Fâtır

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

7112. Metin

= ٣٥ سُورَة فَاطِر

= 35 - Fâtır Sûresi

7113. Metin

مَكِّيَّة وَآيَاتهَا ٤٥ أَوْ ٤٦ نَزَلَتْ بَعْد الفرقان بسم الله الرحمن الرحيم

Mekkîdir, 45 veya 46 ayettir, Furkân'dan sonra inmiştir. Bismillâhirrahmânirrahîm.

7114. Metin

{الْحَمْد لِلَّهِ} حَمِدَ تَعَالَى نَفْسه بِذَلِكَ كَمَا بَيَّنَ فِي أَوَّل سُورَة سَبَأ {فَاطِر السَّمَاوَات وَالْأَرْض} خَالِقهمَا عَلَى غَيْر مِثَال سَبَقَ {جَاعِل الْمَلَائِكَة رُسُلًا} إلَى الْأَنْبِيَاء {أُولِي أَجْنِحَة مَثْنَى وَثُلَاث وَرُبَاع يَزِيد فِي الْخَلْق} فِي الْمَلَائِكَة وغيرها {ما يشاء إن الله على كل شيء قدير}

{الْحَمْد لِلَّهِ} “Hamd Allah'a mahsustur” Yüce [Allah], Sebe' Sûresi'nin başında açıklandığı gibi, bununla Zâtını övmüştür. {فَاطِر السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Gökleri ve yeri yaratan”, geçmiş bir örnek olmaksızın ikisini var eden, {جَاعِل الْمَلَائِكَة رُسُلًا} “melekleri elçiler kılan” peygamberlere [gönderilen], {أُولِي أَجْنِحَة مَثْنَى وَثُلَاث وَرُبَاع يَزِيد فِي الْخَلْق} “ikişer, üçer ve dörder kanatlı [elçiler kılan O'dur]. Yaratılışta artırır” meleklerde ve diğerlerinde {ما يشاء إن الله على كل شيء قدير} “dilediğini. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

7115. Metin

{مَا يَفْتَح اللَّه لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَة} كَرِزْقٍ وَمَطَر {فَلَا مُمْسِك لَهَا وَمَا يُمْسِك}

{مَا يَفْتَح اللَّه لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَة} “Allah'ın insanlara açtığı her rahmet” rızık ve yağmur gibi [nimetler] {فَلَا مُمْسِك لَهَا وَمَا يُمْسِك} “için artık onu tutacak yoktur. O'nun tuttuğu şeyi de”

7116. Metin

مِنْ ذَلِكَ {فَلَا مُرْسِل لَهُ مِنْ بَعْده} أَيْ بَعْد إمْسَاكه {وَهُوَ الْعَزِيز} الْغَالِب عَلَى أَمْره {الحكيم} في فعله

ondan [sonra], {فَلَا مُرْسِل لَهُ مِنْ بَعْده} “O'ndan sonra artık onu salıverecek yoktur” yani O'nun tutmasından sonra. {وَهُوَ الْعَزِيز} “O, Azîz'dir” emrinde mutlak galip olandır, {الحكيم} “Hakîm'dir” fiilinde hikmet sahibidir.

7117. Metin

{يأيها النَّاس} أَيْ أَهْل مَكَّة {اُذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ} بِإِسْكَانِكُمْ الْحَرَم وَمَنْع الْغَارَات عَنْكُمْ {هَلْ مِنْ خَالِق} مِنْ زَائِدَة وَخَالِق مُبْتَدَأ {غَيْر اللَّه} بِالرَّفْعِ وَالْجَرّ نَعْت لِخَالِقٍ لَفْظًا وَمَحَلًّا وخبر المبتدأ {يرزقكم من السماء} المطر {و} من {الأرض} النَّبَات وَالِاسْتِفْهَام لِلتَّقْرِيرِ أَيْ لَا خَالِق رَازِق غَيْره {لَا إلَه إلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} مِنْ أَيْنَ تُصْرَفُونَ عَنْ تَوْحِيده مَعَ إقْرَاركُمْ بِأَنَّهُ الْخَالِق الرَّازِق

{يأيها النَّاس} “Ey insanlar!” yani Mekke halkı! {اُذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ} “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.” sizi Harem'e yerleştirmesi ve baskınları sizden uzak tutmasıyla. {هَلْ مِنْ خَالِق} “Hiçbir yaratıcı var mı?” (مِنْ) zâiddir ve (خَالِق) mübtedadır (özne). {غَيْر اللَّه} “Allah'tan başka” merfû ve mecrûr okunuşuyla hem lafzan hem de mahallen (خَالِق) kelimesinin sıfatıdır; mübtedanın haberi (yüklemi) ise şudur: {يرزقكم من السماء} “sizi gökten” yağmurla {و} “ve” {الأرض} “yerden rızıklandıran?” bitkiyle. Soru takrîr (onaylatma) içindir, yani O'ndan başka hiçbir yaratıcı ve rızık verici yoktur. {لَا إلَه إلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} “O'ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl çevriliyorsunuz?” O'nun Yaratıcı ve Rızık Verici olduğunu ikrar etmenize rağmen O'nun tevhîdinden nereden çevriliyorsunuz?

7118. Metin

{وَإِنْ يُكَذِّبُوك} يَا مُحَمَّد فِي مَجِيئِك بِالتَّوْحِيدِ وَالْبَعْث وَالْحِسَاب وَالْعِقَاب {فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُل مِنْ قَبْلك} فِي ذَلِكَ فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرُوا {وَإِلَى اللَّه تُرْجَع الْأُمُور} فِي الْآخِرَة فَيُجَازِي الْمُكَذِّبِينَ وينصر المسلمين

{وَإِنْ يُكَذِّبُوك} “Eğer seni yalanlıyorlarsa” [ey Muhammed], tevhîd, diriliş, hesap ve ceza getirdiğin konusunda; {فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُل مِنْ قَبْلك} “şüphesiz senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı” bu hususlarda. Onların sabrettiği gibi sen de sabret. {وَإِلَى اللَّه تُرْجَع الْأُمُور} “ve bütün işler Allah'a döndürülür” ahirette; böylece yalanlayanları cezalandırır ve Müslümanlara yardım eder.

7119. Metin

{يَأَيُّهَا النَّاس إنَّ وَعْد اللَّه} بِالْبَعْثِ وَغَيْره {حَقّ فَلَا تَغُرَّنكُمْ الْحَيَاة الدُّنْيَا} عَنْ الْإِيمَان بِذَلِكَ {وَلَا يَغُرَّنكُمْ بِاَللَّهِ} فِي حِلْمه وَإِمْهَاله {الغرور} الشيطان

{يَأَيُّهَا النَّاس إنَّ وَعْد اللَّه} “Ey insanlar! Şüphesiz Allah'ın vaadi” diriliş ve diğer konulardaki [vaadi] {حَقّ فَلَا تَغُرَّنكُمْ الْحَيَاة الدُّنْيَا} “haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın” buna inanmaktan [alıkoymasın]; {وَلَا يَغُرَّنكُمْ بِاَللَّهِ} “ve sakın Allah hakkında sizi aldatmasın” O'nun hilmi ve mühlet vermesi konusunda {الغرور} “o çok aldatıcı” şeytan.

