5448. Metin
مَدَنِيَّة وَهِيَ اثْنَتَانِ أَوْ أربع وستون آية بسم الله الرحمن الرحيم
Medenîdir; altmış iki veya altmış dört ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
5449. Metin
هَذِهِ {سُورَة أَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا} مُخَفَّفَة وَمُشَدَّدَة لِكَثْرَةِ الْمَفْرُوض فِيهَا {وَأَنْزَلْنَا فِيهَا آيَات بَيِّنَات} وَاضِحَات الدَّلَالَات {لَعَلَّكُمْ تَذْكُرُونَ} بِإِدْغَامِ التَّاء الثَّانِيَة فِي الذال تتعظون
Bu, {سُورَة أَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا} “[Bu] indirdiğimiz ve [hükümlerini] farz kıldığımız bir suredir” –içindeki farzların çokluğundan ötürü [şeddeli ve] şeddesiz olarak (ve-feradnâhâ / ve-farradnâhâ şeklinde) okunmuştur– {وَأَنْزَلْنَا فِيهَا آيَات بَيِّنَات} “ve onda apaçık ayetler indirdik” delilleri son derece açık [ayetler], {لَعَلَّكُمْ تَذْكُرُونَ} “ola ki düşünüp öğüt alırsınız” –ikinci tâ harfinin zâl harfine idğâmıyla okunur– ibret alırsınız diye.
5450. Metin
{الزَّانِيَة وَالزَّانِي} أَيْ غَيْر الْمُحْصَنَيْنِ لِرَجْمِهِمَا بِالسُّنَّةِ وَأَلْ فِيمَا ذُكِرَ مَوْصُولَة وَهُوَ مُبْتَدَأ وَلِشَبَهِهِ بِالشَّرْطِ دَخَلَتْ الْفَاء فِي خَبَره وَهُوَ {فَاجْلِدُوا كُلّ وَاحِد مِنْهُمَا مِائَة جَلْدَة} ضَرْبَة يُقَال جَلَدَهُ ضَرَبَ جِلْده وَيُزَاد عَلَى ذَلِكَ بِالسُّنَّةِ تَغْرِيب عَام وَالرَّقِيق عَلَى النِّصْف مِمَّا ذُكِرَ {وَلَا تَأْخُذكُمْ بِهِمَا رَأْفَة فِي دِين اللَّه} أَيْ حُكْمه بِأَنْ تَتْرُكُوا شَيْئًا مِنْ حَدّهمَا {إنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر} أَيْ يَوْم الْبَعْث فِي هَذَا تَحْرِيض عَلَى مَا قَبْل الشَّرْط وَهُوَ جَوَابه أَوْ دَالّ عَلَى جَوَابه {وَلْيَشْهَدْ عَذَابهمَا} الْجَلْد {طَائِفَة مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} قيل ثلاثة وقيل أربعة عدد شهود الزنى
{الزَّانِيَة وَالزَّانِي} “Zina eden kadın ve zina eden erkek” yani evli olmayanlar; zira evlilerin cezası Sünnet ile recimdir. Buradaki elif-lâm ismi mevsûldür ve mübtedadır; şarta benzediği için haberine fâ harfi dahil olmuştur, o da şudur: {فَاجْلِدُوا كُلّ وَاحِد مِنْهُمَا مِائَة جَلْدَة} “onlardan her birine yüzer değnek vurun”. Vurmaktır; nitekim "celedahu" denildiğinde "onun derisine vurdu" demektir. Sünnet ile buna bir yıl sürgün cezası da eklenir. Köle ise anılan cezanın yarısına tabidir. {وَلَا تَأْخُذكُمْ بِهِمَا رَأْفَة فِي دِين اللَّه} “Allah'ın dininde onlara karşı size bir acıma duygusu tutmasın” yani Allah'ın hükmünde onların had cezasından bir şeyi terk etmeniz [suretiyle acımayın], {إنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر} “eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız” yani yeniden diriliş gününe. Bunda şarttan önceki hükme bir teşvik vardır ve o da şartın cevabıdır veya cevabına delalet etmektedir. {وَلْيَشْهَدْ عَذَابهمَا} “Onların cezalandırılmasına şahit olsun” yani celdeye/kırbaçlanmaya {طَائِفَة مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} “müminlerden bir topluluk”. Bunun üç kişi olduğu, bir görüşe göre de zina şahitlerinin sayısı olan dört kişi olduğu söylenmiştir.
5451. Metin
{الزَّانِي لَا يَنْكِح} يَتَزَوَّج {إلَّا زَانِيَة أَوْ مُشْرِكَة وَالزَّانِيَة لَا يَنْكِحهَا إلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِك} أَيْ الْمُنَاسِب لِكُلٍّ مِنْهُمَا مَا ذُكِرَ {وَحُرِّمَ ذَلِكَ} أَيْ نِكَاح الزَّوَانِي {عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} الْأَخْيَار نَزَلَ ذَلِكَ لَمَّا هُمْ فُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ أَنْ يَتَزَوَّجُوا بَغَايَا الْمُشْرِكِينَ وَهُنَّ مُوسِرَات لِيُنْفِقْنَ عَلَيْهِمْ فَقِيلَ التَّحْرِيم خَاصّ بِهِمْ وَقِيلَ عَامّ وَنُسِخَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ}
{الزَّانِي لَا يَنْكِح} “Zina eden erkek nikâhlamaz” evlenmez {إلَّا زَانِيَة أَوْ مُشْرِكَة وَالزَّانِيَة لَا يَنْكِحهَا إلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِك} “ancak zina eden veya müşrik bir kadını; zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik bir erkek nikâhlar” yani her ikisine layık ve uygun olan zikredilen kimsedir. {وَحُرِّمَ ذَلِكَ} “Bu haram kılınmıştır” yani zina eden kadınlarla evlenmek {عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} “müminlere” faziletli kimselere. Bu ayet, Muhacirlerin fakirleri, kendilerine infak etsinler diye müşriklerin zengin fahişeleriyle evlenmeye niyetlendiklerinde inmiştir. Dolayısıyla bu haramlığın onlara has olduğu söylenmiştir; genel olduğu ve Yüce Allah'ın {وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ} “İçinizden bekâr olanları evlendirin” kavliyle neshedildiği de söylenmiştir.
5452. Metin
{والذين يرمون المحصنات} العفيفات بالزنى {ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} عَلَى زِنَاهُنَّ بِرُؤْيَتِهِمْ {فَاجْلِدُوهُمْ} أَيْ كُلّ وَاحِد مِنْهُمْ {ثَمَانِينَ جَلْدَة وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَة} فِي شَيْء {أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ} لِإِتْيَانِهِمْ كَبِيرَة
{والذين يرمون المحصنات} “İffetli kadınlara [zina] isnadında bulunan” zina ile iffetli kadınlara iftira atan {ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} “sonra dört şahit getiremeyen kimseler” bizzat görmeleriyle onların zinasına dair [şahit getiremeyenler], {فَاجْلِدُوهُمْ} “onlara vurun” yani her birine {ثَمَانِينَ جَلْدَة وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَة} “seksen değnek vurun ve onların şahitliğini kabul etmeyin” hiçbir hususta {أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ} “ebediyen; işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir” büyük günah işledikleri için.
5453. Metin
{إلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْد ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا} عَمَلهمْ {فَإِنَّ اللَّه غَفُور} لَهُمْ قَذْفهمْ {رَحِيم} بهم بإلهامه التَّوْبَة فِيهَا يَنْتَهِي فِسْقهمْ وَتُقْبَل شَهَادَتهمْ وَقِيلَ لَا تُقْبَل رُجُوعًا بِالِاسْتِثْنَاءِ إلَى الْجُمْلَة الْأَخِيرَة
{إلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْد ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا} “Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah edenler müstesnadır” amellerini [ıslah edenler], {فَإِنَّ اللَّه غَفُور} “şüphesiz Allah bağışlayandır” iftiralarından ötürü onları, {رَحِيم} “merhamet edendir” onlara tövbeyi ilham etmekle. Bu durumda onların fâsıklığı sona erer ve şahitlikleri kabul edilir. İstisnanın sadece son cümleye raci olması sebebiyle [şahitliklerinin yine de] kabul edilmeyeceği de söylenmiştir.
5454. Metin
{والذين يرمون أزواجهم} بالزنى {وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاء} عَلَيْهِ {إلَّا أَنْفُسهمْ} وَقَعَ ذَلِكَ لِجَمَاعَةٍ مِنْ الصَّحَابَة {فَشَهَادَة أَحَدهمْ} مُبْتَدَأ {أَرْبَع شَهَادَات} نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَر {بِاَللَّهِ إنَّهُ لَمِنْ الصَّادِقِينَ} فِيمَا رَمَى بِهِ زَوْجَته من الزنى
{والذين يرمون أزواجهم} “Eşlerine [zina] isnadında bulunan” zina ile {وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاء} “ve şahitleri de bulunmayan kimseler” buna dair {إلَّا أَنْفُسهمْ} “kendilerinden başka” –bu durum sahâbeden bir grup kimsenin başına gelmişti– {فَشَهَادَة أَحَدهمْ} “onlardan her birinin şahitliği” mübtedadır, {أَرْبَع شَهَادَات} “dört defa şahitlik etmektir” masdar olmak üzere mansubdur, {بِاَللَّهِ إنَّهُ لَمِنْ الصَّادِقِينَ} “Allah adına, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair” eşine zina isnadında bulunduğu hususta.
5455. Metin
{وَالْخَامِسَة أَنَّ لَعْنَة اللَّه عَلَيْهِ إنْ كَانَ مِنْ الْكَاذِبِينَ} فِي ذَلِكَ وَخَبَر الْمُبْتَدَأ تَدْفَع عَنْهُ حَدّ الْقَذْف
{وَالْخَامِسَة أَنَّ لَعْنَة اللَّه عَلَيْهِ إنْ كَانَ مِنْ الْكَاذِبِينَ} “Beşincisi ise, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır” bu hususta. Mübtedanın haberi [takdiren şöyledir]: [Bu şahitlik] ondan kazif (iftira) haddini savar.
5456. Metin
{ويدرأ} أي يدفع {عنها العذاب} حد الزنى الذي ثبت بشهادته {أَنْ تَشْهَد أَرْبَع شَهَادَات بِاَللَّهِ إنَّهُ لَمِنْ الكاذبين} فيما رماها به من الزنى
{ويدرأ} “Ve savar” yani defeder {عنها العذاب} “ondan cezayı” kocasının şahitliğiyle sabit olan zina haddini, {أَنْ تَشْهَد أَرْبَع شَهَادَات بِاَللَّهِ إنَّهُ لَمِنْ الكاذبين} “Allah adına, onun kesinlikle yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa şahitlik etmesi” kocasının kendisine isnat ettiği zina hususunda.
5457. Metin
{وَالْخَامِسَة أَنَّ غَضَب اللَّه عَلَيْهَا إنْ كَانَ مِنْ الصَّادِقِينَ} فِي ذَلِكَ
{وَالْخَامِسَة أَنَّ غَضَب اللَّه عَلَيْهَا إنْ كَانَ مِنْ الصَّادِقِينَ} “Beşincisi ise, eğer o doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır” bu hususta.
5459. Metin
{وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ وَرَحْمَته} بِالسَّتْرِ فِي ذَلِكَ {وَأَنَّ اللَّه تَوَّاب} بِقَبُولِهِ التَّوْبَة فِي ذَلِكَ وَغَيْره {حَكِيم} فِيمَا حَكَمَ بِهِ فِي ذَلِكَ وَغَيْره لِيُبَيِّن الْحَقّ فِي ذَلِكَ وَعَاجَلَ بالعقوبة من يستحقها
{وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ وَرَحْمَته} “Ya Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı” bu hususta örtbas etmekle [lütfetmeseydi], {وَأَنَّ اللَّه تَوَّاب} “ve şüphesiz Allah tövbeleri kabul edendir” bu hususta ve diğerlerinde tövbeyi kabul etmekle, {حَكِيم} “hikmet sahibidir” bu hususta ve diğerlerinde hükmettiği şeylerde; [elbette helak olurdunuz]. [Cevap hazfedilmiştir, takdiri]: Bu husustaki hakkı ortaya koyar ve cezayı hak edeni hemen cezalandırırdı.
