Alak Suresi

Âlûsî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

42038. Metin

وتسمى سورة اقرأ، لا خلاف في مكيتها وإنما الخلاف في عدد آيها ففي الحجازي عشرون آية، وفي العراقي تسع عشرة، وفي الشامي ثماني عشرة، وفي أنها أول نازل أو لا فذهب كثير إلى أنها أول نازل، فقد أخرج الطبراني في الكبير بسنده على شرط الصحيح عن أبي رجاء العطاردي قال: كان أبو موسى الأشعري يقرئنا فيجلسنا حلقا عليه ثوبان أبيضان فإذا تلا هذه السورة اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ [العلق: ١] قال: هذه أول سورة أنزلت على محمد رسول الله ﷺ. وقد أخرج الحاكم في المستدرك والبيهقي في الدلائل وصححاه عن عائشة نحوه.

Bu sureye İkra Suresi de denir. Mekkî olduğunda ihtilaf yoktur; ancak ayetlerinin sayısında ihtilaf edilmiştir: Hicaz sayımına göre yirmi ayet, Irak sayımına göre on dokuz ayet, Şam sayımına göre ise on sekiz ayettir. Ayrıca ilk inen sure olup olmadığı konusunda da [ihtilaf edilmiş], çoğunluk ilk inen sure olduğu görüşüne varmıştır. Nitekim Taberânî, el-Kebîr'de sahih şartına uygun senediyle Ebû Recâ el-Utâridî'den şöyle rivayet etmiştir: "Ebû Mûsâ el-Eş‘arî bize [Kur'an] okutur, üzerinde iki beyaz elbise olduğu halde bizi halkalar halinde oturturdu. Bu { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak: 1] suresini okuduğunda şöyle derdi: 'Bu, Allah'ın Resûlü Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem indirilen ilk suredir.'" Hâkim, el-Müstedrek'te ve Beyhakî, ed-Delâil'de Hz. Âişe'den benzerini rivayet edip sahih olduğunu belirtmişlerdir.

42039. Metin

وأخرج غير واحد عن مجاهد قال: أول ما نزل من القرآن اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ ثم ن وَالْقَلَمِ [القلم: ١] وروى الشيخان عن أبي سلمة بن عبد الرحمن قال: سألت جابر بن عبد الله أي القرآن أنزل أولا؟

Birden fazla kişi Mücâhid'den şöyle rivayet etmiştir: Kur'an'dan ilk inen ayetler { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”, sonra da { ن وَالْقَلَمِ } “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun” [el-Kalem: 1] ayetleridir. İki Şeyh (Buhârî ve Müslim), Ebû Seleme b. Abdurrahman'dan şöyle rivayet etmiştir: Câbir b. Abdillâh'a, "Kur'an'ın hangisi ilk önce indirildi?" diye sordum.

42040. Metin

قال: يا أيها المدثر، قلت: يقولون اقرأ باسم ربك قال: أحدثكم بما حدثنا به رسول الله ﷺ

"Yâ eyyuhe'l-müddessir" dedi. Ben, "İkra' bismi Rabbik diyorlar" deyince, "Ben size Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem bize anlattığını anlatıyorum" dedi

42041. Metin

، فساق الحديث مستدلا به على ما ادعاه وأجاب عنه الأولون بعدة أجوبة مر ذكرها وقيل الفاتحة. واحتج له بحديث مرسل رجاله ثقات أخرجه البيهقي في الدلائل والواحدي من طريق يونس بن بكير عن يونس بن عمر عن أبيه عن أبي ميسرة عمرو بن شرحبيل، وأجيب عنه بأن ما فيه يحتمل أن يكون خبرا عما نزل بعد اقرأ ويا أيها المدثر، مع أن غيره أقوى منه رواية وجزم جابر بن زيد بأن أول ما نزل اقرأ، ثم ن، ثم يا أيها المزمل، ثم يا أيها المدثر، ثم الفاتحة. وقيل أول ما نزل صدرها إلى ما لم يعلم في غار حراء ثم نزل آخرها بعد ذلك بما شاء الله تعالى وهو ظاهر ما

ve iddia ettiği şeye delil getirerek hadisi sevk etti. Birinci görüştekiler buna daha önce zikri geçen çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bir görüşe göre de ilk inen Fâtiha'dır. Buna, Beyhakî'nin ed-Delâil'de ve Vâhidî'nin Yûnus b. Bükeyr tarikiyle Yûnus b. Amr'dan, onun babasından, onun da Ebû Meysere Amr b. Şürahbîl'den rivayet ettiği, ravileri güvenilir mürsel bir hadisle delil getirilmiştir. Buna ise oradaki bilginin, İkra ve Yâ eyyuhe'l-müddessir'den sonra inen şeye dair bir haber olma ihtimali bulunduğu, üstelik diğer rivayetin bundan daha kuvvetli olduğu şeklinde cevap verilmiştir. Câbir b. Zeyd kesin bir dille ilk inenin İkra, sonra Nûn, sonra Yâ eyyuhe'l-müzzemmil, sonra Yâ eyyuhe'l-müddessir, sonra da Fâtiha olduğunu ifade etmiştir. Bir görüşe göre ilk inen, Hira Mağarası'nda "mâ lem ya'lem"e kadar olan baş kısmıdır; ardından surenin sonu Allah Teâlâ'nın dilediği bir süre sonra inmiştir. Bu durum,

42042. Metin

أخرجه الإمام أحمد والشيخان وعبد بن حميد وعبد الرزاق وغيرهم من طريق ابن شهاب عن عروة بن الزبير عن عائشة في حديث بدء الوحي، وفيه: «فأخذني فغطني الثالثة حتى بلغ مني الجهد ثم أرسلني فقال: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنْسانَ ما لَمْ يَعْلَمْ» فرجع بها رسول الله ﷺ ترجف بوادره إلى أن قالت: ثم لم ينشب ورقة أن توفي وفتر الوحي

İmam Ahmed, Şeyhayn, Abd b. Humeyd, Abdurrezzâk ve diğerlerinin İbn Şihâb tarikiyle Urve b. Zübeyr'den, onun da Hz. Âişe'den vahyin başlangıcı hadisinde rivayet ettikleri şu ifadelerin zahiridir: «Beni tutup üçüncüsünde takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra beni bıraktı ve: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنْسانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنْسانَ ما لَمْ يَعْلَمْ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir” dedi.» Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem omuz etleri titreyerek döndü... [Hz. Âişe] rivayetinde devamla şöyle dedi: "Sonra çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy kesildi (fetret-i vahiy)."

42043. Metin

،

,

42044. Metin

وفي آخر ما رووا قال ابن شهاب: وأخبرني أبو سلمة عن جابر بن عبد الله الأنصاري قال وهو يحدث عن فترة الوحي فقال في حديثه: «بينا أنا أمشي إذ سمعت صوتا من السماء فرفعت بصري فإذا الملك الذي جاءني بحراء جالس على كرسي بين السماء والأرض فرعبت منه فرجعت، فقلت: زملوني زملوني، فأنزل الله تعالى يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ [المدثر: ١- ٥] فحمي الوحي وتتابع» .

Rivayet ettiklerinin sonunda İbn Şihâb şöyle dedi: Bana Ebû Seleme, Câbir b. Abdillâh el-Ensârî'den haber verdi; o, vahyin kesintiye uğramasını anlatırken hadisinde şöyle dedi: «Ben yürürken birden gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki Hira'da bana gelen melek gökle yer arasında bir kürsü üzerinde oturuyor! Ondan çok korktum ve geri döndüm. 'Beni örtün, beni örtün!' dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيابَكَ فَطَهِّرْ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ } “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Elbiseni temiz tut. Kötülükten uzak dur” [el-Müddessir: 1-5] ayetlerini indirdi. Bundan sonra vahiy kızıştı ve peş peşe geldi.»

42045. Metin

ويعلم منه ضعف الاستدلال على كون سورة المدثر أول نازل من القرآن على الإطلاق بما روي أولا عن جابر المذكور كما لا يخفى على الواقف عليه، وقد ذكرناه صدر الكلام في سورة المدثر لقوله فيه وهو يحدث عن فترة الوحي

Konuya vâkıf olan birine gizli kalmayacağı üzere, buradan, zikredilen Câbir'den ilk başta rivayet edilen şeyle Müddessir Suresi'nin mutlak anlamda Kur'an'dan ilk inen sure olduğuna delil getirmenin zayıflığı anlaşılır. Biz bunu Müddessir Suresi'nin başlangıcında, onun vahyin kesintiye uğramasından bahsederken söylediği

42046. Metin

وقوله: «فإذا الملك الذي جاءني بحراء»

ve: «Hira'da bana gelen melek» sözü

42047. Metin

وقوله «فحمي الوحي وتتابع»

ile «Vahiy kızıştı ve peş peşe geldi» sözü sebebiyle zikretmiştik;

42048. Metin

أي بعد فترته

yani vahyin kesilmesinden sonra.

42049. Metin

وبالجملة الصحيح كما قال البعض وهو الذي أختاره أن صدر هذه السورة الكريمة هو أول ما نزل من القرآن على الإطلاق كيف

Özetle, bazılarının söylediği ve benim de tercih ettiğim sahih görüş, bu yüce surenin baş kısmının mutlak anlamda Kur'an'dan ilk inen kısım olduğudur. Nasıl olmasın ki,

42050. Metin

وقد ورد حديث بدء الوحي المروي عن عائشة من أصح الأحاديث وفيه فجاءه الملك فقال اقرأ فقال قلت «ما أنا بقارئ، فأخذني فغطني حتى بلغ مني الجهد»

Hz. Âişe'den rivayet edilen vahyin başlangıcı hadisi en sahih hadislerdendir ve orada: "Melek ona geldi ve 'Oku!' dedi. O da: 'Ben okuma bilmem' dedim. Bunun üzerine beni aldı ve takatim kesilinceye kadar sıktı"

42051. Metin

إلخ. والظاهر أن ما فيه نافية بل قال النووي هو الصواب وذلك إنما يتصور أولا وإلّا لكان الامتناع من أشد المعاصي ويطابقه ما ذكره الأئمة في باب تأخير البيان وسنشير إليه إن شاء الله تعالى. وفي الكشف الوجه حمل قول جابر على السورة الكاملة وفي شرح صحيح مسلم الصواب أن أول ما نزل اقْرَأْ أي مطلقا، وأول ما نزل بعد فترة الوحي يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ وأما قول من قال من المفسرين أول ما نزل الفاتحة فبطلانه أظهر من أن يذكر انتهى. وتمام الكلام في هذا المقام يطلب من محله والله تعالى أعلم. ولما ذكر سبحانه في سورة التين خلق الإنسان في أحسن تقويم بيّن ﷿ هنا أنه تعالى خلق الإنسان من علق فكان ما تقدم كالبيان للعلة الصورية، وهذا كالبيان للعلة المادية. وذكر سبحانه هنا أيضا من أحواله في الآخرة ما هو أبسط مما ذكره ﷿ هناك فقال ﷾:

ifadeleri yer almaktadır. Zahir olan, oradaki "mâ"nın olumsuzluk bildirmesidir; hatta Nevevî doğru olanın bu olduğunu söylemiştir. Bu durum ancak ilk başta tasavvur edilebilir; aksi takdirde [okumaktan] kaçınmak en büyük günahlardan olurdu. İmamların tehir-i beyân (açıklamanın ertelenmesi) babında zikrettikleri husus da buna uygundur; inşâallahu teâlâ buna işaret edeceğiz. el-Keşf'te Câbir'in sözünün tam bir sureye hamletmenin uygun olduğu belirtilmiştir. Şerhu Sahîhi Müslim'de ise doğru olanın, mutlak olarak ilk inenin { اقْرَأْ } “Oku!”, vahyin kesilmesinden sonra ilk inenin ise { يا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ } “Ey örtüsüne bürünen!” olduğu ifade edilmiştir. Müfessirlerden ilk inenin Fâtiha olduğunu söyleyenlerin görüşünün batıllığı ise zikredilemeyecek kadar açıktır, denilmektedir. Bu konudaki sözün tamamı kendi yerinden aranmalıdır; doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Allah Teâlâ Tîn Suresi'nde insanın en güzel kıvamda yaratılışını zikredince, burada da azze ve celle insanın bir alaktan (aşılanmış yumurtadan) yaratıldığını beyan buyurdu. Böylece önceki [suredeki], sûretî sebebin beyanı gibi; bu ise maddî sebebin beyanı gibi oldu. Sübhânehu orada zikrettiğinden daha geniş olarak ahiretteki hallerinden de burada bahsederek şöyle buyurdu:

42052. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اقْرَأْ أي ما يوحى إليك من القرآن فالمفعول مقدّر بقرينة المقام كما قيل وليس الفعل منزلا منزلة اللازم ولا أن مفعوله قوله تعالى بِاسْمِ رَبِّكَ على أن الباء زائدة كما قال أبو عبيدة وزعم أن المعنى اذكر ربك، بل هي أصلية ومعناها الملابسة وهي متعلقة بما عندها أو بمحذوف وقع حالا كما روي عن قتادة. والمعنى اقْرَأْ مبتدئا أو مفتتحا بِاسْمِ رَبِّكَ أي قل بسم الله ثم اقرأ وهو ظاهر في أنه لو افتتح بغير اسمه ﷿ لم يكن ممتثلا، واستدل بذلك على أن البسملة جزء من كل سورة وفيه بحث وكذا الاستدلال به على أنها ليست من القرآن للمقابلة إذ لقائل أن يقول إنها تخصص القرآن المقدر مفعولا بغيرها. وبعضهم استدل على أنها ليست بقرآن في أوائل السور بأنها لم تذكر فيما صح من أخبار بدء الوحي الحاكية لكيفية نزول هذه الآيات كذا أفاده النووي عليه الرحمة، ثم قال: وجواب المثبتين أنها لم تنزل أولا بل نزلت في وقت آخر كما نزل باقي السورة كذلك وهذا خلاف ما أخرج الواحدي عن عكرمة والحسن أنهما قالا: أول ما نزل من القرآن بسم الله الرحمن الرحيم، وأول سورة اقرأ. وكذا خلاف ما

{ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.” { اقْرَأْ } “Oku!” yani Kur'an'dan sana vahyedilenleri oku. Denildiği üzere mef'ûl (nesne), makamın karinesiyle takdir edilmiştir; fiil lâzım (geçişsiz) makamına indirilmiş değildir. Ebû Ubeyde'nin bâ harfinin zâid olduğunu kabul edip anlamın "Rabbini an" olduğunu iddia ettiği gibi, mef'ûlün { بِاسْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin adıyla” ayeti olması da söz konusu değildir. Bilakis o aslidir, mülâbese (birliktelik/eşlik) anlamındadır ve yanındaki kelimeye ya da Katâde'den rivayet edildiği üzere hâl konumundaki mahzuf bir kelimeye taalluk etmektedir. Anlamı ise şudur: { بِاسْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin adıyla” başlayarak veya açılış yaparak { اقْرَأْ } “oku!” yani "Bismillâh de, sonra oku." Bu durum, azze ve celle O'nun isminden başkasıyla başlasaydı emre uymuş sayılmayacağını açıkça göstermektedir. Bundan, besmelenin her surenin bir parçası olduğuna delil getirilmiştir ki bunda tartışma vardır. Aynı şekilde karşılık oluşturması gerekçesiyle besmelenin Kur'an'dan olmadığına delil getirilmesi de tartışmalıdır; zira bir kimse, mef'ûl olarak takdir edilen Kur'an'ı besmelenin dışındakilere tahsis ettiğini söyleyebilir. Bazıları ise surelerin başındaki besmelenin Kur'an'dan olmadığına, bu ayetlerin iniş keyfiyetini anlatan sahih vahiy başlangıcı rivayetlerinde besmelenin zikredilmemiş olmasını delil getirmiştir; nitekim merhum Nevevî böyle belirtmiştir. Sonra şöyle demiştir: Besmelenin Kur'an olduğunu kabul edenlerin cevabı, onun ilk olarak inmediği, surenin geri kalanının daha sonra indiği gibi başka bir vakitte indiğidir. Bu durum, Vâhidî'nin İkrime ve Hasan'dan rivayet ettiği, "Kur'an'dan ilk inen 'Bismillâhirrahmânirrahîm'dir, ilk sure ise İkra'dır" şeklindeki sözlerine aykırıdır. Yine şu rivayete de aykırıdır:

42053. Metin

أخرجه ابن جرير وغيره من طريق الضحاك عن ابن عباس أنه قال: أول ما نزل جبريل ﵇ على النبي ﷺ قال: يا محمد استعذ. ثم قل بسم الله الرحمن الرحيم، وقد عد القول بأنها أول ما نزل أحد الأقوال في تعيين أول منزل من القرآن

İbn Cerîr ve başkalarının Dahhâk tarikiyle İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Cebrail aleyhisselâm Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem ilk indiğinde şöyle dedi: 'Ey Muhammed, sığınma talep et (istiâze çek). Sonra Bismillâhirrahmânirrahîm de.' Besmelenin ilk inen olduğu görüşü, Kur'an'dan ilk ineni belirleme konusundaki görüşlerden biri sayılmıştır.

