6644. Metin
مَكِّيَّة إلَّا آيَة ١٧ فمدنية وآياتها ستون بسم الله الرحمن الرحيم
17. ayet hariç Mekkîdir, o [ayet] ise Medenîdir; altmış ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
6645. Metin
{الم} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ فِي ذَلِكَ
{الم} “Elif, Lâm, Mîm.” Allah bununla ne murat ettiğini en iyi bilendir.
6646. Metin
{غُلِبَتْ الرُّوم} وَهُمْ أَهْل الْكِتَاب غَلَبَتْهَا فَارِس وَلَيْسُوا أَهْل كِتَاب بَلْ يَعْبُدُونَ الْأَوْثَان فَفَرِحَ كُفَّار مَكَّة بِذَلِكَ وَقَالُوا لِلْمُسْلِمِينَ نَحْنُ نَغْلِبكُمْ كَمَا غَلَبَتْ فَارِس الرُّوم
{غُلِبَتْ الرُّوم} “Rumlar yenilgiye uğratıldı.” Onlar Ehl-i kitaptır; onları ehl-i kitap olmayan, bilakis putlara tapan Farslar (İranlılar) yendi. Mekke kâfirleri buna sevindiler ve Müslümanlara: "Farsların Rumları yendiği gibi biz de sizi yeneceğiz" dediler.
6647. Metin
{فِي أَدْنَى الْأَرْض} أَيْ أَقْرَب أَرْض الرُّوم إلَى فَارِس بِالْجَزِيرَةِ الْتَقَى فِيهَا الْجَيْشَانِ وَالْبَادِي بِالْغَزْوِ الْفُرْس {وَهُمْ} أَيْ الرُّوم {مِنْ بَعْد غَلَبهمْ} أُضِيفَ الْمَصْدَر إلَى الْمَفْعُول أَيْ غَلَبَة فَارِس إيَّاهُمْ {سَيَغْلِبُونَ} فَارِس
{فِي أَدْنَى الْأَرْض} “[Araplara] en yakın yerde.” Yani Rum topraklarının el-Cezîre'de Farslara en yakın olan yerinde. İki ordu orada karşılaştı ve savaşı ilk başlatan Farslar oldu. {وَهُمْ} “Onlar” yani Rumlar {مِنْ بَعْد غَلَبهمْ} “bu yenilgilerinin ardından” -masdar mef‘ûle izafe edilmiştir, yani Farsların onları yenmesinden sonra- {سَيَغْلِبُونَ} “galip geleceklerdir”, Farslara.
6648. Metin
{فِي بِضْع سِنِينَ} هُوَ مَا بَيْن الثَّلَاث إلَى التِّسْع أَوْ الْعَشْر فَالْتَقَى الْجَيْشَانِ فِي السَّنَة السَّابِعَة مِنْ الِالْتِقَاء الْأَوَّل وَغَلَبَتْ الرُّوم فَارِس {لِلَّهِ الْأَمْر مِنْ قَبْل وَمِنْ بَعْد} أَيْ مِنْ قَبْل غَلْب الرُّوم وَمِنْ بَعْده الْمَعْنَى أَنَّ غَلَبَة فَارِس أَوَّلًا وَغَلَبَة الرُّوم ثَانِيًا بِأَمْرِ اللَّه أَيْ إرَادَته {وَيَوْمئِذٍ} أَيْ يوم تغلب الروم {يفرح المؤمنون}
{فِي بِضْع سِنِينَ} “Birkaç yıl içinde.” Bu, üç ile dokuz veya on arası [bir süre]dir. Nitekim iki ordu ilk karşılaşmadan sonraki yedinci yılda [tekrar] karşılaştı ve Rumlar Farslara galip geldi. {لِلَّهِ الْأَمْر مِنْ قَبْل وَمِنْ بَعْد} “Öncesinde de sonrasında da emir Allah'ındır.” Yani Rumların galibiyetinden önce de sonra da. Mana şudur: Farsların ilk galibiyeti de Rumların ikinci galibiyeti de Allah'ın emriyle yani iradesiyledir. {وَيَوْمئِذٍ} “O gün” yani Rumların galip geldiği gün {يفرح المؤمنون} “müminler sevinecektir”.
6649. Metin
{بِنَصْرِ اللَّه} إيَّاهُمْ عَلَى فَارِس وَقَدْ فَرِحُوا بِذَلِكَ وَعَلِمُوا بِهِ يَوْم وُقُوعه أَيْ يَوْم بَدْر بِنُزُولِ جِبْرِيل بِذَلِكَ مَعَ فَرَحهمْ بِنَصْرِهِمْ عَلَى الْمُشْرِكِينَ فِيهِ {يَنْصُر مَنْ يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيز} الْغَالِب {الرَّحِيم} بِالْمُؤْمِنِينَ
{بِنَصْرِ اللَّه} “Allah'ın yardımıyla.” Onlara Farslara karşı [verdiği yardım ile]. Onlar buna sevindiler ve Cibrîl'in bunu bildirmesiyle gerçekleştiği gün yani Bedir gününde, oradaki müşriklere karşı kazandıkları zafere sevinmelerinin yanı sıra bundan da haberdar oldular. {يَنْصُر مَنْ يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيز} “O, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir”, galip olandır, {الرَّحِيم} “çok merhametlidir”, müminlere.
6650. Metin
{وَعْد اللَّه} مَصْدَر بَدَل مِنْ اللَّفْظ بِفِعْلِهِ وَالْأَصْل وَعَدَهُمْ اللَّه النَّصْر {لَا يُخْلِف اللَّه وَعْده} بِهِ {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} أَيْ كُفَّار مَكَّة {لَا يَعْلَمُونَ} وَعْده تَعَالَى بِنَصْرِهِمْ
{وَعْد اللَّه} “Bu Allah'ın vaadidir.” Kendi fiilinin lafzı yerine geçen bir masdardır; aslı "Allah onlara zafer vaat etti" şeklindedir. {لَا يُخْلِف اللَّه وَعْده} “Allah vaadinden asla dönmez”, bunu yerine getirmekten. {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} “Fakat insanların çoğu” yani Mekke kâfirleri {لَا يَعْلَمُونَ} “bilmezler”, Yüce Allah'ın onlara yardım vaadini.
6651. Metin
{يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنْ الْحَيَاة الدُّنْيَا} أَيْ مَعَايِشهَا مِنْ التِّجَارَة وَالزِّرَاعَة وَالْبِنَاء وَالْغَرْس وَغَيْر ذَلِكَ {وَهُمْ عَنْ الْآخِرَة هُمْ غَافِلُونَ} إعَادَة هُمْ تأكيد
{يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنْ الْحَيَاة الدُّنْيَا} “Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler.” Yani ticaret, tarım, inşaat, fidan dikme ve benzeri geçim yollarını [bilirler]. {وَهُمْ عَنْ الْآخِرَة هُمْ غَافِلُونَ} “Ahiretten ise tamamen gafildirler.” [Âyetteki] {هُمْ} zamirinin tekrarı tekit (pekiştirme) içindir.
6652. Metin
{أو لم يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسهمْ} لِيَرْجِعُوا عَنْ غَفْلَتهمْ {مَا خَلَقَ اللَّه السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا إلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَل مُسَمًّى} لِذَلِكَ تَفْنَى عِنْد انْتِهَائِهِ وَبَعْده الْبَعْث {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنْ النَّاس} أَيْ كُفَّار مَكَّة {بِلِقَاءِ رَبّهمْ لَكَافِرُونَ} أَيْ لَا يؤمنون بالبعث بعد الموت
{أو لم يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسهمْ} “Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi?” ki gafletlerinden dönsünler. {مَا خَلَقَ اللَّه السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا إلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَل مُسَمًّى} “Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır.” O süre sona erdiğinde yok olurlar ve ardından diriliş gelir. {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنْ النَّاس} “Şüphesiz insanların birçoğu” yani Mekke kâfirleri {بِلِقَاءِ رَبّهمْ لَكَافِرُونَ} “Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.” Yani ölümden sonra dirilişe inanmazlar.
