Kasas

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

6339. Metin

مَكِّيَّة إلَّا مِنْ آيَة ٥٢ إلَى آيَة ٥٥ فَمَدَنِيَّة وَآيَة ٨٥ فَبِالْجُحْفَةِ نَزَلَتْ أثناء الهجرة وآياتها ٨٨ نزلت بعد النمل بسم الله الرحمن الرحيم

52. ayetten 55. ayete kadar olan kısım hariç Mekkîdir; bunlar Medenîdir. 85. ayet ise hicret esnasında Cuhfe'de inmiştir. Ayet sayısı 88'dir. Neml [suresin]den sonra inmiştir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

6340. Metin

{طسم} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِكَ

{طسم} “Tâ-Sîn-Mîm.” Allah bununla ne murad ettiğini en iyi bilendir.

6341. Metin

{تِلْكَ} أَيْ هَذِهِ الْآيَات {آيَات الْكِتَاب} الْإِضَافَة بِمَعْنَى مِنْ {الْمُبِين} الْمُظْهِر الْحَقّ مِنْ الْبَاطِل

{تِلْكَ} “Şunlar” yani bu ayetler, {آيَات الْكِتَاب} “Kitab'ın ayetleridir”. İzafet (tamlayan eki) “min (den/dan)” anlamındadır. {الْمُبِين} “[Hakkı batıldan] apaçık ayırt eden / açıklayan” [Kitab'ın].

6342. Metin

{نتلوا} نَقُصّ {عَلَيْك مِنْ نَبَإِ} خَبَر {مُوسَى وَفِرْعَوْن بِالْحَقِّ} الصِّدْق {لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} لِأَجَلِهِمْ لِأَنَّهُمْ الْمُنْتَفِعُونَ به

{نتلوا} “Okuyoruz” anlatıyoruz {عَلَيْك مِنْ نَبَإِ} “sana haberinden” {مُوسَى وَفِرْعَوْن بِالْحَقِّ} “Musa ve Firavun'un dosdoğru / hak olarak” {لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “iman eden bir kavim için.” Onlar için, çünkü ondan faydalananlar onlardır.

6343. Metin

{إنَّ فِرْعَوْن عَلَا} تَعَظَّمَ {فِي الْأَرْض} أَرْض مِصْر {وَجَعَلَ أَهْلهَا شِيَعًا} فِرَقًا فِي خِدْمَته {يَسْتَضْعِف طَائِفَة مِنْهُمْ} هُمْ بَنُو إسْرَائِيل {يُذَبِّح أَبْنَاءَهُمْ}

{إنَّ فِرْعَوْن عَلَا} “Şüphesiz Firavun büyüklük tasladı” böbürlendi {فِي الْأَرْض} “yeryüzünde” Mısır topraklarında {وَجَعَلَ أَهْلهَا شِيَعًا} “ve halkını fırkalara böldü” kendi hizmetinde fırkalara [ayırdı]. {يَسْتَضْعِف طَائِفَة مِنْهُمْ} “Onlardan bir grubu güçsüz bırakıyor” ki onlar İsrailoğulları'dır, {يُذَبِّح أَبْنَاءَهُمْ} “oğullarını boğazlıyordu”

6344. Metin

الْمَوْلُودِينَ {وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ} يَسْتَبْقِيهِنَّ أَحْيَاء لِقَوْلِ بَعْض الْكَهَنَة لَهُ إنَّ مَوْلُودًا يُولَد فِي بَنِي إسْرَائِيل يَكُون سَبَب زَوَال مُلْكك {إنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُفْسِدِينَ} بِالْقَتْلِ وَغَيْره

[yeni] doğan [erkek çocukları boğazlıyor] {وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ} “ve kadınlarını (kız çocuklarını) sağ bırakıyordu.” Bazı kâhinlerin kendisine: “İsrailoğulları içinde bir erkek çocuk doğacak ve senin krallığının yok olmasına sebep olacak” demelerinden ötürü onları sağ bırakıyordu. {إنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُفْسِدِينَ} “Şüphesiz o bozgunculardandı” öldürmek ve başka yollarla.

6345. Metin

{وَنُرِيد أَنْ نَمُنّ عَلَى الَّذِينَ اُسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْض وَنَجْعَلهُمْ أَئِمَّة} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة يَاء يُقْتَدَى بِهِمْ فِي الْخَيْر {وَنَجْعَلهُمْ الْوَارِثِينَ} ملك فرعون

{وَنُرِيد أَنْ نَمُنّ عَلَى الَّذِينَ اُسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْض وَنَجْعَلهُمْ أَئِمَّة} “Biz ise yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak ve onları önderler yapmak istiyorduk” [Arapça metindeki ‘eimmeten’ kelimesi] iki hemzenin tahkikiyle ve ikinci hemzenin yâ harfine ibdaliyle (dönüştürülmesiyle de okunmuştur; yani) kendilerine hayırda uyulan [önderler]. {وَنَجْعَلهُمْ الْوَارِثِينَ} “ve onları varisler kılmak [istiyorduk]” Firavun'un mülküne.

6346. Metin

{وَنُمَكِّن لَهُمْ فِي الْأَرْض} أَرْض مِصْر وَالشَّام {وَنُرِيَ فِرْعَوْن وَهَامَان وَجُنُودهمَا} وَفِي قِرَاءَة وَيَرَى بِفَتْحِ التَّحْتَانِيَّة وَالرَّاء وَرَفْع الْأَسْمَاء الثَّلَاثَة {مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ} يَخَافُونَ مِنْ الْمَوْلُود الَّذِي يَذْهَب مُلْكهمْ عَلَى يَدَيْهِ

{وَنُمَكِّن لَهُمْ فِي الْأَرْض} “Ve onları yeryüzünde yerleşik kılmak / hâkim kılmak [istiyorduk]” Mısır ve Şam topraklarında, {وَنُرِيَ فِرْعَوْن وَهَامَان وَجُنُودهمَا} “Firavun'a, Hâmân'a ve askerlerine göstermek [istiyorduk]” —bir kıraatte alt iki noktalı harfin (yâ) ve râ'nın fethası ve üç ismin ref'iyle ‘ve yerâ Fir‘avnu ve Hâmânu ve cunûduhümâ’ şeklindedir— {مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ} “onlardan çekinip sakındıkları şeyi.” Hükümranlıklarının onun eliyle yok olmasından korktukları o yeni doğan çocuğu [göstermek istiyorduk].

6347. Metin

{وَأَوْحَيْنَا} وَحْي إلْهَام أَوْ مَنَام {إلَى أُمّ مُوسَى} وَهُوَ الْمَوْلُود الْمَذْكُور وَلَمْ يَشْعُر بِوِلَادَتِهِ غَيْر أُخْته {أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْت عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمّ} الْبَحْر أَيْ النِّيل {وَلَا تَخَافِي} غَرَقه {وَلَا تَحْزَنِي} لِفِرَاقِهِ {إنَّا رَادُّوهُ إلَيْك وَجَاعِلُوهُ مِنْ الْمُرْسَلِينَ} فَأَرْضَعَتْهُ ثَلَاثَة أَشْهُر لَا يَبْكِي وَخَافَتْ عَلَيْهِ فَوَضَعَتْهُ فِي تَابُوت مطلي بالقار من داخل مُمَهَّد لَهُ فِيهِ وَأَغْلَقَتْهُ وَأَلْقَتْهُ فِي بَحْر النيل ليلا

{وَأَوْحَيْنَا} “Ve vahyettik” ilham veya rüya yoluyla {إلَى أُمّ مُوسَى} “Musa'nın annesine” —ki o sözü edilen yeni doğan çocuktur ve onun doğumunu kız kardeşinden başka kimse fark etmemişti—: {أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْت عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمّ} “Onu emzir, onun için endişelendiğin zaman da onu nehre” Nil nehrine “bırak; {وَلَا تَخَافِي} korkma” boğulmasından {وَلَا تَحْزَنِي} ve üzülme” ayrılığına; {إنَّا رَادُّوهُ إلَيْك وَجَاعِلُوهُ مِنْ الْمُرْسَلِينَ} çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız.” Onu üç ay boyunca ağlamaksızın emzirdi. Sonunda onun için endişelenince, onu içi ziftle sıvanmış, içi döşenmiş bir sandığa koydu, kapağını kapattı ve geceleyin Nil nehrine bıraktı.

6348. Metin

{فَالْتَقَطَهُ} بِالتَّابُوتِ صَبِيحَة اللَّيْل {آل} أَعْوَان {فِرْعَوْن} فَوَضَعُوهُ بَيْن يَدَيْهِ وَفُتِحَ وَأُخْرِجَ مُوسَى مِنْهُ وَهُوَ يَمُصّ مِنْ إبْهَامه لَبَنًا {لِيَكُونَ لَهُمْ} فِي عَاقِبَة الْأَمْر {عَدُوًّا} يَقْتُل رِجَالهمْ {وَحَزَنًا} يَسْتَعْبِد نِسَاءَهُمْ وَفِي قِرَاءَة بِضَمِّ الْحَاء وَسُكُون الزَّاي لُغَتَانِ فِي الْمَصْدَر وَهُوَ هُنَا بِمَعْنَى اسْم الْفَاعِل مِنْ حَزَّنَهُ كَأَحْزَنَهُ {إنَّ فِرْعَوْن وَهَامَان} وَزِيره {وَجُنُودهمَا كَانُوا خَاطِئِينَ} مِنْ الْخَطِيئَة أَيْ عَاصِينَ فَعُوقِبُوا عَلَى يَدَيْهِ

{فَالْتَقَطَهُ} “Onu” sandığın içinde gecenin sabahında “bulup aldı” {آل} “ailesi/adamları” yardımcıları {فِرْعَوْن} “Firavun'un”. Onu [Firavun'un] önüne koydular; sandık açıldı ve içinden başparmağından süt emen Musa çıkarıldı. {لِيَكُونَ لَهُمْ} “Onlar için olması için” işin sonunda {عَدُوًّا} “bir düşman” erkeklerini öldüren {وَحَزَنًا} “ve bir üzüntü [kaynağı]” kadınlarını köleleştiren. Bir kıraatte hâ'nın dammesi ve zâ'nın sükûnuyla (huznen) okunmuştur ki bunlar masdarda iki kullanımdır. Burada ‘ahzene’ gibi ‘hazzene’den ismi fâil (hüzün veren) manasındadır. {إنَّ فِرْعَوْن وَهَامَان} “Şüphesiz Firavun, Hâmân” veziri {وَجُنُودهمَا كَانُوا خَاطِئِينَ} “ve ikisinin askerleri günahkârlardı / suçlulardı” hatîe (günah) kökünden, yani isyankârlardı; bu yüzden onun eliyle cezalandırıldılar.

6349. Metin

{وَقَالَتْ امْرَأَة فِرْعَوْن} وَقَدْ هَمَّ مَعَ أَعْوَانه بقتله هو {قرت عَيْن لِي وَلَك لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعنَا أَوْ نَتَّخِذهُ وَلَدًا} فَأَطَاعُوهَا {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} بِعَاقِبَةِ أَمْرهمْ مَعَهُ

{وَقَالَتْ امْرَأَة فِرْعَوْن} “Firavun'un karısı dedi ki” —o [Firavun] adamlarıyla birlikte onu öldürmeye niyetlendiğinde—: ‘O, {قرت عَيْن لِي وَلَك لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعنَا أَوْ نَتَّخِذهُ وَلَدًا} “benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz.”’ Ona itaat ettiler. {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “Onlar farkında değillerdi” onunla ilgili başlarına gelecek akıbetin.

6351. Metin

{وَأَصْبَحَ فُؤَاد أُمّ مُوسَى} لَمَّا عَلِمَتْ بِالْتِقَاطِهِ {فَارِغًا} مِمَّا سِوَاهُ {إنْ} مُخَفَّفَة مِنْ الثَّقِيلَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ إنَّهَا {كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ} أَيْ بِأَنَّهُ ابْنهَا {لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبهَا} بِالصَّبْرِ أَيْ سُكْنَاهُ {لِتَكُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} الْمُصَدِّقِينَ بِوَعْدِ اللَّه وَجَوَاب لَوْلَا دَلَّ عَلَيْهِ ما قبلها

{وَأَصْبَحَ فُؤَاد أُمّ مُوسَى} “Musa'nın annesinin yüreği oldu” onun [sandıktan] alındığını öğrendiğinde {فَارِغًا} “bomboş” ondan başka her şeyden. {إنْ} “Az kalsın” şeddeli ‘inne’den hafifletilmiş (muhaffefe) olup ismi hazfedilmiştir, yani ‘innehâ’ takdirindedir; {كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ} “onu neredeyse açığa vuracaktı” yani onun kendi oğlu olduğunu [söyleyecekti], {لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبهَا} “eğer kalbini pekiştirmemiş olsaydık” sabırla, yani onu sükûnete erdirmemiş olsaydık {لِتَكُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} “inananlardan olması için.” Allah'ın vaadini doğrulayanlardan [olması için]. ‘Levlâ’nın cevabına önceki ifade delalet etmektedir.

6353. Metin

{وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ} مَرْيَم {قُصِّيهِ} اتَّبِعِي أَثَره حَتَّى تَعْلَمِي خَبَره {فَبَصُرَتْ بِهِ} أَبْصَرَتْهُ {عَنْ جُنُب} مِنْ مَكَان بَعِيد اخْتِلَاسًا {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} أَنَّهَا أُخْته وَأَنَّهَا تَرْقُبهُ

{وَقَالَتْ لِأُخْتِهِ} “Ve onun kız kardeşine” Meryem'e: {قُصِّيهِ} “Onun izini takip et” onun haberini öğrenene kadar izini sür, “dedi.” {فَبَصُرَتْ بِهِ} “O da onu gördü / gözetti” {عَنْ جُنُب} “uzaktan” uzaktan gizlice [gözetti], {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında değillerken.” Onun kız kardeşi olduğunu ve onu gözlediğini [fark etmiyorlardı].