5461. Metin
{إن الذين جاؤوا بِالْإِفْكِ} أَسْوَأ الْكَذِب عَلَى عَائِشَة ﵂ أُمّ الْمُؤْمِنِينَ بِقَذْفِهَا {عُصْبَة مِنْكُمْ} جَمَاعَة مِنْ الْمُؤْمِنِينَ قَالَتْ حَسَّان بْن ثَابِت وَعَبْد الله بن أبي ومسطح وحنمة بِنْت جَحْش {لَا تَحْسَبُوهُ} أَيّهَا الْمُؤْمِنُونَ غَيْر الْعُصْبَة {شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْر لَكُمْ} يَأْجُركُمْ اللَّه بِهِ وَيُظْهِر بَرَاءَة عَائِشَة وَمَنْ جَاءَ مَعَهَا مِنْهُ وَهُوَ صَفْوَان فَإِنَّهَا قَالَتْ كُنْت مَعَ النَّبِيّ ﷺ في غزوة بعد ما أُنْزِلَ الْحِجَاب فَفَرَغَ مِنْهَا وَرَجَعَ وَدَنَا مِنْ الْمَدِينَة وَآذَنَ بِالرَّحِيلِ لَيْلَة فَمَشَيْت وَقَضَيْت شَأْنِي وَأَقْبَلْت إلَى الرَّحْل فَإِذَا عِقْدِي انْقَطَعَ هُوَ بِكَسْرِ الْمُهْمَلَة الْقِلَادَة فَرَجَعْت أَلْتَمِسهُ وَحَمَلُوا هَوْدَجِي هُوَ مَا يُرْكَب فِيهِ عَلَى بَعِيرِي يَحْسَبُونَنِي فِيهِ وَكَانَتْ النِّسَاء خِفَافًا إنَّمَا يَأْكُلْنَ الْعُلْقَة هُوَ بِضَمِّ الْمُهْمَلَة وَسُكُون اللَّام مِنْ الطَّعَام أي القليل ووجدت عقدي وجئت بعد ما سَارُوا فَجَلَسْت فِي الْمَنْزِل الَّذِي كُنْت فِيهِ وَظَنَنْت أَنَّ الْقَوْم سَيَفْقِدُونَنِي فَيَرْجِعُونَ إلَيَّ فَغَلَبَتْنِي عَيْنَايَ فَنِمْت وَكَانَ صَفْوَان قَدْ عَرَّسَ مِنْ وَرَاء الْجَيْش فَادَّلَجَ هُمَا بِتَشْدِيدِ الرَّاء وَالدَّال أَيْ نَزَلَ مِنْ آخِر اللَّيْل لِلِاسْتِرَاحَةِ فَسَارَ مِنْهُ فَأَصْبَحَ فِي مَنْزِله فَرَأَى سَوَاد إنْسَان نَائِم أَيْ شَخْصه فَعَرَفَنِي حِين رَآنِي وَكَانَ يَرَانِي قَبْل الْحِجَاب فَاسْتَيْقَظْت بِاسْتِرْجَاعِهِ حِين عَرَفَنِي أَيْ قَوْله إنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إلَيْهِ رَاجِعُونَ فَخَمَّرْت وَجْهِي بِجِلْبَابِي أَيْ غَطَّيْته بِالْمُلَاءَةِ وَاَللَّهِ مَا كَلَّمَنِي بِكَلِمَةٍ وَلَا سَمِعْت مِنْهُ كَلِمَة غَيْر اسْتِرْجَاعه حِين أَنَاخَ رَاحِلَته وَوَطِئَ عَلَى يَدهَا فَرَكِبْتهَا فَانْطَلَقَ يَقُود بِي الرَّاحِلَة حَتَّى أتينا الجيش بعد ما نَزَلُوا مُوغِرِينَ فِي نَحْر الظَّهِيرَة أَيْ مِنْ أَوْغَرَ وَاقِفِينَ فِي مَكَان وَغْر مِنْ شِدَّة الْحَرّ فَهَلَكَ مَنْ هَلَكَ وَكَانَ الَّذِي تَوَلَّى كِبْره مِنْهُمْ عَبْد اللَّه بْن أُبَيّ بْن سلول اه قولها رواه الشيخان قال تعالى {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ} أَيْ عَلَيْهِ {مَا اكْتَسَبَ مِنْ الْإِثْم} فِي ذَلِكَ {وَاَلَّذِي تَوَلَّى كِبْره مِنْهُمْ} أَيْ تَحَمَّلَ مُعْظَمه فَبَدَأَ بِالْخَوْضِ فِيهِ وَأَشَاعَهُ وَهُوَ عَبْد اللَّه بْن أُبَيّ {لَهُ عَذَاب عَظِيم} هُوَ النَّار فِي الْآخِرَة
{إن الذين جاؤوا بِالْإِفْكِ} “O iftirayı getirenler” Müminlerin annesi Âişe'ye radıyallâhu anhâ zina isnadıyla söylenen en çirkin yalanı getirenler, {عُصْبَة مِنْكُمْ} “içinizden bir gruptur” müminlerden bir cemaattir; Âişe onların Hassân b. Sâbit, Abdullah b. Übeyy, Mıstah ve Hamne bint Cahş olduğunu söylemiştir. {لَا تَحْسَبُوهُ} “Onu sanmayın” ey o grubun dışındaki müminler! {شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْر لَكُمْ} “sizin için bir şer; bilakis o sizin için bir hayırdır”. Allah bununla sizi mükâfatlandırır ve Âişe ile onunla birlikte gelen kişinin –ki o Safvân'dır– suçsuzluğunu ortaya çıkarır. Nitekim Âişe şöyle demiştir: Hicap ayeti indikten sonra bir gazvede Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikteydim. Gazveyi tamamlayıp geri döndü ve Medine'ye yaklaştı. Bir gece hareket emri verdi. Ben de yürüdüm ve ihtiyacımı giderdim, sonra konak yerine doğru yöneldim. Bir de baktım ki gerdanlığım kopmuş –noktasız ayn harfinin kesresiyle (ıkd), kolyedir–. Onu aramak için geri döndüm. Onlar ise beni içinde sanarak mahmilimi –üzerine binilen hevdectir– devemin üzerine yüklemişler. Kadınlar da zayıf ve hafifti, ancak bir lokma –noktasız ayn'ın dammesi ve lâm'ın sükûnuyla (ulka), yemekten az bir şeydir– yerlerdi. Gerdanlığımı bulup geldim ki onlar hareket etmişler. Ben de bulunduğum konak yerine oturdum ve beni kaybedip bana geri döneceklerini zannettim. Gözlerime uyku galebe çaldı ve uyudum. Safvân ise ordunun gerisinden gece mola vermiş, sonra sabah erkenden yola koyulmuştu –"arrasa" ve "iddelaca" kelimeleri râ ve dâl'ın şeddesiyle olup, istirahat için gecenin sonunda konakladı, sonra oradan yola çıktı ve sabah vakti konak yerine ulaştı demektir–. Uyuyan bir insan karaltısı yani şahsı gördü ve beni görünce tanıdı; zira hicaptan önce beni görürdü. Beni tanıdığında 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn' diyerek istircâ etmesiyle uyandım. Hemen cilbâbımla yüzümü örttüm yani çarşafla kapattım. Vallahi bana tek bir kelime konuşmadı ve devesini çökertip ön ayağına basarak beni bindirdiği andaki istircâından başka da ondan tek bir kelime işitmedim. Deveyi çekerek beni götürdü, nihayet kavurucu öğle sıcağında konaklamış olan orduya yetiştik –"mûğirîn" sıcağın şiddetinden ötürü sıcak bir yerde durmuş oldukları halde demektir–. Helak olan helak oldu. Bu iftiranın elebaşılığını yapan ise Abdullah b. Übeyy b. Selûl idi. (Âişe'nin sözü burada bitti; bunu Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir). Yüce Allah buyurdu ki: {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ} “Onlardan her birine vardır” yani aleyhine vardır {مَا اكْتَسَبَ مِنْ الْإِثْم} “o günahtan kazandığı şey” bu hususta. {وَاَلَّذِي تَوَلَّى كِبْره مِنْهُمْ} “Onlardan onun büyüğünü üstlenen kimse ise” yani en büyük kısmını yüklenip ona dalmayı başlatan ve onu yayan ki o da Abdullah b. Übeyy'dir, {لَهُ عَذَاب عَظِيم} “onun için büyük bir azap vardır” ki o da ahiretteki cehennem ateşidir.
5463. Metin
{لَوْلَا} هَلَّا {إذْ} حِين {سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَات بِأَنْفُسِهِمْ} أَيْ ظَنَّ بَعْضهمْ بِبَعْضٍ {خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إفْك مُبِين} كَذِب بَيِّن فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب أَيْ ظَنَنْتُمْ أَيّهَا الْعُصْبَة وقلتم
{لَوْلَا} “Gerekmez miydi” {إذْ} “vaktaki” {سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَات بِأَنْفُسِهِمْ} “onu işittiğinizde, mümin erkekler ve mümin kadınların birbirleri hakkında zanda bulunmaları” yani bir kısmının diğeri hakkında zanda bulunması {خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إفْك مُبِين} “hüsnüzanda bulunup 'Bu apaçık bir iftiradır' demeleri gerekmez miydi?” Apaçık bir yalandır. Bunda hitaptan gayba iltifat sanatı vardır; yani ey o iftiracı grup, zannetseydiniz ve söyleseydiniz ya!
5465. Metin
{لولا} هلا {جاؤوا} أَيْ الْعُصْبَة {عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} شَاهَدُوهُ {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَئِكَ عِنْد اللَّه} أَيْ فِي حُكْمه {هُمْ الْكَاذِبُونَ} فِيهِ
{لولا} “Gerekmez miydi” {جاؤوا} “getirmeleri” yani o iftiracı grubun {عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء} “ona dair dört şahit” olayı bizzat gören [şahitler]. {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَئِكَ عِنْد اللَّه} “Mademki şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında” yani O'nun hükmünde {هُمْ الْكَاذِبُونَ} “yalancıların ta kendileridir” bu iddialarında.
5467. Metin
{وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ وَرَحْمَته فِي الدُّنْيَا والآخرة لمسكم فيما أَفَضْتُمْ} أَيّهَا الْعُصْبَة أَيْ خُضْتُمْ {فِيهِ عَذَاب عَظِيم} فِي الْآخِرَة
{وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ وَرَحْمَته فِي الدُّنْيَا والآخرة لمسكم فيما أَفَضْتُمْ} “Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, daldığınız şey sebebiyle size dokunurdu” ey o iftiracı grup! Yani içine daldığınız şey sebebiyle {فِيهِ عَذَاب عَظِيم} “büyük bir azap [dokunurdu]” ahirette.
5469. Metin
{إذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ} أَيْ يَرْوِيهِ بَعْضكُمْ عَنْ بَعْض وَحُذِفَ مِنْ الْفِعْل إحْدَى التَّاءَيْنِ وَإِذْ مَنْصُوب بِمَسَّكُمْ أَوْ بِأَفَضْتُمْ {وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْم وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا} لَا إثْم فِيهِ {وَهُوَ عِنْد اللَّه عَظِيم} فِي الإثم
{إذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ} “Hani siz onu dillerinizle birbirinize aktarıyordunuz” yani biriniz diğerinden rivayet ediyordu. Fiilden iki tâ harfinden biri hazfedilmiştir; "iz" zarfı "lemessakum" veya "efadtum" fiillerine müteallık olarak mansubdur. {وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْم وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا} “ve hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor ve onu önemsiz sanıyordunuz” içinde günah olmadığını [sanıyordunuz], {وَهُوَ عِنْد اللَّه عَظِيم} “oysa o, Allah katında büyüktür” günah bakımından.
5471. Metin
{وَلَوْلَا} هَلَّا {إذْ} حِين {سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يكون} ما ينبغي {لنا أن نتكلم بهذا سبحانك} هو للتعجيب هنا {هذا بهتان} كذب {عظيم}
{وَلَوْلَا} “Gerekmez miydi” {إذْ} “vaktaki” {سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يكون} “onu işittiğinizde: 'Bize yakışmaz' demeniz gerekmez miydi?” bize uygun düşmez {لنا أن نتكلم بهذا سبحانك} “bunu konuşmamız; hâşâ, Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin!” –burada taaccüb içindir– {هذا بهتان} “bu bir iftiradır” yalandır {عظيم} “büyük bir [iftiradır]”.
5473. Metin
{يَعِظكُمْ اللَّه} يَنْهَاكُمْ {أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَدًا إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} تَتَّعِظُونَ بِذَلِكَ
{يَعِظكُمْ اللَّه} “Allah size öğüt verir” sizi yasaklar {أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَدًا إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “bunun benzerine ebediyen bir daha dönmeyesiniz diye; eğer müminlerseniz” bununla ibret alırsınız.
5475. Metin
{وَيُبَيِّن اللَّه لَكُمْ الْآيَات} فِي الْأَمْر وَالنَّهْي {وَاَللَّه عَلِيم} بِمَا يَأْمُر بِهِ وَيَنْهَى عَنْهُ {حكيم} فيه
{وَيُبَيِّن اللَّه لَكُمْ الْآيَات} “Allah size ayetleri açıklar” emir ve nehiy hususunda. {وَاَللَّه عَلِيم} “Allah her şeyi bilendir” emrettiği ve nehyettiği şeyleri, {حكيم} “hikmet sahibidir” bunda.
5477. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيع الْفَاحِشَة} بِاللِّسَانِ {فِي الَّذِينَ آمَنُوا} بِنِسْبَتِهَا إلَيْهِمْ وَهُمْ الْعُصْبَة {لَهُمْ عَذَاب أَلِيم فِي الدُّنْيَا} بِحَدِّ الْقَذْف {وَالْآخِرَة} بِالنَّارِ لِحَقِّ اللَّه {وَاَللَّه يَعْلَم} انْتِفَاءَهَا عَنْهُمْ {وَأَنْتُمْ} أَيّهَا الْعُصْبَة بِمَا قُلْتُمْ مِنْ الْإِفْك {لَا تَعْلَمُونَ} وُجُودهَا فِيهِمْ
{إنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيع الْفَاحِشَة} “Şüphesiz çirkinliğin yayılmasını sevenler” dille [yayılmasını], {فِي الَّذِينَ آمَنُوا} “iman edenlerin arasında” bunu onlara isnat etmek suretiyle –ki onlar iftiracı gruptur–, {لَهُمْ عَذَاب أَلِيم فِي الدُّنْيَا} “dünyada onlar için can yakıcı bir azap vardır” kazif haddi ile {وَالْآخِرَة} “ve ahirette de [vardır]” Allah'ın hakkı sebebiyle cehennem ateşiyle. {وَاَللَّه يَعْلَم} “Allah bilir” o çirkinliğin onlarda bulunmadığını, {وَأَنْتُمْ} “siz ise” ey o iftiracı grup, söylediğiniz iftira hususunda {لَا تَعْلَمُونَ} “bilmezsiniz” o çirkinliğin onlarda var olduğunu.
5479. Metin
{وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ} أَيّهَا الْعُصْبَة {وَرَحْمَته وَأَنَّ اللَّه رَءُوف رَحِيم} بِكُمْ لَعَاجَلَكُمْ بِالْعُقُوبَةِ
{وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ} “Ya Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu olmasaydı” ey o iftiracı grup! {وَرَحْمَته وَأَنَّ اللَّه رَءُوف رَحِيم} “ve merhameti ve şüphesiz Allah'ın son derece şefkatli ve merhametli oluşu olmasaydı” size karşı, [elbette] sizi cezalandırmakta acele ederdi.