7120. Metin

{إنَّ الشَّيْطَان لَكُمْ عَدُوّ فَاِتَّخِذُوهُ عَدُوًّا} بِطَاعَةِ الله ولا تطيعوه {إنما يدعو حِزْبه} أَتْبَاعه فِي الْكُفْر {لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَاب السَّعِير} النَّار الشَّدِيدَة

{إنَّ الشَّيْطَان لَكُمْ عَدُوّ فَاِتَّخِذُوهُ عَدُوًّا} “Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır, siz de onu düşman edinin” Allah'a itaat ederek ve ona itaat etmeyerek. {إنما يدعو حِزْبه} “O, kendi taraftarlarını ancak çağırır” küfürdeki tâbilerini, {لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَاب السَّعِير} “alevli ateşin ehlinden olsunlar diye” şiddetli ateşin [ashabından].

7121. Metin

{الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَاب شَدِيد وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر كَبِير} هَذَا بَيَان مَا لِمُوَافِقِي الشَّيْطَان وَمَا لِمُخَالِفِيهِ

{الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَاب شَدِيد وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر كَبِير} “İnkâr edenler var ya, onlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için de bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” Bu, şeytana uyanların ve ona karşı çıkanların durumunun açıklamasıdır.

7122. Metin

وَنَزَلَ فِي أَبِي جَهْل وَغَيْره {أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوء عَمَله} بِالتَّمْوِيهِ {فَرَآهُ حَسَنًا} مِنْ مُبْتَدَأ خَبَره كَمَنْ هَدَاهُ اللَّه لَا دَلَّ عَلَيْهِ {فَإِنَّ اللَّه يُضِلّ مَنْ يَشَاء وَيَهْدِي مَنْ يَشَاء فَلَا تَذْهَب نَفْسك عَلَيْهِمْ} عَلَى الْمُزَيَّن لَهُمْ {حَسَرَات} بِاغْتِمَامِك أَنْ لَا يُؤْمِنُوا {إنَّ اللَّه عَلِيم بِمَا يَصْنَعُونَ} فَيُجَازِيهِمْ عَلَيْهِ

Ebû Cehil ve diğerleri hakkında indi: {أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوء عَمَله} “Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de” aldatmayla {فَرَآهُ حَسَنًا} “onu güzel gören kimse mi [doğru yoldadır]?” (مَنْ) mübteda olup haberi: “Allah'ın hidayet ettiği kimse gibi midir? Hayır” takdirindedir. Buna şu delalet etmektedir: {فَإِنَّ اللَّه يُضِلّ مَنْ يَشَاء وَيَهْدِي مَنْ يَشَاء فَلَا تَذْهَب نَفْسك عَلَيْهِمْ} “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. O halde canın onlara” kendilerine süslü gösterilenlere {حَسَرَات} “hasretlerle (üzüntülerle) gitmesin” iman etmiyorlar diye kederlenerek. {إنَّ اللَّه عَلِيم بِمَا يَصْنَعُونَ} “Şüphesiz Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir” bundan dolayı onları cezalandıracaktır.

7123. Metin

{وَاَللَّه الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاح} وَفِي قِرَاءَة الرِّيح {فَتُثِير سَحَابًا} الْمُضَارِع لِحِكَايَةِ الْحَال الْمَاضِيَة أَيْ تُزْعِجهُ {فَسُقْنَاهُ} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْغِيبَة {إلَى بَلَد مَيِّت} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف لَا نَبَات بِهَا {فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْض} مِنْ الْبَلَد {بَعْد مَوْتهَا} يُبْسهَا أَيْ أَنْبَتْنَا بِهِ الزَّرْع وَالْكَلَأ {كَذَلِكَ النُّشُور} أَيْ الْبَعْث وَالْإِحْيَاء

{وَاَللَّه الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاح} “Rüzgârları gönderen Allah'tır” -bir kıraatte (الرِّيح)- {فَتُثِير سَحَابًا} “böylece bir bulut kaldırır” muzari fiil geçmiş halin hikâyesi içindir, yani onu harekete geçirir. {فَسُقْنَاهُ} “sonra biz onu sevk ettik” burada gaibden [mütekellime] iltifat vardır, {إلَى بَلَد مَيِّت} “ölü bir beldeye” şeddeli ve şeddesiz [kıraatle], içinde bitki olmayan [bir beldeye]. {فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْض} “böylece onunla yeryüzünü dirilttik” o beldenin toprağını {بَعْد مَوْتهَا} “ölümünden sonra” kurumasından sonra, yani onunla ekin ve ot bitirdik. {كَذَلِكَ النُّشُور} “İşte yeniden diriliş de böyledir.” yani diriltilme ve canlandırılma.

7125. Metin

{مَنْ كَانَ يُرِيد الْعِزَّة فَلِلَّهِ الْعِزَّة جَمِيعًا} أَيْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة فَلَا تَنَال مِنْهُ إلَّا بِطَاعَتِهِ فَلْيُطِعْهُ {إلَيْهِ يَصْعَد الْكَلِم الطَّيِّب} يَعْلَمهُ وَهُوَ لَا إلَه إلَّا اللَّه وَنَحْوهَا {وَالْعَمَل الصَّالِح يَرْفَعهُ} يَقْبَلهُ {وَاَلَّذِينَ يَمْكُرُونَ} الْمَكَرَات {السَّيِّئَات} بِالنَّبِيِّ فِي دَار النَّدْوَة مِنْ تَقْيِيده أَوْ قَتْله أَوْ إخْرَاجه كَمَا ذَكَرَ فِي الْأَنْفَال {لَهُمْ عَذَاب شَدِيد وَمَكْر أُولَئِكَ هُوَ يبور} يهلك

{مَنْ كَانَ يُرِيد الْعِزَّة فَلِلَّهِ الْعِزَّة جَمِيعًا} “Kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet bütünüyle Allah'ındır” yani dünyada ve ahirette. O'ndan [izzet] ancak O'na itaatle elde edilir; o halde O'na itaat etsin. {إلَيْهِ يَصْعَد الْكَلِم الطَّيِّب} “Güzel kelimeler ancak O'na yükselir” O onu bilir, bu da 'lâ ilâhe illallâh' ve benzerleridir; {وَالْعَمَل الصَّالِح يَرْفَعهُ} “ve salih amel onu yükseltir” [salih ameli] kabul eder. {وَاَلَّذِينَ يَمْكُرُونَ} “Tuzak kuranlar” hileler [düzenleyenler], {السَّيِّئَات} “kötü [tuzaklar]” Dâru'n-Nedve'de Peygamber'i bağlamak, öldürmek veya sürmek suretiyle -Enfâl'de zikredildiği gibi-, {لَهُمْ عَذَاب شَدِيد وَمَكْر أُولَئِكَ هُوَ يبور} “onlar için şiddetli bir azap vardır ve onların tuzağı yok olup gidecektir.” helak olacaktır.