6355. Metin

{وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِع مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل رَدّه إلَى أُمّه أَيْ مَنَعْنَاهُ مِنْ قَبُول ثَدْي مُرْضِعَة غَيْر أُمّه فَلَمْ يَقْبَل ثَدْي وَاحِدَة مِنْ الْمَرَاضِع الْمُحْضَرَة لَهُ {فَقَالَتْ} أُخْته {هَلْ أَدُلّكُمْ عَلَى أَهْل بَيْت} لَمَّا رَأَتْ حُنُوّهُمْ عَلَيْهِ {يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ} بِالْإِرْضَاعِ وَغَيْره {وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ} وَفَسَّرَتْ ضَمِير لَهُ بِالْمُلْكِ جَوَابًا لَهُمْ فَأُجِيبَتْ فَجَاءَتْ بِأُمِّهِ فَقَبَّلَ ثَدْيهَا وَأَجَابَتْهُمْ عَنْ قَبُوله بِأَنَّهَا طَيِّبَة الرِّيح طَيِّبَة اللَّبَن فَأَذِنَ لَهَا فِي إرْضَاعه فِي بَيْتهَا فَرَجَعَتْ بِهِ كَمَا قَالَ تَعَالَى

{وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِع مِنْ قَبْل} “Daha önce ona sütanneleri haram kılmıştık” yani annesine geri verilmeden önce, annesi dışındaki bir sütannenin memesini kabul etmesini engellemiştik; böylece huzuruna getirilen sütannelerden hiçbirinin memesini kabul etmedi. {فَقَالَتْ} “Bunun üzerine [kız kardeşi] dedi ki:” —onların ona olan şefkatini görünce— {هَلْ أَدُلّكُمْ عَلَى أَهْل بَيْت} “Size bir ev halkını göstereyim mi {يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ} sizin adınıza onun bakımını üstlenecek” emzirme ve diğer hususlarda {وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ} ve ona içtenlikle davranacak olan?” Onlara cevap verirken ‘ona’ (lehu) zamirini melik/hükümdar olarak açıkladı. Talebi kabul edildi; o da annesini getirdi ve çocuk onun memesini kabul etti. Musa'nın onun memesini kabul etmesini ise kadının kokusunun ve sütünün güzel olmasıyla açıkladı. Bunun üzerine kadına çocuğu kendi evinde emzirmesi için izin verildi ve Yüce Allah'ın buyurduğu gibi onu alıp geri döndü:

6357. Metin

{فَرَدَدْنَاهُ إلَى أُمّه كَيْ تَقَرّ عَيْنهَا} بِلِقَائِهِ {وَلَا تَحْزَن} حِينَئِذٍ {وَلِتَعْلَم أَنَّ وَعْد اللَّه} بِرَدِّهِ إلَيْهَا {حَقّ وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ} أَيْ النَّاس {لَا يَعْلَمُونَ} بِهَذَا الْوَعْد وَلَا بِأَنَّ هَذِهِ أُخْته وَهَذِهِ أُمّه فَمَكَثَ عِنْدهَا إلَى أَنْ فَطَمَتْهُ وَأَجْرَى عَلَيْهَا أُجْرَتهَا لِكُلِّ يَوْم دِينَار وَأَخَذَتْهَا لِأَنَّهَا مَال حَرْبِيّ فَأَتَتْ بِهِ فِرْعَوْن فَتَرَبَّى عِنْده كَمَا قَالَ تَعَالَى حِكَايَة عَنْهُ فِي سُورَة الشُّعَرَاء {أَلَمْ نُرَبِّك فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْت فِينَا مِنْ عُمُرك سِنِينَ}

{فَرَدَدْنَاهُ إلَى أُمّه كَيْ تَقَرّ عَيْنهَا} “Böylece gözü aydın olsun” ona kavuşmasıyla {وَلَا تَحْزَن} “ve üzülmesin” o vakit {وَلِتَعْلَم أَنَّ وَعْد اللَّه} “ve bilsin ki Allah'ın vaadi” onu kendisine geri döndürme vaadi {حَقّ} “haktır diye onu annesine geri verdik. {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ} Fakat onların çoğu” yani insanların çoğu {لَا يَعْلَمُونَ} “bilmezler.” Bu vaadi de bilmezler, bu kızın onun kız kardeşi, kadının da annesi olduğunu da bilmezlerdi. Musa sütten kesilinceye kadar annesinin yanında kaldı. [Firavun] anneye her gün için bir dinar ücret tahsis etti; anne de bu bir harbî malı olduğu için onu aldı. Sonra onu Firavun'a getirdi ve Şu‘arâ suresinde Allah Teâlâ'nın ondan naklettiği gibi onun yanında büyüdü: {أَلَمْ نُرَبِّك فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْت فِينَا مِنْ عُمُرك سِنِينَ} “Biz seni çocukken aramızda büyütmedik mi ve sen ömründen yıllarca aramızda kalmadın mı?”

6359. Metin

{وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدّه} وَهُوَ ثَلَاثُونَ سَنَة أَوْ وَثَلَاث {وَاسْتَوَى} أَيْ بَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَة {آتَيْنَاهُ حُكْمًا} حِكْمَة {وَعِلْمًا} فِقْهًا فِي الدِّين قَبْل أَنْ يُبْعَث نَبِيًّا {وَكَذَلِكَ} كَمَا جَزَيْنَاهُ {نَجْزِي المحسنين} لأنفسهم

{وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدّه} “Musa erginlik çağına ulaşıp” ki bu otuz veya otuz üç yaştır {وَاسْتَوَى} “olgunlaşınca” yani kırk yaşına ulaşınca {آتَيْنَاهُ حُكْمًا} “ona hüküm” hikmet {وَعِلْمًا} “ve ilim verdik” peygamber olarak gönderilmeden önce din konusunda kavrayış [verdik]. {وَكَذَلِكَ} “İşte böylece” ona karşılığını verdiğimiz gibi {نَجْزِي المحسنين} “iyilik edenleri mükâfatlandırırız” kendilerine iyilik edenleri.

6361. Metin

{وَدَخَلَ} مُوسَى {الْمَدِينَة} مَدِينَة فِرْعَوْن وَهِيَ مَنْف بَعْد أَنْ غَابَ عَنْهُ مُدَّة {عَلَى حِين غَفْلَة مِنْ أَهْلهَا} وَقْت الْقَيْلُولَة {فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ هَذَا مِنْ شِيعَته} أَيْ إسْرَائِيلِيّ {وَهَذَا مِنْ عَدُوّهُ} أَيْ قِبْطِيّ يُسَخِّر إسْرَائِيلِيًّا لِيَحْمِل حَطَبًا إلَى مَطْبَخ فِرْعَوْن {فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَته عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوّهُ} فَقَالَ لَهُ مُوسَى خَلّ سَبِيله فَقِيلَ إنَّهُ قَالَ لِمُوسَى لَقَدْ هَمَمْت أَنْ أَحْمِلهُ عَلَيْك {فَوَكَزَهُ مُوسَى} أَيْ ضَرَبَهُ بِجَمْعِ كَفّه وَكَانَ شَدِيد الْقُوَّة وَالْبَطْش {فَقَضَى عَلَيْهِ} قَتَلَهُ وَلَمْ يَكُنْ قَصَدَ قَتْله وَدَفَنَهُ فِي الرَّمْل {قَالَ هَذَا} قَتْله {مِنْ عَمَل الشَّيْطَان} الْمُهَيِّج غَضَبِي {إنَّهُ عَدُوّ} لِابْنِ آدَم {مُضِلّ} لَهُ {مُبِين} بَيِّن الإضلال

{وَدَخَلَ} “Ve [Musa] girdi” {الْمَدِينَة} “şehre” Firavun'un şehrine ki orası Menf'tir, ondan bir süre uzak kaldıktan sonra, {عَلَى حِين غَفْلَة مِنْ أَهْلهَا} “halkının habersiz olduğu bir sırada” kaylûle vaktinde. {فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ هَذَا مِنْ شِيعَته} “Orada kavga eden iki adam buldu; bunlardan biri kendi taraftarlarından” yani bir İsrailoğlu, {وَهَذَا مِنْ عَدُوّهُ} “diğeri ise düşmanlarındandı.” Yani Firavun'un mutfağına odun taşısın diye İsrailoğlu'nu zorla çalıştıran bir Kıptî idi. {فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَته عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوّهُ} “Kendi taraftarlarından olan kimse, düşmanından olana karşı ondan yardım istedi.” Musa ona: “Onu serbest bırak” dedi. Denildiğine göre [Kıptî] Musa'ya: “Onu senin üzerine yüklemeye niyetlendim!” dedi. {فَوَكَزَهُ مُوسَى} “Bunun üzerine Musa ona bir yumruk indirdi” yani yumruğuyla vurdu; Musa çok güçlü ve kuvvetliydi {فَقَضَى عَلَيْهِ} “ve onun işini bitirdi” onu öldürdü; kastı onu öldürmek değildi ve onu kuma gömdü. ‘[Musa]: {قَالَ هَذَا} “Bu” onun öldürülmesi {مِنْ عَمَل الشَّيْطَان} “şeytanın işindendir” öfkemi kabartan şeytanın, {إنَّهُ عَدُوّ} “şüphesiz o bir düşmandır” Âdemoğluna {مُضِلّ} “saptıran” onu saptıran {مُبِين} “apaçık [bir düşmandır]” saptırması apaçık olan, “dedi.”

6363. Metin

{قَالَ} نَادِمًا {رَبّ إنِّي ظَلَمْت نَفْسِي} بِقَتْلِهِ {فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إنَّهُ هُوَ الْغَفُور الرَّحِيم} أَيْ الْمُتَّصِف بِهِمَا أَزَلًا وَأَبَدًا

{قَالَ} “[Musa] dedi ki:” pişman olarak: {رَبّ إنِّي ظَلَمْت نَفْسِي} “Rabbim! Gerçekten ben kendime zulmettim” onu öldürmekle {فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إنَّهُ هُوَ الْغَفُور الرَّحِيم} “beni bağışla! Bunun üzerine [Allah] onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” yani ezelden ebede bu iki vasıfla nitelenmiş olandır.

6365. Metin

{قَالَ رَبّ بِمَا أَنْعَمْت} بِحَقِّ إنْعَامك {عَلَيَّ} بِالْمَغْفِرَةِ اعْصِمْنِي {فَلَنْ أَكُون ظَهِيرًا} عَوْنًا {لِلْمُجْرِمِينَ} الْكَافِرِينَ بَعْد هَذِهِ إنْ عَصَمْتنِي

{قَالَ رَبّ بِمَا أَنْعَمْت} “Dedi ki: Rabbim! Bana lütfettiğin nimet hakkı için” bağışlanma nimeti sebebiyle beni koru; {عَلَيَّ فَلَنْ أَكُون ظَهِيرًا} “bana [lütfettiğin nimet hakkı için], artık asla yardımcı olmayacağım” destekçi olmayacağım {لِلْمُجْرِمِينَ} “suçlulara!” kâfirlere bundan sonra, eğer beni korursan.

6367. Metin

{فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَة خَائِفًا يَتَرَقَّب} يَنْتَظِر مَا يَنَالهُ مِنْ جِهَة الْقَتِيل {فَإِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخهُ} يَسْتَغِيث بِهِ عَلَى قِبْطِيّ آخَر {قَالَ لَهُ مُوسَى إنَّك لَغَوِيّ مُبِين} بَيِّن الْغَوَايَة لِمَا فَعَلْته بِالْأَمْسِ وَالْيَوْم

{فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَة خَائِفًا يَتَرَقَّب} “Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı” öldürülen kimseden ötürü başına ne geleceğini bekleyerek. {فَإِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخهُ} “Bir de gördü ki dün kendisinden yardım isteyen adam yine bağırarak ondan yardım istiyor” başka bir Kıptî'ye karşı ondan yardım istiyor. {قَالَ لَهُ مُوسَى إنَّك لَغَوِيّ مُبِين} “Musa ona: Şüphesiz sen apaçık bir azgınsın / sapıksın, dedi” dün ve bugün yaptığın şey sebebiyle azgınlığı apaçık olan birisin.

6369. Metin

{فَلَمَّا أَنْ} زَائِدَة {أَرَادَ أَنْ يَبْطِش بِاَلَّذِي هُوَ عَدُوّ لَهُمَا} لِمُوسَى وَالْمُسْتَغِيث بِهِ {قَالَ} الْمُسْتَغِيث ظَانًّا أَنَّهُ يَبْطِش بِهِ لَمَّا قَالَ لَهُ {يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلنِي كَمَا قَتَلْت نَفْسًا بِالْأَمْسِ إنْ} مَا {تُرِيد إلَّا أَنْ تَكُون جَبَّارًا فِي الْأَرْض وَمَا تُرِيد أَنْ تَكُون مِنْ الْمُصْلِحِينَ} فَسَمِعَ الْقِبْطِيّ ذَلِكَ فَعَلِمَ أَنَّ الْقَاتِل مُوسَى فَانْطَلَقَ إلَى فِرْعَوْن فَأَخْبَرَهُ بِذَلِكَ فَأَمَرَ فِرْعَوْن الذَّبَّاحِينَ بِقَتْلِ مُوسَى فَأَخَذُوا فِي الطَّرِيق إلَيْهِ

{فَلَمَّا أَنْ} “Vaktaki” [buradaki ‘en’] zaidedir {أَرَادَ أَنْ يَبْطِش بِاَلَّذِي هُوَ عَدُوّ لَهُمَا} “her ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince” Musa ve yardım isteyen kimsenin [düşmanını yakalamak isteyince], {قَالَ} “[o adam] dedi ki:” —yardım isteyen kimse, Musa kendisine öyle deyince kendisini yakalayacağını zannederek—: {يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلنِي كَمَا قَتَلْت نَفْسًا بِالْأَمْسِ إنْ} “Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen” sadece {تُرِيد إلَّا أَنْ تَكُون جَبَّارًا فِي الْأَرْض وَمَا تُرِيد أَنْ تَكُون مِنْ الْمُصْلِحِينَ} “yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun!” Kıptî bunu işitti ve katilin Musa olduğunu anladı. Hemen Firavun'a gidip durumu ona bildirdi. Firavun da cellatlara Musa'yı öldürmelerini emretti ve Musa'ya ulaşmak için yola koyuldular.