5481. Metin
{يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَات الشَّيْطَان} أَيْ طُرُق تَزْيِينه {وَمَنْ يَتَّبِع خُطُوَات الشَّيْطَان فَإِنَّهُ} أَيْ الْمُتَّبِع {يَأْمُر بِالْفَحْشَاءِ} أَيْ الْقَبِيح {وَالْمُنْكَر} شَرْعًا بِاتِّبَاعِهَا {وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ وَرَحْمَته مَا زَكَى مِنْكُمْ} أَيّهَا الْعُصْبَة بِمَا قُلْتُمْ مِنْ الْإِفْك {مِنْ أَحَد أَبَدًا} أَيْ مَا صَلُحَ وَطَهُرَ مِنْ هَذَا الذَّنْب بِالتَّوْبَةِ مِنْهُ {وَلَكِنَّ اللَّه يُزَكِّي} يُطَهِّر {مَنْ يَشَاء} مِنْ الذَّنْب بِقَبُولِ تَوْبَته مِنْهُ {وَاَللَّه سَمِيع} بِمَا قُلْتُمْ {عَلِيم} بِمَا قَصَدْتُمْ
{يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَات الشَّيْطَان} “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın” yani onun süslediği yollara. {وَمَنْ يَتَّبِع خُطُوَات الشَّيْطَان فَإِنَّهُ} “Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o” yani uyan kimse {يَأْمُر بِالْفَحْشَاءِ} “çirkinliği emreder” yani kötülüğü {وَالْمُنْكَر} “ve münkeri” şer'an [çirkin olanı] şeytanın adımlarına uymakla [emreder]. {وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ وَرَحْمَته مَا زَكَى مِنْكُمْ} “Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, içinizden temize çıkmazdı” ey o iftira ile konuştuklarınızdan ötürü suçlanan grup! {مِنْ أَحَد أَبَدًا} “hiçbir kimse ebediyen” yani tövbe etmek suretiyle bu günahtan ıslah olup arınamazdı. {وَلَكِنَّ اللَّه يُزَكِّي} “Fakat Allah temize çıkarır” arındırır {مَنْ يَشَاء} “dilediğini” günahından, onun tövbesini kabul etmek suretiyle. {وَاَللَّه سَمِيع} “Allah hakkıyla işitendir” söylediklerinizi, {عَلِيم} “hakkıyla bilendir” kastettiklerinizi.
5483. Metin
{ولا يأتل} يحلف {أولو الْفَضْل} أَصْحَاب الْغِنَى {مِنْكُمْ وَالسَّعَة أَنْ} لَا {يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِين وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيل اللَّه} نَزَلَتْ فِي أَبِي بَكْر حَلَفَ أَنْ لا ينفق على مسطح وهو بن خَالَته مِسْكِين مُهَاجِر بَدْرِيّ لَمَّا خَاضَ فِي الْإِفْك بَعْد أَنْ كَانَ يُنْفِق عَلَيْهِ وَنَاس مِنْ الصَّحَابَة أَقْسَمُوا أَنْ لَا يَتَصَدَّقُوا عَلَى مَنْ تَكَلَّمَ بِشَيْءٍ مِنْ الْإِفْك {وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا} عَنْهُمْ فِي ذَلِكَ {أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِر اللَّه لَكُمْ وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} لِلْمُؤْمِنِينَ قَالَ أَبُو بَكْر بَلَى أَنَا أُحِبّ أَنْ يَغْفِر اللَّه لِي وَرَجَّعَ إلَى مِسْطَح مَا كَانَ ينفقه عليه
{ولا يأتل} “Yemin etmesin” {أولو الْفَضْل} “fazilet sahipleri” zenginlik sahipleri {مِنْكُمْ وَالسَّعَة أَنْ} “ve içinizden imkân sahipleri vermemeye” [en'den sonra takdiri lâ vardır] {يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِين وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيل اللَّه} “akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere [vermemeye yemin etmesinler]”. Bu ayet Ebû Bekir hakkında inmiştir; o, iftira hadisesine karıştığında, teyzesinin oğlu, yoksul, muhacir ve Bedir ehlinden olan Mıstah'a daha önce infakta bulunduğu halde bir daha infak etmeyeceğine yemin etmişti. Sahâbeden bazı kimseler de iftiradan bir şey konuşan kimselere sadaka vermeyeceklerine yemin etmişlerdi. {وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا} “Affetsinler ve hoş görsünler” bu hususta onları. {أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِر اللَّه لَكُمْ وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} “Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” müminlere. Ebû Bekir: 'Evet, vallahi Allah'ın beni bağışlamasını elbette isterim' dedi ve Mıstah'a yapmakta olduğu infakı yeniden başlattı.
5485. Metin
{إن الذين يرمون} بالزنى {الْمُحْصَنَات} الْعَفَائِف {الْغَافِلَات} عَنْ الْفَوَاحِش بِأَنْ لَا يَقَع فِي قُلُوبهنَّ فِعْلهَا {الْمُؤْمِنَات} بِاَللَّهِ وَرَسُوله {لعنوا في الدنيا والآخرة ولهم عذاب عظيم}
{إن الذين يرمون} “Şüphesiz [zina] isnadında bulunanlar” zina ile {الْمُحْصَنَات} “iffetli” namuslu, {الْغَافِلَات} “habersiz” çirkin işlerden, kalplerine böyle bir fiili işleme düşüncesi dahi gelmeyecek derecede gafil olan, {الْمُؤْمِنَات} “mümin kadınlara [iftira atanlar]” Allah'a ve Resûlü'ne [inanan mümin kadınlara], {لعنوا في الدنيا والآخرة ولهم عذاب عظيم} “dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir ve onlar için büyük bir azap vardır”.
5487. Metin
{يَوْم} نَاصِبه الِاسْتِقْرَار الَّذِي تَعَلَّقَ بِهِ لَهُمْ {تَشْهَد} بِالْفَوْقَانِيَّةِ وَالتَّحْتَانِيَّة {عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتهمْ وَأَيْدِيهمْ وَأَرْجُلهمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} مِنْ قَوْل وَفِعْل وَهُوَ يوم القيامة
{يَوْم} “O gün” –nasb edicisi, "lehum" ibaresine taalluk eden istikrardır– {تَشْهَد} “şahitlik edecektir” –tâ ve yâ ile okunur– {عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتهمْ وَأَيْدِيهمْ وَأَرْجُلهمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerine, yapmış oldukları şeylere” söz ve fiilden [yaptıklarına dair]. Bu da kıyamet günüdür.
5489. Metin
{يَوْمئِذٍ يُوَفِّيهِمْ اللَّه دِينهمْ الْحَقّ} يُجَازِيهِمْ جَزَاءَهُ الْوَاجِب عَلَيْهِمْ {وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّه هُوَ الْحَقّ الْمُبِين} حَيْثُ حَقَّقَ لَهُمْ جَزَاءَهُ الَّذِي كَانُوا يَشُكُّونَ فِيهِ وَمِنْهُمْ عَبْد اللَّه بْن أُبَيّ وَالْمُحْصَنَات هُنَا أَزْوَاج النَّبِيّ ﷺ لَمْ يُذْكَر فِي قَذْفهنَّ تَوْبَة وَمَنْ ذُكِرَ فِي قَذْفهنَّ أَوَّل سُورَة التَّوْبَة غَيْرهنَّ
{يَوْمئِذٍ يُوَفِّيهِمْ اللَّه دِينهمْ الْحَقّ} “O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tastamam verecektir” onların üzerine vacip olan karşılıklarını tam olarak ödeyecektir, {وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّه هُوَ الْحَقّ الْمُبِين} “ve onlar Allah'ın apaçık Hak olduğunu bileceklerdir” zira şüphe etmekte oldukları cezalarını onlar için hakiki kılmıştır. Onlardan biri de Abdullah b. Übeyy'dir. Buradaki muhsanât (iffetli kadınlar), Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem zevceleridir; onlara iftira atanların tövbesi zikredilmemiştir. Surenin başında iftira cezası zikredilenler ise onların dışındakilerdir.
5491. Metin
{الْخَبِيثَات} مِنْ النِّسَاء وَمِنْ الْكَلِمَات {لِلْخَبِيثِينَ} مِنْ النَّاس {وَالْخَبِيثُونَ} مِنْ النَّاس {لِلْخَبِيثَاتِ} مِمَّا ذُكِرَ {وَالطَّيِّبَات} مِمَّا ذُكِرَ {لِلطَّيِّبِينَ} مِنْ النَّاس {وَالطَّيِّبُونَ} مِنْهُمْ {لِلطَّيِّبَاتِ} مِمَّا ذُكِرَ أَيْ اللَّائِق بِالْخَبِيثِ مِثْله وَبِالطَّيِّبِ مِثْله {أُولَئِكَ الطَّيِّبُونَ وَالطَّيِّبَات مِنْ النِّسَاء وَمِنْهُمْ عَائِشَة وَصَفْوَان {مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ} أَيْ الْخَبِيثُونَ وَالْخَبِيثَات مِنْ الرِّجَال وَالنِّسَاء فِيهِمْ {لهم} للطيبين والطيبيات {مَغْفِرَة وَرِزْق كَرِيم} فِي الْجَنَّة وَقَدْ افْتَخَرَتْ عَائِشَة بِأَشْيَاء مِنْهَا أَنَّهَا خُلِقَتْ طَيِّبَة وَوُعِدَتْ مَغْفِرَة وَرِزْقًا كَرِيمًا
{الْخَبِيثَات} “Kötü kadınlar” kadınlardan ve sözlerden [kötü olanlar] {لِلْخَبِيثِينَ} “kötü erkekler içindir” insanlardan, {وَالْخَبِيثُونَ} “kötü erkekler de” insanlardan {لِلْخَبِيثَاتِ} “kötü kadınlar içindir” zikredilen şeylerden. {وَالطَّيِّبَات} “Temiz kadınlar” zikredilen şeylerden {لِلطَّيِّبِينَ} “temiz erkekler içindir” insanlardan, {وَالطَّيِّبُونَ} “temiz erkekler de” onlardan {لِلطَّيِّبَاتِ} “temiz kadınlar içindir” zikredilen şeylerden. Yani kötüye yakışan onun gibisidir, temize yakışan da onun gibisidir. {أُولَئِكَ} “İşte onlar” o temiz erkekler ve kadınlardan temiz olanlar –ki Âişe ve Safvân da onlardandır– {مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ} “onların söylediklerinden uzaktırlar” yani erkek ve kadınlardan kötü olanların onlar hakkındaki sözlerinden berîdirler. {لهم} “Onlar için” o temiz erkekler ve temiz kadınlar için {مَغْفِرَة وَرِزْق كَرِيم} “bir bağışlanma ve değerli bir rızık vardır” cennette. Âişe bazı şeylerle övünmüştür; onlardan biri de temiz olarak yaratılmış olması, kendisine bağışlanma ve değerli bir rızık vadedilmiş olmasıdır.
5493. Metin
{يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْر بُيُوتكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا} أَيْ تَسْتَأْذِنُوا {وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلهَا} فَيَقُول الْوَاحِد السَّلَام عَلَيْكُمْ أَأَدْخُلُ كَمَا وَرَدَ فِي حَدِيث {ذَلِكُمْ خَيْر لَكُمْ} مِنْ الدُّخُول بِغَيْرِ اسْتِئْذَان {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} بِإِدْغَامِ التَّاء الثَّانِيَة فِي الذَّال خَيْرِيَّته فَتَعْمَلُونَ بِهِ
{يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْر بُيُوتكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا} “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin almadan girmeyin” yani izin isteyinceye kadar {وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلهَا} “ve halkına selam verinceye kadar”. Kişi şöyle der: 'Es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?' nitekim hadiste böyle rivayet edilmiştir. {ذَلِكُمْ خَيْر لَكُمْ} “Bu sizin için daha hayırlıdır” izinsiz girmekten {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “ola ki düşünüp öğüt alırsınız” –ikinci tâ harfinin zâl harfine idğâmıyla okunur– onun hayırlı olduğunu kavrar da onunla amel edersiniz.
5495. Metin
{فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا} يَأْذَن لَكُمْ {فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَن لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمْ} بَعْد الِاسْتِئْذَان {ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ} أَيْ الرُّجُوع {أَزْكَى} أَيْ خَيْر {لَكُمْ} مِنْ الْقُعُود عَلَى الْبَاب {وَاَللَّه بِمَا تَعْمَلُونَ} مِنْ الدُّخُول بِإِذْنٍ وَغَيْر إذْن {عَلِيم} فَيُجَازِيكُمْ عَلَيْهِ
{فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا} “Eğer orada kimseyi bulamazsanız” size izin verecek birini, {فَلَا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَن لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمْ} “size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size denilirse” izin istemenin ardından {ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ} “'Dönün' [denilirse], hemen dönün; o” yani geri dönmek {أَزْكَى} “daha temizdir” yani daha hayırlıdır {لَكُمْ} “sizin için” kapıda oturup beklemekten. {وَاَللَّه بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah yaptıklarınızı” izinli ve izinsiz girmeyi {عَلِيم} “hakkıyla bilendir” ve bunun karşılığını size verecektir.