42054. Metin

. وقال الجلال السيوطي: إن هذا القول لا يعد عندي قولا برأسه فإنه من ضرورة نزول السورة نزول

Celâleddîn es-Süyûtî şöyle demiştir: Bu görüş bana göre müstakil bir görüş sayılmaz; zira bir surenin inmesi zorunlu olarak

42055. Metin

البسملة معها فهي أول آية نزلت على الإطلاق وفيه منع ظاهر كما لا يخفى. وجوز كون الباء للاستعانة متعلقة بما عندها أو بمحذوف وقع حالا ورجحت الملابسة بسلامتها عن إيهام كون اسمه تعالى آلة لغيره وقد تقدم ما يتعلق بذلك أول الكتاب. ثم إنه ليس في الأمر المذكور تكليف بما لا يطاق سواء دل الأمر على الفور أم لا لأنه ﷺ علم أن ما أوحى قرآن فهو المكلف بقراءته ﵊ ولا محذور في كون اقرأ إلخ مأمورا بقراءته لصدق المأمور بقراءته عليه، وهذا كما تقول لشخص: اسمع ما أقول لك، فإنه مأمور بسماع هذا اللفظ أيضا. وقد ذكر جمع من الأصوليين أن هذا بيان للمأمور به في قول جبريل ﵇ اقْرَأْ المذكور في حديث بدء الوحي المتفق عليه. قال الآمدي عند ذكر أدلة جواز تأخير البيان عن وقت الخطاب الذي ذهب إليه جماعة من الحنفية وغيرهم: ومن الأدلة ما

onunla birlikte besmelenin de inmesini gerektirir; dolayısıyla o, mutlak olarak ilk inen ayettir. Gizli kalmayacağı üzere bunda açık bir itiraz (reddiye) mevcuttur. Bâ harfinin istiâne (yardım dileme) için olması, yanındakine ya da hâl konumundaki mahzuf bir kelimeye bağlanması caiz görülmüştür; ancak mülâbese anlamı, Allah Teâlâ'nın isminin başkası için bir alet olduğu vehminden uzak olması sebebiyle tercih edilmiştir. Bununla ilgili hususlar kitabın başında geçmişti. Ayrıca, söz konusu emirde -ister fevrîliğe (derhal yapılmasına) delalet etsin ister etmesin- güç yetirilemeyecek bir teklif (teklîf-i mâ lâ yutâk) yoktur; zira o sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine vahyedilen şeyin Kur'an olduğunu bilmiştir ve onu okumakla mükelleftir aleyhisselâm. { اقْرَأْ } “Oku” vb. kısmın da okunması emredilen şey olmasında hiçbir sakınca yoktur; zira okunması emredilen ifadesi buna da sadık gelmektedir. Bu, bir şahsa "Sana söylediğimi dinle" demene benzer; o kimse bu lafzı da işitmekle emrolunmuştur. Usûlcülerden bir grup, bunun, üzerinde ittifak edilen vahiy başlangıcı hadisinde zikredilen Cebrail'in aleyhisselâm { اقْرَأْ } “Oku” sözündeki memur bihin (emredilen şeyin) beyanı olduğunu belirtmiştir. Âmidî, Hanefîlerden bir cemaatin ve başkalarının benimsediği beyanın hitap vaktinden sonraya tehirinin caiz oluşuna dair delilleri zikrederken şöyle demiştir: Delillerden biri de,

42056. Metin

روي أن جبريل ﵇ قال للنبيّ ﷺ اقْرَأْ قال: «وما اقرأ» ؟ كرر عليه ثلاث مرات ثم قال له اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

Cebrail'in aleyhisselâm Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem { اقْرَأْ } “Oku” dediği, onun da: «Ne okuyayım?» dediği rivayetidir. Bunu ona üç defa tekrarladı, sonra ona: { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” dedi.

42057. Metin

فأخر بيان ما أمره به أولا مع إجماله إلى ما بعد ثلاث مرات من أمر جبريل ﵇ وسؤال النبي ﷺ مع إمكان بيانه أولا وذلك دليل جواز التأخير إلى آخر ما قال سؤالا وجوابا لا يتعلق بهما غرضنا، ولا يخفى أن يكون هذا بيانا للمراد على الوجه الذي ذكرناه ظاهر وكونه كذلك بجعل اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ إلى آخر ما نزل أو بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اقْرَأْ إلخ ما ادعاه الجلال معمولا لاقرأ المكرر في كلام جبريل ﵇ مما لا أظن أن أصوليا يقول به، ومثله كونه كذلك بحمل الآية على ما سمعت عن أبي عبيدة. وأما بناء الاستدلال على ما

Böylece başlangıçta icmaliyle birlikte emrettiği şeyin beyanını, ilk başta beyan etmesi mümkün iken Cebrail'in aleyhisselâm üç defa emretmesinden ve Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem sormasından sonraya ertelemiştir; işte bu, tehîrin (ertelemenin) caiz olduğuna delildir... [Âmidî'nin] amacımızla ilgisi olmayan soru ve cevaba dair sözlerinin sonuna kadar böyle devam eder. Bunun, zikrettiğimiz vechile muradın bir beyanı olduğunun zahirliği gizli değildir. Bunun, { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin adıyla oku!” ifadesinden inen son kısma kadar veya { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اقْرَأْ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla oku” vb. kısımların -Celâl'in iddia ettiği gibi- Cebrail'in aleyhisselâm sözündeki tekrarlanan "İkra"nın mef'ûlü kılınması suretiyle olması ise, hiçbir usûlcünün söyleyeceğini zannetmediğim bir şeydir. Ayeti Ebû Ubeyde'den işittiğin üzere hamlederek böyle kılmak da bunun gibidir. İstidlalin şu rivayete dayandırılmasına gelince:

42058. Metin

في بعض الآثار من أن جبريل ﵇ جاء إلى النبي ﷺ وهو بحراء بنمط من ديباج مكتوب فيه اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ- إلى- ما لَمْ يَعْلَمْ فقال له: اقرأ فقال عليه الصلاة السلام «ما أنا بقارئ» قال: اقرأ باسم ربك

Bazı rivayetlerde Cebrail'in aleyhisselâm Hira'da iken Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem üzerinde { اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ } “Rabbinin adıyla oku” ayetinden { ما لَمْ يَعْلَمْ } “bilmediği şeyleri” ayetine kadar yazılı olan ipekten bir örtü ile geldiği ve ona "Oku" dediği, aleyhissalâtü vesselâm'ın ise «Ben okuma bilmem» dediği, bunun üzerine "Rabbinin adıyla oku" dediği yer almaktadır;

42059. Metin

بأن يكون اقرأ إلخ بيانا وتلاوة من جبريل ﵇ لما في النمط المنزل لعدم العلم بما فيه وإن كان مشاهدا منزلة المجمل الغير المعلوم فلا يخفى حاله فتأمل. ثم إن في كلام الآمدي من حيث رواية الخبر ما فيه فلا تغفل. والتعرض لعنوان الربوبية المنبئة عن التربية والتبليغ إلى الكمال اللائق شيئا فشيئا مع الإضافة إلى ضميره ﷺ للإشعار بتبليغه ﵊ إلى الغاية القاصية من الكمالات البشرية بإنزال الوحي المتواتر.

İkra vb. kısmın, indirilen örtüdeki şeyin -görülüyor olsa bile bilinmeyen mücmel konumunda olmasından ötürü- içindekinin bilinmemesi sebebiyle Cebrail aleyhisselâm tarafından bir beyanı ve tilaveti olması bakımından durumunun ne olduğu gizli değildir, iyi düşün. Ayrıca Âmidî'nin sözünde haberin rivayeti bakımından bulunan kusur da ortadadır, gafil olma. Terbiyeyi ve uygun kemale peyderpey ulaştırmayı bildiren Rablık (rubûbiyyet) unvanının getirilmesi ve bunun onun sallallâhu aleyhi ve sellem zamirine izafe edilmesi, mütevatir vahyin indirilmesiyle onun aleyhisselâm beşerî kemalatın en uç noktasına ulaştırılacağını hissettirmek içindir.

42060. Metin

ووصف الرب بقوله تعالى الَّذِي خَلَقَ لتذكيره ﵊ أول النعماء الفائضة عليه ﷺ منه سبحانه مع ما في ذلك من التنبيه على قدرته تعالى على تعليم القراءة بألطف وجه، وقيل: لتأكيد عدم إرادة غيره تعالى من الرب فإن العرب كانت تسمي الأصنام أربابا لكنهم لا ينسبون الخلق إليها والفعل إما منزل اللازم أي الذي له الخلق، أو مقدر مفعوله عاما أي الذي خلق كل شيء. والأول يفيد العموم أيضا فعلى الوجهين يكون وجه تخصيص الإنسان بالذكر في قوله تعالى خَلَقَ الْإِنْسانَ أنه أشرف المخلوقات وفيه من بدائع الصنع والتدبير ما فيه فهو أدل على وجوب العبادة المقصودة من القراءة مع أن التنزيل إليه، ويجوز أن يراد خلق الإنسان إلّا أنه لم يذكر أولا وذكر ثانيا قصدا لتفخيمه بالإبهام ثم التفسير. وعن الزمخشري أن المناسب أن يراد خلق الإنسان بعد الأمر بقراءة القرآن تنبيها على أنه تعالى خلقه للقراءة والدراية كما أن ذكر خلق الإنسان عقيب تعليم القرآن أول سورة الرحمن لنحو ذلك. وقوله تعالى مِنْ عَلَقٍ أي دم جامد لبيان كمال قدرته تعالى بإظهار ما بين حالتيه الأولى والآخرة من التباين البين، وأتى به دالا على الجمع لأن الإنسان مراد به الجنس فهو في معنى الجمع فأتى بما خلق منه كذلك ليطابقه مع ما في ذلك من رعاية الفواصل، ولعله على ما قيل السر في تخصيص هذا الطور من بين سائر أطوار الفطرة الإنسانية من كون النطفة والتراب

Rabbin { الَّذِي خَلَقَ } “Yaratan” buyruğuyla nitelenmesi, O'ndan sübhânehu kendisine sallallâhu aleyhi ve sellem taşan nimetlerin ilkini ona aleyhisselâm hatırlatmak ve bununla birlikte Allah Teâlâ'nın okumayı öğretmeye olan kudretine en latif bir şekilde dikkat çekmek içindir. Bir görüşe göre, Rab lafzıyla Allah Teâlâ'dan başkasının kastedilmediğini pekiştirmek içindir; zira Araplar putlara da rabler diyorlardı, fakat yaratmayı onlara nispet etmiyorlardı. Fiil ya lâzım (geçişsiz) makamına indirilmiştir, yani "yaratma fiili kendisine ait olan" demektir; ya da mef'ûlü genel olarak takdir edilmiştir, yani "her şeyi yaratan" demektir. Birincisi de umum ifade eder. Her iki veche göre de { خَلَقَ الْإِنْسانَ } “İnsanı yarattı” buyruğunda insanın zikre tahsis edilme gerekçesi, onun mahlûkatın en şereflisi olması ve onda nice eşsiz sanat ve tedbirin bulunmasıdır. Dolayısıyla bu, okumadan maksat olan ibadetin vücûbuna daha çok delalet eder; kaldı ki vahiy de ona indirilmektedir. İnsanın yaratılmasının kastedilmiş olması, ancak önce kapalılık (ibham) sonra açıklama (tefsir) yoluyla şanını yüceltmek maksadıyla ilkinde zikredilmeyip ikincisinde zikredilmiş olması da caizdir. Zemahşerî'den nakledildiğine göre, Kur'an'ı okuma emrinden sonra insanın yaratılışının murad edilmesi, Allah Teâlâ'nın onu okumak ve idrak etmek için yarattığına dikkat çekmek açısından daha uygundur; nitekim Rahmân Suresi'nin başında Kur'an'ın öğretilmesinin hemen ardından insanın yaratılışının zikredilmesi de benzer bir durum içindir. Allah Teâlâ'nın { مِنْ عَلَقٍ } “bir aşılanmış yumurtadan (alaktan)” yani donmuş kandan buyurması, ilk hali ile son hali arasındaki açık zıtlığı ortaya koyarak O'nun teâlâ tam kudretini beyan etmek içindir. [Alak kelimesi] çoğula delalet edecek şekilde getirilmiştir; çünkü insan ile cins kastedilmiştir ve o çoğul anlamındadır; dolayısıyla fasılalara (ayet sonu uyumuna) riayetle birlikte ona uysun diye yaratıldığı madde de öyle getirilmiştir. Denildiğine göre, nutfe ve toprağın

42061. Metin

أدل على كمال القدرة لكونهما أبعد منه بالنسبة إلى الإنسانية. وفي البحر لم يذكر سبحانه مادة الأصل آدم يعني آدم ﵇ وهو التراب لأن خلقه من ذلك لم يكن متقررا عند الكفار فذكر مادة الفرع وخلقه منها وترك مادة أصل الخلقة تقريبا لإفهامهم وهو على ما فيه لا يحسم مادة السؤال. وقيل: خص هذا الطور تذكيرا له ﵊ لما وقع من شرح الصدر قبل النبوة وإخراج العلق منه ليتهيأ تهيئا تاما لما يكون له بعد فكأنه قيل الذي خلق الإنسان من جنس ما أخرجه من صدرك الشريف ليهيئك بذلك لمثل ما يلقى إليك الآن وبهذا تقوى مناسبة هذه السورة لسورة الشرح قبلها أتم مناسبة لا سيما على تفسير الشرح بالشق فتدبره. ومن الناس من زعم أن المراد بالإنسان آدم ﵇ وأن المعنى خلق آدم من طين يعلق باليد وهو مما لا تعلق به يد القبول، ولما كان خلق الإنسان أول النعم الفائضة عليه منه تعالى وأقدم الدلائل الدالّة على وجوده ﷿ وكمال قدرته وعلمه وحكمته سبحانه وصف ذاته تعالى بذلك أولا ليستشهد ﵊ به على تمكينه تعالى له من القراءة.

insanlığa nispetle ondan daha uzak olmaları sebebiyle tam kudrete daha çok delalet etmesine rağmen, insanın yaratılış evreleri arasından bu evrenin tahsis edilmesindeki sır belki de budur. el-Bahr'da şöyle denilmiştir: Sübhânehu, asıl olan Âdem'in -yani Âdem aleyhisselâm- maddesi olan toprağı zikretmemiştir; çünkü onun bundan yaratılışı kâfirlerin nezdinde yerleşmiş bir bilgi değildi. Bu yüzden onların anlayışına yaklaştırmak için fer'in maddesini ve ondan yaratılışını zikretmiş, yaratılışın asıl maddesini bırakmıştır. Bu açıklama, içerdiği duruma rağmen soru konusunu tamamen kesip atmaz. Şöyle de denilmiştir: Bu evrenin tahsis edilmesi, peygamberlikten önce göğsünün yarılması ve ileride kendisinde gerçekleşecek olan şeylere tam anlamıyla hazırlanması için ondan kan pıhtısının (alak) çıkarılması olayını ona aleyhisselâm hatırlatmak içindir. Sanki şöyle denilmiştir: İnsanı, şimdi sana vahyedilen benzeri şeylere seni hazırlamak üzere o şerefli göğsünden çıkardığı şeyin cinsinden yaratan O'dur. Bununla, özellikle inşirahı şakk (yarılma) olarak tefsir etme esasına göre bu surenin kendisinden önceki İnşirah Suresi ile olan münasebeti en mükemmel şekilde kuvvetlenir; bunu iyi düşün. İnsanlardan bazıları, insan ile Âdem'in aleyhisselâm kastedildiğini ve anlamın "Âdem'i ele yapışan çamurdan yarattı" demek olduğunu iddia etmiştir ki bu, kabul eliyle tutulacak bir şey değildir. İnsanın yaratılışı, Allah Teâlâ'dan ona taşan nimetlerin ilki ve O'nun azze ve celle varlığına, tam kudretine, ilmine ve hikmetine delalet eden delillerin en eskisi olduğu için, Sübhânehu Kendisine okuma imkânı verdiğine onunla aleyhisselâm delil getirsin diye zatını öncelikle bununla nitelemiştir.