6371. Metin

{وَجَاءَ رَجُل} هُوَ مُؤْمِن آل فِرْعَوْن {مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَة} آخِرهَا {يَسْعَى} يُسْرِع فِي مَشْيه مِنْ طَرِيق أَقْرَب مِنْ طَرِيقهمْ {قَالَ يَا مُوسَى إنَّ الْمَلَأ} مِنْ قَوْم فِرْعَوْن {يَأْتَمِرُونَ بِك} يَتَشَاوَرُونَ فِيك {لِيَقْتُلُوك فَاخْرُجْ} مِنْ الْمَدِينَة {إنِّي لَك مِنْ النَّاصِحِينَ} فِي الْأَمْر بِالْخُرُوجِ

{وَجَاءَ رَجُل} “Bir adam geldi” ki o Firavun ailesinin müminidir {مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَة} “şehrin öbür ucundan” en sonundan {يَسْعَى} “koşarak” onların yolundan daha kısa bir yoldan hızlı adımlarla yürüyerek. {قَالَ يَا مُوسَى إنَّ الْمَلَأ} “Dedi ki: Ey Musa! İleri gelenler” Firavun'un kavminden ileri gelenler {يَأْتَمِرُونَ بِك} “senin hakkında görüşüyorlar” senin durumunu müzakere ediyorlar {لِيَقْتُلُوك فَاخْرُجْ} “seni öldürmek için; hemen çık” şehirden [çık], {إنِّي لَك مِنْ النَّاصِحِينَ} “çünkü ben senin için öğüt verenlerdenim” çıkmayı tavsiye etme konusunda.

6373. Metin

{فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّب} لُحُوق طَالِب أَوْ غَوْث اللَّه إيَّاهُ {قَالَ رَبّ نَجِّنِي مِنْ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} قَوْم فِرْعَوْن

{فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّب} “Bunun üzerine [Musa] korku içinde etrafı gözetleyerek oradan çıktı” arkasından gelen birini veya Allah'ın yardımını bekleyerek. ‘{قَالَ رَبّ نَجِّنِي مِنْ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “Rabbim! Beni zalimler topluluğundan kurtar, dedi” Firavun'un kavminden.

6375. Metin

{وَلَمَّا تَوَجَّهَ} قَصَدَ بِوَجْهِهِ {تِلْقَاء مَدْيَن} جِهَتهَا وَهِيَ قَرْيَة شُعَيْب مَسِيرَة ثَمَانِيَة أَيَّام مِنْ مِصْر سُمِّيَتْ بِمَدْيَن بْن إبْرَاهِيم وَلَمْ يَكُنْ

{وَلَمَّا تَوَجَّهَ} “Yönelince” yüzünü çevirip yönelince {تِلْقَاء مَدْيَن} “Medyen tarafına” onun yönüne —ki orası Şuayb'ın kasabasıdır, Mısır'dan sekiz günlük mesafededir ve İbrahim'in oğlu Medyen'in adıyla anılmıştır— ve kendisi

6376. Metin

يَعْرِف طَرِيقهَا {قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِينِي سَوَاء السَّبِيل} أَيْ قَصْد الطَّرِيق أَيْ الطَّرِيق الْوَسَط إلَيْهَا فَأَرْسَلَ اللَّه مَلَكًا بِيَدِهِ عَنْزَة فَانْطَلَقَ بِهِ إلَيْهَا

onun yolunu bilmiyordu. ‘{قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِينِي سَوَاء السَّبِيل} “Umarım Rabbim beni doğru yola iletir, dedi” yani doğru yola, oraya ulaştıran en uygun orta yola. Bunun üzerine Allah, elinde asa olan bir melek gönderdi ve melek onu oraya götürdü.

6378. Metin

{وَلَمَّا وَرَدَ مَاء مَدْيَن} بِئْر فِيهَا أَيْ وَصَلَ إلَيْهَا {وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّة} جَمَاعَة {مِنْ النَّاس يَسْقُونَ} مَوَاشِيهمْ {وَوَجَدَ مِنْ دُونهمْ} سِوَاهُمْ {امرأتين تذودان} تمنعان أغنامهما عَنْ الْمَاء {قَالَ} مُوسَى لَهُمَا {مَا خَطْبكُمَا} مَا شَأْنكُمَا لَا تَسْقِيَانِ {قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِر الرِّعَاء} جَمْع رَاعٍ أَيْ يَرْجِعُونَ مِنْ سَقْيهمْ خَوْف الزِّحَام فَنَسْقِي وَفِي قِرَاءَة يُصْدَر مِنْ الرُّبَاعِيّ أَيْ يَصْرِفُوا مَوَاشِيهمْ عَنْ الْمَاء {وَأَبُونَا شَيْخ كَبِير} لَا يَقْدِر أَنْ يسقي

{وَلَمَّا وَرَدَ مَاء مَدْيَن} “Medyen suyuna varınca” oradaki kuyuya, yani oraya ulaştığında {وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّة} “onun başında bir topluluk buldu” insanlardan bir grup {مِنْ النَّاس يَسْقُونَ} “[hayvanlarını] sulayan.” Hayvanlarını suluyorlardı. {وَوَجَدَ مِنْ دُونهمْ} “Onların gerisinde de buldu” onların haricinde {امرأتين تذودان} “[hayvanlarını sudan] geri çeken iki kadın.” Koyunlarını sudan menediyorlardı. {قَالَ} “[Musa] dedi ki:” ikisine: {مَا خَطْبكُمَا} “Meseleniz / durumunuz nedir?” Neden sulamıyorsunuz? {قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِر الرِّعَاء} “Dediler ki: Çobanlar [hayvanlarını] sulayıp çekilmedikçe biz sulayamayız” —‘er-ri‘â’’ ‘râin’in (çobanın) çoğuludur— yani izdiham korkusundan ötürü onlar sulamaktan dönünce biz sularız. Bir kıraatte dört harfli fiilden (rubâî) ‘yusdiru’ okunmuştur; yani onlar hayvanlarını sudan geri çevirinceye kadar. {وَأَبُونَا شَيْخ كَبِير} “Babamız ise çok yaşlı bir ihtiyardır” sulamaya gücü yetmez.

6380. Metin

{فَسَقَى لَهُمَا} مِنْ بِئْر أُخْرَى بِقُرْبِهِمَا رَفَعَ حَجَرًا عَنْهَا لَا يَرْفَعهُ إلَّا عَشَرَة أَنْفُس {ثُمَّ تَوَلَّى} انْصَرَفَ {إلَى الظِّلّ} لِسَمُرَةَ مِنْ شِدَّة حَرّ الشَّمْس وَهُوَ جَائِع {فَقَالَ رَبّ إنِّي لِمَا أَنْزَلْت إلَيَّ مِنْ خَيْر} طَعَام {فَقِير} مُحْتَاج فَرَجَعَتَا إلَى أَبِيهِمَا فِي زَمَن أقل مما كانت تَرْجِعَانِ فِيهِ فَسَأَلَهُمَا عَنْ ذَلِكَ فَأَخْبَرَتَاهُ بِمَنْ سقى لهما فقال لإحداهما ادعيه لي قال تعالى

{فَسَقَى لَهُمَا} “Bunun üzerine [Musa] onların yerine [hayvanları] suladı” yakınlarındaki başka bir kuyudan; o kuyunun üzerinden ancak on kişinin kaldırabileceği bir taşı kaldırdı. {ثُمَّ تَوَلَّى} “Sonra çekildi” gitti {إلَى الظِّلّ} “gölgeye” güneşin şiddetli sıcağından ötürü bir semure ağacının gölgesine, kendisi de açtı. {فَقَالَ رَبّ إنِّي لِمَا أَنْزَلْت إلَيَّ مِنْ خَيْر} “Ve dedi ki: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra” yiyeceğe {فَقِير} “muhtacım.” İki kız babalarına her zamankinden daha kısa bir sürede döndüler. Babaları bunun sebebini sorunca, hayvanlarını sulayan kişiyi anlattılar. Babaları da onlardan birine: “Onu bana çağır” dedi. Yüce Allah buyurdu:

6382. Metin

{فَجَاءَتْهُ إحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاء} أَيْ وَاضِعَة كُمّ دِرْعهَا عَلَى وَجْههَا حَيَاء مِنْهُ {قَالَتْ إنَّ أَبِي يَدْعُوك لِيَجْزِيَك أَجْر مَا سَقَيْت لَنَا} فَأَجَابَهَا مُنْكِرًا فِي نَفْسه أَخْذ الْأُجْرَة كَأَنَّهَا قَصَدَتْ الْمُكَافَأَة إنْ كَانَ مِمَّنْ يُرِيدهَا فَمَشَتْ بَيْن يَدَيْهِ فَجَعَلَتْ الرِّيح تَضْرِب ثَوْبهَا فَتَكْشِف سَاقَيْهَا فَقَالَ لَهَا امْشِي خَلْفِي وَدُلِّينِي عَلَى الطَّرِيق فَفَعَلَتْ إلَى أَنْ جَاءَ أَبَاهَا وَهُوَ شُعَيْب ﵇ وَعِنْده عَشَاء فَقَالَ اجلس فتعش قال أَخَاف أَنْ يَكُون عِوَضًا مِمَّا سَقَيْت لَهُمَا وَإِنَّا أَهْل بَيْت لَا نَطْلُب عَلَى عَمَل خَيْر عِوَضًا قَالَ لَا عَادَتِي وَعَادَة آبَائِي نُقْرِي الضَّيْف وَنُطْعِم الطَّعَام فَأَكَلَ وَأَخْبَرَهُ بِحَالِهِ قال تعالى {فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَص} مَصْدَر بِمَعْنَى الْمَقْصُوص مِنْ قِتْله الْقِبْطِيّ وَقَصْدهمْ قَتْله وَخَوْفه مِنْ فِرْعَوْن {قَالَ لَا تَخَفْ نَجَوْت مِنْ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} إذْ لَا سُلْطَان لِفِرْعَوْن عَلَى مدين

{فَجَاءَتْهُ إحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاء} “Derken o iki kadından biri utana sıkıla yürüyerek ona geldi” yani ondan utandığı için elbisesinin kolunu yüzüne tutarak. {قَالَتْ إنَّ أَبِي يَدْعُوك لِيَجْزِيَك أَجْر مَا سَقَيْت لَنَا} “Dedi ki: Babam, bizim yerimize sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor.” Musa içinden ücret almayı reddederek kadına icabet etti; kadın eğer ücret isteyen biriyse karşılık vermeyi kastetmişti. Kadın onun önünde yürümeye başladı, derken rüzgâr kadının elbisesine vurup bacaklarını açıyordu. Musa ona: “Benim arkamdan yürü ve bana yolu tarif et” dedi. Kadın da öyle yaptı; nihayet babasının yanına vardı ki o Şuayb aleyhisselâm idi. Yanında akşam yemeği vardı. ‘Otur, akşam yemeği ye’ dedi. Musa: ‘Onlar için suladığım şeyin karşılığı olmasından korkarım; zira biz hayır işine karşılık talep etmeyen bir ev halkıyız’ dedi. [Şuayb]: ‘Hayır, bu benim ve atalarımın âdetidir; biz misafire ikram eder ve yemek yediririz’ dedi. Bunun üzerine Musa yedi ve durumunu ona anlattı. Yüce Allah buyurdu: {فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَص} “[Musa] onun yanına gelip başından geçenleri anlatınca” —el-kakas masdar olup anlatılan şeyler anlamındadır— Kıptî'yi öldürmesini, onların kendisini öldürme niyetlerini ve Firavun'dan korkusunu anlatınca, ‘[Şuayb]: {قَالَ لَا تَخَفْ نَجَوْت مِنْ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “Korkma! O zalimler topluluğundan kurtuldun, dedi” çünkü Medyen üzerinde Firavun'un bir hâkimiyeti yoktu.

6384. Metin

{قَالَتْ إحْدَاهُمَا} وَهِيَ الْمُرْسَلَة الْكُبْرَى أَوْ الصُّغْرَى {يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ} اتَّخِذْهُ أَجِيرًا يَرْعَى غَنَمنَا بَدَلنَا {إنَّ خَيْر مَنْ اسْتَأْجَرْت الْقَوِيّ الْأَمِين} أَيْ اسْتَأْجِرْهُ لِقُوَّتِهِ وَأَمَانَته فَسَأَلَهَا عَنْهُ فَأَخْبَرَتْهُ بِمَا تَقَدَّمَ مِنْ رَفْعه حَجَر الْبِئْر وَمِنْ قَوْله لَهَا امْشِي خَلْفِي وَزِيَادَة أَنَّهَا لَمَّا جَاءَتْهُ وَعَلِمَ بِهَا صَوَّبَ رَأْسه فَلَمْ يَرْفَعهُ فَرَغِبَ فِي إنْكَاحه

{قَالَتْ إحْدَاهُمَا} “Onlardan biri dedi ki” —o gönderilen büyük veya küçük kızdır—: {يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ} “Babacığım! Onu ücretle tut” onu ücretli çalışan olarak tut ki bizim yerimize koyunlarımızı gütsün. {إنَّ خَيْر مَنْ اسْتَأْجَرْت الْقَوِيّ الْأَمِين} “Çünkü ücretle tutacağın en hayırlı kimse güçlü ve güvenilir olandır.” Yani gücü ve güvenilirliği sebebiyle onu tut. Babası ona bunu sorunca, daha önce geçen kuyu taşını kaldırmasını ve kendisine ‘arkamdan yürü’ demesini anlattı; ayrıca onun yanına varıp [Musa] onun geldiğini anlayınca başını öne eğip hiç kaldırmadığını ekledi. Bunun üzerine [babası] onu evlendirmek istedi.

6386. Metin

{قَالَ إنِّي أُرِيد أَنْ أُنْكِحك إحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ} وَهِيَ الْكُبْرَى أَوْ الصُّغْرَى {عَلَى أَنْ تَأْجُرنِي} تَكُون أَجِيرًا لِي فِي رَعْي غَنَمِي {ثماني حِجَج} أَيْ سِنِينَ {فَإِنْ أَتْمَمْت عَشْرًا} أَيْ رَعْي عَشْر سِنِينَ {فَمِنْ عِنْدك} التَّمَام {وَمَا أُرِيد أَنْ أَشُقّ عَلَيْك} بِاشْتِرَاطِ الْعَشْر {سَتَجِدُنِي إنْ شَاءَ اللَّه} لِلتَّبَرُّكِ {مِنْ الصَّالِحِينَ} الْوَافِينَ بالعهد

{قَالَ إنِّي أُرِيد أَنْ أُنْكِحك إحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ} “[Şuayb] dedi ki: Ben, bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum” —ki o büyük yahut küçük olandır— {عَلَى أَنْ تَأْجُرنِي} “bana hizmet etmen karşılığında” koyunlarımı gütmede bana ücretli işçi olman şartıyla {ثماني حِجَج} “sekiz yıl boyunca.” Yani sekiz sene. {فَإِنْ أَتْمَمْت عَشْرًا} “Eğer onu ona tamamlarsan” yani on yıl gütmeyi tamamlarsan {فَمِنْ عِنْدك} “bu senin bileceğin bir şeydir / kendi lütfundandır;” tamamlamak senden bir iyiliktir. {وَمَا أُرِيد أَنْ أَشُقّ عَلَيْك} “Sana zorluk çıkarmak istemem” on yılı şart koşarak. {سَتَجِدُنِي إنْ شَاءَ اللَّه} “İnşallah beni bulacaksın” teberrük amacıyla söylenmiştir {مِنْ الصَّالِحِينَ} “salih kimselerden [bulacaksın].” Ahdine vefa gösterenlerden.