5497. Metin
{لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاح أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْر مَسْكُونَة فِيهَا مَتَاع} أَيْ مَنْفَعَة {لَكُمْ} بِاسْتِكْنَانٍ وَغَيْره كَبُيُوتِ الرُّبُط وَالْخَانَات الْمُسَبَّلَة {وَاَللَّه يَعْلَم مَا تُبْدُونَ} تُظْهِرُونَ {وَمَا تَكْتُمُونَ} تُخْفُونَ فِي دُخُول غَيْر بُيُوتكُمْ مِنْ قَصْد صَلَاح أَوْ غَيْره وَسَيَأْتِي أَنَّهُمْ إذَا دَخَلُوا بُيُوتهمْ يُسَلِّمُونَ على أنفسهم
{لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاح أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْر مَسْكُونَة فِيهَا مَتَاع} “İçinde oturulmayan ve sizin için bir menfaat bulunan evlere girmenizde size bir günah yoktur” yani fayda bulunan, barınma ve benzeri hususlarda faydalanılan ribâtlar (misafirhaneler) ve vakfedilmiş hanlar gibi [evlere]. {وَاَللَّه يَعْلَم مَا تُبْدُونَ} “Allah açığa vurduğunuzu” {وَمَا تَكْتُمُونَ} “ve gizlediğinizi bilir” kendi evleriniz dışındaki evlere girerken iyilik kastı veya başka maksatları [bilir]. İleride gelecektir ki onlar kendi evlerine girdiklerinde kendi kendilerine selam verirler.
5499. Metin
{قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارهمْ} عَمَّا لَا يَحِلّ لَهُمْ نَظَره وَمِنْ زَائِدَة {وَيَحْفَظُوا فُرُوجهمْ} عَمَّا لَا يَحِلّ لَهُمْ فِعْله بِهَا {ذَلِكَ أَزْكَى} أَيْ خَيْر {لَهُمْ إنَّ اللَّه خَبِير بِمَا يَصْنَعُونَ} بِالْأَبْصَارِ وَالْفُرُوج فَيُجَازِيهِمْ عَلَيْهِ
{قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارهمْ} “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar” bakmaları kendilerine helal olmayan şeylerden; [buradaki] “min” (مِنْ) zâiddir, {وَيَحْفَظُوا فُرُوجهمْ} “ve ırzlarını korusunlar” onlarla yapılması kendilerine helal olmayan şeylerden. {ذَلِكَ أَزْكَى} “Bu daha temizdir” yani daha hayırlıdır {لَهُمْ إنَّ اللَّه خَبِير بِمَا يَصْنَعُونَ} “onlar için. Şüphesiz Allah, yaptıklarından hakkıyla haberdardır” gözler ve avret yerleriyle [yaptıklarından] ve onlara bunun karşılığını verecektir.
5501. Metin
{وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارهنَّ} عَمَّا لَا يَحِلّ لَهُنَّ نَظَره {وَيَحْفَظْنَ فُرُوجهنَّ} عَمَّا لَا يَحِلّ لَهُنَّ فِعْله بِهَا {وَلَا يُبْدِينَ} يُظْهِرْنَ {زِينَتهنَّ إلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا} وَهُوَ الْوَجْه وَالْكَفَّانِ فَيَجُوز نَظَره لِأَجْنَبِيٍّ إنْ لَمْ يَخَفْ فِتْنَة فِي أَحَد وَجْهَيْنِ وَالثَّانِي يَحْرُم لِأَنَّهُ مَظِنَّة الْفِتْنَة وَرُجِّحَ حَسْمًا لِلْبَابِ {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ على جيوبهن} أي يسترن الرؤوس وَالْأَعْنَاق وَالصُّدُور بِالْمَقَانِعِ {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتهنَّ} الْخَفِيَّة وَهِيَ مَا عَدَا الْوَجْه وَالْكَفَّيْنِ {إلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ} جَمْع بَعْل أَيْ زَوْج {أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتهنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتهنَّ أَوْ إخْوَانهنَّ أَوْ بَنِي إخْوَانهنَّ أَوْ بَنِي أخواتهن أونسائهن أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانهنَّ} فَيَجُوز لَهُمْ نَظَره إلَّا مَا بَيْن السُّرَّة وَالرُّكْبَة فَيَحْرُم نَظَره لِغَيْرِ الْأَزْوَاج وَخَرَجَ بِنِسَائِهِنَّ الْكَافِرَات فَلَا يَجُوز لِلْمُسْلِمَاتِ الْكَشْف لَهُنَّ وَشَمَلَ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانهنَّ الْعَبِيد {أَوْ التَّابِعِينَ} فِي فُضُول الطَّعَام {غَيْر} بِالْجَرِّ صِفَة وَالنَّصْب اسْتِثْنَاء {أُولِي الْإِرْبَة} أَصْحَاب الْحَاجَة إلَى النِّسَاء {مِنْ الرِّجَال} بِأَنْ لَمْ يَنْتَشِر ذَكَر كُلّ {أَوْ الطِّفْل} بِمَعْنَى الْأَطْفَال {الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا} يَطَّلِعُوا {عَلَى عَوْرَات النِّسَاء} لِلْجِمَاعِ فَيَجُوز أَنْ يُبْدِينَ لَهُمْ مَا عَدَا مَا بَيْن السُّرَّة وَالرُّكْبَة {وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَم مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتهنَّ} مِنْ خَلْخَال يَتَقَعْقَع {وَتُوبُوا إلَى اللَّه جَمِيعًا أَيّهَا الْمُؤْمِنُونَ} مِمَّا وَقَعَ لَكُمْ مِنْ النَّظَر الْمَمْنُوع مِنْهُ وَمِنْ غَيْره {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} تَنْجُونَ مِنْ ذَلِكَ لِقَبُولِ التَّوْبَة مِنْهُ وَفِي الْآيَة تَغْلِيب الذُّكُور على الإناث
{وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارهنَّ} “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar” bakmaları kendilerine helal olmayan şeylerden {وَيَحْفَظْنَ فُرُوجهنَّ} “ve ırzlarını korusunlar” onlarla yapılması kendilerine helal olmayan şeylerden {وَلَا يُبْدِينَ} “ve açığa vurmasınlar” göstermesinler {زِينَتهنَّ إلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا} “ziynetlerini; kendiliğinden görünen kısmı müstesna”. Bu da yüz ve iki el ayasıdır. İki görüşten birine göre fitneden korkulmadığı takdirde yabancı bir erkeğin bunlara bakması caizdir; ikinci görüşe göre ise fitne şüphesi bulunduğu için haramdır ve kapıyı [kötülüğe] kapatmak amacıyla bu görüş tercih edilmiştir. {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ على جيوبهن} “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” yani başlarını, boyunlarını ve göğüslerini başörtüleriyle örtsünler. {وَلَا يُبْدِينَ زِينَتهنَّ} “Ziynetlerini açmasınlar” gizli olan ziynetlerini ki bu, yüz ve iki el ayası dışındaki kısımlardır {إلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ} “ancak kocalarına” -ba'l kelimesinin çoğuludur, yani koca demektir- {أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتهنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتهنَّ أَوْ إخْوَانهنَّ أَوْ بَنِي إخْوَانهنَّ أَوْ بَنِي أخواتهن أونسائهن أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانهنَّ} “yahut babalarına yahut kocalarının babalarına yahut oğullarına yahut kocalarının oğullarına yahut erkek kardeşlerine yahut erkek kardeşlerinin oğullarına yahut kız kardeşlerinin oğullarına yahut kendi kadınlarına yahut ellerinin altında bulunanlara”. Bunların göbek ile diz kapağı arası hariç bakmaları caizdir, bu araya bakmak ise kocalar dışındakilere haramdır. 'Kendi kadınları' ifadesiyle kâfir kadınlar hariç tutulmuştur; bu sebeple Müslüman kadınların onların yanında açılmaları caiz değildir. 'Ellerinin altında bulunanlar' ifadesi köleleri de kapsar. {أَوْ التَّابِعِينَ} “yahut tâbi olan” yemek artıkları peşinde dolaşan {غَيْر} cer ile sıfat, nasb ile istisnadır {أُولِي الْإِرْبَة} “şehvetsiz” kadınlara ihtiyacı kalmamış {مِنْ الرِّجَال} “erkeklerden” tenasül uzvu uyarılmayan kimseler, {أَوْ الطِّفْل} “yahut çocuklara” çocuklar anlamında {الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا} “henüz muttali olmayan” farkında olmayan {عَلَى عَوْرَات النِّسَاء} “kadınların avret yerlerine” cinsel ilişki hususunda. Dolayısıyla kadınların bunlara göbek ile diz kapağı arası dışındaki yerlerini göstermeleri caizdir. {وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَم مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتهنَّ} “Gizlemekte oldukları ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” ses çıkaran halhal gibi. {وَتُوبُوا إلَى اللَّه جَمِيعًا أَيّهَا الْمُؤْمِنُونَ} “Hepiniz Allah'a tövbe edin, ey müminler!” yasaklanmış olan bakma fiilinden ve diğer durumlardan başınıza gelenler sebebiyle {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} “umulur ki kurtuluşa erersiniz” tövbenin kabul edilmesiyle bundan kurtulursunuz. Ayette erkekler kadınlara tağlîb edilmiştir.
5503. Metin
{وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ} جَمْع أَيِّم وَهِيَ مَنْ لَيْسَ لَهَا زَوْج بِكْرًا كَانَتْ أَوْ ثَيِّبًا وَمَنْ لَيْسَ لَهُ زَوْج وَهَذَا فِي الْأَحْرَار وَالْحَرَائِر {وَالصَّالِحِينَ} الْمُؤْمِنِينَ {مِنْ عِبَادكُمْ وَإِمَائِكُمْ} وَعِبَاد مِنْ جُمُوع عَبْد {إنْ يَكُونُوا} أَيْ الْأَحْرَار {فُقَرَاء يُغْنِهِمْ اللَّه} بِالتَّزَوُّجِ {مِنْ فَضْله وَاَللَّه وَاسِع} لِخَلْقِهِ {عَلِيم} بِهِمْ
{وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ} “İçinizden bekâr olanları evlendirin”. Eyyim (أَيِّم) kelimesinin çoğuludur; bu da bakire olsun dul olsun kocası olmayan kadın ve karısı olmayan erkektir. Bu hüküm hür erkekler ve hür kadınlar hakkındadır. {وَالصَّالِحِينَ} “salih olanları” müminleri {مِنْ عِبَادكُمْ وَإِمَائِكُمْ} “kölelerinizden ve cariyelerinizden”. İbâd (عِبَاد), abd (عَبْد) kelimesinin çoğullarındandır. {إنْ يَكُونُوا} “Eğer onlar iseler” yani hürler {فُقَرَاء يُغْنِهِمْ اللَّه} “fakir iseler, Allah onları zenginleştirir” evlenmek suretiyle {مِنْ فَضْله وَاَللَّه وَاسِع} “kendi lütfundan. Allah lütfu geniş olandır” yarattıklarına karşı, {عَلِيم} “hakkıyla bilendir” onları.
5505. Metin
{وَلْيَسْتَعْفِفْ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا} مَا يَنْكِحُونَ به من مهر ونفقة عن الزنى {حَتَّى يُغْنِيَهُمْ اللَّه} يُوَسِّع عَلَيْهِمْ {مِنْ فَضْله} فَيَنْكِحُونَ {وَاَلَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَاب} بِمَعْنَى الْمُكَاتَبَة {مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} مِنْ الْعَبِيد وَالْإِمَاء {فَكَاتِبُوهُمْ إنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا} أَيْ أَمَانَة وَقُدْرَة عَلَى الْكَسْب لِأَدَاءِ مَال الْكِتَابَة وَصِيغَتُهَا مَثَلًا كَاتَبْتُك عَلَى أَلْفَيْنِ فِي شَهْرَيْنِ كُلّ شَهْر أَلْف فَإِذَا أَدَّيْتهَا فَأَنْت حُرّ فَيَقُول قَبِلْت {وَآتُوهُمْ} أَمْر لِلسَّادَةِ {مِنْ مَال اللَّه الَّذِي آتَاكُمْ} مَا يَسْتَعِينُونَ بِهِ فِي أَدَاء مَا الْتَزَمُوهُ لَكُمْ وَفِي مَعْنَى الْإِيتَاء حَطّ شَيْء مِمَّا الْتَزَمُوهُ {وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتكُمْ} إمَاءَكُمْ {عَلَى الْبِغَاء} الزنى {إنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} تَعَفُّفًا عَنْهُ وَهَذِهِ الْإِرَادَة مَحَلّ الْإِكْرَاه فَلَا مَفْهُوم لِلشَّرْطِ {لِتَبْتَغُوا} بِالْإِكْرَاهِ {عَرَضَ الْحَيَاة الدُّنْيَا} نَزَلَتْ فِي عَبْد اللَّه بْن أُبَيّ كَانَ يُكْرِه جَوَارِيَهُ عَلَى الْكَسْب بالزنى {وَمَنْ يُكْرِههُنَّ فَإِنَّ اللَّه مِنْ بَعْد إكْرَاههنَّ غَفُور} لَهُنَّ {رَحِيم} بِهِنَّ
{وَلْيَسْتَعْفِفْ الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ نِكَاحًا} “Evlenme imkânı bulamayanlar iffetlerini korusunlar” evlenecekleri mehir ve nafakayı [bulamayanlar], zinadan [sakınsınlar] {حَتَّى يُغْنِيَهُمْ اللَّه} “Allah onları zenginleştirinceye” kendilerine genişlik verinceye {مِنْ فَضْله} “kendi lütfundan” böylece evlenirler. {وَاَلَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَاب} “Mükâtebe sözleşmesi yapmak isteyenler” mükâtebe anlamındadır {مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “ellerinizin altında bulunanlardan” köle ve cariyelerden {فَكَاتِبُوهُمْ إنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا} “onlarla hemen mükâtebe yapın, eğer kendilerinde bir hayır görürseniz” yani güvenilirlik ve mükâtebe bedelini ödemek için kazanç sağlama gücü [görürseniz]. Bunun lafzı örneğin şöyledir: 'Her ay bin olmak üzere iki ayda iki bin [dirhem] karşılığında seninle mükâtebe yaptım; bunu ödediğinde hürsün.' O da 'Kabul ettim' der. {وَآتُوهُمْ} “Ve onlara verin” efendilere yönelik bir emirdir {مِنْ مَال اللَّه الَّذِي آتَاكُمْ} “Allah'ın size verdiği malından” size karşı üstlendikleri borcu ödemede kendilerine yardımcı olacak bir miktar. Verme (îtâ) kapsamına, taahhüt ettikleri bedelden bir kısmını düşmek de girer. {وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتكُمْ} “Cariyelerinizi zorlamayın” {عَلَى الْبِغَاء} “fuhşa” zinaya {إنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} “eğer iffetli kalmak isterlerse” zinadan sakınmak isterlerse. Bu istek zorlamanın vuku bulduğu yerdir; dolayısıyla şartın mefhumu yoktur. {لِتَبْتَغُوا} “elde etmek için” zorlamak suretiyle {عَرَضَ الْحَيَاة الدُّنْيَا} “dünya hayatının geçici menfaatini”. Abdullah b. Übeyy hakkında inmiştir; o, cariyelerini zina yoluyla kazanç sağlamaya zorlardı. {وَمَنْ يُكْرِههُنَّ فَإِنَّ اللَّه مِنْ بَعْد إكْرَاههنَّ غَفُور} “Kim onları zorlarsa, şüphesiz Allah, onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayıcıdır” onlar için {رَحِيم} “çok merhametlidir” onlara.
5507. Metin
{وَلَقَدْ أَنْزَلْنَا إلَيْكُمْ آيَات مُبَيِّنَات} بِفَتْحِ الْيَاء وَكَسْرهَا فِي هَذِهِ السُّورَة بَيِّن فِيهَا مَا ذُكِرَ أَوْ بَيِّنَة {وَمَثَلًا} خَبَرًا عَجِيبًا وَهُوَ خَبَر عَائِشَة {مِنْ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلكُمْ} أَيْ مِنْ جِنْس أَمْثَالهمْ أَيْ أَخْبَارهمْ الْعَجِيبَة كَخَبَرِ يُوسُف وَمَرْيَم {وَمَوْعِظَة لِلْمُتَّقِينَ} فِي قَوْله تَعَالَى {وَلَا تَأْخُذكُمْ بِهِمَا رَأْفَة فِي دِين اللَّه} {لَوْلَا إذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ} إلَخْ {وَلَوْلَا إذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ} إلَخْ {يَعِظكُمْ اللَّه أَنْ تَعُودُوا} إلَخْ وَتَخْصِيصهَا بِالْمُتَّقِينَ لِأَنَّهُمْ الْمُنْتَفِعُونَ بها
{وَلَقَدْ أَنْزَلْنَا إلَيْكُمْ آيَات مُبَيِّنَات} “Andolsun ki biz size açıklayıcı ayetler indirdik” bu surede yâ harfinin fethası ve kesresiyle okunmuştur; içinde zikredilen hususlar açıklanmıştır ya da [bizzat ayetler] açıktır {وَمَثَلًا} “ve bir misal” ibret verici bir haber ki o da Âişe'nin haberidir {مِنْ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلكُمْ} “sizden önce gelip geçenlerden” yani onların emsali cinsinden, yani Yûsuf ve Meryem haberi gibi ibret verici haberlerinden {وَمَوْعِظَة لِلْمُتَّقِينَ} “ve takva sahipleri için bir öğüt” Yüce Allah'ın şu sözlerinde olduğu gibi: {وَلَا تَأْخُذكُمْ بِهِمَا رَأْفَة فِي دِين اللَّه} “Allah'ın dinini tatbik hususunda onlara acıma duygusu sizi engellemesin”, {لَوْلَا إذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ} “Onu işittiğiniz zaman müminlerin... zannetmeleri gerekmez miydi?” ila ahir, {وَلَوْلَا إذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ} “Onu işittiğiniz zaman: '... demeniz gerekmez miydi?'” ila ahir, {يَعِظكُمْ اللَّه أَنْ تَعُودُوا} “Allah size öğüt veriyor ki bir daha dönmeyesiniz” ila ahir. Bunun takva sahiplerine tahsis edilmesi, ondan faydalananların onlar olmasındandır.
5509. Metin
{اللَّه نُور السَّمَاوَات وَالْأَرْض} أَيْ مُنَوِّرهمَا بِالشَّمْسِ وَالْقَمَر {مَثَل نُوره} أَيْ صِفَته فِي قَلْب الْمُؤْمِن {كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاح فِي زُجَاجَة} هِيَ الْقِنْدِيل وَالْمِصْبَاح السِّرَاج أَيْ الْفَتِيلَة الْمَوْقُودَةُ وَالْمِشْكَاة الطَّاقَة غَيْر النَّافِذَة أَيْ الْأُنْبُوبَة فِي الْقِنْدِيل {الزُّجَاجَة كَأَنَّهَا} وَالنُّور فِيهَا {كَوْكَب دُرِّيّ} أَيْ مُضِيء بِكَسْرِ الدَّال وَضَمّهَا مِنْ الدَّرْء بِمَعْنَى الدَّفْع لِدَفْعِهَا الظَّلَام وَبِضَمِّهَا وَتَشْدِيد الْيَاء مَنْسُوب إلَى الدُّرّ اللُّؤْلُؤ {تَوَقَّدَ} الْمِصْبَاح بِالْمَاضِي وفي قراءة بمضارع أو قد مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ بِالتَّحْتَانِيَّة وَفِي أُخْرَى تُوقَد بِالْفَوْقَانِيَّةِ أَيْ الزَّجَاجَة {مِنْ} زَيْت {شَجَرَة مُبَارَكَة زَيْتُونَة لَا شَرْقِيَّة وَلَا غَرْبِيَّة} بَلْ بَيْنهمَا فَلَا يَتَمَكَّن مِنْهَا حَرّ وَلَا بَرْد مُضِرَّانِ {يَكَاد زَيْتهَا يُضِيء وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَار} لِصَفَائِهِ {نُور} بِهِ {عَلَى نُور} بِالنَّارِ وَنُور اللَّه أَيْ هُدَاهُ لِلْمُؤْمِنِ نُور عَلَى نُور الْإِيمَان {يَهْدِي اللَّه لِنُورِهِ} أَيْ دِين الْإِسْلَام {مَنْ يَشَاء وَيَضْرِب} يُبَيِّن {اللَّه الْأَمْثَال لِلنَّاسِ} تَقْرِيبًا لِأَفْهَامِهِمْ لِيَعْتَبِرُوا فَيُؤْمِنُوا {وَاَللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيم} وَمِنْهُ ضَرْب الْأَمْثَال
{اللَّه نُور السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Allah, göklerin ve yerin nurudur” yani onları güneş ve ayla aydınlatandır. {مَثَل نُوره} “O'nun nurunun misali” yani müminin kalbindeki vasfı {كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاح فِي زُجَاجَة} “içinde lamba bulunan bir kandil yuvası gibidir. O lamba bir cam içindedir”. Kandil camıdır; misbah ise kandil fitili yani tutuşturulmuş fitildir. Mişkât ise delinmemiş oyuktur yani kandildeki fitil yuvasıdır. {الزُّجَاجَة كَأَنَّهَا} “O cam sanki” içindeki nurla birlikte {كَوْكَب دُرِّيّ} “inci gibi parlayan bir yıldızdır” yani ışık saçandır. Dâl harfinin kesresi ve zammesiyle, karanlığı defettiği için defetmek anlamındaki der' (الدَّرْء) kökünden gelir; zamme ve şeddeli yâ ile ise inciye (dürr) nispet edilmiştir. {تَوَقَّدَ} “tutuşturulur” misbah mazi fiille okunmuştur; bir kıraatte tehta (alt) iki nokta ile meçhul muzari olarak, diğerinde fevka (üst) iki nokta ile “tûkadu” şeklinde yani cam [tutuşturulur biçiminde okunmuştur]. {مِنْ} “yağından” {شَجَرَة مُبَارَكَة زَيْتُونَة لَا شَرْقِيَّة وَلَا غَرْبِيَّة} “mübarek bir ağacın, ne doğuya ne de batıya ait olan bir zeytin ağacının” bilakis ikisinin ortasındadır, dolayısıyla ona zarar verici ne sıcak ne de soğuk etki edemez. {يَكَاد زَيْتهَا يُضِيء وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَار} “Onun yağı, neredeyse kendisine bir ateş değmese bile ışık verecektir” berraklığından ötürü. {نُور} “nurdur” onun vesilesiyle {عَلَى نُور} “nur üstüne” ateş vasıtasıyla. Allah'ın nuru yani mümine olan hidayeti, iman nuru üstüne nurdur. {يَهْدِي اللَّه لِنُورِهِ} “Allah nuruna iletir” yani İslam dinine {مَنْ يَشَاء وَيَضْرِب} “ve açıklar” beyan eder {اللَّه الْأَمْثَال لِلنَّاسِ} “Allah insanlara misalleri” zihinlerine yaklaştırmak için, ta ki ibret alıp iman etsinler. {وَاَللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيم} “Allah her şeyi hakkıyla bilendir” misaller getirmek de buna dâhildir.
5511. Metin
{فِي بُيُوت} مُتَعَلِّق بِيُسَبِّح الْآتِي {أَذِنَ اللَّه أَنْ تُرْفَع} تُعَظَّم {وَيُذْكَر فِيهَا اسْمه} بِتَوْحِيدِهِ {يُسَبِّح} بِفَتْحِ الْمُوَحَّدَة وَكَسْرهَا أَيْ يُصَلِّي {لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ} مَصْدَر بِمَعْنَى الْغَدَوَات أَيْ الْبِكْر {وَالْآصَال} الْعَشَايَا مِنْ بَعْد الزَّوَال
{فِي بُيُوت} “Evlerde” sonraki “yusebbihu” lafzına mütealliktir, {أَذِنَ اللَّه أَنْ تُرْفَع} “Allah'ın yükseltilmesine izin verdiği” yüceltilmesine {وَيُذْكَر فِيهَا اسْمه} “ve içlerinde adının anılmasına” O'nun birliği ile. {يُسَبِّح} “tesbih eder” bâ harfinin fethası ve kesresiyle; yani namaz kılar {لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ} “O'na orada sabahları” sabah vakitleri anlamında mastardır yani günün erken saatlerinde {وَالْآصَال} “ve akşamları” zeval vaktinden sonraki akşamüstlerinde.
5513. Metin
{رِجَال} فَاعِل يُسَبِّح بِكَسْرِ الْبَاء وَعَلَى فَتْحهَا نَائِب الْفَاعِل لَهُ وَرِجَال فَاعِل فِعْل مُقَدَّر جَوَاب سُؤَال مُقَدَّر كَأَنَّهُ قِيلَ مَنْ يُسَبِّحهُ {لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَة} شِرَاء {وَلَا بَيْع عَنْ ذِكْر اللَّه وَإِقَام الصَّلَاة} حَذْف هَاء إقَامَة تَخْفِيف {وَإِيتَاء الزَّكَاة يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّب} تَضْطَرِب {فِيهِ الْقُلُوب وَالْأَبْصَار} مِنْ الْخَوْف الْقُلُوب بَيْن النَّجَاة وَالْهَلَاك وَالْأَبْصَار بَيْن نَاحِيَتَيْ الْيَمِين وَالشِّمَال هُوَ يَوْم الْقِيَامَة
{رِجَال} “Nice erler [vardır]”. Bâ'nın kesresiyle 'yusebbihu' fiilinin failidir; fethasıyla okunduğunda ise onun nâib-i fâili ve 'ricâl' de sanki 'O'nu kim tesbih eder?' denilmiş gibi takdîrî bir sorunun cevabı olan mukadder bir fiilin failidir. {لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَة} “Kendilerini ne bir ticaret” satın alma {وَلَا بَيْع عَنْ ذِكْر اللَّه وَإِقَام الصَّلَاة} “ne de bir alışveriş, Allah'ı anmaktan ve namazı dosdoğru kılmaktan alıkoymaz”. İkâme (إِقَامَة) kelimesinin sonundaki he harfinin hazfedilmesi tahfif içindir. {وَإِيتَاء الزَّكَاة يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّب} “ve zekâtı vermekten. Onlar bir günden korkarlar ki döner durur” çalkalanır {فِيهِ الْقُلُوب وَالْأَبْصَار} “onda kalpler ve gözler” korkudan; kalpler kurtuluş ile helak arasında, gözler ise sağ ve sol yönler arasında [döner durur]. Bu, kıyamet günüdür.
5515. Metin
{لِيَجْزِيَهُمْ اللَّه أَحْسَن مَا عَمِلُوا} أَيْ ثَوَابه وَأَحْسَن بِمَعْنَى حَسَن {وَيَزِيدهُمْ مِنْ فَضْله وَاَللَّه يَرْزُق مَنْ يَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب} يُقَال فُلَان يُنْفِق بِغَيْرِ حِسَاب أَيْ يُوَسِّع كَأَنَّهُ لَا يَحْسُب مَا يُنْفِقهُ
{لِيَجْزِيَهُمْ اللَّه أَحْسَن مَا عَمِلُوا} “Çünkü Allah onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracaktır” yani onun sevabıyla; 'ahsen' burada 'hasen' (güzel) anlamındadır {وَيَزِيدهُمْ مِنْ فَضْله وَاَللَّه يَرْزُق مَنْ يَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب} “ve onlara lütfundan fazlasını da verecektir. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır”. 'Filanca hesapsız harcar' denir, yani sanki harcadığını saymıyormuş gibi bolca verir anlamındadır.
