İbrâhîm

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

3434. Metin

{آلر} الله أعلم بمراده بذلك هذا القرآن {كتاب أَنْزَلْنَاهُ إلَيْك} يَا مُحَمَّد {لِتُخْرِج النَّاس مِنَ الظُّلُمَات} الْكُفْر {إلَى النُّور} الْإِيمَان {بِإِذْنِ} بِأَمْرِ {رَبّهمْ} وَيُبْدَل مِنْ إلَى النُّور {إلَى صِرَاط} طَرِيق {الْعَزِيز} الْغَالِب {الْحَمِيد} الْمَحْمُود

{آلر} “Elif, Lâm, Râ.” Allah bununla ne murat ettiğini en iyi bilendir. Bu Kur'an {كتاب أَنْزَلْنَاهُ إلَيْك} “sana indirdiğimiz bir kitaptır” ey Muhammed! {لِتُخْرِج النَّاس مِنَ الظُّلُمَات} “insanları karanlıklardan” yani küfürden {إلَى النُّور} “aydınlığa” yani imana çıkarasın diye, {بِإِذْنِ} “izniyle” yani emriyle {رَبّهمْ} “Rablerinin”. {إلَى النُّور} ifadesinden bedel olarak: {إلَى صِرَاط} “yoluna” {الْعَزِيز} “Azîz” yani her şeye galip gelen, {الْحَمِيد} “Hamîd” yani övülen [Allah'ın].

3435. Metin

{اللَّه} بِالْجَرِّ بَدَل أَوْ عَطْف بَيَان وَمَا بَعْده صِفَة وَالرَّفْع مُبْتَدَأ خَبَره {الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض} مُلْكًا وخلقا وعبيدا {وويل للكافرين من عذاب شديد}

{اللَّه} “Allah'ın” kesre ile [okunuşunda] bedel veya atf-ı beyândır; sonraki kısım ise sıfattır. Merfû [okunuşunda ise] mübteda olup haberi: {الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض} “O ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur” mülkiyet, yaratılış ve kulluk bakımından. {وويل للكافرين من عذاب شديد} “Şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline!”

3436. Metin

{الَّذِينَ} نَعْت {يَسْتَحِبُّونَ} يَخْتَارُونَ {الْحَيَاة الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَة وَيَصُدُّونَ} النَّاس {عَنْ سَبِيل اللَّه} دِين الْإِسْلَام {وَيَبْغُونَهَا} أَيْ السَّبِيل {عِوَجًا} مُعْوَجَّة {أُولَئِكَ فِي ضَلَال بَعِيد} عَنِ الْحَقّ

{الَّذِينَ} “Onlar ki” sıfattır {يَسْتَحِبُّونَ} “tercih ederler” seçerler {الْحَيَاة الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَة وَيَصُدُّونَ} “dünya hayatını ahirete ve alıkoyarlar” insanları {عَنْ سَبِيل اللَّه} “Allah'ın yolundan” İslam dininden {وَيَبْغُونَهَا} “ve onu isterler” yani o yolu {عِوَجًا} “eğri” eğrilmiş olarak. {أُولَئِكَ فِي ضَلَال بَعِيد} “İşte onlar haktan uzak bir sapıklık içindedirler.”

3437. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُول إلَّا بِلِسَانِ} بِلُغَةِ {قَوْمه لِيُبَيِّن لَهُمْ} لِيُفَهِّمهُمْ مَا أَتَى بِهِ {فَيُضِلّ اللَّه مَنْ يَشَاء وَيَهْدِي مَنْ يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُول إلَّا بِلِسَانِ} “Biz hiçbir peygamberi göndermedik, diliyle olmasından başka” diliyle {قَوْمه لِيُبَيِّن لَهُمْ} “kendi kavminin, onlara açıkça anlatsın diye” getirdiği şeyi onlara kavratsın diye. {فَيُضِلّ اللَّه مَنْ يَشَاء وَيَهْدِي مَنْ يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيز} “Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, Azîz'dir” mülkünde üstündür {الْحَكِيم} “Hakîm'dir” fiilinde hikmet sahibidir.

3438. Metin

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا} التِّسْع وَقُلْنَا لَهُ {أَنْ أَخْرِجْ قَوْمك} بَنِي إسْرَائِيل {مِنَ الظُّلُمَات} الْكُفْر {إلَى النُّور} الْإِيمَان {وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّه} بِنِعَمِهِ {إنَّ فِي ذَلِكَ} التَّذْكِير {لَآيَات لِكُلِّ صَبَّار} عَلَى الطَّاعَة {شَكُور} لِلنِّعَمِ

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا} “Andolsun biz Mûsâ'yı dokuz ayetimizle gönderdik” ve ona şöyle dedik: {أَنْ أَخْرِجْ قَوْمك} “Kavmini çıkar” İsrailoğullarını {مِنَ الظُّلُمَات} “karanlıklardan” küfürden {إلَى النُّور} “aydınlığa” imana {وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّه} “ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat” O'nun nimetlerini. {إنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” bu hatırlatmada {لَآيَات لِكُلِّ صَبَّار} “ibretler vardır çok sabreden her kimse için” itaate [sabreden] {شَكُور} “çok şükreden” nimetlere.

3439. Metin

{و} اُذْكُرْ {إذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اُذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ إذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آل فِرْعَوْن يَسُومُونَكُمْ سُوء الْعَذَاب وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ} الْمَوْلُودِينَ {وَيَسْتَحْيُونَ} يَسْتَبْقُونَ {نِسَاءَكُمْ} لِقَوْلِ بَعْض الْكَهَنَة إنَّ مَوْلُودًا يُولَد فِي بَنِي إسْرَائِيل يَكُون سَبَب ذَهَاب مُلْك فِرْعَوْن {وَفِي ذَلِكُمْ} الْإِنْجَاء أَوْ الْعَذَاب {بَلَاء} إنْعَام أَوْ ابْتِلَاء {مِنْ رَبّكُمْ عظيم}

{و} “Ve” hatırla {إذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اُذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ إذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آل فِرْعَوْن يَسُومُونَكُمْ سُوء الْعَذَاب وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ} “hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: 'Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı; onlar size işkencenin en kötüsünü tattırıyorlar, yeni doğan oğullarınızı boğazlıyorlar” doğanları {وَيَسْتَحْيُونَ} “ve sağ bırakıyorlardı” {نِسَاءَكُمْ} “kadınlarınızı'” Zira bazı kâhinler, İsrailoğulları içinde doğacak bir erkek çocuğun Firavun'un mülkünün yok olmasına sebep olacağını söylemişti. {وَفِي ذَلِكُمْ} “Ve bunda” kurtuluşta veya azapta {بَلَاء} “bir imtihan vardır” bir nimet veya sınama {مِنْ رَبّكُمْ عظيم} “Rabbinizden büyük bir.”

3440. Metin

{وَإِذْ تَأَذَّنَ} أَعْلَمَ {رَبّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ} نِعْمَتِي بِالتَّوْحِيدِ وَالطَّاعَة {لَأَزِيدَنكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ} جَحَدْتُمْ النِّعْمَة بِالْكُفْرِ وَالْمَعْصِيَة لَأُعَذِّبَنكُمْ دَلَّ عَلَيْهِ {إنَّ عَذَابِي لشديد}

{وَإِذْ تَأَذَّنَ} “Hani bildirmişti” duyurmuştu {رَبّكمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ} “Rabbiniz: 'Eğer şükrederseniz'” tevhid ve itaat ile nimetlerime {لَأَزِيدَنكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ} “'elbette size artırırım; ama nankörlük ederseniz'” küfür ve isyanla nimeti inkâr ederseniz [muhakkak sizi azaplandırırım]. Buna şu işaret etmektedir: {إنَّ عَذَابِي لشديد} “'Şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir.'”

