Ra'd

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

3354. Metin

مَكِّيَّة إلَّا {وَلَا يَزَال الَّذِينَ كَفَرُوا} الْآيَة {ويقو الذين كفروا لست مُرْسَلًا} الْآيَة أَوْ مَدَنِيَّة إلَّا {وَلَوْ أَنَّ قرآنا} الآيتين ٤٣ أو ٤٤ أو ٤٥ أو ٤٦ الآية بسم الله الرحمن الرحيم

[Bu sure] {وَلَا يَزَال الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenler...” ayeti ile {ويقو الذين كفروا لست مُرْسَلًا} “İnkâr edenler: Sen gönderilmiş bir elçi değilsin, derler” ayeti müstesna Mekkîdir; veya {وَلَوْ أَنَّ قرآنا} “Eğer bir Kur'an olsaydı...” iki ayeti müstesna Medenîdir; 43 veya 44 veya 45 veya 46 ayettir. Bismillâhirrahmânirrahîm.

3355. Metin

{المر} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِك {تِلْكَ} هَذِهِ الْآيَات {آيَات الْكِتَاب} الْقُرْآن وَالْإِضَافَة بِمَعْنَى مِنْ {وَاَلَّذِي أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك} أَيْ الْقُرْآن مُبْتَدَأ خَبَره {الْحَقّ} لَا شَكّ فِيهِ {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} أَيْ أَهْل مَكَّة {لَا يُؤْمِنُونَ} بِأَنَّهُ مِنْ عِنْده تَعَالَى

{المر} “Elif. Lâm. Mîm. Râ.” Allah bununla ne murat ettiğini en iyi bilendir. {تِلْكَ} “Şunlar” bu ayetler, {آيَات الْكِتَاب} “Kitab'ın” yani Kur'an'ın “ayetleridir.” İzâfet "min" (den/dan) anlamındadır. {وَاَلَّذِي أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك} “Rabbinden sana indirilen ise” yani Kur'an -bu mübtedadır, haberi ise:- {الْحَقّ} “haktır” onda hiçbir şüphe yoktur. {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} “Fakat insanların çoğu” yani Mekke halkı, {لَا يُؤْمِنُونَ} onun Allah Teâlâ katından olduğuna “inanmazlar.”

3356. Metin

{اللَّه الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَات بِغَيْرِ عَمَد تَرَوْنَهَا} أَيْ الْعَمَد جَمْع عِمَاد وَهُوَ الْأُسْطُوَانَة وَهُوَ صَادِق بِأَنْ لَا عَمَد أَصْلًا {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} اسْتِوَاء يَلِيق بَهْ {وَسَخَّرَ} ذَلَّلَ {الشَّمْس وَالْقَمَر كُلّ} مِنْهُمَا {يَجْرِي} فِي فَلَكه {لِأَجَلٍ مُسَمًّى} يَوْم الْقِيَامَة {يُدَبِّر الْأَمْر} يَقْضِي أَمْر مُلْكه {يُفَصِّل} يُبَيِّن {الْآيَات} دِلَالَات قُدْرَته {لَعَلَّكُمْ} يَا أَهْل مَكَّة {بِلِقَاءِ رَبّكُمْ} بِالْبَعْثِ {توقنون}

{اللَّه الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَات بِغَيْرِ عَمَد تَرَوْنَهَا} “Allah O'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti.” Yani 'amed' kelimesi 'ımâd'ın çoğuludur, o da sütun/direk demektir; bu ifade hiç direk olmamasını da ifade eder. {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} “Sonra Arş'a istiva etti” [kendi şanına] layık bir istiva ile. {وَسَخَّرَ} Boyun eğdirdi {الشَّمْس وَالْقَمَر كُلّ} “güneşi ve ayı. Her biri” kendi yörüngesinde {يَجْرِي} “akıp gitmektedir,” {لِأَجَلٍ مُسَمًّى} kıyamet gününe kadar “belirlenmiş bir süreye kadar.” {يُدَبِّر الْأَمْر} “İşi yönetip düzenler,” mülkünün idaresini yürütür. {يُفَصِّل} Açıklar {الْآيَات} kudretinin delilleri olan “ayetleri;” {لَعَلَّكُمْ} -ey Mekke halkı- {بِلِقَاءِ رَبّكُمْ} yeniden dirilme ile “Rabbinize kavuşacağınıza” {توقنون} “kesin olarak inanasınız diye.”

3357. Metin

{وَهُوَ الَّذِي مَدَّ} بَسَطَ {الْأَرْض وَجَعَلَ} خَلَقَ {فِيهَا رَوَاسِيَ} جِبَالًا ثَوَابِت {وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلّ الثَّمَرَات جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} مِنْ كُلّ نَوْع {يُغْشِي} يُغَطِّي {اللَّيْل} بِظُلْمَتِهِ {النَّهَار إنَّ فِي ذَلِك} الْمَذْكُور {لَآيَات} دِلَالَات عَلَى وَحْدَانِيّته تَعَالَى {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} فِي صُنْع اللَّه

{وَهُوَ الَّذِي مَدَّ} “O'dur yayıp döşeyen” {الْأَرْض} “yeryüzünü,” {وَجَعَلَ} ve yaratan {فِيهَا رَوَاسِيَ} “orada sabit dağlar” {وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلّ الثَّمَرَات جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} “ve nehirler; ve her meyveden orada çifter çifter [erkek ve dişi] yapan.” Her türden. {يُغْشِي} Örter {اللَّيْل} karanlığıyla geceyi {النَّهَار} “gündüzün üzerine.” {إنَّ فِي ذَلِك} Şüphesiz bu zikredilenlerde {لَآيَات} Allah Teâlâ'nın birliğine deliller vardır, {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} Allah'ın sanatını “düşünen bir topluluk için.”

3358. Metin

{وَفِي الْأَرْض قِطَع} بِقَاع مُخْتَلِفَة {مُتَجَاوِرَات} مُتَلَاصِقَات فَمِنْهَا طَيِّب وَسَبْخ وَقَلِيل الرِّيع وَكَثِيره وَهُوَ مِنْ دَلَائِل قُدْرَته تَعَالَى {وَجَنَّات} بَسَاتِين {مِنْ أَعْنَاب وَزَرْع} بِالرَّفْعِ عَطْفًا عَلَى جَنَّات وَالْجَرّ عَلَى أَعْنَاب وَكَذَا قَوْله {وَنَخِيل صِنْوَان} جَمْع صِنْو وَهِيَ النَّخَلَات يَجْمَعهَا أَصْل وَاحِد وَتَتَشَعَّب فروعها {وغير صنوان} منفردة {تسقى} بِالتَّاءِ أَيْ الْجَنَّات وَمَا فِيهَا وَالْيَاء أَيْ الْمَذْكُور {َبِمَاءٍ وَاحِد وَنُفَضِّل} بِالنُّونِ وَالْيَاء {بَعْضهَا عَلَى بَعْض فِي الْأُكُل} بِضَمِّ الْكَاف وَسُكُونهَا فَمِنْ حُلْو وَحَامِض وَهُوَ مِنْ دَلَائِل قُدْرَته تَعَالَى {إنَّ فِي ذَلِك} الْمَذْكُور {لَآيَات لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} يتدبرون

{وَفِي الْأَرْض قِطَع} “Yeryüzünde” farklı toprak “parçaları vardır;” {مُتَجَاوِرَات} “birbirine komşu” yan yana; nitekim kimi verimli, kimi çorak, kimi az ürünlü, kimi çok ürünlüdür; bu da O'nun kudretinin delillerindendir. {وَجَنَّات} “Ve bahçeler” {مِنْ أَعْنَاب وَزَرْع} “üzüm bağlarından ve ekinler” -جَنَّات (cennât) üzerine matuf olarak merfû veya أَعْنَاب (a'nâb) üzerine matuf olarak mecrûr okunur. Aynen bunun gibi:- {وَنَخِيل صِنْوَان} “ve hurmalıklar; [kimi] çatallı” -صِنْوَان (sınvân), صِنْو (sınv) kelimesinin çoğuludur; tek bir kökten çıkıp dalları ayrılan hurma ağaçlarıdır- {وغير صنوان} “kimi de çatalsız [tek gövdeli]” münferit. {تسقى} -Tâ ile yani bahçeler ve içindekiler sulanır; yâ ile yani zikredilenler sulanır- {َبِمَاءٍ وَاحِد وَنُفَضِّل} “aynı su ile sulanır. Yine de Biz üstün kılıyoruz” -Nûn ve yâ ile- {بَعْضهَا عَلَى بَعْض فِي الْأُكُل} “ürünlerinde bazısını bazısına.” -Kâf harfinin ötresi ve sükûnu ile (el-ükül / el-ükl)- Kimi tatlı, kimi ekşidir; bu da Allah Teâlâ'nın kudretinin delillerindendir. {إنَّ فِي ذَلِك} Şüphesiz bu zikredilenlerde {لَآيَات لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} düşünüp ibret alan “akleden bir topluluk için elbette ayetler vardır.”