6653. Metin
{أو لم يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} مِنْ الْأُمَم وَهِيَ إهْلَاكهمْ بِتَكْذِيبِهِمْ رُسُلهمْ {كَانُوا أَشَدّ مِنْهُمْ قُوَّة} كَعَادٍ وَثَمُود {وَأَثَارُوا الْأَرْض} حَرَثُوهَا وَقَلَّبُوهَا لِلزَّرْعِ وَالْغَرْس {وَعَمَرُوهَا أَكْثَر مِمَّا عَمَرُوهَا} أَيْ كُفَّار مَكَّة {وَجَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْحُجَجِ الظَّاهِرَات {فَمَا كَانَ اللَّه لِيَظْلِمهُمْ} بِإِهْلَاكِهِمْ بِغَيْرِ جُرْم {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسهمْ يَظْلِمُونَ} بِتَكْذِيبِهِمْ رُسُلهمْ
{أو لم يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar?” [Önceki] ümmetlerden [olan bu kimselerin sonu], peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle helak edilmeleridir. {كَانُوا أَشَدّ مِنْهُمْ قُوَّة} “Onlar kendilerinden daha güçlü idiler”, Âd ve Semûd gibi. {وَأَثَارُوا الْأَرْض} “Toprağı altüst etmişler”, ekim ve dikim için sürmüş, altını üstüne getirmişler {وَعَمَرُوهَا أَكْثَر مِمَّا عَمَرُوهَا} “ve onu bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi.” Yani Mekke kâfirlerinin imar ettiğinden daha çok. {وَجَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişti.” Açık hüccetlerle [gelmişlerdi]. {فَمَا كَانَ اللَّه لِيَظْلِمهُمْ} “Allah onlara zulmedecek değildi”, onları suçsuz yere helak ederek [zulmetmezdi]. {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسهمْ يَظْلِمُونَ} “Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı”, peygamberlerini yalanlamakla.
6655. Metin
{ثُمَّ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوأَى} تَأْنِيث الْأَسْوَأ الْأَقْبَح خَبَر كَانَ عَلَى رَفْع عَاقِبَة وَاسْم كَانَ عَلَى نَصْب عَاقِبَة وَالْمُرَاد بِهَا جَهَنَّم وَإِسَاءَتهمْ {أَنَّ} أَيْ بِأَنْ {كَذَّبُوا بِآيَاتِ الله} القرآن {وكانوا بها يستهزءون}
{ثُمَّ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوأَى} “Sonra kötülük yapanların sonu en kötüsü oldu.” (es-Sû’â), "el-esve’" (en çirkin) kelimesinin müennesidir. "‘Âkıbe"nin merfû okunması durumunda kâne'nin haberi, mansûb okunması durumunda ise kâne'nin ismidir. Bununla kastedilen cehennemdir. Onların kötülükleri ise {أَنَّ} yani {كَذَّبُوا بِآيَاتِ الله} “Allah'ın ayetlerini” -Kur'an'ı- “yalanlamaları” {وكانوا بها يستهزءون} “ve onlarla alay etmeleriydi.”
6657. Metin
{اللَّه يَبْدَأ الْخَلْق} أَيْ يُنْشِئ خَلْق النَّاس {ثُمَّ يُعِيدهُ} أَيْ خَلَقَهُمْ بَعْد مَوْتهمْ {ثُمَّ إليه يرجعون} بالياء والتاء
{اللَّه يَبْدَأ الْخَلْق} “Allah yaratmayı ilk defa başlatır”, yani insanların yaratılışını var eder, {ثُمَّ يُعِيدهُ} “sonra onu tekrarlar”, yani ölümlerinden sonra onları tekrar yaratır, {ثُمَّ إليه يرجعون} “sonra O'na döndürülürsünüz / döndürülürler.” [Fiil] yâ ve tâ ile [okunmuştur].
6659. Metin
{وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة يُبْلِس الْمُجْرِمُونَ} يَسْكُت الْمُشْرِكُونَ لانقطاع حجتهم
{وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة يُبْلِس الْمُجْرِمُونَ} “Kıyametin kopacağı gün günahkârlar susup ümitsizliğe kapılırlar.” Müşrikler delilleri tükendiği için susarlar.
6661. Metin
{وَلَمْ يَكُنْ} أَيْ لَا يَكُون {لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ} مِمَّنْ أَشْرَكُوهُمْ بِاَللَّهِ وَهُمْ الْأَصْنَام لِيَشْفَعُوا لَهُمْ {شُفَعَاء وَكَانُوا} أَيْ يَكُونُونَ {بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ} أَيْ مُتَبَرِّئِينَ مِنْهُمْ
{وَلَمْ يَكُنْ} “[Artık] bulunmaz” yani bulunmayacaktır {لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ} “[Allah'a] koştukları ortaklarından” -kendilerine şefaat etsinler diye Allah'a ortak koştukları putlardan- {شُفَعَاء وَكَانُوا} “şefaatçiler ve onlar” yani olacaklardır {بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ} “ortaklarını inkâr edenler.” Yani onlardan teberri edenler (uzaklaşanlar).
6663. Metin
{وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة يَوْمئِذٍ} تَأْكِيد {يَتَفَرَّقُونَ} الْمُؤْمِنُونَ والكافرون
{وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة يَوْمئِذٍ} “Kıyametin kopacağı gün, işte o gün” -tekit içindir- {يَتَفَرَّقُونَ} “[birbirlerinden] ayrılırlar.” Müminler ve kâfirler [ayrılır].
6665. Metin
{فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات فَهُمْ فِي رَوْضَة} جَنَّة {يُحْبَرُونَ} يَسُرُّونَ
{فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات فَهُمْ فِي رَوْضَة} “İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde” -cennette- {يُحْبَرُونَ} “sevindirilip ağırlanırlar.” Mutlu kılınırlar.
6667. Metin
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} الْقُرْآن {وَلِقَاء الآخرة} البعث وغيره {فأولئك في العذاب محضرون
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “İnkâr edip ayetlerimizi” -Kur'an'ı- {وَلِقَاء الآخرة} “ve ahirete kavuşmayı” -dirilişi ve diğerlerini- [yalanlayanlara gelince,] {فأولئك في العذاب محضرون “işte onlar azabın içinde hazır tutulacaklardır.”
6669. Metin
{فَسُبْحَان اللَّه} أَيْ سَبِّحُوا اللَّه بِمَعْنَى صَلُّوا {حِين تُمْسُونَ} أَيْ تَدْخُلُونَ فِي الْمَسَاء وَفِيهِ صَلَاتَانِ الْمَغْرِب وَالْعِشَاء {وَحِين تُصْبِحُونَ} تَدْخُلُونَ فِي الصَّبَاح وَفِيهِ صَلَاة الصُّبْح
{فَسُبْحَان اللَّه} “Allah'ı tesbih edin” yani Allah'ı tesbih edin, namaz kılın manasındadır, {حِين تُمْسُونَ} “akşama girdiğinizde” yani akşama ulaştığınızda -ki bu vakitte akşam ve yatsı olmak üzere iki namaz vardır- {وَحِين تُصْبِحُونَ} “ve sabaha erdiğinizde”, sabaha ulaştığınızda -ki bu vakitte sabah namazı vardır-.
6671. Metin
{وَلَهُ الْحَمْد فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} اعْتِرَاض وَمَعْنَاهُ يَحْمَدهُ أَهْلهمَا {وَعَشِيًّا} عَطْف عَلَى حِين وَفِيهِ صَلَاة الْعَصْر {وَحِين تُظْهِرُونَ} تَدْخُلُونَ فِي الظَّهِيرَة وَفِيهِ صَلَاة الظُّهْر
{وَلَهُ الْحَمْد فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur” -itiraz (ara) cümlesidir; manası: her ikisinin ehli O'na hamdeder-, {وَعَشِيًّا} “ikindi vaktinde” -‘hîn’ üzerine matuftur ve bu vakitte ikindi namazı vardır- {وَحِين تُظْهِرُونَ} “ve öğleye erdiğinizde de.” Öğle vaktine girdiğinizde -ki bu vakitte öğle namazı vardır-.