6388. Metin

{قَالَ} مُوسَى {ذَلِكَ} الَّذِي قُلْته {بَيْنِي وَبَيْنك أَيّمَا الْأَجَلَيْنِ} الثَّمَان أَوْ الْعَشْر وَمَا زَائِدَة أَيْ رَعِيَّة {قَضَيْت} بِهِ أَيْ فَرَغْت مِنْهُ {فَلَا عُدْوَان عَلَيَّ} بِطَلَبِ الزِّيَادَة عَلَيْهِ {وَاَللَّه عَلَى مَا نَقُول} أَنَا وَأَنْتَ {وَكِيل} حَفِيظ أَوْ شَهِيد فَتَمَّ الْعَقْد بِذَلِكَ وَأَمَرَ شُعَيْب ابْنَته أَنْ تُعْطِي مُوسَى عَصَا يَدْفَع بِهَا السِّبَاع عَنْ غَنَمه وَكَانَتْ عِصِيّ الْأَنْبِيَاء عِنْده فَوَقَعَ فِي يَدهَا عَصَا آدَم مِنْ آس الْجَنَّة فَأَخَذَهَا مُوسَى بِعِلْمِ شُعَيْب

{قَالَ} “[Musa] dedi ki:” {ذَلِكَ} “Bu” senin söylediğin şey {بَيْنِي وَبَيْنك أَيّمَا الْأَجَلَيْنِ} “benimle senin arandadır. Bu iki süreden hangisini” sekiz veya onu —[buradaki] mâ zaidedir— yani hangi gütme süresini {قَضَيْت} “yerine getirirsem” yani tamamlarsam {فَلَا عُدْوَان عَلَيَّ} “bana karşı bir haksızlık yapılmayacaktır” bunun üzerine artırma talebinde bulunularak. {وَاَللَّه عَلَى مَا نَقُول} “Söylediklerimize Allah” benim ve senin söylediklerimize {وَكِيل} “şahittir / vekildir.” Koruyucu veya şahittir. Böylece akit tamamlandı. Şuayb kızına, koyunlarından yırtıcı hayvanları savması için Musa'ya bir asa vermesini emretti. Peygamberlerin asaları onun yanındaydı; kızın eline cennet mersin ağacından olan Âdem'in asası geçti ve Musa onu Şuayb'ın bilgisi dâhilinde aldı.

6390. Metin

{فلما قضى موسى الأجل} أي رعيه وهو ثمان أو عشر سنين وهو المظنون {وَسَارَ بِأَهْلِهِ} زَوْجَته بِإِذْنِ أَبِيهَا نَحْو مِصْر {آنَسَ} أَبْصَرَ مِنْ بَعِيد {مِنْ جَانِب الطُّور} اسْم جَبَل {نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ اُمْكُثُوا} هُنَا {إنِّي آنَسْت نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} عَنْ الطَّرِيق وَكَانَ قَدْ أَخَطَأَهَا {أَوْ جَذْوَة} بِتَثْلِيثِ الْجِيم قِطْعَة وَشُعْلَة {مِنْ النَّار لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} تَسْتَدْفِئُونَ وَالطَّاء بَدَل مِنْ تَاء الِافْتِعَال من صلي النار بِكَسْرِ اللَّام وَفَتْحهَا

{فلما قضى موسى الأجل} “Musa süreyi tamamlayınca” yani koyun gütme süresini ki bu sekiz veya daha kuvvetli ihtimalle on yıldır, {وَسَارَ بِأَهْلِهِ} “ve ailesiyle birlikte yola çıkınca” babasının izniyle eşiyle Mısır tarafına doğru, {آنَسَ} “fark etti” uzaktan gördü {مِنْ جَانِب الطُّور} “Tur tarafından” bir dağın ismidir {نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ اُمْكُثُوا} “bir ateş. Ailesine dedi ki: [Burada] durun,” {إنِّي آنَسْت نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} “gerçekten ben bir ateş gördüm. Umulur ki oradan size bir haber getiririm” yol hakkında —ki yolu kaybetmişti— {أَوْ جَذْوَة} “veya bir kor parçası” Cîm harfinin üç harekesiyle (cizve, cezve, cüzve); bir parça ve alev koru {مِنْ النَّار لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “ateşten, umulur ki ısınırsınız.” Isınırsınız; buradaki Tâ (ط) harfi, Lâm'ın kesresi ve fethasıyla okunan ‘salye’n-nâr’ (صلي النار) kökünden türeyen İftiâl babının Tâ (ت) harfinin bedelidir.

6392. Metin

{فلما أتاها نودي من شاطئ} جانب {الواد الْأَيْمَن} لِمُوسَى {فِي الْبُقْعَة الْمُبَارَكَة} لِمُوسَى لِسَمَاعِهِ كَلَام اللَّه فِيهَا {مِنْ الشَّجَرَة} بَدَل مِنْ شاطىء بِإِعَادَةِ الْجَار لِنَبَاتِهَا فِيهِ وَهِيَ شَجَرَة عُنَّاب أَوْ عَلِيق أَوْ عَوْسَج {أَنْ} مُفَسِّرَة لَا مخففة {يا موسى إني أنا الله رب العالمين}

{فلما أتاها نودي من شاطئ} “Oraya vardığında, seslenildi:” kıyısından / tarafından {الواد الْأَيْمَن} “sağ vadinin” Musa'ya göre sağdaki vadiden {فِي الْبُقْعَة الْمُبَارَكَة} “mübarek yerdeki” orada Allah'ın kelâmını işittiği için Musa açısından mübarek olan {مِنْ الشَّجَرَة} “ağaçtan” cer edatının tekrarlanmasıyla ‘şâtıi’ (شاطئ) kelimesinden bedeldir, çünkü ağaç orada bitmiştir; o bir hünnap, böğürtlen veya akasya/çalı ağacıdır {أَنْ} “şöyle ki:” tefsiriyye edatıdır, muhaffefe değildir {يا موسى إني أنا الله رب العالمين} “Ey Musa! Muhakkak ki Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.”

6394. Metin

{وَأَنْ أَلْقِ عَصَاك} فَأَلْقَاهَا {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزّ} تَتَحَرَّك {كَأَنَّهَا جَانّ} وَهِيَ الْحَيَّة الصَّغِيرَة مِنْ سُرْعَة حَرَكَتهَا {وَلَّى مُدْبِرًا} هَارِبًا مِنْهَا {وَلَمْ يعقب} أي يرجع فنودي {يا موسى أقبل ولا تخف إنك من الآمنين}

{وَأَنْ أَلْقِ عَصَاك} “Ve asanı at!” Onu attı. {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزّ} “Onun kıpırdadığını görünce” hareket ettiğini {كَأَنَّهَا جَانّ} “sanki küçük ve çevik bir yılanmış gibi” hareketinin süratinden dolayı küçük bir yılan gibi {وَلَّى مُدْبِرًا} “arkasını dönüp kaçtı” ondan kaçarak {وَلَمْ يعقب} “ve geri dönmedi.” Yani geri bakmadı/dönmedi. Bunun üzerine seslenildi: {يا موسى أقبل ولا تخف إنك من الآمنين} “Ey Musa! Beri gel ve korkma; muhakkak ki sen güvende olanlardansın.”

6396. Metin

{اُسْلُكْ} أَدْخِلْ {يَدك} الْيُمْنَى بِمَعْنَى الْكَفّ {فِي جَيْبك} هُوَ طَوْق الْقَمِيص وَأَخْرِجْهَا {تَخْرُج} خِلَاف مَا كَانَتْ عَلَيْهِ مِنْ الْأَدَمَة {بَيْضَاء مِنْ غَيْر سُوء} أَيْ بَرَص فَأَدْخَلَهَا وَأَخْرَجَهَا تُضِيء كَشُعَاعِ الشَّمْس تُغْشِي الْبَصَر {وَاضْمُمْ إلَيْك جَنَاحك من الرهب} بفتح الحرفين وسكون الثاني مع فَتْح الْأَوَّل وَضَمّه أَيْ الْخَوْف الْحَاصِل مِنْ إضَاءَة الْيَد بِأَنْ تُدْخِلهَا فِي جَيْبك فَتَعُود إلَى حَالَتهَا الْأُولَى وَعَبَّرَ عَنْهَا بِالْجُنَاحِ لِأَنَّهَا لِلْإِنْسَانِ كَالْجَنَاحِ لِلطَّائِرِ {فَذَانِك} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف أَيْ الْعَصَا وَالْيَد وَهُمَا مُؤَنَّثَانِ وَإِنَّمَا ذَكَرَ الْمُشَار بِهِ إلَيْهِمَا الْمُبْتَدَأ لِتَذْكِيرِ خَبَره {بُرْهَانَانِ} مُرْسَلَانِ {من ربك إلى فرعون وملئه إنهم كانوا قوما فاسقين}

{اُسْلُكْ} “Sok” girdir {يَدك} “elini” avuç içi anlamında sağ elini {فِي جَيْبك} “koynuna” o, gömleğin yakasıdır ve onu çıkar {تَخْرُج} “çıksın” ten rengindeki hâlinin aksine {بَيْضَاء مِنْ غَيْر سُوء} “kusursuz bembeyaz.” Yani alacasız (hastalıksız). Elini sokup çıkardı; gözleri kamaştıran güneş ışığı gibi parlıyordu. {وَاضْمُمْ إلَيْك جَنَاحك من الرهب} “Korkudan [dolayı] kanadını (kolunu) kendine çek!” İki harfin fethiyle, ikincinin sükûnu ile birincinin fethiyle veya zammıyla okunur; yani elin parlamasından kaynaklanan korkudan dolayı elini koynuna sok ki ilk hâline geri dönsün. Kuş için kanat ne ise insan için de el/kol öyle olduğu için ondan kanat diye bahsedilmiştir. {فَذَانِك} “İşte bu ikisi” şeddeli ve şeddesiz kıraatle; yani asa ile el ki ikisi de müennestir; kendilerine işaret edilen mübteda, haberinin müzekkerliği sebebiyle müzekker getirilmiştir {بُرْهَانَانِ} “iki kesin delildir” gönderilmiş iki delildir {من ربك إلى فرعون وملئه إنهم كانوا قوما فاسقين} “Rabbinden Firavun'a ve onun ileri gelenlerine [götüreceğin]. Muhakkak ki onlar yoldan çıkmış bir topluluk idi.”

6398. Metin

{قَالَ رَبّ إنِّي قَتَلْت مِنْهُمْ نَفْسًا} هُوَ القبطي السابق {فأخاف أن يقتلون}

{قَالَ رَبّ إنِّي قَتَلْت مِنْهُمْ نَفْسًا} “[Musa] dedi ki: Rabbim, gerçekten ben onlardan bir cana kıydım” o, daha önce geçen Kıbtî'dir {فأخاف أن يقتلون} “bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım.”

6399. Metin

به

Bunun karşılığında.

6401. Metin

{وَأَخِي هَارُونَ هُوَ أَفْصَح مِنِّي لِسَانًا} أَبْيَن {فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا} مُعِينًا وَفِي قِرَاءَة بِفَتْحِ الدَّال بِلَا هَمْزَة {يُصَدِّقنِي} بِالْجَزْمِ جَوَاب الدُّعَاء وفي قراءة بالرفع وجملته صفة ردءا {إني أخاف أن يكذبون}

{وَأَخِي هَارُونَ هُوَ أَفْصَح مِنِّي لِسَانًا} “Kardeşim Harun ise, dil bakımından benden daha fasîhtir” meramını daha iyi anlatır. {فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا} “Onu benimle beraber bir yardımcı olarak gönder” yardım edici olarak. Bir kıraatte hemzesiz olarak Dâl harfinin fethasıyla (ridâ) okunmuştur. {يُصَدِّقنِي} “beni doğrulasın.” Cezim ile dua cevabıdır; bir kıraatte merfu okunmuştur ve cümlesi ‘rid'en’ (رِدْءًا) kelimesinin sıfatıdır. {إني أخاف أن يكذبون} “Doğrusu ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

6403. Metin

{قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدك} نُقَوِّيك {بِأَخِيك وَنَجْعَل لَكُمَا سُلْطَانًا} غَلَبَة {فَلَا يَصِلُونَ إلَيْكُمَا} بِسُوءٍ اذْهَبَا {بِآيَاتِنَا أَنْتُمَا وَمَنْ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ} لَهُمْ

{قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدك} “[Allah] buyurdu ki: Pazını güçlendireceğiz” sana kuvvet vereceğiz {بِأَخِيك وَنَجْعَل لَكُمَا سُلْطَانًا} “kardeşinle ve ikinize bir hâkimiyet / üstünlük vereceğiz;” galebe {فَلَا يَصِلُونَ إلَيْكُمَا} “artık size erişemeyecekler” bir kötülükle. Gidin; {بِآيَاتِنَا أَنْتُمَا وَمَنْ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ} “ayetlerimizle; siz ikiniz ve size uyanlar üstün geleceksiniz” onlara karşı.

6405. Metin

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ مُوسَى بِآيَاتِنَا بَيِّنَات} وَاضِحَات حَال {قَالُوا مَا هَذَا إلَّا سِحْر مُفْتَرًى} مُخْتَلِق {وما سمعنا بهذا} كائنا {في} أيام {آبائنا الأولين}

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ مُوسَى بِآيَاتِنَا بَيِّنَات} “Musa onlara apaçık delillerimizle gelince” apaçık oldukları hâlde {قَالُوا مَا هَذَا إلَّا سِحْر مُفْتَرًى} “dediler ki: Bu uydurulmuş bir büyüden başka bir şey değildir;” uydurulmuş {وما سمعنا بهذا} “ve biz bunu işitmedik” böyle bir şeyin var olduğunu {في} “içinde” günlerinde {آبائنا الأولين} “önceki atalarımızın.”