3359. Metin

{وَإِنْ تَعْجَب} يَا مُحَمَّد مِنْ تَكْذِيب الْكُفَّار لك {فعجب} حقيق بالعجب {قولهم} منكرين البعث {أئذا كنا ترابا أئنا لَفِي خَلْق جَدِيد} لِأَنَّ الْقَادِر عَلَى إنْشَاء الْخَلْق وَمَا تَقَدَّمَ عَلَى غَيْر مِثَال قَادِر عَلَى إعَادَتهمْ وَفِي الْهَمْزَتَيْنِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ التَّحْقِيق وَتَحْقِيق الْأَوْلَى وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ وَتَرْكهَا وَفِي قِرَاءَة بِالِاسْتِفْهَامِ فِي الأول والخبر في الثاني وأخرى وعكسه {أولئك الذين كفروا بربهم وأولئك الأغلال في أعناقهم وأولئك أصحاب النار هم فيها خالدون}

{وَإِنْ تَعْجَب} “Eğer şaşacaksan” -ey Muhammed, kâfirlerin seni yalanlamasına- {فعجب} şaşılmaya layık olan asıl şey {قولهم} yeniden dirilişi inkâr ederek {أئذا كنا ترابا أئنا لَفِي خَلْق جَدِيد} “onların: 'Biz toprak olduğumuz zaman, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?' sözleridir.” Çünkü örneksiz olarak yaratmayı ve daha önce geçenleri var etmeye kadir olan, onları tekrar diriltmeye de kadirdir. Her iki yerdeki iki hemzede: İkisini de tahkik etmek, birincisini tahkik edip ikincisini teshil etmek, her iki vecihte de aralarına elif girdirmek veya terk etmek caizdir. Bir kıraatte birincisinde istifham ikincisinde haber sigası, diğer bir kıraatte ise bunun zıddıdır. {أولئك الذين كفروا بربهم وأولئك الأغلال في أعناقهم وأولئك أصحاب النار هم فيها خالدون} “İşte onlar, Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar, ateş ehlidirler; onlar orada ebedî kalıcıdırlar.”

3360. Metin

وَنَزَلَ فِي اسْتِعْجَالهمْ الْعَذَاب اسْتِهْزَاء {وَيَسْتَعْجِلُونَك بِالسَّيِّئَةِ} العذاب {قبل الحسنة} الرحمة {وقد خلت قَبْلهمْ الْمُثُلَات} جَمْع الْمَثُلَة بِوَزْنِ الثَّمُرَة أَيْ عُقُوبَات أَمْثَالهمْ مِنْ الْمُكَذِّبِينَ أَفَلَا يَعْتَبِرُونَ بِهَا {وَإِنَّ رَبّك لَذُو مَغْفِرَة لِلنَّاسِ عَلَى} مَعَ {ظُلْمهمْ} وَإِلَّا لَمْ يَتْرُك عَلَى ظَهْرهَا دَابَّة {وَإِنَّ رَبّك لَشَدِيد الْعِقَابِ} لِمَنْ عَصَاهُ

Alay ederek azabı acele istemeleri hakkında şu ayet indi: {وَيَسْتَعْجِلُونَك بِالسَّيِّئَةِ} Azabı “senden çarçabuk istiyorlar” {قبل الحسنة} rahmetten “önce.” {وقد خلت قَبْلهمْ الْمُثُلَات} “Oysa kendilerinden önce ibret verici cezalar geçmişti.” 'El-Mesülât' kelimesi 'es-semüra' vezninde olan 'el-mesüle'nin çoğuludur; yani kendileri gibi yalanlayanlara verilen cezalar. Bundan ibret almazlar mı? {وَإِنَّ رَبّك لَذُو مَغْفِرَة لِلنَّاسِ عَلَى} -beraber- {ظُلْمهمْ} “Şüphesiz Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için bağışlama sahibidir.” Aksi takdirde [yeryüzü] sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. {وَإِنَّ رَبّك لَشَدِيد الْعِقَابِ} “Ve şüphesiz Rabbinin cezalandırması pek çetindir” O'na isyan eden kimseye.

3361. Metin

{وَيَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا} هَلَّا {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} عَلَى مُحَمَّد {آيَة مِنْ رَبّه} كَالْعَصَا وَالْيَد والناقة قال تعالى {إنَّمَا أَنْت مُنْذِر} مُخَوِّف الْكَافِرِينَ وَلَيْسَ عَلَيْك إتْيَان الْآيَات {وَلِكُلِّ قَوْم هَادٍ} نَبِيّ يَدْعُوهُمْ إلَى رَبّهمْ بِمَا يُعْطِيه مِنْ الْآيَات لَا بما يقترحون

{وَيَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا} “İnkâr edenler derler ki:” {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} Muhammed'e {آيَة مِنْ رَبّه} asa, beyaz el ve dişi deve gibi “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” Allah Teâlâ buyurdu ki: {إنَّمَا أَنْت مُنْذِر} “Sen ancak bir uyarıcısın,” kâfirleri korkutucusun; mucizeleri getirmek senin vazifen değildir. {وَلِكُلِّ قَوْم هَادٍ} “Her kavim için de bir yol gösterici vardır;” kendilerine verilen ayetlerle onları Rablerine çağıran bir peygamber vardır, onların keyfî istedikleriyle değil.

3362. Metin

{اللَّه يَعْلَم مَا تَحْمِل كُلّ أُنْثَى} مِنْ ذَكَر وَأُنْثَى وَوَاحِد وَمُتَعَدِّد وَغَيْر ذَلِك {وَمَا تَغِيض} تَنْقُص {الْأَرْحَام} مِنْ مُدَّة الْحَمْل {وَمَا تَزْدَاد} مِنْهُ {وَكُلّ شَيْء عِنْده بِمِقْدَارٍ} بِقَدَرٍ وَحَدٍّ لَا يَتَجَاوَزهُ

{اللَّه يَعْلَم مَا تَحْمِل كُلّ أُنْثَى} “Allah her dişinin ne taşıdığını” erkek mi dişi mi, tek mi çoğul mu vb. “bilir.” {وَمَا تَغِيض} Eksilttiğini {الْأَرْحَام} “Rahimlerin” hamilelik süresinden [ne eksilttiğini] {وَمَا تَزْدَاد} “ve ne artırdığını [da bilir].” {وَكُلّ شَيْء عِنْده بِمِقْدَارٍ} “O'nun katında her şey bir ölçü iledir;” aşamayacağı bir kader ve sınır iledir.

3363. Metin

{عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} مَا غَابَ وَمَا شُوهِدَ {الكبير} العظيم {المتعال} عَلَى خَلْقه بِالْقَهْرِ بِيَاءٍ وَدُونهَا

{عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} “Görünmeyeni ve görüneni bilendir;” gizli olanı da müşahede edileni de. {الكبير} “Büyüktür,” pek yücedir; {المتعال} “yüceler yücesidir,” yaratılmışlarına kahredici gücüyle üstündür. -Yâ ile [el-Müteâlî] ve yâ'sız [el-Müteâl] okunur-.

3365. Metin

{سَوَاء مِنْكُمْ} فِي عِلْمه تَعَالَى {مَنْ أَسَرَّ الْقَوْل وَمَنْ جَهَرَ بَهْ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ} مُسْتَتِر {بِاللَّيْلِ} بِظَلَامِهِ {وَسَارِب} ظَاهِر بِذَهَابِهِ فِي سربه أي طريقه {بالنهار}

{سَوَاء مِنْكُمْ} Allah Teâlâ'nın ilminde “birdir sizden” {مَنْ أَسَرَّ الْقَوْل وَمَنْ جَهَرَ بَهْ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ} “sözü gizleyen de, onu açığa vuran da; gizlenen de” {بِاللَّيْلِ} karanlığıyla “geceleyin” {وَسَارِب} açıkça çıkıp yolunda giden de {بالنهار} “gündüzün.”