6673. Metin
{يُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت} كَالْإِنْسَانِ مِنْ النُّطْفَة وَالطَّائِر مِنْ الْبَيْضَة {وَيُخْرِج الْمَيِّت} النُّطْفَة وَالْبَيْضَة {مِنْ الْحَيّ وَيُحْيِي الْأَرْض} بِالنَّبَاتِ {بَعْد مَوْتهَا} أَيْ يَبْسهَا {وَكَذَلِكَ} الْإِخْرَاج {تُخْرَجُونَ} مِنْ الْقُبُور بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول
{يُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت} “O, ölüden diriyi çıkarır”, nutfeden insanı ve yumurtadan kuşu [çıkardığı gibi], {وَيُخْرِج الْمَيِّت} “ölüyü de çıkarır” -nutfe ve yumurtayı- {مِنْ الْحَيّ وَيُحْيِي الْأَرْض} “diriden; ve yeryüzünü diriltir” -bitkilerle- {بَعْد مَوْتهَا} “ölümünden sonra”, yani kurumasından sonra. {وَكَذَلِكَ} “İşte böylece” -bu çıkarma gibi- {تُخْرَجُونَ} “[siz de kabirlerden] çıkarılacaksınız.” Malum (tuhricûne) ve meçhul (tuhrecûne) sığasıyla [okunmuştur].
6675. Metin
{وَمِنْ آيَاته} تَعَالَى الدَّالَّة عَلَى قُدْرَته {أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَاب} أَيْ أَصْلكُمْ آدَم {ثُمَّ إذَا أَنْتُمْ بَشَر} مِنْ دَم وَلَحْم {تَنْتَشِرُونَ} في الأرض
{وَمِنْ آيَاته} “O'nun ayetlerindendir” -Yüce Allah'ın kudretine delalet eden [delillerindendir]-: {أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَاب} “sizi topraktan yaratması”, yani aslınız olan Âdem'i [yaratması], {ثُمَّ إذَا أَنْتُمْ بَشَر} “sonra bir de bakarsınız ki siz birer insan olmuşsunuz”, et ve kandan [oluşan], {تَنْتَشِرُونَ} “[yeryüzüne] yayılıyorsunuz.”
6677. Metin
{وَمِنْ آيَاته أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسكُمْ أَزْوَاجًا} فَخُلِقَتْ حَوَّاء مِنْ ضِلْع آدَم وَسَائِر النَّاس مِنْ نُطَف الرِّجَال وَالنِّسَاء {لِتَسْكُنُوا إلَيْهَا} وَتَأْلَفُوهَا {وَجَعَلَ بَيْنكُمْ} جَمِيعًا {مَوَدَّة وَرَحْمَة إنَّ فِي ذَلِكَ} الْمَذْكُور {لَآيَات لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} فِي صنع الله تعالى
{وَمِنْ آيَاته أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسكُمْ أَزْوَاجًا} “Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması” -nitekim Havva Âdem'in kaburga kemiğinden, diğer insanlar ise erkek ve kadınların nutfelerinden yaratılmıştır- {لِتَسْكُنُوا إلَيْهَا} “ve onlara ünsiyet edesiniz diye”, {وَجَعَلَ بَيْنكُمْ} “aranıza koyması da [O'nun ayetlerindendir]”, hepinizin [arasına], {مَوَدَّة وَرَحْمَة إنَّ فِي ذَلِكَ} “sevgi ve merhamet. Şüphesiz bunda” -anılan bu hususlarda- {لَآيَات لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “düşünen bir topluluk için elbette ibretler vardır”, Yüce Allah'ın sanatı hakkında [düşünenler için].
6679. Metin
{ومن آياته خلق السماوات وَالْأَرْض وَاخْتِلَاف أَلِسَنَتِكُمْ} أَيْ لُغَاتكُمْ مِنْ عَرَبِيَّة وَعَجَمِيَّة وَغَيْرهَا {وَأَلْوَانكُمْ} مِنْ بَيَاض وَسَوَاد وَغَيْرهمَا وَأَنْتُمْ أَوْلَاد رَجُل وَاحِد وَامْرَأَة وَاحِدَة {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات} دَلَالَات عَلَى قُدْرَته تَعَالَى {لِلْعَالَمِينَ} بِفَتْحِ اللَّام وَكَسْرهَا أَيْ ذَوِي الْعُقُول وأولي العلم
{ومن آياته خلق السماوات وَالْأَرْض وَاخْتِلَاف أَلِسَنَتِكُمْ} “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin” yani Arapça, Acemce ve diğer dillerinizin “farklı olması da O'nun ayetlerindendir” {وَأَلْوَانكُمْ} “ve renklerinizin [farklı olması da]”, beyazlık, siyahlık ve diğer renklerinizin; oysa siz bir tek erkek ile bir tek kadının çocuklarısınız. {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات} “Şüphesiz bunda elbette ibretler vardır”, Yüce Allah'ın kudretine deliller vardır, {لِلْعَالَمِينَ} “âlemler için / bilenler için.” Lâm harfinin fethasıyla (el-âlemîn) ve kesresiyle (el-âlimîn) [okunmuştur], yani akıl sahipleri ve ilim ehli için.
6681. Metin
{وَمِنْ آيَاته مَنَامكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَار} بِإِرَادَتِهِ رَاحَة لَكُمْ {وَابْتِغَاؤُكُمْ} بِالنَّهَارِ {مِنْ فَضْله} أَيْ تَصْرِفكُمْ فِي طَلَب الْمَعِيشَة بِإِرَادَتِهِ {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} سَمَاع تَدَبُّر وَاعْتِبَار
{وَمِنْ آيَاته مَنَامكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَار} “Geceleyin ve gündüzün uyumanız” -sizin için bir dinlenme olarak O'nun iradesiyle-, {وَابْتِغَاؤُكُمْ} “ve aramanız da [O'nun ayetlerindendir]”, gündüz vakti, {مِنْ فَضْله} “O'nun lütfundan”, yani O'nun iradesiyle geçim arayışı içinde koşuşturmanız. {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} “Şüphesiz bunda, kulak veren bir topluluk için ibretler vardır”, tefekkür ve ibret alma kulağıyla [dinleyenler için].
6683. Metin
{وَمِنْ آيَاته يُرِيكُمْ} أَيْ إِرَاءَتِكُمْ {الْبَرْق خَوْفًا} لِلْمُسَافِرِ مِنْ الصَّوَاعِق {وَطَمَعًا} لِلْمُقِيمِ فِي الْمَطَر {وَيُنَزِّل مِنْ السَّمَاء مَاء فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْض بعد موتها} أي يبسها بِأَنْ تَنْبُت {إنَّ فِي ذَلِك} الْمَذْكُور {لَآيَات لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} يَتَدَبَّرُونَ
{وَمِنْ آيَاته يُرِيكُمْ} “Size göstermesi de O'nun ayetlerindendir”, yani size göstermesidir, {الْبَرْق خَوْفًا} “şimşeği korku” -yolcu için yıldırımlardan [korku]- {وَطَمَعًا} “ve umut olarak”, yerleşik olan için yağmura dair [umut]. {وَيُنَزِّل مِنْ السَّمَاء مَاء فَيُحْيِي بِهِ الْأَرْض بعد موتها} “Gökten su indirip onunla ölümünden sonra” yani kurumasından sonra “yeryüzünü diriltir”, [bitkileri] bitirmesiyle. {إنَّ فِي ذَلِك} “Şüphesiz bunda” -anılan bu hususlarda- {لَآيَات لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “akleden bir topluluk için ibretler vardır”, tefekkür edenler [için].
