11543. Metin
{الْقَارِعَة} الْقِيَامَة الَّتِي تَقْرَع الْقُلُوب بِأَهْوَالِهَا
{الْقَارِعَة} “El-Kâria (yürekleri dehşetle sarsan kıyamet)!” Dehşet verici halleriyle kalpleri sarsan kıyamettir.
11544. Metin
{مَا الْقَارِعَة} تَهْوِيل لِشَأْنِهَا وَهُمَا مُبْتَدَأ وَخَبَر خَبَر القارعة
{مَا الْقَارِعَة} “Nedir o Kâria?” Onun durumunun büyüklüğünü ve dehşetini bildirmek içindir. Bu ikisi mübteda (özne) ve haber (yüklem) olup [birinci] el-Kâria'nın haberidir.
11545. Metin
{وَمَا أَدْرَاك} أَعْلَمَك {مَا الْقَارِعَة} زِيَادَة تَهْوِيل لَهَا وَمَا الْأُولَى مُبْتَدَأ وَمَا بَعْدهَا خَبَره وَمَا الثَّانِيَة وَخَبَرهَا فِي مَحَلّ الْمَفْعُول الثَّانِي لأدرى
{وَمَا أَدْرَاك} “Sana ne bildirdi” sana ne öğretti {مَا الْقَارِعَة} “o Kâria'nın ne olduğunu?” Onun dehşetini daha da artırmak içindir. Birinci 'mâ' mübteda (özne), sonrasındaki ise onun haberidir (yüklemidir). İkinci 'mâ' ve haberi ise 'edrâ' fiilinin ikinci mef'ûlü konumundadır.
11546. Metin
{يَوْم} نَاصِبه دَلَّ عَلَيْهِ الْقَارِعَة أَيْ تَقْرَع {يَكُون النَّاس كَالْفِرَاشِ الْمَبْثُوث} كَغَوْغَاء الْجَرَاد الْمُنْتَشِر يَمُوج بَعْضهمْ فِي بَعْض لِلْحِيرَةِ إِلَى أَنْ يدعوا للحساب
{يَوْم} “O gün” [kelimesini] nasb eden âmile el-Kâria delalet etmektedir; yani çarpar, {يَكُون النَّاس كَالْفِرَاشِ الْمَبْثُوث} “insanlar yayılmış kelebekler gibi olurlar” hesaba çağrılıncaya dek şaşkınlıktan ötürü birbirine karışan yayılmış çekirge sürüleri gibi [olurlar].
11547. Metin
{وَتَكُون الْجِبَال كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوش} كَالصُّوفِ الْمَنْدُوف فِي خِفَّة سَيْرهَا حَتَّى تَسْتَوِي مَعَ الْأَرْض
{وَتَكُون الْجِبَال كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوش} “Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur” yerle bir oluncaya kadar hareketindeki hafiflik bakımından atılmış yün gibi [olur].
11548. Metin
{فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينه} بِأَنْ رَجَحَتْ حَسَنَاته على سيئاته
{فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينه} “Artık kimin tartıları ağır gelirse” iyiliklerinin kötülüklerine ağır basması suretiyle,
11549. Metin
{فَهُوَ فِي عِيشَة رَاضِيَة} فِي الْجَنَّة أَيْ ذَات رِضًى بِأَنْ يَرْضَاهَا أَيْ مَرْضِيَّة لَهُ
{فَهُوَ فِي عِيشَة رَاضِيَة} “o, hoşnut olunan bir yaşayış içindedir” cennette; yani kendisinin razı olacağı, hoşnut edici bir yaşayış içindedir.
11550. Metin
{وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينه} بِأَنْ رَجَحَتْ سَيِّئَاته على حسناته
{وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينه} “Kimin de tartıları hafif gelirse” kötülüklerinin iyiliklerine ağır basması suretiyle,
11551. Metin
{فأمه} فمسكنه {هاوية}
{فأمه} “artık onun anası (varacağı yer)” yani meskeni {هاوية} “Hâviye'dir (uçurumdur).”
11553. Metin
{وما أدراك ما هيه} أي ما هاوية
{وما أدراك ما هيه} “Onun ne olduğunu sana bildiren nedir?” yani Hâviye'nin ne olduğunu.
11555. Metin
هي {نار حامية} شَدِيدَة الْحَرَارَة وَهَاء هِيَهْ لِلسَّكْتِ تُثْبَت وَصْلًا ووقفا وفي قراءة تحذف وصلا = ١٠٢ سورة التكاثر
O, {نار حامية} “kızgın bir ateştir.” Harareti son derece şiddetlidir. 'Hiyeh' (هِيَهْ) kelimesindeki hâ harfi sekt içindir; vasıl (bağlantılı okuyuş) halinde de vakıf (durma) halinde de sabit kalır. Bir kıraatte ise vasıl halinde hazfedilir (düşürülür). = 102 Tekâsür Suresi