7127. Metin

{وَاَللَّه خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَاب} بِخَلْقِ أَبِيكُمْ آدَم مِنْهُ {ثُمَّ مِنْ نُطْفَة} أَيْ مِنِّي بِخَلْقِ ذُرِّيَّته مِنْهَا {ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا} ذُكُورًا وَإِنَاثًا {وَمَا تَحْمِل مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَع إلَّا بِعِلْمِهِ} حَال أَيْ مَعْلُومَة لَهُ {وَمَا يُعَمَّر مِنْ مُعَمَّر} أَيْ مَا يُزَاد فِي عُمُر طَوِيل الْعُمُر {وَلَا يُنْقَص مِنْ عُمُره} أَيْ ذَلِكَ الْمُعَمَّر أَوْ مُعَمَّر آخَر {إلَّا فِي كِتَاب} هُوَ اللَّوْح الْمَحْفُوظ {إنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّه يَسِير} هَيِّن

{وَاَللَّه خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَاب} “Allah sizi bir topraktan yarattı” babanız Âdem'i ondan yaratmak suretiyle, {ثُمَّ مِنْ نُطْفَة} “sonra bir nutfeden” yani meniden, onun soyunu ondan yaratmak suretiyle; {ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا} “sonra sizi çiftler kıldı” erkekler ve dişiler [olarak]. {وَمَا تَحْمِل مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَع إلَّا بِعِلْمِهِ} “Hiçbir dişi O'nun ilmi olmaksızın ne hamile kalır ne de doğurur” haldir, yani O'nun malumudur. {وَمَا يُعَمَّر مِنْ مُعَمَّر} “Yaşayan birine ömür verilmesi” yani uzun ömürlünün ömrünün artırılması {وَلَا يُنْقَص مِنْ عُمُره} “ve onun ömründen eksiltilmesi” yani o ömür verilenin veya başka bir ömür verilenin ömründen [eksiltilmesi] {إلَّا فِي كِتَاب} “mutlaka bir kitaptadır” o da Levh-i Mahfûz'dur. {إنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّه يَسِير} “Şüphesiz bu, Allah'a çok kolaydır.” basittir.

7129. Metin

{وما يستوي البحران هذا عذب فُرَات} شَدِيد الْعُذُوبَة {سَائِغ شَرَابه} شُرْبه {وَهَذَا مِلْح أُجَاج} شَدِيد الْمِلْوَحَة {وَمِنْ كُلّ} مِنْهُمَا {تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا} هُوَ السَّمَك {وَتَسْتَخْرِجُونَ} مِنْ الْمِلْح وَقِيلَ مِنْهُمَا {حِلْيَة تَلْبَسُونَهَا} هِيَ اللُّؤْلُؤ وَالْمَرْجَان {وَتَرَى} تُبْصِر {الْفُلْك} السُّفُن {فِيهِ} فِي كُلّ مِنْهُمَا {مَوَاخِر} تَمْخُر الْمَاء أَيْ تَشُقّهُ بِجَرْيِهَا فِيهِ مُقْبِلَة وَمُدْبِرَة بِرِيحٍ وَاحِدَة {لِتَبْتَغُوا} تَطْلُبُوا {مِنْ فَضْله} تَعَالَى بِالتِّجَارَةِ {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} اللَّه عَلَى ذَلِكَ

{وما يستوي البحران هذا عذب فُرَات} “İki deniz bir olmaz: Şu tatlı, susuzluğu kesicidir” son derece tatlıdır, {سَائِغ شَرَابه} “içimi kolaydır” içmesi rahattır; {وَهَذَا مِلْح أُجَاج} “şu ise tuzlu ve acıdır” son derece tuzludur. {وَمِنْ كُلّ} “Her birinden” ikisinden de {تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا} “taze et yersiniz” o da balıktır {وَتَسْتَخْرِجُونَ} “ve çıkarırsınız” tuzludan -ve ikisinden de denilmiştir- {حِلْيَة تَلْبَسُونَهَا} “takındığınız bir süs eşyası” o da inci ve mercandır. {وَتَرَى} “Görürsün” müşahede edersin {الْفُلْك} “gemileri” gemileri {فِيهِ} “onda” her ikisinde de {مَوَاخِر} “yarıp gidenler olarak” suyu yaranlar yani onda gidiş gelişiyle tek bir rüzgârla suyu yararak akıp giden [gemileri], {لِتَبْتَغُوا} “arayasınız diye” talep edesiniz diye {مِنْ فَضْله} “O'nun lütfundan” Yüce [Allah'ın lütfundan] ticaretle, {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “ve umulur ki şükredersiniz” bundan dolayı Allah'a.

7131. Metin

{يُولِج} يُدْخِل اللَّه {اللَّيْل فِي النَّهَار} فَيَزِيد {وَيُولِج النَّهَار} يُدْخِلهُ {فِي اللَّيْل} فَيَزِيد {وَسَخَّرَ الشَّمْس وَالْقَمَر كُلّ} مِنْهُمَا {يَجْرِي} فِي فَلَكه {لِأَجَلٍ مُسَمًّى} يَوْم الْقِيَامَة {ذَلِكُمْ اللَّه رَبّكُمْ لَهُ الْمُلْك وَاَلَّذِينَ تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُونه} أَيْ غَيْره وَهُمْ الْأَصْنَام {مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِير} لِفَاقَةِ النَّوَاة

{يُولِج} “Sokar” Allah girdirir {اللَّيْل فِي النَّهَار} “geceyi gündüze” böylece [gündüz] uzar, {وَيُولِج النَّهَار} “ve gündüzü sokar” onu girdirir {فِي اللَّيْل} “geceye” böylece [gece] uzar. {وَسَخَّرَ الشَّمْس وَالْقَمَر كُلّ} “Güneşi ve ayı da boyun eğdirmiştir; her biri” ikisinden her biri {يَجْرِي} “akıp gider” kendi yörüngesinde {لِأَجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar” kıyamet gününe kadar. {ذَلِكُمْ اللَّه رَبّكُمْ لَهُ الْمُلْك وَاَلَّذِينَ تَدْعُونَ} “İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka yalvardıklarınız ise” ibadet ettikleriniz {مِنْ دُونه} “O'ndan başka” yani O'nun dışındaki putlar {مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِير} “bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir.” hurma çekirdeğinin zarına [bile sahip değillerdir].

7133. Metin

{إنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا} فَرْضًا {مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ} مَا أَجَابُوكُمْ {وَيَوْم الْقِيَامَة يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ} بِإِشْرَاكِكُمْ إيَّاهُمْ مَعَ اللَّه أَيْ يَتَبَرَّءُونَ مِنْكُمْ وَمِنْ عِبَادَتكُمْ إيَّاهُمْ {وَلَا يُنَبِّئك} بِأَحْوَالِ الدَّارَيْنِ {مِثْل خَبِير} عَالِم هُوَ الله تعالى

{إنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا} “Onlara dua etseniz (yalvarsanız), duanızı işitmezler; faraza işitseler bile” {مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ} “size karşılık veremezler.” size cevap veremezler. {وَيَوْم الْقِيَامَة يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ} “Kıyamet gününde de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler.” onları Allah'a ortak koşmanızı [reddedip] sizden ve onlara ibadet etmenizden teberri ederler (uzaklaşırlar). {وَلَا يُنَبِّئك} “Sana haber veremez” her iki yurdun hallerini {مِثْل خَبِير} “Haber Dar olan gibi.” her şeyi hakkıyla bilen [gibi] ki O da Yüce Allah'tır.