6685. Metin
{وَمِنْ آيَاته أَنْ تَقُوم السَّمَاء وَالْأَرْض بِأَمْرِهِ} بِإِرَادَتِهِ مِنْ غَيْر عَمْد {ثُمَّ إذَا دَعَاكُمْ دَعْوَة مِنْ الْأَرْض} بِأَنْ يَنْفُخ إسْرَافِيل فِي الصُّور لِلْبَعْثِ مِنْ الْقُبُور {إذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ} مِنْهَا أَحْيَاء فَخُرُوجكُمْ مِنْهَا بِدَعْوَةٍ مِنْ آيَاته تعالى
{وَمِنْ آيَاته أَنْ تَقُوم السَّمَاء وَالْأَرْض بِأَمْرِهِ} “Göğün ve yerin O'nun emriyle ayakta durması da O'nun ayetlerindendir”, direksiz olarak O'nun iradesiyle [durması]. {ثُمَّ إذَا دَعَاكُمْ دَعْوَة مِنْ الْأَرْض} “Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman” -İsrafil'in kabirlerden diriliş için Sûr'a üflemesiyle-, {إذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ} “bir de bakarsınız ki siz hemen [kabirlerinizden] çıkıyorsunuz”, oradan diri olarak çıkıyorsunuz; bir çağrıyla oradan çıkışınız Yüce Allah'ın ayetlerindendir.
6687. Metin
{وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} مُلْكًا وَخَلْقًا وَعَبِيدًا {كُلّ لَهُ قَانِتُونَ} مُطِيعُونَ
{وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerde ve yerde olanlar O'nundur”, mülk, yaratılış ve kulluk bakımından. {كُلّ لَهُ قَانِتُونَ} “Hepsi O'na boyun eğmiştir”, itaatkârdır.
6689. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأ الْخَلْق} لِلنَّاسِ {ثُمَّ يُعِيدهُ} بَعْد هَلَاكهمْ {وَهُوَ أَهْوَن عَلَيْهِ} مِنْ الْبَدْء بِالنَّظَرِ إلَى مَا عِنْد الْمُخَاطَبِينَ مِنْ أَنَّ إعَادَة الشَّيْء أَسْهَل مِنْ ابْتِدَائِهِ وَإِلَّا فَهُمَا عِنْد اللَّه تَعَالَى سَوَاء فِي السُّهُولَة {وَلَهُ الْمَثَل الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} أَيْ الصِّفَة الْعُلْيَا وَهِيَ أَنَّهُ لَا إلَه إلَّا اللَّه {وَهُوَ الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي خَلْقه
{وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأ الْخَلْق} “Yaratmayı ilk defa başlatan O'dur”, insanları [ilk defa yaratan], {ثُمَّ يُعِيدهُ} “sonra onu tekrarlayacak olan da O'dur”, onların helakinden (ölümünden) sonra. {وَهُوَ أَهْوَن عَلَيْهِ} “Bu O'na göre pek kolaydır”, muhatapların nezdindeki "bir şeyi yeniden yapmanın onu ilk kez yapmaktan daha kolay olduğu" anlayışına göredir; yoksa her ikisi de Yüce Allah katında kolaylık bakımından eşittir. {وَلَهُ الْمَثَل الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur.” Yani en yüce sıfat, o da "Lâ ilâhe illallâh" (Allah'tan başka ilah yoktur) hakikatidir. {وَهُوَ الْعَزِيز} “O, mutlak güç sahibidir”, mülkünde, {الْحَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir”, yaratmasında.
6691. Metin
{ضَرَبَ} جَعَلَ {لَكُمْ} أَيّهَا الْمُشْرِكُونَ {مَثَلًا} كَائِنًا {من أنفسكم} وهو {هل لكم من ما مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} أَيْ مِنْ مَمَالِيككُمْ {مِنْ شُرَكَاء} لَكُمْ {فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ} مِنْ الْأَمْوَال وَغَيْرهَا {فَأَنْتُمْ} وَهُمْ {فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسكُمْ} أَيْ أَمْثَالكُمْ مِنْ الْأَحْرَار وَالِاسْتِفْهَام بِمَعْنَى النَّفْي الْمَعْنَى لَيْسَ مَمَالِيككُمْ شُرَكَاء لَكُمْ إلَى آخِره عِنْدكُمْ فَكَيْفَ تَجْعَلُونَ بَعْض مَمَالِيك اللَّه شُرَكَاء لَهُ {كَذَلِكَ نُفَصِّل الْآيَات} نُبَيِّنهَا مِثْل ذَلِكَ التَّفْصِيل {لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} يَتَدَبَّرُونَ
{ضَرَبَ} “[Allah] verdi”, kıldı, {لَكُمْ} “size”, ey müşrikler, {مَثَلًا} “bir misal”, {من أنفسكم} “kendinizden.” O da şudur: {هل لكم من ما مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “Sağ ellerinizin malik olduklarından (kölelerinizden) var mı?” yani kölelerinizden {مِنْ شُرَكَاء} “hiç ortaklar”, sizin için, {فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ} “size verdiğimiz rızıklarda” -mallar ve diğer şeylerde- {فَأَنْتُمْ} “ki siz” ve onlar {فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسكُمْ} “onda eşit olasınız da birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinesiniz?” Yani hür olan emsallerinizden [çekindiğiniz gibi]. Soru nefiy (olumsuzluk) anlamındadır. Mana şudur: Nezdinizde köleleriniz size ortak değildir... O halde nasıl olur da Allah'ın kullarından bazılarını O'na ortak koşarsınız? {كَذَلِكَ نُفَصِّل الْآيَات} “İşte Biz ayetleri böyle açıklarız”, bu açıklama gibi beyan ederiz, {لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “akleden bir topluluk için”, tefekkür edenler [için].
6693. Metin
{بَلْ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا} بِالْإِشْرَاكِ {أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْم فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّه} أَيْ لَا هَادِي لَهُ {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} مَانِعِينَ مِنْ عَذَاب اللَّه
{بَلْ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا} “Hayır, o zulmedenler uymuşlardır”, şirk koşarak [zulmedenler], {أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْم فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّه} “bilgisizce kendi heveslerine. Artık Allah'ın saptırdığını kim doğru yola iletebilir?” Yani onu doğru yola iletecek kimse yoktur. {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “Onların hiçbir yardımcıları da yoktur”, onları Allah'ın azabından koruyacak [hiçbir kimse yoktur].
6695. Metin
{فَأَقِمْ} يَا مُحَمَّد {وَجْهك لِلدِّينِ حَنِيفًا} مَائِلًا إلَيْهِ أَيْ أَخْلِصْ دِينك لِلَّهِ أَنْتَ وَمَنْ تبعك {فطرت اللَّه} خَلَقَتْهُ {الَّتِي فَطَرَ النَّاس عَلَيْهَا} وَهِيَ دِينه أَيْ الْزَمُوهَا {لَا تَبْدِيل لِخَلْقِ اللَّه} لِدِينِهِ أَيْ لَا تُبَدِّلُوهُ بِأَنْ تُشْرِكُوا {ذَلِكَ الدِّين الْقَيِّم} الْمُسْتَقِيم تَوْحِيد اللَّه {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} أَيْ كُفَّار مَكَّة {لَا يَعْلَمُونَ} تَوْحِيد الله
{فَأَقِمْ} “O halde yönelt”, ey Muhammed, {وَجْهك لِلدِّينِ حَنِيفًا} “yüzünü dosdoğru dine”, ona yönelmiş olarak; yani sen ve sana uyanlar dininizi Allah'a halis kılın. {فطرت اللَّه} “Allah'ın fıtratına [sarılın]”, O'nun yaratışına, {الَّتِي فَطَرَ النَّاس عَلَيْهَا} “ki insanları onun üzerine yaratmıştır.” O da O'nun dinidir; yani ona sımsıkı sarılın. {لَا تَبْدِيل لِخَلْقِ اللَّه} “Allah'ın yaratışında hiçbir değişme yoktur.” Yani O'nun dininde; öyleyse şirk koşarak onu değiştirmeyin. {ذَلِكَ الدِّين الْقَيِّم} “İşte dosdoğru din budur”, istikamet üzere olan [din], Allah'ın birliğidir; {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} “fakat insanların çoğu”, yani Mekke kâfirleri, {لَا يَعْلَمُونَ} “bilmezler”, Allah'ın birliğini.