3367. Metin

{لَهُ} لِلْإِنْسَانِ {مُعَقِّبَات} مَلَائِكَة تَتَعَقَّبهُ {مِنْ بَيْن يَدَيْهِ} قُدَّامه {وَمِنْ خَلْفه} وَرَائِهِ {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أمر الله} أي بأمره من الجن وغيره {إنَّ اللَّه لَا يُغَيِّر مَا بِقَوْمٍ} لَا يَسْلُبهُمْ نِعْمَته {حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ} مِنْ الْحَالَة الْجَمِيلَة بِالْمَعْصِيَةِ {وَإِذَا أَرَادَ اللَّه بِقَوْمٍ سُوءًا} عَذَابًا {فَلَا مَرَدَّ لَهُ} مِنْ الْمُعَقِّبَات وَلَا غَيْرهَا {وَمَا لَهُمْ} لِمَنْ أَرَادَ اللَّه بِهِمْ سُوءًا {مِنْ دُونه} أَيْ غَيْر اللَّه {مِنْ} زَائِدَة {وَالٍ} يَمْنَعهُ عَنْهُمْ

{لَهُ} İnsan için {مُعَقِّبَات} onu sırayla takip eden melekler vardır {مِنْ بَيْن يَدَيْهِ} “önünden” {وَمِنْ خَلْفه} “ve arkasından;” {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أمر الله} “onu Allah'ın emriyle korurlar” yani O'nun emriyle cinlerden ve diğer şeylerden. {إنَّ اللَّه لَا يُغَيِّر مَا بِقَوْمٍ} “Şüphesiz Allah bir toplulukta olanı değiştirmez,” onlardan nimetini çekip almaz, {حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ} günah işleyerek [sahip oldukları] güzel halleri “onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe.” {وَإِذَا أَرَادَ اللَّه بِقَوْمٍ سُوءًا} “Allah bir topluluğa bir kötülük” azap “dilediği zaman” {فَلَا مَرَدَّ لَهُ} “artık onun geri çevrilmesi yoktur;” ne takipçi melekler ne de başkası tarafından. {وَمَا لَهُمْ} Allah'ın haklarında kötülük dilediği kimseler için {مِنْ دُونه} Allah'tan başka {مِنْ} -zâiddir- {وَالٍ} azabı onlardan savacak “hiçbir koruyucu da yoktur.”

3369. Metin

{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ الْبَرْق خَوْفًا} لِلْمُسَافِرِينَ مِنْ الصَّوَاعِق {وَطَمَعًا} لِلْمُقِيمِ فِي الْمَطَر {وَيُنْشِئ} يَخْلُق {السَّحَاب الثِّقَال} بِالْمَطَرِ

{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ الْبَرْق خَوْفًا} “O'dur size şimşeği korku olarak” yolcular için yıldırımlardan [korku], {وَطَمَعًا} “ve ümit olarak” yerleşikler için yağmur ümidi “gösteren;” {وَيُنْشِئ} ve yaratan {السَّحَاب الثِّقَال} yağmurla “ağırlaşmış bulutları.”

3371. Metin

{وَيُسَبِّح الرَّعْد} هُوَ مَلَك مُوَكَّل بِالسَّحَابِ يَسُوقهُ مُتَلَبِّسًا {بِحَمْدِهِ} أَيْ يَقُول سُبْحَان اللَّه وَبِحَمْدِهِ {و} يُسَبِّح {الْمَلَائِكَة مِنْ خِيفَته} أَيْ اللَّه {وَيُرْسِل الصَّوَاعِق} وَهِيَ نَار تَخْرُج مِنْ السَّحَاب {فَيُصِيب بِهَا مَنْ يَشَاء} فَتُحْرِقهُ نَزَلَ فِي رَجُل بَعَثَ إلَيْهِ النَّبِيّ ﷺ مَنْ يَدْعُوهُ فَقَالَ مَنْ رَسُولُ اللَّه وَمَا اللَّه أَمِنْ ذَهَب هُوَ أَمْ مِنْ فِضَّة أَمْ نُحَاس فَنَزَلَتْ بِهِ صَاعِقَة فَذَهَبَتْ بِقِحْفِ رَأْسه {وَهُمْ} أَيْ الْكُفَّار {يُجَادِلُونَ} يُخَاصِمُونَ النَّبِيّ ﷺ {فِي اللَّه وَهُوَ شَدِيد الْمَحَال} الْقُوَّة أَوْ الْأَخَذ

{وَيُسَبِّح الرَّعْد} “Gök gürültüsü tesbih eder” -o, bulutları sevk etmekle görevli bir melektir- {بِحَمْدِهِ} “O'nu överek;” yani 'Sübhânallâhi ve bi-hamdihî' der. {و} {الْمَلَائِكَة مِنْ خِيفَته} “Melekler de O'nun” yani Allah'ın “korkusundan [tesbih ederler].” {وَيُرْسِل الصَّوَاعِق} “Yıldırımlar gönderir” -o, buluttan çıkan bir ateştir- {فَيُصِيب بِهَا مَنْ يَشَاء} “ve onları dilediğine çarptırır” da onu yakar. [Bu ayet], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisini davet etmesi için bir elçi gönderdiği bir adam hakkında indi; adam: "Allah'ın elçisi kimdir, Allah nedir? O altından mıdır, gümüşten midir, yoksa bakırdan mıdır?" demişti; bunun üzerine ona bir yıldırım isabet etti ve kafatasını uçurdu. {وَهُمْ} Kâfirler ise {يُجَادِلُونَ} Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile tartışırlar {فِي اللَّه وَهُوَ شَدِيد الْمَحَال} “Allah hakkında; oysa O'nun gücü” yahut yakalaması “pek çetindir.”

3373. Metin

{لَهُ} تَعَالَى {دَعْوَة الْحَقّ} أَيْ كَلِمَته وَهِيَ لَا إلَه إلَّا اللَّه {وَاَلَّذِينَ يَدْعُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء يَعْبُدُونَ {مِنْ دُونه} أَيْ غَيْره وَهُمْ الْأَصْنَام {لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ} مِمَّا يَطْلُبُونَهُ {إلَّا} اسْتِجَابَة {كَبَاسِطِ} أَيْ كَاسْتِجَابَةِ بَاسِط {كَفَّيْهِ إلَى الْمَاء} عَلَى شَفِيرِ الْبِئْر يَدْعُوهُ {لِيَبْلُغ فَاهُ} بِارْتِفَاعِهِ مِنْ الْبِئْر إلَيْهِ {وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ} أَيْ فَاهُ أَبَدًا فَكَذَلِكَ مَا هُمْ بِمُسْتَجِيبِينَ لَهُمْ {وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ} عِبَادَتُهُمْ الْأَصْنَام أَوْ حَقِيقَة الدُّعَاء {إلَّا فِي ضَلَال} ضَيَاع

{لَهُ} Allah Teâlâ'ya aittir {دَعْوَة الْحَقّ} “hak davet;” yani O'nun [tevhid] kelimesi olan 'Lâ ilâhe illallâh'. {وَاَلَّذِينَ يَدْعُونَ} -Yâ ve tâ ile- taptıkları {مِنْ دُونه} “O'ndan başka” putlar {لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ} istedikleri şeylerden “onlara hiçbir şekilde cevap veremezler.” {إلَّا} Ancak şu icabet müstesna: {كَبَاسِطِ} {كَفَّيْهِ إلَى الْمَاء} kuyu kenarında suya doğru “iki avucunu açan kimsenin” durumu gibi; onu çağırır {لِيَبْلُغ فَاهُ} kuyudan yükselip “ağzına ulaşsın diye;” {وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ} “oysa o asla ona” ağzına “ulaşacak değildir.” İşte putlar da onlara asla icabet edemezler. {وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ} “Kâfirlerin duası” putlara tapmaları veya bizzat duaları {إلَّا فِي ضَلَال} “ancak boşluktadır” ziyan içindedir.

3375. Metin

{وَلِلَّهِ يَسْجُد مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض طَوْعًا} كَالْمُؤْمِنِينَ {وَكَرْهًا} كَالْمُنَافِقِينَ وَمَنْ أُكْرِهَ بِالسَّيْفِ {و} يَسْجُد {ظِلَالهمْ بِالْغُدُوِّ} الْبِكْر {وَالْآصَال} الْعَشَايَا

{وَلِلَّهِ يَسْجُد مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض طَوْعًا} “Göklerde ve yerde olan kimseler isteyerek” müminler gibi {وَكَرْهًا} “ve istemeyerek” münafıklar ve kılıç zoruyla boyun eğenler gibi “Allah'a secde ederler.” {و} {ظِلَالهمْ بِالْغُدُوِّ} “Gölgeleri de sabahları” {وَالْآصَال} “ve akşamları [secde eder].”