42062. Metin

ثم كرر جل وعلا الأمر بقوله تعالى اقْرَأْ أي افعل ما أمرت به تأكيدا للإيجاب وتمهيدا لما يعقبه من قوله تعالى: وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ إلخ فإنه كلام مستأنف وأراد لإزاحة ما بيّنه ﷺ من العذر

Sonra Celle ve Alâ emri { اقْرَأْ } “Oku!” buyruğuyla tekrarlamıştır; yani vücûbu (farziyeti) pekiştirmek ve ardından gelen { وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } “Ve Rabbin en büyük kerem sahibidir” vb. ayetine zemin hazırlamak için "emrolunduğun şeyi yap" demektir; zira bu yeni bir cümledir (istînâftır) ve O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem belirttiği mazereti ortadan kaldırmak için irade edilmiştir;

42063. Metin

بقوله ﵇ لجبريل ﵊ حين قال له اقرأ فقال: «ما أنا بقارئ»

nitekim Cebrail aleyhisselâm kendisine "Oku" dediğinde onun aleyhisselâm «Ben okuma bilmem» demesiyle [bu mazeret beyan edilmişti].

42064. Metin

يريد أن القراءة شأن من يكتب ويقرأ وأنا أمي فقيل وَرَبُّكَ الذي أمرك بالقراءة مفتتحا ومبتدأ باسمه الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ أي علم ما علم بواسطة القلم لا غيره تعالى، فكما علم سبحانه القارئ بواسطة الكتابة بالقلم يعلمك بدونها. وحقيقة الكرم إعطاء ما ينبغي لا لغرض فهو صفة لا يشاركه تعالى في إطلاقها أحد فافعل للمبالغة وجوز أن لا يكون اقرأ هذا تأكيدا للأول وإنما ذكر ليوصل به ما يزيح العذر. فجملة وَرَبُّكَ إلخ في موضع الحال من الضمير المستتر فيه. وقوله تعالى عَلَّمَ الْإِنْسانَ ما لَمْ يَعْلَمْ بدل اشتمال من علم بالقلم أي علمه به وبدونه من الأمور الكلية والجزئية والجلية والخفية ما لم يخطر بباله، في حذف المفعول أولا وإيراده بعنوان عدم المعلومية ثانيا من الدلالة على كمال قدرته تعالى وكمال كرمه ﷿ والإشعار بأنه تعالى يعلمه ﵊ من العلوم ما لا يحيط به العقول ما لا يخفى قاله في الإرشاد. وقدر بعضهم مفعول علم الخط وجعل بالقلم متعلقا به وأيد بقراءة ابن الزبير الذي علم الخط بالقلم حيث صرح فيها بذلك وقال الجبائي إن اقْرَأْ الأول أمر بالقراءة لنفسه وقيل مطلقا والثاني أمر بالقراءة للتبليغ، وقيل في الصلاة المشار إليها فيما بعد. وجملة وَرَبُّكَ إلخ تحتمل الحالية والاستئنافية، وحاصل المعنى على إرادة القراءة للتبليغ في قول بلغ قومك وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الذي يثيبك على عملك بما يقتضيه كرمه ويقويك على حفظ القرآن لتبلغه. وأولى الأوجه وأظهرها التأكيد وأبعد بعضهم جدا فزعم أن بسم في البسملة متعلق باقرأ الأول، وباسم ربك متعلق باقرأ الثاني ليفيد التقديم اختصاص اسم الله تعالى بالابتداء. وجوز أيضا أن يبقى باسم الله على ما هو المشهور فيه واقرأ أمر بإحداث القراءة وباسم ربك متعلق باقرأ الثاني لذلك ولا يخفى أن الظاهر تعلق باسم ربك بما عنده وتقديم الفعل هاهنا أوقع لأن السورة المذكورة على ما سبق من التصحيح أول سورة نزلت فالقراءة فيها أهم نظرا للمقام. وقيل إنه لو سلم كون غيرها نازلا قبلها لا يضر في حسن تقديم الفعل لأن المعنى كما سمعت عن قتادة اقرأ مفتتحا باسم ربك أي قل باسم الله ثم اقرأ فلو افتتح بغير البسملة لم يكن ممتثلا فضلا عن أن يفتتح بما يضادها من أسماء الأصنام، ولو قدم أفاد معنى آخر وهو أن المطلوب عند القراءة أن يكون الافتتاح باسم

Bununla kastı şudur: Okumak, yazıp okuyan kimsenin işidir, bense ümmîyim. Bunun üzerine şöyle denildi: { وَرَبُّكَ } O'nun ismiyle açılış yapıp başlayarak sana okumayı emreden Rabbin { الْأَكْرَمُ } en büyük kerem sahibidir, { الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ } kalem vasıtasıyla bilineni öğreten de O'ndan başkası değil bizzat O'dur. Nitekim Sübhânehu okuyana kalemle yazma vasıtasıyla öğrettiği gibi, sana da o vasıta olmaksızın öğretir. Keremin hakikati, bir menfaat gözetmeksizin gerekeni vermektir; dolayısıyla bu, mutlak anlamda kullanılmasında Allah Teâlâ'ya hiç kimsenin ortak olamayacağı bir sıfattır, ef'al sığası mübalağa içindir. Bu "İkra" emrinin birincinin teyidi olmayıp, yalnızca mazereti ortadan kaldıran şeye ulaştırmak için zikredilmiş olması da caiz görülmüştür. Bu durumda { وَرَبُّكَ } cümlesi, oradaki gizli zamirden hâl konumundadır. Allah Teâlâ'nın { عَلَّمَ الْإِنْسانَ ما لَمْ يَعْلَمْ } “İnsana bilmediklerini öğretti” buyruğu, "kalemle öğretti" ifadesinden bedel-i iştimaldir; yani kalemle ve kalemsiz olarak, aklına bile gelmeyen küllî, cüz'î, açık ve gizli hususlardan ona bilmediğini öğretti. Mef'ûlün önce hazfedilmesinde, ikinci olarak bilinmezlik unvanıyla getirilmesinde Allah Teâlâ'nın tam kudretine, O'nun azze ve celle tam keremine olan delalet ve O'nun teâlâ ona aleyhisselâm akılların ihata edemeyeceği ilimleri öğreteceğine dair işaret gizli değildir; el-İrşâd'da böyle denilmiştir. Bazıları "alleme"nin mef'ûlünü "yazı" olarak takdir etmiş ve "bil-kalem"i ona bağlamıştır; bu görüş, İbnü'z-Zübeyr'in açıkça bunu belirttiği "kalemle yazıyı öğreten" şeklindeki kıraatiyle de desteklenmiştir. Cübbâî ise birinci { اقْرَأْ } “Oku!” emrinin kendi nefsi için okuma emri olduğunu -bunun mutlak olduğu da söylenmiştir-, ikincisinin ise tebliğ için okuma emri olduğunu -ileride işaret edilecek olan namazda okuma olduğu da söylenmiştir- belirtmiştir. { وَرَبُّكَ } cümlesi hem hâl hem de istînâf (başlangıç) cümlesi olma ihtimalini taşır. Tebliğ için okumanın murad edilmesi durumunda bir görüşe göre mananın özeti şöyledir: Kavmine tebliğ et, { وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } kereminin gerektirdiği şekilde senin ameline mükâfat verecek ve tebliğ etmen için Kur'an'ı ezberlemende seni güçlendirecek olan Rabbin en büyük kerem sahibidir. En evla ve en zahir olan vecih, tekit olmasıdır. Bazıları çok uzaklaşarak, besmeledeki "bism" lafzının birinci "ikra"ya, "bismi rabbik" lafzının ise takdimin Allah Teâlâ'nın isminin başlangıca tahsisini ifade etmesi için ikinci "ikra"ya taalluk ettiğini iddia etmiştir. Besmelenin meşhur olduğu üzere bırakılması, "ikra"nın okuma fiilini başlatma emri olması ve "bismi rabbik" lafzının aynı gerekçeyle ikinci "ikra"ya taalluk etmesi de caiz görülmüştür. Zahir olanın, "bismi rabbik"in kendi yanındakine taalluk etmesi olduğu gizli değildir. Fiilin burada öne alınması daha uygundur; çünkü zikredilen sure, daha önce geçen tashihe göre inen ilk suredir, dolayısıyla makam itibarıyla onda okuma daha önemlidir. Denilmiştir ki: Başkasının ondan önce indiği kabul edilse bile, fiilin öne alınmasının güzelliğine halel gelmez; çünkü Katâde'den işittiğin üzere mana "Rabbinin adıyla başlayarak oku" yani "Bismillâh de sonra oku" demektir. Şayet besmeleden başkasıyla başlasaydı emre uymuş olmazdı; nerede kaldı ki onun zıddı olan putların isimleriyle başlasın. Eğer öne alınsaydı başka bir mana ifade ederdi, o da okuma esnasında istenenin putların ismiyle değil,

42065. Metin

الله تعالى لا باسم الأصنام ولا تكون القراءة في نفسها مطلوبة لما علم أن مقتضى التقديم أن يكون أصل الفعل مسلما على ما هو عليه من زمان طلبا كان أو خبرا. وأجاب من علق الجار بالثاني بأن مطلوبية القراءة في نفسها استفيدت من اقرأ الأول فلا تغفل. والظاهر أن المعلم بالقلم غير معين وقيل هو كل نبي كتب. وقال الضحاك هو إدريس ﵇ وهو أول من خط. وقال كعب: هو آدم ﵇ وهو أول من كتب. وقد نسبوا لآدم وإدريس ﵉ نقوشا مخصوصة في كتابة حروف الهجاء الذي يغلب على الظن عدم صحة ذلك، وقد أدمج ﷾ التنبيه على فضل علم الكتابة لما فيه من المنافع العظيمة ونيل الرتب الفخيمة ولولاه لم يقم دين ولم يصلح عيش ولو لم يكن على دقيق حكمة الله تعالى ولطيف تدبيره سبحانه دليل إلّا أمر القلم والخط لكفى به وقد قيل فيه:

Allah Teâlâ'nın ismiyle başlamak olduğu ve okumanın kendisinin talep edilen bir şey olmadığı manası çıkardı; zira bilinmektedir ki takdimin gereği, talep veya haber olsun, fiilin aslının içinde bulunduğu zamana göre sabit kabul edilmesidir. Câr-mecrûru ikinciye bağlayanlar, okumanın bizatihi istenen bir şey olduğunun birinci "İkra"dan anlaşıldığı cevabını vermişlerdir; gafil olma. Zahir olan, kalemle öğretilenin belirli bir kimse olmadığıdır; bir görüşe göre o, yazı yazan her peygamberdir. Dahhâk onun İdrîs aleyhisselâm olduğunu ve ilk yazı yazan kimse olduğunu söylemiştir. Kâ'b ise onun Âdem aleyhisselâm olduğunu ve ilk yazan kimse olduğunu söylemiştir. Âdem ve İdrîs'e aleyhimesselâm hece harflerinin yazımında özel nakışlar nispet etmişlerdir ki bunun sahih olmadığı zannı ağır basmaktadır. Büyük faydalar içermesi ve yüce mertebelere ulaştırması sebebiyle Allah celle ve alâ yazı ilminin faziletine dikkat çekmeyi [metne] dercetmiştir; o olmasaydı hiçbir din ayakta duramaz ve geçim düzelmezdi. Allah Teâlâ'nın ince hikmetine ve latif tedbirine kalem ve yazı meselesinden başka bir delil olmasaydı bile bu yeterli gelirdi. Nitekim onun hakkında şöyle denilmiştir:

42066. Metin

لعاب الأفاعي القاتلات لعابه ... وأري الجنى اشتارته أيد عواسل

Onun tükürüğü öldürücü engereklerin zehridir ... Ve bal toplayan ellerin devşirdiği taze petek balıdır.

42067. Metin

ومما نسبه الزمخشري في ذلك لبعضهم وعنى على ما قيل نفسه:

Zemahşerî'nin bu konuda bazısına nispet ettiği ve denildiğine göre kendisini kastettiği beyitlerdendir:

42068. Metin

ورواقم رقش كمثل أراقم ... قطف الخطى نيالة أقصى المدى

Alacalı yılanlar gibi benekli yazıcılar (kalemler) vardır ki ... Adımları kısa, en uzak menzile ulaşandır.

42069. Metin

سود القوائم ما يجد مسيرها ... إلّا إذا لعبت بها بيض المدى

Ayakları siyahtır, yürüyüşleri hızlanmaz ... Ancak beyaz bıçaklar kendileriyle oynadığı (açtığı) zaman hızlanır.

42070. Metin

ولهم في هذا الباب كلام فصل يضيق عنه الكتاب، وظاهر الآثار أن الكتابة في الأمم غير العرب قديمة وفيهم حادثة لا سيما في أهل الحجاز، وذكر غير واحد أن الكتابة نقلت إليهم من أهل الحيرة وأنهم أخذوها من أهل الأنبار، وذكر الكلبي والهيثم بن عدي أن الناقل للخط العربي من العراق إلى الحجاز حرب بن أمية وكان قد قدم الحيرة فعاد إلى مكة به، وأنه قيل لابنه أبي سفيان ممن أخذ أبوك هذا الخط؟ فقال: من أسلم بن أسدرة. وقال: سألت أسلم ممن أخذت هذا الخط؟ فقال: من واضعه مرامر بن مرة. وقيل: كان لحمير كتابة يسمونها المسند منفصلة غير متصلة وكان لها شأن عندهم فلا يتعاطاها إلّا من أذن له في تعلمها، وأصناف الكتابة كثيرة. وزعم بعضهم أن جل كتابات الأمم اثنا عشر صنفا العربية والحميرية والفارسية والعبرانية واليونانية والرومية والقبطية والبربرية والأندلسية والهندية والصينية والسريانية ولعل هذا إن صح باعتبار الأصول وإلّا فالفروع توشك أن لا يحصيها قلم كما لا يخفى والله تعالى أعلم ولم ير بعض العلماء من الأدب وصف غيره تعالى بالأكرم كما يفعله كثير من الناس في رسائلهم فيكتبون إلى فلان الأكرم ومع هذا يعدونه وصفا نازلا ويستهجنونه بالنسبة للملوك ونحوهم من الأكابر وقد يصفون به اليهودي والنصراني ونحوهما مع أنه تعالى يقول وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ فعلى العبد أن يراعي الأدب مع مولاه شاكرا كرمه الذي أولاه.

Onların bu konuda kitabın dar geleceği فصل (kesin ve tafsilatlı) sözleri vardır. Rivayetlerin zahirine göre Araplar dışındaki milletlerde yazı kadimdir, onlarda ise özellikle Hicaz ehlinde sonradan ortaya çıkmıştır. Birden fazla kişi, yazının onlara Hîre ehlinden nakledildiğini, onların da bunu Enbâr ehlinden aldığını zikretmiştir. Kelbî ve Heysem b. Adî, Arap yazısını Irak'tan Hicaz'a nakledenin Harb b. Ümeyye olduğunu, Hîre'ye gelip oradan Mekke'ye bu yazıyla döndüğünü; oğlu Ebû Süfyân'a: "Baban bu yazıyı kimden aldı?" denildiğinde: "Eslem b. Esdere'den" dediğini; "Eslem'e 'Sen bu yazıyı kimden aldın?' diye sordum, o da: 'Onu koyan Murâmir b. Mürre'den' dedi" şeklinde nakletmişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Himyerîlerin "Müsned" adını verdikleri, bitişik olmayan ayrı harfli bir yazıları vardı ve onların nezdinde büyük bir önemi bulunmaktaydı; öğrenmesine izin verilen kimseden başkası onunla meşgul olamazdı. Yazı türleri pek çoktur. Bazıları milletlerin temel yazılarının on iki çeşit olduğunu iddia etmiştir: Arap, Himyer, Fars, İbrani, Yunan, Roma, Kıptî, Berberî, Endülüs, Hint, Çin ve Süryani. Bu iddia sahih ise muhtemelen asıllar itibarıyladır; aksi takdirde gizli kalmayacağı üzere furûatını kalemin sayması neredeyse imkânsızdır, doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Bazı âlimler, pek çok insanın mektuplarında yaptığı gibi "falanca el-ekrem" diye yazarak Allah Teâlâ'dan başkasını "el-Ekrem" olarak nitelemeyi edepten saymamışlardır. Bununla birlikte bunu düşük bir vasıf saymakta, krallar ve benzeri büyükler için kullanılmasını çirkin görmekte; O teâlâ { وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ } “Ve Rabbin en büyük kerem sahibidir” buyururken bazen Yahudi ve Hristiyan gibi kimseleri bununla nitelemektedirler. O halde kula düşen, kendisine bahşettiği keremine şükrederek Mevlâ'sına karşı edebi gözetmektir.