3441. Metin

{وَقَالَ مُوسَى} لِقَوْمِهِ {إنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْض جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّه لَغَنِيّ} عَنْ خَلْقه {حَمِيد} مَحْمُود فِي صُنْعه بِهِمْ

{وَقَالَ مُوسَى} “Mûsâ dedi ki” kavmine: {إنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْض جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّه لَغَنِيّ} “'Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi inkâr etseniz dahi, şüphesiz ki Allah Ganî'dir'” yarattıklarına muhtaç değildir {حَمِيد} “Hamîd'dir” onlara yönelik fiillerinde övgüye layıktır.

3442. Metin

{أَلَمْ يَأْتِكُمْ} اسْتِفْهَام تَقْرِير {نَبَأ} خَبَر {الَّذِينَ مِنْ قَبْلكُمْ قَوْم نُوح وَعَادٍ} قَوْم هُود {وَثَمُود} قَوْم صَالِح {وَاَلَّذِينَ مِنْ بَعْدهمْ لَا يَعْلَمهُمْ إلَّا اللَّه} لِكَثْرَتِهِمْ {جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْحُجَجِ الْوَاضِحَة عَلَى صِدْقهمْ {فَرَدُّوا} أَيْ الْأُمَم {أَيْدِيهمْ فِي أَفْوَاههمْ} أَيْ إلَيْهَا لِيَعَضُّوا عَلَيْهَا مِنْ شِدَّة الْغَيْظ {وَقَالُوا إنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ} فِي زَعْمكُمْ {وَإِنَّا لَفِي شَكّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إلَيْهِ مُرِيب} مُوقِع فِي الرِّيبَة

{أَلَمْ يَأْتِكُمْ} “Size gelmedi mi?” takrir (onaylatma) istifhamıdır {نَبَأ} “haberi” {الَّذِينَ مِنْ قَبْلكُمْ قَوْم نُوح وَعَادٍ} “sizden öncekilerin; Nûh kavminin, Âd'ın” Hûd'un kavminin {وَثَمُود} “ve Semûd'un” Sâlih'in kavminin {وَاَلَّذِينَ مِنْ بَعْدهمْ لَا يَعْلَمهُمْ إلَّا اللَّه} “ve onlardan sonrakilerin? Onları ancak Allah bilir” çokluklarından ötürü. {جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi” doğruluklarına dair açık hüccetlerle {فَرَدُّوا} “fakat onlar götürdüler” yani o ümmetler {أَيْدِيهمْ فِي أَفْوَاههمْ} “ellerini ağızlarına” yani öfkelerinin şiddetinden onları ısırmak için [ağızlarına götürdüler] {وَقَالُوا إنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ} “ve dediler ki: 'Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ettik'” sizin iddianıza göre {وَإِنَّا لَفِي شَكّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إلَيْهِ مُرِيب} “ve biz, bizi kendisine çağırdığınız şey hususunda şüphe içindeyiz, derin bir kuşkuya düşüren.'” şüpheye düşüren.

3444. Metin

{قَالَتْ رُسُلهمْ أَفِي اللَّه شَكّ} اسْتِفْهَام إنْكَار أَيْ لَا شَكّ فِي تَوْحِيده لِلدَّلَائِلِ الظَّاهِرَة عَلَيْهِ {فَاطِر} خَالِق {السَّمَاوَات وَالْأَرْض يَدْعُوكُمْ} إلَى طَاعَته {لِيَغْفِر لَكُمْ مِنْ ذُنُوبكُمْ} مِنْ زَائِدَة فَإِنَّ الْإِسْلَام يُغْفَر بِهِ مَا قَبْله أَوْ تَبْعِيضِيَّةٌ لِإِخْرَاجِ حُقُوق الْعِبَاد {وَيُؤَخِّركُمْ} بِلَا عَذَاب {إلَى أَجَل مُسَمًّى} أَجَل الْمَوْت {قَالُوا إنْ} مَا {أَنْتُمْ إلَّا بَشَر مِثْلنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُد آبَاؤُنَا} مِنْ الْأَصْنَام {فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِين} حُجَّة ظَاهِرَة عَلَى صِدْقكُمْ

{قَالَتْ رُسُلهمْ أَفِي اللَّه شَكّ} “Peygamberleri dedi ki: 'Allah hakkında şüphe mi var?'” inkârî istifhamdır; yani O'nun varlığına dair açık delillerden dolayı O'nun tevhidinde hiçbir şüphe yoktur. {فَاطِر} “Yaratan” {السَّمَاوَات وَالْأَرْض يَدْعُوكُمْ} “gökleri ve yeri! O sizi çağırıyor” O'na itaate {لِيَغْفِر لَكُمْ مِنْ ذُنُوبكُمْ} “günahlarınızdan bağışlasın diye” مِنْ zâiddir; zira İslam kendinden öncekileri bağışlatır; yahut kul haklarını hariç tutmak için teb'îziyyedir (bazısını ifade eden). {وَيُؤَخِّركُمْ} “ve sizi ertelesin diye” azap etmeksizin {إلَى أَجَل مُسَمًّى} “belirli bir süreye kadar” ölüm vaktine kadar. {قَالُوا إنْ} “Onlar dediler ki: 'Siz'” değilsiniz {أَنْتُمْ إلَّا بَشَر مِثْلنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُد آبَاؤُنَا} “bizim gibi bir insandan başkası [değilsiniz]. Bizi atalarımızın tapmakta olduklarından alıkoymak istiyorsunuz” putlardan {فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِين} “öyleyse bize apaçık bir delil getirin.'” doğruluğunuza dair açık bir hüccet.

3446. Metin

{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلهمْ إنْ} مَا {نَحْنُ إلَّا بَشَر مِثْلكُمْ} كَمَا قُلْتُمْ {وَلَكِنَّ اللَّه يَمُنّ عَلَى مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده} بِالنُّبُوَّةِ {وَمَا كَانَ} مَا يَنْبَغِي {لَنَا أَنْ نَأْتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ إلَّا بِإِذْنِ اللَّه} بِأَمْرِهِ لِأَنَّنَا عَبِيد مَرْبُوبُونَ {وَعَلَى اللَّه فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} يَثِقُوا بِهِ

{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلهمْ إنْ} “Peygamberleri onlara dedi ki: 'Biz'” değiliz {نَحْنُ إلَّا بَشَر مِثْلكُمْ} “sizin gibi bir insandan başkası [değiliz]” dediğiniz gibi {وَلَكِنَّ اللَّه يَمُنّ عَلَى مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده} “fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur” peygamberlikle {وَمَا كَانَ} “ve olamaz” bize yaraşmaz {لَنَا أَنْ نَأْتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ إلَّا بِإِذْنِ اللَّه} “size bir delil getirmemiz, Allah'ın izni olmadıkça” O'nun emri olmaksızın; zira biz yaratılmış kullarız. {وَعَلَى اللَّه فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.” O'na güvensinler.