5517. Metin
{وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالهمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ} جَمْع قَاع أَيْ فِي فَلَاة وَهُوَ شُعَاع يُرَى فِيهَا نِصْف النَّهَار فِي شِدَّة الْحَرّ يُشْبِه الْمَاء الْجَارِيَ {يَحْسَبهُ} يَظُنّهُ {الظَّمْآن} أَيْ الْعَطْشَان {مَاء حَتَّى إذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدهُ شَيْئًا} مِمَّا حَسِبَهُ كَذَلِكَ الْكَافِر يَحْسَب أَنَّ عَمَله كَصِدْقِهِ يَنْفَعهُ حَتَّى إذَا مَاتَ وَقَدِمَ عَلَى رَبّه لَمْ يَجِد عَمَله أَيْ لَمْ يَنْفَعهُ {وَوَجَدَ اللَّه عِنْده} أَيْ عِنْد عَمَله {فَوَفَّاهُ حِسَابه} أَيْ جَازَاهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا {وَاَللَّه سَرِيع الْحِسَاب} أَيْ الْمُجَازَاة
{وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالهمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ} “İnkâr edenlere gelince, onların amelleri ıssız çöllerdeki serap gibidir”. Kâ' (قَاع) kelimesinin çoğuludur yani düz arazide; gün ortasında şiddetli sıcakta akan suya benzer şekilde görünen ışıktır. {يَحْسَبهُ} “Zanneder” sanır {الظَّمْآن} “susamış kimse” {مَاء حَتَّى إذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدهُ شَيْئًا} “onu su [sanır]. Nihayet ona vardığı zaman hiçbir şey bulamaz” zannettiği şeyden. Kâfir de böyledir; sadakası gibi amellerinin kendisine fayda vereceğini zanneder, nihayet öldüğünde ve Rabbinin huzuruna vardığında amelini bulamaz yani ona fayda vermez. {وَوَجَدَ اللَّه عِنْده} “Ve yanında Allah'ı bulur” yani amelinin yanında {فَوَفَّاهُ حِسَابه} “O da onun hesabını tastamam görür” yani dünyada yaptıklarının karşılığını verir. {وَاَللَّه سَرِيع الْحِسَاب} “Allah hesabı çabuk görendir” yani karşılığı çabuk verendir.
5519. Metin
{أَوْ} الَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالهمْ السَّيِّئَة {كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْر لُجِّيّ} عَمِيق {يَغْشَاهُ مَوْج مِنْ فَوْقه} أَيْ الْمَوْج {مَوْج مِنْ فَوْقه} أَيْ الْمَوْج الثَّانِي {سَحَاب} أَيْ غَيْم هَذِهِ {ظُلُمَات بَعْضهَا فَوْق بَعْض} ظُلْمَة الْبَحْر وَظُلْمَة الْمَوْج الْأَوَّل وَظُلْمَة الثَّانِي وَظُلْمَة السَّحَاب {إذَا أَخْرَجَ} النَّاظِر {يَده} فِي هَذِهِ الظُّلُمَات {لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا} أَيْ لَمْ يَقْرُب مِنْ رُؤْيَتهَا {وَمَنْ لَمْ يَجْعَل اللَّه لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُور} أَيْ مَنْ لَمْ يَهْدِهِ اللَّه لَمْ يهتد
{أَوْ} “Yahut” inkâr edenlerin kötü amelleri {كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْر لُجِّيّ} “derin bir denizdeki karanlıklar gibidir” dipsiz {يَغْشَاهُ مَوْج مِنْ فَوْقه} “onu bir dalga kaplar, onun üstünde” yani o dalganın üstünde {مَوْج مِنْ فَوْقه} “bir dalga, onun da üstünde” yani ikinci dalganın üstünde {سَحَاب} “bir bulut vardır” yani yoğun bulut. Bunlar {ظُلُمَات بَعْضهَا فَوْق بَعْض} “birbiri üstüne yığılmış karanlıklardır”: Denizin karanlığı, birinci dalganın karanlığı, ikinci dalganın karanlığı ve bulutun karanlığı. {إذَا أَخْرَجَ} “Çıkardığı vakit” bakan kimse {يَده} “elini” bu karanlıklarda {لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا} “neredeyse onu bile göremez” yani onu görmeye yaklaşamaz bile. {وَمَنْ لَمْ يَجْعَل اللَّه لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُور} “Allah kime nur vermemişse, artık onun hiçbir nuru yoktur” yani Allah kimi hidayete erdirmezse o doğru yolu bulamaz.
5521. Metin
{ألم تر أَنَّ اللَّه يُسَبِّح لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} وَمِنْ التَّسْبِيح صَلَاة {وَالطَّيْر} جَمْع طَائِر بَيْن السَّمَاء وَالْأَرْض {صَافَّات} حَال بَاسِطَات أَجْنِحَتهنَّ {كُلّ قَدْ عَلِمَ} اللَّه {صَلَاته وَتَسْبِيحه وَاَللَّه عَلِيم بِمَا يَفْعَلُونَ} فِيهِ تَغْلِيب الْعَاقِل
{ألم تر أَنَّ اللَّه يُسَبِّح لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Görmedin mi ki göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih eder” tesbih cümlesinden biri de namazdır {وَالطَّيْر} “ve kuşlar da” gökle yer arasında uçan kuşların çoğuludur {صَافَّات} “kanatlarını çırparak” haldir, kanatlarını açmış olarak. {كُلّ قَدْ عَلِمَ} “Her biri bilmiştir” Allah {صَلَاته وَتَسْبِيحه وَاَللَّه عَلِيم بِمَا يَفْعَلُونَ} “kendi namazını ve tesbihini. Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir”. Burada akıl sahiplerine tağlîb yapılmıştır.
5523. Metin
{وَلِلَّهِ مُلْك السَّمَاوَات وَالْأَرْض} خَزَائِن الْمَطَر وَالرِّزْق وَالنَّبَات {وَإِلَى اللَّه الْمَصِير} الْمَرْجِع
{وَلِلَّهِ مُلْك السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır” yağmur, rızık ve bitki hazineleri. {وَإِلَى اللَّه الْمَصِير} “Dönüş de yalnız Allah'adır” varış yeri O'dur.
5525. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّه يُزْجِي سَحَابًا} يَسُوقهُ بِرِفْقٍ {ثُمَّ يُؤَلِّف بَيْنه} يَضُمّ بَعْضه إلَى بَعْض فَيَجْعَل الْقِطَع الْمُتَفَرِّقَة قِطْعَة وَاحِدَة {ثُمَّ يَجْعَلهُ رُكَامًا} بَعْضه فَوْق بَعْض {فَتَرَى الْوَدْق} الْمَطَر {يَخْرُج مِنْ خِلَاله} مَخَارِجه {وَيُنَزِّل مِنْ السَّمَاء مِنْ} زَائِدَة {جِبَال فِيهَا} فِي السَّمَاء بَدَل بِإِعَادَةِ الْجَارّ {مِنْ بَرَد} أَيْ بَعْضه {فَيُصِيب بِهِ مَنْ يَشَاء وَيَصْرِفهُ عَنْ مَنْ يَشَاء يَكَاد} يَقْرُب {سَنَا بَرْقه} لَمَعَانه {يَذْهَب بِالْأَبْصَارِ} النَّاظِرَة لَهُ أَيْ يَخْطَفهَا
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّه يُزْجِي سَحَابًا} “Görmedin mi ki Allah bulutları sevk eder” onları yumuşakça sürer {ثُمَّ يُؤَلِّف بَيْنه} “sonra aralarını birleştirir” birbirine katar, böylece dağınık parçaları tek bir parça yapar {ثُمَّ يَجْعَلهُ رُكَامًا} “sonra onu üst üste yığar” birbiri üstüne koyar. {فَتَرَى الْوَدْق} “Böylece yağmuru görürsün” {يَخْرُج مِنْ خِلَاله} “onun arasından çıkarken” çıkış yerlerinden. {وَيُنَزِّل مِنْ السَّمَاء مِنْ} zâiddir {جِبَال فِيهَا} “gökte bulunan dağlardan” gökte cer harfinin tekrarıyla bedeldir {مِنْ بَرَد} “dolu [indirir]” yani onun bir kısmını {فَيُصِيب بِهِ مَنْ يَشَاء وَيَصْرِفهُ عَنْ مَنْ يَشَاء يَكَاد} “onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu savar. Neredeyse” yaklaşır {سَنَا بَرْقه} “şimşeğinin parıltısı” ışıltısı {يَذْهَب بِالْأَبْصَارِ} “gözleri alır” ona bakanların gözlerini, yani onları kapıp götürür.
5527. Metin
{يُقَلِّب اللَّه اللَّيْل وَالنَّهَار} أَيْ يَأْتِي بِكُلٍّ مِنْهُمَا بَدَل الْآخَر {إنَّ فِي ذَلِكَ} التَّقْلِيب {لَعِبْرَة} دَلَالَة {لِأُولِي الْأَبْصَار} لِأَصْحَابِ الْبَصَائِر عَلَى قُدْرَة اللَّه تَعَالَى
{يُقَلِّب اللَّه اللَّيْل وَالنَّهَار} “Allah geceyi ve gündüzü evirip çevirir” yani her birini diğerinin yerine getirir. {إنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” bu evirip çevirmede {لَعِبْرَة} “büyük bir ibret vardır” bir delil {لِأُولِي الْأَبْصَار} “basiret sahipleri için” Yüce Allah'ın kudretine dair basiret erbabı için.
5529. Metin
{وَاَللَّه خَلَقَ كُلّ دَابَّة} أَيْ حَيَوَان {مِنْ مَاء} نُطْفَة {فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنه} كَالْحَيَّاتِ وَالْهَوَامّ {وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ} كَالْإِنْسَانِ وَالطَّيْر {وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَع} كالبهائم والأنعام {يخلق الله ما يشاء إن الله على كل شيء قدير}
{وَاَللَّه خَلَقَ كُلّ دَابَّة} “Allah her canlıyı yarattı” yani hayvanı {مِنْ مَاء} “bir sudan” meniden. {فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنه} “Onlardan kimi karnı üstünde yürür” yılanlar ve haşereler gibi {وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ} “kimi de iki ayak üstünde yürür” insan ve kuşlar gibi {وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَع} “kimi de dört ayak üstünde yürür” ehli ve yabani hayvanlar gibi. {يخلق الله ما يشاء إن الله على كل شيء قدير} “Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla kadirdir”.
5531. Metin
{لَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَات مُبَيِّنَات} أَيْ بَيِّنَات هِيَ الْقُرْآن {وَاَللَّه يَهْدِي مَنْ يَشَاء إلَى صِرَاط} طَرِيق {مُسْتَقِيم} أَيْ دِين الْإِسْلَام
{لَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَات مُبَيِّنَات} “Andolsun ki biz açıklayıcı ayetler indirdik” yani açık ayetler ki o Kur'an'dır. {وَاَللَّه يَهْدِي مَنْ يَشَاء إلَى صِرَاط} “Allah dilediğini doğru bir yola iletir” {مُسْتَقِيم} “dosdoğru [bir yola]” yani İslam dinine.
5533. Metin
{وَيَقُولُونَ} الْمُنَافِقُونَ {آمَنَّا} صَدَّقْنَا {بِاَللَّهِ} بِتَوْحِيدِهِ {وَبِالرَّسُولِ} محمد {واطعنا} هما فِيمَا حَكَمَا بِهِ {ثُمَّ يَتَوَلَّى} يُعْرِض {فَرِيق مِنْهُمْ مِنْ بَعْد ذَلِكَ} عَنْهُ {وَمَا أُولَئِكَ} الْمُعْرِضُونَ {بِالْمُؤْمِنِينَ} الْمَعْهُودِينَ الْمُوَافِق قُلُوبهمْ لِأَلْسِنَتِهِمْ
{وَيَقُولُونَ} “Derler ki” münafıklar {آمَنَّا} “İman ettik” tasdik ettik {بِاَللَّهِ} “Allah'a” O'nun birliğine {وَبِالرَّسُولِ} “ve Peygamber'e” Muhammed'e {واطعنا} “ve itaat ettik” her ikisinin hükmettiği hususta {ثُمَّ يَتَوَلَّى} “sonra yüz çevirir” geri durur {فَرِيق مِنْهُمْ مِنْ بَعْد ذَلِكَ} “onlardan bir fırka bunun ardından” ondan. {وَمَا أُولَئِكَ} “İşte onlar” yüz çevirenler {بِالْمُؤْمِنِينَ} “mümin değillerdir” kalpleri dillerine uyan bilinen müminler değillerdir.
5535. Metin
{وَإِذَا دُعُوا إلَى اللَّه وَرَسُوله} الْمُبَلِّغ عَنْهُ {لِيَحْكُم بَيْنهمْ إذَا فَرِيق مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ} عَنْ المجيء إليه
{وَإِذَا دُعُوا إلَى اللَّه وَرَسُوله} “Onlar Allah'a ve Peygamberine çağrıldıkları zaman” O'ndan tebliğ edene {لِيَحْكُم بَيْنهمْ إذَا فَرِيق مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ} “aralarında hükmetsin diye, bir de bakarsın ki onlardan bir fırka yüz çevirip durmaktadır” onun huzuruna gelmekten.
5537. Metin
{وَإِنْ يَكُنْ لَهُمْ الْحَقّ يَأْتُوا إلَيْهِ مُذْعِنِينَ} مسرعين طائعين
{وَإِنْ يَكُنْ لَهُمْ الْحَقّ يَأْتُوا إلَيْهِ مُذْعِنِينَ} “Eğer hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğerek gelirler” koşarak ve itaat ederek.
5539. Metin
{أَفِي قُلُوبهمْ مَرَض} كُفْر {أَمْ ارْتَابُوا} أَيْ شَكُّوا فِي نُبُوَّته {أَمْ يَخَافُونَ أَنْ يَحِيف اللَّه عَلَيْهِمْ وَرَسُوله} فِي الْحُكْم أَيْ فَيَظْلِمُوا فِيهِ لَا {بَلْ أُولَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ} بِالْإِعْرَاضِ عنه
{أَفِي قُلُوبهمْ مَرَض} “Kalplerinde bir hastalık mı var” küfür {أَمْ ارْتَابُوا} “yoksa şüpheye mi düştüler” yani onun peygamberliğinden şüphe mi ettiler {أَمْ يَخَافُونَ أَنْ يَحِيف اللَّه عَلَيْهِمْ وَرَسُوله} “yoksa Allah'ın ve Peygamberinin kendilerine haksızlık yapmasından mı korkuyorlar?” hükümde, yani kendilerine zulmedilmesinden mi [korkuyorlar]? Hayır! {بَلْ أُولَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ} “Bilakis asıl zalimler kendileridir” ondan yüz çevirmekle.