7135. Metin

{يأيها النَّاس أَنْتُمْ الْفُقَرَاء إلَى اللَّه} بِكُلِّ حَال {وَاَللَّه هُوَ الْغَنِيّ} عَنْ خَلْقه {الْحَمِيد} الْمَحْمُود فِي صُنْعه بِهِمْ

{يأيها النَّاس أَنْتُمْ الْفُقَرَاء إلَى اللَّه} “Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaçsınız” her durumda. {وَاَللَّه هُوَ الْغَنِيّ} “Allah ise zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir)” mahlûkatından müstağnidir, {الْحَمِيد} “övgüye layık olandır” onlara yönelik sanatında/fiilinde övülendir.

7137. Metin

{إنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيد} بَدَلكُمْ

{إنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيد} “Eğer dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir halk getirir” yerinize.

7139. Metin

{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّه بِعَزِيزٍ} شَدِيد

{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّه بِعَزِيزٍ} “Ve bu, Allah'a güç değildir.” zor değildir.

7141. Metin

{وَلَا تَزِر} نَفْس {وَازِرَة} آثِمَة أَيْ لَا تَحْمِل {وِزْر} نَفْس {أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ} نَفْس {مُثْقَلَة} بِالْوِزْرِ {إلَى حِمْلهَا} مِنْهُ أَحَدًا لِيَحْمِل بَعْضه {لَا يُحْمَل مِنْهُ شَيْء وَلَوْ كَانَ} الْمَدْعُوّ {ذَا قُرْبَى} قَرَابَة كَالْأَبِ وَالِابْن وَعَدَم الْحَمْل فِي الشِّقَّيْنِ حُكْم مِنْ اللَّه {إنَّمَا تُنْذِر الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبّهمْ بِالْغَيْبِ} أَيْ يَخَافُونَهُ وَمَا رَأَوْهُ لِأَنَّهُمْ الْمُنْتَفِعُونَ بِالْإِنْذَارِ {وَأَقَامُوا الصَّلَاة} أَدَامُوهَا {وَمَنْ تَزَكَّى} تَطَهَّرَ مِنْ الشِّرْك وَغَيْره {فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ} فَصَلَاحه مُخْتَصّ بِهِ {وَإِلَى اللَّه الْمَصِير} الْمَرْجِع فَيَجْزِي بِالْعَمَلِ فِي الْآخِرَة

{وَلَا تَزِر} “Yüklenmez” hiçbir nefis {وَازِرَة} “günahkâr [bir nefis]” günah taşıyan, yani taşımaz {وِزْر} “günahını” nefsin [günahını] {أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ} “başkasının. Eğer çağırsa” [günah yüküyle] yüklü bir nefis {مُثْقَلَة} “yükü ağır olan” günahla yüklü [nefis] {إلَى حِمْلهَا} “kendi yüküne” o günahtan bir kimseyi bir kısmını taşısın diye [çağırsa], {لَا يُحْمَل مِنْهُ شَيْء وَلَوْ كَانَ} “ondan hiçbir şey taşınmaz, olsa bile” çağrılan kişi {ذَا قُرْبَى} “bir akraba” baba ve oğul gibi bir yakın olsa bile. Her iki durumda da taşınmaması Allah'ın bir hükmüdür. {إنَّمَا تُنْذِر الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبّهمْ بِالْغَيْبِ} “Sen ancak Rablerinden gıyaben korkanları uyarırsın” yani O'nu görmedikleri halde O'ndan korkanları; çünkü uyarıdan faydalanacak olanlar onlardır; {وَأَقَامُوا الصَّلَاة} “ve namazı dosdoğru kılanları [uyarırsın].” namaza devam edenleri. {وَمَنْ تَزَكَّى} “Kim arınırsa” şirk ve diğer şeylerden temizlenirse, {فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ} “ancak kendisi için arınmış olur.” dolayısıyla onun ıslahı kendisine aittir. {وَإِلَى اللَّه الْمَصِير} “Dönüş ancak Allah'adır” varış yeri O'dur; böylece ahirette amelin karşılığını verir.

7143. Metin

{وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِير} الْكَافِر وَالْمُؤْمِن

{وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِير} “Kör ile gören bir olmaz;” kâfir ile mümin.

7145. Metin

{وَلَا الظُّلُمَات} الْكُفْر {وَلَا النُّور} الْإِيمَان

{وَلَا الظُّلُمَات} “karanlıklar da” küfür {وَلَا النُّور} “aydınlık da [bir olmaz];” iman.

7147. Metin

{وَلَا الظِّلّ وَلَا الْحَرُور} الْجَنَّة وَالنَّار

{وَلَا الظِّلّ وَلَا الْحَرُور} “Gölge ile sıcaklık da [bir olmaz];” cennet ile cehennem.

7149. Metin

{وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَات} الْمُؤْمِنُونَ وَلَا الْكُفَّار وَزِيَادَة لَا فِي الثَّلَاثَة تَأْكِيد {إنَّ اللَّه يَسْمَع مَنْ يَشَاء} هِدَايَته فَيُجِيبهُ بِالْإِيمَانِ {وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُور} أَيْ الْكُفَّار شَبَّهَهُمْ بِالْمَوْتَى فَيُجِيبُونَ

{وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاء وَلَا الْأَمْوَات} “Diriler ile ölüler de bir olmaz.” müminler ile kâfirler. Bu üç yerde (لَا) edatının ziyade kılınması tekit içindir. {إنَّ اللَّه يَسْمَع مَنْ يَشَاء} “Şüphesiz Allah dilediğine işittirir” hidayetini dilediğine; böylece o da imanla icabet eder. {وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُور} “Sen kabirlerde olanlara işittirecek değilsin.” yani kâfirlere; onları ölülere benzetmiştir ki [onlar gibi] icabet etsinler.

7151. Metin

{إنْ} مَا {أَنْتَ إلَّا نَذِير} مُنْذِر لَهُمْ

{إنْ} “Değilsin” sen değilsin {أَنْتَ إلَّا نَذِير} “ancak bir uyarıcısın” onları bir uyarıcısın.

7153. Metin

{إنا أرسلناك بِالْحَقِّ} بِالْهُدَى {بَشِيرًا} مَنْ أَجَابَ إلَيْهِ {وَنَذِيرًا} مَنْ لَمْ يَجِب إلَيْهِ {وَإِنْ} مَا {مِنْ أُمَّة إلَّا خَلَا} سَلَفَ {فِيهَا نَذِير} نَبِيّ ينذرها

{إنا أرسلناك بِالْحَقِّ} “Şüphesiz biz seni hak ile gönderdik” hidayet ile, {بَشِيرًا} “müjdeleyici olarak” ona icabet eden kimseyi {وَنَذِيرًا} “ve uyarıcı olarak” ona icabet etmeyen kimseyi. {وَإِنْ} “Hiçbiri yoktur ki” hiçbir {مِنْ أُمَّة إلَّا خَلَا} “ümmet olmasın ki geçmiş” gelip geçmiş {فِيهَا نَذِير} “içinde bir uyarıcı bulunmuş olmasın.” onu uyaran bir peygamber [bulunmuş olmasın].