6407. Metin

{وَقَالَ} بِوَاوٍ وَبِدُونِهَا {مُوسَى رَبِّي أَعْلَم} عَالِم {بِمَنْ جَاءَ بِالْهُدَى مِنْ عِنْده} الضَّمِير لِلرَّبِّ {وَمَنْ} عَطْف عَلَى مَنْ قَبْلهَا {تَكُون} بِالْفَوْقَانِيَّة وَالتَّحْتَانِيَّة {لَهُ عَاقِبَة الدَّار} أَيْ الْعَاقِبَة الْمَحْمُودَة فِي الدَّار الْآخِرَة أَيْ هُوَ أَنَا فِي الشِّقَّيْنِ فَأَنَا مُحِقّ فِيمَا جِئْت بِهِ {إنَّهُ لا يفلح الظالمون} الكافرون

{وَقَالَ} “[Ve] dedi ki” Vâv ile ve Vâv'sız [kıraatle] {مُوسَى رَبِّي أَعْلَم} “Musa: Rabbim daha iyi bilir” bilendir {بِمَنْ جَاءَ بِالْهُدَى مِنْ عِنْده} “Kendi katından hidayeti kimin getirdiğini” zamir Rabbe aittir {وَمَنْ} “ve kimin” önceki ‘men’ (مَنْ) kelimesine matuftur {تَكُون} “olacağını” Tâ (ت) ve Yâ (ي) ile (tekûnu / yekûnu) {لَهُ عَاقِبَة الدَّار} “bu yurdun sonunun.” Yani ahiret yurdundaki övgüye değer akıbetin kime ait olacağını. Yani her iki durumda da o benim; getirdiğim şeyde ben haklıyım. {إنَّهُ لا يفلح الظالمون} “Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler.” Kâfirler.

6409. Metin

{وقال فرعون يأيها الْمَلَأ مَا عَلِمْت لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْرِي فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَان عَلَى الطِّين} فَاطْبُخْ لِي الْآجُرّ {فَاجْعَلْ لِي صَرْحًا} قَصْرًا عَالِيًا {لَعَلِّي أَطَّلِع إلَى إلَه مُوسَى} أَنْظُر إلَيْهِ وَأَقِف عَلَيْهِ {وَإِنِّي لَأَظُنّهُ مِنْ الْكَاذِبِينَ} فِي ادعائهم إلَهًا آخَر وَأَنَّهُ رَسُوله

{وقال فرعون يأيها الْمَلَأ مَا عَلِمْت لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْرِي فَأَوْقِدْ لِي يَا هَامَان عَلَى الطِّين} “Firavun dedi ki: Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey Hâmân, benim için çamur üzerinde ateş yak” yani benim için tuğla pişir {فَاجْعَلْ لِي صَرْحًا} “ve bana yüksek bir kule yap” yüksek bir köşk {لَعَلِّي أَطَّلِع إلَى إلَه مُوسَى} “belki Musa'nın ilahına çıkarım;” ona bakar ve onu görürüm {وَإِنِّي لَأَظُنّهُ مِنْ الْكَاذِبِينَ} “gerçekten ben onu yalancılardan sanıyorum.” Başka bir ilah olduğu ve kendisinin onun elçisi olduğu iddiasında.

6411. Metin

{وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُوده فِي الْأَرْض} أَرْض مِصْر {بِغَيْرِ الْحَقّ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إلَيْنَا لَا يَرْجِعُونَ} بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَلِلْمَفْعُولِ

{وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُوده فِي الْأَرْض} “O ve askerleri yeryüzünde büyüklük tasladılar” Mısır topraklarında {بِغَيْرِ الْحَقّ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إلَيْنَا لَا يَرْجِعُونَ} “haksız yere ve sandılar ki huzurumuza döndürülmeyecekler.” Malûm ve meçhul sığayla (yerciûne / yurceûne).

6413. Metin

{فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُوده فَنَبَذْنَاهُمْ} طَرَحْنَاهُمْ {فِي الْيَمّ} الْبَحْر الْمَالِح فَغَرِقُوا {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الظَّالِمِينَ} حِين صَارُوا إلَى الْهَلَاك

{فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُوده فَنَبَذْنَاهُمْ} “Bunun üzerine onu ve askerlerini yakalayıp attık” fırlattık {فِي الْيَمّ} “denize” tuzlu denize; boğuldular. {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الظَّالِمِينَ} “Bak işte, zalimlerin sonu nasıl oldu!” Helâke uğradıkları andaki durumlarına.

6415. Metin

{وَجَعَلْنَاهُمْ} فِي الدُّنْيَا {أَئِمَّة} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة يَاء رُؤَسَاء فِي الشِّرْك {يَدْعُونَ إلَى النَّار} بِدُعَائِهِمْ إلَى الشِّرْك {وَيَوْم الْقِيَامَة لَا يُنْصَرُونَ} بِدَفْعِ الْعَذَاب عَنْهُمْ

{وَجَعَلْنَاهُمْ} “Onları kıldık” dünyada {أَئِمَّة} “önderler” iki hemzenin tahkikiyle veya ikincisinin Yâ harfine tebdiliyle; şirkte elebaşlar {يَدْعُونَ إلَى النَّار} “ateşe çağıran” şirke davetleriyle {وَيَوْم الْقِيَامَة لَا يُنْصَرُونَ} “ve kıyamet günü yardım görmezler.” Azabın kendilerinden savılması suretiyle.

6417. Metin

{وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَة} خِزْيًا {وَيَوْم الْقِيَامَة هُمْ مِنْ الْمَقْبُوحِينَ} الْمُبْعَدِينَ

{وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَة} “Bu dünyada onların peşine lanet taktık” rezillik {وَيَوْم الْقِيَامَة هُمْ مِنْ الْمَقْبُوحِينَ} “kıyamet gününde de onlar nefretle uzaklaştırılmış olanlardandır.” Kovulmuşlardan.

6419. Metin

{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَاب} التَّوْرَاة

{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَاب} “Andolsun ki biz Musa'ya Kitab'ı verdik” Tevrat'ı

6420. Metin

{مِنْ بَعْد مَا أَهَلَكْنَا الْقُرُون الْأُولَى} قَوْم نُوح وَعَادٍ وَثَمُود وَغَيْرهمْ {بَصَائِر لِلنَّاسِ} حَال مِنْ الْكِتَاب جَمْع بَصِيرَة وَهِيَ نُور الْقَلْب أَيْ أَنْوَارًا لِلْقُلُوبِ {وَهُدًى} مِنْ الضَّلَالَة لِمَنْ عَمِلَ بِهِ {وَرَحْمَة} لِمَنْ آمَنَ بِهِ {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ بِمَا فِيهِ مِنْ الْمَوَاعِظ

{مِنْ بَعْد مَا أَهَلَكْنَا الْقُرُون الْأُولَى} “önceki nesilleri yok ettikten sonra” Nuh kavmini, Âd'ı, Semûd'u ve diğerlerini {بَصَائِر لِلنَّاسِ} “insanlar için kalp gözlerini açan deliller” ‘el-Kitâb’dan hâldir; kalp nuru demek olan ‘basîret’in çoğuludur, yani kalpler için nurlar {وَهُدًى} “ve bir hidayet” onunla amel eden kimse için sapıklıktan kurtuluş {وَرَحْمَة} “ve bir rahmet olarak” ona iman eden için {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” İçindeki öğütlerle ibret alırlar.

6422. Metin

{وَمَا كُنْت} يَا مُحَمَّد {بِجَانِبِ} الْجَبَل أَوْ الْوَادِي أَوْ الْمَكَان {الْغَرْبِيّ} مِنْ مُوسَى حِين الْمُنَاجَاة {إذْ قَضَيْنَا} أَوْحَيْنَا {إلَى مُوسَى الْأَمْر} بِالرِّسَالَةِ إلَى فِرْعَوْن وَقَوْمه {وَمَا كُنْت مِنْ الشَّاهِدِينَ} لِذَلِكَ فَتَعْلَمهُ فَتُخْبِر بِهِ

{وَمَا كُنْت} “Sen bulunmuyordun” ey Muhammed {بِجَانِبِ} “tarafında” dağın, vadinin veya yerin {الْغَرْبِيّ} “batı” münâcât esnasında Musa'ya göre batı tarafında {إذْ قَضَيْنَا} “bildirdiğimiz zaman” vahyettiğimiz zaman {إلَى مُوسَى الْأَمْر} “Musa'ya emri” Firavun'a ve kavmine peygamberlik görevini {وَمَا كُنْت مِنْ الشَّاهِدِينَ} “ve şahitlerden de değildin.” Buna şahit değildin ki bilip de haber veresin.

6424. Metin

{وَلَكِنَّا أَنْشَأْنَا قُرُونًا} أُمَمًا مِنْ بَعْد مُوسَى {فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمْ الْعُمُر} طَالَتْ أَعْمَارهمْ فَنَسُوا الْعُهُود وَانْدَرَسَتْ الْعُلُوم وَانْقَطَعَ الْوَحْي فَجِئْنَا بِك رَسُولًا وَأَوْحَيْنَا إلَيْك خَبَر مُوسَى وَغَيْره {وَمَا كُنْت ثاويا} مقيما {في أهل مدين تتلو عَلَيْهِمْ آيَاتنَا} خَبَر ثَانٍ فَتَعْرِف قِصَّتهمْ فَتُخْبِر بِهَا {وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسَلِينَ} لَك وَإِلَيْك بِأَخْبَارِ المتقدمين

{وَلَكِنَّا أَنْشَأْنَا قُرُونًا} “Fakat biz [birçok] nesiller var ettik” Musa'dan sonra ümmetler var ettik {فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمْ الْعُمُر} “ve üzerlerinden uzun zaman geçti.” Ömürleri uzadı da ahitleri unuttular, ilimler silindi ve vahiy kesildi. Bunun üzerine seni peygamber olarak getirdik ve sana Musa'nın ve başkalarının haberini vahyettik. {وَمَا كُنْت ثاويا} “Sen ikamet ediyor da değildin” kalıyor {في أهل مدين تتلو عَلَيْهِمْ آيَاتنَا} “Medyen halkı arasında onlara ayetlerimizi okuyarak.” İkinci haberdir; dolayısıyla onların kıssasını bilesin de haber veresin. {وَلَكِنَّا كُنَّا مُرْسَلِينَ} “Fakat [seni] elçi olarak gönderen ve sana geçmişlerin haberlerini ulaştıran bizdik.”

6426. Metin

{وَمَا كُنْت بِجَانِبِ الطُّور} الْجَبَل {إذْ} حِين {نَادَيْنَا} مُوسَى أَنْ خُذْ الْكِتَاب بِقُوَّةٍ {وَلَكِنْ} أَرْسَلْنَاك {رَحْمَة مِنْ رَبّك لِتُنْذِر قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِير مِنْ قَبْلك} وَهُمْ أَهْل مَكَّة {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ

{وَمَا كُنْت بِجَانِبِ الطُّور} “Sen Tur'un yanında da değildin” dağın {إذْ} “zaman” vaktinde {نَادَيْنَا} “seslendiğimiz” Musa'ya ‘Kitab'a kuvvetle sarıl’ diye {وَلَكِنْ} “fakat” seni gönderdik {رَحْمَة مِنْ رَبّك لِتُنْذِر قَوْمًا مَا أَتَاهُمْ مِنْ نَذِير مِنْ قَبْلك} “Rabbinden bir rahmet olarak; senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir topluluğu uyarman için” ki onlar Mekke halkıdır {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” İbret alırlar.

6428. Metin

{وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبهُمْ مُصِيبَة} عُقُوبَة {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهمْ} مِنْ الْكُفْر وَغَيْره {فَيَقُولُوا رَبّنَا لَوْلَا} هَلَّا {أَرْسَلْت إلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِع آيَاتك} الْمُرْسَل بِهَا {وَنَكُون مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} وَجَوَاب لَوْلَا مَحْذُوف وَمَا بَعْده مُبْتَدَأ وَالْمَعْنَى لَوْلَا الْإِصَابَة الْمُسَبَّب عَنْهَا قَوْلهمْ أَوْ لَوْلَا قَوْلهمْ الْمُسَبَّب عَنْهَا لَعَاجَلْنَاهُمْ بِالْعُقُوبَةِ وَلَمَّا أَرْسَلْنَاك إلَيْهِمْ رَسُولًا

{وَلَوْلَا أَنْ تُصِيبهُمْ مُصِيبَة} “Eğer başlarına bir musibet gelmeseydi” ceza {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهمْ} “kendi ellerinin önden gönderdikleri yüzünden” küfür ve benzeri ameller sebebiyle {فَيَقُولُوا رَبّنَا لَوْلَا} “ve şöyle demeselerdi: Rabbimiz, ne olurdu” keşke {أَرْسَلْت إلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِع آيَاتك} “bize bir elçi gönderseydin de senin ayetlerine uysaydık” kendisiyle gönderilen [ayetlerine] {وَنَكُون مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} “ve inananlardan olsaydık!” ‘Levlâ’nın cevabı mahzuftur, sonrasındaki ise mübtedadır; anlam şudur: Şayet sözlerine sebep olan musibet olmasaydı veya musibete sebep olan bu sözleri olmasaydı, cezayı hemen başlarına indirir ve onlara bir elçi göndermezdik.

6430. Metin

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ الْحَقّ} مُحَمَّد {مِنْ عِنْدنَا قَالُوا لَوْلَا} هَلَّا {أُوتِيَ مِثْل مَا أُوتِيَ مُوسَى} مِنْ الْآيَات كَالْيَدِ الْبَيْضَاء وَالْعَصَا وَغَيْرهمَا أَوْ الكتاب جملة واحدة قال تعالى {أو لم يَكْفُرُوا بِمَا أُوتِيَ مُوسَى مِنْ قَبْل} حَيْثُ {قَالُوا} فِيهِ وَفِي مُحَمَّد {سَاحِرَانِ} وَفِي قِرَاءَة سِحْرَانِ أَيْ الْقُرْآن وَالتَّوْرَاة {تَظَاهَرَا} تَعَاوَنَا {وَقَالُوا إنا بكل} من النبيين والكتابين {كافرون}

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ الْحَقّ} “Fakat kendilerine hak gelince” Muhammed {مِنْ عِنْدنَا قَالُوا لَوْلَا} “katımızdan, dediler ki: Ne olurdu” keşke {أُوتِيَ مِثْل مَا أُوتِيَ مُوسَى} “Musa'ya verilenin benzeri ona da verilseydi ya!” Beyaz el, asa ve benzeri ayetlerden yahut toptan indirilen kitaptan. Allah Teâlâ buyurdu ki: {أو لم يَكْفُرُوا بِمَا أُوتِيَ مُوسَى مِنْ قَبْل} “Daha önce Musa'ya verilenleri inkâr etmemişler miydi?” Şöyle ki {قَالُوا} “demişlerdi:” onun hakkında ve Muhammed hakkında {سَاحِرَانِ} “İki büyücü” bir kıraatte ‘sihrân’ (سِحْرَانِ) yani Kur'an ve Tevrat {تَظَاهَرَا} “birbirine arka çıkmış!” Yardımlaşmışlar. {وَقَالُوا إنا بكل} “Ve dediler ki: Doğrusu biz hepsini” iki peygamberin ve iki kitabın her birini {كافرون} “inkâr edenleriz.”