6697. Metin
{مُنِيبِينَ} رَاجِعِينَ {إلَيْهِ} تَعَالَى فِيمَا أَمَرَ بِهِ وَنَهَى عَنْهُ حَال مِنْ فَاعِل أَقِمْ وَمَا أريد به أي أقيموا {واتقوه} خافوه {وأقيموا الصلاة ولا تكونوا من المشركين}
{مُنِيبِينَ} “Yönelmiş kimseler olarak”, emrettiği ve yasakladığı hususlarda Yüce Allah'a dönenler olarak. Bu kelime, "ekım" (yönelt) fiilinin failinden ve onunla kastedilenlerden haldir; yani [hepiniz] yönelin; {إلَيْهِ} “O'na” {واتقوه} “ve O'ndan sakının”, O'ndan korkun, {وأقيموا الصلاة ولا تكونوا من المشركين} “namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.”
6699. Metin
{مِنْ الَّذِينَ} بَدَل بِإِعَادَةِ الْجَارّ {فَرَّقُوا دِينهمْ} بِاخْتِلَافِهِمْ فِيمَا يَعْبُدُونَهُ {وَكَانُوا شِيَعًا فِرَقًا فِي ذَلِكَ {كُلّ حِزْب} مِنْهُمْ {بِمَا لَدَيْهِمْ} عِنْدهمْ {فَرِحُونَ} مَسْرُورُونَ وَفِي قِرَاءَة فَارَقُوا أَيْ تَرَكُوا دِينهمْ الَّذِي أُمِرُوا بِهِ
{مِنْ الَّذِينَ} “O kimselerden [olmayın ki]”, harf-i cerrin tekrarıyla bedeldir, {فَرَّقُوا دِينهمْ} “dinlerini parça parça ettiler”, taptıkları şeyler konusundaki ihtilaflarıyla, {وَكَانُوا شِيَعًا} “ve fırka fırka oldular”, bu hususta gruplara ayrıldılar. {كُلّ حِزْب} “Her grup”, onlardan her biri, {بِمَا لَدَيْهِمْ} “kendi yanlarında bulunanla”, nezdlerindekiyle, {فَرِحُونَ} “sevinip böbürlenmektedir.” Bir kıraatte فـَارَقُوا (fârakû) şeklindedir; yani kendilerine emredilen dinlerini terk ettiler.
6701. Metin
{وَإِذَا مَسَّ النَّاس} أَيْ كُفَّار مَكَّة {ضُرّ} شِدَّة {دَعَوْا رَبّهمْ مُنِيبِينَ} رَاجِعِينَ {إلَيْهِ} دُون غَيْره {ثُمَّ إذَا أَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَة} بِالْمَطَرِ {إذا فريق منهم بربهم يشركون}
{وَإِذَا مَسَّ النَّاس} “İnsanlara dokunduğu zaman”, yani Mekke kâfirlerine, {ضُرّ} “bir zarar/sıkıntı”, bir darlık, {دَعَوْا رَبّهمْ مُنِيبِينَ} “yönelerek Rablerine dua ederler”, dönenler olarak, {إلَيْهِ} “yalnızca O'na”, başkasına değil. {ثُمَّ إذَا أَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَة} “Sonra onlara Kendi katından bir rahmet tattırdığı zaman”, yağmur ile, {إذا فريق منهم بربهم يشركون} “bir de bakarsın ki içlerinden bir grup Rablerine ortak koşuyorlar.”
6703. Metin
{لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ} أُرِيد بِهِ التَّهْدِيد {فَتَمَتَّعُوا فَسَوْف تَعْلَمُونَ} عَاقِبَة تَمَتُّعكُمْ فِيهِ الْتِفَات عَنْ الغيبة
{لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ} “Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye!” Bununla tehdit kastedilmiştir. {فَتَمَتَّعُوا فَسَوْف تَعْلَمُونَ} “Haydi zevklenin/yararlanın, yakında bileceksiniz!” faydalanmanızın akıbetini. Burada gaib sığasından muhataba iltifat vardır.
6705. Metin
{أَمْ} بِمَعْنَى هَمْزَة الْإِنْكَار {أَنَزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا} حُجَّة وَكِتَابًا {فَهُوَ يَتَكَلَّم} تَكَلُّم دَلَالَة {بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} أَيْ يَأْمُرهُمْ بِالْإِشْرَاكِ لَا
{أَمْ} “Yoksa”, inkâr hemzesi anlamındadır, {أَنَزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا} “onlara bir delil indirdik de”, kesin bir hüccet ve kitap, {فَهُوَ يَتَكَلَّم} “o mu konuşuyor”, delalet yoluyla söylüyor, {بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} “O'na ortak koştukları şeyleri?” Yani onlara şirk koşmalarını mı emrediyor? Hayır!
6707. Metin
{وإذا أذقنا الناس} كفار مكة وغيرها {رَحْمَة} نِعْمَة {فَرِحُوا بِهَا} فَرَح بَطَر {وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَة} شِدَّة {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهمْ إذَا هُمْ يَقْنَطُونَ} يَيْأَسُونَ مِنْ الرَّحْمَة وَمِنْ شَأْن الْمُؤْمِن أَنْ يَشْكُر عِنْد النِّعْمَة وَيَرْجُو رَبّه عند الشدة
{وإذا أذقنا الناس} “İnsanlara tattırdığımız zaman”, Mekke kâfirlerine ve diğer insanlara, {رَحْمَة} “bir rahmet”, bir nimet, {فَرِحُوا بِهَا} “onunla sevinirler”, şımarıkça bir sevinçle [sevinirler]. {وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَة} “Şayet başlarına bir kötülük gelirse”, bir darlık/sıkıntı, {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهمْ إذَا هُمْ يَقْنَطُونَ} “kendi ellerinin sundukları (işledikleri) sebebiyle, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler”, rahmetten ümit keserler. Oysa müminin şanı, nimet anında şükretmek, darlık anında ise Rabbine umut bağlamaktır.
6709. Metin
{أو لم يَرَوْا} يَعْلَمُوا {أَنَّ اللَّه يَبْسُط الرِّزْق} يُوَسِّعهُ {لِمَنْ يَشَاء} امْتِحَانًا {وَيَقْدِر} يُضَيِّقهُ لِمَنْ يَشَاء ابْتِلَاء {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} بها
{أو لم يَرَوْا} “Görmediler mi”, bilmediler mi, {أَنَّ اللَّه يَبْسُط الرِّزْق} “şüphesiz Allah'ın rızkı bollaştırdığını”, genişlettiğini, {لِمَنْ يَشَاء} “dilediği kimseye”, imtihan için, {وَيَقْدِر} “ve kıstığını?” dilediği kimseye daralttığını, bir sınama olarak. {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için elbette ibretler vardır”, bunlara inananlar [için].
6711. Metin
{فَآتِ ذَا الْقُرْبَى} الْقَرَابَة {حَقّه} مِنْ الْبِرّ وَالصِّلَة {والمسكين وبن السَّبِيل} الْمُسَافِر مِنْ الصَّدَقَة وَأُمَّة النَّبِيّ تَبَع لَهُ فِي ذَلِكَ {ذَلِكَ خَيْر لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْه اللَّه} أَيْ ثَوَابه بِمَا يَعْمَلُونَ {وَأُولَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ} الْفَائِزُونَ
{فَآتِ ذَا الْقُرْبَى} “O halde akrabaya ver”, yakınlığı bulunana, {حَقّه} “hakkını”, iyilik ve sıla-i rahimden [hakkını], {والمسكين وبن السَّبِيل} “yoksula ve yolcuya da”, sadakadan [hakkını]. Peygamberin ümmeti de bu hususta ona tabidir. {ذَلِكَ خَيْر لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْه اللَّه} “Bu, Allah'ın rızasını dileyenler için daha hayırlıdır”, yani amelleriyle O'nun sevabını [isteyenler için]. {وَأُولَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ} “İşte kurtuluşa erenler de onlardır”, kazananlardır.