7155. Metin

{وَإِنْ يُكَذِّبُوك} أَيْ أَهْل مَكَّة {فَقَدْ كَذِّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} الْمُعْجِزَات {وَبِالزُّبُرِ} كَصُحُفِ إبْرَاهِيم {وَبِالْكِتَابِ الْمُنِير} هُوَ التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرُوا

{وَإِنْ يُكَذِّبُوك} “Eğer seni yalanlıyorlarsa” yani Mekke halkı, {فَقَدْ كَذِّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “şüphesiz onlardan öncekiler de yalanlamıştı; peygamberleri onlara apaçık delillerle gelmişti” mucizelerle, {وَبِالزُّبُرِ} “sahifelerle” İbrahim'in sahifeleri gibi {وَبِالْكِتَابِ الْمُنِير} “ve aydınlatıcı kitapla.” o da Tevrat ve İncil'dir. Onların sabrettiği gibi sen de sabret.

7157. Metin

{ثُمَّ أَخَذَتْ الَّذِينَ كَفَرُوا} بِتَكْذِيبِهِمْ {فَكَيْفَ كَانَ نَكِير} إنْكَارِي عَلَيْهِمْ بِالْعُقُوبَةِ وَالْإِهْلَاك أَيْ هُوَ واقع موقعه

{ثُمَّ أَخَذَتْ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Sonra inkâr edenleri yakaladım” yalanlamaları sebebiyle. {فَكَيْفَ كَانَ نَكِير} “Beni inkâr etmek (cezalandırmam) nasıl oldu?” ceza ve helak ile onları inkârım (reddedip cezalandırmam), yani tam yerini bulmuştur.

7159. Metin

{أَلَمْ تَرَ} تَعْلَم {أَنَّ اللَّه أَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْغِيبَة {بِهِ ثَمَرَات مُخْتَلِفًا أَلْوَانهَا} كَأَخْضَر وَأَحْمَر وَأَصْفَرَ وَغَيْرهَا {وَمِنْ الْجِبَال جُدُد} جَمْع جُدَّة طَرِيق فِي الْجَبَل وغيره {بيض وحمر} وَصُفْر {مُخْتَلِف أَلْوَانهَا} بِالشِّدَّةِ وَالضَّعْف {وَغَرَابِيب سُود} عَطْف عَلَى جُدُد أَيْ صُخُور شَدِيدَة السَّوَاد يُقَال كَثِيرًا أَسْوَد غِرْبِيب وَقَلِيلًا غِرْبِيب أَسْوَد

{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi” bilmedin mi {أَنَّ اللَّه أَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا} “Allah'ın gökten bir su indirdiğini? Böylece biz çıkardık” burada gaibden [mütekellime] iltifat vardır {بِهِ ثَمَرَات مُخْتَلِفًا أَلْوَانهَا} “onunla türlü türlü renklerde meyveler;” yeşil, kırmızı, sarı ve diğerleri gibi. {وَمِنْ الْجِبَال جُدُد} “Dağlardan da yollar vardır” (جُدَد), dağda ve başka yerlerdeki yol anlamına gelen (جُدَّة) kelimesinin çoğuludur; {بيض وحمر} “beyaz ve kırmızı” ve sarı, {مُخْتَلِف أَلْوَانهَا} “renkleri farklı farklı” koyulukta ve açıklıkta, {وَغَرَابِيب سُود} “ve simsiyah [yollar/kayalar da vardır].” (جُدُد) üzerine matuftur, yani son derece siyah kayalardır. Çoğunlukla 'esvedu gırbîb' (simsiyah), az olarak da 'gırbîbu esved' denir.

7161. Metin

{وَمِنْ النَّاس وَالدَّوَابّ وَالْأَنْعَام مُخْتَلِف أَلْوَانه كَذَلِكَ} كَاخْتِلَافِ الثِّمَار وَالْجِبَال {إنَّمَا يَخْشَى اللَّه مِنْ عِبَاده الْعُلَمَاء} بِخِلَافِ الْجُهَّال كَكُفَّارِ مَكَّة {إنَّ اللَّه عَزِيز} فِي مُلْكه {غَفُور} لِذُنُوبِ عِبَاده المؤمنين

{وَمِنْ النَّاس وَالدَّوَابّ وَالْأَنْعَام مُخْتَلِف أَلْوَانه كَذَلِكَ} “İnsanlardan, hareket eden canlılardan ve hayvanlardan da böylece renkleri farklı olanlar vardır” meyvelerin ve dağların farklılığı gibi. {إنَّمَا يَخْشَى اللَّه مِنْ عِبَاده الْعُلَمَاء} “Kulları içinden Allah'tan ancak âlimler korkar” Mekke kâfirleri gibi olan cahillerin aksine. {إنَّ اللَّه عَزِيز} “Şüphesiz Allah Azîz'dir” mülkünde mutlak üstündür, {غَفُور} “Gafûr'dur” mümin kullarının günahlarını çokça bağışlayandır.

7163. Metin

{إن الذين يتلون} يقرؤون {كِتَاب اللَّه وَأَقَامُوا الصَّلَاة} أَدَامُوهَا {وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَة} زَكَاة وَغَيْرهَا {يَرْجُونَ تِجَارَة لَنْ تَبُور} تُهْلِك

{إن الذين يتلون} “Şüphesiz okuyanlar” okuyanlar, {كِتَاب اللَّه وَأَقَامُوا الصَّلَاة} “Allah'ın kitabını [okuyanlar] ve namazı dosdoğru kılanlar” onu devamlı kılanlar, {وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَة} “kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve aşikâr infak edenler” zekât ve benzerini [verenler], {يَرْجُونَ تِجَارَة لَنْ تَبُور} “asla batmayacak bir ticaret umarlar;” helak olmayacak [bir kazanç].

7165. Metin

{لِيُوفِيَهُمْ أُجُورهمْ} ثَوَاب أَعْمَالهمْ الْمَذْكُورَة {وَيَزِيدهُمْ مِنْ فَضْله إنَّهُ غَفُور} لِذُنُوبِهِمْ {شَكُور} لِطَاعَتِهِمْ

{لِيُوفِيَهُمْ أُجُورهمْ} “Çünkü [Allah], onlara mükâfatlarını tam olarak ödeyecek” zikredilen amellerinin sevabını [eksiksiz verecektir], {وَيَزِيدهُمْ مِنْ فَضْله إنَّهُ غَفُور} “ve lütfundan onlara artıracaktır. Şüphesiz O Gafûr'dur” günahlarını bağışlayandır, {شَكُور} “Şekûr'dur” itaatlerinin karşılığını fazlasıyla verendir.