42071. Metin

كَلَّا ردع لمن كفر من جنس الإنسان بنعمة الله تعالى عليه بطغيانه وإن لم يذكر لدلالة الكلام عليه وذلك لأن مفتتح السورة إلى هذا المقطع يدل على عظيم منته تعالى على الإنسان فإذا قيل كَلَّا كان ردعا للإنسان الذي قابل تلك النعم الحلائل بالكفران وبالطغيان، وكذلك التعليل بقوله تعالى إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى أي ليتجاوز الحد في المعصية واتباع هوى النفس ويستكبر على ربه ﷿. وقال الكلبي: أي ليرتفع عن منزلة إلى منزلة في اللباس والطعام وغيرهما وليس بذاك، وقدر بعضهم بعد قوله تعالى ما لَمْ يَعْلَمْ ليشكر تلك النعم الجليلة فطغى وكفر كَلَّا وقيل كلا بمعنى حقا لعدم ما يتوجه إليه الردع والزجر ظاهرا فقوله سبحانه إِنَّ الْإِنْسانَ إلخ بيان لما أريد إحقاقه وهذا إلى آخر السورة قيل نزل في أبي جهل بعد زمان من نزول الآيات السابقة وهو الظاهر، ومع نزوله في ذلك اللعين المراد بالإنسان الجنس. وقوله سبحانه أَنْ رَآهُ

{ كَلَّا } “Hayır!” sözün delaletinden ötürü zikredilmese bile, insan cinsinden Allah Teâlâ'nın kendisine olan nimetine tuğyanı ile nankörlük eden kimseyi bir red ve men etmedir (zecredici azarlamadır). Bunun sebebi şudur: Surenin başından bu durağa kadar olan kısım, Allah Teâlâ'nın insana olan büyük lütfuna delalet etmektedir. { كَلَّا } “Hayır!” denildiğinde, bu yüce nimetleri nankörlükle ve azgınlıkla karşılayan insan için bir red ve men etme olur. Aynı şekilde { إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى } “Gerçekten insan azar” ayetiyle gerekçelendirilmesi de böyledir; yani günahta ve nefsin hevasına uymada haddi aşar, Rabbine azze ve celle karşı büyüklük taslar demektir. Kelbî: "Yani giyimde, yiyecekte ve diğer şeylerde bir mertebeden bir mertebeye yükselir" demiştir ki bu pek isabetli değildir. Bazıları Allah Teâlâ'nın { ما لَمْ يَعْلَمْ } “bilmediği şeyleri” buyruğundan sonra, "bu yüce nimetlere şükretsin diye, fakat o azdı ve nankörlük etti, hayır!" şeklinde takdir yapmıştır. Bir görüşe göre, açıkça red ve men edilmeye yönelecek bir şey bulunmadığı için "kellâ", "hakkā" (gerçekten) anlamındadır; dolayısıyla Sübhânehu'nun { إِنَّ الْإِنْسانَ } “Gerçekten insan...” vb. buyruğu gerçekleşmesi murad edilen şeyin beyanıdır. Bunun surenin sonuna kadar olan kısmının, önceki ayetlerin inişinden bir süre sonra Ebû Cehil hakkında indiği söylenmiştir ki zahir olan da budur. O mel'un hakkında inmiş olmakla birlikte, insan ile cins murad edilmiştir. Allah Teâlâ'nın { أَنْ رَآهُ } “kendini görmesi sebebiyle” buyruğu,

42072. Metin

اسْتَغْنى

{ اسْتَغْنى } “zenginleşmiş”

42073. Metin

مفعولا من أجله أي يطغى لأن رأى نفسه مستغنيا على أن جملة اسْتَغْنى مفعول ثان لرأى لأنه بمعنى علم ولذلك ساغ كون فاعله ومفعوله ضميري واحد نحو علمتني فقد قالوا إن ذلك لا يكون في غير أفعال القلوب وفقد وعدم، وذهب جماعة إلى أن رأى البصرية قد تعطى حكم القلبية في ذلك وجعلوا منه قول عائشة: لقد رأيتنا مع رسول الله ﷺ وما لنا طعام إلّا الأسودان. وأنشدوا:

ifadesiyle mef'ûlün leh'tir (için/sebebiyle); yani kendini müstağni (ihtiyaçsız) gördüğü için azar. { اسْتَغْنى } “zenginleşmiş” cümlesi "raâ" fiilinin ikinci mef'ûlüdür; çünkü o "alime" (bildi) anlamındadır. Bu sebeple, fâilinin ve mef'ûlünün tek bir zamir olması "alimetnî" (kendimi bildim) gibi caiz olmuştur; nitekim bunun kalbî fiiller ile fekade ve adime dışındakilerde olamayacağını söylemişlerdir. Bir topluluk, gözle görme anlamındaki rü'yetin de bu hususta kalbî fiil hükmünü alabileceği görüşüne varmış ve Hz. Âişe'nin "Kendimizi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte görürdüm de bizim iki siyah (hurma ve su) dışında yiyeceğimiz olmazdı" sözünü buna örnek göstermişlerdir. Ve şu beyti okumuşlardır:

42074. Metin

ولقد أراني للرماح دريئة ... من عن يميني تارة وأمامي

Nice defa kendimi mızraklara siper olmuş görürüm ... Bazen sağımdan, bazen de önümden [gelen mızraklara].

42075. Metin

فإذا جعلت رأى هنا بصرية فالجملة في موضع الحال، وتعليل طغيانه برؤيته لا بنفس الاستغناء كما ينبىء عنه قوله تعالى وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ [الشورى: ٢٧] للإيذان بأن مدار طغيانه زعمه الفاسد على الأول ومجرد رؤيته ظاهر الحال من غير روية وتأمل في حقيقته على الثاني، وعلى الوجهين المراد بالاستغناء الغنى بالمال أعني مقابل الفقر المعروف. وقيل المراد أن رأى نفسه مستغنيا عن ربه سبحانه بعشيرته وأمواله وقوته وهو خلاف الظاهر، ويبعده ظاهر ما روي أن أبا جهل قال لرسول الله ﷺ: أتزعم أن من استغنى طغى فاجعل لنا جبال مكة ذهبا وفضة لعلنا نأخذ منها فنطغى فندع ديننا ونتبع دينك. فنزل جبريل ﵇ فقال: إن شئت فعلنا ذلك ثم إن لم يؤمنوا فعلنا بهم ما فعلنا بأصحاب المائدة، فكف رسول الله ﷺ عن الدعاء إبقاء عليهم. وقرأ قنبل بخلاف عنه «أن رأه» بحذف الألف التي بعد الهمزة وهي لام الفعل وروى ذلك عنه ابن مجاهد وغلطه فيه وقال: إن ذلك حذف لا يجوز وفي البحر ينبغي أن لا يغلطه بل يتطلب له وجها وقد حذفت الألف في نحو من هذا قال:

Buradaki "raâ" basarî (gözle görme) kılındığında, cümle hâl konumunda olur. Tuğyanının bizatihi zenginleşmeyle değil de kendini öyle görmesiyle gerekçelendirilmesi -nitekim Allah Teâlâ'nın { وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ } “Eğer Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı” [eş-Şûrâ: 27] buyruğu da bunu hissettirmektedir-, birinciye göre tuğyanının dayanağının kendi bozuk zannı olduğuna; ikinciye göre ise hakikati üzerinde etraflıca düşünüp taşınmaksızın sadece durumun zahirini görmesi olduğuna dikkat çekmek içindir. Her iki veche göre de istiğnâ ile kastedilen malca zenginlik, yani bilinen fakirliğin zıddıdır. Kendisini aşireti, malları ve gücü sebebiyle Rabbinden sübhânehu müstağni görmesi kastedildiği de söylenmiştir ki bu zahire aykırıdır. Ebû Cehil'in Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem: "Zenginleşenin azdığını mı iddia ediyorsun? O halde Mekke dağlarını bizim için altın ve gümüş yap da onlardan alıp azalım, dinimizi bırakıp senin dinine uyalım" dediği rivayetinin zahiri de bunu uzak kılmaktadır. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm inip: "Dilersen bunu yaparız, sonra inanmazlarsa Mâide ehline yaptığımızı onlara da yaparız" demiş, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de onları korumak adına dua etmekten vazgeçmiştir. Kunbul, kendisinden gelen bir rivayet farkıyla hemzeden sonraki elifi -ki fiilin lâmü'l-fiilidir- hazfederek "en raehü" şeklinde okumuştur. İbn Mücâhid bunu ondan rivayet etmiş ve bunda onu yanılarak hatalı sayıp: "Bu, caiz olmayan bir haziftir" demiştir. el-Bahr'da ise şöyle denilmiştir: "Onu hatalı saymamak, bilakis buna bir vecih aramak gerekir; nitekim bunun benzerinde elif hazfedilmiştir." [Şair] şöyle demiştir:

42076. Metin

وصاني العجاج فيمن وصني يريد وصاني فحذف الألف وهي لام الفعل وقد حذفت في مضارع رأى في قولهم أصاب الناس جهد لو تر أهل مكة، وهو حذف لا ينقاس لكن إذا صحت الرواية وجب القبول فالقراءات جاءت على لغة العرب قياسها وشاذها. وقوله تعالى إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى

"Accâc beni vasiyet ettiği kimseler arasında vasiyet etti" derken "vasanî"yi kastederek lâmü'l-fiil olan elifi hazfetmiştir. Nitekim Arapların "İnsanlara öyle bir darlık isabet etti ki Mekke ehlini görsen..." sözünde "raâ" fiilinin muzâriinde de hazfedilmiştir. Bu, kıyasa girmeyen bir haziftir; ancak rivayet sahih olduğunda kabulü vaciptir, zira kıraatler kıyasîsiyle ve şâzzıyla Arap dili üzere gelmiştir. Allah Teâlâ'nın { إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى } “Kuşkusuz dönüş ancak Rabbinedir” buyruğu,

42077. Metin

تهديد للطاغي وتحذير له من عاقبة الطغيان، والخطاب قيل للإنسان والالتفات للتشديد في التهديد وجوز أن يكون الخطاب لسيد المخاطبين ﷺ. والمراد أيضا تهديد الطاغي وتحذيره ولعله الأظهر نظرا إلى الخطابات قبله والرجعى مصدر بمعنى الرجوع كالبشرى والألف فيها للتأنيث، وتقديم الجار والمجرور عليه للقصر أي إن إلى ربك رجوع الكل بالموت والبعث لا إلى غيره سبحانه استقلالا أو اشتراكا فترى حينئذ عاقبة الطغيان. وفي هذه الآيات على ما قيل إدماج التنبيه على مذمة المال كما أن في الآيات الأول إدماج التنبيه على مدح العلم وكفى ذلك مرغبا في الدين والعلم ومنفرا عن الدنيا والمال. وقوله تعالى أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى ذكر لبعض آثار الطغيان ووعيد عليها. ولم يختلف المفسرون كما قال ابن عطية في أن العبد المصلي هو رسول الله ﷺ، والناهي هو اللعين أبو جهل.

azgın kimseye bir tehdit ve onu tuğyanın akıbetinden sakındırmadır. Hitabın insana olduğu ve tehditte şiddeti sağlamak için iltifat yapıldığı söylenmiştir. Hitabın, muhatapların efendisine sallallâhu aleyhi ve sellem olması da caiz görülmüştür. Maksat yine azgın kimseyi tehdit etmek ve onu sakındırmaktır; önceki hitaplar dikkate alındığında belki de en zahir olanı budur. Ruc‘â, "büşrâ" gibi rücû (dönüş) anlamında bir masdardır ve sonundaki elif müenneslik içindir. Câr ve mecrûrun onun önüne geçirilmesi hasr (kasıt) içindir; yani ölüm ve dirilişle herkesin dönüşü müstakil olarak veya ortaklaşa başkasına değil, yalnızca Rabbinedir; o vakit azgınlığın akıbetini görürsün. Denildiğine göre, bu ayetlerde ilk ayetlerde ilmin övgüsüne dikkat çekmenin dercedildiği gibi malın yerilmesine dikkat çekmek dercedilmiştir. Bu da dine ve ilme teşvik edici, dünyaya ve mala karşı soğutucu olarak yeterlidir. Allah Teâlâ'nın { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى } “Namaz kıldığı zaman bir kulu engelleyeni gördün mü?” buyruğu, tuğyanın bazı eserlerinin zikri ve bunlara karşı bir tehdittir. İbn Atıyye'nin belirttiği gibi müfessirler, namaz kılan kulun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, engelleyenin ise mel'un Ebû Cehil olduğu hususunda ihtilaf etmemişlerdir.

42078. Metin

فقد أخرج أحمد ومسلم والنسائي وغيرهم عن أبي هريرة أن أبا جهل حلف باللات والعزى لئن رأى رسول الله ﷺ يصلي ليطأن على رقبته وليعفرن وجهه، فأتى رسول الله ﵊ وهو يصلي ليفعل فما فجأهم منه إلّا وهو ينكص على عقبيه ويتقي بيديه، فقيل له: ما لك؟ فقال: إن بيني وبينه لخندقا من نار وهولا وأجنحة. فقال رسول الله ﷺ: «لو دنا مني لاختطفته الملائكة عضوا عضوا» وأنزل الله تعالى كَلَّا إِنَّ الْإِنْسانَ إلى آخر السورة

Nitekim Ahmed, Müslim, Nesâî ve başkaları Ebû Hüreyre'den şöyle rivayet etmişlerdir: Ebû Cehil Lât ve Uzzâ'ya yemin ederek, "Eğer Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım ve yüzünü toprağa sürteceğim" dedi. Bunu yapmak için Peygamber aleyhisselâm namaz kılarken yanına geldi; fakat ansızın onun geri çekildiğini ve elleriyle korunduğunu gördüler. Ona, "Sana ne oldu?" denilince, "Benimle onun arasında ateşten bir hendek, dehşet ve kanatlar var!" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv kapıp parçalayacaktı» buyurdu. Ve Allah Teâlâ surenin sonuna kadar olan { كَلَّا إِنَّ الْإِنْسانَ } “Hayır, gerçekten insan azar” ayetlerini indirdi.

42079. Metin

. وقول الحسن هو أمية بن خلف كان ينهى سلمان عن الصلاة لا يكاد يصح لأنه لا خلاف في أن إسلام سلمان رضي الله تعالى عنه كان بالمدنية بعد الهجرة كما أنه لا خلاف في أن السورة

Hasan'ın "O, Selmân'ı namazdan alıkoyan Ümeyye b. Halef'tir" şeklindeki sözü ise pek sahih olamaz; çünkü Selmân'ın radıyallâhu teâlâ anh İslâm'a girişinin hicretten sonra Medine'de olduğunda hiçbir ihtilaf yoktur; nitekim surenin

42080. Metin

مكية. نعم حكم الآية عام فإن كان ما حكي عن أمية واقعا فحكمها شامل له والصلاة التي أشارت إليها الآية كانت على ما حكى أبو حيان صلاة الظهر، وحكى أيضا أنها كانت تصلى جماعة وهي أول جماعة أقيمت في الإسلام وأنه كان معه ﵊ أبو بكر وعلي رضي الله تعالى عنهما فمر أبو طالب ومعه ابنه جعفر فقال له: يا بني صل جناح ابن عمك، وانصرف مسرورا وأنشأ يقول:

Mekkî olduğunda da ihtilaf bulunmamaktadır. Evet, ayetin hükmü geneldir; şayet Ümeyye'den anlatılan şey vuku bulmuşsa ayetin hükmü onu da kapsar. Ayetin işaret ettiği namaz, Ebû Hayyân'ın naklettiğine göre öğle namazıydı. Yine onun naklettiğine göre cemaatle kılınmaktaydı ve bu, İslâm'da ikame edilen ilk cemaatti; onunla aleyhisselâm birlikte Ebû Bekir ve Ali radıyallâhu teâlâ anhümâ da vardı. Yanında oğlu Ca'fer olduğu halde Ebû Tâlib oradan geçti ve ona: "Ey oğulcuğum, amcanın oğlunun yanına katıl (onunla namaz kıl)" dedi ve sevinçle dönüp şu şiiri söyledi:

42081. Metin

إن عليا وجعفرا ثقتي ... عند ملم الزمان والكرب

Şüphesiz Ali ve Ca'fer benim güvencemdir ... Zamanın felaketleri ve sıkıntılar anında.