3377. Metin

{قُلْ} يَا مُحَمَّد لِقَوْمِك {مَنْ رَبّ السَّمَاوَات وَالْأَرْض قُلْ اللَّه} إنْ لَمْ يَقُولُوهُ لَا جَوَاب غَيْره {قُلْ} لَهُمْ {أَفَاِتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونه} أَيْ غَيْره {أَوْلِيَاء} أَصْنَامًا تَعْبُدُونَهَا {لَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا} وَتَرَكْتُمْ مَالِكهمَا اسْتِفْهَام تَوْبِيخ {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِير} الْكَافِر وَالْمُؤْمِن {أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَات} الْكُفْر {وَالنُّور} الْإِيمَان لَا {أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاء خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْق} أَيْ خَلْق الشُّرَكَاء بِخَلْقِ الله {عليهم} فاعتقدوا استحقاق عبادتهم بخلقهم اسْتِفْهَام إنْكَار أَيْ لَيْسَ الْأَمْر كَذَلِكَ وَلَا يستحق العبادة إلا الخالق {قُلْ اللَّه خَالِق كُلّ شَيْء} لَا شَرِيك لَهُ فِيهِ فَلَا شَرِيك لَهُ فِي الْعِبَادَة {وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّار} لِعِبَادِهِ

{قُلْ} De ki -ey Muhammed, kavmine-: {مَنْ رَبّ السَّمَاوَات وَالْأَرْض قُلْ اللَّه} “'Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?' De ki: 'Allah'tır.'” Onlar söylemese de başka cevap yoktur. {قُلْ} Onlara de ki: {أَفَاِتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونه} “'O'ndan başkasını mı edindiniz” {أَوْلِيَاء} taptığınız putlardan “dostlar;” {لَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا} “kendilerine bile ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahip olmayan?'” Ve her ikisinin sahibini bıraktınız mı? Bu bir kınama istifhamıdır. {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِير} “De ki: 'Hiç kör ile gören bir olur mu?'” Yani kâfir ile mümin? {أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَات} “Yoksa karanlıklar” yani küfür {وَالنُّور} “ile aydınlık” yani iman “bir olur mu?'” Hayır! {أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاء خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْق} “Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar koştular da yaratılanlar” ortakların yaratması ile Allah'ın yaratması {عليهم} “onlara benzer mi göründü” de yaratmalarından ötürü onlara tapılmayı hak ettiklerine inandılar? Bu inkârî bir istifhamdır; yani durum böyle değildir, yaratıcıdan başkası ibadete layık olamaz. {قُلْ اللَّه خَالِق كُلّ شَيْء} “De ki: 'Allah her şeyin yaratıcısıdır.'” Bu hususta O'nun hiçbir ortağı yoktur, dolayısıyla ibadette de ortağı yoktur. {وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّار} “Ve O, tektir, kullarını kahredicidir.”

3379. Metin

ثُمَّ ضَرَبَ مَثَلًا لِلْحَقِّ وَالْبَاطِل فَقَالَ {أَنْزَلَ} تَعَالَى {مِنْ السَّمَاء مَاء} مَطَرًا {فَسَالَتْ أَوْدِيَة بِقَدَرِهَا} بِمِقْدَارِ مِلْئِهَا {فَاحْتَمَلَ السَّيْل زَبَدًا رَابِيًا}

Sonra hak ve batıl için bir misal getirerek şöyle buyurdu: {أَنْزَلَ} Allah Teâlâ indirdi {مِنْ السَّمَاء مَاء} yağmur “gökten bir su,” {فَسَالَتْ أَوْدِيَة بِقَدَرِهَا} kapasiteleri miktarınca “vadiler sel olup aktı;” {فَاحْتَمَلَ السَّيْل زَبَدًا رَابِيًا} “bunun üzerine sel, üste çıkan bir köpük yüklendi.”

3380. Metin

عَالِيًا عَلَيْهِ هُوَ مَا عَلَى وَجْهه مِنْ قَذَر وَنَحْوه {وَمِمَّا يُوقِدُونَ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء {عَلَيْهِ فِي النَّار} مِنْ جَوَاهِر الْأَرْض كَالذَّهَبِ وَالْفِضَّة وَالنُّحَاس {ابْتِغَاء} طَلَب {حِلْيَة} زِينَة {أَوْ مَتَاع} يُنْتَفَع بِهِ كَالْأَوَانِي إذَا أُذِيبَتْ {زَبَد مِثْله} أَيْ مِثْل زَبَد السَّيْل وَهُوَ خَبَثه الَّذِي يَنْفِيه الْكِير {كَذَلِكَ} الْمَذْكُور {يَضْرِب اللَّه الْحَقّ وَالْبَاطِل} أَيْ مَثَلهمَا {فَأَمَّا الزَّبَد} مِنْ السَّيْل وَمَا أُوقِدَ عَلَيْهِ مِنْ الْجَوَاهِر {فَيَذْهَب جُفَاء} بَاطِلًا مَرْمِيًّا بِهِ {وَأَمَّا مَا يَنْفَع النَّاس} مِنْ الْمَاء وَالْجَوَاهِر {فَيَمْكُث} يَبْقَى {فِي الْأَرْض} زمانا كذلك الباطل يضمحل وينمحق وَإِنْ عَلَا عَلَى الْحَقّ فِي بَعْض الْأَوْقَات وَالْحَقّ ثَابِت بَاقٍ {كَذَلِكَ} الْمَذْكُور {يَضْرِب} يُبَيِّن {الله الأمثال}

Suyun üstüne çıkan; yüzeyindeki çer çöp vb. şeylerdir. {وَمِمَّا يُوقِدُونَ} -Tâ ve yâ ile- {عَلَيْهِ فِي النَّار} “Ateşte erittikleri şeylerden de” altın, gümüş ve bakır gibi yer madenlerinden {ابْتِغَاء} talep ederek {حِلْيَة} “bir süs eşyası” {أَوْ مَتَاع} veya eritildiğinde kap kacak gibi yararlanılan “bir eşya [elde etmek için yakılan şeylerden de]” {زَبَد مِثْله} “bunun gibi bir köpük [posa] çıkar.” Yani selin köpüğü gibi; o da körüğün attığı cüruftur. {كَذَلِكَ} Bu zikredilen şekilde {يَضْرِب اللَّه الْحَقّ وَالْبَاطِل} “Allah hak ile batılı misallendirir;” yani onların misalini verir. {فَأَمَّا الزَّبَد} Selin köpüğü ve eritilen madenlerin posası {فَيَذْهَب جُفَاء} “atılmış bir hiç olarak kaybolup gider;” boşuna atılıp gider. {وَأَمَّا مَا يَنْفَع النَّاس} Sudan ve madenlerden olan {فَيَمْكُث} kalır {فِي الْأَرْض} bir müddet “yerde kalır.” İşte batıl da böyledir; bazı zamanlarda hakkın üstüne çıksa bile yok olur ve silinir, hak ise sabit ve kalıcıdır. {كَذَلِكَ} Bu zikredilen şekilde {يَضْرِب} açıklar {الله الأمثال} “Allah misalleri.”

3382. Metin

{لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ} أَجَابُوهُ بِالطَّاعَةِ {الْحُسْنَى} الْجَنَّة {وَاَلَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ} وَهُمْ الْكُفَّار {لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا وَمِثْله مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ} مِنْ الْعَذَاب {أُولَئِكَ لَهُمْ سُوء الْحِسَاب} وَهُوَ الْمُؤَاخَذَة بِكُلِّ مَا عَمِلُوهُ لَا يُغْفَر مِنْهُ شَيْء {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمِهَاد} الْفِرَاش هِيَ

{لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ} İtaatle O'na icabet eden “Rablerine uyanlar için” {الْحُسْنَى} Cennet olan “en güzel mükâfat vardır.” {وَاَلَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ} Kâfirler olan “O'na uymayanlar ise,” {لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا وَمِثْله مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ} azaptan kurtulmak için “yeryüzünde bulunanların hepsi ve bir katı daha kendilerinin olsa, onu mutlaka feda ederlerdi.” {أُولَئِكَ لَهُمْ سُوء الْحِسَاب} “İşte hesabın kötüsü onlar içindir;” o da işledikleri her şeyden hesaba çekilmeleridir, hiçbir şey bağışlanmaz. {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمِهَاد} “Onların varacağı yer cehennemdir; o ne kötü bir yataktır!” döşektir.