6432. Metin

{قُلْ} لَهُمْ {فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْد اللَّه هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا} مِنْ الْكِتَابَيْنِ {أَتَّبِعهُ إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي قَوْلكُمْ

{قُلْ} “De ki:” onlara {فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْد اللَّه هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا} “O hâlde Allah katından, bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin” bu iki kitaptan {أَتَّبِعهُ إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “ki ona uyayım, eğer doğru sözlüler iseniz!” Sözünüzde.

6434. Metin

{فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَك} دُعَاءَك بِالْإِتْيَانِ بِكِتَابٍ {فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ} فِي كُفْرهمْ {وَمَنْ أَضَلَّ مِمَّنْ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنْ اللَّه} أَيْ لَا أَضَلّ مِنْهُ {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} الْكَافِرِينَ

{فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَك} “Eğer sana cevap veremezlerse” bir kitap getirme çağrına {فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءَهُمْ} “bil ki onlar sırf heva ve heveslerine uymaktadırlar” inkârlarında. {وَمَنْ أَضَلَّ مِمَّنْ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنْ اللَّه} “Allah'tan bir hidayet olmaksızın kendi hevasına uyandan daha sapık kim olabilir?” Yani ondan daha sapığı yoktur. {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” Kâfirleri.

6436. Metin

{وَلَقَدْ وَصَّلْنَا} بَيَّنَّا {لَهُمْ الْقَوْل} الْقُرْآن {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ فَيُؤْمِنُونَ

{وَلَقَدْ وَصَّلْنَا} “Andolsun ki biz ulaştırdık / peş peşe indirdik” açıkladık {لَهُمْ الْقَوْل} “onlara sözü” Kur'an'ı {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “umulur ki düşünüp öğüt alırlar” ibret alırlar da iman ederler.

6438. Metin

{الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب مِنْ قَبْله} أَيْ الْقُرْآن {هم به مؤمنون} أَيْضًا نَزَلَتْ فِي جَمَاعَة أَسْلَمُوا مِنْ الْيَهُود كَعَبْدِ اللَّه بْن سَلَّام وَغَيْره وَمِنْ النَّصَارَى قَدِمُوا مِنْ الْحَبَشَة وَمِنْ الشَّام

{الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب مِنْ قَبْله} “Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz” yani Kur'an'dan önce {هم به مؤمنون} “ona da inanırlar.” Aynı zamanda; bu ayet Abdullah b. Selâm ve başkaları gibi Yahudilerden Müslüman olan bir grup ile Habeşistan'dan ve Şam'dan gelen Hristiyanlar hakkında inmiştir.

6440. Metin

{وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ} الْقُرْآن {قَالُوا آمَنَّا بِهِ إنَّهُ الْحَقّ مِنْ رَبّنَا إنَّا كُنَّا مِنْ قَبْله مُسْلِمِينَ} مُوَحِّدِينَ

{وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ} “Kendilerine okunduğu zaman” Kur'an {قَالُوا آمَنَّا بِهِ إنَّهُ الْحَقّ مِنْ رَبّنَا إنَّا كُنَّا مِنْ قَبْله مُسْلِمِينَ} “«Ona iman ettik, şüphesiz o Rabbimizden gelen haktır. Doğrusu biz bundan önce de Müslümandık» derler.” Muvahhittik.

6442. Metin

{أُولَئِكَ يُؤْتُونَ أَجْرهمْ مَرَّتَيْنِ} بِإِيمَانِهِمْ بِالْكِتَابَيْنِ {بِمَا صَبَرُوا} بِصَبْرِهِمْ عَلَى الْعَمَل بِهِمَا {وَيَدْرَءُونَ} يَدْفَعُونَ {بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَة} مِنْهُمْ {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} يَتَصَدَّقُونَ

{أُولَئِكَ يُؤْتُونَ أَجْرهمْ مَرَّتَيْنِ} “İşte onlara mükâfatları iki kat verilecektir” her iki kitaba da iman etmeleri sebebiyle, {بِمَا صَبَرُوا} “sabretmelerinden dolayı;” her ikisiyle de amel etmeye sabrettikleri için. {وَيَدْرَءُونَ} “Ve savarlar” defederler {بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَة} “kötülüğü iyilikle” onlardan [gelen kötülüğü]. {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infak ederler.” Sadaka verirler.

6444. Metin

{وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْو} الشَّتْم وَالْأَذَى مِنْ الْكُفَّار {أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالنَا وَلَكُمْ أَعْمَالكُمْ سَلَام عَلَيْكُمْ} سَلَام مُتَارَكَة أَيْ سَلِمْتُمْ مِنَّا مِنْ الشَّتْم وَغَيْره {لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ} لَا نصحبهم

{وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْو} “Boş ve çirkin sözü işittikleri zaman” kâfirlerden gelen sövgü ve eziyeti {أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالنَا وَلَكُمْ أَعْمَالكُمْ سَلَام عَلَيْكُمْ} “ondan yüz çevirirler ve: «Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size. Selam olsun size!» derler.” [Bu], ilişkiyi kesme selamıdır; yani «bizden size sövgü ve benzeri bir şey gelmeyecek, güvendesiniz» [demektir]. {لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ} “«Biz cahilleri istemeyiz.»” Onlarla arkadaşlık etmeyiz.

6446. Metin

وَنَزَلَ فِي حِرْصه ﷺ على إيمان عمه أبي طالب {إنك لا تهدي من أحببت} هدايته {وَلَكِنَّ اللَّه يَهْدِي مَنْ يَشَاء وَهُوَ أَعْلَم} عالم {بالمهتدين

[Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in, amcası Ebû Tâlib'in iman etmesi konusundaki aşırı arzusuna dair indi: {إنك لا تهدي من أحببت} “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin” hidayete ermesini [arzu ettiğini]; {وَلَكِنَّ اللَّه يَهْدِي مَنْ يَشَاء وَهُوَ أَعْلَم} “fakat Allah dilediğine hidayet verir. O en iyi bilendir” bilendir {بالمهتدين

6448. Metin

{وَقَالُوا} قَوْمه {إنْ نَتَّبِع الْهُدَى مَعَك نُتَخَطَّف من أرضنا} ننتزع منها بسرعة قال تعالى {أو لم نُمَكِّن لَهُمْ حَرَمًا آمِنًا} يَأْمَنُونَ فِيهِ مِنْ الإغارة والقتل الواقين مِنْ بَعْض الْعَرَب عَلَى بَعْض {تُجْبَى} بِالْفَوْقَانِيَّة والتحتانية {إليه ثمرات كل شيء} مِنْ كُلّ أَوْب {رِزْقًا} لَهُمْ {مِنْ لَدُنَّا} عِنْدنَا {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} أَنَّ مَا نقوله حق

{وَقَالُوا} “Dediler ki:” [Peygamber'in] kavmi {إنْ نَتَّبِع الْهُدَى مَعَك نُتَخَطَّف من أرضنا} “«Eğer seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan koparılıp kapılırız.»” Oradan hızlıca sökülüp atılırız. Allah Teâlâ buyurdu ki: {أو لم نُمَكِّن لَهُمْ حَرَمًا آمِنًا} “Biz onları güvenli bir Harem'e yerleştirmedik mi?” Arapların birbirlerine karşı yaptıkları baskın ve adam öldürmelerden orada güvendedirler. {تُجْبَى} “Toplanıp getirilir” [‘Tücbâ’ ve ‘yücbâ’ olarak] üstteki ve alttaki iki nokta ile okunmuştur {إليه ثمرات كل شيء} “oraya her şeyin meyveleri” her taraftan {رِزْقًا} “bir rızık olarak” kendilerine {مِنْ لَدُنَّا} “katımızdan.” Yanımızdan. {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat onların çoğu bilmezler” söylediğimiz şeyin hak olduğunu.

6450. Metin

{وَكَمْ أَهَلَكْنَا مِنْ قَرْيَة بَطِرَتْ مَعِيشَتهَا} عَيْشهَا وَأُرِيد بِالْقَرْيَةِ أَهْلهَا {فَتِلْكَ مَسَاكِنهمْ لَمْ تُسْكَن مِنْ بَعْدهمْ إلَّا قَلِيلًا} لِلْمَارَّةِ يَوْمًا أَوْ بَعْضه {وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ} مِنْهُمْ

{وَكَمْ أَهَلَكْنَا مِنْ قَرْيَة بَطِرَتْ مَعِيشَتهَا} “Biz, geçimiyle şımarmış nice memleketi helak ettik!” Yaşayışıyla; kasabadan kasıt halkıdır. {فَتِلْكَ مَسَاكِنهمْ لَمْ تُسْكَن مِنْ بَعْدهمْ إلَّا قَلِيلًا} “İşte onların kendilerinden sonra pek az oturulmuş meskenleri!” Yoldan geçenler tarafından bir gün yahut günün bir kısmı kadar. {وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِثِينَ} “Onlara biz varis olduk.” Kendilerinden sonra.

6452. Metin

{وَمَا كَانَ رَبّك مُهْلِك الْقُرَى} بِظُلْمٍ مِنْهَا {حَتَّى يَبْعَث فِي أُمّهَا} أَيْ أَعْظَمهَا {رَسُولًا يتلو عَلَيْهِمْ آيَاتنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إلَّا وَأَهْلهَا ظَالِمُونَ} بِتَكْذِيبِ الرُّسُل

{وَمَا كَانَ رَبّك مُهْلِك الْقُرَى} “Senin Rabbin ülkeleri helak edici değildir” onların bir zulmü sebebiyle {حَتَّى يَبْعَث فِي أُمّهَا} “onların ana merkezine göndermedikçe” yani en büyüğüne {رَسُولًا يتلو عَلَيْهِمْ آيَاتنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إلَّا وَأَهْلهَا ظَالِمُونَ} “onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi. Ve biz halkı zalim olmayan memleketleri helak edici de değiliz.” Elçileri yalanlamak suretiyle [zalim olmadıkça].

6454. Metin

{وَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْء فَمَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا وَزِينَتهَا} تَتَمَتَّعُونَ وَتَتَزَيَّنُونَ بِهِ أَيَّام حَيَاتكُمْ ثُمَّ يَفْنَى {وَمَا عِنْد اللَّه} أَيْ ثَوَابه {خَيْر وأبقى أفلا يعقلون} بِالتَّاءِ وَالْيَاء أَنَّ الْبَاقِي خَيْر مِنْ الْفَانِي

{وَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْء فَمَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا وَزِينَتهَا} “Size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür” hayatınız boyunca ondan faydalanır ve onunla süslenirsiniz, sonra yok olup gider. {وَمَا عِنْد اللَّه} “Allah'ın katında olan ise” yani O'nun sevabı {خَيْر وأبقى أفلا يعقلون} “daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?” ‘Te’ ve ‘ye’ ile (أفلا تعقلون / يعقلون) okunmuştur; baki olanın fani olandan daha hayırlı olduğuna [akıl erdirmiyorlar mı / erdirmiyor musunuz?].

6456. Metin

{أَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيه} وَهُوَ مُصِيبه وَهُوَ الْجَنَّة {كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} فَيَزُول عَنْ قَرِيب {ثُمَّ هُوَ يَوْم القيامة من المحضرين} النَّار الْأَوَّل الْمُؤْمِن وَالثَّانِي الْكَافِر أَيْ لَا تساوي بينهما

{أَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْدًا حَسَنًا فَهُوَ لَاقِيه} “Şu hâlde kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse” ona erişecektir ki o cennettir, {كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} “kendisine dünya hayatının geçimliğini verdiğimiz” ki yakında yok olup gidecektir {ثُمَّ هُوَ يَوْم القيامة من المحضرين} “sonra kıyamet gününde [azap için] hazır edilenlerden olan kimse gibi midir?” Ateşe [hazır edilen]. İlki mümin, ikincisi ise kâfirdir; yani ikisi birbirine eşit değildir.

6458. Metin

{وَ} اُذْكُرْ {يَوْم يُنَادِيهِمْ} اللَّه {فَيَقُول أَيْنَ شركائي الذين كنتم تزعمون} هم شركائي

{وَ} “Ve” hatırla {يَوْم يُنَادِيهِمْ} “o gün [Allah] onlara seslenir” Allah {فَيَقُول أَيْنَ شركائي الذين كنتم تزعمون} “ve: «İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?» der.” Benim ortaklarım olduklarını [iddia ettiğiniz].

6460. Metin

{قَالَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمْ الْقَوْل} بِدُخُولِ النَّار وهم رؤساء الضلالة {ربنا هؤلاء أغوينا} هم مُبْتَدَأ وَصِفَة {أَغْوَيْنَاهُمْ} خَبَره فَغَوَوْا {كَمَا غَوَيْنَا} لم نكرههم على الغي {تَبَرَّأْنَا إلَيْك} مِنْهُمْ {مَا كَانُوا إيَّانَا يَعْبُدُونَ}

{قَالَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمْ الْقَوْل} “Haklarında söz kesinleşenler derler ki:” ateşe girmeleri; bunlar sapıklığın önderleridir. {ربنا هؤلاء أغوينا} “«Rabbimiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir;” ‘hâulâi’ (هؤلاء) mübteda (özne) ve sıfattır {أَغْوَيْنَاهُمْ} “onları azdırdık” haberidir (yüklemidir); onlar da azdılar {كَمَا غَوَيْنَا} “tıpkı bizim azdığımız gibi.»” Biz onları sapıklığa zorlamadık. {تَبَرَّأْنَا إلَيْك} “«Sana sığındık, berî olduk»” onlardan. {مَا كَانُوا إيَّانَا يَعْبُدُونَ} “«Onlar bize tapmıyorlardı.»”

6461. Metin

مَا نَافِيَة وَقَدَّمَ الْمَفْعُول لِلْفَاصِلَةِ

‘Mâ’ (ما) nefy (olumsuzluk) edatıdır; mef'ûl (nesne) ise fasıla (ayet sonu uyumu) için öne geçirilmiştir.

