6160. Metin
مَكِّيَّة وَآيَاتهَا ٩٣ أو ٩٤ أو ٩٥ آيَة نَزَلَتْ بَعْد سُورَة الشعراء بسم الله الرحمن الرحيم
Mekkîdir; 93, 94 veya 95 ayettir. Şuarâ Suresi'nden sonra inmiştir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
6161. Metin
{طس} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِكَ {تِلْكَ} هَذِهِ الْآيَات {آيَات الْقُرْآن} آيَات مِنْهُ {وَكِتَاب مُبِين} مُظْهِر لِلْحَقِّ مِنْ الْبَاطِل عَطْف بِزِيَادَةِ صِفَة
{طس} “Tâ-Sîn” Allah, bununla neyi murad ettiğini en iyi bilendir. {تِلْكَ} “Şunlar” bu ayetler, {آيَات الْقُرْآن} “Kur'an'ın” ondan olan ayetlerdir {وَكِتَاب مُبِين} “ve apaçık bir kitabın ayetleridir” hakkı batıldan ayırt edip açıklayan [bir kitabın ayetleridir]; sıfat ziyadesiyle atıftır.
6162. Metin
هُوَ {هُدًى} هَادٍ مِنْ الضَّلَالَة {وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} الْمُصَدِّقِينَ بِهِ بِالْجَنَّةِ
O, {هُدًى} “bir yol gösterici” sapıklıktan hidayete erdirici {وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} “ve müminler için bir müjdedir” onu tasdik edenlere cennet müjdesidir.
6163. Metin
{الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاة} يَأْتُونَ بِهَا عَلَى وَجْههَا {وَيُؤْتُونَ} يُعْطُونَ {الزَّكَاة وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} يعلمونها بالاستدلال وأعيد هم لَمَّا فَصَلَ بَيْنه وَبَيْن الْخَبَر
{الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاة} “Onlar ki namazı kılarlar” hakkını vererek yerine getirirler, {وَيُؤْتُونَ} “ve verirler” öderler {الزَّكَاة وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} “zekâtı; ahirete de kesin olarak onlar inanırlar” delil yoluyla onu bilirler. Kendisi ile haberin arası açıldığı için "hüm" (هُمْ) zamiri tekrarlanmıştır.
6164. Metin
{إنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالهمْ} الْقَبِيحَة بِتَرْكِيبِ الشَّهْوَة حَتَّى رَأَوْهَا حَسَنَة {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} يَتَحَيَّرُونَ فِيهَا لِقُبْحِهَا عِنْدنَا
{إنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالهمْ} “Şüphesiz ahirete inanmayanların amellerini kendilerine süslü gösterdik” şehveti bünyelerine yerleştirerek çirkin amellerini süsledik, öyle ki onları güzel gördüler {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} “böylece onlar şaşkınca bocalarlar” katımızdaki çirkinliğinden ötürü içinde bocalayıp hayrete düşerler.
6165. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوء الْعَذَاب} أَشَدّه فِي الدُّنْيَا الْقَتْل وَالْأَسْر {وَهُمْ فِي الْآخِرَة هُمْ الْأَخْسَرُونَ} لِمَصِيرِهِمْ إلَى النَّار الْمُؤَبَّدَة عَلَيْهِمْ
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوء الْعَذَاب} “İşte onlar, kendileri için azabın en kötüsü olanlardır” dünyadaki en şiddetlisi öldürülmek ve esir edilmektir {وَهُمْ فِي الْآخِرَة هُمْ الْأَخْسَرُونَ} “ve ahirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır” kendileri için ebedî olan ateşe varacakları için.
6166. Metin
{وَإِنَّك} خِطَاب لِلنَّبِيِّ ﷺ {لَتُلَقَّى الْقُرْآن} يُلْقَى عَلَيْك بِشِدَّةٍ {مِنْ لَدُنْ} مِنْ عِنْد {حَكِيم عَلِيم} فِي ذَلِكَ
{وَإِنَّك} “Şüphesiz sen” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır {لَتُلَقَّى الْقُرْآن} “Kur'an'a muhatap kılınmaktasın” [Kur'an] sana kuvvetle indirilmektedir {مِنْ لَدُنْ} “katından” huzurundan {حَكِيم عَلِيم} “hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen [Allah'ın]” bunda [hikmet ve ilim sahibi olanın].
6167. Metin
اُذْكُر {إذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ} زَوْجَته عِنْد مَسِيره مِنْ مَدْيَن إلَى مِصْر {إنِّي آنَسْت} أَبْصَرْت مِنْ بَعِيد {نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} عَنْ حَال الطَّرِيق وَكَانَ قَدْ ضَلَّهَا {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَس} بِالْإِضَافَةِ لِلْبَيَانِ وَتَرَكَهَا أَيْ شُعْلَة نَار فِي رَأْس فَتِيلَة أَوْ عُود {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} وَالطَّاء بَدَل مِنْ تَاء الِافْتِعَال مِنْ صَلِيَ بِالنَّارِ بِكَسْرِ اللَّام وَفَتْحهَا تَسْتَدْفِئُونَ من البرد
Hatırla; {إذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ} “Hani Musa, ailesine” Medyen'den Mısır'a yolculuğu esnasında eşine {إنِّي آنَسْت} “'Gerçekten ben gördüm'” uzaktan fark ettim {نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} “'bir ateş. Ondan size bir haber getireceğim'” yolun durumuna dair -ki yolu kaybetmişti- {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَس} “'yahut bir kor ateş getireceğim'” [şihâb-ı kabes tamlaması] açıklama için izafetle ya da izafetsiz okunmuştur; yani bir fitilin yahut çubuğun ucunda ateş alevi {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “'umulur ki ısınırsınız' [demişti].” Tâ (ط) harfi, ifti'âl babının Tâ'sından (ت) bedeldir; lâm harfinin kesrası veya fethasıyla "salıye bi'n-nâr" (ateşle ısınmak) kökünden gelir; soğuktan ısınırsınız demektir.
6168. Metin
{فلما جاءها نودي} أَيْ بِأَنْ {بُورِكَ} أَيْ بَارَكَ اللَّه {مَنْ فِي النَّار} أَيْ مُوسَى {وَمَنْ حَوْلهَا} أَيْ الْمَلَائِكَة أَوْ الْعَكْس وَبَارَكَ يَتَعَدَّى بِنَفْسِهِ وَبِالْحَرْفِ وَيَقْدِر بَعْد فِي مَكَان {وَسُبْحَان اللَّه رَبّ الْعَالَمِينَ} مِنْ جُمْلَة مَا نُودِيَ وَمَعْنَاهُ تَنْزِيه اللَّه مِنْ السُّوء
{فلما جاءها نودي} “Oraya geldiğinde nida olundu:” şöyle ki: {بُورِكَ} “Kutlu kılınmıştır” yani Allah bereketli kılmıştır {مَنْ فِي النَّار} “ateşin içindeki” yani Musa {وَمَنْ حَوْلهَا} “ve çevresindeki kimseler!” yani melekler veya tam tersi. "Bâreke" fiili bizzat kendisiyle ve harf-i cer ile geçişli olur; "fî"den sonra bir mekân takdir edilir. {وَسُبْحَان اللَّه رَبّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi olan Allah noksanlıklardan uzaktır!” Nida edilen cümlenin devamıdır ve anlamı, Allah'ı her türlü kötülükten tenzih etmektir.
6169. Metin
{يا موسى إنه} أي الشأن {أنا الله العزيز الحكيم}
{يا موسى إنه} “Ey Musa! Şüphesiz ki o” yani hakikat şu ki {أنا الله العزيز الحكيم} “Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah'ım.”
6171. Metin
{وَأَلْقِ عَصَاك} فَأَلْقَاهَا {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزّ} تَتَحَرَّك {كَأَنَّهَا جَانّ} حَيَّة خَفِيفَة {وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يعقب} يرجع قال تعالى {يَا مُوسَى لَا تَخَفْ} مِنْهَا {إنِّي لَا يَخَاف لَدَيَّ} عِنْدِي {الْمُرْسَلُونَ} مِنْ حَيَّة وَغَيْرهَا
{وَأَلْقِ عَصَاك} “Asânı bırak!” [Musa] onu bıraktı. {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزّ} “Onu kımıldarken görünce” hareket ettiğini {كَأَنَّهَا جَانّ} “sanki küçük ve çevik bir yılanmış gibi” hafif ve hareketli bir yılan gibi, {وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يعقب} “arkasına bakmadan dönüp kaçtı” geri dönmedi. Yüce Allah buyurdu ki: {يَا مُوسَى لَا تَخَفْ} “'Ey Musa, korkma!'” ondan. {إنِّي لَا يَخَاف لَدَيَّ} “'Şüphesiz Benim huzurumda korkmaz'” katımda {الْمُرْسَلُونَ} “'peygamberler'” yılandan ve diğer şeylerden.
6173. Metin
{إلَّا} لَكِنْ {مَنْ ظَلَمَ} نَفْسه {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا} أَتَاهُ {بَعْد سُوء} أَيْ تَابَ {فَإِنِّي غَفُور رَحِيم} أَقْبَل التَّوْبَة وَأَغْفِر لَهُ
{إلَّا} “Ancak” fakat {مَنْ ظَلَمَ} “haksızlık eden” nefsine zulmeden, {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا} “sonra iyilikle değiştiren” iyiliği yerine getiren {بَعْد سُوء} “kötülüğün ardından” yani tövbe eden müstesnadır. {فَإِنِّي غَفُور رَحِيم} “Çünkü Ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.” Tövbeyi kabul eder ve onu bağışlarım.
6175. Metin
{وَأَدْخِلْ يَدك فِي جَيْبك} طَوِّقْ قَمِيصك {تَخْرُج} خِلَاف لَوْنهَا مِنْ الْأَدَمَة {بَيْضَاء مِنْ غَيْر سُوء} بَرَص لَهَا شُعَاع يُغْشِي الْبَصَر آيَة {في تسع آيات} مرسلا بها {إلى فرعون وقومه إنهم كانوا قوما فاسقين}
{وَأَدْخِلْ يَدك فِي جَيْبك} “Elini koynuna sok” gömleğinin yakasına {تَخْرُج} “çıksın” teninin esmer renginden farklı olarak {بَيْضَاء مِنْ غَيْر سُوء} “kusursuz, bembeyaz olarak” alacalık/abraşlık olmaksızın, gözleri kamaştıran bir ışık saçan bir mucize olarak {في تسع آيات} “dokuz mucize içinde” kendileriyle elçi olarak gönderilmiş vaziyette {إلى فرعون وقومه إنهم كانوا قوما فاسقين} “Firavun'a ve kavmine; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.”
6177. Metin
{فلما جاءتهم آياتنا مُبْصِرَة} مُضِيئَة وَاضِحَة {قَالُوا هَذَا سِحْر مُبِين} بين ظاهر
{فلما جاءتهم آياتنا مُبْصِرَة} “Ayetlerimiz onlara aydınlatıcı olarak gelince” açık ve parlak bir şekilde {قَالُوا هَذَا سِحْر مُبِين} “'Bu apaçık bir büyüdür' dediler” apaçık, besbelli.
6179. Metin
{وَجَحَدُوا بِهَا} لَمْ يُقِرُّوا {وَ} قَد {اسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسهمْ} أَيْ تَيَقَّنُوا أَنَّهَا مِنْ عِنْد اللَّه {ظُلْمًا وَعُلُوًّا} تَكَبُّرًا عَنْ الْإِيمَان بِمَا جَاءَ بِهِ مُوسَى رَاجِع إلَى الْجَحْد {فَانْظُرْ} يَا مُحَمَّد {كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُفْسِدِينَ} الَّتِي عَلِمْتهَا من إهلاكهم
{وَجَحَدُوا بِهَا} “Onları inkâr ettiler” ikrar etmediler {وَ} “hâlbuki” {اسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسهمْ} “vicdanları onların kesin olarak doğruluğuna inanmıştı” yani onların Allah katından olduğuna kesin kanaat getirmişlerdi {ظُلْمًا وَعُلُوًّا} “zulüm ve kibir yüzünden” Musa'nın getirdiklerine iman etmekten büyüklenerek; [bu iki kelime] inkâr fiiline bağlıdır. {فَانْظُرْ} “Bak” ey Muhammed! {كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُفْسِدِينَ} “bozguncuların sonu nasıl oldu!” helak edilmeleriyle bildiğin son.
6181. Metin
{ولقد آتينا داود وَسُلَيْمَان} ابْنه {عِلْمًا} بِالْقَضَاءِ بَيْن النَّاس وَمَنْطِق الطَّيْر وَغَيْر ذَلِكَ {وَقَالَا} شُكْرًا لِلَّهِ {الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا} بِالنُّبُوَّةِ وَتَسْخِير الْجِنّ وَالْإِنْس والشياطين {على كثير من عباده المؤمنين}
{ولقد آتينا داود وَسُلَيْمَان} “Andolsun biz Davud'a ve Süleyman'a” oğlu [Süleyman'a] {عِلْمًا} “bir ilim verdik” insanlar arasında hükmetme, kuş dili ve diğer hususlarda ilim verdik. {وَقَالَا} “İkisi de dediler ki” Allah'a şükrederek: {الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا} “'Bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun'” peygamberlik, cinlerin, insanların ve şeytanların boyun eğdirilmesiyle {على كثير من عباده المؤمنين} “'mümin kullarının birçoğundan.'”