7167. Metin

{والذي أوحينا إليك من الكتاب} الْقُرْآن {هُوَ الْحَقّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} تَقَدَّمَهُ مِنْ الْكُتُب {إنَّ اللَّه بِعِبَادِهِ لَخَبِير بَصِير} عَالِم بِالْبَوَاطِنِ وَالظَّوَاهِر

{والذي أوحينا إليك من الكتاب} “Sana kitaptan vahyettiğimiz” Kur'an, {هُوَ الْحَقّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} “kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak hakkın ta kendisidir” kendisinden önceki kitapları. {إنَّ اللَّه بِعِبَادِهِ لَخَبِير بَصِير} “Şüphesiz Allah, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir” gizli ve açık hallerini bilendir.

7169. Metin

{ثُمَّ أَوْرَثْنَا} أَعْطَيْنَا {الْكِتَاب} الْقُرْآن {الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادنَا} وَهُمْ أُمَّتك {فَمِنْهُمْ ظَالِم لِنَفْسِهِ} بِالتَّقْصِيرِ فِي الْعَمَل بِهِ {وَمِنْهُمْ مُقْتَصِد} يَعْمَل بِهِ أَغْلَب الْأَوْقَات {وَمِنْهُمْ سَابِق بِالْخَيْرَاتِ} يَضُمّ إلَى الْعِلْم التَّعْلِيم وَالْإِرْشَاد إلَى الْعَمَل {بِإِذْنِ الله} بإرادته {ذلك} أي إيراثهم الكتاب {هو الفضل الكبير}

{ثُمَّ أَوْرَثْنَا} “Sonra miras bıraktık” verdik, {الْكِتَاب} “kitabı” Kur'an'ı, {الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادنَا} “kullarımızdan seçtiklerimize” onlar senin ümmetindir. {فَمِنْهُمْ ظَالِم لِنَفْسِهِ} “Onlardan kimi nefsine zulmedendir” onunla amel etmede kusur göstermekle; {وَمِنْهُمْ مُقْتَصِد} “kimi orta yolludur” vakitlerin çoğunda onunla amel eder; {وَمِنْهُمْ سَابِق بِالْخَيْرَاتِ} “kimi de hayırlarda öne geçendir” ilme, öğretmeyi ve amele rehberlik etmeyi de katar; {بِإِذْنِ الله} “Allah'ın izniyle.” iradesiyle. {ذلك} “İşte bu” yani onlara kitabın miras bırakılması, {هو الفضل الكبير} “büyük lütfun ta kendisidir.”

7171. Metin

{جَنَّات عَدْن} أَيْ إقَامَة {يَدْخُلُونَهَا} الثَّلَاثَة بالبناء للفاعل والمفعول خَبَر جَنَّات الْمُبْتَدَأ {يُحَلَّوْنَ} خَبَر ثَانٍ {فِيهَا مِنْ} بَعْض {أَسَاوِر مِنْ ذَهَب وَلُؤْلُؤًا} مُرَصَّع بالذهب {ولباسهم فيها حرير}

{جَنَّات عَدْن} “Adn cennetleridir;” yani ikamet [cennetleridir], {يَدْخُلُونَهَا} “oraya girerler” her üç [grup da; fiil] mâlûm ve meçhul okunuşla mübtedâ olan (جَنَّات) kelimesinin haberidir. {يُحَلَّوْنَ} “orada takınırlar” ikinci haberdir, {فِيهَا مِنْ} “orada” bir kısım {أَسَاوِر مِنْ ذَهَب وَلُؤْلُؤًا} “altından bilezikler ve inciler” altınla süslenmiş [inciler], {ولباسهم فيها حرير} “ve orada onların elbiseleri ipektir.”

7173. Metin

{وَقَالُوا الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَن} جَمِيعه {إنَّ رَبّنَا لَغَفُور} لِلذُّنُوبِ {شَكُور} لِلطَّاعَةِ

{وَقَالُوا الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَن} “Ve derler ki: Bizden hüznü gideren Allah'a hamdolsun” onun tamamını. {إنَّ رَبّنَا لَغَفُور} “Şüphesiz Rabbimiz elbette Gafûr'dur” günahları çokça bağışlayandır, {شَكُور} “Şekûr'dur” itaate bol karşılık verendir.

7175. Metin

{الَّذِي أَحَلَّنَا دَار الْمُقَامَة} الْإِقَامَة {مِنْ فَضْله لَا يَمَسّنَا فِيهَا نَصَب} تَعَب {وَلَا يَمَسّنَا فِيهَا لُغُوب} إعْيَاء مِنْ التَّعَب لِعَدِمِ التَّكْلِيف فِيهَا وَذَكَر الثَّانِي التَّابِع لِلْأَوَّلِ لِلتَّصْرِيحِ بِنَفْيِهِ

{الَّذِي أَحَلَّنَا دَار الْمُقَامَة} “O ki, lütfuyla bizi kalınacak yurda yerleştirdi” ikamet [yurduna]; {مِنْ فَضْله لَا يَمَسّنَا فِيهَا نَصَب} “lütfundan; orada bize hiçbir yorgunluk dokunmaz” meşakkat, {وَلَا يَمَسّنَا فِيهَا لُغُوب} “ve orada bize hiçbir bıkkınlık/bitkinlik dokunmaz.” orada mükellefiyet olmaması sebebiyle yorgunluktan doğan bitkinlik. Birincisine tâbi olan ikincisinin zikredilmesi, onun da nefiy (yok) olduğunu açıkça belirtmek içindir.

7177. Metin

{وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَار جَهَنَّم لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ} بِالْمَوْتِ {فَيَمُوتُوا} يَسْتَرِيحُوا {وَلَا يُخَفَّف عَنْهُمْ مِنْ عَذَابهَا} طَرْفَة عَيْن {كَذَلِكَ} كَمَا جَزَيْنَاهُمْ {يجزئ كُلّ كَفُور} كَافِر بِالْيَاءِ وَالنُّون الْمَفْتُوحَة مَعَ كَسْر الزَّاي وَنَصْب كُلّ

{وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَار جَهَنَّم لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ} “İnkâr edenlere ise cehennem ateşi vardır; haklarında hüküm verilmez ki” ölümle, {فَيَمُوتُوا} “ölsünler” rahatlasınlar, {وَلَا يُخَفَّف عَنْهُمْ مِنْ عَذَابهَا} “ve onun azabından kendilerinden hiçbir şey hafifletilmez” göz açıp kapayıncaya kadar bile. {كَذَلِكَ} “İşte böylece” onları cezalandırdığımız gibi, {يجزئ كُلّ كَفُور} “her nankör kâfiri cezalandırırız.” kâfiri. [Fiil] yâ ile (يُجْزَى / يَجْزِي) ve zâ harfinin kesresi ve (كُلَّ)'nin nasbı ile fethalı nûn ile (نَجْزِي) okunmuştur.