6463. Metin

{وَقِيلَ اُدْعُوَا شُرَكَاءَكُمْ} أَيْ الْأَصْنَام الَّذِينَ تَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ شُرَكَاء اللَّه {فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ} دعاءهم {وَرَأَوْا} هُمْ {الْعَذَاب} أَبْصَرُوهُ {لَوْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ} فِي الدُّنْيَا لِمَا رَأَوْهُ فِي الْآخِرَة

{وَقِيلَ اُدْعُوَا شُرَكَاءَكُمْ} “Ve: «Ortaklarınızı çağırın!» denir” yani Allah'ın ortakları olduğunu iddia ettiğiniz putları. {فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ} “Onları çağırırlar fakat kendilerine cevap vermezler” çağrılarına. {وَرَأَوْا} “Ve görürler” onlar {الْعَذَاب} “azabı;” onu müşahede ederler. {لَوْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ} “Keşke doğru yola girmiş olsalardı!” Dünyada [hidayete ermiş olsalardı], ahirette onu görmezlerdi.

6465. Metin

{وَ} اُذْكُرْ {يَوْم يُنَادِيهِمْ فَيَقُول مَاذَا أَجَبْتُمْ المرسلين} إليكم

{وَ} “Ve” hatırla {يَوْم يُنَادِيهِمْ فَيَقُول مَاذَا أَجَبْتُمْ المرسلين} “o gün onlara seslenir ve: «Peygamberlere ne cevap verdiniz?» der.” Size [gönderilen peygamberlere].

6467. Metin

{فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمْ الْأَنْبَاء} الْأَخْبَار الْمُنْجِيَة فِي الْجَوَاب {يَوْمئِذٍ} لَمْ يَجِدُوا خَبَرًا لَهُمْ فِيهِ نَجَاة {فَهُمْ لَا يَتَسَاءَلُونَ} عَنْهُ فَيَسْكُتُونَ

{فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمْ الْأَنْبَاء} “Bunun üzerine haberler onlara kapkaranlık olmuştur / körleşmiştir” cevapta [kendilerini] kurtaracak haberler {يَوْمئِذٍ} “o gün;” kendilerine kurtuluş sağlayacak bir haber bulamazlar {فَهُمْ لَا يَتَسَاءَلُونَ} “artık birbirlerine de soramazlar.” Ondan [birbirlerine bir şey soramazlar] ve susarlar.

6469. Metin

{فَأَمَّا مَنْ تَابَ} مِنْ الشِّرْك {وَآمَنَ} صَدَّقَ بِتَوْحِيدِ اللَّه {وَعَمِلَ صَالِحًا} أَدَّى الْفَرَائِض {فَعَسَى أَنْ يَكُون مِنْ الْمُفْلِحِينَ} النَّاجِينَ بِوَعْدِ اللَّه

{فَأَمَّا مَنْ تَابَ} “Fakat kim tövbe ederse” şirkten {وَآمَنَ} “ve iman ederse” Allah'ın birliğini tasdik eder {وَعَمِلَ صَالِحًا} “ve salih amel işlerse” farzları eda ederse {فَعَسَى أَنْ يَكُون مِنْ الْمُفْلِحِينَ} “kurtuluşa erenlerden olması umulur.” Allah'ın vaadiyle kurtulanlardan [olması].

6471. Metin

{وَرَبّك يَخْلُق مَا يَشَاء وَيَخْتَار} مَا يَشَاء {مَا كَانَ لَهُمْ} لِلْمُشْرِكِينَ {الْخِيَرَة} الِاخْتِيَار فِي شَيْء {سُبْحَان اللَّه وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} عَنْ إشراكهم

{وَرَبّك يَخْلُق مَا يَشَاء وَيَخْتَار} “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer” dilediğini. {مَا كَانَ لَهُمْ} “Onların hakkı yoktur” müşriklerin {الْخِيَرَة} “seçme hakkı” hiçbir şeyde seçim hakkı. {سُبْحَان اللَّه وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” Ortak koşmalarından.

6473. Metin

{وَرَبّك يَعْلَم مَا تُكِنّ صُدُورهمْ} تُسِرّ قُلُوبهمْ مِنْ الْكُفْر وَغَيْره {وَمَا يُعْلِنُونَ} بِأَلْسِنَتِهِمْ مِنْ ذلك

{وَرَبّك يَعْلَم مَا تُكِنّ صُدُورهمْ} “Rabbin, göğüslerinin gizlediğini bilir” kalplerinin inkâr ve benzeri şeylerden gizlediğini {وَمَا يُعْلِنُونَ} “ve açığa vurduklarını da.” Dilleriyle bunlardan [açığa vurduklarını].

6475. Metin

{وَهُوَ اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْد فِي الْأُولَى} الدُّنْيَا {وَالْآخِرَة} الْجَنَّة {وَلَهُ الْحُكْم} الْقَضَاء النَّافِذ فِي كُلّ شَيْء {وَإِلَيْهِ ترجعون} بالنشور

{وَهُوَ اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْد فِي الْأُولَى} “O, kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır. Hamd, ilkinde” dünyada {وَالْآخِرَة} “ve ahirette O'nadır” cennette. {وَلَهُ الْحُكْم} “Hüküm O'nundur” her şeyde geçerli olan kaza ve takdir [O'nundur], {وَإِلَيْهِ ترجعون} “ve yalnız O'na döndürüleceksiniz.” Yeniden diriltilerek.

6477. Metin

{قُلْ} لِأَهْلِ مَكَّة {أَرَأَيْتُمْ} أَيْ أَخْبِرُونِي {إنْ جَعَلَ اللَّه عَلَيْكُمْ اللَّيْل سَرْمَدًا} دَائِمًا {إلَى يوم القيامة من إله غير الله} بِزَعْمِكُمْ {يَأْتِيكُمْ بِضِيَاءٍ} نَهَار تَطْلُبُونَ فِيهِ الْمَعِيشَة {أَفَلَا تَسْمَعُونَ} ذَلِكَ سَمَاع تَفَهُّم فَتَرْجِعُونَ عَنْ الإشراك

{قُلْ} “De ki:” Mekke halkına {أَرَأَيْتُمْ} “Gördünüz mü?” Yani bana bildirin: {إنْ جَعَلَ اللَّه عَلَيْكُمْ اللَّيْل سَرْمَدًا} “Eğer Allah geceyi üzerinizde sürekli kılsa” daimi {إلَى يوم القيامة من إله غير الله} “kıyamet gününe kadar, Allah'tan başka hangi ilah” iddianıza göre {يَأْتِيكُمْ بِضِيَاءٍ} “size bir ışık getirebilir?” İçinde geçiminizi arayacağınız bir gündüzü. {أَفَلَا تَسْمَعُونَ} “Hâlâ işitmiyor musunuz?” Bunu anlayışla işitip de ortak koşmaktan vazgeçmez misiniz?

6479. Metin

{قُلْ} لَهُمْ {أَرَأَيْتُمْ إنْ جَعَلَ اللَّه عَلَيْكُمْ النَّهَار سَرْمَدًا إلَى يَوْم الْقِيَامَة مَنْ إلَه غير الله} بِزَعْمِكُمْ {يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ} تَسْتَرِيحُونَ {فِيهِ} مِنْ التَّعَب {أَفَلَا تُبْصِرُونَ} مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ الْخَطَأ فِي الْإِشْرَاك فَتَرْجِعُونَ عَنْهُ

{قُلْ} “De ki:” onlara {أَرَأَيْتُمْ إنْ جَعَلَ اللَّه عَلَيْكُمْ النَّهَار سَرْمَدًا إلَى يَوْم الْقِيَامَة مَنْ إلَه غير الله} “«Gördünüz mü? Eğer Allah gündüzü kıyamet gününe kadar üzerinizde sürekli kılsa, Allah'tan başka hangi ilah” iddianıza göre {يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ} “size içinde dinleneceğiniz bir gece getirebilir?” Rahatlayacağınız {فِيهِ} “içinde” yorgunluktan. {أَفَلَا تُبْصِرُونَ} “Hâlâ görmüyor musunuz?»” Şirk konusunda içinde bulunduğunuz hatayı [görüp de] ondan dönmez misiniz?

6481. Metin

{ومن رحمته} تعالى {جعل لكم اليل والنهار لتسكنوا فيه} فِي اللَّيْل {وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْله} فِي النَّهَار لِلْكَسْبِ {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} النِّعْمَة فِيهِمَا

{ومن رحمته} “Ve O'nun rahmetindendir ki” Teâlâ'nın {جعل لكم اليل والنهار لتسكنوا فيه} “içinde dinlenmeniz için size geceyi ve gündüzü var etti” gecede {وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْله} “ve O'nun lütfundan aramanız için” gündüz kazanç peşinde, {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “ve umulur ki şükredersiniz” ikisindeki nimete.

6483. Metin

{وَ} اُذْكُرْ {يَوْم يُنَادِيهِمْ فَيَقُول أَيْنَ شُرَكَائِي الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} ذَكَرَ ثَانِيًا لِيَبْنِيَ عَلَيْهِ

{وَ} “Ve” hatırla {يَوْم يُنَادِيهِمْ فَيَقُول أَيْنَ شُرَكَائِي الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} “o gün [Allah] onlara seslenir ve: «İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?» der.” Üzerine bina etmek için ikinci kez zikredilmiştir.

6485. Metin

{وَنَزَعْنَا} أَخَرَجْنَا {مِنْ كُلّ أُمَّة شَهِيدًا} وَهُوَ نَبِيّهمْ يَشْهَد عَلَيْهِمْ بِمَا قَالُوا {فَقُلْنَا} لَهُمْ {هَاتُوا بُرْهَانكُمْ} عَلَى مَا قُلْتُمْ مِنْ الْإِشْرَاك {فعلموا أن الحق} في الإلهية {لِلَّهِ} لَا يُشَارِكهُ فِيهِ أَحَد {وَضَلَّ} غَابَ {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} فِي الدُّنْيَا مِنْ أَنَّ مَعَهُ شَرِيكًا تَعَالَى عَنْ ذَلِكَ

{وَنَزَعْنَا} “Ve çekip çıkardık” çıkardık {مِنْ كُلّ أُمَّة شَهِيدًا} “her ümmetten bir şahit” o da söylediklerine dair aleyhlerinde şahitlik edecek peygamberleridir. {فَقُلْنَا} “Ve dedik ki:” onlara {هَاتُوا بُرْهَانكُمْ} “«Delilinizi getirin!»” Şirke dair söylediklerinize. {فعلموا أن الحق} “Böylece hakkın olduğunu bildiler” uluhiyette [hakkın] {لِلَّهِ} “Allah'a ait;” bunda hiçbir kimse O'na ortak olamaz. {وَضَلَّ} “Ve kaybolup gitti” yok oldu {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurageldikleri şeyler.” Dünyada O'nunla beraber bir ortak olduğuna dair [uydurdukları şeyler; Allah] bundan yücedir.

6487. Metin

{إن قارون كان من قوم موسى} بن عمه وبن خَالَته وَآمَنَ بِهِ {فَبَغَى عَلَيْهِمْ} بِالْكِبْرِ وَالْعُلُوّ وَكَثْرَة الْمَال {وَآتَيْنَاهُ مِنْ الْكُنُوز مَا إنَّ مَفَاتِحه لَتَنُوء} تَثْقُل {بِالْعُصْبَةِ} الْجَمَاعَة {أُولِي} أَصْحَاب {الْقُوَّة} أَيْ تَثْقُلهُمْ فَالْبَاء لِلتَّعْدِيَةِ وَعِدَّتهمْ قِيلَ سَبْعُونَ وَقِيلَ أَرْبَعُونَ وَقِيلَ عَشَرَة وَقِيلَ غَيْر ذَلِكَ اُذْكُرْ {إذْ قَالَ لَهُ قَوْمه} الْمُؤْمِنُونَ مِنْ بَنِي إسْرَائِيل {لَا تَفْرَح} بِكَثْرَةِ الْمَال فَرَح بَطَر {إنَّ اللَّه لَا يُحِبّ الْفَرِحِينَ} بذلك

{إن قارون كان من قوم موسى} “Şüphesiz Karun, Musa'nın kavmindendi” onun amcasının oğlu ve teyzesinin oğluydu ve ona iman etmişti. {فَبَغَى عَلَيْهِمْ} “Fakat onlara karşı azgınlık etti” kibir, üstünlük taslama ve mal çokluğu ile. {وَآتَيْنَاهُ مِنْ الْكُنُوز مَا إنَّ مَفَاتِحه لَتَنُوء} “Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları bile ağır gelirdi” ağır basardı {بِالْعُصْبَةِ} “bir topluluğa” cemaate {أُولِي} “sahip” sahipleri {الْقُوَّة} “güçlü.” Yani onlara ağır gelirdi; ba (بِ) harf-i ceri te'diye (geçişlilik) içindir. Sayıları hakkında yetmiş, kırk, on veya başka bir sayı söylenmiştir. Hatırla {إذْ قَالَ لَهُ قَوْمه} “hani kavmi ona demişti:” İsrailoğullarından olan müminler {لَا تَفْرَح} “«Şımarma” mal çokluğuyla, kibirle şımarma {إنَّ اللَّه لَا يُحِبّ الْفَرِحِينَ} “çünkü Allah şımaranları sevmez.»” Bununla [şımaranları].

6489. Metin

{وَابْتَغِ} اُطْلُبْ {فِيمَا آتَاك اللَّه} مِنْ الْمَال {الدَّار الْآخِرَة} بِأَنْ تُنْفِقهُ فِي طَاعَة اللَّه {وَلَا تَنْسَ} تَتْرُك {نَصِيبك مِنْ الدُّنْيَا} أَيْ أَنْ تَعْمَل فِيهَا لِلْآخِرَةِ {وَأَحْسِنْ} لِلنَّاسِ بِالصَّدَقَةِ {كَمَا أَحْسَنَ اللَّه إلَيْك وَلَا تَبْغِ} تَطْلُب {الْفَسَاد فِي الْأَرْض} بِعَمَلِ الْمَعَاصِي {إنَّ اللَّه لَا يُحِبّ الْمُفْسِدِينَ} بِمَعْنَى أَنَّهُ يُعَاقِبهُمْ

{وَابْتَغِ} “Ve ara” iste {فِيمَا آتَاك اللَّه} “Allah'ın sana verdiğinde” maldan {الدَّار الْآخِرَة} “ahiret yurdunu” onu Allah'a itaatte infak ederek. {وَلَا تَنْسَ} “Ve unutma” terk etme {نَصِيبك مِنْ الدُّنْيَا} “dünyadan nasibini;” yani dünyada ahiret için amel etmeyi. {وَأَحْسِنْ} “Ve iyilik et” insanlara sadaka ile {كَمَا أَحْسَنَ اللَّه إلَيْك وَلَا تَبْغِ} “Allah'ın sana iyilik ettiği gibi ve arama” isteme {الْفَسَاد فِي الْأَرْض} “yeryüzünde bozgunculuk;” günahlar işleyerek. {إنَّ اللَّه لَا يُحِبّ الْمُفْسِدِينَ} “şüphesiz Allah, bozguncuları sevmez.” Yani onları cezalandırır.