3384. Metin

وَنَزَلَ فِي حَمْزَة وَأَبِي جَهْل {أَفَمَنْ يَعْلَم أَنَّمَا أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك الْحَقّ} فَآمَنَ بِهِ {كَمَنْ هُوَ أَعْمَى} لَا يَعْلَمهُ وَلَا يؤمن به لا {إنما يتذكر} يتعظ {أولوا الْأَلْبَاب} أَصْحَاب الْعُقُول

Hamza ve Ebû Cehil hakkında indi: {أَفَمَنْ يَعْلَم أَنَّمَا أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك الْحَقّ} “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen” ve ona inanan kimse, {كَمَنْ هُوَ أَعْمَى} onu bilmeyen ve inanmayan “kör olan kimse gibi midir?” Hayır! {إنما يتذكر} İbret alır {أولوا الْأَلْبَاب} akıl sahipleri olan “ancak akıl sahipleri.”

3386. Metin

{الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّه} الْمَأْخُوذ عَلَيْهِمْ وَهُمْ فِي عَالَم الذَّرّ أَوْ كُلّ عَهْد {وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاق} بِتَرْكِ الْإِيمَان أَوْ الْفَرَائِض

{الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّه} Zürriyetler âleminde kendilerinden alınan veya her türlü “Allah'ın ahdini yerine getirenler” {وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاق} imanı yahut farzları terk ederek “anlaşmayı bozmayanlardır.”

3388. Metin

{وَاَلَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ أَنْ يُوصَل} مِنْ الْإِيمَان وَالرَّحِم وَغَيْر ذَلِك {وَيَخْشَوْنَ رَبّهمْ} أَيْ وَعِيده {وَيَخَافُونَ سُوء الْحِسَاب} تَقَدَّمَ مثله

{وَاَلَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ أَنْ يُوصَل} İman, akrabalık bağı vb. şeylerden “Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştıranlar,” {وَيَخْشَوْنَ رَبّهمْ} O'nun tehdidinden “Rablerinden korkanlar” {وَيَخَافُونَ سُوء الْحِسَاب} -benzeri geçmişti- “ve kötü hesaptan endişe edenlerdir.”

3390. Metin

{وَاَلَّذِينَ صَبَرُوا} عَلَى الطَّاعَة وَالْبَلَاء وَعَنْ الْمَعْصِيَة {ابْتِغَاء} طَلَب {وَجْه رَبّهمْ} لَا غَيْره مِنْ أَعْرَاض الدُّنْيَا {وَأَقَامُوا الصَّلَاة وَأَنْفَقُوا} فِي الطَّاعَة {مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَة وَيَدْرَءُونَ} يَدْفَعُونَ {بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَة} كَالْجَهْلِ بِالْحِلْمِ وَالْأَذَى بِالصَّبْرِ {أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّار} أَيْ الْعَاقِبَة الْمَحْمُودَة فِي الدَّار الْآخِرَة هي

{وَاَلَّذِينَ صَبَرُوا} İtaate, belaya ve günahtan kaçınmaya “sabredenler,” dünya menfaatlerinden başkasını değil {ابْتِغَاء} sadece arzulayarak {وَجْه رَبّهمْ} “Rablerinin rızasını gözetenler,” {وَأَقَامُوا الصَّلَاة وَأَنْفَقُوا} “namazı dosdoğru kılanlar ve infak edenler” itaat yolunda {مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَة وَيَدْرَءُونَ} “kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık; ve savanlar” {بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَة} cahilliğe hilimle, eziyete sabırla “kötülüğü iyilikle [savanlardır].” {أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّار} “İşte ahiret yurdunun övgüye layık akıbeti onlar içindir;” o da:

3392. Metin

{جَنَّات عَدْن} إقَامَة {يَدْخُلُونَهَا} هُمْ {وَمَنْ صَلَحَ} آمَنَ {مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجهمْ وَذُرِّيَّاتهمْ} وَإِنْ لَمْ يَعْمَلُوا بِعَمَلِهِمْ يَكُونُونَ فِي دَرَجَاتهمْ تَكْرِمَة لَهُمْ {وَالْمَلَائِكَة يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلّ بَاب} مِنْ أَبْوَاب الْجَنَّة أَوْ الْقُصُور أَوَّل دُخُولهمْ لِلتَّهْنِئَةِ

{جَنَّات عَدْن} İkamet yeri olan “Adn cennetleridir.” {يَدْخُلُونَهَا} Kendileri “oraya gireceklerdir;” {وَمَنْ صَلَحَ} iman etmiş olan {مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجهمْ وَذُرِّيَّاتهمْ} -onların amelleri gibi amel etmemiş olsalar da kendilerine bir ikram olarak onların derecelerinde bulunacak olan- “atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla beraber.” {وَالْمَلَائِكَة يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلّ بَاب} Cennetin yahut köşklerin her kapısından ilk girişlerinde tebrik etmek üzere “melekler de onların yanına girerler.”

3394. Metin

يَقُولُونَ {سَلَام عَلَيْكُمْ} هَذَا الثَّوَاب {بِمَا صَبَرْتُمْ} بِصَبْرِكُمْ فِي الدُّنْيَا {فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّار} عُقْبَاكُمْ

Şöyle derler: {سَلَام عَلَيْكُمْ} “Selam olsun size,” bu sevap {بِمَا صَبَرْتُمْ} dünyadaki sabrınız sebebiyle “sabrettiğinizden ötürüdür!” {فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّار} “Bu yurdun sonu” sizin akıbetiniz “ne güzeldir!”

3396. Metin

{وَاَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْد اللَّه مِنْ بَعْد مِيثَاقه وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ أَنْ يُوصَل وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْض} بِالْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي {أُولَئِكَ لَهُمْ اللَّعْنَة} الْبُعْد مِنْ رَحْمَة اللَّه {وَلَهُمْ سُوء الدَّار} الْعَاقِبَة السَّيِّئَة فِي الدَّار الْآخِرَة وَهِيَ جهنم

{وَاَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْد اللَّه مِنْ بَعْد مِيثَاقه وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ أَنْ يُوصَل وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْض} Küfür ve günahlarla “Allah'a verdikleri sözü pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar var ya;” {أُولَئِكَ لَهُمْ اللَّعْنَة} Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılma olan “lanet onlar içindir” {وَلَهُمْ سُوء الدَّار} ve ahiret yurdundaki kötü akıbet ki o da cehennemdir, “yurdun kötüsü de onlaradır.”

3398. Metin

{اللَّه يَبْسُط الرِّزْق} يُوَسِّعهُ {لِمَنْ يَشَاء وَيَقْدِر} يُضَيِّقهُ لِمَنْ يَشَاء {وَفَرِحُوا} أَيْ أَهْل مَكَّة فَرَح بَطَر {بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} أَيْ بِمَا نَالُوهُ فِيهَا {وَمَا الْحَيَاة الدُّنْيَا فِي} جَنْب حَيَاة {الْآخِرَة إلَّا مَتَاع} شَيْء قَلِيل يُتَمَتَّع بِهِ ويذهب

{اللَّه يَبْسُط الرِّزْق} “Allah rızkı genişletir” {لِمَنْ يَشَاء وَيَقْدِر} dilediğine “ve daraltır” dilediği kimseye. {وَفَرِحُوا} Mekke halkı şımarırcasına sevindiler {بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} dünyada elde ettikleri şeylerle “dünya hayatıyla.” {وَمَا الْحَيَاة الدُّنْيَا فِي} Ahiret hayatının yanında “dünya hayatı,” {الْآخِرَة إلَّا مَتَاع} faydalanılıp yok olan az bir şeyden “başka bir şey değildir.”