6713. Metin
{وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا} بِأَنْ يُعْطَى شَيْء هِبَة أَوْ هَدِيَّة لِيَطْلُب أَكْثَر مِنْهُ فَسُمِّيَ باسم المطلوب من الزيادة في المعاملة {ليربو فِي أَمْوَال النَّاس} الْمُعْطِينَ أَيْ يَزِيد {فَلَا يربو} يَزْكُو {عِنْد اللَّه} لَا ثَوَاب فِيهِ لِلْمُعْطِينَ {وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ زَكَاة} صَدَقَة {تُرِيدُونَ} بِهَا {وَجْه اللَّه فَأُولَئِكَ هُمْ الْمُضْعِفُونَ} ثَوَابهمْ بِمَا أَرَادُوهُ فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب
{وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا} “[Başkalarına] faiz olarak verdiğiniz şey”; bir şeyin daha fazlasını elde etmek maksadıyla hibe veya hediye olarak verilmesidir. Muamelede fazlalık talep edildiği için bu isim verilmiştir; {ليربو فِي أَمْوَال النَّاس} “insanların malları içinde artsın diye”, verenlerin [malları], yani çoğalsın diye; {فَلَا يربو} “fakat artmaz”, bereketlenmez, {عِنْد اللَّه} “Allah katında”, verenler için onda hiçbir sevap yoktur. {وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ زَكَاة} “Verdiğiniz zekâta gelince”, sadakaya gelince, {تُرِيدُونَ} “dileyerek”, onunla, {وَجْه اللَّه فَأُولَئِكَ هُمْ الْمُضْعِفُونَ} “Allah'ın rızasını, işte onlar kat kat artıranlardır”, diledikleri şey vesilesiyle sevaplarını artıranlardır. Burada hitaptan [gaibe] iltifat vardır.
6715. Metin
{اللَّه الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ} مِمَّنْ أَشْرَكْتُمْ بِاَللَّهِ {مَنْ يَفْعَل مِنْ ذَلِكُمْ مِنْ شَيْء} لَا {سُبْحَانه وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} بِهِ
{اللَّه الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ} “Sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren, sonra da sizi diriltecek olan Allah'tır. Ortak koştuklarınızdan var mı”, Allah'a ortak koştuklarınızdan, {مَنْ يَفْعَل مِنْ ذَلِكُمْ مِنْ شَيْء} “bunlardan herhangi birini yapacak olan?” Hayır! {سُبْحَانه وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir”, O'na koştukları ortaklardan.
6717. Metin
{ظَهَرَ الْفَسَاد فِي الْبَرّ} أَيْ الْقِفَار بِقَحْطِ الْمَطَر وَقِلَّة النَّبَات {وَالْبَحْر} أَيْ الْبِلَاد الَّتِي عليها الْأَنْهَار بِقِلَّةِ مَائِهَا {بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاس} مِنْ الْمَعَاصِي {لِيُذِيقَهُمْ} بِالْيَاءِ وَالنُّون {بَعْض الَّذِي عَمِلُوا} أَيْ عُقُوبَته {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} يَتُوبُونَ
{ظَهَرَ الْفَسَاد فِي الْبَرّ} “Karada fesat (bozulma) ortaya çıktı”, yani yağmurun kesilmesi ve bitkilerin azalmasıyla çöllerde/kırlarda, {وَالْبَحْر} “ve denizde de”, yani sularının azalmasıyla üzerinde nehirler bulunan yerleşim yerlerinde, {بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاس} “insanların elleriyle kazandıkları yüzünden”, günahlardan ötürü, {لِيُذِيقَهُمْ} “onlara tattırmak için”, ye ve nûn ile (yuzîkahum / nuzîkahum şeklinde okunmuştur), {بَعْض الَّذِي عَمِلُوا} “yaptıklarının bir kısmını”, yani cezasını, {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “belki dönerler diye”, tevbe ederler diye.
6719. Metin
{قُلْ} لِكُفَّارِ مَكَّة {سِيرُوا فِي الْأَرْض فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْل كَانَ أَكْثَرهمْ مُشْرِكِينَ} فَأُهْلِكُوا بِإِشْرَاكِهِمْ وَمَسَاكِنهمْ وَمَنَازِلهمْ خَاوِيَة
{قُلْ} “De ki:”, Mekke kâfirlerine, {سِيرُوا فِي الْأَرْض فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْل كَانَ أَكْثَرهمْ مُشْرِكِينَ} “Yeryüzünde gezin de öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın! Onların çoğu müşrik idiler.” Bu yüzden şirkleri sebebiyle helak edildiler; meskenleri ve yurtları ise bomboştur.
6721. Metin
{فَأَقِمْ وَجْهك لِلدِّينِ الْقَيِّم} دِين الْإِسْلَام {مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِي يَوْم لَا مَرَدّ لَهُ مِنْ اللَّه} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة {يَوْمئِذٍ يَصَّدَّعُونَ} فِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الْأَصْل فِي الصَّاد يَتَفَرَّقُونَ بَعْد الْحِسَاب إلَى الْجَنَّة وَالنَّار
{فَأَقِمْ وَجْهك لِلدِّينِ الْقَيِّم} “O halde yüzünü dosdoğru dine çevir”, İslam dinine, {مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِي يَوْم لَا مَرَدّ لَهُ مِنْ اللَّه} “Allah katından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmeden önce.” O gün, kıyamet günüdür. {يَوْمئِذٍ يَصَّدَّعُونَ} “O gün fırka fırka ayrılırlar.” Burada asıldaki tâ harfi sâd harfine idgam edilmiştir. Hesaptan sonra cennete ve cehenneme [gitmek üzere] ayrılırlar.
6723. Metin
{مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْره} وَبَال كُفْره وَهُوَ النَّار {وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِأَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ} يُوطِئُونَ مَنَازِلهمْ فِي الْجَنَّة
{مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْره} “Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir”, inkârının vebali kendi aleyhinedir, o da ateştir. {وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِأَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ} “Kim de salih amel işlerse, kendileri için yer hazırlamış olurlar”, cennetteki konaklarını hazırlayıp döşerler.
6725. Metin
{لِيَجْزِيَ} مُتَعَلِّق بِيَصَّدَّعُونَ {الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات مِنْ فَضْله} يُثِيبهُمْ {إنَّهُ لَا يُحِبّ الْكَافِرِينَ} أي يعاقبهم
{لِيَجْزِيَ} “Mükâfatlandırması için”, bu ifade "yassaddaûn"a (ayrılırlar) bağlıdır, {الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات مِنْ فَضْله} “iman edip salih ameller işleyenleri Kendi lütfundan”, onları ödüllendirir. {إنَّهُ لَا يُحِبّ الْكَافِرِينَ} “Şüphesiz O, kâfirleri sevmez”, yani onları cezalandırır.
6727. Metin
{وَمِنْ آيَاته} تَعَالَى {أَنْ يُرْسِل الرِّيَاح مُبَشِّرَات} بِمَعْنَى لِتُبَشِّركُمْ بِالْمَطَرِ {وَلِيُذِيقَكُمْ} بِهَا {مِنْ رَحْمَته} الْمَطَر وَالْخَصْب {وَلِتَجْرِيَ الْفُلْك} السُّفُن بِهَا {بِأَمْرِهِ} بِإِرَادَتِهِ {وَلِتَبْتَغُوا} تَطْلُبُوا {مِنْ فَضْله} الرِّزْق بِالتِّجَارَةِ فِي الْبَحْر {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} هَذِهِ النِّعَم يَا أَهْل مَكَّة فَتُوَحِّدُوهُ
{وَمِنْ آيَاته} “O'nun ayetlerindendir”, Yüce Allah'ın, {أَنْ يُرْسِل الرِّيَاح مُبَشِّرَات} “rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi”, yani sizi yağmurla müjdelemesi için, {وَلِيُذِيقَكُمْ} “ve size tattırması için”, onlarla, {مِنْ رَحْمَته} “rahmetinden”, yağmur ve bereketi, {وَلِتَجْرِيَ الْفُلْك} “gemilerin akıp gitmesi için”, gemilerin onlarla [akıp gitmesi için], {بِأَمْرِهِ} “O'nun emriyle”, iradesiyle, {وَلِتَبْتَغُوا} “ve aramanız için”, talep etmeniz için, {مِنْ فَضْله} “O'nun lütfundan”, denizde ticaret yaparak rızkı, {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “ve şükredesiniz diye”, bu nimetlere ey Mekke halkı, böylece O'nu birleyesiniz.