6491. Metin

{قَالَ إنَّمَا أُوتِيته} أَيْ الْمَال {عَلَى عِلْم عِنْدِي} أَيْ فِي مُقَابَلَته وَكَانَ أَعْلَم بَنِي إسرائيل بالتوراة بعد موسى وهارون قال تعالى {أَوَلَمْ يَعْلَم أَنَّ اللَّه قَدْ أَهْلَكَ مَنْ قَبْله مِنْ الْقُرُون} الْأُمَم {مَنْ هُوَ أَشَدّ مِنْهُ قُوَّة وَأَكْثَر جَمْعًا} لِلْمَالِ أَيْ هُوَ عَالِم بِذَلِكَ وَيُهْلِكهُمْ اللَّه {وَلَا يَسْأَل عَنْ ذُنُوبهمْ الْمُجْرِمُونَ} لِعِلْمِهِ تَعَالَى بِهَا فَيَدْخُلُونَ النَّار بلا حساب

{قَالَ إنَّمَا أُوتِيته} “[Karun] dedi ki: «O bana ancak verildi” yani bu mal {عَلَى عِلْم عِنْدِي} “bendeki bir ilim sayesinde.»” Yani onun karşılığında. Kendisi Musa ve Harun'dan sonra İsrailoğullarının Tevrat'ı en iyi bileniydi. Allah Teâlâ buyurdu: {أَوَلَمْ يَعْلَم أَنَّ اللَّه قَدْ أَهْلَكَ مَنْ قَبْله مِنْ الْقُرُون} “O bilmedi mi ki Allah, kendisinden önceki nesillerden helak etmiştir” ümmetlerden {مَنْ هُوَ أَشَدّ مِنْهُ قُوَّة وَأَكْثَر جَمْعًا} “ondan daha kuvvetli ve daha çok toplamış olanları?” Malı. Yani o bunu bilmektedir ve Allah onları helak edecektir. {وَلَا يَسْأَل عَنْ ذُنُوبهمْ الْمُجْرِمُونَ} “Günahkârlardan günahları sorulmaz.” Teâlâ'nın onları bilmesi sebebiyle; böylece hesapsızca cehenneme girerler.

6493. Metin

{فَخَرَجَ} قَارُونَ {عَلَى قَوْمه فِي زِينَته} بِأَتْبَاعِهِ الْكَثِيرِينَ رُكْبَانًا مُتَحَلِّينَ بِمَلَابِس الذَّهَب وَالْحَرِير عَلَى خيول وبغال متحلية {قال الذين يريدون الحياة الدنيا يَا} لِلتَّنْبِيهِ {لَيْتَ لَنَا مِثْل مَا أُوتِيَ قَارُون} فِي الدُّنْيَا {إنَّهُ لَذُو حَظّ} نَصِيب {عَظِيم} وَافٍ فِيهَا

{فَخَرَجَ} “Böylece çıktı” Karun {عَلَى قَوْمه فِي زِينَته} “kavminin karşısına debdebesi içinde” altın ve ipek elbiselerle süslenmiş olarak süslü atlar ve katırlar üzerindeki çok sayıdaki süvari taraftarlarıyla birlikte. {قال الذين يريدون الحياة الدنيا يَا} “Dünya hayatını arzulayanlar dediler ki: «Ah” dikkat çekmek (tenbih) içindir {لَيْتَ لَنَا مِثْل مَا أُوتِيَ قَارُون} “keşke Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı!” Dünyalıkta. {إنَّهُ لَذُو حَظّ} “Şüphesiz o, bir pay” nasip {عَظِيم} “büyük sahibidir.»” Dünyada bol [bir pay].

6495. Metin

{وَقَالَ} لَهُمْ {الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْم} بِمَا وَعَدَ اللَّه فِي الْآخِرَة {وَيْلكُمْ} كَلِمَة زَجْر {ثَوَاب اللَّه} فِي الْآخِرَة بِالْجَنَّةِ {خَيْر لِمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا} مِمَّا أُوتِيَ قَارُون فِي الدُّنْيَا {وَلَا يُلَقَّاهَا} أَيْ الْجَنَّة الْمُثَاب بِهَا {إلَّا الصَّابِرُونَ} عَلَى الطَّاعَة وَعَنْ الْمَعْصِيَة

{وَقَالَ} “Dedi ki” onlara {الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْم} “kendilerine ilim verilmiş olanlar:” Allah'ın ahirette vaad ettiğine dair, {وَيْلكُمْ} “«Yazıklar olsun size!” Bir azar sözüdür. {ثَوَاب اللَّه} “Allah'ın sevabı” ahirette cennetle {خَيْر لِمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا} “iman edip salih amel işleyenler için daha hayırlıdır.»” Karun'a dünyada verilenden. {وَلَا يُلَقَّاهَا} “Ona kavuşturulmaz” yani mükafat olarak verilen o cennete {إلَّا الصَّابِرُونَ} “sabredenlerden başkası.” İtaat üzere ve günaha karşı [sabredenlerden].

6497. Metin

{فَخَسَفْنَا بِهِ} بِقَارُون {وَبِدَارِهِ الْأَرْض فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَة يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره بِأَنْ يَمْنَعُوا عَنْهُ الْهَلَاك {وَمَا كَانَ مِنْ الْمُنْتَصِرِينَ} مِنْهُ

{فَخَسَفْنَا بِهِ} “Bunun üzerine onu geçirdik” Karun'u {وَبِدَارِهِ الْأَرْض فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَة يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُون اللَّه} “ve konağını yerin dibine. Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu da olmadı” yani O'ndan başka, helaki ondan savacak. {وَمَا كَانَ مِنْ الْمُنْتَصِرِينَ} “kendini savunanlardan da olmadı.” Ondan [o helakten].

6499. Metin

{وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانه بِالْأَمْسِ} أَيْ مِنْ قَرِيب {يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّه يَبْسُط} يُوَسِّع {الرِّزْق لِمَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده وَيَقْدِر} يَضِيق عَلَى ما يشاء ووي اسْم فِعْل بِمَعْنَى أَعْجَب أَيْ أَنَا وَالْكَاف بِمَعْنَى اللَّام {لَوْلَا أَنْ مَنَّ اللَّه عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا} بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول {وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِح الْكَافِرُونَ} لِنِعْمَةِ اللَّه كَقَارُون

{وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانه بِالْأَمْسِ} “Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler başladılar” yani az önce {يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّه يَبْسُط} “şöyle demeye: «Vay be, şüphesiz Allah bollaştırıyor” genişletiyor {الرِّزْق لِمَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده وَيَقْدِر} “rızkı kullarından dilediğine ve daraltıyor!” Dilediğine daraltır. Vey (وَيْ) hayret ifade eden isim fiildir, yani şaşarım; kef (كَاف) ise lâm (ل) anlamındadır. {لَوْلَا أَنْ مَنَّ اللَّه عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا} “Eğer Allah bize lütufta bulunmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi.»” [laxasefe/luxisife şeklinde] mâlûm ve meçhul sığa ile okunmuştur. {وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِح الْكَافِرُونَ} “«Vay be, şüphesiz kâfirler kurtuluşa eremez!»” Karun gibi Allah'ın nimetine karşı [nankörlük edenler].

6501. Metin

{تِلْكَ الدَّار الْآخِرَة} أَيْ الْجَنَّة {نَجْعَلهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْض} بِالْبَغْيِ {وَلَا فَسَادًا} بِعَمَلِ الْمَعَاصِي {وَالْعَاقِبَة} الْمَحْمُودَة {لِلْمُتَّقِينَ} عِقَاب اللَّه بِعَمَلِ الطَّاعَات

{تِلْكَ الدَّار الْآخِرَة} “İşte o ahiret yurdu;” yani cennet {نَجْعَلهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْض} “onu yeryüzünde böbürlenmek istemeyenlere veririz” azgınlık yoluyla {وَلَا فَسَادًا} “ve bozgunculuk [istemeyenlere];” günahlar işleyerek. {وَالْعَاقِبَة} “Ve [hayırlı] akıbet” övgüye layık olan [akıbet] {لِلْمُتَّقِينَ} “takva sahiplerinindir.” İtaatleri yaparak Allah'ın cezasından [sakınanlarındır].

6503. Metin

{مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْر مِنْهَا} ثَوَاب بِسَبَبِهَا وَهُوَ عَشْر أَمْثَالهَا {وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَات إلَّا} جَزَاء {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} أَيْ مِثْله

{مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْر مِنْهَا} “Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlısı vardır;” onun vesilesiyle bir sevaptır ki o da on katıdır. {وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذِينَ عَمِلُوا السَّيِّئَات إلَّا} “Kim de bir kötülük getirirse, kötülükleri işleyenler ancak cezalandırılırlar” karşılık olarak {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıkları kadarıyla.” Yani onun misliyle.

6505. Metin

{إنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْك الْقُرْآن} أَنْزَلَهُ {لَرَادّك إلَى مَعَاد} إلَى مَكَّة وَكَانَ قَدْ اشْتَاقَهَا {قُلْ رَبِّي أَعْلَم مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَال مُبِين} نَزَلَ جَوَابًا لِقَوْلِ كُفَّار مَكَّة لَهُ إنَّك فِي ضَلَال أَيْ فَهُوَ الْجَائِي بِالْهُدَى وَهُمْ فِي ضَلَال وَأَعْلَم بمعنى عالم

{إنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْك الْقُرْآن} “Şüphesiz sana Kur'an'ı farz kılan” onu indiren {لَرَادّك إلَى مَعَاد} “seni dönülecek bir yere elbette döndürecektir;” Mekke'ye; oysa onu özlemişti. {قُلْ رَبِّي أَعْلَم مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَال مُبِين} “De ki: «Rabbim hidayet getireni de apaçık bir sapıklık içinde olanı da en iyi bilendir.»” Mekke kâfirlerinin ona: «Sen apaçık bir sapıklıktasın» demelerine cevap olarak indi. Yani hidayeti getiren odur, onlar ise apaçık sapıklıktadır; a'lem (أَعْلَم) ise bilendir (âlim) anlamındadır.

6507. Metin

{وما كنت ترجو أَنْ يُلْقَى إلَيْك الْكِتَاب} الْقُرْآن {إلَّا} لَكِنْ أُلْقِيَ إلَيْك {رَحْمَة مِنْ رَبّك فَلَا تَكُونَن ظَهِيرًا} مُعِينًا {لِلْكَافِرِينَ} عَلَى دِينهمْ الَّذِي دَعَوْك إليه

{وما كنت ترجو أَنْ يُلْقَى إلَيْك الْكِتَاب} “Sen Kitab'ın sana vahyolunacağını ummazdın;” Kur'an'ın. {إلَّا} “ancak” fakat sana vahyolundu {رَحْمَة مِنْ رَبّك فَلَا تَكُونَن ظَهِيرًا} “Rabbinden bir rahmet olarak. O halde sakın arka çıkan olma” yardımcı {لِلْكَافِرِينَ} “kâfirlere.” Seni çağırdıkları dinleri konusunda.

6509. Metin

{وَلَا يَصُدَّنك} أَصْله يَصُدُّونَنَكَ حُذِفَتْ نُون الرَّفْع لِلْجَازِمِ وَالْوَاو لِلْفَاعِلِ لِالْتِقَائِهَا مَعَ النُّون السَّاكِنَة {عَنْ آيَات اللَّه بَعْد إذْ أُنْزِلَتْ إلَيْك} أَيْ لَا تَرْجِع إلَيْهِمْ فِي ذَلِكَ {وَادْعُ} النَّاس {إلَى رَبّك} بِتَوْحِيدِهِ وَعِبَادَته {وَلَا تَكُونَن مِنْ الْمُشْرِكِينَ} بِإِعَانَتِهِمْ وَلَمْ يُؤَثِّر الْجَازِم فِي الفعل لبنائه

{وَلَا يَصُدَّنك} “Ve sakın seni alıkoymasınlar” aslı (يَصُدُّونَنَكَ)'tir. Câzim (cezm edici edat) sebebiyle ref nûnu, sâkin nûn ile birleşmesi (iltikâ-i sâkineyn) sebebiyle de fâil olan vâv harfi hazfedilmiştir {عَنْ آيَات اللَّه بَعْد إذْ أُنْزِلَتْ إلَيْك} “sana indirildikten sonra Allah'ın ayetlerinden;” yani bu hususta onlara uyup geri dönme {وَادْعُ} “ve davet et” insanları {إلَى رَبّك} “Rabbine” O'nu birlemeye ve O'na ibadete {وَلَا تَكُونَن مِنْ الْمُشْرِكِينَ} “ve sakın müşriklerden olma.” Onlara yardım ederek. Mebnî olduğu için câzim fiile lafzan etki etmemiştir.

6511. Metin

{وَلَا تَدْعُ} تَعْبُد {مَعَ اللَّه إلَهًا آخَر لَا إلَه إلَّا هُوَ كُلّ شَيْء هَالِك إلَّا وَجْهه} إلَّا إيَّاهُ {لَهُ الْحُكْم} الْقَضَاء النَّافِذ {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} بِالنُّشُورِ مِنْ قُبُوركُمْ = ٢٩ سُورَة الْعَنْكَبُوت

{وَلَا تَدْعُ} “Ve yalvarma” ibadet etme {مَعَ اللَّه إلَهًا آخَر لَا إلَه إلَّا هُوَ كُلّ شَيْء هَالِك إلَّا وَجْهه} “Allah ile beraber başka bir ilaha. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O'nun vechinden (zatından) başka her şey yok olucudur.” O'nun zatından başka. {لَهُ الْحُكْم} “Hüküm yalnız O'nundur” geçerli olan kaza/hüküm {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “ve ancak O'na döndürüleceksiniz.” Kabirlerinizden diriltilerek. = 29 Ankebût Suresi