3400. Metin

{وَيَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْ أَهْل مَكَّة {لَوْلَا} هَلَّا {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} عَلَى مُحَمَّد {آيَة مِنْ رَبّه} كَالْعَصَا وَالْيَد وَالنَّاقَة {قُلْ} لَهُمْ {إنَّ اللَّه يُضِلّ مَنْ يَشَاء} إضْلَاله فَلَا تُغْنِي عَنْهُ الْآيَات شَيْئًا {وَيَهْدِي} يُرْشِد {إلَيْهِ} إلَى دِينه {مَنْ أَنَابَ} رَجَعَ إلَيْهِ وَيُبْدَلُ مِنْ من

{وَيَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا} Mekke halkından olan “inkâr edenler derler ki:” {لَوْلَا} {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} Muhammed'e {آيَة مِنْ رَبّه} asa, el ve deve gibi “Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” {قُلْ} Onlara “De ki:” {إنَّ اللَّه يُضِلّ مَنْ يَشَاء} sapmasını dilediği “şüphesiz Allah dilediğini saptırır” ve mucizeler ona hiçbir fayda sağlamaz; {وَيَهْدِي} ulaştırır {إلَيْهِ} dinine {مَنْ أَنَابَ} O'na yönelen “kendisine yöneleni de [hidayete] iletir.” [Sonraki ayetteki 'ellezîne' kelimesi] 'men'den bedeldir:

3402. Metin

{الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنّ} تَسْكُنُ {قُلُوبهمْ بِذِكْرِ اللَّه} أَيْ وَعْده {أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوب} أَيْ قُلُوب الْمُؤْمِنِينَ

{الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنّ} Huzur bulur {قُلُوبهمْ بِذِكْرِ اللَّه} yani O'nun vaadiyle “Onlar iman eden ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir.” {أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوب} yani müminlerin kalpleri; “İyi bilin ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur.”

3404. Metin

{الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} مُبْتَدَأ خَبَره {طُوبَى} مَصْدَر مِنْ الطِّيب أَوْ شَجَرَة فِي الْجَنَّة يَسِير الرَّاكِب فِي ظِلّهَا مِائَة عَام مَا يَقْطَعهَا {لَهُمْ وَحُسْن مَآب} مَرْجِع

{الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} mübtedadır, haberi ise: “İman edip salih ameller işleyenler” {طُوبَى} Tayyib kökünden bir mastardır ya da cennette, bir atlının gölgesinde yüz yıl yol alıp da bitiremeyeceği bir ağaçtır; “müjdeler ve güzel bir gelecek” {لَهُمْ وَحُسْن مَآb} varış yeri “onlarındır.”

3406. Metin

{كَذَلِكَ} كَمَا أَرْسَلْنَا الْأَنْبِيَاء قَبْلك {أَرْسَلْنَاك فِي أمة قد خلت من قبلها أمم لتتلوا} تَقْرَأ {عَلَيْهِمْ الَّذِي أَوْحَيْنَا إلَيْك} أَيْ الْقُرْآن {وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ} حَيْثُ قَالُوا لَمَّا أُمِرُوا بِالسُّجُودِ لَهُ وَمَا الرَّحْمَن {قُلْ} لَهُمْ يَا محمد {هو ربي لا إله إلا هو عليه توكلت وإليه متاب

{كَذَلِكَ} Senden önceki peygamberleri gönderdiğimiz gibi “İşte böylece” {أَرْسَلْنَاك فِي أمة قد خلت من قبلها أمم لتتلوا} okuyasın diye “kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete seni gönderdik;” {عَلَيْهِمْ الَّذِي أَوْحَيْنَا إلَيْك} yani Kur'an'ı “onlara sana vahyettiğimizi [okuyasın diye].” {وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ} O'na secde etmeleri emredildiğinde "Rahmân da nedir?" dedikleri için “Onlar ise Rahmân'ı inkâr ediyorlar.” {قُلْ} Onlara “De ki:” [ey Muhammed!] {هو ربي لا إله إلا هو عليه توكلت وإليه متاب} “O benim Rabbimdir; O'ndan başka ilah yoktur. Yalnızca O'na tevekkül ettim ve dönüşüm de ancak O'nadır.”

3408. Metin

وَنَزَلَ لَمَّا قَالُوا لَهُ إنْ كُنْت نَبِيًّا فَسَيِّرْ عَنَّا جِبَال مَكَّة وَاجَعَل لَنَا فِيهَا أَنْهَارًا وَعُيُونًا لِنَغْرِس وَنَزْرَع وَابْعَثْ لَنَا آبَاءَنَا الْمَوْتَى يُكَلِّمُونَا أَنَّك نَبِيّ {وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَال} نُقِّلَتْ عَنْ أَمَاكِنهَا {أَوْ قُطِّعَتْ} شُقِّقَتْ {بِهِ الْأَرْض أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى} بِأَنْ يُحْيَوْا لَمَّا آمَنُوا {بَلْ لِلَّهِ الْأَمْر جَمِيعًا} لَا لِغَيْرِهِ فَلَا يُؤْمِنُ إلَّا مَنْ شَاءَ إيمَانَهُ دُون غَيْره إنْ أُوتُوا مَا اقْتَرَحُوا وَنَزَلَ لَمَّا أَرَادَ الصَّحَابَة إظْهَار مَا اقْتَرَحُوا طَمَعًا فِي إيمَانهمْ {أَفَلَمْ يَيْأَس} يَعْلَم {الَّذِينَ آمَنُوا أَنْ} مُخَفَّفَة أَيْ أَنَّهُ لَوْ يَشَاء اللَّه لَهَدَى النَّاس جَمِيعًا} إلَى الْإِيمَان مِنْ غَيْر آيَة {وَلَا يَزَال الَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْ أَهْل مَكَّة {تُصِيبهُمْ بِمَا صَنَعُوا} بِصُنْعِهِمْ أَيْ كُفْرهمْ {قَارِعَة} دَاهِيَة تَقْرَعهُمْ بِصُنُوفِ الْبَلَاء مِنْ الْقَتْل وَالْأَسْر وَالْحَرْب وَالْجَدْب {أَوْ تَحُلّ} يَا مُحَمَّد بِجَيْشِك {قَرِيبًا مِنْ دَارهمْ} مَكَّة {حَتَّى يَأْتِي وَعْد اللَّه} بِالنَّصْرِ عَلَيْهِمْ {إنَّ اللَّه لَا يُخْلِف الْمِيعَاد} وَقَدْ حَلَّ بِالْحُدَيْبِيَةِ حَتَّى أَتَى فَتْح مَكَّة

[Müşrikler] ona: "Eğer peygambersen Mekke'nin dağlarını bizden uzaklaştır, ağaç dikip ekin ekmemiz için orada bizim için nehirler ve pınarlar fışkırt, ölmüş atalarımızı da dirilt ki senin peygamber olduğunu bize söylesinler" dediklerinde şu ayet indi: {وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَال} yerlerinden oynatılsa “Eğer bir Kur'an olsaydı da onunla dağlar yürütülseydi” {أَوْ قُطِّعَتْ} parçalansaydı “veya onunla yer parçalansaydı” {بِهِ الْأَرْض أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى} diriltilmek suretiyle [yine de iman etmezlerdi]. {بَلْ لِلَّهِ الْأَمْر جَمِيعًا} Başkasına değil; bu sebeple istedikleri kendilerine verilse bile sadece Allah'ın iman etmesini dilediği kimse iman eder, başkası değil. Sahabîler onların iman etmesi arzusuyla istedikleri şeylerin gerçekleşmesini istediklerinde ise şu ayet indi: {أَفَلَمْ يَيْأَس} bilmedi mi? {الَّذِينَ آمَنُوا أَنْ} harf-i muhaffefedir, yani: {أَنَّهُ لَوْ يَشَاء اللَّه لَهَدَى النَّاس جَمِيعًا} mucize olmaksızın “İman edenler hâlâ bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola iletirdi?” {وَلَا يَزَال الَّذِينَ كَفَرُوا} Mekke ehlinden “O inkâr edenlere gelince,” {تُصِيبهُمْ بِمَا صَنَعُوا} yaptıkları işler yani inkârları sebebiyle {قَارِعَة} öldürülme, esir edilme, savaş ve kuraklık gibi türlü belalarla başlarına çarpan büyük bir felaket “başlarına ansızın bir bela inmeye devam edecektir” {أَوْ تَحُلّ} ey Muhammed, ordunla konaklayacaksın {قَرِيبًا مِنْ دَارهمْ} Mekke'nin “yahut yurtlarının yakınına inecektir” {حَتَّى يَأْتِي وَعْد اللَّه} onlara karşı zafer vaadi; “nihayet Allah'ın vaadi gelinceye kadar.” {إنَّ اللَّه لَا يُخْلِف الْمِيعَاد} “Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez.” Nitekim Mekke'nin fethi gelinceye dek Hudeybiye'ye konaklamıştı.