42082. Metin

والله لا أخذل النبي ولا ... يخذله من يكون من حسبي

Allah'a yemin olsun ki Peygamber'i yüzüstü bırakmam ... Benim soyumdan gelen hiç kimse de onu terk etmez.

42083. Metin

لا تخذلا وانصرا ابن عمكما ... أخي لأمي من بينهم وأبي

Yüzüstü bırakmayın, amcanızın oğluna yardım edin ... O aralarında ana-baba bir öz kardeşimdir.

42084. Metin

وفي هذا نظر لأن الصلاة فرضت ليلة الإسراء بلا خلاف، وادعى ابن حزم الإجماع على أنه كان قبل الهجرة بسنة، وجزم ابن فارس بأنه كان قبلها بسنة وثلاثة أشهر، وقال السدي بسنة وخمسة أشهر، وموت أبي طالب كان قبل الهجرة بنحو ثلاث سنين لأنه كان قبل وفاة خديجة بثلاثة وقيل بخمسة أيام، وكانت وفاتها بعد البعثة بعشر سنين على الصحيح، فأبو طالب على هذا لم يدرك فرضية الصلاة. نعم حكى القاضي عياض عن الزهري ورجحه النووي والقرطبي أن الإسراء كان بعد البعث بخمس سنين لكن قيل عليه ما قيل فليراجع.

Fakat bunda bir tutarsızlık vardır; zira namaz ihtilafsız olarak İsrâ gecesinde farz kılınmıştır. İbn Hazm bunun hicretten bir yıl önce olduğu konusunda icmâ bulunduğunu iddia etmiş, İbn Fâris hicretten bir yıl üç ay önce olduğunu kesin bir dille belirtmiş, Süddî bir yıl beş ay önce demiştir. Ebû Tâlib'in vefatı ise hicretten yaklaşık üç yıl önceydi; çünkü Hatice'nin vefatından üç -bir rivayete göre beş- gün önceydi. Hatice'nin vefatı ise sahih görüşe göre bi'setten on yıl sonraydı. Buna göre Ebû Tâlib namazın farz kılınışına yetişmemiştir. Evet, Kādî İyâz Zührî'den İsrâ'nın bi'setten beş yıl sonra olduğunu nakletmiş, Nevevî ve Kurtubî de bunu tercih etmiştir; fakat buna karşı da söylenilen sözler söylenmiştir, müracaat edilsin.

42085. Metin

والنهي قيل بمعنى المنع وعبر به إشارة إلى عدم اقتدار اللعين على غير ذلك. وفي بعض الأخبار ما ظاهره أنه حصل منه نهي لفظي، فقد أخرج أحمد والترمذي وصححه وغيرهما عن ابن عباس قال: كان النبي ﷺ يصلي فجاء أبو جهل فقال: ألم أنهك عن هذا؟ ألم أنهك عن هذا الحديث والتعبير بما يفيد الاستقبال لاستحضار الصورة الماضية لنوع غرابة والرؤية قيل قلبية وكذا في قوله تعالى أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى وقوله ﷿: أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى والمفعول الأول للأول الموصول وللثاني والثالث محذوف وهو ضمير يعود عليه أو اسم إشارة يشار به إليه، والمفعول الثاني للثالث قوله سبحانه أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى والأولان متوجهان إليه أيضا وهو مقدر عندهما، وترك إظهاره اختصارا ونظير ذلك أخبرني عن زيد إن وفدت عليه، أخبرني عنه إن استخبرته، أخبرني عنه إن توسلت إليه أما يوجب حقي وليس ذلك من التنازع لأن الجمل لا يصح إضمارها وإنما هو من الطلب المعنوي والحذف في غير التنازع، وجواب الشرط في الجملتين محذوف لدلالة ألم يعلم عليه ويقدر حسبما تقتضيه الصناعة، وقيل يدل عليه أَرَأَيْتَ مرادا به ما سيذكر قريبا إن شاء الله تعالى ويقدر كذلك، والكلام عليه أيضا نظير ما مر آنفا، والضمائر المستترة في كان وما بعد من الأفعال للناهي والمراد من أَرَأَيْتَ أخبرني فإن الرؤية لما كانت سببا للعلم أجرى الاستفهام عنها مجرى الاستخبار عن متعلقها والاستفهام الواقع موقع المفعول الثاني هو متعلق الاستخبار هنا وهذا الإجراء على ما يفهم من كلام بعض الأئمة يكون مع الرؤية البصرية والرؤية القلبية وللنحاة فيه قولان، والخطاب في الكل على ما اختاره جمع لكل من يصلح أن يكون مخاطبا ممن له مسكة وقيل للإنسان كالخطاب في إِلى رَبِّكَ

Nehyin men etme anlamında olduğu söylenmiştir ve bu lafızla ifade edilmesi, mel'unun bundan başkasına güç yetiremediğine işaret etmek içindir. Bazı haberlerde ise ondan sözlü bir yasaklamanın gerçekleştiğini gösteren ifadeler yer almaktadır; nitekim Ahmed, Tirmizî -sahih olduğunu belirterek- ve başkaları İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kılıyordu, Ebû Cehil geldi ve: "Ben seni bundan men etmedim mi? Ben seni bundan men etmedim mi?" dedi... hadis. Gelecek zaman bildiren sığa ile ifade edilmesi, bir tür gariplik sebebiyle geçmişteki tablonun zihinde canlandırılması içindir. Görmenin kalbî olduğu söylenmiştir; aynı şekilde Allah Teâlâ'nın { أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ عَلَى الْهُدى أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوى } “Gördün mü, ya o doğru yol üzerinde ise yahut takvayı emrediyorsa?” buyruğunda ve O'nun azze ve celle { أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى } “Gördün mü, ya yalanlar ve yüz çevirirse?” buyruğunda da böyledir. Birincinin birinci mef'ûlü ism-i mevsûldür; ikinci ve üçüncününki ise mahzuftur ki o da ona dönen bir zamir veya kendisiyle ona işaret edilen bir işaret ismidir. Üçüncünün ikinci mef'ûlü Sübhânehu'nun { أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرى } “Allah'ın gördüğünü bilmedi mi?” buyruğudur; ilk ikisi de buna yöneliktir ve onların yanında takdir edilmiştir. İhtisar amacıyla açıkça getirilmesi terkedilmiştir. Bunun benzeri şöyledir: "Zeyd'e uğrarsan bana ondan haber ver, ona bir şey sorarsan bana ondan haber ver, ona vesileyle yaklaşırsan bana ondan haber ver; hakkımı vacip kılmaz mı?" Bu durum tenâzu' kabilinden değildir; çünkü cümleler zamir yapılamaz; bu ancak manevî talep ve tenâzu' dışındaki hazif türündendir. İki cümledeki şartın cevabı, "elem ya'lem"in delaleti sebebiyle mahzuftur ve nahiv kaidesinin gerektirdiği şekilde takdir edilir. Bir görüşe göre, az sonra inşâallahu teâlâ zikredilecek mananın kastedilmesiyle buna { أَرَأَيْتَ } “Gördün mü?” delalet eder ve o şekilde takdir edilir. Onun üzerindeki açıklama da az önce geçenin benzeridir. "Kâne" ve sonraki fiillerdeki müstetir (gizli) zamirler engelleyen kimseye aittir. { أَرَأَيْتَ } “Gördün mü?” ifadesinden murat "bana haber ver" demektir; zira rü'yet ilmin sebebi olduğu için, ondan yapılan istifham müteallakından yapılan bir istihbar (haber sorma) yerine geçirilmiştir. İkinci mef'ûl yerine geçen istifham ise burada istihbarın müteallakıdır. Bazı imamların sözünden anlaşıldığına göre bu uygulama, hem basarî hem de kalbî rü'yetle birlikte olur; nahivcilerin bu konuda iki görüşü vardır. Bir cemaatin tercihine göre hepsindeki hitap, aklı başında olup muhatap olmaya elverişli olan herkese yöneliktir. { إِلى رَبِّكَ } “Rabbinedir” ayetindeki hitap gibi insana yönelik olduğu da söylenmiştir.

42086. Metin

وتنوين عَبْداً على ما هو ظاهر كلام البعض للتنكير، وتقييد النهي بالظرف يشعر بأن النهي عن الصلاة حال التلبس بها وفصل بين الجمل للاعتناء بأمر التشنيع والوعيد حيث أشعر أن كل جملة مقصودة على حيالها فشنع سبحانه على الناهي أولا بنهيه عن الصلاة، وأوعد عليه مطلقا بقوله تعالى أَرَأَيْتَ الَّذِي إلخ أي أخبرني يا من له أدنى تمييز أو أيها الإنسان عمن ينهى عن الصلاة بعض عباد الله تعالى ألم يعلم بأن الله تعالى يرى ويطلع فيجازيه على ذلك النهي. وشنع سبحانه عليه ثانيا بنهيه عن ذلك وأوعده عليه أيضا على تقدير أنه على

Bazılarının sözünün zahirine göre { عَبْداً } “bir kulu” kelimesinin tenvini tenkîr (belirsizlik) içindir. Nehyin zarfla kayıtlanması, namazdan nehyetmenin bilfiil namazla meşgul olma halinde gerçekleştiğini hissettirir. Cümleler arası fasl yapılması (atıfsız bırakılması), kınama ve tehdit konusuna itina göstermek içindir; nitekim bu, her cümlenin başlı başına maksut olduğunu hissettirmektedir. Zira Sübhânehu engelleyeni önce namazdan menetmesi sebebiyle kınamış ve { أَرَأَيْتَ الَّذِي } “Gördün mü o engelleyeni...” vb. buyruğuyla buna mutlak olarak tehditte bulunmuştur; yani: "Ey en ufak bir temyiz gücü bulunan kimse veya ey insan, Allah Teâlâ'nın kullarından birini namazdan meneden kimseyi bana haber ver; Allah Teâlâ'nın görüp muttali olduğunu ve bu engellemeden ötürü onu cezalandıracağını bilmedi mi?" Sonra Sübhânehu onu bundan menetmesi sebebiyle ikinci olarak kınamış ve kendi

42087. Metin

زعمه على هدى ورشد في نفس النهي أو أنه أمر بواسطته بالتقوى لأن النهي عن الشيء أمر بضده أو مستلزم له فقال تعالى شأنه أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ إلخ أي أخبرني عن ذلك الناهي ألم يعلم أن الله يطلع فيجازيه إن كان على هدى ورشد في نفس النهي أو كان أمرا بواسطته بالتقوى كما يزعم. وشنع جل شأنه عليه ثالثا بذلك وأوعده عليه أيضا على تقدير أنه في نفس الأمر وفيما يقوله تعالى مكذبا بحقية الصلاة متوليا عنها معرضا عن فعلها بقوله تعالى أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ إلخ أي أخبرني عن ذلك الناهي ألم يعلم بأن الله تعالى يطلع على أحواله إن كذب بحقية ما نهى عنه وأعرض عن فعله على ما نقوله نحن، والحاصل أنه تعالى شنع وأوعد على النهي عن الصلاة بدون تعرض لحال الناهي الزعمي أو الحقيقي، ثم شنع وأوعد جل وعلا عليه مع التعرض لحاله الزعمي، ثم شنع ﷿ وأوعد عليه مع التعرض لحاله الحقيقي وهذا كالترقي في التشنيع. والجمهور على عدم تقييد ما في حيّز الشرطيتين بما ذكرنا حيث قالوا: إن كان على طريقة سديدة فيما ينهى عنه من عبادة الله تعالى أو كان أمرا بالمعروف والتقوى فيما يأمر به من عبادة الأوثان كما يزعم أو كان مكذبا للحق ومتوليا عن الصواب كما نقول، وذكر أن الشرط الثاني تكرار للأول لأن معنى الأول أنه ليس على الهدى، وأوضح بأن إدخال حرف الشرط في الأول لإرخاء العنان صورة والتهكم حقيقة إذ لا يكون في النهي عن عبادته تعالى والأمر بعبادة الأصنام هدى البتة، وفي الثاني لذلك والتهكم على عكس الأول إذ لا شك أنه مكذب متولّ فما لهما إلى واحد. وقيل: إن الرؤية في الجملة

zannına göre bizzat bu engellemede doğru yol ve hidayet üzere bulunması yahut onun vasıtasıyla takvayı emretmiş olması takdiri üzerinden de tehdit etmiştir -çünkü bir şeyden nehyetmek zıddını emretmektir veya onu gerektirir-; nitekim şânı yüce olan Allah: { أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ } “Gördün mü, ya o [doğru yol üzerinde] ise...” vb. buyurmuştur; yani: "Bana o engelleyenden haber ver; eğer zannettiği gibi bizzat engellemesinde doğru bir hidayet üzere ise veya onun vasıtasıyla takvayı emrediyorsa, Allah'ın muttali olup kendisini cezalandıracağını bilmedi mi?" Sonra şânı yüce olan Allah, işin hakikatinde ve Allah Teâlâ'nın buyurduğu üzere namazın hakikatini yalanlayıcı, ondan yüz çevirici ve onu yapmaktan kaçınıcı olması takdiri üzerinden de üçüncü olarak kınamış ve tehdit etmiştir; nitekim Allah Teâlâ: { أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ } “Gördün mü, ya yalanlar...” vb. buyurmuştur; yani: "Bana o engelleyenden haber ver; bizim söylediğimiz üzere nehyettiği şeyin hakikatini yalanlar ve onu yapmaktan yüz çevirirse, Allah Teâlâ'nın onun hallerine muttali olduğunu bilmedi mi?" Özetle; Allah Teâlâ engelleyenin zannî veya hakiki durumuna değinmeksizin namazdan engellemesini kınamış ve tehdit etmiş; sonra Celle ve Alâ onun zannî durumuna değinerek onu kınamış ve tehdit etmiş; ardından azze ve celle onun hakiki durumuna değinerek onu kınamış ve tehdit etmiştir. Bu ise kınamada derece derece yükselme (terakkî) gibidir. Cumhur, şart cümlelerinin kapsamındakileri zikrettiğimiz şekilde kayıtlamama görüşündedir; nitekim şöyle demişlerdir: "Engel olduğu Allah Teâlâ'ya ibadet konusunda doğru bir yol üzere ise veya zannettiği gibi putlara ibadeti emretmesinde marufu ve takvayı emrediyorsa yahut bizim dediğimiz gibi hakkı yalanlayıcı ve doğru olandan yüz çevirici ise..." İkinci şartın birincinin tekrarı olduğu zikredilmiştir; çünkü birincinin anlamı onun hidayet üzere olmadığıdır. Ve şöyle açıklanmıştır: Birincide şart harfinin dâhil edilmesi zahiren dizginleri serbest bırakmak (hasma pay bırakır gibi görünmek), hakikatte ise alay etmek (tehekküm) içindir; zira Allah'a ibadetten menetmekte ve putlara ibadeti emretmekte kesinlikle hiçbir hidayet olamaz. İkincide de durum böyledir ve alay etme birincinin aksinedir; zira onun yalanlayıcı ve yüz çevirici olduğunda şüphe yoktur, dolayısıyla ikisinin varacağı yer birdir. Şöyle de denilmiştir: Cümledeki görme (rü'yet)...