6183. Metin
{وورث سليمان داود} النبوة والعلم دون باقي أولاده {وقال يأيها النَّاس عُلِّمْنَا مَنْطِق الطَّيْر} أَيْ فَهْم أَصْوَاته {وَأُوتِينَا مِنْ كُلّ شَيْء} تُؤْتَاهُ الْأَنْبِيَاء وَالْمُلُوك {إنَّ هَذَا} الْمُؤْتَى {لَهُوَ الْفَضْل الْمُبِين} الْبَيِّن الظاهر
{وورث سليمان داود} “Süleyman Davud'a mirasçı oldu” diğer çocuklarına değil de ona peygamberlik ve ilim miras kaldı {وقال يأيها النَّاس عُلِّمْنَا مَنْطِق الطَّيْر} “ve dedi ki: 'Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi'” yani onların seslerini anlamak [öğretildi] {وَأُوتِينَا مِنْ كُلّ شَيْء} “'ve bize her şeyden verildi'” peygamberlere ve krallara verilen şeylerden {إنَّ هَذَا} “'Şüphesiz bu'” bize verilenler {لَهُوَ الْفَضْل الْمُبِين} “'apaçık bir lütuftur.'” besbelli, apaçık [bir lütuftur].
6185. Metin
{وَحُشِرَ} جُمِعَ {لِسُلَيْمَان جُنُوده مِنْ الْجِنّ وَالْإِنْس والطير} في مسير له {فهو يُوزَعُونَ} يَجْمَعُونَ ثُمَّ يُسَاقُونَ
{وَحُشِرَ} “Ve toplandı” bir araya getirildi {لِسُلَيْمَان جُنُوده مِنْ الْجِنّ وَالْإِنْس والطير} “Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları” bir yürüyüşü esnasında; {فهو يُوزَعُونَ} “artık onlar düzenli olarak sevk ediliyorlardı” toplanır ve ardından sevk edilirlerdi.
6187. Metin
{حتى إذا أتوا على واد النَّمْل} هُوَ بِالطَّائِفِ أَوْ بِالشَّامِ نَمْلَة صِغَار أَوْ كِبَار {قَالَتْ نَمْلَة} مَلِكَة النَّمْل وَقَدْ رأت جند سليمان {يأيها النَّمْل اُدْخُلُوا مَسَاكِنكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ} يَكْسِرَنكُمْ {سُلَيْمَان وَجُنُوده وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} نَزَّلَ النَّمْل مَنْزِلَة الْعُقَلَاء فِي الْخِطَاب بِخِطَابِهِمْ
{حتى إذا أتوا على واد النَّمْل} “Nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde” Taif'te veya Şam'da, küçük veya büyük karıncaların bulunduğu bir vadidir {قَالَتْ نَمْلَة} “bir karınca dedi ki” Süleyman'ın ordusunu görmüş olan karınca kraliçesi: {يأيها النَّمْل اُدْخُلُوا مَسَاكِنكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ} “'Ey karıncalar, yuvalarınıza girin; sakın sizi ezmesin'” kırmasın {سُلَيْمَان وَجُنُوده وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “'Süleyman ve orduları, farkında olmadan!'” Karıncalara akıl sahipleri gibi hitap edilmiş ve onlar akıllılar yerine konmuştur.
6189. Metin
{فَتَبَسَّمَ} سُلَيْمَان ابْتِدَاء {ضَاحِكًا} انْتِهَاء {مِنْ قَوْلهَا} وَقَدْ سَمِعَهُ مِنْ ثَلَاثَة أَمْيَال حَمَلَتْهُ إلَيْهِ الرِّيح فَحَبَسَ جُنْده حِين أَشْرَفَ عَلَى وَادِيهمْ حَتَّى دَخَلُوا بُيُوتهمْ وَكَانَ جُنْده رُكْبَانًا وَمُشَاة فِي هَذَا السَّيْر {وَقَالَ رَبّ أَوْزِعْنِي} أَلْهِمْنِي {أَنْ أَشْكُر نِعْمَتك الَّتِي أَنْعَمْت} بِهَا {عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدِيّ وَأَنْ أَعْمَل صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِك فِي عِبَادك الصَّالِحِينَ} الْأَنْبِيَاء وَالْأَوْلِيَاء
{فَتَبَسَّمَ} “[Süleyman] tebessüm etti” başlangıçta {ضَاحِكًا} “güldü” neticesinde {مِنْ قَوْلهَا} “onun sözüne” rüzgârın taşımasıyla onun sözünü üç mil uzaktan işitmişti; vadilerine yaklaştığında ordusunu karıncalar yuvalarına girinceye kadar durdurdu. Bu yürüyüşte ordusu binekli ve yaya idi. {وَقَالَ رَبّ أَوْزِعْنِي} “ve dedi ki: 'Rabbim, bana ilham et'” bana bahşet {أَنْ أَشْكُر نِعْمَتك الَّتِي أَنْعَمْت} “bana lütfettiğin nimetine şükretmemi” lütfettiğin {عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدِيّ وَأَنْ أَعْمَل صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِك فِي عِبَادك الصَّالِحِينَ} “bana ve anne babama; razı olacağın salih amel işlememi ve rahmetinle beni salih kullarının arasına katmanı!'” peygamberlerin ve velilerin [arasına].
6191. Metin
{وَتَفَقَّدَ الطَّيْر} لِيَرَى الْهُدْهُد الَّذِي يَرَى الْمَاء تَحْت الْأَرْض وَيَدُلّ عَلَيْهِ بِنَقْرِهِ فِيهَا فَتَسْتَخْرِجهُ الشَّيَاطِين لِاحْتِيَاجِ سُلَيْمَان إلَيْهِ لِلصَّلَاةِ فَلَمْ يَرَهُ {فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُد} أَيْ أَعْرِضْ لِي مَا مَنَعَنِي مِنْ رُؤْيَته {أَمْ كَانَ مِنْ الْغَائِبِينَ} فَلَمْ أَرَهُ لِغَيْبَتِهِ فَلَمَّا تحققها
{وَتَفَقَّدَ الطَّيْر} “Kuşları gözden geçirdi” yer altındaki suyu görüp gagalamak suretiyle ona işaret eden, Süleyman'ın namaz için ihtiyacı olduğunda şeytanların suyu çıkardığı hüdhüdü görmek için teftiş etti ama onu göremedi. {فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُد} “ve dedi ki: 'Bana ne oluyor da Hüdhüd'ü göremiyorum?'” yani bana onu görmemi engelleyen bir durum mu oldu? {أَمْ كَانَ مِنْ الْغَائِبِينَ} “'Yoksa kayıplara mı karıştı?'” yokluğundan dolayı mı göremiyorum? Onun kaybolduğunu anlayınca;
6193. Metin
قَالَ {لَأُعَذِّبَنهُ عَذَابًا} تَعْذِيبًا {شَدِيدًا} بِنَتْفِ رِيشه وَذَنَبه وَرَمْيه فِي الشَّمْس فَلَا يَمْتَنِع مِنْ الْهَوَامّ {أَوْ لَأَذْبَحَنهُ} بِقَطْعِ حُلْقُومه {أَوْ لَيَأْتِيَنِّي} بِنُونٍ مُشَدَّدَة مَكْسُورَة أَوْ مَفْتُوحَة يَلِيهَا نُون مَكْسُورَة {بِسُلْطَانٍ مُبِين} بِبُرْهَانٍ بَيِّن ظَاهِر عَلَى عذره
Dedi ki: {لَأُعَذِّبَنهُ عَذَابًا} “'Elbette ona azap edeceğim'” şiddetli bir şekilde eziyet edeceğim {شَدِيدًا} “'şiddetli bir azapla'” tüylerini ve kuyruğunu yolarak güneşe atmak suretiyle; böylece haşerata karşı kendini koruyamaz {أَوْ لَأَذْبَحَنهُ} “'yahut onu boğazlayacağım'” boğazını keserek {أَوْ لَيَأْتِيَنِّي} “'ya da bana getirecektir'” şeddeli meksur veya meftuh nûn ile ardından meksur nûn ile okunmuştur {بِسُلْطَانٍ مُبِين} “'apaçık bir delil.'” mazeretine dair apaçık, besbelli bir delil.
6195. Metin
{فَمَكَثَ} بِضَمِّ الْكَاف وَفَتْحهَا {غَيْر بَعِيد} يَسِيرًا مِنْ الزَّمَن وَحَضَرَ لِسُلَيْمَان مُتَوَاضِعًا بِرَفْعِ رَأْسه وَإِرْخَاء ذَنَبه وَجَنَاحَيْهِ فَعَفَا عَنْهُ وَسَأَلَهُ عَمَّا لَقِيَ فِي غَيْبَته {فَقَالَ أَحَطْت بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ} أَيْ اطَّلَعْت عَلَى مَا لَمْ تَطْلُع عَلَيْهِ {وَجِئْتُك مِنْ سَبَإٍ} بِالصَّرْفِ وَتَرْكه قَبِيلَة بِالْيَمَنِ سُمِّيَتْ بِاسْمِ جَدّ لَهُمْ بِاعْتِبَارِهِ صرف {بنبأ} خبر {يقين}
{فَمَكَثَ} “Çok geçmeden” Kâf harfinin zammesi ve fethasıyla okunmuştur {غَيْر بَعِيد} “kısa bir süre bekledi” az bir zaman sonra Süleyman'ın huzuruna başını kaldırıp kuyruğunu ve kanatlarını salarak tevazu içinde geldi. Süleyman onu bağışladı ve yokluğunda neyle karşılaştığını sordu. {فَقَالَ أَحَطْت بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ} “[Hüdhüd] dedi ki: 'Senin kuşatamadığın bir şeyi kuşattım'” yani senin muttali olmadığın bir şeye muttali oldum {وَجِئْتُك مِنْ سَبَإٍ} “'ve sana Sebe'den geldim'” tenvinli ve tenvinsiz [sarf ve adem-i sarf ile] okunmuştur; Yemen'de bir kabiledir, atalarının ismiyle adlandırılmıştır, kabile/baba itibarıyla tenvinli okunmuştur {بنبأ} “bir haber ile'” bilgi {يقين} “'kesin.'”
6197. Metin
{إنِّي وَجَدْت امْرَأَة تَمْلِكهُمْ} أَيْ هِيَ مَلِكَة لَهُمْ اسْمهَا بِلْقِيس {وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلّ شَيْء} يَحْتَاج إلَيْهِ الْمُلُوك مِنْ الْآلَة وَالْعُدَّة {وَلَهَا عَرْش} سَرِير {عَظِيم} طُوله ثَمَانُونَ ذِرَاعًا وَعَرْضه أَرْبَعُونَ ذِرَاعًا وَارْتِفَاعه ثَلَاثُونَ ذِرَاعًا مَضْرُوب مِنْ الذَّهَب وَالْفِضَّة مُكَلَّل بِالدُّرِّ وَالْيَاقُوت الْأَحْمَر وَالزَّبَرْجَد الْأَخْضَر وَالزُّمُرُّد وَقَوَائِمه مِنْ الْيَاقُوت الْأَحْمَر وَالزَّبَرْجَد الْأَخْضَر وَالزُّمُرُّد عَلَيْهِ سَبْعَة أَبْوَاب عَلَى كُلّ بَيْت بَاب مُغْلَق
{إنِّي وَجَدْت امْرَأَة تَمْلِكهُمْ} “'Gerçekten ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum'” yani onlara kraliçelik eden, ismi Belkıs olan bir kadın {وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلّ شَيْء} “'ve ona her şeyden verilmiştir'” hükümdarların ihtiyaç duyduğu alet ve teçhizattan {وَلَهَا عَرْش} “'ve onun bir tahtı vardır'” seriri {عَظِيم} “'büyük.'” Uzunluğu seksen zira', eni kırk zira', yüksekliği otuz zira'dır; altın ve gümüşten dökülmüş, inci, kırmızı yakut, yeşil zebercet ve zümrütle süslenmiştir. Ayakları kırmızı yakut, yeşil zebercet ve zümrüttendir; üzerinde yedi kapı olup her odanın üzerinde kapalı bir kapı bulunmaktadır.
6199. Metin
{وَجَدْتهَا وَقَوْمهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُون اللَّه وَزَيَّنَ لَهُمْ الشَّيْطَان أَعْمَالهمْ فَصَدَّهُمْ عَنْ السَّبِيل} طريق الحق {فهم لا يهتدون}
{وَجَدْتهَا وَقَوْمهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُون اللَّه وَزَيَّنَ لَهُمْ الشَّيْطَان أَعْمَالهمْ فَصَدَّهُمْ عَنْ السَّبِيل} “'Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum. Şeytan onlara amellerini süslemiş de onları doğru yoldan alıkoymuştur'” hak yoldan {فهم لا يهتدون} “'artık onlar hidayete eremezler.'”
6201. Metin
{أَلَا يَسْجُدُوا لِلَّهِ} أَيْ أَنْ يُسْجِدُوا لَهُ فَزِيدَتْ لَا وَأُدْغِمَ فِيهَا نُون أَنْ كَمَا فِي قَوْله تَعَالَى {لِئَلَّا يَعْلَم أَهْل الْكِتَاب} وَالْجُمْلَة فِي مَحَلّ مَفْعُول يَهْتَدُونَ بِإِسْقَاطِ إلَى {الَّذِي يُخْرِج الْخَبْء} مَصْدَر بِمَعْنَى الْمَخْبُوء مِنْ المطر والنبات {في السماوات وَالْأَرْض وَيَعْلَم مَا تُخْفُونَ} فِي قُلُوبهمْ {وَمَا تعلنون} بألسنتهم
{أَلَا يَسْجُدُوا لِلَّهِ} “Allah'a secde etmesinler diye” yani O'na secde etmelerini [engellemiştir]. "Lâ" (لا) ziyade kılınmış ve Yüce Allah'ın {لِئَلَّا يَعْلَم أَهْل الْكِتَاب} “Kitap ehli bilmesinler diye” ayetinde olduğu gibi "en"in nûn'u ona idgam edilmiştir. Cümle, "ilâ" cer harfinin hazfedilmesiyle "yehtedûn" fiilinin mef'ûlü konumundadır. {الَّذِي يُخْرِج الْخَبْء} “O ki gizliyi çıkarır” yağmur ve bitkiden ibaret olan gizlenmiş şey anlamında mastardır {في السماوات وَالْأَرْض وَيَعْلَم مَا تُخْفُونَ} “göklerde ve yerde; ve gizlediklerinizi de bilir” kalplerinde [gizlediklerini] {وَمَا تعلنون} “ve açıkladıklarınızı da.” dilleriyle [açıkladıklarını].