7179. Metin

{وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا} يَسْتَغِيثُونَ بِشِدَّةٍ وَعَوِيل يَقُولُونَ {رَبّنَا أَخْرِجْنَا} مِنْهَا {نَعْمَل صَالِحًا غَيْر الَّذِي كنا نعمل} فيقال لهم {أو لم نُعَمِّركُمْ مَا}

{وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا} “Onlar orada feryat ederler:” şiddet ve feryatla yardım isterler ve şöyle derler: {رَبّنَا أَخْرِجْنَا} “Rabbimiz! Bizi çıkar” oradan, {نَعْمَل صَالِحًا غَيْر الَّذِي كنا نعمل} “daha önce yaptıklarımızdan farklı olarak salih amel işleyelim.” Onlara şöyle denilir: {أو لم نُعَمِّركُمْ مَا} “Biz sizi ömürlendirip yaşatmadık mı,”

7180. Metin

وَقْتًا {يَتَذَكَّر فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمْ النَّذِير} الرَّسُول فَمَا أُجِبْتُمْ {فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ} الْكَافِرِينَ {مِنْ نَصِير} يَدْفَع الْعَذَاب عَنْهُمْ

bir süre {يَتَذَكَّر فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمْ النَّذِير} “öğüt almak isteyenin öğüt alabileceği kadar? Ve size uyarıcı da gelmişti” peygamber [gelmişti], fakat icabet etmediniz. {فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ} “Öyleyse tadın! Artık zalimler için” kâfirler için {مِنْ نَصِير} “hiçbir yardımcı yoktur” onlardan azabı savacak.

7182. Metin

{إن الله عالم غيب السماوات وَالْأَرْض إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} بِمَا فِي الْقُلُوب فَعِلْمه بِغَيْرِهِ أَوْلَى بِالنَّظَرِ إلَى حَال الناس

{إن الله عالم غيب السماوات وَالْأَرْض إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir;” kalplerde olanı; insanların durumuna bakıldığında O'nun diğer şeyleri bilmesi [ise] evleviyetle sabittir.

7184. Metin

{هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِف فِي الْأَرْض} جَمْع خَلِيفَة أَيْ يَخْلُف بَعْضكُمْ بَعْضًا {فَمَنْ كَفَرَ} مِنْكُمْ {فَعَلَيْهِ كُفْره} أَيْ وَبَال كُفْره {وَلَا يَزِيد الْكَافِرِينَ كُفْرهمْ عِنْد رَبّهمْ إلَّا مَقْتًا} غَضَبًا {وَلَا يَزِيد الْكَافِرِينَ كُفْرهمْ إلَّا خَسَارًا} للآخرة

{هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِف فِي الْأَرْض} “Sizi yeryüzünde halifeler kılan O'dur” (خَلِيفَة) kelimesinin çoğuludur, yani birbirinizin ardınca gelenler kılan. {فَمَنْ كَفَرَ} “Artık kim inkâr ederse” sizden, {فَعَلَيْهِ كُفْره} “inkârı kendi aleyhinedir” yani inkârının vebali kendisinedir. {وَلَا يَزِيد الْكَافِرِينَ كُفْرهمْ عِنْد رَبّهمْ إلَّا مَقْتًا} “Kâfirlerin inkârı, Rableri katında öfkeden başka bir şeyi artırmaz;” gazaptan, {وَلَا يَزِيد الْكَافِرِينَ كُفْرهمْ إلَّا خَسَارًا} “kâfirlerin inkârı, ziyandan başka bir şeyi artırmaz” ahiret için.

7186. Metin

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءَكُمْ الَّذِينَ تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره وَهُمْ الْأَصْنَام الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ شُرَكَاء اللَّه تَعَالَى {أَرُونِي} أَخْبِرُونِي {مَاذَا خَلَقُوا مِنْ الْأَرْض أَمْ لَهُمْ شِرْك} شركة مع الله {في} خلق {السماوات أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلَى بَيِّنَة} حُجَّة {مِنْهُ} بِأَنَّ لَهُمْ مَعِي شَرِكَة لَا شَيْء مِنْ ذَلِكَ {بَلْ إنْ} مَا {يَعِد الظَّالِمُونَ} الْكَافِرُونَ {بَعْضهمْ بَعْضًا إلَّا غُرُورًا} بَاطِلًا بِقَوْلِهِمْ الأصنام تشفع لهم

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءَكُمْ الَّذِينَ تَدْعُونَ} “De ki: Gördünüz mü yalvardığınız ortaklarınızı” ibadet ettiğiniz {مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başka?” yani O'ndan başka, onlar da Allah Teâlâ'ya ortak olduklarını iddia ettiğiniz putlardır. {أَرُونِي} “Bana gösterin” bana haber verin {مَاذَا خَلَقُوا مِنْ الْأَرْض أَمْ لَهُمْ شِرْك} “yerden neyi yarattılar? Yoksa onların bir ortaklığı mı var” Allah ile ortaklığı {في} “içinde” yaratılışında {السماوات أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلَى بَيِّنَة} “göklerin? Yoksa onlara bir kitap verdik de onlar apaçık bir delil üzerinde midirler” kesin bir kanıt [üzerinde midirler] {مِنْهُ} “ondan?” benimle ortaklıkları olduğuna dair; bunlardan hiçbir şey yoktur. {بَلْ إنْ} “Hayır,” {يَعِد الظَّالِمُونَ} “o zalimler vadetmezler” kâfirler {بَعْضهمْ بَعْضًا إلَّا غُرُورًا} “birbirlerine aldatmadan başka bir şey.” batıl [sözlerle], yani putların kendilerine şefaat edeceği sözüyle.

7188. Metin

{إن الله يمسك السماوات وَالْأَرْض أَنْ تَزُولَا} أَيْ يَمْنَعهُمَا مِنْ الزَّوَال {ولئن} لام قسم {زَالَتَا إنْ} مَا {أَمْسَكَهُمَا} يُمْسِكهُمَا {مِنْ أَحَد مِنْ بَعْده} أَيْ سِوَاهُ {إنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا} فِي تَأْخِير عِقَاب الْكُفَّار

{إن الله يمسك السماوات وَالْأَرْض أَنْ تَزُولَا} “Şüphesiz Allah, yok olup gitmesinler diye gökleri ve yeri tutar” yani onların zeval bulmasını engeller. {ولئن} “Yemin olsun ki” kasem lâmıdır, {زَالَتَا إنْ} “eğer yok olup gidecek olsalar,” {أَمْسَكَهُمَا} “onları tutamaz” tutamaz {مِنْ أَحَد مِنْ بَعْده} “O'ndan başka hiç kimse.” yani O'nun gayrısı. {إنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا} “Şüphesiz O Halîm'dir, Gafûr'dur” kâfirlerin cezasını tehir etmede.

7190. Metin

{وَأَقْسَمُوا} أَيْ كُفَّار مَكَّة {بِاَللَّهِ جَهْد أَيْمَانهمْ} غَايَة اجْتِهَادهمْ فِيهَا {لَئِنْ جَاءَهُمْ نَذِير} رَسُول {لَيَكُونُنَّ أَهْدَى مِنْ إحْدَى الْأُمَم} الْيَهُود وَالنَّصَارَى وَغَيْرهمْ أَيْ أَيّ وَاحِدَة مِنْهَا لِمَا رَأَوْا مِنْ تَكْذِيب بَعْضهمْ بَعْضًا إذْ قَالَتْ الْيَهُود لَيْسَتْ النَّصَارَى عَلَى شَيْء وَقَالَتْ النَّصَارَى لَيْسَتْ الْيَهُود عَلَى شَيْء {فَلَمَّا جَاءَهُمْ نَذِير} مُحَمَّد ﷺ {مَا زَادَهُمْ} مَجِيئُهُ {إلَّا نُفُورًا} تَبَاعُدًا عَنْ الْهُدَى

{وَأَقْسَمُوا} “Yemin ettiler” yani Mekke kâfirleri {بِاَللَّهِ جَهْد أَيْمَانهمْ} “var güçleriyle Allah'a” yeminlerindeki son derece kararlılıkla {لَئِنْ جَاءَهُمْ نَذِير} “eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse” peygamber {لَيَكُونُنَّ أَهْدَى مِنْ إحْدَى الْأُمَم} “kesinlikle [diğer] ümmetlerden birinden daha doğru yolda olacaklarına dair” Yahudiler, Hristiyanlar ve diğerlerinden; yani onlardan herhangi birinden; çünkü onların birbirlerini yalanladıklarını görmüşlerdi; nitekim Yahudiler 'Hristiyanlar hiçbir şey üzere değildir' demiş, Hristiyanlar da 'Yahudiler hiçbir şey üzere değildir' demişlerdi. {فَلَمَّا جَاءَهُمْ نَذِير} “Fakat kendilerine bir uyarıcı geldiğinde” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, {مَا زَادَهُمْ} “onlara artırmadı” onun gelişi {إلَّا نُفُورًا} “uzaklaşmaktan başka bir şey” hidayetten uzaklaşmayı.

7192. Metin

{اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْض} عَنْ الْإِيمَان مَفْعُول لَهُ {ومكر} العمل {السيء} مِنْ الشِّرْك وَغَيْره {وَلَا يَحِيق} يُحِيط {الْمَكْر السيء إلَّا بِأَهْلِهِ} وَهُوَ الْمَاكِر وَوَصْف الْمَكْر بِالسَّيْءِ أَصْل وَإِضَافَته إلَيْهِ قِيلَ اسْتِعْمَال آخَر قُدِّرَ فِيهِ مُضَاف حَذَرًا مِنْ الْإِضَافَة إلَى الصِّفَة {فَهَلْ يَنْظُرُونَ} يَنْتَظِرُونَ {إلَّا سُنَّة الْأَوَّلِينَ} سُنَّة اللَّه فِيهِمْ مِنْ تَعْذِيبهمْ بِتَكْذِيبِهِمْ رُسُلهمْ {فَلَنْ تَجِد لِسُنَّةِ اللَّه تَبْدِيلًا وَلَنْ تَجِد لِسُنَّةِ اللَّه تَحْوِيلًا} أَيْ لَا يُبَدَّل بِالْعَذَابِ غَيْره ولا يحول إلى غير مستحقه

{اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْض} “Yeryüzünde büyüklük taslayarak” imandan [yüz çevirip büyüklük taslayarak, mef'ûlün leh'tir], {ومكر} “ve tuzak kurarak” ameli {السيء} “kötü [tuzak]” şirk ve benzerinden. {وَلَا يَحِيق} “Kuşatmaz” sarmaz {الْمَكْر السيء إلَّا بِأَهْلِهِ} “kötü tuzak sahibinden başkasını.” o da tuzak kurandır. Tuzağın kötü ile nitelenmesi asıldır, ona muzaf kılınmasının ise sıfata izafetten sakınmak amacıyla takdiri bir muzaf içeren başka bir kullanım olduğu söylenmiştir. {فَهَلْ يَنْظُرُونَ} “Onlar bekliyorlar mı” beklerler mi {إلَّا سُنَّة الْأَوَّلِينَ} “öncekilerin sünnetinden (onlara uygulanan yasadan) başkasını?” peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle Allah'ın onları azaplandırmadaki sünnetini. {فَلَنْ تَجِد لِسُنَّةِ اللَّه تَبْدِيلًا وَلَنْ تَجِد لِسُنَّةِ اللَّه تَحْوِيلًا} “Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın ve Allah'ın sünnetinde asla bir sapma/başkasına çevrilme de bulamazsın.” yani azap başka bir şeyle değiştirilmez ve hak etmeyene de çevrilmez.

7194. Metin

{أو لم يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ وَكَانُوا أَشَدّ مِنْهُمْ قُوَّة} فَأَهْلَكَهُمْ اللَّه بِتَكْذِيبِهِمْ رُسُلهمْ {وَمَا كَانَ اللَّه ليعجزه من شيء} يسبقه ويفوته {في السماوات وَلَا فِي الْأَرْض إنَّهُ كَانَ عَلِيمًا} أَيْ بِالْأَشْيَاءِ كُلّهَا {قَدِيرًا} عَلَيْهَا

{أو لم يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ وَكَانُوا أَشَدّ مِنْهُمْ قُوَّة} “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler.” Allah, peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle onları helak etti. {وَمَا كَانَ اللَّه ليعجزه من شيء} “Allah'ı âciz bırakacak hiçbir şey yoktur” O'nun önüne geçecek ve O'nu atlatacak [hiçbir şey yoktur] {في السماوات وَلَا فِي الْأَرْض إنَّهُ كَانَ عَلِيمًا} “ne göklerde ne de yerde. Şüphesiz O bilendir” yani her şeyi bilendir, {قَدِيرًا} “güç yetirendir” onlara karşı mutlak kudret sahibidir.

7196. Metin

{وَلَوْ يُؤَاخِذ اللَّه النَّاس بِمَا كَسَبُوا} مِنْ الْمَعَاصِي {مَا تَرَك عَلَى ظَهْرهَا} أَيْ الْأَرْض {مِنْ دَابَّة} نَسَمَة تَدِبّ عَلَيْهَا {وَلَكِنْ يُؤَخِّرهُمْ إلَى أَجَل مُسَمَّى} أَيْ يَوْم الْقِيَامَة {فَإِذَا جَاءَ أَجَلهمْ فَإِنَّ اللَّه كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا} فَيُجَازِيهِمْ عَلَى أَعْمَالهمْ بِإِثَابَةِ الْمُؤْمِنِينَ وَعِقَاب الْكَافِرِينَ = ٣٦ سُورَة يس

{وَلَوْ يُؤَاخِذ اللَّه النَّاس بِمَا كَسَبُوا} “Eğer Allah, kazandıkları yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı” günahlar sebebiyle, {مَا تَرَك عَلَى ظَهْرهَا} “onun sırtında bırakmazdı” yani yeryüzünün [sırtında] {مِنْ دَابَّة} “hiçbir canlı” onun üzerinde hareket eden hiçbir canlıyı. {وَلَكِنْ يُؤَخِّرهُمْ إلَى أَجَل مُسَمَّى} “Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler” yani kıyamet gününe kadar. {فَإِذَا جَاءَ أَجَلهمْ فَإِنَّ اللَّه كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا} “Artık ecelleri geldiğinde şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.” Müminleri mükâfatlandırarak, kâfirleri ise cezalandırarak amellerinin karşılığını verir. = 36 Yâsîn Sûresi