانين مع أن الحق أنهم يجتنبونها وقيل غير ذلك. ولعلك بعد الاطلاع عليه وتدقيق النظر في جميع ما قيل واستحضار ما عليه الجماعة في أهل الجمع تستحسن إن قلت بالمفهوم ما استحسنه صاحب الكشف مما مر عن الزمخشري وإن لم تكن ممن يقول بتخليد أهل الكبائر من المؤمنين فتأمل. وجنب يتعدى إلى مفعولين فالضميرها هنا المفعول الثاني، والأتقى المفعول الأول وهو النائب عن الفاعل. ويقال: جنب فلان خيرا وجنب شرا، وإذا أطلق فقيل جنب فلان فمعناه على ما قال الراغب أبعد عن الخير وأصل جنبته كما قيل جعلته على جانب منه، وكثيرا ما يراد منه التبعيد ومنه ما هنا ولذا قلنا أي سيبعد عنها الأتقى.

Zira o, «tek başıma» manasını kastetmiştir. Buna şu itiraz yöneltilmiştir: Bu, müşkilin maddesini kökünden kesip atmaz; zira ayetteki o şakî kâfirden başkası değildir, dolayısıyla hasr neticesinde onun dışındakinin ateşe girmemesi veya azap görmemesi gerekir ki bu da hak mezhebe aykırıdır. Ayrıca ayetteki o takva sahibi kimse birtakım vasıflarla nitelenmiştir; mefhum görüşüne göre malı olmayan takva sahibi ve diğerleri ile mükellef olmayan çocuklar ve deliler gibi bu vasıfla nitelenmeyen takva sahibinin de ondan uzak tutulmaması gerekir; oysa hak olan onların da ondan uzak tutulacağıdır. Başka şeyler de söylenmiştir. Sen bütün bunlara vâkıf olup söylenenlerin tamamını dikkatle inceledikten ve ehl-i cem‘ cemaatinin benimsediği esası göz önünde bulundurduktan sonra -müminlerden büyük günah işleyenlerin ebedî ateşte kalacağını söyleyenlerden olmasan bile- mefhumu kabul ediyorsan el-Keşşâf sahibinin Zemahşerî’den naklen güzel bulduğu şeyi sen de güzel bulabilirsin; iyi düşün! Cennet/Cünnibe fiili iki mef‘ûle müteaddidir; buradaki zamir (hâ) ikinci mef‘ûldür, el-etkâ ise birinci mef‘ûl olup nâib-i fâildir. «Cünnibe fülânün hayran» (Falanca hayırdan uzak tutuldu) ve «cünnibe şerran» (şerden uzak tutuldu) denir. Mutlak olarak «cünnibe fülânün» dendiğinde ise Râgıb’ın belirttiğine göre manası «hayırdan uzaklaştırıldı» demektir. Cennetühü lafzının aslı denildiği üzere «onu onun bir tarafına koydum» şeklindedir ve bundan çoklukla uzaklaştırmak kastedilir; buradaki kullanım da bundandır, bu sebeple «en çok sakınan ondan uzaklaştırılacaktır» dedik.

41821. Metin

الَّذِي يُؤْتِي مالَهُ أي يعطيه ويصرفه يَتَزَكَّى طالبا أن يكون عند الله تعالى زاكيا ناميا لا يريد به رياء ولا سمعة أو متطهرا من الذنوب فالجملة نصب على الحال من ضمير يؤتي، وجوز أن تكون بدلا من الصلة فلا محل لها من الإعراب، وجوز أيضا أن يكون الفعل وحده بدلا من الفعل السابق وحده واعترض كلا الوجهين بأن البدل من قسم التابع المعرف بكل ثان أعرب بإعراب سابقه ولا إعراب للصلة حتى يثبت لها تابع فيه. وسبب الإعراب وهو الرفع في الفعل متوفر مع قطع النظر عن التبعية وهو على المشهور تجرده عن الناصب والجازم فليس معربا بإعراب سابقه لظهور ذلك في كون إعرابه للتبعية وهو هنا ليس لها بل للتجرد. وأجيب مع الإغماض عما في ذلك التعريف مما نبّه على بعضه الرضي أما عن الأول فبأن المراد أعرب بإعراب سابقه إن كان له إعراب أو بأن المراد أعرب بإعراب سابقه وجودا وعدما وقيل إطلاق التابع على ذلك ونحوه من الحرف والفعل الغير المعرب مجاز من حيث إنه مشابه للتابع لموافقته لسابقه فيما له وأما عن الثاني فبأن الشيء قد يقصد لشيء وإن كان متحققا قبل ذلك الشيء لأمر آخر كألف التثنية وواو الجمع فإنه يؤتى بهما للدلالة على التثنية والجمع فيتحققان، ويأتي عامل الرفع على المثنى والمجموع وهما فيهما قبله فيقصدان له وقال السيد عيسى: المراد بقولهم كل ثان أعرب إلخ كل ثان أعرب لو لم يكن معربا فتدبر ولا تغفل. وجوز أن يكون يَتَزَكَّى بتقدير لأن يتزكى متعلقا بيؤتي علة له ثم حذفت اللام وحذفها من أن وأن شائع ثم حذفت أن فارتفع الفعل أو بقي منصوبا كما في قول طرفة:

{ الَّذِي يُؤْتِي مالَهُ } “O ki malını verir”; yani onu infak eder ve sarf eder, { يَتَزَكَّى } “arınmak için”; Allah Teâlâ katında temiz ve bereketli olmayı talep ederek, onunla riya ve gösteriş murat etmeyerek veya günahlardan arınmış olarak [verir]. Cümle, «yü’tî» fiilinin zamirinden hâl olarak mansuptur. Sıla cümlesinden bedel olması da caiz görülmüştür ki bu takdirde iraptan mahalli yoktur. Sadece bu fiilin tek başına önceki fiilden bedel olması da caiz görülmüştür. Her iki veche de şöyle itiraz edilmiştir: Bedel, kendisinden öncekine verilen irapla iraplanan her ikinci unsur olarak tanımlanan tâbi türündendir; oysa sıla cümlesinin bir irabı yoktur ki onda sabit olan bir tâbii bulunsun. Fiildeki irap sebebi olan ref durumu ise tâbiiyetten bağımsız olarak mevcuttur; bu da meşhur olana göre fiilin nâsıb ve câzimden tecerrüd etmesidir. Dolayısıyla öncekine verilen irapla iraplanmış değildir; zira bunun zahiri, irabın tâbiiyet sebebiyle olmasıdır, buradaki ref ise tâbiiyet için değil tecerrüd içindir. Razî’nin bazısına işaret ettiği bu tanımdaki hususlar göz ardı edilerek şöyle cevap verilmiştir: Birincisine cevap olarak maksat «eğer bir irabı varsa öncekine verilen irapla iraplanır» veya «maksat varlıkta ve yoklukta öncekine tâbi olarak iraplanır» demektir. Bu ve benzeri harf ile gayr-i mu‘reb fiile tâbi denilmesinin, kendisine ait olan şeyde öncekine uyması bakımından tâbie benzemesi hasebiyle mecaz olduğu da söylenmiştir. İkincisine cevap olarak ise: Bir şey, başka bir husustan ötürü o şeyden önce tahakkuk etmiş olsa bile bazen o şey için kastedilebilir; tıpkı tesniye elifi ve cem‘ vâvı gibi. Zira bunlar tesniye ve ceme delalet etmek için getirilir ve tahakkuk ederler; sonra tesniye ve cem‘ üzerine ref âmili gelir ve bu harfler daha önce de onların içinde bulunduğu halde onun için kastedilirler. Seyyid Îsâ şöyle demiştir: Onların «iraplanan her ikinci unsur...» sözünden maksatları «eğer mu‘reb olmasaydı iraplanacak olan her ikinci unsur» demektir; öyleyse iyi düşün ve gaflete düşme! { يَتَزَكَّى } fiilinin «arınmak için» takdiriyle yü’tî fiiline taalluk eden bir illet olması da caiz görülmüştür; sonra lâm hazfedilmiştir, en ve enne’den lâmın hazfedilmesi ise yaygındır; ardından en hazfedilince fiil merfû kalmış veya Tarafe’nin şu sözünde olduğu gibi mansup kalmıştır:

41822. Metin

ألا أيهذا الزاجري أحضر الوغى فقد روي برفع أحضر وبنصبه وقيل إنه بتقدير لأن أو عن أن أحضر فصنع فيه نحو ما سمعت. وأيّا ما كان يدل الكلام على أن المراد بإيتائه صرفه في وجوه البر والخير.