6203. Metin
{اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ رَبّ الْعَرْش العظيم} استئناف جملة ثنائية مُشْتَمِل عَلَى عَرْش الرَّحْمَن فِي مُقَابَلَة عَرْش بِلْقِيس وَبَيْنهمَا بَوْن عَظِيم
{اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ رَبّ الْعَرْش العظيم} “Allah ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; büyük Arş'ın Rabbidir.” Belkıs'ın tahtına mukabil Rahmân'ın Arş'ını içeren övgü amaçlı bir istînâf cümlesidir; ikisi arasında muazzam bir fark vardır.
6205. Metin
{قَالَ} سُلَيْمَان لِلْهُدْهُدِ {سَنَنْظُرُ أَصَدَقْت} فِيمَا أَخْبَرْتنَا بِهِ {أَمْ كُنْت مِنْ الْكَاذِبِينَ} أَيْ مِنْ هَذَا النَّوْع فَهُوَ أَبْلَغ مِنْ أَمْ كَذَبْت فِيهِ ثُمَّ دَلَّهُمْ عَلَى الْمَاء فَاسْتَخْرَجَ وَارْتَوُوا وتوضؤوا وَصَلَّوْا ثُمَّ كَتَبَ سُلَيْمَان كِتَابًا صُورَته {مِنْ عَبْد اللَّه سُلَيْمَان بْن دَاوُد إلَى بِلْقِيس مَلِكَة سَبَأ بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَن الرَّحِيم السَّلَام عَلَى مَنْ اتَّبَعَ الْهُدَى أَمَّا بَعْد فَلَا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} ثُمَّ طَبَعَهُ بِالْمِسْكِ وَخَتَمَهُ بِخَاتَمِهِ ثُمَّ قَالَ لِلْهُدْهُدِ
{قَالَ} “[Süleyman] dedi ki” Hüdhüd'e: {سَنَنْظُرُ أَصَدَقْت} “'Bakacağız, doğru mu söyledin'” bize haber verdiğin şeyde {أَمْ كُنْت مِنْ الْكَاذِبِينَ} “'yoksa yalancılardan mısın?'” yani bu türden misin; bu ifade "yalan mı söyledin" demekten daha beliğdir. Sonra [Hüdhüd] onlara suyu gösterdi, su çıkarıldı; kandılar, abdest aldılar ve namaz kıldılar. Sonra Süleyman şöyle bir mektup yazdı: {مِنْ عَبْد اللَّه سُلَيْمَان بْن دَاوُد إلَى بِلْقِيس مَلِكَة سَبَأ بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَن الرَّحِيم السَّلَام عَلَى مَنْ اتَّبَعَ الْهُدَى أَمَّا بَعْد فَلَا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} “'Allah'ın kulu Davud oğlu Süleyman'dan Sebe melikesi Belkıs'a: Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Selam, doğru yola uyanların üzerine olsun. Bundan sonra: Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin.'” Sonra onu misk ile kokulandırdı ve mührüyle mühürledi. Ardından Hüdhüd'e dedi ki:
6207. Metin
{اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهِ إلَيْهِمْ} أَيْ بِلْقِيس وَقَوْمهَا {ثُمَّ تَوَلَّ} انْصَرِفْ {عَنْهُمْ} وَقَفَ قَرِيبًا مِنْهُمْ {فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ} يَرُدُّونَ مِنْ الْجَوَاب فَأَخَذَهُ وَأَتَاهَا وَحَوْلهَا جُنْدهَا وَأَلْقَاهَا فِي حِجْرهَا فَلَمَّا رَأَتْهُ ارْتَعَدَتْ وَخَضَعَتْ خَوْفًا ثُمَّ وَقَفَتْ عَلَى مَا فِيهِ
{اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهِ إلَيْهِمْ} “'Şu mektubumu götür, onu kendilerine bırak'” yani Belkıs ve kavmine {ثُمَّ تَوَلَّ} “'sonra dön'” ayrıl {عَنْهُمْ} “'onlardan'” ve onların yakınında dur {فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ} “'ve bak bakalım ne cevap verecekler.'” [Hüdhüd] mektubu aldı ve etrafında ordusu varken Belkıs'a gelip onu kucağına bıraktı. [Belkıs] onu görünce korkudan titredi ve boyun eğdi, sonra içindekileri okudu.
6209. Metin
ثم {قالت} لأشراف قومها {يأيها الْمَلَأ إنِّي} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة بِقَلْبِهَا واوا مكسورة {ألقي إلي كتاب كريم} مختوم
Sonra {قالت} “[Belkıs] dedi ki” kavminin ileri gelenlerine: {يأيها الْمَلَأ إنِّي} “'Ey ileri gelenler! Gerçekten bana'” iki hemzenin tahkikiyle veya ikincisinin meksur vâv'a çevrilip teshiliyle okunmuştur {ألقي إلي كتاب كريم} “'çok şerefli bir mektup bırakıldı.'” mühürlü [bir mektup].
6211. Metin
{إنه من سليمان وإنه} أي مضمونه {بسم الله الرحمن الرحيم}
{إنه من سليمان وإنه} “'O, gerçekten Süleyman'dandır ve o'” yani içeriği {بسم الله الرحمن الرحيم} “'Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla[dır].'”
6213. Metin
{ألا تعلوا علي وأتوني مسلمين}
{ألا تعلوا علي وأتوني مسلمين} “'Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin.'”
6215. Metin
{قالت يأيها الْمَلَأ أَفْتُونِي} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة بِقَلْبِهَا وَاوًا أَيْ أَشِيرُوا عَلَيَّ {فِي أَمْرِي مَا كُنْت قَاطِعَة أَمْرًا} قَاضِيَته {حَتَّى تَشْهَدُونَ} تُحْضِرُونَ
{قالت يأيها الْمَلَأ أَفْتُونِي} “[Melike] dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Bana akıl verin'” iki hemzenin tahkiki ve ikincisinin vâv'a çevrilip teshiliyle [okunmuştur]; yani bana fikir verin {فِي أَمْرِي مَا كُنْت قَاطِعَة أَمْرًا} “'işimde; ben hiçbir işi kesinleştirmiş değilim'” hükme bağlamış değilim {حَتَّى تَشْهَدُونَ} “'siz yanımda bulunmadıkça.'” hazır bulunmadıkça.
6217. Metin
{قَالُوا نَحْنُ أُولُوا قُوَّة وَأُولُوا بَأْس شَدِيد} أَيْ أَصْحَاب شِدَّة فِي الْحَرْب {وَالْأَمْر إلَيْك فانظري ماذا تأمرين} نا نطعك
{قَالُوا نَحْنُ أُولُوا قُوَّة وَأُولُوا بَأْس شَدِيد} “Dediler ki: 'Biz güç sahibiyiz ve çetin bir savaş gücüne sahibiz'” yani savaşta şiddet ve cesaret sahibiyiz {وَالْأَمْر إلَيْك فانظري ماذا تأمرين} “'emir ise sana aittir; artık ne buyuracağına sen bak.'” [sen ne buyurursan] sana itaat ederiz.
6219. Metin
{قَالَتْ إنَّ الْمُلُوك إذَا دَخَلُوا قَرْيَة أَفْسَدُوهَا} بِالتَّخْرِيبِ {وَجَعَلُوا أَعِزَّة أَهْلهَا أَذِلَّة وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} أَيْ مُرْسِلُو الْكِتَاب
{قَالَتْ إنَّ الْمُلُوك إذَا دَخَلُوا قَرْيَة أَفْسَدُوهَا} “[Melike] dedi ki: 'Gerçekten hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı ifsat ederler'” yakıp yıkarak {وَجَعَلُوا أَعِزَّة أَهْلهَا أَذِلَّة وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} “'ve halkının onurlu kimselerini zelil kılarlar. Onlar da böyle yapacaklardır.'” yani o mektubu gönderenler.
6221. Metin
{وَإِنِّي مُرْسِلَة إلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَة بِمَ يَرْجِع الْمُرْسَلُونَ} مِنْ قَبُول الْهَدِيَّة أَوْ رَدّهَا إنْ كان ملكا قبلها أونبيا لَمْ يَقْبَلهَا فَأَرْسَلَتْ خَدَمًا ذُكُورًا وَإِنَاثًا أَلْفًا بِالسَّوِيَّةِ وَخَمْسمِائَةِ لَبِنَة مِنْ الذَّهَب وَتَاجًا مُكَلَّلًا بِالْجَوَاهِرِ وَمِسْكًا وَعَنْبَرًا وَغَيْر ذَلِكَ مَعَ رَسُول بِكِتَابٍ فَأَسْرَعَ الْهُدْهُد إلَى سُلَيْمَان يُخْبِرهُ الْخَبَر فَأَمَرَ أَنْ تُضْرَب لَبِنَات الذَّهَب وَالْفِضَّة وَأَنْ تُبْسَط مِنْ مَوْضِعه إلَى تِسْعَة فَرَاسِخ مَيْدَانًا وَأَنْ يَبْنُوا حَوْله حَائِطًا مُشْرَفًا مِنْ الذَّهَب وَالْفِضَّة وَأَنْ يُؤْتَى بِأَحْسَن دَوَابّ الْبَرّ وَالْبَحْر مَعَ أَوْلَاد الْجِنّ عَنْ يَمِين الْمَيْدَان وَشَمَاله
{وَإِنِّي مُرْسِلَة إلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَة بِمَ يَرْجِع الْمُرْسَلُونَ} “'Ben onlara bir hediye göndereyim de elçilerin ne ile döneceklerine bir bakayım.'” Hediyeyi kabul mü edecekler yoksa geri mi çevirecekler [bakayım]. Eğer bir kralsa kabul eder, eğer bir peygamberse kabul etmez. Böylece yarı yarıya eşit olmak üzere bin erkek ve kadın hizmetçi, beş yüz altın tuğla, mücevherlerle süslü bir taç, misk, amber ve başka şeyleri bir mektupla beraber bir elçi eşliğinde gönderdi. Hüdhüd hemen Süleyman'a koşup haberi bildirdi. [Süleyman] altın ve gümüş tuğlaların dökülmesini, bulunduğu yerden dokuz fersahlık mesafeye kadar bir meydan serilmesini, etrafına altın ve gümüşten şerefeli bir sur yapılmasını, meydanın sağına ve soluna cin çocuklarıyla birlikte karanın ve denizin en güzel bineklerinin getirilmesini emretti.
6223. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ} الرَّسُول بِالْهَدِيَّةِ وَمَعَهُ أَتْبَاعه {سُلَيْمَان قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِي اللَّه} مِنْ النُّبُوَّة وَالْمُلْك {خَيْر مِمَّا آتَاكُمْ} مِنْ الدُّنْيَا {بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} لِفَخْرِكُمْ بِزَخَارِف الدُّنْيَا
{فَلَمَّا جَاءَ} “[Elçi] geldiğinde” hediye ve beraberindeki maiyetiyle [geldiğinde] {سُلَيْمَان قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِي اللَّه} “Süleyman dedi ki: 'Bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Oysa Allah'ın bana verdiği'” peygamberlik ve hükümdarlık {خَيْر مِمَّا آتَاكُمْ} “'size verdiğinden daha hayırlıdır.'” dünya [malından]. {بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} “'Aksine siz hediyenizle sevinip övünürsünüz.'” dünya süsleriyle övündüğünüz için.
6225. Metin
{ارْجِعْ إلَيْهِمْ} بِمَا أَتَيْت مِنْ الْهَدِيَّة {فَلْنَأْتِيَنهمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَل} لَا طَاقَة {لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُم مِنْهَا} مِنْ بَلَد سَبَأ سُمِّيَتْ بِاسْمِ أَبِي قَبِيلَتهمْ {أَذِلَّة وَهُمْ صَاغِرُونَ} } إنْ لَمْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ فَلَمَّا رَجَعَ إلَيْهَا الرَّسُول بِالْهَدِيَّةِ جَعَلَتْ سَرِيرهَا دَاخِل سَبْعَة أَبْوَاب دَاخِل قَصْرهَا وَقَصْرهَا دَاخِل سَبْعَة قُصُور وَغَلَّقَتْ الْأَبْوَاب وَجَعَلَتْ عَلَيْهَا حَرَسًا وَتَجَهَّزَتْ لِلْمَسِيرِ إلَى سُلَيْمَان لِتَنْظُر مَا يَأْمُرهَا بِهِ فَارْتَحَلَتْ فِي اثْنَيْ عَشَر ألف قيل مع كل فيل أُلُوف كَثِيرَة إلَى أَنْ قَرُبَتْ مِنْهُ عَلَى فَرْسَخ شَعَرَ بِهَا
{ارْجِعْ إلَيْهِمْ} “'Onlara dön'” getirdiğin hediye ile birlikte; {فَلْنَأْتِيَنهمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَل} “'andolsun ki biz onlara karşı koyamayacakları'” güç yetiremeyecekleri {لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُم مِنْهَا} “'ordularla varırız ve onları oradan'” kabilelerinin atasının adıyla anılan Sebe diyarından {أَذِلَّة وَهُمْ صَاغِرُونَ} “'alçalmış ve zelil kimseler olarak çıkarırız!'” } eğer bana teslim olarak gelmezlerse. Elçi hediyeyle ona dönünce, [Belkıs] tahtını sarayının içindeki yedi kapının arkasına, sarayını da yedi sarayın içine koydurdu, kapıları kilitletti ve üzerlerine muhafızlar dikti; ardından kendisine ne emredeceğini görmek üzere Süleyman'a doğru yola çıkmak için hazırlandı. On iki bin hükümdarla (her fille birlikte binlerce kişi olduğu söylenir) yola çıktı; nihayet ona bir fersah kala [Süleyman] onun geldiğini hissetti.
6227. Metin
{قَالَ يَأَيُّهَا الْمَلَأ أَيّكُمْ} فِي الْهَمْزَتَيْنِ مَا تَقَدَّمَ {يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْل أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} مُنْقَادِينَ طَائِعِينَ فَلِي أَخْذه قَبْل ذَلِكَ لَا بعده
{قَالَ يَأَيُّهَا الْمَلَأ أَيّكُمْ} “[Süleyman] dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Hanginiz'” iki hemzede daha önce geçen kıraat geçerlidir {يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْل أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} “'bana teslimiyet göstererek gelmelerinden önce onun tahtını bana getirebilir?'” boyun eğmiş ve itaatkâr olarak; zira bundan önce onu alma hakkım vardır, sonrasında değil.
6229. Metin
{قَالَ عِفْرِيت مِنْ الْجِنّ} هُوَ الْقَوِيّ الشَّدِيد {أَنَا آتِيك بِهِ قَبْل أَنْ تَقُوم مِنْ مَقَامك} الَّذِي تَجْلِس فِيهِ لِلْقَضَاءِ وَهُوَ مِنْ الْغَدَاة إلَى نِصْف النَّهَار {وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيّ} أَيْ عَلَى حَمْله {أَمِين} عَلَى مَا فِيهِ مِنْ الْجَوَاهِر وَغَيْرهَا قَالَ سُلَيْمَان أُرِيد أَسْرَع من ذلك
{قَالَ عِفْرِيت مِنْ الْجِنّ} “Cinlerden bir ifrit dedi ki'” güçlü ve kuvvetli olanıdır {أَنَا آتِيك بِهِ قَبْل أَنْ تَقُوم مِنْ مَقَامك} “'Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm.'” hüküm vermek için oturduğun [yerden]; bu da sabahtan gün ortasına kadardır. {وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيّ} “'Şüphesiz ben buna karşı hem güçlüyüm'” yani onu taşımaya {أَمِين} “'hem de güvenilirim.'” içindeki mücevherler ve diğer şeyler konusunda. Süleyman: 'Bundan daha çabuk olmasını istiyorum' dedi.
6231. Metin
{قَالَ الَّذِي عِنْده عِلْم مِنْ الْكِتَاب} الْمُنَزَّل وهو آصف بن برخيا كَانَ صِدِّيقًا يَعْلَم اسْم اللَّه الْأَعْظَم الَّذِي إذَا دَعَا بِهِ أُجِيبَ {أَنَا آتِيك بِهِ قَبْل أَنْ يَرْتَدّ إلَيْك طَرْفك} إذَا نَظَرْت بِهِ إلَى شَيْء فَقَالَ لَهُ اُنْظُرْ إلَى السَّمَاء فَنَظَرَ إلَيْهَا ثُمَّ رَدَّ بِطَرَفِهِ فَوَجَدَهُ مَوْضُوعًا بَيْن يَدَيْهِ فَفِي نَظَرِهِ إلَى السَّمَاء دَعَا آصف بِالِاسْمِ الْأَعْظَم أَنْ يَأْتِي اللَّه بِهِ فَحَصَلَ بِأَنْ جَرَى تَحْت الْأَرْض حَتَّى نَبَعَ تَحْت كُرْسِيّ سُلَيْمَان {فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا} سَاكِنًا {عِنْده قَالَ هَذَا} أَيْ الْإِتْيَان لِي بِهِ {مِنْ فَضْل رَبِّي لِيَبْلُوَنِي} لِيَخْتَبِرنِي {أَأَشْكُرُ} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة أَلِفًا وَتَسْهِيلهَا وَإِدْخَال أَلِف بَيْن الْمُسَهَّلَة الْأُخْرَى وَتَرْكه {أَمْ أَكْفُر} النِّعْمَة {وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُر لِنَفْسِهِ} أَيْ لِأَجْلِهَا لِأَنَّ ثَوَاب شُكْره لَهُ {وَمَنْ كَفَرَ} النِّعْمَة {فَإِنَّ رَبِّي غَنِيّ} عَنْ شُكْره {كَرِيم} بِالْأَفْضَالِ عَلَى مَنْ يَكْفُرهَا
{قَالَ الَّذِي عِنْده عِلْم مِنْ الْكِتَاب} “Kendisinde Kitap'tan bir ilim bulunan zat dedi ki:” [o Kitap] indirilmiş [kitaptır] ve o kimse Âsaf b. Berhiyâ'dır; sıddîk olup Allah'ın kendisiyle dua edildiğinde icabet edilen İsm-i Âzam'ını biliyordu: {أَنَا آتِيك بِهِ قَبْل أَنْ يَرْتَدّ إلَيْك طَرْفك} “'Gözünü açıp kapamadan önce onu sana getiririm.'” bir şeye baktığında [gözünü geri çevirinceye kadar]. [Âsaf] ona: 'Göğe bak' dedi; [Süleyman] göğe baktı, sonra gözünü geri çevirdiğinde tahtı önünde konulmuş buldu. O göğe bakarken Âsaf, Allah'ın onu getirmesi için İsm-i Âzam ile dua etmişti. Bu da [tahtın] yerin altından akıp Süleyman'ın kürsüsünün altından çıkmasıyla gerçekleşti. {فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا} “Onu yanında sabit bir şekilde görünce” dururken {عِنْده قَالَ هَذَا} “dedi ki: 'Bu,'” yani onun bana getirilmesi {مِنْ فَضْل رَبِّي لِيَبْلُوَنِي} “'Rabbimin lütfundandır; beni sınamak içindir:'” imtihan etmek için {أَأَشْكُرُ} “'şükür mü edeceğim'” iki hemzenin tahkiki, ikincisinin elife tebdili, teshili ve müsehhel hemze ile diğeri arasına elif dahil edilmesi ve terk edilmesiyle [okunmuştur] {أَمْ أَكْفُر} “'yoksa nankörlük mü edeceğim?'” nimete karşı. {وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُر لِنَفْسِهِ} “'Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder'” yani kendi yararınadır, çünkü şükrünün sevabı kendisinedir; {وَمَنْ كَفَرَ} “'kim de nankörlük ederse'” nimete karşı {فَإِنَّ رَبِّي غَنِيّ} “'şüphesiz Rabbim zengindir'” onun şükründen müstağnidir {كَرِيم} “'kerem sahibidir.'” nankörlük edene dahi lütufta bulunarak.
6233. Metin
{قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشهَا} أَيْ غَيِّرُوهُ إلَى حَال تَنَكُّره إذَا رَأَتْهُ {نَنْظُر أَتَهْتَدِي} إلَى مَعْرِفَته {أَمْ تَكُون مِنْ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ} إلَى مَعْرِفَة مَا يُغَيِّر عَلَيْهِمْ قَصَدَ بِذَلِكَ اخْتِبَار عَقْلهَا لَمَّا قِيلَ إنَّ فِيهِ شَيْئًا فَغَيِّرُوهُ بِزِيَادَةٍ أَوْ نَقْص وَغَيْر ذَلِكَ
{قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشهَا} “[Süleyman] dedi ki: 'Onun tahtını tanınmaz hale getirin'” yani onu gördüğünde tanıyamayacağı bir şekle dönüştürün {نَنْظُر أَتَهْتَدِي} “'bakalım tanıyabilecek mi'” onu bilmeye yol bulabilecek mi {أَمْ تَكُون مِنْ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ} “'yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?'” kendilerine göre değiştirilen şeyi bilmeye yol bulamayanlardan. Bununla onun aklını sınamayı kastetti; çünkü onda bir eksiklik olduğu söylenmişti. Bunun üzerine [tahtı] bir şey ekleyerek veya eksilterek ve benzeri şekillerde değiştirdiler.
6235. Metin
{فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ} لَهَا {أَهَكَذَا عَرْشك} أَيْ أَمِثْل هَذَا عَرْشك {قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} فَعَرَفَتْهُ وَشَبَّهَتْ عَلَيْهِمْ كَمَا شَبَّهُوا عَلَيْهَا إذْ لَمْ يَقُلْ أَهَذَا عَرْشك وَلَوْ قِيلَ هَذَا قَالَتْ نَعَمْ قَالَ سُلَيْمَان لَمَّا رَأَى لَهَا مَعْرِفَة وعلما {وأوتينا العلم من قبلها وكنا مسلمين}
{فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ} “[Belkıs] gelince” ona denildi ki: {أَهَكَذَا عَرْشك} “'Senin tahtın da böyle miydi?'” yani senin tahtın bunun gibi miydi? {قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} “Dedi ki: 'Tıpkı o!'” [Belkıs] onu tanıdı; onlar kendisini şüphede bıraktıkları gibi o da onları şüphede bıraktı, zira 'Bu senin tahtın mı?' denilmemişti; eğer 'Bu mu?' denseydi 'Evet' derdi. Süleyman onun anlayış ve ilmini görünce dedi ki: {وأوتينا العلم من قبلها وكنا مسلمين} “'Bize ondan önce ilim verildi ve biz zaten müslümanlar idik.'”
6237. Metin
{وَصَدَّهَا} عَنْ عِبَادَة اللَّه {مَا كَانَتْ تَعْبُد من دون الله} أي غيره {إنها كانت من قوم كافرين
{وَصَدَّهَا} “Ve [daha önce] onu alıkoymuştu” Allah'a kulluktan {مَا كَانَتْ تَعْبُد من دون الله} “Allah'tan başka tapageldiği şeyler;” yani O'ndan başkası {إنها كانت من قوم كافرين
6239. Metin
{قِيلَ لَهَا} أَيْضًا {اُدْخُلِي الصَّرْح} هُوَ سَطْح مِنْ زُجَاج أَبْيَض شَفَّاف تَحْته مَاء عَذْب جَارٍ فِيهِ سَمَك اصْطَنَعَهُ سُلَيْمَان لَمَّا قِيلَ لَهُ إنَّ سَاقَيْهَا وَقَدَمَيْهَا كَقَدَمَيْ الْحِمَار {فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّة} مِنْ الْمَاء {وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا} لِتَخُوضَهُ وَكَانَ سُلَيْمَان عَلَى سَرِيره فِي صَدْر الصَّرْح فَرَأَى سَاقَيْهَا وَقَدَمَيْهَا حِسَانًا {قَالَ} لَهَا {إنَّهُ صَرْح مُمَرَّد} مُمَلَّس {مِنْ قَوَارِير} مِنْ زُجَاج وَدَعَاهَا إلَى الْإِسْلَام {قَالَتْ رَبّ إنِّي ظَلَمْت نَفْسِي} بِعِبَادَةِ غَيْرك {وَأَسْلَمْت} كَائِنَة {مَعَ سُلَيْمَان لِلَّهِ رَبّ الْعَالَمِينَ} وَأَرَادَ تَزَوُّجهَا فَكَرِهَ شَعْر سَاقَيْهَا فَعَمِلَتْ لَهُ الشَّيَاطِين النُّورَة فَأَزَالَتْهُ بِهَا فَتَزَوَّجَهَا وَأَحَبَّهَا وَأَقَرَّهَا عَلَى مُلْكهَا وَكَانَ يَزُورهَا فِي كُلّ شَهْر مَرَّة وَيُقِيم عِنْدهَا ثَلَاثَة أَيَّام وَانْقَضَى مُلْكهَا بِانْقِضَاءِ مُلْك سليمان روي أنه ملك وهو بن ثلاث عشرة سنة ومات وهو بن ثَلَاث وَخَمْسِينَ سَنَة فَسُبْحَان مَنْ لَا انْقِضَاء لدوام ملكه
{قِيلَ لَهَا} “Ona denildi ki:” yine: {اُدْخُلِي الصَّرْح} “'Köşke gir.'” O, altında balıkların yüzdüğü tatlı suyun aktığı, beyaz ve şeffaf camdan bir zemindir; Süleyman, onun bacaklarının ve ayaklarının eşek ayağı gibi olduğu söylenince bunu yaptırmıştı. {فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّة} “Onu görünce derin bir su sandı” {وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا} “ve bacaklarını açtı” suya girmek için. Süleyman ise köşkün baş tarafında tahtının üzerindeydi; onun bacaklarını ve ayaklarını güzel bir halde gördü. {قَالَ} “[Süleyman] dedi ki” ona: {إنَّهُ صَرْح مُمَرَّد} “'O, döşenmiş parlak bir köşktür'” düzleştirilmiş {مِنْ قَوَارِير} “'sırçadan/camdan.'” Ve onu İslam'a davet etti. {قَالَتْ رَبّ إنِّي ظَلَمْت نَفْسِي} “Dedi ki: 'Rabbim! Gerçekten ben kendime zulmetmişim'” Senden başkasına tapmakla {وَأَسْلَمْت} “'ve teslim oldum'” {مَعَ سُلَيْمَان لِلَّهِ رَبّ الْعَالَمِينَ} “'Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a.'” [Süleyman] onunla evlenmek istedi, ancak bacaklarındaki tüyleri hoş görmedi; şeytanlar onun için kireçten tüy dökücü bir macun yaptılar ve tüyleri onunla giderdiler. Böylece [Süleyman] onunla evlendi, onu sevdi ve onu krallığının başında bıraktı. Onu her ay bir kez ziyaret eder ve yanında üç gün kalırdı. Onun hükümdarlığı, Süleyman'ın hükümdarlığının sona ermesiyle sona erdi. Rivayet edildiğine göre [Süleyman] on üç yaşındayken hükümdar oldu ve elli üç yaşındayken vefat etti. Hükümranlığının devamına son bulunmayan [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir.