5541. Metin
{إنَّمَا كَانَ قَوْل الْمُؤْمِنِينَ إذَا دُعُوا إلَى اللَّه وَرَسُوله لِيَحْكُم بَيْنهمْ} فَالْقَوْل اللَّائِق بِهِمْ {أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} بِالْإِجَابَةِ {وَأُولَئِكَ} حِينَئِذٍ {هُمْ الْمُفْلِحُونَ} النَّاجُونَ
{إنَّمَا كَانَ قَوْل الْمُؤْمِنِينَ إذَا دُعُوا إلَى اللَّه وَرَسُوله لِيَحْكُم بَيْنهمْ} “Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Peygamberine çağrıldıkları zaman müminlerin sözü ancak” onlara yakışan söz {أَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} “'İşittik ve itaat ettik' demeleridir” icabet ederek. {وَأُولَئِكَ} “İşte onlar” bu durumda {هُمْ الْمُفْلِحُونَ} “kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” necât bulanlardır.
5543. Metin
{وَمَنْ يُطِعْ اللَّه وَرَسُوله وَيَخْشَ اللَّه} يَخَافهُ {وَيَتَّقْهِ} بِسُكُونِ الْهَاء وَكَسْرهَا بِأَنْ يُطِيعهُ {فَأُولَئِكَ هُمْ الْفَائِزُونَ} بِالْجَنَّةِ
{وَمَنْ يُطِعْ اللَّه وَرَسُوله وَيَخْشَ اللَّه} “Kim Allah'a ve Peygamberine itaat eder, Allah'tan korkar” O'ndan çekinir {وَيَتَّقْهِ} “ve O'ndan sakınırsa” he harfinin sükûnu ve kesresiyle; O'na itaat etmek suretiyle [sakınırsa], {فَأُولَئِكَ هُمْ الْفَائِزُونَ} “işte onlar, kazananların ta kendileridir” cenneti kazananlardır.
5545. Metin
{وَأَقْسَمُوا بِاَللَّهِ جَهْد أَيْمَانهمْ} غَايَتهَا {لَئِنْ أَمَرْتهمْ} بِالْجِهَادِ {لَيَخْرُجُنَّ قُلْ} لَهُمْ {لَا تُقْسِمُوا طَاعَة مَعْرُوفَة} لِلنَّبِيِّ خَيْر مِنْ قَسَمكُمْ الَّذِي لَا تَصْدُقُونَ فِيهِ {إنَّ اللَّه خَبِير بِمَا تَعْمَلُونَ} مِنْ طَاعَتكُمْ بِالْقَوْلِ وَمُخَالَفَتكُمْ بِالْفِعْلِ
{وَأَقْسَمُوا بِاَللَّهِ جَهْد أَيْمَانهمْ} “Bütün güçleriyle Allah'a yemin ettiler” yeminlerinin son raddesiyle {لَئِنْ أَمَرْتهمْ} “eğer kendilerine emredersen” cihada çıkmayı {لَيَخْرُجُنَّ قُلْ} “mutlaka çıkacaklarına dair. De ki” onlara: {لَا تُقْسِمُوا طَاعَة مَعْرُوفَة} “Yemin etmeyin! Bilinen bir itaat” Peygamber'e [gösterilecek itaat], doğru olmadığınız yemininizden daha hayırlıdır. {إنَّ اللَّه خَبِير بِمَا تَعْمَلُونَ} “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” sözle itaat edip fiille muhalefet etmenizden.
5547. Metin
{قُلْ أَطِيعُوا اللَّه وَأَطِيعُوا الرَّسُول فَإِنْ تَوَلَّوْا} عَنْ طَاعَته بِحَذْفِ إحْدَى التَّاءَيْنِ خِطَاب لَهُمْ {فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ} مِنْ التَّبْلِيغ {وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ} مِنْ طَاعَته {وَإِنْ تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا وَمَا عَلَى الرَّسُول إلَّا الْبَلَاغ الْمُبِين} أَيْ التبليغ البين
{قُلْ أَطِيعُوا اللَّه وَأَطِيعُوا الرَّسُول فَإِنْ تَوَلَّوْا} “De ki: Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz” O'na itaatten -iki tâ harfinden birinin hazfiyle onlara hitaptır- {فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ} “onun sorumluluğu sadece kendisine yüklenen görevdir” tebliğden ibarettir {وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ} “sizin sorumluluğunuz da size yüklenen görevdir” ona itaatten ibarettir. {وَإِنْ تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا وَمَا عَلَى الرَّسُول إلَّا الْبَلَاغ الْمُبِين} “Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygamber'e düşen ise apaçık bir tebliğden başkası değildir” yani apaçık bildirmektir.
5549. Metin
{وَعَدَ اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَات لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْض} بَدَلًا عَنْ الْكُفَّار {كَمَا اسْتَخْلَفَ} بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول {الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} مِنْ بَنِي إسْرَائِيل بَدَلًا عَنْ الْجَبَابِرَة {وَلَيُمَكِّنَن لَهُمْ دِينهمْ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ} وَهُوَ الْإِسْلَام بِأَنْ يُظْهِرهُ عَلَى جَمِيع الْأَدْيَان وَيُوَسِّع لَهُمْ فِي الْبِلَاد فَيَمْلِكُوهَا {وَلَيُبَدِّلَنهُمْ} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد {مِنْ بَعْد خَوْفهمْ} مِنْ الْكُفَّار {أَمْنًا} وَقَدْ أَنْجَزَ اللَّه وَعْده لَهُمْ بِمَا ذُكِرَ وَأَثْنَى عَلَيْهِمْ بقوله {يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا} هُوَ مُسْتَأْنَف فِي حُكْم التَّعْلِيل {وَمَنْ كَفَرَ بَعْد ذَلِكَ} الْإِنْعَام مِنْهُمْ بِهِ {فَأُولَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ} وَأَوَّل مَنْ كَفَرَ بِهِ قَتَلَة عُثْمَان ﵁ فَصَارُوا يَقْتَتِلُونَ بَعْد أَنْ كَانُوا إخْوَانًا
{وَعَدَ اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَات لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْض} “Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerini yeryüzünde mutlaka halife kılacağını vaat etti” kâfirlerin yerine; {كَمَا اسْتَخْلَفَ} “tıpkı halife kıldığı gibi” -etken ve edilgen fiil sığasıyla- {الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} “kendilerinden öncekileri” İsrailoğullarından, zorbaların yerine [halife kıldığı gibi]. {وَلَيُمَكِّنَن لَهُمْ دِينهمْ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ} “Ve kendileri için razı olduğu dinlerini onlar için muhakkak sağlamlaştırıp yerleştireceğini” -ki o da İslam'dır- onu bütün dinlere üstün kılması ve beldeleri genişletip onları buralara malik kılması suretiyle; {وَلَيُبَدِّلَنهُمْ} “ve onları mutlaka değiştireceğini” -şeddesiz ve şeddeli okunuşla- {مِنْ بَعْد خَوْفهمْ} “korkularının ardından” kâfirlerden duydukları [korkunun ardından], {أَمْنًا} “güvene” [ulaştıracağını vaat etti]. Allah, zikredilenler konusunda onlara verdiği vaadini yerine getirdi ve {يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا} “Bana ibadet ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar” buyurarak onları övdü. Bu [cümle], gerekçe hükmünde yeni bir cümledir. {وَمَنْ كَفَرَ بَعْد ذَلِكَ} “Kim bundan sonra inkâr ederse” onlardan bu nimeti [inkâr ederse], {فَأُولَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ} “işte onlar, fasıkların ta kendileridir”. Onu ilk inkâr edenler Hz. Osman'ın (radıyallâhu anh) katilleridir; böylece kardeş olduktan sonra birbirleriyle savaşır hale geldiler.
5551. Metin
{وَأَقِيمُوا الصَّلَاة وَآتُوا الزَّكَاة وَأَطِيعُوا الرَّسُول لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} أَيْ رَجَاء الرَّحْمَة
{وَأَقِيمُوا الصَّلَاة وَآتُوا الزَّكَاة وَأَطِيعُوا الرَّسُول لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Peygamber'e itaat edin ki merhamet olunasınız” yani merhamet umulabilsin.
5553. Metin
{لَا تَحْسَبَنّ} بِالْفَوْقَانِيَّةِ وَالتَّحْتَانِيَّة وَالْفَاعِل الرَّسُول {الَّذِينَ كَفَرُوا مُعْجِزِينَ} لَنَا {فِي الْأَرْض} بِأَنْ يَفُوتُونَا {وَمَأْوَاهُمْ} مَرْجِعهمْ {النَّار وَلَبِئْسَ الْمَصِير} الْمَرْجِع هِيَ
{لَا تَحْسَبَنّ} “Sakın sanma” -tâ ve yâ ile okunmuştur, fail Peygamber'dir- {الَّذِينَ كَفَرُوا مُعْجِزِينَ} “inkâr edenlerin aciz bırakıcılar olduğunu” Bizi [aciz bırakabileceklerini], {فِي الْأَرْض} “yeryüzünde” Bizi atlatıp kaçmak suretiyle. {وَمَأْوَاهُمْ} “Onların barınağı” dönecekleri yer {النَّار وَلَبِئْسَ الْمَصِير} “ateştir. O ne kötü varış yeridir” dönecekleri yer olarak o.
5555. Metin
{يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمْ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} مِنْ الْعَبِيد وَالْإِمَاء {وَاَلَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُم مِنْكُمْ} مِنْ الْأَحْرَار وَعَرَفُوا أَمْر النِّسَاء {ثَلَاث مَرَّات} فِي ثَلَاثَة أَوْقَات {مِنْ قَبْل صَلَاة الْفَجْر وَحِين تَضَعُونَ ثِيَابكُمْ مِنْ الظَّهِيرَة} أَيْ وَقْت الظُّهْر {وَمِنْ بَعْد صَلَاة الْعِشَاء ثَلَاث عَوْرَات لَكُمْ} بِالرَّفْعِ خَبَر مُبْتَدَأ مُقَدَّر بَعْده مُضَاف وَقَامَ الْمُضَاف إلَيْهِ مَقَامه أَيْ هِيَ أَوْقَات وَبِالنَّصْبِ بِتَقْدِيرِ أَوْقَات مَنْصُوبًا بَدَلًا مِنْ مَحَلّ مَا قَبْله قَامَ الْمُضَاف إلَيْهِ مَقَامه وَهِيَ لِإِلْقَاءِ الثِّيَاب تَبْدُو فِيهَا الْعَوْرَات {لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ} أَيْ الْمَمَالِيك وَالصِّبْيَان {جُنَاح} فِي الدُّخُول عَلَيْكُمْ بِغَيْرِ اسْتِئْذَان {بَعْدهنَّ} أَيْ بَعْد الْأَوْقَات الثَّلَاثَة هُمْ {طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ} لِلْخِدْمَةِ {بَعْضكُمْ} طَائِف {عَلَى بَعْض} وَالْجُمْلَة مُؤَكِّدَة لِمَا قَبْلهَا {كَذَلِكَ} كَمَا بُيِّنَ مَا ذُكِرَ {يُبَيِّن اللَّه لَكُمْ الْآيَات} أَيْ الْأَحْكَام {وَاَللَّه عَلِيم} بِأُمُورِ خَلْقه {حَكِيم} بِمَا دَبَّرَهُ لَهُمْ وَآيَة الِاسْتِئْذَان قِيلَ مَنْسُوخَة وَقِيلَ لَا وَلَكِنْ تَهَاوَنَ النَّاس فِي تَرْك الِاسْتِئْذَان
{يَأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمْ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “Ey iman edenler! Sağ ellerinizin malik oldukları” köle ve cariyeleriniz {وَاَلَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُم مِنْكُمْ} “ve sizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar” hür kimselerden olup kadınların durumunu bilmiş olanlar, {ثَلَاث مَرَّات} “üç defa izin istesinler” üç vakitte: {مِنْ قَبْل صَلَاة الْفَجْر وَحِين تَضَعُونَ ثِيَابكُمْ مِنْ الظَّهِيرَة} “Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkardığınız vakit” yani öğle vakti {وَمِنْ بَعْد صَلَاة الْعِشَاء ثَلَاث عَوْرَات لَكُمْ} “ve yatsı namazından sonra. Sizin için üç mahrem vakittir”. Merfu okunuşla, kendisinden sonra gelen bir muzafın bulunduğu takdir edilmiş mübtedanın haberidir ve muzafun ileyh onun yerine geçmiştir, yani: 'Bunlar vakitlerdir'; mensup okunuşla ise takdir edilen 'evkat' kelimesinin mensup kılınmasıyla, kendisinden önceki konumdan bedel olup muzafun ileyh onun yerine geçmiştir. Bunlar, elbiselerin çıkarılıp avret yerlerinin görünebileceği [vakitlerdir]. {لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ} “Ne sizin üzerinize ne de onlar üzerine” yani kölelerin ve çocukların üzerine {جُنَاح} “bir günah yoktur” izin istemeden yanınıza girmelerinde {بَعْدهنَّ} “bunlardan sonra” yani bu üç vakitten sonra. Onlar {طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ} “yanınızda çokça dönüp dolaşan kimselerdir” hizmet için; {بَعْضكُمْ} “bir kısmınız” dolaşır {عَلَى بَعْض} “diğerinizin etrafında”. Bu cümle kendisinden öncekini tekit etmektedir. {كَذَلِكَ} “İşte böylece” zikredilen hususların açıklandığı gibi {يُبَيِّن اللَّه لَكُمْ الْآيَات} “Allah size ayetleri açıklar” yani hükümleri [açıklar]. {وَاَللَّه عَلِيم} “Allah her şeyi bilendir” yarattıklarının durumlarını, {حَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” onlar için düzenlediği şeylerde. İzin ayetinin neshedildiği söylenmiş; neshedilmediği, ancak insanların izin istemeyi terk etmede gevşeklik gösterdiği de söylenmiştir.
5557. Metin
{وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَال مِنْكُمْ} أَيّهَا الْأَحْرَار {الْحُلُم فَلْيَسْتَأْذِنُوا} فِي جَمِيع الْأَوْقَات {كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ من قبلهم} أي الأحرار الكبار {كذلك يبين الله لكم آياته والله عليم حكيم}
{وَإِذَا بَلَغَ الْأَطْفَال مِنْكُمْ} “İçinizden çocuklar ergenlik çağına girdikleri zaman” ey hürler, {الْحُلُم فَلْيَسْتَأْذِنُوا} “bütün vakitlerde izin istesinler” {كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ من قبلهم} “tıpkı kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi” yani yetişkin hür kimselerin [izin istediği gibi]. {كذلك يبين الله لكم آياته والله عليم حكيم} “Allah ayetlerini size işte böyle açıklar. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir”.
5559. Metin
{وَالْقَوَاعِد مِنْ النِّسَاء} قَعَدْنَ عَنْ الْحَيْض وَالْوَلَد لِكِبَرِهِنَّ {اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا} لِذَلِكَ {فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاح أَنْ يَضَعْنَ ثِيَابهنَّ} مِنْ الْجِلْبَاب وَالرِّدَاء وَالْقِنَاع فَوْق الْخِمَار {غَيْر مُتَبَرِّجَات} مُظْهِرَات {بِزِينَةٍ} خَفِيَّة كَقِلَادَةٍ وَسِوَار وَخَلْخَال {وَأَنْ يَسْتَعْفِفْنَ} بِأَنْ لَا يَضَعْنَهَا {خَيْر لَهُنَّ وَاَللَّه سَمِيع} لِقَوْلِكُمْ {عَلِيم} بِمَا فِي قُلُوبكُمْ
{وَالْقَوَاعِد مِنْ النِّسَاء} “Kadınlardan oturup kalmış olanlar” yaşlılıkları sebebiyle hayızdan ve çocuk doğurmaktan kesilmiş olanlar, {اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا} “evlilik ümidi beslemeyenler” bu sebeple; {فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاح أَنْ يَضَعْنَ ثِيَابهنَّ} “elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur” cilbab, rida ve başörtüsünün üzerindeki bürgü gibi [üst elbiselerini]; {غَيْر مُتَبَرِّجَات} “açıp saçmaksızın” sergilemeksizin {بِزِينَةٍ} “ziyneti” gerdanlık, bilezik ve halhal gibi gizli [ziyneti]. {وَأَنْ يَسْتَعْفِفْنَ} “Sakınmaları” onları çıkarmamaları {خَيْر لَهُنَّ وَاَللَّه سَمِيع} “kendileri için daha hayırlıdır. Allah hakkıyla işitendir” sözlerinizi, {عَلِيم} “hakkıyla bilendir” kalplerinizdekileri.
5561. Metin
{لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَج وَلَا عَلَى الْأَعْرَج حَرَج وَلَا عَلَى الْمَرِيض حَرَج} فِي مُؤَاكَلَة مُقَابِلِيهِمْ {وَلَا} حَرَج {عَلَى أَنْفُسكُمْ أَنْ تَأْكُلُوا مِنْ بُيُوتكُمْ} بُيُوت أَوْلَادكُمْ {أَوْ بُيُوت آبَائِكُمْ أَوْ بُيُوت أُمَّهَاتكُمْ أَوْ بُيُوت إخْوَانكُمْ أَوْ بُيُوت أَخَوَاتكُمْ أَوْ بُيُوت أَعْمَامكُمْ أَوْ بُيُوت عَمَّاتكُمْ أَوْ بُيُوت أَخْوَالكُمْ أَوْ بُيُوت خَالَاتكُمْ أَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحه} خَزَنْتُمُوهُ لِغَيْرِكُمْ {أَوْ صَدِيقكُمْ} وَهُوَ مَنْ صَدَقَكُمْ فِي مَوَدَّته الْمَعْنَى يجوز الأكل من بيوت أو ذُكِرَ وَإِنْ لَمْ يَحْضُرُوا إذَا عَلِمَ رِضَاهُمْ بِهِ {لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاح أَنْ تَأْكُلُوا جَمِيعًا} مُجْتَمِعِينَ {أَوْ أَشْتَاتًا} مُتَفَرِّقِينَ جَمْع شَتّ نَزَلَ فِيمَنْ تَحَرَّجَ أَنْ يَأْكُل وَحْده وَإِذَا لَمْ يَجِد مَنْ يُؤَاكِلهُ يَتْرُك الْأَكْل {فَإِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا} لَكُمْ لَا أَهْل بِهَا {فَسَلِّمُوا عَلَى أَنْفُسكُمْ} قُولُوا السَّلَام عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَاد اللَّه الصَّالِحِينَ فَإِنَّ الْمَلَائِكَة تَرُدّ عَلَيْكُمْ وَإِنْ كَانَ بِهَا أَهْل فَسَلِّمُوا عَلَيْهِمْ {تَحِيَّة} مَصْدَر حَيَّا {مِنْ عِنْد اللَّه مُبَارَكَة طَيِّبَة} يُثَاب عَلَيْهَا {كَذَلِكَ يُبَيِّن اللَّه لَكُمْ الْآيَات} أَيْ يُفَصِّل لَكُمْ مَعَالِم دِينكُمْ {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} لِكَيْ تَفْهَمُوا ذلك
{لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَج وَلَا عَلَى الْأَعْرَج حَرَج وَلَا عَلَى الْمَرِيض حَرَج} “Köre bir güçlük yoktur, topala bir güçlük yoktur, hastaya da bir güçlük yoktur” muhataplarıyla birlikte yemek yemelerinde. {وَلَا} “Ne de” bir vebal yoktur {عَلَى أَنْفُسكُمْ أَنْ تَأْكُلُوا مِنْ بُيُوتكُمْ} “kendi evlerinizden yemenizde” çocuklarınızın evlerinden, {أَوْ بُيُوت آبَائِكُمْ أَوْ بُيُوت أُمَّهَاتكُمْ أَوْ بُيُوت إخْوَانكُمْ أَوْ بُيُوت أَخَوَاتكُمْ أَوْ بُيُوت أَعْمَامكُمْ أَوْ بُيُوت عَمَّاتكُمْ أَوْ بُيُوت أَخْوَالكُمْ أَوْ بُيُوت خَالَاتكُمْ أَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحه} “yahut babalarınızın evlerinden yahut annelerinizin evlerinden yahut erkek kardeşlerinizin evlerinden yahut kız kardeşlerinizin evlerinden yahut amcalarınızın evlerinden yahut halalarınızın evlerinden yahut dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden yahut anahtarlarına malik olduğunuz yerlerden” başkaları adına koruyup gözettiğiniz yerlerden {أَوْ صَدِيقكُمْ} “yahut arkadaşınızın [evinden]” -ki o, sevgisinde size sadık olan kimsedir-. Anlam şudur: Zikredilenlerin rızaları bilindiğinde, yanlarında bulunmasalar dahi evlerinden yemek caizdir. {لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاح أَنْ تَأْكُلُوا جَمِيعًا} “Hep birlikte yemenizde size bir günah yoktur” bir arada, {أَوْ أَشْتَاتًا} “yahut ayrı ayrı” dağınık halde -'şett' kelimesinin çoğuludur-. Tek başına yemekten çekinen ve beraber yiyecek kimse bulamadığında yemeyi terk eden kimseler hakkında inmiştir. {فَإِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا} “Evlere girdiğiniz zaman” içinde kimse bulunmayan kendinize ait [evlere], {فَسَلِّمُوا عَلَى أَنْفُسكُمْ} “kendi kendinize selam verin”: 'es-Selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn' (Selam bizim üzerimize ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun) deyin; zira melekler size karşılık verir. Eğer içinde oturanlar varsa onlara selam verin; {تَحِيَّة} “bir esenlik dileği olarak” 'hayyâ' fiilinin masdarıdır, {مِنْ عِنْد اللَّه مُبَارَكَة طَيِّبَة} “Allah katından bereketli ve pek güzel” kendisiyle sevap kazanılan. {كَذَلِكَ يُبَيِّن اللَّه لَكُمْ الْآيَات} “İşte Allah size ayetleri böyle açıklar” yani dininizin alametlerini size ayrıntılı biçimde açıklar {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “akledesiniz diye” bunu anlayasınız diye.
5563. Metin
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ} أَيْ الرَّسُول {عَلَى أَمْر جَامِع} كَخُطْبَةِ الْجُمُعَة {لَمْ يَذْهَبُوا} لِعُرُوضِ عُذْر لَهُمْ {حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ إنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَك أُولَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَرَسُوله فَإِذَا اسْتَأْذَنُوك لِبَعْضِ شَأْنهمْ} أمرهم {فأذن لمن شئت منهم} بالانصراف {واستغفر لهم الله إن الله غفور رحيم}
{إنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ} “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir ve onunla birlikte bulunduklarında” yani Peygamber'le birlikte {عَلَى أَمْر جَامِع} “toplu bir iş üzerinde” cuma hutbesi gibi, {لَمْ يَذْهَبُوا} “ayrılıp gitmezler” kendilerine arız olan bir mazeret sebebiyle {حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ إنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَك أُولَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَرَسُوله فَإِذَا اسْتَأْذَنُوك لِبَعْضِ شَأْنهمْ} “ondan izin istemedikçe. Şüphesiz senden izin isteyenler, işte onlar Allah'a ve Peygamberine iman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde” kendi işleri için, {فأذن لمن شئت منهم} “içlerinden dilediğine izin ver” ayrılmaları hususunda {واستغفر لهم الله إن الله غفور رحيم} “ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”.
5565. Metin
{لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُول بَيْنكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضكُمْ بَعْضًا} بِأَنْ تَقُولُوا يَا مُحَمَّد بَلْ قُولُوا يَا نَبِيّ اللَّه يَا رَسُول اللَّه فِي لِين وَتَوَاضُع وَخَفْض صَوْت {قَدْ يَعْلَم اللَّه الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا} أَيْ يَخْرُجُونَ مِنْ الْمَسْجِد فِي الْخُطْبَة مِنْ غَيْر اسْتِئْذَان خُفْيَة مُسْتَتِرِينَ بِشَيْءٍ وَقَدْ لِلتَّحْقِيقِ {فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْره} أَيْ اللَّه وَرَسُوله {أَنْ تُصِيبهُمْ فِتْنَة} بَلَاء {أَوْ يُصِيبهُمْ عَذَاب أَلِيم} فِي الآخرة
{لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُول بَيْنكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضكُمْ بَعْضًا} “Peygamber'in çağrısını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi kılmayın” 'Ey Muhammed!' diyerek; bilakis yumuşaklıkla, tevazuyla ve alçak sesle 'Ey Allah'ın Peygamberi, ey Allah'ın Resulü!' deyin. {قَدْ يَعْلَم اللَّه الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا} “Gerçekten Allah, içinizden birbirini siper ederek sıvışıp gidenleri bilir” yani hutbede izin istemeden, gizlice bir şeye gizlenerek mescitten çıkanları bilir. 'Kad' edatı tahkik içindir. {فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْره} “Onun emrine muhalefet edenler sakınsınlar” yani Allah'ın ve Peygamberinin emrine [muhalefet edenler], {أَنْ تُصِيبهُمْ فِتْنَة} “başlarına bir fitne gelmesinden” bir bela [gelmesinden] {أَوْ يُصِيبهُمْ عَذَاب أَلِيم} “yahut kendilerine can yakıcı bir azap dokunmasından” ahirette.
5567. Metin
{أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} مُلْكًا وَخَلْقًا وَعَبِيدًا {قَدْ يَعْلَم مَا أَنْتُمْ} أَيّهَا الْمُكَلَّفُونَ {عَلَيْهِ} مِنْ الْإِيمَان وَالنِّفَاق {وَ} يَعْلَم {يَوْم يُرْجَعُونَ إلَيْهِ} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب أَيْ مَتَى يَكُون {فَيُنَبِّئهُمْ} فِيهِ {بِمَا عَمِلُوا} مِنْ الْخَيْر وَالشَّرّ {وَاَللَّه بِكُلِّ شَيْء} من أعمالهم وغيرها {عليم} = ٢٥ سُورَة الْفُرْقَان
{أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Haberiniz olsun ki göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz Allah'ındır” mülk, yaratılış ve kulluk bakımından. {قَدْ يَعْلَم مَا أَنْتُمْ} “O, ne üzerinde olduğunuzu kesinlikle bilir” ey mükellefler, {عَلَيْهِ} “bulunduğunuz hali” iman ve nifaktan yana. {وَ} “Ve” bilir {يَوْم يُرْجَعُونَ إلَيْهِ} “O'na döndürülecekleri günü” -bunda hitaptan [üçüncü şahsa] iltifat sanatı vardır- yani onun ne zaman olacağını [bilir]. {فَيُنَبِّئهُمْ} “Böylece onlara haber verecektir” o günde {بِمَا عَمِلُوا} “yaptıklarını” hayır ve şerden [yaptıklarını]. {وَاَللَّه بِكُلِّ شَيْء} “Allah her şeyi” amellerinden ve diğer şeylerden [her şeyi] {عليم} “hakkıyla bilendir”. = 25 FURKAN SURESİ