42088. Metin

الأولى بصرية فلا تحتاج إلى مفعول ثان، وفي الثانية والثالثة قلبية والمفعول الأول على ما تقدم والمفعول الثاني سد مسده الجملة الشرطية الأولى بجوابها وهو في الأخيرة أَلَمْ يَعْلَمْ إلخ لمذكور وفيما قبلها محذوف دل هو عليه، ولم تعطف الأخيرة على ما قبلها للإيذان باستقلالها بالوقوع في نفس الأمر وباستتباع الوعيد الذي ينطق به الجواب، وأما قبلها فأمر الشرط فيه ليس إلّا لتوسيع الدائرة وهو السر في تجريده عن الجواب والإحالة به على جواب الشرطية بعده، والخطاب في الكل لمن يصلح له والتنوين في عَبْداً لتفخيمه ﵊ واستعظام النهي وتأكيد التعجيب منه والمعنى أخبرني عن ذلك الناهي إن كان على الهدى فيما ينهى عنه من عبادة الله تعالى إلخ ما ذكر آنفا ألم يعلم أن الله يرى ويطلع على أحواله فيجازيه بها حتى اجترأ على ما فعل. وقيل إن أَرَأَيْتَ في الجمل الثلاث من الرؤية القلبية، والمفعول الأول للأولى الموصول، ومفعولها الثاني الجملة الشرطية الأولى بجوابها المحذوف اكتفاء عنه بجواب الشرطية الثانية إذ علم من ضرورة التقابل. وأَ رَأَيْتَ الثانية تكرارا للأولى، وأَ رَأَيْتَ الثالثة ومفعولها الأول محذوف للقرينة مستقلة لأنها تقابل الأولى للتقابل بين الشرطين يعني قوله تعالى إِنْ كانَ إلخ، وقوله سبحانه إِنْ كَذَّبَ إلخ. وفي الإتيان بالجملة الأخيرة من دون العطف ترشيح للكلام المبكت وتنبيه على حقية الشرط، ولهذا صرح بجوابه ليتمحض وعيدا والخطاب على ما تقدم أولا والكلام من قبيل الكلام المنصف وإرخاء العنان ولذا قيل عَبْداً ولم يقل نبيا مجتبى فكأنه قيل أخبرني يا من له أدنى تمييز عن حال هذا الذي ينهى بعض عباد الله تعالى فضلا عن النبي المجتبى عن صلاته إن كان ذلك الناهي على هدى فيما ينهى عنه من عبادة الله تعالى أو كان آمرا بالتقوى فيما يأمر به من عبادة الأصنام كما يزعم، وكذلك إن كان على التكذيب للحق والتولي عن الدين الصحيح كما تقول أَلَمْ يَعْلَمْ إلخ. وقيل أَرَأَيْتَ في الجملتين الثانية والثالثة تكرار للأولى والشرطيتان بجوابهما سادتان مسد المفعول الثاني للأولى، وأَ لَمْ يَعْلَمْ إلخ جواب الشرط الثاني وجواب الأول محذوف لدلالته عليه ولم يقل أو إن كذب إلخ لأنه ليس بقسيم لما قبله على ما قيل. والمعنى على نحو ما سمعت وأورد على جميع هذه الأقوال أن في تجويز

Birincideki görme (rü'yet) basarîdir (gözle görmedir), dolayısıyla ikinci bir mef'ûle ihtiyaç duymaz. İkinci ve üçüncüdeki ise kalbîdir (bilgi anlamındadır); birinci mef'ûl daha önce geçtiği gibidir, ikinci mef'ûlün yerine ise birinci şart cümlesi cevabıyla birlikte geçmiştir. Bu cevap sonuncuda zikredilen { أَلَمْ يَعْلَمْ } “Bilmedi mi?...” vb. ifadesidir; ondan öncekinde ise bunun delalet ettiği mahzuf bir cevaptır. Son cümlenin bir öncekine atfedilmemesi, onun işin hakikatinde vuku bulmada müstakil olduğunu ve cevabın açıkça ifade ettiği tehdidi beraberinde getirdiğini bildirmek içindir. Ondan öncekine gelince, oradaki şart durumu sırf ihtimal dairesini genişletmek içindir; cevaptan soyutlanmasının ve kendisinden sonraki şart cümlesinin cevabına havale edilmesinin sırrı da budur. Hitap hepsinde hitaba muhatap olmaya elverişli her kimseyedir. { عَبْداً } “bir kulu” kelimesindeki tenvin, Peygamber aleyhisselâm'ı yüceltmek, [namazdan] menedilmenin vahametini ve bundan duyulan hayreti pekiştirmek içindir. Anlam şöyledir: “Bana o engelleyenden haber ver; eğer engel olduğu Allah Teâlâ'ya ibadet konusunda doğru bir yol üzere ise... -az önce zikredilenler- Allah'ın gördüğünü ve yaptıklarının karşılığını vermek üzere hallerine muttali olduğunu bilmedi mi ki bu yaptığına cüret etti?” Şöyle de denilmiştir: Her üç cümledeki { أَرَأَيْتَ } “Gördün mü” kalbî rü'yettendir. Birincinin birinci mef'ûlü ism-i mevsûldür; ikinci mef'ûlü ise zıtlığın gereğinden anlaşıldığı için ikinci şart cümlesinin cevabıyla yetinilerek mahzuf bırakılan cevabıyla birlikte birinci şart cümlesidir. İkinci { أَرَأَيْتَ } “Gördün mü”, birincinin tekrarıdır. Üçüncü { أَرَأَيْتَ } “Gördün mü” ise -karine sebebiyle birinci mef'ûlü hazfedilmiş olarak- müstakildir; çünkü iki şart arasındaki zıtlık sebebiyle birinciye mukabildir; yani Allah Teâlâ'nın: { إِنْ كانَ } “ya o [doğru yol üzerinde] ise...” vb. buyruğu ile Sübhânehu'nun: { إِنْ كَذَّبَ } “ya yalanlar...” vb. buyruğu arasındaki zıtlık gibi. Son cümlenin atıfsız getirilmesinde susturucu sözü pekiştirme (terşîh) ve şartın hakikatine dikkat çekme vardır. Bu yüzden sırf bir tehdit olsun diye cevabı açıkça zikredilmiştir. Hitap ilk başta geçtiği gibidir. Söz, insaflı davranma ve hasma pay bırakır gibi görünme (irhâ-i inân) kabilindendir; bu sebeple seçilmiş peygamber denilmeyip { عَبْداً } “bir kulu” denilmiştir. Sanki şöyle denilmektedir: “Ey en küçük bir temyiz gücü bulunan kişi! Allah Teâlâ'nın kullarından birini -üstelik seçilmiş peygamber bir yana- namazından alıkoyan bu kimsenin durumu hakkında bana haber ver; eğer o engelleyen, zannettiği gibi engel olduğu Allah Teâlâ'ya ibadet hususunda doğru bir yol üzere yahut putlara ibadeti emretmesinde takvayı emreder durumda ise; aynı şekilde senin söylediğin gibi hakkı yalanlama ve doğru dinden yüz çevirme üzere ise, { أَلَمْ يَعْلَمْ } “bilmedi mi?...” vb.” Şöyle de denilmiştir: İkinci ve üçüncü cümlelerdeki { أَرَأَيْتَ } “Gördün mü”, birincinin tekrarıdır; iki şart cümlesi cevaplarıyla birlikte birincinin ikinci mef'ûlü yerine geçmiştir. { أَلَمْ يَعْلَمْ } “Bilmedi mi?...” vb. ise ikinci şartın cevabıdır; birincinin cevabı ise ona delaleti sebebiyle mahzuftur. “Yahut yalanladıysa” denilmemiştir; çünkü denildiğine göre o, kendisinden öncekine denk (kasîm) değildir. Anlam işittiğin gibidir. Bütün bu görüşlere şu itiraz yöneltilmiştir: Şartın cezasında...

42089. Metin

الإتيان بالاستفهام في جزاء الشرط من غير الفاء وإن صرح به الزمخشري في كشافه وارتضاه الرضي واستشهد له بقوله تعالى قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتاكُمْ عَذابُ اللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ [الأنعام: ٤٧] بحثا لأن ظاهر نقل الزمخشري نفسه في المفصل ونقل غيره وجوب الفاء إذا كان الجزاء جملة إنشائية والاستفهام وإن لم يبق على الحقيقة لم يخرج على ما في الكشف من الإنشاء. وقال أبو حيان: إن وقوع جملة الاستفهام جوابا للشرط بغير فاء لا أعلم أحدا أجازه بل نصوا على وجوب الفاء في كل ما اقتضى طلبا بوجه ما ولا يجوز حذفها إلّا في ضرورة أو شعر. وقال الدماميني في شرح التسهيل: إن جعل هل يهلك جزاء مشكل لعدم اقترانه بالفاء والاقتران بها في مثل ذلك واجب. واعترض أيضا جعل الجملة الشرطية في موضع المفعول الثاني لأرأيت بأن مفعولها الثاني لا يكون إلّا جملة استفهامية كما نص عليه أبو حيان وجماعة، أو قسمية كما في الإرشاد. وقال الخفاجي: إن جعل الشرطية في موقع المفعول والجملة الاستفهامية في موقع جواب الشرط إما على ظاهره أو على أنهما لدلالتهما على ذلك جعلا كأنهما كذلك لسدهما مسد المفعول والجواب وبما ذكر صرح الرضي والدماميني في شرح التسهيل في باب اسم الإشارة فما قيل من أن المفعول الثاني لأرأيت لا يكون جملة استفهامية مخالف لما صرحوا بأنه مختار سيبويه فلا يلتفت إليه، ولم يجعلوا فيما ذكر الخطاب للنبي ﷺ ولا للكافر الناهي لأن السياق مقتض لخروج الناهي والمنهي عن مورد الخطاب. واستظهر في البحر جعله للنبي وجوز غيره جعله للكافر. والمراد تصوير الحال بعنوان كلي وهو كما ترى.

Zemahşerî el-Keşşâf'ında açıkça belirtmiş ve Radî de bunu benimseyip Allah Teâlâ'nın: { قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتاكُمْ عَذابُ اللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ } [el-En'âm: 47] “De ki: 'Söyleyin bana; size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zâlimler topluluğundan başkası mı helak edilir?'” ayetini buna delil getirmiş olsa da 'fâ' harfi olmaksızın istifhamın getirilmesine cevaz vermekte bir tartışma (bahis) vardır. Çünkü Zemahşerî'nin bizzat kendisinin el-Mufassal'daki naklinin ve başkalarının naklinin zahirine göre ceza inşaî bir cümle olduğunda 'fâ'nın gelmesi vaciptir. İstifham hakiki anlamında kalmasa bile Keşşâf'ta geçtiği üzere inşa olmaktan çıkmaz. Ebû Hayyân şöyle demiştir: "İstifham cümlesinin 'fâ'sız olarak şartın cevabı olarak gelmesine hiç kimsenin cevaz verdiğini bilmiyorum; bilakis bir şekilde talep gerektiren her yerde 'fâ'nın vacip olduğunu açıkça belirtmişlerdir; onun hazfedilmesi ancak zaruret veya şiirde caizdir." Demâmînî, Şerhu't-Teshîl'de şöyle demiştir: "'Hel yuhleku' kısmının ceza yapılması, 'fâ' ile birlikte gelmemesi sebebiyle problemlidir; çünkü benzeri yerlerde 'fâ' ile birlikte gelmesi vaciptir." Şart cümlesinin 'eraeyte'nin ikinci mef'ûlü konumuna getirilmesine de itiraz edilmiş; Ebû Hayyân ve bir grubun açıkça belirttiği üzere onun ikinci mef'ûlünün ancak istifham cümlesi yahut el-İrşâd'da olduğu gibi kasem cümlesi olabileceği söylenmiştir. Hafâcî şöyle demiştir: "Şart cümlesinin mef'ûl konumuna, istifham cümlesinin de şartın cevabı konumuna getirilmesi; ya zahirine göredir yahut her ikisinin buna delalet etmesinden ötürü mef'ûl ve cevabın yerine geçtikleri için sanki öyleymiş gibi kabul edilmelerindendir." Zikredilen bu hususu Radî ve Şerhu't-Teshîl'de 'İsm-i İşaret' babında Demâmînî açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla 'eraeyte'nin ikinci mef'ûlünün istifham cümlesi olamayacağına dair söylenen söz, Sibeveyh'in tercihi olduğunu açıkça belirttikleri şeye aykırıdır ve buna itibar edilmez. Zikredilen bu izahlarda hitabı ne Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ne de engelleyen kâfire yöneltmişlerdir; çünkü bağlam, engelleyenin de engellenenin de hitabın yöneltildiği merci olmaktan çıkmasını gerektirmektedir. el-Bahr'da hitabın Peygamber'e ait olması kuvvetli görülmüş, bir başkası ise kâfire ait olmasını caiz görmüştür. Kastedilen, durumun küllî bir başlıkla tasvir edilmesidir; bu ise gördüğün gibidir.

42090. Metin

وقيل الضميران في إِنْ كانَ وأَمَرَ للعبد المصلي والضمائر في كَذَّبَ وَتَوَلَّى ويَعْلَمْ للذي ينهى. وحاصل المعنى على ما قال الفراء أرأيت الذي ينهى عبدا يصلي والمنهي على الهدى وآمر بالتقوى والناهي مكذب متول فما أعجب من ذا. والظاهر أن جواب الشرط عليه محذوف وهو فما أعجب من ذا بقرينة أَرَأَيْتَ فإنه يفيد التعجب والرؤية فيه قيل علمية، والمفعول الثاني محذوف نحو هذا الجواب وقيل بصرية وأَ لَمْ يَعْلَمْ إلخ جملة مستأنفة لتقرير ما قبلها وتأكيده، وأو تقسيمية بمعنى الواو. وقيل الخطاب في أَرَأَيْتَ الثانية للكافر وفي الثانية للنبي ﷺ فهو ﷿ كالحاكم الذي حضر الخصمان يخاطب هذا مرة والآخر أخرى وكأنه سبحانه قال: يا كافر أخبرني إن كانت صلاته هدى ودعاؤه إلى الله تعالى أمرا بالتقوى أتنهاه، وأخبرني أيها الرسول إن كان الناهي مكذبا بالحق متوليا عن الدين الصحيح ألم يعلم بأن الله تعالى يجازيه. وسكت هذا القائل عن الخطاب في أَرَأَيْتَ الأول فقيل: لكل من يصلح له وقيل للإنسان، وقيل للنبي ﷺ كالخطاب في الثالث. وقوله أتنهاه يحتمل أنه جعله مفعولا لرأيت، ويحتمل أنه جواب الشرط أو كما في سابقه ولعل ذكر الأمر بالتقوى في الجملة الثانية لأن النهي على ما قيل كان عن الصلاة والأمر بها وكان الظاهر عليه أن يذكر في الجملة الأولى أيضا بأن يقال أرأيت الذي ينهى عبدا إذا صلى أو أمر بالتقوى لكنه حذف اكتفاء بذكره في الثانية، واقتصر على ذكر الصلاة ولم يعكس لأن الأمر بالتقوى دعوة قولية، والصلاة دعوة فعلية والفعل أقوى من القول. وإنما كانت دعوة وأمرا لأن المقتدى به إذا فعل فعلا كان في قوة قوله افعلوا هذا. وقيل المذكور أولا ليس النهي عن الصلاة بل النهي حين الصلاة وهو محتمل أن يكون لها أو لغيرها، وعامة أحوال الصلاة لما انحصرت في تكميل نفس المصلي بالعبادة وتكميل غيره بالدعوة فنهيه في تلك الحالة يكون عن الصلاة والدعوة معا فلذا ذكر في الجملة الثانية انتهى. فلا تغفل.

Şöyle de denilmiştir: { إِنْ كانَ } “eğer ise” ve { أَمَرَ } “emrettiyse” ifadelerindeki iki zamir namaz kılan kula aittir; { كَذَّبَ } “yalanladı”, { تَوَلَّى } “yüz çevirdi” ve { يَعْلَمْ } “bilsin” fiillerindeki zamirler ise engelleyen kimseye aittir. Ferrâ'nın belirttiğine göre kastedilen anlamın özeti şöyledir: “Engellenen doğru yol üzere olup takvayı emrederken, engelleyen ise yalanlayıp yüz çevirmişken, namaz kılan bir kulu engelleyen kimseyi gördün mü; bundan daha şaşılacak ne olabilir?” Bu yaklaşıma göre zahir olan, şartın cevabının mahzuf olmasıdır; o da { أَرَأَيْتَ } “gördün mü” ifadesinin karinesiyle “bundan daha şaşılacak ne olabilir?” takdirindedir; çünkü bu ifade şaşkınlık bildirir. Buradaki görmenin ilmî (bilmek anlamında) olduğu söylenmiştir; ikinci mef'ûl ise bu takdir edilen cevap gibi mahzuftur. Görmenin basarî (gözle görmek) olduğu da söylenmiştir; { أَلَمْ يَعْلَمْ } “Bilmedi mi?...” vb. ise öncesini pekiştirmek ve teyit etmek için getirilmiş müste'nefe (yeni bir başlangıç) cümlesidir. [Cümledeki] “ev” (veya) edatı ise 'vav' (ve) anlamında taksim içindir. Şöyle de denilmiştir: İkinci { أَرَأَيْتَ } “gördün mü”deki hitap kâfiredir, üçüncüsündeki hitap ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'edir. Dolayısıyla O azze ve celle, huzuruna iki davalının geldiği bir hâkim gibidir; bir defasında buna, diğer defasında ötekine hitap etmektedir. Sanki Sübhânehu şöyle buyurmuştur: “Ey kâfir! Bana haber ver; şayet onun namazı hidayet, Allah Teâlâ'ya daveti de takvayı emretmek ise, sen onu engelliyor musun? Ve bana haber ver ey Resûl! Şayet o engelleyen hakkı yalanlayıcı ve doğru dinden yüz çevirici ise, Allah Teâlâ'nın kendisini cezalandıracağını bilmedi mi?” Bu görüşü ileri süren zat, birinci { أَرَأَيْتَ } “gördün mü”deki hitap hakkında susmuştur. Denildi ki: Hitaba elverişli herkese yöneliktir; insana yönelik olduğu da, üçüncüdeki hitap gibi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelik olduğu da söylenmiştir. “Sen onu engelliyor musun?” ifadesinin 'eraeyte'nin mef'ûlü yapılmış olması muhtemel olduğu gibi şartın cevabı olması veya bir öncekinde geçtiği gibi olması da muhtemeldir. İkinci cümlede takvayı emretmenin zikredilmesinin sebebi -denildiğine göre- engellemenin namazdan ve namazı emretmekten ötürü olmasıdır. Zahir olan ise birinci cümlede de zikredilip “Namaz kıldığı veya takvayı emrettiği zaman bir kulu engelleyeni gördün mü?” denilmesiydi; ancak ikincideki zikriyle yetinilerek mahzuf bırakılmıştır. Sadece namazın zikriyle yetinilip aksi yapılmamıştır; çünkü takvayı emretmek sözlü bir davettir, namaz ise fiilî bir davettir ve fiil sözden daha güçlüdür. Bunun bir davet ve emir olması ise şundandır: Kendisine uyulan kimse bir fiil işlediğinde, bu onun “Bunu yapın” demesi kuvvetindedir. Şöyle de denilmiştir: İlk olarak zikredilen şey namazdan menetmek değil, namaz anında menetmektir; bu da namaz için veya başka bir şey için olmaya muhtemeldir. Namazın genel halleri namaz kılanın nefsini ibadetle olgunlaştırmasına ve başkasını davetle olgunlaştırmasına hasredildiğinde, o andaki engelleme hem namazdan hem de davetten menetmek olur; bu sebeple ikinci cümlede zikredilmiştir. Söz burada bitti; gafil olma!

42091. Metin

وجوز الإمام كون الخطاب في الكل له ﵊ وقال في بيان معنى أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ

İmam [Râzî], hitabın tamamında Peygamber aleyhisselâm'a ait olmasını caiz görmüş ve { أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ } “Gördün mü, ya o [doğru yol üzerinde] ise...”

42092. Metin

إلخ أرأيت إن صار على الهدى واشتغل بأمر نفسه، أما كان يليق به ذلك إذ هو رجل عاقل ذو ثروة، فلو اختار الرأي الصائب والاهتداء والأمر بالتقوى أما كان ذلك خيرا له من الكفر بالله تعالى والنهي عن خدمته سبحانه وطاعته ﷿؟ كأنه تعالى يقول: تلهف عليه كيف فوت على نفسه المراتب العلية وقنع بالمراتب الردية.

vb. ayetinin anlamını açıklarken şöyle demiştir: “Gördün mü, ya [o engelleyen] hidayete erip kendi işiyle meşgul olsaydı; akıllı ve servet sahibi bir adam olduğuna göre bu ona yakışmaz mıydı? Doğru görüşü, hidayete ermeyi ve takvayı emretmeyi seçseydi, bu kendisi için Allah Teâlâ'yı inkâr etmekten ve O Sübhânehu'ya kulluktan ve O azze ve celle'ye itaatten menetmekten daha hayırlı olmaz mıydı?” Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Yüce dereceleri elinden kaçırıp aşağı derecelere razı olduğuna göre onun haline acı!

42093. Metin

واعتبر عصام الدين هذه الجملة توبيخا على تفويت ما ينفع وما بعدها توبيخا على كسب ما يضر فقال: إن قوله تعالى أَرَأَيْتَ الَّذِي إلخ استشهاد لطغيان الإنسان إن رآه مستغنيا والرؤية بمعنى الإبصار، أي أشاهدت الذي ينهى عبدا إذا صلى وعرفت طغيان الإنسان المستغني وأنه لا يكفي بكفرانه ويتجاوز إلى تكليف العبد الذي أرسل للمنع عن الكفران بالكفران. وقوله سبحانه أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ إلخ توبيخ له على فوت ما لا يعلم كنهه بفوت الهدى والأمر بالتقوى، يعني أعلمت أنه على أي فور إن كان على الهدى أو أمر بالتقوى وقوله ﷿ أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ إلخ توبيخ له بما كسب من استحقاق العذاب والبعد عن رب الأرباب أي أعلمت أنه على أي عقوبة ومؤاخذة. وقوله تعالى أَلَمْ يَعْلَمْ إلخ تهديد ووعيد شديد بعد التوبيخ على كسب حال الشقي وفوت حال السعيد انتهى. وهو كما ترى فتأمل جميع ما تقدم والله تعالى بمراده أعلم. ثم إن الآية وإن نزلت في أبي جهل عليه اللعنة لكن كل من نهى عن الصلاة ومنع منها فهو شريكه في الوعيد ولا يلزم على ذلك المنع عن النهي عن الصلاة في الدار المغصوبة والأوقات المكروهة لأن المنهي عنه في الحقيقة ليس عن الصلاة نفسها بل عن وصفها المقارن وأشهد الاحتياط تحاشي بعضهم عن النهي مطلقا

İsâmüddin bu cümleyi fayda veren şeyi elden kaçırmaya yönelik bir azarlama, sonrasını ise zarar veren şeyi kazanmaya yönelik bir azarlama kabul ederek şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın: { أَرَأَيْتَ الَّذِي } “Gördün mü o [engelleyeni]...” vb. buyruğu, insanın kendisini ihtiyaçsız gördüğünde azgınlaşmasına bir delil getirmedir; buradaki görme gözle görme anlamındadır; yani “Namaz kıldığı zaman bir kulu engelleyen kimseyi müşahede ettin ve ihtiyaçsız gören insanın azgınlığını, küfrüyle yetinmeyip küfürden menetmek için gönderilmiş kulu küfre zorlamaya kadar vardırdığını bildin.” Sübhânehu'nun: { أَرَأَيْتَ إِنْ كانَ } “Gördün mü, ya o [doğru yol üzerinde] ise...” vb. buyruğu, hidayeti ve takvayı emretmeyi kaçırmak suretiyle mahiyeti bilinmeyen bir şeyi kaçırmasından ötürü onu azarlamadır; yani “Eğer doğru yol üzere olursa yahut takvayı emrederse hangi kazanç üzere olacağını bildin mi?” Azze ve celle'nin: { أَرَأَيْتَ إِنْ كَذَّبَ } “Gördün mü, ya yalanlar...” vb. buyruğu, azabı hak etmekten ve Rablerin Rabbinden uzaklaşmaktan kazandığı şey sebebiyle onu azarlamadır; yani “Hangi cezaya ve hesaba çekilmeye maruz kalacağını bildin mi?” Allah Teâlâ'nın: { أَلَمْ يَعْلَمْ } “Bilmedi mi?...” vb. buyruğu ise şakînin durumunu kazanma ve saidin durumunu elden kaçırma azarlamasından sonra şiddetli bir tehdit ve uyarıdır. Söz burada bitti. Bu ise gördüğün gibidir; daha önce geçenlerin hepsini iyice düşün; muradını en iyi Allah Teâlâ bilir. Sonra şu var ki, ayet her ne kadar lanet olası Ebû Cehil hakkında inmiş olsa da namazdan nehyeden ve ona engel olan herkes bu tehditte onun ortağıdır. Gasbedilmiş yerde ve mekruh vakitlerde namaz kılmaktan menetmek bu kapsama girmez; çünkü hakikatte nehyedilen şey namazın bizzat kendisi değil, onunla bitişik olan vasfıdır. İhtiyatın en ileri derecesi olarak bazı âlimlerin mutlak manada nehyetmekten kaçındıklarını gördüm.

42094. Metin

فروي عن أمير المؤمنين كرم الله تعالى وجهه أنه رأى في المصلى أقواما يصلون قبل صلاة العيد، فقال: ما رأيت رسول الله ﷺ يفعل ذلك، فقيل له رضي الله تعالى عنه: ألا تنهاهم؟ فقال رضي الله تعالى عنه: أخشى أن أدخل تحت وعيد قوله تعالى أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى وفي رواية لا أحب أن أنهى عبدا إذا صلى، ولكن أحدثهم بما رأيت من رسول الله ﷺ

Müminlerin emîri -Allah Teâlâ yüzünü ak etsin- namazgâhta bayram namazından önce namaz kılan kimseleri gördüğünde şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in böyle yaptığını görmedim.” Kendisine radıyallâhu teâlâ anh: “Onları menetmeyecek misin?” denilince, o radıyallâhu teâlâ anh: “Allah Teâlâ'nın: { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى } “Gördün mü o engelleyeni, bir kulu namaz kıldığı zaman?” buyruğundaki tehdidin altına girmekten korkarım” demiştir. Bir rivayette de: “Namaz kıldığı zaman bir kulu menetmeyi sevmem; fakat onlara Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den gördüğümü anlatırım” demiştir.

42095. Metin

وقد سلك نحو هذا المسلك أبو حنيفة عليه الرحمة فقد روي أن أبا يوسف قال له:

Ebû Hanîfe -üzerine rahmet olsun- de bu tür bir yol izlemiştir; nitekim Ebû Yûsuf'un kendisine şöyle sorduğu rivayet edilmiştir:

42096. Metin

أيقول المصلي حين يرفع رأسه من الركوع اللهم اغفر لي؟ فقال: يقول ربنا لك الحمد ويسجد. ولم يصرح بالنهي ويقاس على النهي عن الصلاة النهي عن غيرها من أنواع العبادة، ولا فرق بين النهي القالي والنهي الحالي، ومنه أن يشغل المرء المرء عن ذلك وقد ابتلي به كثير من الناس.

“Namaz kılan kimse rükûdan başını kaldırdığında 'Allahümme'ğfir lî' der mi?” Ebû Hanîfe: “Rabbena leke'l-hamd der ve secdeye gider” cevabını vermiştir. Açıkça bir yasaklama getirmemiştir. Namazdan menetmeye, ibadetin diğer türlerinden menetmek de kıyas edilir; sözlü men ile fiilî men arasında fark yoktur; kişinin bir başkasını bundan meşgul edip alıkoyması da bu kabildendir ve insanların çoğu bununla imtihan olunmuştur.

42097. Metin

كَلَّا ردع للناهي اللعين وزجر له. واللام في قوله تعالى لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ موطئة للقسم أي والله لئن لم ينته عما هو عليه ولم ينزجر لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ أي لنأخذن بناصيته ولنسحبنه بها إلى النار يوم القيامة والسفع قال المبرد الجذب بشدة وسفع بناصية فرسه جذب. قال عمرو بن معد يكرب:

{ كَلَّا } “Hayır!” o lanetlenmiş engelleyiciyi bir menediş ve azarlamadır. Allah Teâlâ'nın: { لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ } “Andolsun, eğer vazgeçmezse” buyruğundaki 'lâm' kaseme hazırlık (müvattıe) içindir; yani “Allah'a yemin olsun ki, eğer üzerinde bulunduğu durumdan vazgeçmez ve kendini engellemezse, { لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ } “elbette onu alnından (perçeminden) yakalarız!” yani kıyamet gününde mutlaka onun perçeminden tutar ve onunla ateşe sürükleriz.” Sef' (سَفْع) kavramı hakkında Müberred: “Şiddetle çekmektir; 'atının perçeminden tuttu' denildiğinde onu çekti anlamına gelir” demiştir. Amr b. Ma'dîkerib şöyle demiştir:

42098. Metin

قوم إذ كثر الصياح رأيتهم ... ما بين ملجم مهره أو سافع

“Öyle bir kavimdir ki çığlıklar çoğaldığında onları görürsün / Ya tayına gem vuran ya da [perçeminden] yakalayıp çeken haldedirler.”

42099. Metin

وقال مؤرج: السفع الأخذ بلغة قريش. والناصية شعر الجبهة وتطلق على مكان الشعر وأل فيها للعهد، واكتفي بها عن الإضافة وهو معنى كونها عوضا عن المضاف إليه في مثله والكلام كناية عن سحبه إلى النار وقول أبي حيان إنه عبر بالناصية عن جميع الشخص لا يخفى ما فيه وقيل: المراد لنسحبنه على وجهه في الدنيا يوم بدر وفيه بشارة بأنه تعالى يمكن المسلمين من ناصيته حتى يجروه إن لم ينته وقد فعل ﷿

Müerric şöyle demiştir: “Sef', Kureyş lehçesinde yakalamak/tutmaktır.” Nâsiye (ناصية), alındaki saçtır; saçın bittiği yere de ıtlak olunur. Buradaki 'el-' takısı ahd içindir ve izafet yerine geçmiştir; bu gibi yerlerde muzafun ileyhin yerine bedel olması da bu anlama gelir. Bu söz, onun ateşe sürüklenmesinden kinayedir. Ebû Hayyân'ın, nâsiye ile şahsın tamamının ifade edildiğini söylemesindeki durum ise gizli değildir. Şöyle de denilmiştir: Kastedilen, Bedir gününde dünyada onu yüzüstü sürüklememizdir; bunda, eğer vazgeçmezse Allah Teâlâ'nın Müslümanlara onun perçemini teslim edip sürükleyeceklerine dair bir müjde vardır; nitekim O azze ve celle bunu yapmıştır.

42100. Metin

فقد روي أنه لما نزلت سورة الرحمن قال ﷺ:

Rivayet edildiğine göre Rahmân Suresi indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem:

42101. Metin

«من يقرؤها على رؤساء قريش» ؟ فقام ابن مسعود وقال: أنا يا رسول الله، فلم يأذن له ﵊ لضعفه وصغر جثته حتى قالها ثلاثا وفي كل مرة كان ابن مسعود يقول: أنا يا رسول الله، فأذن له ﷺ فأتاهم وهم مجتمعون حول الكعبة فشرع في القراءة فقام أبو جهل فلطمه وشق أذنه وأدماه، فرجع وعيناه تدمعان فنزل جبريل ﵇ ضاحكا

«Bunu Kureyş'in ileri gelenlerine kim okuyacak?» buyurdu. İbn Mes'ûd ayağa kalkıp: “Ben, ey Allah'ın Resûlü!” dedi. Zayıflığı ve cüssesinin küçüklüğü sebebiyle aleyhisselâm ona izin vermedi; ta ki bunu üç defa söyledi ve her defasında İbn Mes'ûd: “Ben, ey Allah'ın Resûlü!” dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona izin verdi. O da Kâbe'nin etrafında toplanmışlarken onların yanına vardı ve okumaya başladı. Ebû Cehil ayağa kalkıp ona bir tokat vurdu, kulağını yarıp kanattı. Gözleri yaşararak geri döndü; bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm gülerek indi.

42102. Metin

فقال له ﷺ في ذلك، فقال ﵇ «ستعلم» فلما كان يوم بدر قال ﵊: التمسوا أبا جهل في القتلى فرآه ابن مسعود مصروعا يخور فارتقى على صدره ففتح عينه فعرفه، فقال: لقد ارتقيت مرتقى صعبا يا رويعي الغنم، فقال ابن مسعود: الإسلام يعلو ولا يعلى عليه. فعالج قطع رأسه فقال اللعين: دونك فاقطعه بسيفي. فقطعه ولم يقدر على حمله فشق أذنه وجعل فيها خيطا وجعل يجره حتى جاء به إلى رسول الله ﷺ فجاء جبريل ﵇ يضحك ويقول: يا رسول الله أذن بأذن

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona bu durumu sorunca aleyhisselâm: «Yakında bileceksin» dedi. Bedir günü olunca Peygamber aleyhisselâm: «Ölülerin arasında Ebû Cehil'i arayın» buyurdu. İbn Mes'ûd onu yere serilmiş inler vaziyette gördü; göğsünün üzerine çıktı. Ebû Cehil gözünü açıp onu tanıdı ve: “Ey koyun çobancığı, pek sarp bir yere tırmandın!” dedi. İbn Mes'ûd: “İslâm yücedir, ona üstün gelinemez” dedi. Başını kesmeye koyuldu. Lanetli: “İşte sana [fırsat], onu benim kılıcımla kes!” dedi. Başını kesti fakat taşımaya güç yetiremedi; kulağını delip içine bir ip geçirdi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e getirinceye kadar onu yerde sürükledi. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm gülerek geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resûlü! Kulağa karşılık bir kulak,

42103. Metin

والرأس زيادة، وكأن تخصيص الناصية بالذكر لأن اللعين كان شديد الاهتمام بترجيلها وتطييبها، أو لأن السفع بها غاية الإذلال عند العرب إذ لا يكون إلّا مع مزيد التمكن والاستيلاء ولأن عادتهم ذلك في البهائم. وقرأ محبوب وهارون كلاهما عن أبي عمرو «لنسفعنّ» بالنون الشديدة. وقرأ ابن مسعود «لأسفعن» كذلك مع إسناد الفعل إلى ضمير المتكلم وحده، وكتبت النون الخفيفة في قراءة الجمهور ألفا اعتبارا بحال الوقف فإنه يوقف عليها بالألف تشبيها لها بالتنوين وقاعدة الكتابة مبنية على حال الوقف والابتداء ومن ذلك قوله:

baş da fazlası!” Nâsiyenin (perçemin) özellikle zikredilmesi, sanki o lanetlinin onu taramaya ve kokulamaya pek düşkün oluşundandır yahut onunla çekilip sürüklenmesi Araplarda aşırı bir zillet sayıldığındandır; zira bu ancak tam bir hâkimiyet ve üstünlükle mümkündür ve onların hayvanlara karşı âdeti de böyledir. Mahbûb ve Hârûn, her ikisi de Ebû Amr'dan «لنسفعنّ» şeklinde şeddeli nûn ile okumuşlardır. İbn Mes'ûd ise fiili tekil mütekellim zamirine isnad ederek «لأسفعن» şeklinde okumuştur. Cumhurun kıraatinde hafif nûn, vakıf hali dikkate alınarak elif şeklinde yazılmıştır; zira tenvine benzetilerek üzerinde elif ile durulur; imlâ kaidesi de vakıf ve ibtida haline dayanır. Şairin şu sözü de bundandır:

42104. Metin

ومهما تشأ منه فزارة تمنعا وقوله:

“Fezâre kabilesi ondan ne dilerse menedersin” ve şairin şu sözü:

42105. Metin

يحسبه الجاهل ما لم يعلما وقوله تعالى ناصِيَةٍ بدل من الناصية وجاز إبدالها عن المعرفة وهي نكرة لأنها وصفت بقوله سبحانه كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ فاستقلت بالإفادة وقد ذكر البصريون أنه يشترط لإبدال النكرة من المعرفة الإفادة لا غير، ومذهب الكوفيين أنها تبدل منها بشرطين اتحاد اللفظ ووصف النكرة وليشمل بظاهره كل ناصية هذه صفتها وهذا مما يتأتى على سائر المذاهب، ووصف الناصية بما ذكر مع أنه صفة صاحبها للمبالغة حيث يدل على وصفه بالكذب والخطأ بطريق الأولى، ويفيد أنه لشدة كذبه وخطئه كأن كل جزء من أجزائه يكذب ويخطأ وهو كقوله تعالى تَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ [النحل: ١١٦] وقولهم وجهها يصف الجمال. فالإسناد مجازي من إسناد ما للكل إلى الجزء، وقرأ أبو حيوة وابن أبي عبلة وزيد بن علي «ناصية كاذبة خاطئة» بنصب الثلاثة على الشتم والكسائي في رواية برفعها أي هي ناصية إلخ فَلْيَدْعُ نادِيَهُ النادي المجلس الذي ينتدي فيه القوم أي يجتمعون للحديث ويجمع على أندية، والكلام على تقدير المضاف أي فليدع أهل ناديه أو الإسناد فيه مجازي أو أطلق اسم المحل على من حل فيه ومثله في هذا المجلس ونحوه كما قال جرير أو ذو الرمة:

“Cahil kimse bilmediği sürece onu [öyle] zanneder.” Allah Teâlâ'nın: { ناصِيَةٍ } “bir alından” buyruğu { النَّاصِيَةِ } kelimesinden bedeldir. Nekre olduğu halde marifeden bedel yapılması caiz olmuştur; çünkü Sübhânehu'nun: { كاذِبَةٍ خاطِئَةٍ } “yalancı, günahkâr” buyruğuyla sıfatlanmış ve böylece tek başına anlam ifade eder hale gelmiştir. Basralılar, nekrenin marifeden bedel yapılması için faydalı olmasından (ifâde) başka bir şart koşulmadığını zikretmişlerdir. Kûfelilerin mezhebi ise lafız birliği ve nekrenin sıfatlanması olmak üzere iki şartla bedel yapılabileceğidir; böylece zahiriyle bu sıfata sahip her perçemi kapsar. Bu ise diğer mezheplere göre de geçerli olan bir durumdur. Nâsiyenin zikredilen sıfatlarla nitelenmesi -sahibinin sıfatı olmasına rağmen- mübalağa içindir; zira sahibinin yalancılık ve günahkârlıkla nitelenmesine evleviyet yoluyla delalet eder ve onun yalan ve günahındaki aşırılıktan ötürü sanki her bir parçasının yalan söyleyip günah işlediğini ifade eder. Bu, Allah Teâlâ'nın: { تَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ } [en-Nahl: 116] “Dilleri yalan uydurur” buyruğu ve onların “Yüzü güzelliği anlatıyor” sözleri gibidir. Dolayısıyla buradaki isnad, bütüne ait olanın parçaya isnad edilmesi kabilinden mecazî bir isnaddır. Ebû Hayve, İbn Ebî Able ve Zeyd b. Ali «ناصيةً كاذبةً خاطئةً» şeklinde her üçünü de kınama (şetm) üzere mansup olarak okumuşlardır. Kisâî ise bir rivayette merfû olarak yani “O, şöyle bir perçemdir...” takdiriyle okumuştur. { فَلْيَدْعُ نادِيَهُ } “O hemen meclisini (kurultayını) çağırsın!” Nâdî, kavmin toplandığı yani konuşmak için bir araya geldiği meclistir; çoğulu 'endiyedir'. Söz muzaf takdirindedir; yani “Meclisinin ehlini çağırsın” yahut buradaki isnad mecazîdir veya mekân ismi orada bulunanlar için kullanılmıştır. Bu meclis ve benzerlerinde olduğu gibi Cerîr veya Zü'r-Rimme şöyle demiştir:

42106. Metin

لهم مجلس صهب السبال أذلة ... سواسية أحرارها وعبيدها

“Onların bir meclisi vardır ki bıyıkları sarımtırak ve zelildirler / Hürleri de köleleri de birbirine eşittir.”

42107. Metin

وقال زهير:

Züheyr de şöyle demiştir:

42108. Metin

وفيهم مقامات حسان وجوههم ... وأندية ينتابها القول والفعل

“İçlerinde yüzleri güzel makam sahipleri vardır / Ve söz ile eylemin uğrak yeri olan meclisler...”

42109. Metin

وهذا إشارة إلى ما صح من أن أبا جهل مر برسول الله ﷺ وهو يصلي فقال: ألم أنهك فأغلظ ﵊ له، فقال: أتهددني وأنا أكثر أهل الوادي ناديا والأمر على ما في البحر للتعجيز والإشارة إلى أنه لا يقدر على شيء سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ أي ملائكة العذاب ليجروه إلى النار وهو في الأصل الشرط أي أعوان الولاة. واختلف فيه فقيل جمع لا واحد له من لفظه كعباديد. وقال أبو عبيدة: واحده زبنية- بكسر فسكون- كعفرية. وقال الكسائي: واحده زبنى- بالكسر- كأنه نسب إلى الزبن- بالفتح- وهو الدفع ثم غير للنسب، وكسر أوله كإنسي وأصل الجمع زبانى فقيل زبانية بحذف إحدى ياءيه وتعويض التاء عنها. وقال عيسى بن عمر والأخفش واحده زابن والعرب قد تطلق هذا الاسم على من اشتد بطشه وإن لم يكن من أعوان الولاة ومنه

Bu, Ebû Cehil'in namaz kılarken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına uğrayıp: “Ben seni bundan menetmedim mi?” demesi üzerine Peygamber aleyhisselâm'ın ona sert davranmasına; bunun üzerine onun: “Beni tehdit mi ediyorsun? Hâlbuki bu vadide meclisi/taraftarı en çok olan benim!” demesine dair sahih olarak gelen rivayete işarettir. Emir, el-Bahr'da geçtiği üzere aciz bırakmak (ta'cîz) ve hiçbir şeye gücünün yetmeyeceğini bildirmek içindir. { سَنَدْعُ الزَّبانِيَةَ } “Biz de zebânîleri çağıracağız!” yani onu ateşe sürüklemeleri için azap meleklerini çağıracağız. Bu kelime aslen 'şurta' yani yöneticilerin yardımcıları/kolluk güçleri demektir. Bu kelime hakkında ihtilaf edilmiştir: 'Ebâdîd' kelimesi gibi kendi lafzından tekili olmayan bir cemidir denilmiştir. Ebû Ubeyde: “Tekili 'zibniye'dir -kesre ve sükûn ile- tıpkı 'ıfriye' gibi” demiştir. Kisâî ise: “Tekili 'zibnî'dir -kesre ile- sanki defetmek/itmek anlamına gelen 'zebn' kelimesine -fetha ile- nispet edilmiş, sonra nispet için değişikliğe uğramış ve 'insî' gibi başı kesrelenmiştir. Çoğulunun aslı 'zebânâ'dır; yâ'lardan biri hazfedilip yerine tâ getirilerek 'zebâniye' denilmiştir” demiştir. Îsâ b. Ömer ve Ahfeş ise tekilinin 'zâbin' olduğunu söylemişlerdir. Araplar bu ismi, yöneticilerin yardımcılarından olmasa bile tuttuğunu koparan/sert davranan kimseler için de kullanırlar; nitekim

42110. Metin

قوله:

şairin şu sözü bundandır:

42111. Metin

مطاعم في القصوى مطاعين في الوغى ... زبانية غلب عظام حلومها

“Uzak diyarlarda cömertçe yediren, savaşta mızrak saplayan / Üstün gelen, akılları pek büyük zebânîlerdir onlar.”

42112. Metin

وسمي ملائكة العذاب بذلك لدفعهم من يعذبونه إلى النار. وهذا الدعاء في الدنيا بناء على ما روي من أنه لو دعا ناديه لأخذته الزبانية عيانا والظاهر أن سَنَدْعُ مرفوع لتجرده عن الناصب والجازم ورسم في المصاحف بدون واو لاتباع الرسم للفظ فإنها محذوفة فيه عن الوصل لالتقاء الساكنين أو لمشاكلة فَلْيَدْعُ وقيل إنه مجزوم في جواب الأمر وفيه نظر. وقرأ ابن أبي عبلة «سيدعى» الزبانية بالبناء للمفعول ورفع «الزبانية» كَلَّا ردع لذلك اللعين بعد ردع وزجر له إثر زجر لا تُطِعْهُ أي دم على ما أنت عليه من معاصاته وَاسْجُدْ وواظب غير مكترث به على سجودك وهو على ظاهره أو مجاز عن الصلاة وَاقْتَرِبْ وتقرب بذلك إلى ربك.

Azap meleklerine bu ismin verilmesi, azap edecekleri kimseleri ateşe itip defetmelerindendir. Bu çağırma dünyadadır; zira rivayet edildiğine göre eğer o meclisini çağırsaydı zebânîler onu göz göre göre yakalayacaklardı. Zahir olan, { سَنَدْعُ } “çağıracağız” fiilinin nâsıb ve câzimden soyutlandığı için merfû olmasıdır; mushaflarda 'vav'sız yazılması ise yazının telaffuza uymasındandır; zira vasıl halinde iki sâkinin bir araya gelmesi sebebiyle yahut { فَلْيَدْعُ } “çağırsın” lafzına benzemesi (müşâkele) için telaffuzda hazfedilmiştir. Emrin cevabında meczûm olduğu da söylenmiştir ancak bunda tutarsızlık vardır. İbn Ebî Able meçhul sîgasıyla ve fâilini merfû kılarak «سيدعى الزبانية» şeklinde okumuştur. { كَلَّا } “Hayır!” o lanetliye yönelik peş peşe bir red ve ardı ardına bir azarlamadır. { لا تُطِعْهُ } “Ona uyma!” yani ona karşı çıkma hususunda üzerinde bulunduğun hal üzere devam et. { وَاسْجُدْ } “ve secde et” ona hiç aldırmaksızın secdene devam et; bu ifade zahiri üzeredir yahut namazdan mecazdır. { وَاقْتَرِبْ } “ve yaklaş!” bununla Rabbine yakınlaş.

42113. Metin

وفي صحيح مسلم وغيره من حديث أبي هريرة مرفوعا: «أقرب ما يكون العبد من ربه وهو ساجد فأكثروا الدعاء»

Sahîh-i Müslim ve diğer kaynaklarda Ebû Hüreyre'den merfû olarak rivayet edildiğine göre: «Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde halidir; öyleyse duayı çok yapın» buyrulmuştur.

42114. Metin

.

.

42115. Metin

وفي الصحيح وغيره أيضا من حديث ثوبان مرفوعا: «عليك بكثرة السجود فإنه لا تسجد لله تعالى سجدة إلّا رفعك الله تعالى بها درجة وحط عنك بها خطيئة»

Yine Sahîh'te ve diğer kaynaklarda Sevbân'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre: «Çokça secde etmeye bak; zira sen Allah Teâlâ için bir secde yaptığında mutlaka Allah Teâlâ onun sebebiyle senin dereceni bir basamak yükseltir ve senden bir günahı siler» buyrulmuştur.

42116. Metin

. ولهذه الأخبار ونحوها ذهب غير واحد إلى أن السجود أفضل أركان الصلاة، ومن الغريب أن العز بن عبد السلام من أجلّة أئمة الشافعية قال بوجوب الدعاء فيه

Bu ve benzeri rivayetler sebebiyle pek çok âlim secdenin namazın en faziletli rüknü olduğu görüşüne varmıştır. Garip olan şudur ki, Şâfiîlerin önde gelen imamlarından İzz b. Abdüsselâm secdede duanın vacip olduğunu söylemiştir.

42117. Metin

وفي البحر ثبت في الصحيحين أنه ﵊ سجد في إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ

el-Bahr'da şöyle denilmiştir: İki Sahîh'te sabit olduğuna göre Peygamber aleyhisselâm { إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ } “Gök yarıldığı zaman”

42118. Metin

[الانشقاق:

[el-İnşikâk:

42119. Metin

١] وفي هذه السورة وهي من العزائم عند علي كرم الله تعالى وجهه، وكان مالك يسجد فيها في خاصة نفسه والله تعالى الموفق.

1] ve bu surede secde etmiştir. Bu sure Ali -Allah Teâlâ yüzünü ak etsin- nezdinde kesin tilavet secdesi gerektiren (azâim) surelerdendir. Mâlik de bu surede kendi şahsı adına secde ederdi. Başarıya ulaştıran Allah Teâlâ'dır.