6241. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إلَى ثَمُود أَخَاهُمْ} مِنْ الْقَبِيلَة {صَالِحًا أَنْ} أَيْ بِأَنْ {اُعْبُدُوا اللَّه} وَحِّدُوهُ {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ} فِي الدِّين فَرِيق مُؤْمِنُونَ مِنْ حِين إرْسَاله إلَيْهِمْ وَفَرِيق كَافِرُونَ
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إلَى ثَمُود أَخَاهُمْ} “Andolsun ki Semûd'a da kardeşleri” kabileden [olan] {صَالِحًا أَنْ} “Sâlih'i gönderdik:” yani şöyle demesi için: {اُعْبُدُوا اللَّه} “'Allah'a kulluk edin'” O'nu birleyin {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ} “'Bir de ne görsün, onlar çekişen iki grup oluvermişler.'” din konusunda; kendisine gönderildiği andan itibaren bir grup müminler ve bir grup kâfirler.
6243. Metin
{قَالَ} لِلْمُكَذِّبِينَ {يَا قَوْم لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْل الْحَسَنَة} أَيْ بِالْعَذَابِ قَبْل الرَّحْمَة حَيْثُ قُلْتُمْ إنْ كَانَ مَا أَتَيْتنَا بِهِ حَقًّا فَأْتِنَا بِالْعَذَابِ {لَوْلَا} هَلَّا {تَسْتَغْفِرُونَ اللَّه} مِنْ الشِّرْك {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} فَلَا تُعَذَّبُونَ
{قَالَ} “[Sâlih] dedi ki” yalanlayanlara: {يَا قَوْم لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْل الْحَسَنَة} “'Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğü acele istiyorsunuz?'” yani rahmetten önce azabı [istiyorsunuz], nitekim 'Bize getirdiğin hak ise bize azabı getir' demiştiniz. {لَوْلَا} “'Neden'” {تَسْتَغْفِرُونَ اللَّه} “'Allah'tan mağfiret dilemiyorsunuz'” şirkten {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “'ki merhamet olunasınız?'” böylece azap görmeyesiniz.
6245. Metin
{قَالُوا اطَّيَّرْنَا} أَصْله تَطَيَّرْنَا أُدْغِمَتْ التَّاء فِي الطاء واجتلبت همزة الوصل أي تشاءمنا {بِك وَبِمَنْ مَعَك} الْمُؤْمِنِينَ حَيْثُ قَحَطُوا الْمَطَر وَجَاعُوا {قَالَ طَائِركُمْ} شُؤْمكُمْ {عِنْد اللَّه} أَتَاكُمْ بِهِ {بَلْ أَنْتُمْ قَوْم تُفْتَنُونَ} تَخْتَبِرُونَ بِالْخَيْرِ والشر
{قَالُوا اطَّيَّرْنَا} “Dediler ki: 'Uğursuzluğa uğradık'” aslı (تَطَيَّرْنَا)'dır, tâ harfi tı harfine idgam edilmiş ve vasıl hemzesi getirilmiştir; yani uğursuzluk gördük {بِك وَبِمَنْ مَعَك} “'senin ve seninle beraber olanların yüzünden.'” müminler yüzünden; zira yağmursuz kalmış ve açlığa uğramışlardı. {قَالَ طَائِركُمْ} “[Sâlih] dedi ki: 'Uğursuzluğunuz'” uğursuzluk sebebiniz {عِنْد اللَّه} “'Allah katındadır'” size O vermiştir {بَلْ أَنْتُمْ قَوْم تُفْتَنُونَ} “'Doğrusu siz imtihan edilen bir kavimsiniz.'” hayır ve şerle sınanıyorsunuz.
6247. Metin
{وَكَانَ فِي الْمَدِينَة} مَدِينَة ثَمُود {تِسْعَة رَهْط} أَيْ رِجَال {يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْض} بِالْمَعَاصِي مِنْهَا قَرْضهمْ الدَّنَانِير وَالدَّرَاهِم {وَلَا يُصْلِحُونَ} بِالطَّاعَةِ
{وَكَانَ فِي الْمَدِينَة} “O şehirde vardı” Semûd şehrinde {تِسْعَة رَهْط} “dokuz kişilik bir çete” yani adamlar [vardı] {يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْض} “yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlardı” günahlarla; dinarları ve dirhemleri kırpmaları da bunlardandır {وَلَا يُصْلِحُونَ} “ve ıslah etmiyorlardı.” itaat ile.
6249. Metin
{قَالُوا} أَيْ قَالَ بَعْضهمْ لِبَعْضٍ {تَقَاسَمُوا} أَيْ احْلِفُوا {بِاَللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ} بِالنُّونِ وَالتَّاء وَضَمّ التَّاء الثَّانِيَة {وَأَهْله} أَيْ مَنْ آمَنَ بِهِ أَيْ نَقْتُلهُمْ لَيْلًا {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ} بِالنُّونِ وَالتَّاء وَضَمّ اللَّام الثَّانِيَة {لِوَلِيِّهِ} لِوَلِيِّ دَمه {مَا شَهِدْنَا} حَضَرْنَا {مَهْلِك أَهْله} بِضَمِّ الْمِيم وَفَتْحهَا أَيْ إهْلَاكهمْ أَوْ هَلَاكهمْ فَلَا نَدْرِي مَنْ قَتَلَهُمْ {وإنا لصادقون}
{قَالُوا} “Dediler ki:” yani birbirlerine dediler ki: {تَقَاسَمُوا} “'Aralarınızda and için'” yani yemin edin {بِاَللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ} “'Allah adına: Geceleyin mutlaka ona baskın düzenleyelim'” nûn ile ve tâ ile ikinci tâ'nın dammesiyle [okunmuştur] {وَأَهْله} “'ve ailesine de'” yani ona iman edenlere de; yani geceleyin onları öldürelim {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ} “'sonra da mutlaka diyeceğiz'” nûn ile ve tâ ile ikinci lâm'ın dammesiyle [okunmuştur] {لِوَلِيِّهِ} “'onun velisine:'” kan davacısına: {مَا شَهِدْنَا} “'Biz hazır bulunmadık'” görmedik {مَهْلِك أَهْله} “'ailesinin helak edildiği yere'” mîm'in dammesi ve fethasıyla [okunmuştur]; yani onların helak edilmesine veya helak oluşuna; 'dolayısıyla onları kimin öldürdüğünü bilmiyoruz' {وإنا لصادقون} “'ve biz şüphesiz doğru söyleyenleriz.'”
6251. Metin
{وَمَكَرُوا} فِي ذَلِكَ {مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا} أَيْ جازيناهم بتعجيل عقوبتهم {وهم لا يشعرون
{وَمَكَرُوا} “Onlar bir tuzak kurdular” bu hususta {مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا} “biz de bir tuzak kurduk” yani cezalarını çarçabuk vererek onları karşılıksız bırakmadık {وهم لا يشعرون
6253. Metin
{فانظر كيف كان عَاقِبَة مَكْرهمْ أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ} أَهْلَكْنَاهُمْ {وَقَوْمهمْ أَجْمَعِينَ} بِصَيْحَةِ جِبْرِيل أَوْ بِرَمْيِ الْمَلَائِكَة بِحِجَارَةٍ يَرَوْنَهَا ولا يرونهم
{فانظر كيف كان عَاقِبَة مَكْرهمْ أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ} “Bak işte, tuzaklarının sonu nasıl oldu! Şüphesiz biz onları yerle bir ettik” onları helak ettik {وَقَوْمهمْ أَجْمَعِينَ} “ve kavimlerini toptan!” Cebrail'in sayhasıyla yahut meleklerin kendilerinin görüp onları görmedikleri taşları fırlatmasıyla.
6255. Metin
{فَتِلْكَ بُيُوتهمْ خَاوِيَة} أَيْ خَالِيَة وَنَصْبه عَلَى الْحَال وَالْعَامِل فِيهَا مَعْنَى الْإِشَارَة {بِمَا ظَلَمُوا} بِظُلْمِهِمْ أَيْ كُفْرهمْ {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَة} لَعِبْرَة {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} قُدْرَتنَا فَيَتَّعِظُونَ
{فَتِلْكَ بُيُوتهمْ خَاوِيَة} “İşte onların çökmüş/ıssız kalmış evleri!” yani bomboş kalmış; nasbı hâl iledir ve onda amel eden işaret manasıdır {بِمَا ظَلَمُوا} “zulmettikleri sebebiyle.” zulümleri yani küfürleri sebebiyle. {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَة} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır” {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir topluluk için.” kudretimizi bilip ibret alan [bir topluluk için].
6257. Metin
{وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا} بِصَالِحٍ وَهُمْ أَرْبَعَة آلَاف {وَكَانُوا يَتَّقُونَ} الشِّرْك
{وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenleri ise kurtardık” Sâlih'e [iman edenleri], bunlar da dört bin kişiydi {وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “ve onlar sakınıyorlardı.” şirkten.
6259. Metin
{وَلُوطًا} مَنْصُوب بِاذْكُرْ مُقَدَّرًا قَبْله وَيُبَدَّل مِنْهُ {إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَة} أَيْ اللِّوَاط {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} أَيْ يُبْصِر بَعْضكُمْ بَعْضًا انْهِمَاكًا في المعصية
{وَلُوطًا} “Lût'u da [gönderdik]” öncesindeki takdirî (اذْكُرْ / an) ile mansuptur ve ondan bedeldir: {إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَة} “Hani o kavmine demişti ki: 'Siz o hayasızlığı mı yapıyorsunuz'” yani livâtayı {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “'göz göre göre?'” yani günaha dalmış olarak birbirinizi göre göre.
6261. Metin
{أئنكم} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ {لَتَأْتُونَ الرِّجَال شَهْوَة مِنْ دُون النِّسَاء بَلْ أَنْتُمْ قَوْم تَجْهَلُونَ} عَاقِبَة فِعْلكُمْ
{أئنكم} “Gerçekten siz” iki hemzenin tahkikiyle, ikincisinin teshiliyle ve her iki veche göre de aralarına bir elif idhaliyle [okunmuştur] {لَتَأْتُونَ الرِّجَال شَهْوَة مِنْ دُون النِّسَاء بَلْ أَنْتُمْ قَوْم تَجْهَلُونَ} “kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz cahillik eden bir topluluksunuz.” yaptığınızın akıbetini [bilmeyen cahillik eden bir topluluksunuz].
6263. Metin
{فَمَا كَانَ جَوَاب قَوْمه إلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آل لُوط} أَهْله {مِنْ قَرْيَتكُمْ إنَّهُمْ أُنَاس يَتَطَهَّرُونَ} مِنْ أَدْبَار الرِّجَال
{فَمَا كَانَ جَوَاب قَوْمه إلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آل لُوط} “Kavminin cevabı sadece: 'Lût ailesini... çıkarın' demekten ibaret oldu” ailesini {مِنْ قَرْيَتكُمْ إنَّهُمْ أُنَاس يَتَطَهَّرُونَ} “'memleketinizden [çıkarın]! Çünkü onlar temizlik taslayan insanlarmış!'” erkeklerin arkalarından [ilişkiden uzak durarak temiz kalanlarmış].
6265. Metin
{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْله إلَّا امْرَأَته قَدَّرْنَاهَا} جَعَلْنَاهَا بِتَقْدِيرِنَا {مِنْ الْغَابِرِينَ} الْبَاقِينَ فِي الْعَذَاب
{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْله إلَّا امْرَأَته قَدَّرْنَاهَا} “Biz de onu ve karısı hariç ailesini kurtardık; onu takdir ettik” takdirimizle kıldık {مِنْ الْغَابِرِينَ} “geride kalanlardan.” azap içinde kalanlardan.
6267. Metin
{وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا} هُوَ حِجَارَة السِّجِّيل فَأَهْلَكَتْهُمْ {فَسَاءَ} بِئْسَ {مَطَر الْمُنْذَرِينَ} بِالْعَذَابِ مَطَرهمْ
{وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا} “Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki” bu, siccîl taşlarıydı ve onları helak etti; {فَسَاءَ} “ne kötü oldu” pek fena oldu {مَطَر الْمُنْذَرِينَ} “uyarılanların yağmuru!” azapla uyarılanların yağmuru [ne kötü oldu]!
6269. Metin
{قُلْ} يَا مُحَمَّد {الْحَمْد لِلَّهِ} عَلَى هَلَاك الْكُفَّار مِنْ الْأُمَم الْخَالِيَة {وَسَلَام عَلَى عِبَاده الَّذِينَ اصْطَفَى} هُمْ {آللَّه} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة أَلِفًا وَتَسْهِيلهَا وَإِدْخَال أَلِف بَيْن الْمُسَهَّلَة وَالْأُخْرَى وَتَرْكه {خَيْر} لِمَنْ يَعْبُدهُ {أَمَّا يُشْرِكُونَ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء أَيْ أَهْل مَكَّة بِهِ الْآلِهَة خير لعابديها
{قُلْ} “De ki:” Ey Muhammed! {الْحَمْد لِلَّهِ} “'Hamd olsun Allah'a'” geçmiş ümmetlerden kâfirlerin helak edilmesi üzerine {وَسَلَام عَلَى عِبَاده الَّذِينَ اصْطَفَى} “'ve selâm olsun O'nun seçtiği kullarına.'” onlardır. {آللَّه} “Allah mı” iki hemzenin tahkikiyle, ikincisinin elife ibdaliyle, teshiliyle ve teshil olunan ile diğeri arasına bir elif idhaliyle ve terk edilmesiyle [okunmuştur] {خَيْر} “daha hayırlı” Kendisine ibadet eden için {أَمَّا يُشْرِكُونَ} “yoksa ortak koştukları mı?'” tâ ve yâ ile [okunmuştur]; yani Mekke halkının O'na şirk koştukları putlar mı ibadet edenleri için daha hayırlı?