6729. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلك رُسُلًا إلَى قَوْمهمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْحُجَجِ الْوَاضِحَات عَلَى صِدْقهمْ فِي رِسَالَتهمْ إلَيْهِمْ فَكَذَّبُوهُمْ {فَانْتَقَمْنَا مِنْ الَّذِينَ أَجْرَمُوا} أَهَلَكْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوهُمْ {وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْر الْمُؤْمِنِينَ} عَلَى الْكَافِرِينَ بِإِهْلَاكِهِمْ وَإِنْجَاء الْمُؤْمِنِينَ
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلك رُسُلًا إلَى قَوْمهمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “Andolsun ki Biz senden önce de kendi kavimlerine peygamberler gönderdik ve onlara apaçık deliller getirdiler”, kendilerine olan elçilik görevlerinde doğru söylediklerine dair apaçık delillerle geldiler de onları yalanladılar. {فَانْتَقَمْنَا مِنْ الَّذِينَ أَجْرَمُوا} “Bunun üzerine suç işleyenlerden intikam aldık”, onları yalanlayanları helak ettik. {وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْر الْمُؤْمِنِينَ} “Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktı”, kâfirleri helak edip müminleri kurtararak kâfirlere karşı [müminlere yardım etmek üzerimize bir borç idi].
6731. Metin
{اللَّه الَّذِي يُرْسِل الرِّيَاح فَتُثِير سَحَابًا} تُزْعِجهُ {فَيَبْسُطهُ فِي السَّمَاء كَيْفَ يَشَاء} مِنْ قِلَّة وَكَثْرَة {وَيَجْعَلهُ كِسَفًا} بِفَتْحِ السِّين وَسُكُونهَا قِطَعًا مُتَفَرِّقَة {فَتَرَى الْوَدَق} الْمَطَر {يَخْرُج مِنْ خِلَاله} أَيْ وَسَطه {فَإِذَا أَصَابَ بِهِ} بِالْوَدَقِ {مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده إذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} يَفْرَحُونَ بالمطر
{اللَّه الَّذِي يُرْسِل الرِّيَاح فَتُثِير سَحَابًا} “Rüzgârları gönderip de bulutu harekete geçiren Allah'tır”, onu kaldırıp sürükler, {فَيَبْسُطهُ فِي السَّمَاء كَيْفَ يَشَاء} “sonra onu gökte dilediği gibi yayar”, azlık ve çokluk bakımından, {وَيَجْعَلهُ كِسَفًا} “ve onu parça parça eder”, sîn harfinin fethası ve sükûnuyla (kisefen / kisfen); dağınık parçalar [haline getirir]. {فَتَرَى الْوَدَق} “Nihayet yağmuru görürsün”, yağmuru, {يَخْرُج مِنْ خِلَاله} “aralarından çıkarken”, yani ortasından. {فَإِذَا أَصَابَ بِهِ} “Onu ulaştırdığı zaman”, yağmuru, {مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده إذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} “kullarından dilediği kimselere, bir de bakarsın ki onlar seviniverirler”, yağmur sebebiyle sevinirler.
6733. Metin
{وَإِنْ} وَقَدْ {كَانُوا مِنْ قَبْل أَنْ يُنَزَّل عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْله} تَأْكِيد {لَمُبْلِسِينَ} آيِسِينَ مِنْ إنزاله
{وَإِنْ} “Oysa onlar”, gerçekten de, {كَانُوا مِنْ قَبْل أَنْ يُنَزَّل عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْله} “kendilerine [yağmur] indirilmeden önce, bundan hemen önce”, tekit içindir, {لَمُبْلِسِينَ} “kesin bir ümitsizlik içindeydiler”, onun indirilmesinden ümit kesmişlerdi.
6735. Metin
{فانظر إلى أثر} وفي قراءة آثار {رَحْمَة اللَّه} أَيْ نِعْمَته بِالْمَطَرِ {كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْض بَعْد مَوْتهَا} أَيْ يُبْسهَا بِأَنْ تَنْبُت {إن ذلك لمحيي الموتى وهو على كل شيء قدير}
{فانظر إلى أثر} “Bak Allah'ın rahmetinin eserine”, bir kıraatte آثار (âsâr / eserlerine) şeklindedir; {رَحْمَة اللَّه} “Allah'ın rahmetinin”, yani yağmur nimetine, {كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْض بَعْد مَوْتهَا} “ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor!” Yani kuruduktan sonra [yeniden] bitki bitirmesiyle. {إن ذلك لمحيي الموتى وهو على كل شيء قدير} “Şüphesiz bunu yapan, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
6737. Metin
{ولئن} لام قسم {أَرْسَلْنَا رِيحًا} مُضِرَّة عَلَى نَبَات {فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا} صَارُوا جَوَاب الْقَسَم {مِنْ بَعْده} أَيْ بَعْد اصْفِرَاره {يَكْفُرُونَ} يَجْحَدُونَ النِّعْمَة بِالْمَطَرِ
{ولئن} “Andolsun ki”, kasem lâmıdır, {أَرْسَلْنَا رِيحًا} “bir rüzgâr göndersek”, bitkiye zarar verici [bir rüzgâr], {فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا} “de onu sararmış görseler, hemen olurlar”, kasemin cevabıdır, {مِنْ بَعْده} “ondan sonra”, yani sararmasından sonra, {يَكْفُرُونَ} “nankörlük etmeye başlarlar”, yağmur nimetini inkâr ederler.
6739. Metin
{فَإِنَّك لَا تُسْمِع الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِع الصُّمّ الدُّعَاء إذَا} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة بَيْنهَا وبين الياء {ولوا مدبرين}
{فَإِنَّك لَا تُسْمِع الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِع الصُّمّ الدُّعَاء إذَا} “Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp gittikleri zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.” [Buradaki "izâ" lafzında] iki hemzenin tahkikiyle ve ikincisinin yâ ile hemze arasında teshiliyle okunmuştur: {ولوا مدبرين} “arkalarını dönüp gittikleri zaman.”
6741. Metin
{وما أنت بهاد الْعُمْي عَنْ ضَلَالَتهمْ إنْ} مَا {تُسْمِع} سَمَاع إفْهَام وَقَبُول {إلَّا مَنْ يُؤْمِن بِآيَاتِنَا} الْقُرْآن {فَهُمْ مُسْلِمُونَ} مُخْلِصُونَ بِتَوْحِيدِ اللَّه
{وما أنت بهاد الْعُمْي عَنْ ضَلَالَتهمْ إنْ} “Körleri de sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola iletecek değilsin. Sen ancak”, [buradaki "in"] "mâ" (olumsuzluk) anlamındadır, {تُسْمِع} “işittirebilirsin”, anlama ve kabul etme işitmesiyle, {إلَّا مَنْ يُؤْمِن بِآيَاتِنَا} “ancak ayetlerimize inananlara”, Kur'an'a [inananlara], {فَهُمْ مُسْلِمُونَ} “ki onlar teslim olmuş kimselerdir”, Allah'ın birliğini samimiyetle ikrar edenlerdir.