3410. Metin

{وَلَقَدْ اُسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلك} كَمَا اُسْتُهْزِئَ بِك وَهَذَا تَسْلِيَة لِلنَّبِيِّ ﷺ {فَأَمْلَيْت} أَمْهَلْت {لِلَّذِينَ كَفَرُوا ثُمَّ أَخَذْتهمْ} بِالْعُقُوبَةِ {فَكَيْفَ كَانَ عِقَاب} أَيْ هُوَ وَاقِع مَوْقِعه فَكَذَلِكَ أَفْعَل بِمَنْ اسْتَهْزَأَ بِك

{وَلَقَدْ اُسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلك} Seninle alay edildiği gibi “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti.” Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir. {فَأَمْلَيْت} Mühlet verdim {لِلَّذِينَ كَفَرُوا ثُمَّ أَخَذْتهمْ} cezayla “Bunun üzerine ben de o inkâr edenlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim.” {فَكَيْفَ كَانَ عِقَاب} Yani yerli yerince gerçekleşti; seninle alay edenlere de aynısını yapacağım “Cezalandırmam nasılmış [gördüler]!”

3412. Metin

{أَفَمَنْ هُوَ قَائِم} رَقِيب {عَلَى كُلّ نَفْس بِمَا كَسَبَتْ} عَمِلَتْ مِنْ خَيْر وَشَرّ وَهُوَ اللَّه كَمَنْ لَيْسَ كَذَلِكَ مِنْ الْأَصْنَام لَا دل عَلَى هَذَا {وَجَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاء قُلْ سَمُّوهُمْ} لَهُ مَنْ هُمْ {أَمْ} بَلْ أَ {تُنَبِّئُونَهُ} تُخْبِرُونَ اللَّه {بِمَا} أَيْ بِشَرِيكٍ {لَا يَعْلَم} هُ {فِي الْأَرْض} اسْتِفْهَام إنْكَار أَيْ لَا شَرِيك لَهُ إذْ لَوْ كَانَ لِعِلْمِهِ تَعَالَى عَنْ ذَلِك {أَمْ} بَلْ تُسَمُّونَهُمْ شُرَكَاء {بِظَاهِرٍ مِنْ الْقَوْلِ} بِظَنٍّ بَاطِل لَا حَقِيقَة لَهُ في الباطل {بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مَكْرهمْ} كُفْرهمْ {وَصُدُّوا عن السبيل} طريق الهدى {ومن يضلل الله فما له من هاد}

{أَفَمَنْ هُوَ قَائِم} Gözetendir {عَلَى كُلّ نَفْس بِمَا كَسَبَتْ} hayır ve şerden işlediği her şeyi; ki O da Allah'tır; putlar gibi böyle olmayan varlıklarla bir midir? Asla! Buna şu işaret etmektedir: {وَجَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاء قُلْ سَمُّوهُمْ} O'na, kim olduklarını “Her nefsin kazandığını görüp gözeten [Allah, bunu yapamayan gibi midir]? Yine de Allah'a ortaklar koştular. De ki: 'Onlara isimler verin [bakalım]!'” {أَمْ} Yoksa {تُنَبِّئُونَهُ} Allah'a haber mi veriyorsunuz {بِمَا} yani bir ortağı {لَا يَعْلَم} O'nun bilmediği {فِي الْأَرْض} İnkârî bir soru cümlesidir; yani O'nun ortağı yoktur, zira olsaydı bilirdi, [oysa Allah] bundan münezzehtir; “Yoksa O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” {أَمْ} Yoksa onlara ortak mı diyorsunuz {بِظَاهِرٍ مِنْ الْقَوْلِ} hakikatte aslı olmayan bâtıl bir zanla “Yoksa kuru bir sözle mi [onları ortak sayıyorsunuz]?” {بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مَكْرهمْ} inkârları “Aksine inkâr edenlere tuzakları süslü gösterildi” {وَصُدُّوا عن السبيل} hidayet yolundan “ve yoldan alıkondular.” {ومن يضلل الله فما له من هاد} “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.”

3414. Metin

{لَهُمْ عَذَاب فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} بِالْقَتْلِ وَالْأَسْر {وَلَعَذَاب الْآخِرَة أَشَقّ} أَشَدّ مِنْهُ {وَمَا لَهُمْ مِنْ اللَّه} أَيْ عَذَابه {مِنْ وَاقٍ} مَانِع

{لَهُمْ عَذَاب فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} Öldürülmek ve esir edilmek suretiyle “Dünya hayatında onlar için bir azap vardır;” {وَلَعَذَاب الْآخِرَة أَشَقّ} ondan daha şiddetlidir “ahiret azabı ise elbette daha çetindir.” {وَمَا لَهُمْ مِنْ اللَّه} yani O'nun azabından {مِنْ وَاقٍ} koruyucu “Onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse de yoktur.”

3416. Metin

{مَثَل} صِفَة {الْجَنَّة الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} مُبْتَدَأ خبره محذوف أي فيما نقص عليكم {تجري من تحتها الأنهار أُكُلهَا} مَا يُؤْكَل فِيهَا {دَائِم} لا يفنى {وَظِلُّهَا} دَائِم لَا تَنْسَخهُ شَمْس لِعَدِمِهَا فِيهَا {تِلْكَ} أَيْ الْجَنَّة {عُقْبَى} عَاقِبَة {الَّذِينَ اتَّقَوْا} الشرك {وعقبى الكافرين النار

{مَثَل} Sıfatı {الْجَنَّة الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} mübtedadır, haberi mahzuftur; yani size anlatılanlar arasındadır: “Müttakilere vaad olunan cennetin durumu şöyledir:” {تجري من تحتها الأنهار أُكُلهَا} içindeki yiyecekler {دَائِم} tükenmez “Altından ırmaklar akar; meyveleri süreklidir” {وَظِلُّهَا} daimidir, orada güneş bulunmadığı için onu yok etmez “gölgesi de [süreklidir].” {تِلْكَ} Yani o cennet {عُقْبَى} akıbetidir “İşte bu,” {الَّذِينَ اتَّقَوْا} şirkten “sakınanların sonudur;” {وعقبى الكافرين النار} “inkâr edenlerin sonu ise ateştir.”

3418. Metin

{وَاَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب} كَعَبْدِ اللَّه بْن سَلَام وَغَيْره مِنْ مُؤْمِنِي الْيَهُود {يَفْرَحُونَ بِمَا أُنْزِلَ إلَيْك} لِمُوَافَقَتِهِ مَا عِنْدهمْ {وَمِنْ الْأَحْزَاب} الَّذِينَ تَحَزَّبُوا عَلَيْك بِالْمُعَادَاةِ مِنْ الْمُشْرِكِينَ وَالْيَهُود {مَنْ يُنْكِرُ بَعْضه} كَذِكْرِ الرَّحْمَن وَمَا عَدَا الْقَصَص {قُلْ إنَّمَا أُمِرْت} فِيمَا أُنْزِلَ إلَيَّ {أَنْ} أَيْ بِأَنْ {أَعْبُدَ اللَّه وَلَا أُشْرِك بِهِ إليه أدعوا وَإِلَيْهِ مَآب} مَرْجِعِي

{وَاَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب} Abdullah b. Selâm ve Yahudilerden iman eden diğerleri gibi “Kendilerine kitap verdiklerimiz,” {يَفْرَحُونَ بِمَا أُنْزِلَ إلَيْك} yanlarındakine uygunluğu sebebiyle “sana indirilenle sevinirler.” {وَمِنْ الْأَحْزَاب} Müşriklerden ve Yahudilerden sana karşı düşmanlıkta birleşen fırkalardan “O fırkalardan” {مَنْ يُنْكِرُ بَعْضه} Rahmân'ın zikredilmesi ve kıssalar dışındaki kısımlar gibi “onun bir kısmını inkâr edenler de vardır.” {قُلْ إنَّمَا أُمِرْت} Bana indirilende “De ki: 'Ben ancak” {أَنْ} yani şununla “emrolundum:” {أَعْبُدَ اللَّه وَلَا أُشْرِك بِهِ إليه أدعوا وَإِلَيْهِ مَآب} dönüş yerim “Allah'a kulluk etmek ve O'na ortak koşmamakla. Yalnızca O'na davet ederim ve dönüşüm de ancak O'nadır.'”