6271. Metin
{أمن خلق السماوات وَالْأَرْض وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنْ السَّمَاء مَاء فَأَنْبَتْنَا} فِيهِ الْتِفَات مِنْ الْغَيْبَة إلَى التَّكَلُّم {بِهِ حَدَائِق} جَمْع حَدِيقَة وَهُوَ الْبُسْتَان الْمَحُوط {ذَات بَهْجَة} حُسْن {مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرهَا} لِعَدَمِ قُدْرَتكُمْ عَلَيْهِ {أَإِلَه} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ فِي مَوَاضِعه السَّبْعَة {مَعَ اللَّه} أَعَانَهُ عَلَى ذَلِكَ أَيْ لَيْسَ مَعَهُ إلَه {بَلْ هُمْ قَوْم يَعْدِلُونَ} يُشْرِكُونَ بِاَللَّهِ غَيْره
{أمن خلق السماوات وَالْأَرْض وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنْ السَّمَاء مَاء فَأَنْبَتْنَا} “Yoksa gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren mi? Biz o suyla bitirdik” burada gaibden mütekellime iltifat vardır {بِهِ حَدَائِق} “bahçeler” Hadîka (حَدِيقَة)'nın çoğuludur, o da etrafı çevrili bahçedir {ذَات بَهْجَة} “göz alıcı güzellikte” güzellikte {مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرهَا} “onun bir ağacını bile bitirmeniz sizin için mümkün değildi.” buna gücünüz yetmediğinden ötürü. {أَإِلَه} “Bir ilah mı var” yedi yerinde iki hemzenin tahkikiyle, ikincisinin teshiliyle ve her iki veche göre aralarına elif idhaliyle [okunmuştur] {مَعَ اللَّه} “Allah ile beraber?” buna O'na yardım eden? Yani O'nunla beraber hiçbir ilah yoktur. {بَلْ هُمْ قَوْم يَعْدِلُونَ} “Doğrusu onlar sapan bir topluluktur.” Allah'a başkasını ortak koşan [bir topluluktur].
6273. Metin
{أَمَّنْ جَعَلَ الْأَرْض قَرَارًا} لَا تَمِيد بِأَهْلِهَا {وجعل خلالها} فيما بينها {أنهارا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِي} جِبَالًا أَثْبَتَ بِهَا الْأَرْض {وَجَعَلَ بَيْن الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا} بَيْن الْعَذْب وَالْمِلْح لَا يَخْتَلِط أَحَدهمَا بِالْآخَرِ {أَإِلَه مَعَ اللَّه بَلْ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} تَوْحِيده
{أَمَّنْ جَعَلَ الْأَرْض قَرَارًا} “Yoksa yeri yerleşmeye elverişli kılan” üzerinde oturanları sarsmayan {وجعل خلالها} “ve aralarında kılan” aralarında {أنهارا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِي} “ırmaklar ve onun için sabit dağlar kılan” yeri kendileriyle sabitlediği dağlar {وَجَعَلَ بَيْن الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا} “ve iki deniz arasına bir engel koyan mı?” tatlı ile tuzlu su arasına, birbirine karışmasın diye [engel koyan mı?] {أَإِلَه مَعَ اللَّه بَلْ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.” O'nun birliğini.
6275. Metin
{أَمَّنْ يُجِيب الْمُضْطَرّ} الْمَكْرُوب الَّذِي مَسَّهُ الضُّرّ {إذَا دَعَاهُ وَيَكْشِف السُّوء} عَنْهُ وَعَنْ غَيْره {وَيَجْعَلكُمْ خُلَفَاء الْأَرْض} الْإِضَافَة بِمَعْنَى فِي أَيْ يَخْلُف كُلّ قَرْن الْقَرْن الَّذِي قَبْله {أَإِلَه مَعَ اللَّه قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} تَتَّعِظُونَ بِالْفَوْقَانِيَّة وَالتَّحْتَانِيَّة وَفِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الذَّال وَمَا زَائِدَة لِتَقْلِيلِ الْقَلِيل
{أَمَّنْ يُجِيب الْمُضْطَرّ} “Yoksa darda kalan kimseye icabet eden” darlığa düşen, kendisine zarar dokunan kimseye {إذَا دَعَاهُ وَيَكْشِف السُّوء} “kendisine yalvardığı zaman ve sıkıntıyı gideren” ondan ve başkasından {وَيَجْعَلكُمْ خُلَفَاء الْأَرْض} “ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı?” izafet fî manasındadır; yani her nesil kendinden önceki neslin yerini alır {أَإِلَه مَعَ اللَّه قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” ibret alıyorsunuz; tâ (üstten iki noktalı) ve yâ (alttan iki noktalı) ile [okunmuştur] ve burada tâ harfi zâl harfine idgam edilmiştir. (مَا) ise azlığı daha da pekiştirmek için zâiddir.
6277. Metin
{أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ} يُرْشِدكُمْ إلَى مَقَاصِدكُمْ {فِي ظُلُمَات الْبَرّ وَالْبَحْر} بِالنُّجُومِ لَيْلًا وَبِعَلَامَاتِ الْأَرْض نَهَارًا {وَمَنْ يُرْسِل الرِّيَاح بُشْرًا بَيْن يَدَيْ رَحْمَته} قُدَّام الْمَطَر {أَإِلَه مَعَ اللَّه تَعَالَى اللَّه عَمَّا يُشْرِكُونَ} بِهِ غَيْره
{أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ} “Yoksa size yol gösteren mi” sizi hedeflerinize ulaştıran {فِي ظُلُمَات الْبَرّ وَالْبَحْر} “karanın ve denizin karanlıklarında” geceleyin yıldızlarla, gündüzleyin ise yeryüzü işaretleriyle {وَمَنْ يُرْسِل الرِّيَاح بُشْرًا بَيْن يَدَيْ رَحْمَته} “ve rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen mi?” yağmurun önünde. {أَإِلَه مَعَ اللَّه تَعَالَى اللَّه عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Allah, onların koştukları ortaklardan yücedir.” O'na ortak koştukları başkalarından.
6279. Metin
{أَمَّنْ يَبْدَأ الْخَلْق} فِي الْأَرْحَام مِنْ نُطْفَة {ثُمَّ يُعِيدهُ} بَعْد الْمَوْت وَإِنْ لَمْ تَعْتَرِفُوا بِالْإِعَادَةِ لِقِيَامِ الْبَرَاهِين عَلَيْهَا {وَمَنْ يَرْزُقكُمْ مِنْ السماء} بِالْمَطَرِ {وَالْأَرْض} بِالنَّبَاتِ {أَإِلَه مَعَ اللَّه} أَيْ لَا يَفْعَل شَيْئًا مِمَّا ذُكِرَ إلَّا اللَّه وَلَا إلَه مَعَهُ {قُلْ} يَا مُحَمَّد {هَاتُوا بُرْهَانكُمْ} حُجَّتكُمْ {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} أَنَّ مَعِي إلَهًا فَعَلَ شَيْئًا مِمَّا ذُكِرَ وَسَأَلُوهُ عَنْ وَقْت قِيَام السَّاعَة فَنَزَلَ
{أَمَّنْ يَبْدَأ الْخَلْق} “Yoksa yaratmayı başlatan” rahimlerde nutfeden {ثُمَّ يُعِيدهُ} “sonra onu tekrarlayan” ölümden sonra; üzerinde deliller bulunması sebebiyle siz yeniden dirilmeyi ikrar etmeseniz bile {وَمَنْ يَرْزُقكُمْ مِنْ السماء} “ve sizi gökten rızıklandıran” yağmurla {وَالْأَرْض} “ve yerden [rızıklandıran mı?]” bitkilerle. {أَإِلَه مَعَ اللَّه} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” Yani zikredilen şeylerden hiçbirini Allah'tan başkası yapmaz ve O'nunla beraber başka ilah da yoktur. {قُلْ} “De ki:” Ey Muhammed! {هَاتُوا بُرْهَانكُمْ} “'Delilinizi getirin'” hüccetinizi {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “'eğer doğru söyleyenler iseniz.'” Benimle beraber zikredilen şeylerden birini yapan bir ilah olduğuna dair. Kıyametin kopma vaktini sordular da bunun üzerine indi:
6281. Metin
{قُلْ لَا يَعْلَم مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} مِنْ الْمَلَائِكَة وَالنَّاس {الْغَيْب} أَيْ مَا غَابَ عَنْهُمْ {إلَّا} لَكِنَّ {اللَّه} يَعْلَمهُ {وَمَا يَشْعُرُونَ} أي كفار مكة كغيرهم {أيان} وقت {يبعثون}
{قُلْ لَا يَعْلَم مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar bilmezler'” meleklerden ve insanlardan {الْغَيْب} “'gaybı'” yani kendilerine gizli olanı {إلَّا} “ancak” lâkin {اللَّه} “'Allah bilir.'” O bilir. {وَمَا يَشْعُرُونَ} “Farkında da değillerdir” diğerleri gibi Mekke kâfirleri de [bilmezler] {أيان} “ne zaman” vakit {يبعثون} “'diriltileceklerini.'”
6283. Metin
{بل} بمعنى هل {أدرك} وزن أكرم وفي قراء ة أخرى بِتَشْدِيدِ الدَّال وَأَصْله تَدَارَكَ أُبْدِلَتْ التَّاء دَالًا وَأُدْغِمَتْ فِي الدَّال وَاجْتُلِبَتْ هَمْزَة الْوَصْل أَيْ بَلَغَ وَلَحِقَ أَوْ تَتَابَعَ وَتَلَاحَقَ {عِلْمهمْ فِي الْآخِرَة} أَيْ بِهَا حَتَّى سَأَلُوا عَنْ وَقْت مَجِيئِهَا لَيْسَ الْأَمْر كَذَلِكَ {بَلْ هُمْ فِي شَكّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ} مِنْ عَمَى الْقَلْب وَهُوَ أَبْلَغ مِمَّا قَبْله وَالْأَصْل عَمَيُونَ اُسْتُثْقِلَتْ الضَّمَّة عَلَى الْيَاء فَنُقِلَتْ إلَى الْمِيم بَعْد حَذْف كَسْرَتهَا
{بل} hel (هَلْ / acaba) manasındadır {أدرك} Ekreme (أَكْرَمَ) veznindedir; diğer bir kıraatte dâl'ın şeddesiyle [okunmuştur], aslı (تَدَارَكَ) olup tâ dâl'a tebdil edilmiş ve dâl'a idgam edilmiş, vasıl hemzesi getirilmiştir; yani ulaştı, kavuştu yahut peş peşe geldi, yetişti demektir {عِلْمهمْ فِي الْآخِرَة} “ahirete dair bilgileri?” yani ona dair [bilgileri], öyle ki geliş vaktini sorar oldular; mesele öyle değildir! {بَلْ هُمْ فِي شَكّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ} “Aksine onlar ondan şüphe içindedirler; bilakis onlar ona karşı kördürler!” kalp körlüğünden ötürüdür; bu, öncekinden daha beliğdir. Aslı (عَمَيُونَ) olup yâ harfi üzerindeki damme ağır bulunmuş, kesresi hazfedildikten sonra mîm'e nakledilmiştir.
6285. Metin
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} أَيْضًا فِي إنْكَار الْبَعْث {أئذا كنا ترابا وآباؤنا أئنا لَمُخْرَجُونَ} مِنْ الْقُبُور
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenler dediler ki:” yine yeniden dirilmeyi inkâr sadedinde: {أئذا كنا ترابا وآباؤنا أئنا لَمُخْرَجُونَ} “'Biz ve babalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi [yeniden diriltilip] çıkarılacağız?'” kabirlerden.
6287. Metin
{لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْل إنْ} مَا {هَذَا إلَّا أَسَاطِير الْأَوَّلِينَ} جَمْع أُسْطُورَة بِالضَّمِّ أَيْ مَا سَطَرَ مِنْ الْكَذِب
{لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْل إنْ} “'Andolsun bu bize de daha önce babalarımıza da vaad olunmuştu. Değildir'” mâ (مَا) manasındadır {هَذَا إلَّا أَسَاطِير الْأَوَّلِينَ} “'bu, öncekilerin masallarından başkası [değildir].'” damme ile Ustûre (أُسْطُورَة)'nin çoğuludur; yani yazılan yalanlardır.
6289. Metin
{قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْض فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُجْرِمِينَ} بِإِنْكَارِهِمْ وَهِيَ هَلَاكهمْ بِالْعَذَابِ
{قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْض فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُجْرِمِينَ} “De ki: 'Yeryüzünde gezin de bakın, o suçluların/günahkârların sonu nasıl oldu!'” inkârları sebebiyle; bu da onların azap ile helak edilmeleridir.
6291. Metin
{وَلَا تَحْزَن عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ فِي ضَيْق مِمَّا يَمْكُرُونَ} تَسْلِيَة لِلنَّبِيِّ ﷺ أَيْ لَا تَهْتَمّ بِمَكْرِهِمْ عَلَيْك فَإِنَّا ناصروك عليهم
{وَلَا تَحْزَن عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ فِي ضَيْق مِمَّا يَمْكُرُونَ} “Onlara üzülme ve kurdukları tuzaklardan ötürü bir sıkıntı içinde olma!” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir; yani sana kurdukları tuzakları dert etme, şüphesiz Biz onlara karşı sana yardım edeceğiz.
6293. Metin
{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْد} بِالْعَذَابِ {إنْ كُنْتُمْ صادقين} فيه
{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْد} “Ve derler ki: 'Ne zaman bu vaad'” azap vaadi {إنْ كُنْتُمْ صادقين} “'eğer doğru söyleyenler iseniz?'” onda.
6295. Metin
{قُلْ عَسَى أَنْ يَكُون رَدِفَ} قَرُبَ {لَكُمْ بَعْض الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ} فَحَصَلَ لَهُمْ الْقَتْل بِبَدْرٍ وَبَاقِي الْعَذَاب يَأْتِيهِمْ بَعْد الْمَوْت
{قُلْ عَسَى أَنْ يَكُون رَدِفَ} “De ki: 'Umarım ardınıza takılmıştır'” yaklaşmıştır {لَكُمْ بَعْض الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ} “'çabucak gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı.'” Böylece onlar için Bedir'de öldürülme gerçekleşmiş, azabın kalanı ise ölümden sonra kendilerine gelecektir.
6297. Metin
{وَإِنَّ رَبّك لَذُو فَضْل عَلَى النَّاس} وَمِنْهُ تَأْخِير الْعَذَاب عَنْ الْكُفَّار {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَشْكُرُونَ} فَالْكُفَّار لَا يَشْكُرُونَ تَأْخِير الْعَذَاب لِإِنْكَارِهِمْ وقوعه
{وَإِنَّ رَبّك لَذُو فَضْل عَلَى النَّاس} “Şüphesiz Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir” kâfirlerden azabın ertelenmesi de bundandır {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَشْكُرُونَ} “fakat onların çoğu şükretmezler.” Kâfirler, gerçekleşmesini inkâr ettiklerinden ötürü azabın ertelenmesine şükretmezler.
6299. Metin
{وَإِنَّ رَبّك لَيَعْلَم مَا تُكِنّ صُدُورهمْ} تُخْفِيه {وَمَا يُعْلِنُونَ} بِأَلْسِنَتِهِمْ
{وَإِنَّ رَبّك لَيَعْلَم مَا تُكِنّ صُدُورهمْ} “Ve şüphesiz Rabbin, onların göğüslerinin gizlediğini kesinlikle bilir” sakladığını {وَمَا يُعْلِنُونَ} “ve açığa vurduklarını da.” dilleriyle.
6301. Metin
{وَمَا مِنْ غَائِبَة فِي السَّمَاء وَالْأَرْض} الْهَاء لِلْمُبَالَغَةِ أَيّ شَيْء فِي غَايَة الْخَفَاء عَلَى النَّاس {إلَّا فِي كِتَاب مُبِين} بَيِّن هُوَ اللَّوْح الْمَحْفُوظ وَمَكْنُون عِلْمه تَعَالَى وَمِنْهُ تَعْذِيب الكفار
{وَمَا مِنْ غَائِبَة فِي السَّمَاء وَالْأَرْض} “Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki” tâ harfi mübalağa içindir; yani insanlara son derece gizli olan her şey {إلَّا فِي كِتَاب مُبِين} “apaçık bir kitapta olmasın.” açık [bir kitapta], o da Levh-i Mahfûz ve Yüce Allah'ın gizli ilmidir; kâfirlere azap edilmesi de bundandır.
6303. Metin
{إنَّ هَذَا الْقُرْآن يَقُصّ عَلَى بَنِي إسْرَائِيل} الْمَوْجُودِينَ فِي زَمَان نَبِيّنَا {أَكْثَر الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} أَيْ بِبَيَانِ مَا ذُكِرَ عَلَى وَجْهه الرَّافِع لِلِاخْتِلَافِ بَيْنهمْ لَوْ أَخَذُوا بِهِ وأسلموا
{إنَّ هَذَا الْقُرْآن يَقُصّ عَلَى بَنِي إسْرَائِيل} “Şüphesiz bu Kur'an, İsrailoğullarına anlatmaktadır” Peygamberimiz zamanında mevcut olan [İsrailoğullarına] {أَكْثَر الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “hakkında ihtilafa düştükleri şeylerin çoğunu.” yani zikredilen hususları, şayet onu kabul edip Müslüman olsalardı aralarındaki ihtilafı ortadan kaldıracak şekilde beyan ederek.
6305. Metin
{وَإِنَّهُ لَهُدًى} مِنْ الضَّلَالَة {وَرَحْمَة لِلْمُؤْمِنِينَ} مِنْ العذاب
{وَإِنَّهُ لَهُدًى} “Ve şüphesiz o, elbette bir hidayettir” sapıklıktan [kurtaran bir kılavuzdur] {وَرَحْمَة لِلْمُؤْمِنِينَ} “ve müminler için bir rahmettir.” azaptan [koruyan bir rahmettir].
6307. Metin
{إنَّ رَبّك يَقْضِي بَيْنهمْ} كَغَيْرِهِمْ يَوْم الْقِيَامَة {بِحُكْمِهِ} أَيْ عَدْله {وَهُوَ الْعَزِيز} الْغَالِب {الْعَلِيم} بِمَا يَحْكُم بِهِ فَلَا يُمَكِّن أَحَدًا مُخَالَفَته كَمَا خَالَفَ الْكُفَّار فِي الدُّنْيَا أَنْبِيَاءَهُ
{إنَّ رَبّك يَقْضِي بَيْنهمْ} “Şüphesiz Rabbin onların arasında hükmünü verecektir” kıyamet gününde diğerlerinin arasında olduğu gibi {بِحُكْمِهِ} “kendi hükmüyle” yani adaletiyle {وَهُوَ الْعَزِيز} “ve O, mutlak galiptir” üstündür {الْعَلِيم} “hakkıyla bilendir.” hükmettiği şeyi, dolayısıyla kâfirlerin dünyada peygamberlerine muhalefet ettikleri gibi hiç kimsenin O'na muhalefet etmesine imkân vermez.
6309. Metin
{فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّه} ثِقْ بِهِ {إنَّك عَلَى الْحَقّ الْمُبِين} الدِّين الْبَيِّن فَالْعَاقِبَة لَك بِالنَّصْرِ عَلَى الْكُفَّار ثُمَّ ضَرَبَ أَمْثَالًا لَهُمْ بِالْمَوْتَى والصم وبالعمى فقال
{فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّه} “Öyleyse Allah'a tevekkül et” O'na güven {إنَّك عَلَى الْحَقّ الْمُبِين} “şüphesiz sen apaçık hak üzerindesin.” apaçık din [üzerindesin]; kâfirlere karşı zaferle akıbet senindir. Sonra onlar için ölülere, sağırlara ve körlere misaller getirerek şöyle buyurdu:
6311. Metin
{إنَّك لَا تُسْمِع الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِع الصُّمّ الدُّعَاء إذَا} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة بَيْنهَا وبين الياء {ولوا مدبرين}
{إنَّك لَا تُسْمِع الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِع الصُّمّ الدُّعَاء إذَا} “Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp gittikleri zaman sağırlara da o çağrıyı duyuramazsın.” [Buradaki «إذَا» kelimesi] iki hemzenin tahkikiyle veya ikincisinin hemze ile yâ arasında teshil edilmesiyle [okunur]. {ولوا مدبرين}
6313. Metin
{وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْي عَنْ ضَلَالَتهمْ إنْ} مَا {تُسْمِع} سَمَاع إفْهَام وَقَبُول {إلَّا مَنْ يُؤْمِن بِآيَاتِنَا} الْقُرْآن {فَهُمْ مُسْلِمُونَ} مُخْلِصُونَ بِتَوْحِيدِ الله
{وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْي عَنْ ضَلَالَتهمْ إنْ} “Sen körleri de sapıklıklarından [çevirip] doğru yola iletici değilsin. Sen ancak” {تُسْمِع} “duyurabilirsin” anlama ve kabul etme işitmesiyle {إلَّا مَنْ يُؤْمِن بِآيَاتِنَا} “ayetlerimize iman edenlere” Kur'an'a; {فَهُمْ مُسْلِمُونَ} “işte onlar Müslümanlardır.” Allah'ı birleyerek ihlaslı olanlardır.
6315. Metin
{وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْل عَلَيْهِمْ} حَقّ الْعَذَاب أَنْ يَنْزِل بِهِمْ فِي جُمْلَة الْكُفَّار {أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّة مِنْ الْأَرْض تُكَلِّمهُمْ} أَيْ تُكَلِّم الْمَوْجُودِينَ حِين خُرُوجهَا بِالْعَرَبِيَّةِ تَقُول لَهُمْ مِنْ جُمْلَة كَلَامهَا عَنَّا {إنَّ النَّاس} كُفَّار مَكَّة وَعَلَى قِرَاءَة فَتْح هَمْزَة إنْ تُقَدَّر الْبَاء بَعْد تَكَلُّمهمْ {كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ} لَا يُؤْمِنُونَ بِالْقُرْآنِ الْمُشْتَمِل عَلَى الْبَعْث وَالْحِسَاب وَالْعِقَاب وَبِخُرُوجِهَا يَنْقَطِع الْأَمْر بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْي عَنْ الْمُنْكَر وَلَا يُؤْمِن كَافِر كَمَا أَوْحَى اللَّه إلَى نُوح {أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِن مِنْ قَوْمك إلَّا مَنْ قد آمن}
{وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْل عَلَيْهِمْ} “O söz başlarına geldiği zaman” kâfirler topluluğu hakkında azap inmesi kesinleştiğinde {أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّة مِنْ الْأَرْض تُكَلِّمهُمْ} “onlara yerden bir dabbe çıkarırız ki kendileriyle konuşur.” yani çıktığı sırada var olan insanlarla Arapça konuşarak onlara tarafımızdan söylediği sözler cümlesinden olarak şöyle der: {إنَّ النَّاس} “İnsanlar” Mekke kâfirleri; «إنَّ»nin hemzesinin fethalı okunuşuna göre, «تُكَلِّمهُمْ»den sonra bir bâ harfi takdir edilir {كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ} “ayetlerimize kesin olarak inanmıyorlardı.” öldükten sonra dirilmeyi, hesabı ve cezayı içeren Kur'an'a inanmıyorlardı. Onun (dabbenin) çıkmasıyla emr-i bi'l-marûf ve nehy-i ani'l-münker kesilir ve hiçbir kâfir iman etmez; nitekim Allah'ın Nûh'a vahyettiği gibi: {أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِن مِنْ قَوْمك إلَّا مَنْ قد آمن} “Haberin olsun, daha önce iman etmiş olanlardan başka, artık kavminden hiç kimse iman etmeyecektir.”
6317. Metin
{وَ} اُذْكُرْ {يَوْم نَحْشُر مِنْ كُلّ أُمَّة فَوْجًا} جَمَاعَة {مِمَّنْ يَكْذِب بِآيَاتِنَا}
{وَ} “[ve]” hatırla {يَوْم نَحْشُر مِنْ كُلّ أُمَّة فَوْجًا} “o gün her ümmetten bir grubu toplayacağız” bir cemaati {مِمَّنْ يَكْذِب بِآيَاتِنَا}
6318. Metin
وَهُمْ رُؤَسَاؤُهُمْ الْمُتَّبِعُونَ {فَهُمْ يُوزَعُونَ} أَيْ يُجْمَعُونَ بِرَدِّ آخِرهمْ إلى أولهم ثم يساقون
onlar tabi olunan önderleridir {فَهُمْ يُوزَعُونَ} “onlar sevk edilmek üzere tutulurlar.” yani sonuncuları birincilerine katılıncaya kadar bir arada tutulurlar, sonra sevk edilirler.
6320. Metin
{حتى إذا جاؤوا} مَكَان الْحِسَاب {قَالَ} تَعَالَى لَهُمْ {أَكَذَّبْتُمْ} أَنْبِيَائِي {بِآيَاتِي وَلَمْ تُحِيطُوا} مِنْ جِهَة تَكْذِيبكُمْ {بِهَا عِلْمًا أَمَّا} فِيهِ إدْغَام مَا الِاسْتِفْهَامِيَّة {ذَا} مَوْصُول أَيْ مَا الَّذِي {كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} مِمَّا آمرتم به
{حتى إذا جاؤوا} “Nihayet geldikleri zaman” hesap yerine {قَالَ} “[Allah] buyurur:” Yüce Allah onlara: {أَكَذَّبْتُمْ} “Yalanladınız mı?” peygamberlerimi {بِآيَاتِي وَلَمْ تُحِيطُوا} “ayetlerimi; halbuki onları kuşatmamıştınız” yalanlamanız sebebiyle {بِهَا عِلْمًا أَمَّا} “ilimle? Yoksa” buradaki «أَمَّا», istifham edatı olan «مَا»nın idgam edilmesidir; {ذَا} “şu” mevsul olup 'neydi o' demektir {كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yaptığınız şey neydi?” emrolunduğunuz şeylerden.
6322. Metin
{وَوَقَعَ الْقَوْل} حُقَّ الْعَذَاب {عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا} أَيْ أَشْرَكُوا {فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ} إذْ لَا حجة لهم
{وَوَقَعَ الْقَوْل} “Ve o söz başlarına gelir” azap hak olur {عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا} “zulmettikleri sebebiyle” yani şirk koştukları için {فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ} “artık konuşamazlar.” zira ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri yoktur.
6324. Metin
{أَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا} خَلَقْنَا {اللَّيْل لِيَسْكُنُوا فِيهِ} كَغَيْرِهِمْ {وَالنَّهَار مُبْصِرًا} بِمَعْنَى يُبْصِر فِيهِ لِيَتَصَرَّفُوا فِيهِ {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات} دَلَالَات عَلَى قُدْرَته تَعَالَى {لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} خُصُّوا بِالذِّكْرِ لِانْتِفَاعِهِمْ بِهَا فِي الْإِيمَان بِخِلَافِ الْكَافِرِينَ
{أَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا} “Görmediler mi ki biz kıldık” yarattık {اللَّيْل لِيَسْكُنُوا فِيهِ} “geceyi içinde dinlensinler diye” başkaları gibi {وَالنَّهَار مُبْصِرًا} “gündüzü de aydınlatıcı” yani işlerini görsünler diye içinde görülen anlamında. {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات} “Şüphesiz bunda elbette deliller vardır” Yüce Allah'ın kudretine işaretler {لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “iman eden bir kavim için.” Kâfirlerin aksine, imanda bunlardan faydalandıkları için özellikle onlar zikredilmiştir.
6326. Metin
{وَيَوْم يُنْفَخ فِي الصُّور} الْقَرْن النَّفْخَة الْأُولَى مِنْ إسْرَافِيل {فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَمَنْ فِي الْأَرْض} خَافُوا الْخَوْف الْمُفْضِي إلَى الْمَوْت كَمَا فِي آيَة أُخْرَى فَصَعِقَ وَالتَّعْبِير فِيهِ بِالْمَاضِي لِتَحَقُّقِ وُقُوعه {إلَّا مَنْ شَاءَ اللَّه} أَيْ جِبْرِيل وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيل وَمَلَك الْمَوْت وَعَنْ بن عَبَّاس هُمْ الشُّهَدَاء إذْ هُمْ أَحْيَاء عِنْد رَبّهمْ يُرْزَقُونَ {وَكُلّ} تَنْوِينه عِوَض عَنْ الْمُضَاف إلَيْهِ أَيْ وَكُلّهمْ بَعْد إحْيَائِهِمْ يَوْم الْقِيَامَة {أَتَوْهُ} بِصِيغَةِ الْفِعْل وَاسْم الْفَاعِل {دَاخِرِينَ} صَاغِرِينَ وَالتَّعْبِير فِي الْإِتْيَان بِالْمَاضِي لِتَحَقُّقِ وُقُوعه
{وَيَوْم يُنْفَخ فِي الصُّور} “Ve Sûr'a üfleneceği gün” boynuza, İsrâfîl'in ilk üflemesiyle {فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَمَنْ فِي الْأَرْض} “göklerde olanlar ve yerde olanlar dehşete düşer” diğer ayette «فَصَعِقَ» (çarpılıp bayıldılar/öldüler) şeklinde geçtiği üzere ölüme götüren bir korkuyla korkarlar; vukuunun kesinliğinden ötürü geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiştir {إلَّا مَنْ شَاءَ اللَّه} “Allah'ın dilediği kimseler müstesna.” yani Cibrîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Ölüm Meleği; İbn Abbâs'tan rivayete göre ise onlar, Rableri katında diri olup rızıklanan şehitlerdir. {وَكُلّ} “Ve hepsi” buradaki tenvin tamlanan yerine bedeldir; yani kıyamet gününde diriltilmelerinden sonra onların hepsi {أَتَوْهُ} “O'na gelmişlerdir” fiil ve fail ismi kalıbıyla [okunmuştur] {دَاخِرِينَ} “boyun eğmiş olarak.” küçülmüş vaziyette; gelme eyleminin geçmiş zaman kipiyle ifadesi vukuunun kesinliğinden ötürüdür.
6328. Metin
{وَتَرَى الْجِبَال} تُبْصِرهَا وَقْت النَّفْخَة {تَحْسَبهَا} تَظُنّهَا {جَامِدَة} وَاقِفَة مَكَانهَا لِعِظَمِهَا {وَهِيَ تَمُرّ مَرّ السَّحَاب} الْمَطَر إذَا ضَرَبَتْهُ الرِّيح أَيْ تَسِير سَيْره حَتَّى تَقَع عَلَى الْأَرْض فَتَسْتَوِي بِهَا مَبْثُوثَة ثُمَّ تَصِير كَالْعِهْنِ ثُمَّ تَصِير هَبَاء مَنْثُورًا {صُنْع اللَّه} مَصْدَر مُؤَكَّد لِمَضْمُونِ الْجُمْلَة قَبْله أُضِيفَ إلَى فَاعِله بَعْد حَذْف عَامِله أَيْ صَنَعَ اللَّه ذَلِكَ صَنِعًا {الَّذِي أَتْقَنَ} أَحْكَمَ {كُلّ شَيْء} صَنَعَهُ {إنَّهُ خَبِير بِمَا تَفْعَلُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء أَيْ أَعْدَاؤُهُ مِنْ الْمَعْصِيَة وَأَوْلِيَاؤُهُ مِنْ الطَّاعَة
{وَتَرَى الْجِبَال} “Dağları görürsün” sûr üflendiği vakit onları müşahede edersin {تَحْسَبهَا} “onları sanırsın” zannedersin {جَامِدَة} “hareketsiz duruyor” büyüklüklerinden ötürü yerinde duruyor {وَهِيَ تَمُرّ مَرّ السَّحَاب} “oysa onlar bulutların geçişi gibi geçerler.” rüzgârın sürüklediği yağmur bulutları [gibi]; yani onlar gibi yürürler, nihayet yeryüzüne düşüp dümdüz, saçılmış hale gelirler; sonra atılmış yün gibi olurlar, sonra da saçılmış toza dönüşürler. {صُنْع اللَّه} “Bu Allah'ın sanatıdır” önceki cümlenin manasını teyit eden bir mastardır; amili hazfedildikten sonra failine izafe edilmiştir, yani 'Allah bunu muhkem bir sanatla yaptı' demektir {الَّذِي أَتْقَنَ} “ki O sapasağlam yapmıştır” muhkem kılmıştır {كُلّ شَيْء} “her şeyi.” yarattığı [her şeyi]. {إنَّهُ خَبِير بِمَا تَفْعَلُونَ} “Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” yâ ve tâ ile [okunmuştur]; yani düşmanlarının isyanından ve dostlarının itaatinden.
6330. Metin
{مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ} أَيْ لَا إلَه إلَّا اللَّه يَوْم الْقِيَامَة {فَلَهُ خَيْر} ثَوَاب {مِنْهَا} أَيْ بِسَبَبِهَا وَلَيْسَ لِلتَّفْضِيلِ إذْ لَا فِعْل خَيْر مِنْهَا وَفِي آيَة أُخْرَى {عَشْر أَمْثَالهَا} {وَهُمْ} الْجَاءُونَ بِهَا {مِنْ فَزَع يَوْمئِذٍ} بِالْإِضَافَةِ وَكَسْر الْمِيم وَفَتْحهَا وَفَزَع مُنَوَّنًا وَفَتْح الْمِيم {آمنون}
{مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ} “Kim bir iyilikle gelirse” yani kıyamet gününde 'Lâ ilâhe illallâh' ile {فَلَهُ خَيْر} “onun için daha hayırlısı vardır” bir mükâfat {مِنْهَا} “ondan [ötürü].” yani onun sebebiyle; yoksa üstünlük bildirmek için değildir, zira ondan daha hayırlı bir amel yoktur; başka bir ayette ise {عَشْر أَمْثَالهَا} “onun on katı” buyrulmuştur. {وَهُمْ} “Ve onlar” onu getirenler {مِنْ فَزَع يَوْمئِذٍ} “o günün dehşetinden” izafetle ve mîm'in kesresi veya fethasıyla ve «فَزَع» tenvinli olup mîm'in fethasıyla [okunmuştur] {آمنون} “güven içindedirler.”
6332. Metin
{وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ} أَيْ الشِّرْك {فَكُبَّتْ وُجُوههمْ فِي النَّار} بِأَنْ وَلِيَتْهَا وَذُكِرَتْ الْوُجُوه لِأَنَّهَا مَوْضِع الشَّرَف مِنْ الْحَوَاسّ فَغَيْرهَا مِنْ بَاب أَوْلَى وَيُقَال لَهُمْ تَبْكِيتًا {هَلْ} مَا {تُجْزَوْنَ إلَّا} جَزَاء {مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} مِنْ الشِّرْك وَالْمَعَاصِي قُلْ لَهُمْ
{وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ} “Kim de bir kötülükle gelirse” yani şirk ile {فَكُبَّتْ وُجُوههمْ فِي النَّار} “artık yüzleri ateşe sürtülür” ateşe temas ettirilmek suretiyle; yüzlerin zikredilmesi, duyuların en şerefli yeri olmasındandır, dolayısıyla diğer azalar öncelikle böyledir. Onlara kınama amacıyla şöyle denilir: {هَلْ} “mi?” [yani] sadece {تُجْزَوْنَ إلَّا} “cezalandırılıyorsunuz ancak” karşılığıyla {مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yapmakta olduklarınızın.” şirk ve günahlardan. Onlara söyle:
6334. Metin
{إنَّمَا أُمِرْت أَنْ أَعْبُد رَبّ هَذِهِ الْبَلْدَة} أَيْ مَكَّة {الَّذِي حَرَّمَهَا} جَعَلَهَا حَرَمًا آمِنًا لَا يُسْفَك فِيهَا دَم إنْسَان وَلَا يُظْلَم فِيهَا أَحَد وَلَا يُصَاد صَيْدهَا وَلَا يُخْتَلَى خَلَاهَا وَذَلِكَ مِنْ النَّعَم عَلَى قُرَيْش أَهْلهَا فِي رَفْع اللَّه عَنْ بَلَدهمْ الْعَذَاب وَالْفِتَن الشَّائِعَة فِي جَمِيع بِلَاد الْعَرَب {وَلَهُ} تَعَالَى {كُلّ شَيْء} فَهُوَ رَبّه وَخَالِقه وَمَالِكه {وَأُمِرْت أَنْ أَكُون مِنْ الْمُسْلِمِينَ} لِلَّهِ بِتَوْحِيدِهِ
{إنَّمَا أُمِرْت أَنْ أَعْبُد رَبّ هَذِهِ الْبَلْدَة} “Ben ancak bu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum” yani Mekke'nin {الَّذِي حَرَّمَهَا} “ki O, orayı dokunulmaz kılmıştır” orayı, içinde insan kanı dökülmeyen, kimseye haksızlık edilmeyen, avı avlanmayan ve taze otu koparılmayan güvenli bir harem kılmıştır. Bütün Arap diyarında yaygın olan fitneleri ve azabı Allah'ın onların memleketinden kaldırmış olması, halkı olan Kureyş için nimetlerdendir. {وَلَهُ} “Ve O'nundur” Yüce Allah'ındır {كُلّ شَيْء} “her şey;” dolayısıyla O, her şeyin Rabbi, yaratıcısı ve mâlikidir {وَأُمِرْت أَنْ أَكُون مِنْ الْمُسْلِمِينَ} “ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.” O'nu birleyerek Allah'a [teslim olanlardan].
6336. Metin
{وأن أتلوا الْقُرْآن} عَلَيْكُمْ تِلَاوَة الدَّعْوَى إلَى الْإِيمَان {فَمَنْ اهْتَدَى} لَهُ {فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ} أَيْ لِأَجْلِهَا فَإِنَّ ثَوَاب اهْتِدَائِهِ لَهُ {وَمَنْ ضَلَّ} عَنْ الْإِيمَان وَأَخْطَأَ طَرِيق الْهُدَى {فَقُلْ} لَهُ {إنَّمَا أَنَا مِنْ الْمُنْذِرِينَ} الْمُخَوِّفِينَ فَلَيْسَ عَلَيَّ إلَّا التَّبْلِيغ وَهَذَا قَبْل الْأَمْر بِالْقِتَالِ
{وأن أتلوا الْقُرْآن} “Ve Kur'an'ı okumakla [emrolundum]” size imana davet okuyuşuyla {فَمَنْ اهْتَدَى} “artık kim doğru yolu bulursa” onunla {فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ} “ancak kendisi için doğru yolu bulmuş olur” yani kendi lehinedir; çünkü hidayete ermesinin sevabı kendisinedir {وَمَنْ ضَلَّ} “kim de saparsa” imandan [sapıp] hidayet yolunu kaybederse {فَقُلْ} “de ki:” ona {إنَّمَا أَنَا مِنْ الْمُنْذِرِينَ} “Ben ancak uyarıcılardanım.” korkutanlardanım; bana düşen sadece tebliğdir. Bu da savaşa dair emirden öncedir.
6338. Metin
{وَقُلْ الْحَمْد لِلَّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاته فَتَعْرِفُونَهَا} فَأَرَاهُمْ اللَّه يَوْم بَدْر الْقَتْل وَالسَّبْي وَضَرَبَ الْمَلَائِكَة وُجُوههمْ وَأَدْبَارهمْ وَعَجَّلَهُمْ اللَّه إلَى النَّار {وَمَا رَبّك بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء وَإِنَّمَا يُمْهِلهُمْ لِوَقْتِهِمْ = ٢٨ سُورَة الْقَصَص
{وَقُلْ الْحَمْد لِلَّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاته فَتَعْرِفُونَهَا} “Ve de ki: Hamd Allah'a mahsustur. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız.” Nitekim Allah onlara Bedir günü öldürülmeyi, esir alınmayı, meleklerin yüzlerine ve arkalarına vurmasını gösterdi ve Allah onları aceleyle cehenneme sevk etti. {وَمَا رَبّك بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ} “Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” yâ ve tâ ile [okunmuştur]; O sadece belirlenmiş vakitlerine kadar onlara mühlet vermektedir. = 28 KASAS SURESİ