«Ey savaşa katılmamı engelleyen kişi!»; zira ahdura (أحضر) kelimesi hem ref hem de nasb ile rivayet edilmiştir. Bunun «katılmam için» veya «katılmamdan» takdiriyle olduğu ve onda duyduğun açıklamanın benzerinin yapıldığı söylenmiştir. Her ne olursa olsun kelam, malı vermekten maksadın onu hayır ve iyilik yollarına sarf etmek olduğuna delalet eder.

41823. Metin

وقرأ الحسن بن علي بن الحسن بن علي بن أبي طالب رضي الله تعالى عنهم «يزكى» بإدغام التاء في الزاي

Hasan b. Ali b. el-Hasen b. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu teâlâ anhüm, te harfini zâ harfine idğam ederek «يزكى» şeklinde okumuştur.

41824. Metin

وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى استئناف مقرر لما أفاده الكلام السابق من كون إيتائه للتزكي خالصا لله تعالى أي ليس لأحد عنده نعمة من

{ وَما لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزى } “Onda hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur”; önceki kelamın ifade ettiği «onun malını arınmak için vermesinin sırf Allah Teâlâ rızası için olduğu» manasını pekiştiren yeni bir cümledir. Yani katında hiç kimseye ait...

41825. Metin

شأنها أن تجزى وتكافأ فيقصد بإيتاء ما يؤتى مجازاتها ويعلم مما ذكر أن بناء تُجْزى للمفعول لأن القصد ليس لفاعل معين وقيل إن ذلك لكونه فاصلة وأصله يجز به إياها أو يجزيها إياه إِلَّا ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى منصوب على الاستثناء المنقطع من نعمة لأن الابتغاء لا يندرج فيها فالمعنى لكنه فعل ذلك لابتغاء وجه ربه سبحانه وطلب رضاه ﷿ لا لمكافأة نعمة. وقرأ يحيى بن وثاب «ابتغاء» بالرفع على البدل من محل «من نعمة» فإنه الرفع إما على الفاعلية أو على الابتداء ومن مزيدة والرفع في مثل ذلك لغة تميم وعليها قوله:

...karşılığı ödenmesi ve mükâfatlandırılması gereken bir nimet yoktur ki verdiği şeyi onun karşılığı olsun diye kastetmiş olsun. Zikredilenlerden anlaşılmaktadır ki { تُجْزى } fiilinin meçhul bina kılınması, kastın muayyen bir fâile yönelik olmamasındandır; bunun fâsıla olmasından ötürü olduğu da söylenmiştir; aslı ise «onunla o nimete karşılık verir» veya «o nimeti ona karşılık olarak öder» şeklindedir. { إِلَّا ابْتِغاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلى } “Ancak Yüce Rabbinin rızasını aramak için [verir]”; nimet kelimesinden munkatı‘ istisna olarak mansuptur; zira aramak nimetin altına girmez. Mana şöyledir: Fakat o, bir nimete karşılık vermek için değil, sırf Rabbinin zâtını arzu etmek ve O’nun azze ve celle rızasını talep etmek için bunu yapmıştır. Yahyâ b. Vessâb, «min ni‘metin» (من نعمة) mahallinden bedel olarak ref ile «ابتغاءُ» şeklinde okumuştur; zira ref ya fâillik ya da mübtedalık üzeredir, min ise zâidedir. Bu gibi yerlerde ref kılmak Temîm kabilesinin lügatidir; şu beyit de buna göredir:

41826. Metin

وبلدة ليس بها أنيس ... إلّا اليعافير وإلّا العيس

Öyle bir belde ki orada hiçbir can yoldaşı yoktur ... Beyaz ceylanlar ve kızıl develerden başka

41827. Metin

وروي بالرفع والنصب على ما في البحر قول بشر بن أبي حازم:

el-Bahr’da zikredildiğine göre Bişr b. Ebî Hâzim’in şu beyti de hem ref hem de nasb ile rivayet edilmiştir:

41828. Metin

أضحت خلاء قفارا لا أنيس بها ... إلا الجآذر والظلمان تختلف

Issız ve çorak bir yer haline geldi, orada hiçbir can yoldaşı yoktur ... Birbirini takip eden yaban sığırları ve deve kuşlarından başka