3448. Metin

{وما لنا أَ} نْ {لَا نَتَوَكَّل عَلَى اللَّه} أَيْ لَا مَانِع لَنَا مِنْ ذَلِكَ {وَقَدْ هَدَانَا سُبُلنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا} عَلَى أَذَاكُمْ {وعلى الله فليتوكل المتوكلون}

{وما لنا أَ} “Bize ne oluyor ki” {نْ لَا نَتَوَكَّل عَلَى اللَّه} “Allah'a tevekkül etmeyelim?” yani buna hiçbir engelimiz yoktur {وَقَدْ هَدَانَا سُبُلنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا} “hâlbuki O bize yollarımızı göstermiştir. Bize verdiğiniz eziyetlere elbette katlanacağız.” eziyetlerinize. {وعلى الله فليتوكل المتوكلون} “Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.”

3450. Metin

{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ} لَتَصِيرُنَّ {فِي مِلَّتنَا} دِيننَا {فَأَوْحَى إلَيْهِمْ رَبّهمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ} الْكَافِرِينَ

{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ} “Kâfirler peygamberlerine dediler ki: 'Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da döneceksiniz'” olacaksınız/döneceksiniz {فِي مِلَّتنَا} “dinimize.'” {فَأَوْحَى إلَيْهِمْ رَبّهمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ} “Rableri de onlara vahyetti ki: 'Elbette o zalimleri helak edeceğiz!'” kâfirleri.

3452. Metin

{ولنُسْكِنَنّكُم الْأَرْض} أَرْضهمْ {مِنْ بَعْدهمْ} بَعْد هَلَاكهمْ {ذَلِكَ} النَّصْر وَإِيرَاث الْأَرْض {لِمَنْ خَافَ مَقَامِي} أَيْ مَقَامه بَيْن يَدَيَّ {وَخَافَ وَعِيد} بِالْعَذَابِ

{ولنُسْكِنَنّكُم الْأَرْض} “'Ve sizi o yurda yerleştireceğiz'” onların yurduna {مِنْ بَعْدهمْ} “onlardan sonra.'” helak olmalarından sonra. {ذَلِكَ} “İşte bu” yardım ve yeryüzüne vâris kılınma {لِمَنْ خَافَ مَقَامِي} “huzurumda durmaktan korkan” yani huzurumdaki makamından korkan {وَخَافَ وَعِيد} “ve tehdidimden korkan kimse içindir.” azap ile olan.

3454. Metin

{وَاسْتَفْتَحُوا} اسْتَنْصَرَ الرُّسُل بِاَللَّهِ عَلَى قَوْمهمْ {وَخَابَ} خَسِرَ {كُلّ جَبَّار} مُتَكَبِّر عَنْ طَاعَة اللَّه {عَنِيد} مُعَانِد لِلْحَقِّ

{وَاسْتَفْتَحُوا} “Ve fetih istediler” Peygamberler kavimlerine karşı Allah'tan yardım dilediler {وَخَابَ} “ve hüsrana uğradı” kaybetti {كُلّ جَبَّار} “her zorba” Allah'a itaatten büyüklük taslayan {عَنِيد} “inatçı.” hakka karşı inatlaşan.

3456. Metin

{مِنْ وَرَائِهِ} أَيْ أَمَامه {جَهَنَّم} يَدْخُلهَا {وَيُسْقَى} فِيهَا {مِنْ مَاء صَدِيد} هُوَ مَا يَسِيل مِنْ جَوْف أَهْل النَّار مُخْتَلِطًا بِالْقَيْحِ وَالدَّم

{مِنْ وَرَائِهِ} “Ardından da” yani önünde {جَهَنَّم} “cehennem vardır” oraya girecektir {وَيُسْقَى} “ve içirilecektir” orada {مِنْ مَاء صَدِيد} “irinli bir sudan.” o, cehennem ehlinin içinden irin ve kanla karışık olarak akan sıvıdır.

3458. Metin

{يَتَجَرَّعهُ} يَبْتَلِعهُ مَرَّة بَعْد مَرَّة لِمَرَارَتِهِ {وَلَا يَكَاد يُسِيغهُ} يَزْدَرِدُهُ لِقُبْحِهِ وَكَرَاهَته {وَيَأْتِيه الْمَوْت} أَيْ أَسْبَابه الْمُقْتَضِيَة لَهُ مِنْ أَنْوَاع الْعَذَاب {مِنْ كُلّ مَكَان وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ} بَعْد ذَلِكَ الْعَذَاب {عَذَاب غَلِيظ} قَوِيّ متصل

{يَتَجَرَّعهُ} “Onu yudumlamaya çalışır” acılığından dolayı azar azar yutar {وَلَا يَكَاد يُسِيغهُ} “fakat boğazından kolay geçiremez” çirkinliği ve tiksinçliğinden ötürü onu yutamaz {وَيَأْتِيه الْمَوْت} “ve ölüm ona gelir” yani çeşitli azaplardan dolayı ölüme sevk eden sebepleri {مِنْ كُلّ مَكَان وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ} “her taraftan, hâlbuki o ölecek de değildir. Arkasından da” o azaptan sonra {عَذَاب غَلِيظ} “şiddetli bir azap vardır.” çetin ve kesintisiz.

3460. Metin

{مَثَل} صِفَة {الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ} مُبْتَدَأ وَيُبْدَل مِنْهُ {أَعْمَالهمْ} الصَّالِحَة كَصِلَةٍ وَصَدَقَة فِي عَدَم الِانْتِفَاع بِهَا {كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيح فِي يَوْم عَاصِف} شَدِيد هُبُوب الرِّيح فَجَعَلَتْهُ هَبَاء مَنْثُورًا لَا يَقْدِر عَلَيْهِ وَالْمَجْرُور خَبَر الْمُبْتَدَأ {لَا يَقْدِرُونَ} أَيْ الْكُفَّار {مِمَّا كَسَبُوا} عَمِلُوا فِي الدُّنْيَا {عَلَى شَيْء} أَيْ لَا يَجِدُونَ لَهُ ثَوَابًا لِعَدَمِ شَرْطه {ذَلِكَ هُوَ الضَّلَال} الهلاك {البعيد}

{مَثَل} “Durumu” sıfatı {الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ} “Rablerini inkâr edenlerin” mübtedadır ve bundan bedel yapılır: {أَعْمَالهمْ} “amelleri” akrabayı gözetme ve sadaka gibi salih amellerinin fayda vermemesi hususunda {كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيح فِي يَوْم عَاصِف} “fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir” rüzgârın şiddetle estiği, böylece onu savrulmuş toza çevirip hiçbir şeye güç yetiremediği [bir kül gibidir]. Mecrûr ifade mübtedanın haberidir. {لَا يَقْدِرُونَ} “Güç yetiremezler” yani kâfirler {مِمَّا كَسَبُوا} “kazandıklarından” dünyada yaptıklarından {عَلَى شَيْء} “hiçbir şeye” yani şartı bulunmadığı için onun sevabından hiçbir şey bulamazlar. {ذَلِكَ هُوَ الضَّلَال} “İşte bu sapıklıktır” helaktir {البعيد} “derin.”

3462. Metin

{أَلَمْ تَرَ} تَنْظُر يَا مُخَاطَب اسْتِفْهَام تَقْرِير {أن الله خلق السماوات وَالْأَرْض بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق بِخَلَقَ {إنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ} أَيّهَا النَّاس {وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيد} بَدَلكُمْ

{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?” bakıp düşünmedin mi ey muhatap! Takrir istifhamıdır. {أن الله خلق السماوات وَالْأَرْض بِالْحَقِّ} “Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını” [bi'l-hakkı] خلق fiiline mütealliktir. {إنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ} “Eğer dilerse sizi yok eder” ey insanlar! {وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيد} “ve yepyeni bir halk getirir” yerinize.

3464. Metin

{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّه بِعَزِيزٍ} شَدِيد

{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّه بِعَزِيزٍ} “Ve bu, Allah'a güç değildir.” zor [değildir].

3466. Metin

{وَبَرَزُوا} أَيْ الْخَلَائِق وَالتَّعْبِير فِيهِ وَفِيمَا بَعْده بِالْمَاضِي لتحقيق وُقُوعه {لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاء} الْأَتْبَاع {لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا} الْمَتْبُوعِينَ {إنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا} جَمْع تَابِع {فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ} دَافِعُونَ {عَنَّا مِنْ عَذَاب اللَّه مِنْ شَيْء} مِنْ الْأُولَى لِلتَّبْيِينِ وَالثَّانِيَة لِلتَّبْعِيضِ {قَالُوا} الْمَتْبُوعُونَ {لَوْ هَدَانَا اللَّه لَهَدَيْنَاكُمْ} لَدَعَوْنَاكُمْ إلَى الْهُدَى {سَوَاء عَلَيْنَا أَجَزَعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ} زَائِدَة {مَحِيص} ملجأ

{وَبَرَزُوا} “Ve çıktılar” yani yaratılanlar. Bunda ve sonrasında geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesi vukuunun kesinliğinden ötürüdür {لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاء} “hepsi toptan Allah'ın huzuruna. Zayıflar dediler ki” tâbiler {لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا} “büyüklük taslayanlara” kendilerine uyulanlara {إنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا} “'Biz size uymuştuk'” تَبَع (teba') tâbi kelimesinin çoğuludur {فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ} “'şimdi siz savabilecek misiniz'” defedebilecek misiniz {عَنَّا مِنْ عَذَاب اللَّه مِنْ شَيْء} “'bizden Allah'ın azabından bir şeyi?'” İlk مِنْ beyan, ikincisi ise teb'îz içindir. {قَالُوا} “Dediler ki” uyulanlar: {لَوْ هَدَانَا اللَّه لَهَدَيْنَاكُمْ} “'Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi, elbette biz de sizi doğru yola iletirdik'” sizi hidayete çağırırdık {سَوَاء عَلَيْنَا أَجَزَعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ} “'bizim için birdir; ister feryat edip sızlanalım ister sabredelim, bizim için yoktur'” مِنْ zâiddir {مَحِيص} “kaçacak bir yer.'” sığınak.

3468. Metin

{وَقَالَ الشَّيْطَان} إبْلِيس {لَمَّا قُضِيَ الْأَمْر} وَأُدْخِلَ أَهْل الْجَنَّة الْجَنَّة وَأَهْل النَّار النَّار وَاجْتَمَعُوا عَلَيْهِ {إنَّ اللَّه وَعَدَكُمْ وَعْد الْحَقّ} بِالْبَعْثِ وَالْجَزَاء فَصَدَقَكُمْ {وَوَعَدْتُكُمْ} أَنَّهُ غَيْر كَائِن {فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ} زَائِدَة {سُلْطَان} قُوَّة وَقُدْرَة أَقْهَركُمْ عَلَى مُتَابَعَتِي {إلَّا} لَكِنْ {أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسكُمْ} عَلَى إجَابَتِي {مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ} بِمُغِيثِكُمْ {وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ} بِفَتْحِ الْيَاء وَكَسْرهَا {إنِّي كفرت بما أشركتمون} بِإِشْرَاكِكُمْ إيَّايَ مَعَ اللَّه {مِنْ قَبْل} فِي الدنيا قال تعالى {إنَّ الظَّالِمِينَ} الْكَافِرِينَ {لَهُمْ عَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم

{وَقَالَ الشَّيْطَان} “Şeytan dedi ki” İblis {لَمَّا قُضِيَ الْأَمْر} “iş bitirilince” cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme sokulup onun etrafında toplandıklarında: {إنَّ اللَّه وَعَدَكُمْ وَعْد الْحَقّ} “'Şüphesiz Allah size hak bir vaatte bulundu'” dirilme ve ceza/mükâfat hususunda ve size doğru söyledi {وَوَعَدْتُكُمْ} “'ben de size vaatte bulundum'” bunun olmayacağına dair {فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ} “'fakat size verdiğim sözden caydım. Benim sizin üzerinizde yoktu'” مِنْ zâiddir {سُلْطَان} “'hiçbir hâkimiyetim'” bana uymanız için sizi zorlayacak güç ve kudretim {إلَّا} “ancak” lakin {أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسكُمْ} “'sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın, kendinizi kınayın'” çağrıma uyduğunuz için {مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ} “'ne ben sizi kurtarabilirim'” yardım edebilirim {وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ} “'ne de siz beni kurtarabilirsiniz'” [bi-musrihiyye] yâ harfinin fethası ve kesresi ile okunmuştur {إنِّي كفرت بما أشركتمون} “'Şüphesiz ben reddettim beni ortak koşmanızı'” beni Allah'a ortak kılmanızı {مِنْ قَبْل} “'daha önce.'” dünyada. Yüce [Allah] buyurdu ki: {إنَّ الظَّالِمِينَ} “Şüphesiz zalimler” kâfirler {لَهُمْ عَذَاب أَلِيم} “onlar için elem verici bir azap vardır.” can yakıcı.

3470. Metin

{وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ} حَال مُقَدَّرَة {فِيهَا بِإِذْنِ رَبّهمْ تَحِيَّتهمْ فِيهَا} مِنْ اللَّه وَمِنْ الملائكة وفيما بينهم {سلام}

{وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ} “İman edip salih amel işleyenler, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokuldular, ebedî kalıcılar olarak” mukadder bir hâldir {فِيهَا بِإِذْنِ رَبّهمْ تَحِيَّتهمْ فِيهَا} “orada Rablerinin izniyle. Orada onların selamlaşmaları” Allah'tan, meleklerden ve kendi aralarında: {سلام} “'Selam'dır.”

3472. Metin

{أَلَمْ تَرَ} تَنْظُر {كَيْفَ ضَرَبَ اللَّه مَثَلًا} وَيُبْدَل مِنْهُ {كَلِمَة طَيِّبَة} أَيْ لَا إلَه إلَّا اللَّه {كَشَجَرَةٍ طَيِّبَة} هِيَ النَّخْلَة {أَصْلهَا ثابت} في الأرض {وفرعها} غصنها {في السماء}

{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?” bakmadın mı {كَيْفَ ضَرَبَ اللَّه مَثَلًا} “Allah nasıl bir misal getirdi?” ve ondan bedel yapılır: {كَلِمَة طَيِّبَة} “güzel bir sözü” yani 'Lâ ilâhe illallâh' sözünü {كَشَجَرَةٍ طَيِّبَة} “güzel bir ağaca” o hurma ağacıdır {أَصْلهَا ثابت} “kökü sabit” yerde {وفرعها} “dalları ise” budağı ise {في السماء} “göktedir.”

3474. Metin

{تُؤْتِي} تُعْطِي {أُكُلهَا} ثَمَرهَا {كُلّ حِين بِإِذْنِ رَبّهَا} بِإِرَادَتِهِ كَذَلِك كَلِمَة الْإِيمَان ثَابِتَة فِي قَلْب الْمُؤْمِن وَعَمَله يَصْعَد إلَى السَّمَاء وَيَنَالهُ بَرَكَته وَثَوَابه كُلّ وَقْت {وَيَضْرِب} يُبَيِّن {اللَّه الْأَمْثَال لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ فَيُؤْمِنُونَ

{تُؤْتِي} “Verir” verir {أُكُلهَا} “yemişini” meyvesini {كُلّ حِين بِإِذْنِ رَبّهَا} “her vakit Rabbinin izniyle” iradesiyle. Tıpkı bunun gibi iman kelimesi de müminin kalbinde sabittir, ameli göğe yükselir ve bereketi ile sevabı her vakit ona ulaşır. {وَيَضْرِب} “Ve açıklar” {اللَّه الْأَمْثَال لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “Allah insanlara misalleri, düşünüp öğüt alsınlar diye” ibret alıp iman etsinler diye.

3476. Metin

{وَمَثَل كَلِمَة خَبِيثَة} هِيَ كَلِمَة الْكُفْر {كَشَجَرَةٍ خَبِيثَة} هِيَ الْحَنْظَل {اُجْتُثَّتْ} اُسْتُؤْصِلَتْ {مِنْ فَوْق الْأَرْض مَا لَهَا مِنْ قَرَار} مُسْتَقَرّ وَثَبَات كَذَلِك كَلِمَة الْكُفْر لَا ثَبَات لَهَا وَلَا فَرْع وَلَا بَرَكَة

{وَمَثَل كَلِمَة خَبِيثَة} “Kötü bir sözün misali ise” o, küfür kelimesidir {كَشَجَرَةٍ خَبِيثَة} “kötü bir ağaç gibidir” o, ebucehil karpuzudur {اُجْتُثَّتْ} “kökünden sökülmüş” kökü koparılmış {مِنْ فَوْق الْأَرْض مَا لَهَا مِنْ قَرَار} “yerin üzerinden; onun hiçbir kararı yoktur” yerleşecek ve sabit duracak yeri yoktur. Tıpkı bunun gibi küfür kelimesinin de ne bir sebatı, ne bir dalı, ne de bir bereketi vardır.

3478. Metin

{يُثَبِّت اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِت} هِيَ كَلِمَة التَّوْحِيد {فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَة} أَيْ فِي الْقَبْر لَمَّا يَسْأَلهُمْ الْمَلَكَانِ عَنْ رَبّهمْ وَدِينهمْ وَنَبِيّهمْ فَيُجِيبُونَ بِالصَّوَابِ كَمَا فِي حَدِيث الشَّيْخَيْنِ {وَيُضِلّ اللَّه الظَّالِمِينَ} الْكُفَّار فَلَا يَهْتَدُونَ لِلْجَوَابِ بِالصَّوَابِ بَلْ يَقُولُونَ لَا نَدْرِي كما في الحديث {ويفعل الله ما يشاء}

{يُثَبِّت اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِت} “Allah, iman edenleri sabit söz ile sağlamlaştırır” o, tevhid kelimesidir {فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَة} “dünya hayatında da ahirette de” yani kabirde, iki melek onlara Rablerinden, dinlerinden ve peygamberlerinden sorduğu vakit Şeyheyn'in (Buhârî ve Müslim) hadisinde geçtiği üzere doğru olan cevabı verirler. {وَيُضِلّ اللَّه الظَّالِمِينَ} “Allah zalimleri saptırır” kâfirleri; artık doğru cevaba hidayet bulamazlar, bilakis hadiste geçtiği üzere 'Bilmiyorum' derler. {ويفعل الله ما يشاء} “Ve Allah dilediğini yapar.”

3480. Metin

{أَلَمْ تَرَ} تَنْظُر {إلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَة اللَّه} أَيْ شُكْرهَا {كُفْرًا} هُمْ كُفَّار قُرَيْش {وَأَحَلُّوا} أَنْزَلُوا {قَوْمهمْ} بِإِضْلَالِهِمْ إيَّاهُمْ {دَار الْبَوَار} الهلاك

{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?” bakmadın mı {إلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَة اللَّه} “Allah'ın nimetini değiştirenleri” yani O'na şükrü {كُفْرًا} “küfre” onlar Kureyş kâfirleridir {وَأَحَلُّوا} “ve yerleştirenleri” indirenleri {قَوْمهمْ} “kavimlerini” onları saptırmaları sebebiyle {دَار الْبَوَار} “helak yurduna?” helak [yurduna].

3482. Metin

{جَهَنَّم} عَطْف بَيَان {يَصْلَوْنَهَا} يَدْخُلُونَهَا {وَبِئْسَ الْقَرَار} المقر هي

{جَهَنَّم} “Cehenneme” atf-ı beyândır {يَصْلَوْنَهَا} “oraya girecekler” {وَبِئْسَ الْقَرَار} “ne kötü bir karargâhtır!” yerleşilecek yer olarak o.

3484. Metin

{وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا} شُرَكَاء {لِيُضِلُّوا} بِفَتْحِ الْيَاء وَضَمّهَا {عَنْ سَبِيله} دِين الْإِسْلَام {قُلْ} لَهُمْ {تمتعوا} بدنياكم قليلا {فإن مصيركم} مرجعكم {إلى النار}

{وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا} “Allah'a ortaklar koştular” eşler [koştular] {لِيُضِلُّوا} -yâ harfinin fethası ve dammesiyle- {عَنْ سَبِيله} “O'nun yolundan saptırmak için” İslâm dininden. {قُلْ} “De ki:” onlara {تمتعوا} “Yararlanın” dünyanızdan az bir süre {فإن مصيركم} “şüphesiz varacağınız yer” döneceğiniz yer {إلى النار} “ateşedir.”

3486. Metin

{قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلَاة وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَة مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِي يَوْم لَا بَيْع} فِدَاء {فِيهِ وَلَا خِلَال} مُخَالَّة أَيْ صَدَاقَة تَنْفَع هُوَ يَوْم القيامة

{قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلَاة وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَة مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِي يَوْم لَا بَيْع} “İman eden kullarıma de ki: Namazı kılsınlar ve içinde hiçbir alışveriş” fidye {فِيهِ وَلَا خِلَال} “ve hiçbir dostluk bulunmayan bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler” muhâllet (dostluk), yani fayda veren bir dostluk; o da kıyamet günüdür.

3488. Metin

{الله الذي خلق السماوات وَالْأَرْض وَأَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنْ الثَّمَرَات رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمْ الْفُلْك} السُّفُن {لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْر} بِالرُّكُوبِ وَالْحَمْل {بِأَمْرِهِ} بإذنه {وسخر لكم الأنهار

{الله الذي خلق السماوات وَالْأَرْض وَأَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنْ الثَّمَرَات رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمْ الْفُلْك} gemileri {لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْر} “Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olsun diye meyveler çıkaran, binmeniz ve yük taşımanız için denizde yüzsün diye gemileri” {بِأَمْرِهِ} “Kendi emriyle” izniyle {وسخر لكم الأنهار

3490. Metin

{وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْس وَالْقَمَر دَائِبَيْنِ} جَارِيَيْنِ فِي فَلَكهمَا لَا يَفْتُرَانِ {وَسَخَّرَ لَكُمُ الليل} لِتَسْكُنُوا فِيهِ {وَالنَّهَار} لِتَبْتَغُوا فِيهِ مِنْ فَضْله

hizmetinize veren ve nehirleri de sizin istifadenize sunandır.” {وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْس وَالْقَمَر دَائِبَيْنِ} “Ve [kendi yörüngelerinde] durmaksızın hareket eden güneşi ve ayı da hizmetinize vermiştir” ikisi yörüngelerinde akıp giderler, hiç duraklamazlar {وَسَخَّرَ لَكُمُ الليل} “geceyi de sizin istifadenize vermiştir” içinde dinlenmeniz için {وَالنَّهَار} “ve gündüzü de” içinde O'nun lütfundan aramanız için.

3492. Metin

{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} عَلَى حَسَب مَصَالِحكُمْ {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَة اللَّه} بِمَعْنَى إنْعَامه {لَا تُحْصُوهَا} لَا تُطِيقُوا عَدَّهَا {إنَّ الْإِنْسَان} الْكَافِر {لَظَلُوم كَفَّار} كَثِير الظُّلْم لِنَفْسِهِ بِالْمَعْصِيَةِ وَالْكُفْر لِنِعْمَةِ رَبّه

{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} “Ve Kendisinden istediğiniz her şeyden size vermiştir” maslahatlarınıza uygun olarak. {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَة اللَّه} “Allah'ın nimetini sayacak olsanız” ihsanı anlamındadır {لَا تُحْصُوهَا} “onu sayıp bitiremezsiniz” onu saymaya takat yetiremezsiniz. {إنَّ الْإِنْسَان} “Gerçekten insan” kâfir [olan insan] {لَظَلُوم كَفَّار} “çok zalim ve çok nankördür” günah işleyerek nefsine çok zulmeden ve Rabbinin nimetine karşı pek nankör olandır.

3494. Metin

{و} اُذْكُرْ {إذْ قَالَ إبْرَاهِيم رَبّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَد} مَكَّة {آمِنًا} ذَا أَمْن وَقَدْ أَجَابَ اللَّه دُعَاءَهُ فَجَعَلَهُ حَرَمًا لَا يُسْفَك فِيهِ دَم إنْسَان وَلَا يُظْلَم فِيهِ أَحَد وَلَا يُصَاد صَيْده وَلَا يُتَخَلَّى خَلَاهُ {وَاجْنُبْنِي} بعدني {وبني} عن {أن نعبد الأصنام}

{و} [Hatırla] {إذْ قَالَ إبْرَاهِيم رَبّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَد} Mekke'yi {آمِنًا} “Hani İbrahim şöyle demişti: 'Rabbim, bu şehri emniyetli kıl” güvenli [kıl]. Allah onun duasına icabet etmiş ve orayı içinde insan kanı dökülmeyen, kimseye zulmedilmeyen, avı avlanmayan ve otu biçilmeyen bir harem kılmıştır. {وَاجْنُبْنِي} beni uzak tut {وبني} “beni ve oğullarımı uzak tut” {أن نعبد الأصنام} “putlara tapmaktan.'”

3496. Metin

{رَبّ إنَّهُنَّ} أَيْ الْأَصْنَام {أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاس} بِعِبَادَتِهِمْ لَهَا {فَمَنْ تَبِعَنِي} عَلَى التَّوْحِيد {فَإِنَّهُ مِنِّي} مِنْ أَهْل دِينِي {وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّك غَفُور رَحِيم} هَذَا قَبْل عِلْمه أَنَّهُ تَعَالَى لَا يَغْفِر الشِّرْك

{رَبّ إنَّهُنَّ} “Rabbim! Şüphesiz onlar” yani putlar {أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاس} “insanlardan birçoğunu saptırdılar” onlara tapmaları sebebiyle. {فَمَنْ تَبِعَنِي} “Artık kim bana uyarsa” tevhid üzere {فَإِنَّهُ مِنِّي} “o bendendir” benim dinimdendir {وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّك غَفُور رَحِيم} “kim de bana karşı gelirse şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhamet edensin.” Bu, Yüce Allah'ın şirki bağışlamayacağını bilmesinden öncedir.

3498. Metin

{رَبّنَا إنِّي أَسْكَنْت مِنْ ذُرِّيَّتِي} أَيْ بَعْضهَا وَهُوَ إسْمَاعِيل مَعَ أُمّه هَاجَر {بِوَادٍ غَيْر ذِي زَرْع} هُوَ مَكَّة {عِنْد بَيْتك الْمُحَرَّم} الَّذِي كَانَ قَبْل الطُّوفَان {رَبّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَاة فَاجْعَلْ أَفْئِدَة} قُلُوبًا {مِنَ النَّاس تَهْوِي} تَمِيل وتحن {إليهم} قال بن عَبَّاس لَوْ قَالَ أَفْئِدَة النَّاس لَحَنَّتْ إلَيْهِ فَارِس وَالرُّوم وَالنَّاس كُلّهمْ {وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَات لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ} وَقَدْ فَعَلَ بِنَقْلِ الطَّائِف إلَيْهِ

{رَبّنَا إنِّي أَسْكَنْت مِنْ ذُرِّيَّتِي} “Rabbimiz! Gerçekten ben zürriyetimden bir kısmını” yani bir kısmını ki o da annesi Hâcer ile birlikte olan İsmâil'dir {بِوَادٍ غَيْر ذِي زَرْع} “ekinsiz bir vadiye yerleştirdim” o da Mekke'dir {عِنْد بَيْتك الْمُحَرَّم} “Senin hürmetli Beyt'inin yanında” Tûfan'dan önce var olan [Beyt'in]. {رَبّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَاة فَاجْعَلْ أَفْئِدَة} kalpleri {مِنَ النَّاس تَهْوِي} meyleden ve özlem duyan {إليهم} “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye; artık insanlardan bazı gönülleri onlara meylettir” İbn Abbâs demiştir ki: Eğer 'insanların gönüllerini' demiş olsaydı Fars, Rum ve bütün insanlar ona meylederdi. {وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَات لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ} “ve onları ürünlerle rızıklandır ki şükretsinler.” [Allah da] Tâif'i oraya taşımak suretiyle bunu gerçekleştirmiştir.

3500. Metin

{رَبّنَا إنَّك تَعْلَم مَا نُخْفِي} نُسِرّ {وَمَا نُعْلِن وَمَا يَخْفَى عَلَى اللَّه مِنْ} زَائِدَة {شَيْء فِي الْأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء} يَحْتَمِل أَنْ يَكُون مِنْ كَلَامه تَعَالَى أَوْ كَلَام إبراهيم

{رَبّنَا إنَّك تَعْلَم مَا نُخْفِي} gizlediğimiz {وَمَا نُعْلِن وَمَا يَخْفَى عَلَى اللَّه مِنْ} -zâidedir- {شَيْء فِي الْأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء} “Rabbimiz! Şüphesiz Sen, bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.” Bunun Yüce Allah'ın sözünden veya İbrâhim'in sözünden olması muhtemeldir.

3502. Metin

{الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي وَهَبَ لِي} أَعْطَانِي {عَلَى} مَعَ {الْكِبَر إسْمَاعِيل} وُلِدَ وَلَهُ تِسْع وَتِسْعُونَ سَنَة {وَإِسْحَاق} وُلِدَ وَلَهُ مِائَة وَاثْنَتَا عَشْرَة سنة {إن ربي لسميع الدعاء

{الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي وَهَبَ لِي} bana ihsan eden {عَلَى} ile birlikte {الْكِبَر إسْمَاعِيل} doksan dokuz yaşındayken doğmuştur {وَإِسْحَاق} yüz on iki yaşındayken doğmuştur {إن ربي لسميع الدعاء

3504. Metin

{رَبّ اجْعَلْنِي مُقِيم الصَّلَاة وَ} اجْعَلْ {مِنْ ذريتي} من يقيمهما وَأَتَى بِمَنْ لِإِعْلَامِ اللَّه تَعَالَى لَهُ أَنَّ مِنْهُمْ كُفَّارًا {رَبّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء} الْمَذْكُور

“İhtiyarlığıma rağmen bana İsmâil'i ve İshâk'ı bahşeden Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı hakkıyla işitendir.” {رَبّ اجْعَلْنِي مُقِيم الصَّلَاة وَ} kıl {مِنْ ذريتي} onları kılanlardan; Yüce Allah'ın onlardan bazılarının kâfir olacağını kendisine bildirmesi sebebiyle {مِنْ} edatını getirmiştir. {رَبّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء} “Rabbim! Beni ve zürriyetimden [bir kısmını] namazı dosdoğru kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur” zikredilen [duamı].

3506. Metin

{رَبّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدِيَّ} هَذَا قَبْل أَنْ يَتَبَيَّن لَهُ عَدَاوَتهمَا لِلَّهِ ﷿ وَقِيلَ أَسْلَمَتْ أُمّه وَقُرِئَ وَالِدِي مُفْرَدًا وَوَلَدِي {وَلِلْمُؤْمِنِينَ يوم يقوم} يثبت {الحساب} قال تعالى

{رَبّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدِيَّ} “Rabbimiz! Beni ve anne-babamı bağışla” bu, onların aziz ve celil olan Allah'a düşman oldukları kendisine belli olmadan öncedir. Annesinin Müslüman olduğu da söylenmiştir. Tekil olarak vâlidî (وَالِدِي) ve veledî (وَلَدِي) şeklinde de okunmuştur. {وَلِلْمُؤْمِنِينَ يوم يقوم} sabit olduğu gün {الحساب} “ve müminleri de hesabın gerçekleşeceği gün [bağışla].” Yüce Allah buyurdu ki:

3508. Metin

{وَلَا تَحْسَبَن اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَل الظَّالِمُونَ} الْكَافِرُونَ مِنْ أَهْل مَكَّة {إنَّمَا يُؤَخِّرهُمْ} بِلَا عَذَاب {لِيَوْمٍ تَشْخَص فِيهِ الْأَبْصَار} لِهَوْلِ مَا تَرَى يُقَال شَخَصَ بَصَرُ فُلَانٍ أَيْ فَتَحَهُ فلم يغمضه

{وَلَا تَحْسَبَن اللَّهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَل الظَّالِمُونَ} “Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma” Mekke ehlinden olan kâfirlerin. {إنَّمَا يُؤَخِّرهُمْ} “O, onları sadece erteler” azapsız olarak {لِيَوْمٍ تَشْخَص فِيهِ الْأَبْصَار} “gözlerin dehşetten dikilip kalacağı bir güne” gördüğü şeyin korkusundan. Falan kimsenin gözü dikildi denilir, yani gözünü açtı ve onu yummadı demektir.

3510. Metin

{مهطعين} مسرعين حال {مقنعي} رافعي {رؤوسهم} إلى السماء {لايرتد إلَيْهِمْ طَرْفهمْ} بَصَرهمْ {وَأَفْئِدَتهمْ} قُلُوبهمْ {هَوَاء} خَالِيَة مِنْ الْعَقْل لِفَزَعِهِمْ

{مهطعين} koşanlar olarak -hâl ögesidir- {مقنعي} kaldıranlar {رؤوسهم} göğe doğru {لايرتد إلَيْهِمْ طَرْفهمْ} bakışları {وَأَفْئِدَتهمْ} kalpleri {هَوَاء} “Başlarını dikerek koşanlar olarak... Kendi bakışları bile kendilerine dönmez ve kalpleri bomboştur” korkularından dolayı akıldan yoksundur.

3512. Metin

{وَأَنْذِرْ} خَوِّفْ يَا مُحَمَّد {النَّاس} الْكُفَّار {يَوْم يَأْتِيهِمْ الْعَذَاب} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة {فَيَقُول الَّذِينَ ظَلَمُوا} كَفَرُوا {رَبّنَا أَخِّرْنَا} بِأَنْ تَرُدّنَا إلَى الدُّنْيَا {إلَى أَجَل قَرِيب نُجِبْ دَعْوَتك} بِالتَّوْحِيدِ {ونتبع الرسل} فيقال لهم توبيخا {أو لم تَكُونُوا أَقْسَمْتُمْ} حَلَفْتُمْ {مِنْ قَبْل} فِي الدُّنْيَا {مَا لَكُمْ مِنْ} زَائِدَة {زَوَال} عَنْهَا إلَى الآخرة

{وَأَنْذِرْ} uyar ey Muhammed {النَّاس} kâfirleri {يَوْم يَأْتِيهِمْ الْعَذَاب} “İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar” o, kıyamet günüdür {فَيَقُول الَّذِينَ ظَلَمُوا} inkâr edenler {رَبّنَا أَخِّرْنَا} bizi dünyaya geri döndürmek suretiyle {إلَى أَجَل قَرِيب نُجِبْ دَعْوَتك} tevhid ile {ونتبع الرسل} “böylece zalimler derler ki: 'Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de Senin çağrına uyalım ve peygamberlere tâbi olalım.'” Onlara azarlama olarak şöyle denilir: {أو لم تَكُونُوا أَقْسَمْتُمْ} yemin etmemiş miydiniz {مِنْ قَبْل} dünyada {مَا لَكُمْ مِنْ} -zâidedir- {زَوَال} “'Daha önce sizin için hiçbir zeval olmadığını yeminle söylememiş miydiniz?'” oradan ahirete [geçişin olmayacağına dair].

3514. Metin

{وَسَكَنْتُمْ} فِيهَا {فِي مَسَاكِن الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسهمْ} بِالْكُفْرِ مِنْ الْأُمَم السَّابِقَة {وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ} مِنْ الْعُقُوبَة فَلَمْ تَنْزَجِرُوا {وَضَرَبْنَا} بَيَّنَّا {لَكُمُ الْأَمْثَال} فِي الْقُرْآن فَلَمْ تَعْتَبِرُوا

{وَسَكَنْتُمْ} orada {فِي مَسَاكِن الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسهمْ} önceki ümmetlerden küfürle [kendilerine zulmedenlerin]. {وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ} cezadan yana; ama vazgeçmediniz. {وَضَرَبْنَا} açıkladık {لَكُمُ الْأَمْثَال} “Ve kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz, onlara ne yaptığımız size apaçık belli oldu ve size misaller de verdik” Kur'an'da; fakat ibret almadınız.

3516. Metin

{وَقَدْ مَكَرُوا} بِالنَّبِيِّ ﷺ {مَكْرهمْ} حَيْثُ أَرَادُوا قَتْله أَوْ تَقْيِيده أَوْ إخْرَاجه {وَعِنْد اللَّه مَكْرهمْ} أَيْ عِلْمه أَوْ جَزَاؤُهُ {وَإِنْ} مَا {كَانَ مَكْرهمْ} وَإِنْ عَظُمَ {لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَال} الْمَعْنَى لَا يَعْبَأ بِهِ وَلَا يَضُرّ إلَّا أَنْفُسهمْ وَالْمُرَاد بِالْجِبَالِ هُنَا قِيلَ حَقِيقَتهَا وَقِيلَ شَرَائِع الْإِسْلَام الْمُشَبَّهَة بِهَا فِي الْقَرَار وَالثَّبَات وَفِي قِرَاءَةٍ بِفَتْحِ لَامِ لِتَزُولَ وَرَفْع الْفِعْل فَإِنْ مُخَفَّفَة وَالْمُرَاد تَعْظِيم مَكْرهمْ وَقِيلَ الْمُرَاد بِالْمَكْرِ كُفْرهمْ وَيُنَاسِبهُ عَلَى الثَّانِيَة {تَكَاد السَّمَاوَات يَتَفَطَّرَن مِنْهُ وَتَنْشَقّ الْأَرْض وَتَخِرّ الْجِبَال هَدًّا} وَعَلَى الْأَوَّل مَا قُرِئَ وما كان

{وَقَدْ مَكَرُوا} Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem {مَكْرهمْ} onu öldürmek, bağlamak veya sürmek istediklerinde {وَعِنْد اللَّه مَكْرهمْ} yani onun bilgisi yahut cezası [Allah katındadır] {وَإِنْ} mâ (olumsuzluk) anlamındadır {كَانَ مَكْرهمْ} her ne kadar büyük olsa da {لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَال} “Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı; oysa onların tuzakları Allah katındadır. İsterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun” Mânası; ona aldırış edilmez ve yalnızca kendilerine zarar verir demektir. Buradaki dağlardan muradın hakikati olduğu söylenmiştir; sebat ve metanette onlara benzetilen İslâm şeriatleri olduğu da söylenmiştir. Bir kıraatte litezûle (لِتَزُولَ) kelimesinin lâmının fethası ve fiilin merfûluğu ile [okunmuştur ki] bu durumda in (إِنْ), muhaffefedir (hafifletilmiş) ve murat tuzaklarının büyüklüğüdür. Tuzaktan muradın onların küfrü olduğu da söylenmiştir. İkinci [kıraate] şu ayet uygundur: {تَكَاد السَّمَاوَات يَتَفَطَّرَن مِنْهُ وَتَنْشَقّ الْأَرْض وَتَخِرّ الْجِبَال هَدًّا} “Neredeyse gökler bundan çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecektir.” Birinciye göre ise mâ kāne (مَا كَانَ - olmadı) şeklinde okunmuştur.

3518. Metin

{فَلَا تَحْسَبَنّ اللَّهَ مُخْلِف وَعْده رُسُله} بِالنَّصْرِ {إنَّ اللَّه عَزِيز} غَالِب لَا يَعْجِزهُ شَيْء {ذُو انْتِقَام} مِمَّنْ عَصَاهُ

{فَلَا تَحْسَبَنّ اللَّهَ مُخْلِف وَعْده رُسُله} “Sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma” yardım konusundaki. {إنَّ اللَّه عَزِيز} “Şüphesiz Allah Azîzdir” galiptir, hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz {ذُو انْتِقَام} “intikam sahibidir” Kendisine isyan edenlerden.

3520. Metin

اذْكُر {يَوْم تُبَدَّل الْأَرْض غَيْر الْأَرْض وَالسَّمَاوَات} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة فَيُحْشَر النَّاس عَلَى أَرْض بَيْضَاء نَقِيَّة كَمَا فِي حَدِيث الصَّحِيحَيْنِ وَرَوَى مُسْلِم حَدِيث سُئِلَ النَّبِيّ ﷺ أَيْنَ النَّاس يَوْمئِذٍ قَالَ عَلَى الصِّرَاط {وبرزوا} خرجوا من القبور {لله الواحد القهار}

Hatırla: {يَوْم تُبَدَّل الْأَرْض غَيْر الْأَرْض وَالسَّمَاوَات} “Yerin başka bir yere ve göklerin de [başka göklere] dönüştürüleceği günü” o, kıyamet günüdür; insanlar Sahîhayn'ın hadisinde geçtiği üzere tertemiz, beyaz bir toprak üzerinde toplanırlar. Müslim de şu hadisi rivayet etmiştir: Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem 'O gün insanlar nerede olacak?' diye soruldu, 'Sırat üzerinde' buyurdu. {وبرزوا} kabirlerden çıktılar {لله الواحد القهار} “ve [hepsi] bir ve mutlak kahredici olan Allah'ın huzuruna çıkarlar.”

3522. Metin

{وَتَرَى} يَا مُحَمَّد تُبْصِر {الْمُجْرِمِينَ} الْكَافِرِينَ {يَوْمئِذٍ مُقَرَّنِينَ} مَشْدُودِينَ مَعَ شَيَاطِينهمْ {فِي الْأَصْفَاد} الْقُيُود أو الأغلال

{وَتَرَى} ey Muhammed, görürsün {الْمُجْرِمِينَ} kâfirleri {يَوْمئِذٍ مُقَرَّنِينَ} şeytanlarıyla birlikte bağlanmış olarak {فِي الْأَصْفَاد} “O gün günahkârları zincirlere vurulmuş görürsün” prangalarda veya boyunduruklarda.

3524. Metin

{سَرَابِيلهمْ} قُمُصُهُمْ {مِنْ قَطِرَان} لِأَنَّهُ أَبْلَغ لِاشْتِعَالِ النار {وتغشى} تعلو {وجوههم النار}

{سَرَابِيلهمْ} gömlekleri {مِنْ قَطِرَان} “Gömlekleri katrandandır” çünkü o, ateşin tutuşmasında daha etkilidir {وتغشى} kaplar {وجوههم النار} “ve yüzlerini ateş bürür.”

3526. Metin

{لِيَجْزِيَ} مُتَعَلِّق بِبَرَزُوا {اللَّه كُلّ نَفْس مَا كَسَبَتْ} مِنْ خَيْر وَشَرّ {إنَّ اللَّه سَرِيع الْحِسَاب} يُحَاسِب جَمِيع الْخَلْق فِي قَدْر نِصْف نَهَار مِنْ أَيَّام الدُّنْيَا لِحَدِيثٍ بِذَلِكَ

{لِيَجْزِيَ} berazû (بَرَزُوا) fiiline taalluk etmektedir {اللَّه كُلّ نَفْس مَا كَسَبَتْ} hayır ve şerden {إنَّ اللَّه سَرِيع الْحِسَاب} “Ta ki Allah, her nefsi kazandığıyla cezalandırsın [veya mükâfatlandırsın] diye. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir” bu husustaki bir hadis sebebiyle, dünya günlerinden yarım gün kadar bir sürede bütün mahlûkatı hesaba çeker.

3528. Metin

{هَذَا} الْقُرْآن {بَلَاغ لِلنَّاسِ} أَيْ أُنْزِلَ لِتَبْلِيغِهِمْ {وَلِيُنْذَرُوا بِهِ وَلِيَعْلَمُوا} بِمَا فِيهِ مِنْ الْحُجَج {أَنَّمَا هُوَ} أَيْ اللَّه {إلَه وَاحِد وَلِيَذَّكَّرَ} بِإِدْغَامِ التَّاء فِي الْأَصْل فِي الذَّال يَتَّعِظ {أولوا الألباب} أصحاب العقول = ١٥ سورة الحجر

{هَذَا} Kur'an {بَلَاغ لِلنَّاسِ} yani onlara tebliğ edilmek için indirilmiştir {وَلِيُنْذَرُوا بِهِ وَلِيَعْلَمُوا} içindeki hüccetlerle {أَنَّمَا هُوَ} yani Allah {إلَه وَاحِد وَلِيَذَّكَّرَ} aslındaki tâ (ت) harfinin zâl (ذ) harfine idğamıyla, ibret alsınlar diye {أولوا الألبab} akıl sahipleri. “Bu [Kur'an], insanlara bir tebliğdir; hem onunla uyarılsınlar hem O'nun tek bir ilah olduğunu bilsinler hem de akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye.” = 15 Hicr Suresi

3529. Metin

﷽

﷽ “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”