6743. Metin
{اللَّه الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْف} مَاء مَهِين {ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْد ضَعْف} آخَر وَهُوَ ضعف الطفولية {قوة} أي قوة الشاب {ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْد قُوَّة ضُعْفًا وَشَيْبَة} ضُعْف الْكِبَر وَشَيْب الْهَرَم وَالضُّعْف فِي الثَّلَاثَة بِضَمِّ أَوَّله وَفَتْحه {يَخْلُق مَا يَشَاء}
{اللَّه الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْف} “Sizi bir güçsüzlükten yaratan Allah'tır”, hakir bir sudan (meniden), {ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْد ضَعْف} “sonra bir güçsüzlüğün ardından kıldı”, başka bir güçsüzlüğün ardından, o da çocukluk güçsüzlüğüdür, {قوة} “bir kuvvet”, yani gençlik kuvveti, {ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْد قُوَّة ضُعْفًا وَشَيْبَة} “sonra bir kuvvetin ardından bir güçsüzlük ve ihtiyarlık verdi”, yaşlılık zayıflığı ve ihtiyarlık beyazlığı. Bu üç yerdeki "du'f/da'f" kelimesinin başı damme ve fetha ile (du'f / da'f şeklinde) okunmuştur. {يَخْلُق مَا يَشَاء} “O dilediğini yaratır”
6744. Metin
مِنْ الضُّعْف وَالْقُوَّة وَالشَّبَاب وَالشَّيْبَة {وَهُوَ الْعَلِيم} بِتَدْبِيرِ خَلْقه {الْقَدِير} عَلَى مَا يَشَاء
güçsüzlük, kuvvet, gençlik ve ihtiyarlıktan [dilediğini yaratır]. {وَهُوَ الْعَلِيم} “O hakkıyla bilendir”, mahlukatını sevk ve idare etmeyi, {الْقَدِير} “hakkıyla güç yetirendir”, dilediği şeye.
6746. Metin
{وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة يُقْسِم} يَحْلِف {الْمُجْرِمُونَ} الْكَافِرُونَ {ما لبثوا} في القبور {غير ساعة} قال تعالى {كَذَلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ} يُصْرَفُونَ عَنْ الْحَقّ الْبَعْث كَمَا صُرِفُوا عَنْ الْحَقّ الصِّدْق فِي مُدَّة اللبث
{وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة يُقْسِم} “Kıyametin kopacağı gün yemin ederler”, and içerler, {الْمُجْرِمُونَ} “günahkârlar”, kâfirler, {ما لبثوا} “kalmadıklarına”, kabirlerde, {غير ساعة} “bir saatten fazla.” Allah Teâlâ buyurdu ki: {كَذَلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ} “Onlar [dünyada da] işte böyle çevriliyorlardı.” Kalış müddeti hususunda haktan / doğrudan çevrildikleri gibi haktan, yani dirilişten de çevriliyorlardı.
6748. Metin
{وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْم وَالْإِيمَان} مِنْ الْمَلَائِكَة وَغَيْرهمْ {لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتَاب اللَّه} فِيمَا كَتَبَهُ فِي سَابِق عِلْمه {إلَى يَوْم الْبَعْث فَهَذَا يَوْم الْبَعْث} الَّذِي أَنْكَرْتُمُوهُ {وَلَكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} وُقُوعه
{وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْم وَالْإِيمَان} “Kendilerine ilim ve iman verilenler ise derler ki:”, melekler ve diğerleri, {لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتَاب اللَّه} “Andolsun ki siz Allah'ın Kitabı'nda [yazılı olan süre kadar] kaldınız”, ezeli ilminde yazdığı kadarıyla, {إلَى يَوْم الْبَعْث فَهَذَا يَوْم الْبَعْث} “yeniden diriliş gününe kadar. İşte bu yeniden diriliş günüdür”, inkâr etmiş olduğunuz gün! {وَلَكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “Fakat siz bilmiyordunuz”, [onun] gerçekleşeceğini.
6750. Metin
{فَيَوْمئِذٍ لَا يَنْفَع} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتهمْ} فِي إنْكَارهمْ لَهُ {وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} لَا يُطْلَب مِنْهُمْ الْعُتْبَى أَيْ الرُّجُوع إلَى مَا يُرْضِي اللَّه
{فَيَوْمئِذٍ لَا يَنْفَع} “Artık o gün fayda vermez”, yâ ve tâ ile [yenfe'u / tenfe'u şeklinde okunmuştur], {الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتهمْ} “zulmedenlere mazeretleri”, onu inkâr etmeleri hususundaki [mazeretleri], {وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ} “kendilerinden [Allah'ı] razı etmeleri de istenmez”, onlardan utbâ yani Allah'ı razı edecek şeylere dönmeleri talep edilmez.
6752. Metin
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا} جَعَلْنَا {لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآن مِنْ كُلّ مَثَل} تَنْبِيهًا لَهُمْ {وَلَئِنْ} لَام قَسَم {جِئْتهمْ} يَا مُحَمَّد {بِآيَةٍ} مِثْل الْعَصَا وَالْيَد لِمُوسَى {لَيَقُولَنَّ} حُذِفَ مِنْهُ نُون الرَّفْع لِتَوَالِي النُّونَات وَالْوَاو ضَمِير الْجَمْع لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ {الَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْهُمْ {إنْ} مَا {أَنْتُمْ} أَيْ مُحَمَّد وَأَصْحَابه {إلَّا مُبْطِلُونَ} أَصْحَاب أَبَاطِيل
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا} “Andolsun ki biz getirdik”, koyduk, {لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآن مِنْ كُلّ مَثَل} “insanlar için bu Kur'an'da her türlü misalden”, kendilerine bir ibret/uyarı olsun diye. {وَلَئِنْ} “Andolsun ki”, kasem lâmıdır, {جِئْتهمْ} “onlara getirsen”, ey Muhammed! {بِآيَةٍ} “bir ayet/mucize”, Musa'ya verilen asa ve el [mucizesi] gibi, {لَيَقُولَنَّ} “elbette diyeceklerdir”, nunların peş peşe gelmesinden dolayı ref nûnu, iki sakinin karşılaşmasından dolayı da cemi zamiri olan vâv hazfedilmiştir, {الَّذِينَ كَفَرُوا} “inkâr edenler”, onlardan [inkâr edenler], {إنْ} “değilsiniz”, olumsuzluk manasındadır, {أَنْتُمْ} “siz”, yani Muhammed ve ashabı, {إلَّا مُبْطِلُونَ} “ancak bâtıla uyanlarsınız”, bâtıl ehli kimselersiniz.
6754. Metin
{كَذَلِكَ يَطْبَع اللَّه عَلَى قُلُوب الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} التَّوْحِيد كَمَا طَبَعَ عَلَى قُلُوب هَؤُلَاءِ
{كَذَلِكَ يَطْبَع اللَّه عَلَى قُلُوب الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} “İşte Allah, bilmeyenlerin kalplerini böyle mühürler”, tevhidi [bilmeyenlerin kalplerini], tıpkı bunların kalplerini mühürlediği gibi.
6756. Metin
{فَاصْبِرْ إنَّ وَعْد اللَّه} بِنَصْرِك عَلَيْهِمْ {حَقّ وَلَا يَسْتَخِفَّنك الَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ} بِالْبَعْثِ أَيْ لَا يَحْمِلَنك عَلَى الْخِفَّة وَالطَّيْش بِتَرْكِ الصَّبْر أَيْ لَا تَتْرُكهُ = ٣١ سُورَة لُقْمَان
{فَاصْبِرْ إنَّ وَعْد اللَّه} “Sabret! Şüphesiz Allah'ın vaadi”, onlara karşı sana yardım vaadi, {حَقّ وَلَا يَسْتَخِفَّنك الَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ} “haktır. Kesin olarak inanmayanlar sakın seni gevşekliğe sevk etmesin”, dirilişe [inanmayanlar], yani sabrı terk ettirerek seni hafifliğe ve taşkınlığa sevk etmesinler; sakın onu terk etme. = 31 Lokmân Suresi