41829. Metin

وجوز أن يكون نصبه على أنه مفعول له على المعنى لأن معنى الكلام لا يؤتى ما له لأجل شيء من الأشياء إلّا لأجل طلب رضا ربه ﷿ لا لمكافأة نعمة فهو استثناء مفرغ من أعم العلل والأسباب، وإنما أول لأن الكلام أعني يُؤْتِي مالَهُ موجب والاستثناء المفرغ يختص بالنفي عند الجمهور لكنه لما عقب بقوله تعالى وَما لِأَحَدٍ وقد قال سبحانه أو لا يَتَزَكَّى متضمنا نفي الرياء والسمعة دل على المعنى المذكور. وقرأ ابن أبي عبلة «إلا ابتغا» مقصور وفيه احتمال. النصب والرفع. وهذه الآيات على ما ما سمعت نزلت في أبي بكر رضي الله تعالى عنه لما أنه كان يعتق رقابا ضعافا فقال له أبوه ما قال وأجابه هو بما أجاب، وقد أوضحت ما أبهمه رضي الله تعالى عنه في قوله فيه إنما أريد ما أريد. وفي رواية ابن جرير وابن عساكر أنه قال: أي أبه إنما أريد ما عند الله تعالى. وفي رواية عطاء والضحاك عن ابن عباس رضي الله تعالى عنه اشترى بلالا وكان رقيقا لأمية بن خلف يعذبه لإسلامه برطل من ذهب فأعتقه فقال المشركون: ما أعتقه أبو بكر إلّا ليد كانت له عنده فنزلت وهو رضي الله تعالى عنه أحد الذين عذبوا لإسلامهم فاشتراهم الصديق وأعتقهم. فقد أخرج ابن أبي حاتم عن عروة أن أبا بكر الصديق رضي الله تعالى عنه أعتق سبعة كلهم يعذب في الله ﷿ بلال وعامر بن فهيرة والنهدية وابنتها ودنيرة وأم عبيس وأمة بني المؤمل وفيه نزلت وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى إلى آخر السورة واستدل بذلك الإمام على أنه رضي الله تعالى عنه أفضل الأمة وذكر أن في الآيات ما يأبى قول الشيعة أنها في علي كرم الله تعال وجهه وأطال الكلام في ذلك وأتى بما لا يخلو عن قيل وقال وقوله تعالى وَلَسَوْفَ يَرْضى جواب قسم مضمر أي وبالله لسوف يرضى والضمير فيه للأتقى المحدث عنه وهو وعد كريم بنيل جميع ما يبتغيه على أكمل الوجوه وأجملها إذ به يتحقق الرضا وجوز الإمام كون الضمير للرب تعالى حيث قال بعد أن فسر الجملة على رجوعه للأتقى وفيه عندي وجه آخر وهو أن المراد أنه ما أنفق إلّا لطلب رضوان الله تعالى ولسوف يرضى الله تعالى عنه وهذا عندي أعظم من الأول لأن رضا الله سبحانه عن عبده أكمل للعبد من رضاه عن ربه ﷿، وبالجملة فلا بد من حصول الأمرين كما قال سبحانه راضِيَةً مَرْضِيَّةً [الفجر: ٢٨] انتهى. والظاهر هو الأول وقد قرىء «ولسوف يرضى» بالبناء للمفعول من الإرضاء وما أشار إليه في معنى راضِيَةً مَرْضِيَّةً غير متعين كما سمعت وفي هذه الجملة كلام يعلم مما سيأتي قريبا إن شاء الله تعالى.

Mana cihetiyle mef‘ûlün leh olarak nasbı da caiz görülmüştür; zira kelamın manası «O malını hiçbir şey için değil, bir nimete karşılık olsun diye de değil, ancak Rabbinin azze ve celle rızasını talep etmek için verir» şeklindedir; dolayısıyla bu, en genel illet ve sebeplerden yapılmış bir istisnâ-i müferrağdır. Bunun tevil edilmesinin sebebi, kelamın -yani { يُؤْتِي مالَهُ } “malını verir” ifadesinin- müspet olmasıdır; istisnâ-i müferrağ ise cumhura göre sadece nefyde (olumsuzda) bulunur. Ancak Allah Teâlâ’nın { وَما لِأَحَدٍ } buyruğu ile takip ettirilmesi ve Sübhânehu’nun önceden riya ve gösterişin nefyini içeren { يَتَزَكَّى } buyruğunu zikretmiş olması zikredilen manaya delalet etmiştir. İbn Ebî Able maksur olarak «إلا ابتغا» şeklinde okumuştur ki bunda hem nasb hem de ref ihtimali vardır. Bu ayetler, işittiğin üzere Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh zayıf köleleri azat ettiği zaman babasının ona o sözleri söylemesi ve onun da babasına verdiği cevap üzerine inmiştir; radıyallâhu teâlâ anh’ın «Ben ancak murat ettiğim şeyi istiyorum» sözünde müphem bıraktığı şeyi bu ayetler açıklamıştır. İbn Cerîr ve İbn Asâkir’in rivayetinde o şöyle demiştir: «Ey babacığım! Ben ancak Allah Teâlâ katında olanı istiyorum.» Atâ ve ed-Dahhâk’ın İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ’dan rivayetinde ise o, Ümeyye b. Halef’in Müslüman olmasından ötürü işkence ettiği kölesi Bilâl’i bir rıtl altın karşılığında satın alıp azat etti. Müşrikler: «Ebû Bekir onu ancak yanında bulunan bir iyiliğin karşılığı olarak azat etti» dediler; bunun üzerine bu ayet indi. O radıyallâhu teâlâ anh, İslâm’a girdikleri için işkence gören ve es-Sıddîk’ın kendilerini satın alıp azat ettiği kimselerden biridir. Nitekim İbn Ebî Hâtim’in Urve’den tahricine göre Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu teâlâ anh, hepsi de Allah azze ve celle yolunda işkence gören yedi kişiyi azat etmiştir: Bilâl, Âmir b. Füheyre, en-Nehdiyye ve kızı, Zinnîre, Ümmü Ubeys ve Benî Müemmel’in cariyesi. { وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى } “En çok sakınan ise ondan uzak tutulacaktır” ayetinden surenin sonuna kadar onun hakkında inmiştir. İmam [Râzî] bununla onun radıyallâhu teâlâ anh ümmetin en faziletlisi olduğuna delil getirmiş ve ayetlerde Şîa’nın «bu ayetler Ali kerremallâhu teâlâ vecheh hakkındadır» şeklindeki sözünü reddeden hususlar bulunduğunu zikretmiş, bu konuda sözü uzatmış ve birtakım dedikodulardan uzak olmayan sözler serdetmiştir. Allah Teâlâ’nın { وَلَسَوْفَ يَرْضى } “Ve elbette kendisi de hoşnut olacaktır” buyruğu gizli bir yeminin cevabıdır; yani «Vallahi o elbette hoşnut olacaktır» demektir. Buradaki zamir, hakkında konuşulan o en çok sakınan zata (el-Etkâ) aittir; bu, arzu ettiği her şeye en mükemmel ve en güzel şekilde kavuşacağına dair kerim bir vaattir, zira rıza ancak bununla tahakkuk eder. İmam [Râzî], cümleyi zamirin etkâya dönmesi üzere tefsir ettikten sonra zamirin Rab Teâlâ’ya ait olmasını da caiz görmüş ve şöyle demiştir: «Bana göre bunda başka bir vecih daha vardır; o da maksadın ‘o ancak Allah Teâlâ’nın rızasını talep etmek için infak etti ve Allah Teâlâ da elbette ondan razı olacaktır’ şeklinde olmasıdır. Bu bana göre birincisinden daha büyüktür; çünkü Allah Sübhânehu’nun kulundan razı olması, kul için Rabbinden azze ve celle razı olmasından daha kâmildir. Hülasa, Allah Sübhânehu’nun { راضِيَةً مَرْضِيَّةً } “sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak” [el-Fecr 28] buyurduğu gibi her iki durumun da hâsıl olması kaçınılmazdır.» (İmamın sözü bitti). Zahir olan birincisidir. İrdâ (hoşnut etme) kökünden meçhul bina ile «ولسوف يُرْضى» şeklinde de okunmuştur. Onun { راضِيَةً مَرْضِيَّةً } ifadesinin manasında işaret ettiği husus ise duyduğun üzere kesin değildir. Bu cümlede, inşâallâhu teâlâ yakında gelecek olan açıklamalardan bilinecek birtakım izahlar vardır.