3420. Metin

{وَكَذَلِكَ} الْإِنْزَال {أَنْزَلْنَاهُ} أَيْ الْقُرْآن {حُكْمًا عَرَبِيًّا} بِلُغَةِ الْعَرَب تَحْكُم بِهِ بَيْن النَّاس {وَلَئِنْ اتَّبَعْت أَهْوَاءَهُمْ} أَيْ الْكُفَّار فِيمَا يَدْعُونَك إلَيْهِ من ملتهم فرضا {بعد ما جَاءَك مِنْ الْعِلْم} بِالتَّوْحِيدِ {مَا لَك مِنْ اللَّه مِنْ} زَائِدَة {وَلِيّ} نَاصِر {وَلَا وَاقٍ} مَانِع مِنْ عَذَابه

{وَكَذَلِكَ} Böylece indirişle “İşte böylece” {أَنْزَلْنَاهُ} yani Kur'an'ı “onu indirdik” {حُكْمًا عَرَبِيًّا} insanlar arasında kendisiyle hükmedesin diye Arap diliyle “Arapça bir hüküm olarak.” {وَلَئِنْ اتَّبَعْت أَهْوَاءَهُمْ} yani kâfirlerin seni davet ettikleri kendi dinlerini -varsayımsal olarak- “Eğer onların heva ve heveslerine uyarsan,” {بعد ما جَاءَك مِنْ الْعِلْم} tevhide dair “sana gelen ilimden sonra;” {مَا لَك مِنْ اللَّه مِنْ} zâiddir {وَلِيّ} yardımcı “senin için Allah'tan [koruyacak] ne bir dost” {وَلَا وَاقٍ} ne de O'nun azabından alıkoyacak bir engelleyici “ne de bir koruyucu vardır.”

3422. Metin

وَنَزَلَ لَمَّا عَيَّرُوهُ بِكَثْرَةِ النِّسَاء {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلك وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّة} أَوْلَادًا وَأَنْتَ مِثْلهمْ {وَمَا كَانَ لِرَسُولِ} مِنْهُمْ {أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إلَّا بِإِذْنِ اللَّه} لِأَنَّهُمْ عَبِيدٌ مَرْبُوبُونَ {لِكُلِّ أَجَلٍ} مُدَّة {كِتَاب} مَكْتُوب فيه تحديده

[Müşrikler], Peygamber'i çok hanımı olması sebebiyle ayıpladıklarında şu ayet indi: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلك وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّة} çocuklar; sen de onlar gibisin; “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik.” {وَمَا كَانَ لِرَسُولِ} Onlardan hiçbir peygamber için söz konusu olamazdı {أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إلَّا بِإِذْنِ اللَّه} çünkü onlar birer kuldur; “Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mucize getirmesi mümkün değildir.” {لِكُلِّ أَجَلٍ} Süre için “Her ecelin” {كِتَاب} sınırının belirlendiği yazılı bir hüküm “bir yazısı vardır.”

3424. Metin

{يَمْحُو اللَّه} مِنْهُ {مَا يَشَاء وَيُثْبِت} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد فِيهِ مَا يَشَاء مِنْ الْأَحْكَام وَغَيْرهَا {وَعِنْده أُمّ الْكِتَاب} أَصْله الَّذِي لَا يَتَغَيَّر مِنْهُ شَيْء وَهُوَ مَا كَتَبَهُ فِي الْأَزَل

{يَمْحُو اللَّه} Ondan “Allah siler” {مَا يَشَاء وَيُثْبِت} şeddesiz (yusbitu) ve şeddeli (yusebbitu) okunuşla, hükümler ve benzerlerinden dilediğini [siler veya sabit bırakır]; “dilediğini de sabit kılar.” {وَعِنْده أُمّ الْكِتَاب} Kendisinden hiçbir şeyin değişmediği aslı ki o da ezelde yazdığı şeydir; “Ana kitap ise O'nun katındadır.”

3426. Metin

{وَإِمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الْمَزِيدَة {نُرِيَنَّكَ بَعْض الَّذِي نَعِدهُمْ} بِهِ مِنْ الْعَذَاب فِي حَيَاتك وَجَوَاب الشَّرْط مَحْذُوف أَيْ فَذَاكَ {أَوْ نتوفينك} قَبْل تَعْذِيبهمْ {فَإِنَّمَا عَلَيْك الْبَلَاغ} مَا عَلَيْك إلَّا التَّبْلِيغ {وَعَلَيْنَا الْحِسَاب} إذَا صَارُوا إلَيْنَا فنجازيهم

{وَإِمَّا} Burada şart edatı olan 'in'in nunu zâid olan 'mâ'ya idgam edilmiştir; {نُرِيَنَّكَ بَعْض الَّذِي نَعِدهُمْ} senin hayatında azaptan vaat ettiğimiz şeyi [gösterirsek]; şartın cevabı mahzuftur, yani 'bu gerçekleşecektir'; “Onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de” {أَوْ نتوفينك} onları cezalandırmadan önce “yahut senin canını alsak da” {فَإِنَّمَا عَلَيْك الْبَلَاغ} sana düşen tebliğden başkası değildir “sana düşen sadece tebliğ etmektir;” {وَعَلَيْنَا الْحِسَاب} Bize döndüklerinde onları cezalandırırız “hesap görmek ise bize aittir.”

3428. Metin

{أَوَلَمْ يَرَوْا} أَيْ أَهْل مَكَّة {أَنَّا نَأْتِي الْأَرْض} نَقْصِد أَرْضهمْ {نَنْقُصهَا مِنْ أَطْرَافهَا} بِالْفَتْحِ عَلَى النَّبِيّ ﷺ {وَاَللَّه يَحْكُم} فِي خَلْقه بِمَا يَشَاء {لَا مُعَقِّب} لا راد {لحكمه وهو سريع الحساب}

{أَوَلَمْ يَرَوْا} Mekke ehli “Görmediler mi ki,” {أَنَّا نَأْتِي الْأَرْض} onların yurduna yöneliyoruz “biz o yere gelip” {نَنْقُصهَا مِنْ أَطْرَافهَا} Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem fetihler nasip ederek “uçlarından eksiltiyoruz?” {وَاَللَّه يَحْكُم} Yaratıkları hakkında dilediği şekilde hükmeder; “Allah hükmeder;” {لَا مُعَقِّب} geri çevirecek kimse yoktur “O'nun hükmünü bozacak hiçbir kimse yoktur.” {لحكمه وهو سريع الحساب} “O, hesabı çabuk görendir.”

3430. Metin

{وَقَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} مِنْ الْأُمَم بِأَنْبِيَائِهِمْ كَمَا مَكَرُوا بِك {فَلِلَّهِ الْمَكْر جَمِيعًا} وَلَيْسَ مَكْرهمْ كَمَكْرِهِ لِأَنَّهُ تَعَالَى {يَعْلَم مَا تَكْسِب كُلّ نَفْس} فَيُعِدّ لَهَا جَزَاءَهُ وَهَذَا هُوَ الْمَكْر كُلّه لِأَنَّهُ يَأْتِيهِمْ بِهِ مِنْ حيث لا يشعرون {وسيعلم الكافر} الْمُرَاد بِهِ الْجِنْس وَفِي قِرَاءَةٍ الْكُفَّار {لِمَنْ عُقْبَى الدَّار} أَيْ الْعَاقِبَة الْمَحْمُودَة فِي الدَّار الْآخِرَة أَلَهُمْ أَمْ لِلنَّبِيِّ ﷺ وأصحابه

{وَقَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} Senden öncekiler peygamberlerine tuzak kurduğu gibi “Onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu.” {فَلِلَّهِ الْمَكْر جَمِيعًا} Onların tuzağı O'nun tuzağı gibi değildir, çünkü Yüce Allah: “Oysa bütün tuzaklar Allah'a aittir.” {يَعْلَم مَا تَكْسِب كُلّ نَفْس} ona cezasını hazırlar. İşte asıl tuzak bütünüyle budur; zira onlara farkında olmadıkları yerden gelir. “O, her nefsin ne kazandığını bilir.” {وسيعلم الكافر} Cins kastedilmiştir; bir kıraatte el-küffâru (kâfirler) şeklindedir: “Kâfir(ler) yakında bilecek(ler)dir” {لِمَنْ عُقْبَى الدَّار} Yani ahiret yurdundaki övgüye değer akıbet kendilerinin midir yoksa Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabının mıdır: “bu yurdun sonunun kime ait olduğunu!”

3432. Metin

{وَيَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا} لَك {لَسْت مُرْسَلًا قُلْ} لَهُمْ {كَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنكُمْ} عَلَى صِدْقِي {وَمَنْ عِنْده عِلْم الْكِتَاب} مِنْ مُؤْمِنِي اليهود والنصارى = ١٤ سورة إبراهيم

{وَيَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا} Sana “O inkâr edenler:” {لَسْت مُرْسَلًا قُلْ} onlara “'Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin' derler. De ki:” {كَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنكُمْ} doğru söylediğime “'Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter” {وَمَنْ عِنْده عِلْم الْكِتَاب} Yahudi ve Hristiyanların müminlerinden olanlar da; “yanında kitap ilmi bulunanlar da.'” = 14 İbrahim Suresi

3433. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla