7880. Metin
مَكِّيَّة إلَّا الْآيَات ٥٢ و ٥٣ و ٥٤ فَمَدَنِيَّة وَآيَاتهَا ٧٥ نزلت بعد سبأ بسم الله الرحمن الرحيم
52, 53 ve 54. ayetler hariç Mekkîdir; bu [üç ayet] ise Medenîdir. 75 ayettir. Sebe' suresinden sonra inmiştir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
7881. Metin
{تنزيل الكتاب} القرآن مبتدأ {من الله} خبره {الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{تنزيل الكتاب} “Bu Kitab’ın indirilmesi” Kur'an olup mübtedadır, {من الله} “Allah katındandır” ise haberidir. {الْعَزِيز} mülkünde “mutlak galip”tir, {الْحَكِيم} sanatında “hüküm ve hikmet sahibi”dir.
7882. Metin
{إنَّا أَنْزَلْنَا إلَيْك} يَا مُحَمَّد {الْكِتَاب بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق بِأَنْزَل {فَاعْبُدِ اللَّه مُخْلِصًا لَهُ الدِّين} مِنْ الشِّرْك أَيْ مُوَحِّدًا لَهُ
{إنَّا أَنْزَلْنَا إلَيْك} “Şüphesiz biz sana” ey Muhammed, {الْكِتَاب بِالْحَقِّ} “Kitab'ı hak ile indirdik” [ifadesi], enzelnâ (indirdik) fiiline müteallıktır. {فَاعْبُدِ اللَّه مُخْلِصًا لَهُ الدِّين} “O halde dini yalnız O'na has kılarak Allah'a kulluk et”, [yani] şirkten arındırarak, O'nu birleyerek [kulluk et].
7883. Metin
{أَلَا لِلَّهِ الدِّين الْخَالِص} لَا يَسْتَحِقّهُ غَيْره {والذين اتخذوا من دونه} الْأَصْنَام {أَوْلِيَاء} وَهُمْ كُفَّار مَكَّة قَالُوا {مَا نَعْبُدهُمْ إلَّا لِيُقَرِّبُونَا إلَى اللَّه زُلْفَى} قُرْبَى مَصْدَر بِمَعْنَى تَقْرِيبًا {إنَّ اللَّه يَحْكُم بَيْنهمْ} وَبَيْن الْمُسْلِمِينَ {فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} مِنْ أَمْر الدِّين فَيَدْخُل الْمُؤْمِنِينَ الْجَنَّة وَالْكَافِرِينَ النَّار {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِب} فِي نِسْبَة الْوَلَد إلَيْهِ {كُفَّار} بِعِبَادَتِهِ غير الله
{أَلَا لِلَّهِ الدِّين الْخَالِص} “Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır.” O'ndan başkası buna müstahak değildir. {والذين اتخذوا من دونه} putları {أَوْلِيَاء} “O'ndan başka dostlar edinenler” -ki onlar Mekke kâfirleridir- dediler ki: {مَا نَعْبُدهُمْ إلَّا لِيُقَرِّبُونَا إلَى اللَّه زُلْفَى} “Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” Zülfâ, kurbâ manasında olup takrîben (yaklaştırmak) anlamında mastardır. {إنَّ اللَّه يَحْكُم بَيْنهمْ} “Şüphesiz Allah onların” ve Müslümanların “arasında hükmünü verecektir” {فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} din konusunda “ayrılığa düştükleri şeyler hakkında”. Böylece müminleri cennete, kâfirleri ise cehenneme sokacaktır. {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِب} O'na çocuk nispet etmede “yalancı olan kimseyi”, {كُفَّار} Allah'tan başkasına ibadet etmekle “nankör olan kimseyi Allah doğru yola iletmez.”
7884. Metin
{لَوْ أَرَادَ اللَّه أَنْ يَتَّخِذ وَلَدًا} كَمَا قَالُوا {اتَّخَذَ الرَّحْمَن وَلَدًا} {لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُق مَا يَشَاء} وَاِتَّخَذَهُ وَلَدًا غَيْر مَنْ قَالُوا من الملائكة بنات الله وعزير بن الله والمسيح بن اللَّه {سُبْحَانه} تَنْزِيهًا لَهُ عَنْ اتِّخَاذ الْوَلَد {هو الله الواحد القهار} لخلقه
{لَوْ أَرَادَ اللَّه أَنْ يَتَّخِذ وَلَدًا} onların dedikleri gibi “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi” {اتَّخَذَ الرَّحْمَن وَلَدًا} {لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُق مَا يَشَاء} “yaratıklarından dilediğini seçerdi” ve onların iddia ettiği meleklerin Allah'ın kızları olduğu, Üzeyir'in Allah'ın oğlu olduğu ve Mesih'in Allah'ın oğlu olduğu iddialarının dışında bir şeyi çocuk edinirdi. {سُبْحَانه} “O, bundan münezzehtir.” Çocuk edinmekten O'nu tenzih etmek için [böyle buyrulmuştur]. {هو الله الواحد القهار} yaratıklarına karşı “O, bir ve mutlak galip olan Allah'tır.”
7885. Metin
{خلق السماوات وَالْأَرْض بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق بخَلَقَ {يُكَوِّر} يُدْخِل {اللَّيْل عَلَى النَّهَار} فَيَزِيد {وَيُكَوِّر النَّهَار} يُدْخِلهُ {عَلَى اللَّيْل} فَيَزِيد {وَسَخَّرَ الشَّمْس وَالْقَمَر كُلّ يَجْرِي} فِي فُلْكه {لِأَجَلٍ مُسَمَّى} لِيَوْمِ الْقِيَامَة {أَلَا هُوَ الْعَزِيز} الْغَالِب عَلَى أَمْره الْمُنْتَقِم مِنْ أَعْدَائِهِ {الْغَفَّار} لِأَوْلِيَائِهِ
{خلق السماوات وَالْأَرْض بِالْحَقِّ} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı” [ifadesi], halaka (yarattı) fiiline müteallıktır. {يُكَوِّر} katar, {اللَّيْل عَلَى النَّهَار} “geceyi gündüzün üzerine örter” ve [gece] uzar. {وَيُكَوِّر النَّهَار} katar, {عَلَى اللَّيْل} “gündüzü de gecenin üzerine örter” ve [gündüz] uzar. {وَسَخَّرَ الشَّمْس وَالْقَمَر كُلّ يَجْرِي} kendi yörüngesinde “Güneşi ve ayı da buyruk altına aldı; her biri akıp gitmektedir” {لِأَجَلٍ مُسَمَّى} kıyamet gününe kadar, “belirlenmiş bir süreye kadar.” {أَلَا هُوَ الْعَزِيز} emrine galip olan ve düşmanlarından intikam alan “mutlak galiptir”, {الْغَفَّار} dostlarını “çok bağışlayandır.”
7886. Metin
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْس وَاحِدَة} أَيْ آدَم {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجهَا} حَوَّاء {وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الأنعام} الإبل والبقر والغنم والضأن وَالْمَعْز {ثَمَانِيَة أَزْوَاج} مِنْ كُلٍّ زَوْجَانِ ذَكَر وَأُنْثَى كَمَا بَيَّنَ فِي سُورَة الْأَنْعَام {يَخْلُقكُمْ فِي بُطُون أُمَّهَاتكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْد خَلْق} أَيْ نُطَفًا ثُمَّ عُلَقًا ثُمَّ مُضَغًا {فِي ظُلُمَات ثَلَاث} هِيَ ظُلْمَة الْبَطْن وَظُلْمَة الرَّحِم وَظُلْمَة الْمَشِيمَة {ذَلِكُمُ اللَّه رَبّكُمْ لَهُ الْمُلْك لَا إلَه إلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ} عَنْ عِبَادَته إلَى عِبَادَة غَيْره
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْس وَاحِدَة} yani Âdem'den “Sizi tek bir nefisten yarattı”, {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجهَا} Havva'yı [yaratarak] “sonra ondan da eşini var etti.” {وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الأنعam} develerden, sığırlardan, koyunlardan [yani] davar ve keçilerden “Ve sizin için sağmal hayvanlardan indirdi” {ثَمَانِيَة أَزْوَاج} En'âm suresinde açıklandığı gibi her birinden erkek ve dişi olmak üzere ikişer çift, “sekiz çift.” {يَخْلُقكُمْ فِي بُطُون أُمَّهَاتكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْد خَلْق} yani önce nutfe, sonra alaka, sonra mudğa halinde “Sizi annelerinizin karınlarında, bir yaratılıştan diğerine geçirerek yaratmaktadır;” {فِي ظُلُمَات ثَلَاث} ki bunlar karın karanlığı, rahim karanlığı ve döl yatağı (eş) karanlığıdır, “üç karanlık içinde.” {ذَلِكُمُ اللَّه رَبّكُمْ لَهُ الْمُلْك لَا إلَه إلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ} O'na ibadetten başkasına ibadete “İşte Rabbiniz olan Allah budur; mülk O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?”
7887. Metin
{إنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّه غَنِيّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْر} وَإِنْ أَرَادَهُ مِنْ بَعْضهمْ {وَإِنْ تَشْكُرُوا} اللَّه فَتُؤْمِنُوا {يَرْضَهْ} بِسُكُونِ الْهَاء وبضمها مَعَ إشْبَاع وَدُونه أَيْ الشُّكْر {لَكُمْ وَلَا تَزِر} نَفْس {وَازِرَة وِزْر} نَفْس {أُخْرَى} أَيْ لَا تَحْمِلهُ {ثُمَّ إلَى رَبّكُمْ مَرْجِعكُمْ فَيُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} بِمَا فِي الْقُلُوب
{إنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّه غَنِيّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْر} bazılarından bunu murad etmiş olsa bile “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size muhtaç değildir ve kullarının inkârına razı olmaz.” {وَإِنْ تَشْكُرُوا} Allah'a şükredip iman ederseniz {يَرْضَهْ} he harfinin sükûnu ile ve işbâlı yahut işbâsız zammesiyle okunmuştur; yani o şükrü “sizin için razı olur”, {لَكُمْ وَلَا تَزِر} hiçbir nefis yüklenmez {وَازِرَة وِزْر} bir başka nefsin günah yükünü {أُخْرَى} “ve hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez.” Yani onu taşımaz. {ثُمَّ إلَى رَبّكُمْ مَرْجِعكُمْ فَيُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} kalplerde olanı “Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir; O da yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
7888. Metin
{وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ} أَيْ الْكَافِرَ {ضُرٌّ دَعَا رَبّه} تَضَرَّعَ {مُنِيبًا} رَاجِعًا {إلَيْهِ ثُمَّ إذَا خَوَّلَهُ نِعْمَة} أَعْطَاهُ إنْعَامًا {مِنْهُ نَسِيَ} تَرَكَ {ما كان يدعوا} يتضرع {إليه من قبل} وهو الله فما في موضع من {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا} شُرَكَاء {لِيُضِلّ} بِفَتْحِ الْيَاء وَضَمّهَا {عَنْ سَبِيله} دِين الْإِسْلَام {قُلْ تَمَتَّعْ بكفرك قليلا} بقية أجلك {إنك من أصحاب النار}
{وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ} yani kâfire {ضُرٌّ دَعَا رَبّه} yalvarır {مُنِيبًا} yönelerek {إلَيْهِ ثُمَّ إذَا خَوَّلَهُ نِعْمَة} ona bir nimet verdiğinde {مِنْهُ نَسِيَ} bırakır {ما كان يدعوا} yalvarmakta olduğunu {إليه من قبل} ki O da Allah'tır; buradaki mâ, men konumundadır “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rabbine dua eder. Sonra ona katından bir nimet lütfettiğinde, daha önce O'na dua ettiğini unutur” {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا} ortaklar {لِيُضِلّ} yâ harfinin fethası ve dammesiyle [okunmuştur] {عَنْ سَبِيله} İslam dininden “ve O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşar.” {قُلْ تَمَتَّعْ بكفرك قليلا} ömrünün kalanında “De ki: 'Küfrünle birazcık yaşayıp eğlen!'” {إنك من أصحاب النار} “Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.”
7889. Metin
{أمن} بتخفيف الميم {هُوَ قَانِت} قَائِم بِوَظَائِف الطَّاعَات {آنَاء اللَّيْل} سَاعَاته {سَاجِدًا وَقَائِمًا} فِي الصَّلَاة {يَحْذَر الْآخِرَة} أي يخاف عذابها {ويرجوا رَحْمَة} جَنَّة {رَبّه} كَمَنْ هُوَ عَاصٍ بِالْكُفْرِ أو غيره وَفِي قِرَاءَة أَمْ مَنْ فَأَمْ بِمَعْنَى بَلْ والهمزة {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَاَلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} أَيْ لَا يَسْتَوِيَانِ كَمَا لَا يَسْتَوِي العالم والجاهل {إنما يتذكر} يتعظ {أولوا الْأَلْبَاب} أَصْحَاب الْعُقُول
{أمن} mîm harfinin şeddesiz okunuşuyla {هُوَ قَانِت} taat vazifelerini yerine getiren, {آنَاء اللَّيْل} gece vakitlerinde, {سَاجِدًا وَقَائِمًا} namazda “gece saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden”, {يَحْذَر الْآخِرَة} yani onun azabından korkan, {ويرجوا رَحْمَة} cennetini [uman kimse] {رَبّه} küfür ve başka yollarla asi olan kimse gibi midir? Bir kıraatte em men (أَمْ مَنْ) şeklindedir; buradaki em (أَمْ), bel (بَلْ) ve hemze anlamındadır. “Rabbinin rahmetini uman kimse mi [daha hayırlıdır]?” {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَاَلَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} yani âlim ile cahilin eşit olmadığı gibi onlar da eşit olmazlar; “De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?'” {إنما يتذكر} ibret alır {أولوا الْأَلْبَاب} akıl sahipleri; “Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alır.”
7891. Metin
{قُلْ يَا عِبَاد الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبّكُمْ} أَيْ عَذَابه بِأَنْ تُطِيعُوهُ {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا} بِالطَّاعَةِ {حَسَنَة} هِيَ الْجَنَّة {وَأَرْض اللَّه وَاسِعَة} فَهَاجِرُوا إلَيْهَا مِنْ بَيْن الْكُفَّار وَمُشَاهَدَة الْمُنْكَرَات {إنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ} عَلَى الطَّاعَة وَمَا يُبْتَلَوْنَ بِهِ {أَجْرهمْ بِغَيْرِ حِسَاب} بِغَيْرِ مِكْيَال وَلَا مِيزَان
{قُلْ يَا عِبَاد الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبّكُمْ} yani O'na itaat ederek O'nun azabından sakının; “De ki: 'Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkup sakının.'” {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا} itaat ile “Bu dünyada iyilik yapanlar için” {حَسَنَة} cennet olan “bir iyilik vardır.” {وَأَرْض اللَّه وَاسِعَة} kâfirlerin arasından ve münkerleri görmekten oraya hicret edin; “Allah'ın arzı geniştir.” {إنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ} itaate ve kendilerine isabet eden musibetlere karşı sabredenlere; “Şüphesiz sabredenlere mükâfatları” {أَجْرهمْ بِغَيْرِ حِسَاب} ölçüsüz ve tartısız olarak “hesapsız ödenecektir.”
7893. Metin
{قُلْ إنِّي أُمِرْت أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّين} مِنَ الشِّرْك
{قُلْ إنِّي أُمِرْت أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّين} şirkten arındırarak; “De ki: 'Bana, dini O'na halis kılarak Allah'a kulluk etmem emrolundu.'”
7895. Metin
{وَأُمِرْت لِأَنْ} أَيْ بِأَنْ {أَكُونَ أَوَّل الْمُسْلِمِينَ} من هذه الأمة
{وَأُمِرْت لِأَنْ} yani bi-en (بِأَنْ) takdirindedir {أَكُونَ أَوَّل الْمُسْلِمِينَ} bu ümmetten “Ve bana Müslümanların ilki olmam emredildi.”
7897. Metin
{قل إني أخاف إن عصيت ربي عذاب يوم عظيم}
{قل إني أخاف إن عصيت ربي عذاب يوم عظيم} “De ki: 'Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.'”
7899. Metin
{قُلِ اللَّه أَعْبُد مُخْلِصًا لَهُ دِينِي} مِنَ الشرك
{قُلِ اللَّه أَعْبُد مُخْلِصًا لَهُ دِينِي} şirkten [uzak olarak]; “De ki: 'Ben dinimi yalnız O'na halis kılarak Allah'a kulluk ederim.'”
7901. Metin
{فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونه} غَيْره فِيهِ تَهْدِيد لَهُمْ وَإِيذَان بِأَنَّهُمْ لَا يَعْبُدُونَ اللَّه تَعَالَى {قُلْ إنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْم الْقِيَامَة} بِتَخْلِيدِ الْأَنْفُس فِي النَّار وَبِعَدَمِ وُصُولهمْ إلَى الْحُور الْمُعَدَّة لَهُمْ فِي الْجَنَّة لَوْ آمَنُوا {أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخَسْرَان المبين} البين
{فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونه} O'ndan gayrısına; burada onlar için bir tehdit ve Allah Teâlâ'ya kulluk etmediklerine dair bir bildirim vardır. “Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!” {قُلْ إنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْم الْقِيَامَة} nefislerin ateşte ebedi kalmasıyla ve iman etmiş olsalardı cennette kendileri için hazırlanmış olan hurilere kavuşamamaları sebebiyle; “De ki: 'Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır.'” {أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخَسْرَان المبين} açıkça “Haberiniz olsun ki apaçık hüsran işte budur!”
7903. Metin
{لَهُمْ مِنْ فَوْقهمْ ظُلَل} طِبَاق {مِنَ النَّار وَمِنْ تَحْتهمْ ظُلَل} مِنَ النَّار {ذَلِكَ يُخَوِّف اللَّه بِهِ عِبَاده} أَيْ الْمُؤْمِنِينَ لِيَتَّقُوهُ يَدُلّ عليه {يا عباد فاتقون}
{لَهُمْ مِنْ فَوْقهمْ ظُلَل} tabakalar {مِنَ النَّار وَمِنْ تَحْتهمْ ظُلَل} ateşten; “Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da [ateşten] tabakalar vardır.” {ذَلِكَ يُخَوِّف اللَّه بِهِ عِبَاده} yani sakınsınlar diye mümin kullarını; nitekim şu ayet buna delalet eder: “İşte Allah, kullarını bununla korkutur:” {يا عباد فاتقون} “'Ey kullarım, benden korkup sakının!'”
7905. Metin
{وَاَلَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوت} الْأَوْثَان {أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا} أقبلوا {إلى الله لهم البشري} بالجنة {فبشر عباد}
{وَاَلَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوت} putları {أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا} yöneldiler {إلى الله لهم البشري} cennetle; “Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır.” {فبشر عباد} “Şu halde kullarımı müjdele!”
7907. Metin
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْل فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} وَهُوَ مَا فِيهِ صَلَاحهمْ {أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمْ اللَّه وَأُولَئِكَ هم أولوا الْأَلْبَاب} أَصْحَاب الْعُقُول
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْل فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} o da içinde kendi kurtuluş ve salahları olandır; “Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar.” {أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمْ اللَّه وَأُولَئِكَ هم أولوا الْأَلْبَاب} akıl sahipleri; “İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.”
7909. Metin
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَة الْعَذَاب} أَيْ {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم} الْآيَة {أَفَأَنْتَ تُنْقِذ} تُخْرِج {مَنْ فِي النَّار} جَوَاب الشَّرْط وَأُقِيمَ فِيهِ الظَّاهِر مَقَام الْمُضْمَر وَالْهَمْزَة لِلْإِنْكَارِ وَالْمَعْنَى لَا تَقْدِر عَلَى هِدَايَته فَتُنْقِذهُ مِنْ النَّار
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَة الْعَذَاب} yani {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم} ayeti [gereğince] “Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimse mi [kurtulacaktır]?” {أَفَأَنْتَ تُنْقِذ} çıkarırsın {مَنْ فِي النَّار} şartın cevabıdır; burada zamir yerine zahir isim getirilmiştir. Hemze ise inkâr içindir. Manası: Sen onu hidayete erdirmeye güç yetiremezsin ki ateşten kurtarasın; “Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?”
7911. Metin
{لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقُوا رَبّهمْ} بِأَنْ أَطَاعُوهُ {لَهُمْ غُرَف مِنْ فَوْقهَا غُرَف مَبْنِيَّة تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار} أَيْ مِنْ تَحْت الْغُرَف الْفَوْقَانِيَّة وَالتَّحْتَانِيَّة {وَعْد اللَّه} مَنْصُوب بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر {لَا يُخْلِف اللَّه الْمِيعَاد} وَعْده
{لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقُوا رَبّهمْ} O'na itaat ederek; “Fakat Rablerinden korkup sakınanlar için” {لَهُمْ غُرَف مِنْ فَوْقهَا غُرَف مَبْنِيَّة تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار} yani üstteki ve alttaki köşklerin altından “üst üste bina edilmiş köşkler vardır; altlarından ırmaklar akar.” {وَعْد اللَّه} takdirî fiiliyle mensuptur; “Bu, Allah'ın vaadidir.” {لَا يُخْلِف اللَّه الْمِيعَاد} vaadini; “Allah vaadinden asla dönmez.”
7913. Metin
{أَلَمْ تَرَ} تَعْلَم {أَنَّ اللَّه أَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء فَسَلَكَهُ يَنَابِيع} أَدْخَلَهُ أَمْكِنَة نَبْع {فِي الْأَرْض ثُمَّ يُخْرِج بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانه ثُمَّ يَهِيج} يَيْبَس {فَتَرَاهُ} بَعْد الْخُضْرَة مَثَلًا {مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلهُ حُطَامًا} فُتَاتًا {إنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى} تَذْكِيرًا {لِأُولِي الْأَلْبَاب} يَتَذَكَّرُونَ بِهِ لِدَلَالَتِهِ عَلَى وَحْدَانِيَّة اللَّه تَعَالَى وَقُدْرَته
{أَلَمْ تَرَ} bilmez misin {أَنَّ اللَّه أَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء فَسَلَكَهُ يَنَابِيع} onu kaynama yerlerine girdirdi “Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu kaynaklar halinde soktu” {فِي الْأَرْض ثُمَّ يُخْرِج بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانه ثُمَّ يَهِيج} kurur {فَتَرَاهُ} örneğin yeşillikten sonra “yeryüzüne; sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler çıkarır; sonra o kurur da” {مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلهُ حُطَامًا} ufantı; “onu sapsarı görürsün; sonra da onu çerçöp yapar.” {إنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى} bir hatırlatma {لِأُولِي الْأَلْبَاب} Allah Teâlâ'nın birliğine ve kudretine delalet etmesi sebebiyle onunla öğüt alırlar; “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için kesin bir ibret vardır.”
7915. Metin
{أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّه صَدْره لِلْإِسْلَامِ} فَاهْتَدَى {فَهُوَ عَلَى نُور مِنْ رَبّه} كَمَنْ طُبِعَ عَلَى قَلْبه دَلَّ عَلَى هَذَا {فَوَيْل} كَلِمَة عَذَاب {لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبهمْ مِنْ ذِكْر اللَّه} أَيْ عَنْ قَبُول الْقُرْآن {أُولَئِكَ فِي ضَلَال مُبِين} بَيِّن
{أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّه صَدْره لِلْإِسْلَامِ} böylece hidayete ermiş olan kimse {فَهُوَ عَلَى نُور مِنْ رَبّه} kalbi mühürlenmiş kimse gibi midir? Şu ifade buna delalet eder: “Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı ve Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse mi [kalbi mühürlü olan gibi midir]?” {فَوَيْل} bir azap kelimesidir; {لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبهمْ مِنْ ذِكْر اللَّه} yani Kur'an'ı kabul etmekten [uzak olup] “Allah'ın zikrinden kalpleri katılaşmış olanların vay haline!” {أُولَئِكَ فِي ضَلَال مُبِين} açıkça “İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”
7917. Metin
{اللَّه نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيث كِتَابًا} بَدَل مِنْ أَحْسَن أَيْ قُرْآنًا {مُتَشَابِهًا} أَيْ يُشْبِه بَعْضه بَعْضًا فِي النَّظْم وَغَيْره {مَثَانِيَ} ثُنِيَ فِيهِ الْوَعْد وَالْوَعِيد وَغَيْرهمَا {تَقْشَعِرّ مِنْهُ} تَرْتَعِد عِنْد ذكره وَعِيده {جُلُود الَّذِينَ يَخْشَوْنَ} يَخَافُونَ {رَبّهمْ ثُمَّ تَلِينَ} تَطْمَئِنّ {جُلُودهمْ وَقُلُوبهمْ إلَى ذِكْر اللَّه} أَيْ عِنْد ذِكْر وَعْده {ذَلِكَ} أَيْ الْكِتَاب {هدى الله يهدي به من يشاء ومن يضلل الله فما له من هاد
{اللَّه نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيث كِتَابًا} ahsen'den bedeldir, yani bir Kur'an olarak; “Allah, sözün en güzelini bir kitap olarak indirdi:” {مُتَشَابِهًا} yani nazmında ve diğer hususlarında bir kısmı diğerine benzeyen; “birbiriyle uyumlu,” {مَثَانِيَ} içinde vaad, vaid ve diğer konular tekrarlanan; “ikişerli/tekrarlanan [bir kitap].” {تَقْشَعِرّ مِنْهُ} onun vaîdi anıldığında titrer {جُلُود الَّذِينَ يَخْشَوْنَ} korkanların; “Rablerinden korkanların derileri bundan dolayı ürperir.” {رَبّهمْ ثُمَّ تَلِينَ} yatışır, huzur bulur {جُلُودهمْ وَقُلُوبهمْ إلَى ذِكْر اللَّه} yani O'nun vaadi anıldığında; “Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar.” {ذَلِكَ} yani o Kitap “İşte bu,” {هدى الله يهدي به من يشاء ومن يضلل الله فما له من هاد} “Allah'ın hidayetidir; dilediğini onunla doğru yola iletir. Allah kimi de saptırırsa artık ona hiçbir yol gösterici yoktur.”
7919. Metin
{أَفَمَنْ يَتَّقِي} يَلْقَى {بِوَجْهِهِ سُوء الْعَذَاب يَوْم الْقِيَامَة} أَيْ أَشَدّه بِأَنْ يُلْقَى فِي النَّار مَغْلُولَة يَدَاهُ إلَى عُنُقه كَمَنْ أَمِنَ مِنْهُ بِدُخُولِ الْجَنَّة {وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ} أَيْ كُفَّار مَكَّة {ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ} أَيْ جَزَاءَهُ
{أَفَمَنْ يَتَّقِي} karşılar {بِوَجْهِهِ سُوء الْعَذَاب يَوْم الْقِيَامَة} yani elleri boynuna bağlı olarak ateşe atılmak suretiyle [azabın] en şiddetlisini [karşılayan kimse], cennete girmekle azaptan emin olan kimse gibi midir? “Kıyamet günü yüzüyle azabın en kötüsünden korunan kimse mi [azaptan emin olan gibi midir]?” {وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ} yani Mekke kâfirlerine {ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ} yani onun cezasını; “Ve zalimlere: 'Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!' denilir.”
7921. Metin
{كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} رُسُلهمْ فِي إتْيَان الْعَذَاب {فَأَتَاهُمُ الْعَذَاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} مِنْ جِهَة لَا تَخْطِر بِبَالِهِمْ
{كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} azabın gelişi hususunda peygamberlerini “Onlardan öncekiler de yalanlamıştı;” {فَأَتَاهُمُ الْعَذَاب مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} hatırlarına bile gelmeyen bir yönden “bunun üzerine azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden geldi.”
7923. Metin
{فَأَذَاقَهُمْ اللَّه الْخِزْي} الذُّلّ وَالْهَوَان مِنْ الْمَسْخ وَالْقَتْل وَغَيْره {فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَلَعَذَاب الْآخِرَة أَكْبَر لَوْ كَانُوا} أَيْ الْمُكَذِّبُونَ {يَعْلَمُونَ} عَذَابهَا ما كذبوا
{فَأَذَاقَهُمْ اللَّه الْخِزْي} suret değişimi (mesh), öldürülme ve diğer şekillerdeki zillet ve aşağılığı “Böylece Allah onlara tattırdı” {فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَلَعَذَاب الْآخِرَة أَكْبَر لَوْ كَانُوا} yani o yalanlayanlar {يَعْلَمُونَ} onun azabını bilselerdi yalanlamazlardı; “dünya hayatında rezilliği. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi!”
7925. Metin
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا} جَعَلْنَا {لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآن مِنْ كُلّ مَثَل لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا} getirdik {لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآن مِنْ كُلّ مَثَل لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} öğüt alsınlar diye; “Andolsun ki biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali verdik; umulur ki öğüt alırlar.”
7927. Metin
{قُرْآنًا عَرَبِيًّا} حَال مُؤَكِّدَة {غَيْر ذِي عِوَج} أَيْ لَبْس وَاخْتِلَاف {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} الْكُفْر
{قُرْآنًا عَرَبِيًّا} pekiştirici hâldir; “Arapça bir Kur'an olarak,” {غَيْر ذِي عِوَج} yani hiçbir kapalılık ve çelişki bulunmayan “hiçbir eğriliği olmayan [bir kitap];” {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} küfürden [sakınsınlar diye]; “umulur ki sakınırlar.”
7929. Metin
{ضَرَبَ اللَّه} لِلْمُشْرِكِ وَالْمُوَحِّد {مَثَلًا رَجُلًا} بَدَل مِنْ مَثَلًا {فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ} مُتَنَازِعُونَ سَيِّئَة أخلاقهم {ورجلا سالما} خَالِصًا {لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} تَمْيِيز أَيْ لَا يَسْتَوِي الْعَبْد لِجَمَاعَةٍ وَالْعَبْد لِوَاحِدٍ فَإِنَّ الْأَوَّل إذَا طَلَبَ مِنْهُ كُلّ مِنْ مَالِكَيْهِ خِدْمَته فِي وَقْت وَاحِد تَحَيَّرَ فِيمَنْ يَخْدُمهُ مِنْهُمْ وَهَذَا مَثَل لِلْمُشْرِكِ وَالثَّانِي مَثَل لِلْمُوَحِّدِ {الْحَمْدُ لِلَّهِ} وَحْده {بَلْ أَكْثَرهمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {لَا يَعْلَمُونَ} مَا يَصِيرُونَ إلَيْهِ مِنْ العذاب فيشركون
{ضَرَبَ اللَّه} müşrik ve muvahhid için “Allah getirdi” {مَثَلًا رَجُلًا} meselen (مَثَلًا) kelimesinden bedeldir: “bir misal: Bir adam” {فِيهِ شُرَكَاء مُتَشَاكِسُونَ} birbiriyle çekişen, ahlakları kötü “ki onda birbirine hasım ortaklar vardır,” {ورجلا سالما} sadece ait olan {لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} temyizdir; yani bir topluluğa ait köle ile tek bir kişiye ait köle bir olmaz. Zira birincisinden sahiplerinin her biri aynı anda hizmet istese hangisine hizmet edeceğinde şaşırıp kalır; bu müşrik için bir misaldir. İkincisi ise muvahhid için bir misaldir. “ve yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Durumları hiç bir olur mu?” {الْحَمْدُ لِلَّهِ} yalnızca O'na mahsustur; “Hamd Allah'a mahsustur.” {بَلْ أَكْثَرهمْ} yani Mekke halkının çoğu {لَا يَعْلَمُونَ} azaptan varacakları akıbeti bilmezler de bu yüzden şirk koşarlar; “Fakat onların çoğu bilmezler.”
7931. Metin
{إنَّك} خِطَاب لِلنَّبِيِّ ﷺ {مَيِّت وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ} سَتَمُوتُ وَيَمُوتُونَ فَلَا شَمَاتَة بِالْمَوْتِ نَزَلَتْ لَمَّا اسْتَبْطَئُوا مَوْته صَلَّى اللَّه عليه وسلم
{إنَّك} Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaptır; “Şüphesiz sen” {مَيِّت وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ} sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir; dolayısıyla ölümle sevinmek (şemâtet) olmaz. Onlar onun [sallallâhu aleyhi ve sellem] ölümünü gecikmiş sayıp beklediklerinde inmiştir; “öleceksin, onlar da öleceklerdir.”
7933. Metin
{ثُمَّ إنَّكُمْ} أَيّهَا النَّاس فِيمَا بَيْنكُمْ مِنْ المظالم {يوم القيامة عند ربكم تختصمون}
{ثُمَّ إنَّكُمْ} ey insanlar, aranızdaki haksızlıklar (mezâlim) hususunda “Sonra siz,” {يوم القيامة عند ربكم تختصمون} “kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.”
7935. Metin
{فَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَظْلَم مِمَّنْ كَذَّبَ عَلَى اللَّه} بِنِسْبَةِ الشَّرِيك وَالْوَلَد إلَيْهِ {وَكَذَّبَ بِالصَّدْقِ} بِالْقُرْآنِ {إذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّم مَثْوًى} مَأْوًى {لِلْكَافِرِينَ} بَلَى
{فَمَنْ} yani hiç kimse olamaz “Daha zalim kim olabilir,” {أَظْلَم مِمَّنْ كَذَّبَ عَلَى اللَّه} O'na ortak ve çocuk nispet ederek “Allah'a karşı yalan uydurandan” {وَكَذَّبَ بِالصَّدْقِ} Kur'an'ı “ve doğruyu yalanlayandan?” {إذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّم مَثْوًى} barınak “Kendisine geldiğinde... Cehennemde bir yer yok mu” {لِلْكَافِرِينَ} evet, [vardır]. “inkârcılar için?”
7937. Metin
{وَاَلَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ} هُوَ النَّبِيُّ ﷺ {وَصَدَّقَ بِهِ} هُمْ الْمُؤْمِنُونَ فَاَلَّذِي بِمَعْنَى الَّذِينَ {أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} الشِّرْك
{وَاَلَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ} o Peygamber’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Doğruyu getiren” {وَصَدَّقَ بِهِ} onlar da müminlerdir; buradaki el-lezî (الَّذِي), ellezîne (الَّذِينَ) anlamındadır: “ve onu tasdik eden ise;” {أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} şirkten [sakınanlardır]; “işte sakınanlar onlardır.”
7939. Metin
{لهم ما يشائون عِنْد رَبّهمْ ذَلِكَ جَزَاء الْمُحْسِنِينَ} لِأَنْفُسِهِمْ بِإِيمَانِهِمْ
{لهم ما يشائون عِنْد رَبّهمْ ذَلِكَ جَزَاء الْمُحْسِنِينَ} imanlarıyla kendilerine iyilik edenlerin [mükâfatıdır]; “Rableri katında diledikleri her şey onlarındır. Bu, güzel davrananların mükâfatıdır;”
7941. Metin
{لِيُكَفِّر اللَّه عَنْهُمْ أَسْوَأ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرهمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} أَسْوَأ وَأَحْسَن بمعنى السيء والحسن
{لِيُكَفِّر اللَّه عَنْهُمْ أَسْوَأ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرهمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} burada esve' (أَسْوَأ) ve ahsen (أَحْسَن), seyyie (kötü) ve hasen (iyi) anlamındadır; “Allah onların yaptıkları en kötü davranışları bile örtsün ve yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlarını versin diye.”
7943. Metin
{أَلَيْسَ اللَّه بِكَافٍ عَبْده} أَيْ النَّبِيّ بَلَى {وَيُخَوِّفُونَك} الْخِطَاب لَهُ {بِاَلَّذِينَ مِنْ دُونه} أَيْ الأصنام أن تقتله أو تخبله {ومن يضلل الله فما له من هاد}
{أَلَيْسَ اللَّه بِكَافٍ عَبْده} yani Peygamber’e; evet [yeterlidir], “Allah kuluna yetmez mi?” {وَيُخَوِّفُونَك} hitap O’nadır; {بِاَلَّذِينَ مِنْ دُونه} yani putların seni öldürmesi veya aklını başından almasıyla “Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar.” {ومن يضلل الله فما له من هad} “Allah kimi saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek kimse yoktur.”
7945. Metin
{وَمَنْ يَهْدِ اللَّه فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلّ أَلَيْسَ اللَّه بِعَزِيزٍ} غَالِب عَلَى أَمْره {ذِي انْتِقَام} مِنْ أَعْدَائِهِ بَلَى
{وَمَنْ يَهْدِ اللَّه فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلّ أَلَيْسَ اللَّه بِعَزِيزٍ} emrinde mutlak galip “Allah kime de hidayet verirse onu saptıracak kimse yoktur. Allah mutlak güç sahibi” {ذِي انْتِقَام} düşmanlarından intikam alan değil midir? Evet, [öyledir]. “intikam sahibi değil midir?”
7947. Metin
{ولئن} لام قسم {سألتهم من خلق السماوات والأرض ليقولن الله قل أفرأيتم مَا تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه} أَيْ الْأَصْنَام {إنْ أَرَادَنِي اللَّه بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَات ضُرّه ?} لَا {أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَات رَحْمَته} لَا وَفِي قِرَاءَة بِالْإِضَافَةِ فِيهِمَا {قُلْ حَسْبِيَ اللَّه عَلَيْهِ يَتَوَكَّل الْمُتَوَكِّلُونَ} يثق الواثقون
{ولئن} kasem lâmıdır; {سألتهم من خلق السماوات والأرض ليقولن الله قل أفرأيتم مَا تَدْعُونَ} taptığınız {مِنْ دُون اللَّه} yani putları “Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’ derler. De ki: ‘Gördünüz mü Allah'tan başka” {إنْ أَرَادَنِي اللَّه بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَات ضُرّه ?} hayır; “yalvardıklarınızı? Şayet Allah bana bir zarar dilerse onlar O'nun [vereceği] zararı giderebilirler mi?” {أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَات رَحْمَته} hayır; her iki kelime de bir kıraatte izâfet ile [kâşifâtü durrihî / mümsikâtü rahmetihî şeklinde] okunmuştur; “Yahut bana bir rahmet dilerse onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi?’” {قُلْ حَسْبِيَ اللَّه عَلَيْهِ يَتَوَكَّل الْمُتَوَكِّلُونَ} güvenenler güvenir. “De ki: ‘Allah bana yeter! Tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül etsinler.’”
7949. Metin
{قُلْ يَا قَوْم اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتكُمْ} حَالَتكُمْ {إنِّي عَامِل} على حالتي {فسوف تعلمون
{قُلْ يَا قَوْم اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتكُمْ} durumunuza göre “De ki: ‘Ey kavmim! Bulunduğunuz duruma göre yapacağınızı yapın;” {إنِّي عَامِل} ben de durumuma göre yapacağım; “ben de yapıyorum.” {فسوف تعلمون
7951. Metin
{من} موصول مَفْعُول الْعِلْم {يَأْتِيه عَذَاب يُخْزِيه وَيَحِلّ} يَنْزِل {عَلَيْهِ عَذَاب مُقِيم} دَائِم هُوَ عَذَاب النَّار وَقَدْ أَخْزَاهُمْ اللَّه بِبَدْرٍ
{من} ism-i mevsûldür, ilim fiilinin mef‘ûlüdür; {يَأْتِيه عَذَاب يُخْزِيه وَيَحِلّ} iner {عَلَيْهِ عَذَاب مُقِيم} sürekli; o cehennem azabıdır. Nitekim Allah onları Bedir'de rezil etmiştir; “Artık ileride bileceksiniz; kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve üzerine sürekli bir azabın kimin ineceğini!’”
7953. Metin
{إنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْك الْكِتَاب لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق بِأَنْزَلَ {فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ} اهْتِدَاؤُهُ {وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلّ عَلَيْهَا وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ} فتجبرهم على الهدى
{إنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْك الْكِتَاب لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ} [bi'l-hakkı], enzelnâ'ya (أَنْزَلْنَا) müteallıktır; “Şüphesiz biz bu Kitab'ı insanlar için hak olarak sana indirdik.” {فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ} onun hidayeti kendi lehinedir; “Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir;” {وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلّ عَلَيْهَا وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ} dolayısıyla onları hidayete zorlayacak değilsin. “kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.”
7955. Metin
{الله يتوفى الأنفس حين موتها و} يَتَوَفَّى {الَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامهَا} أَيْ يَتَوَفَّاهَا وَقْت النَّوْم {فَيُمْسِك الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْت وَيُرْسِل الْأُخْرَى إلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} أَيْ وَقْت مَوْتهَا وَالْمُرْسَلَة نَفْس التَّمْيِيز تَبْقَى بِدُونِهَا نَفْس الْحَيَاة بِخِلَافِ الْعَكْس {إنَّ فِي ذَلِكَ} الْمَذْكُور {لَآيَات} دَلَالَات {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} فَيَعْلَمُونَ أَنَّ الْقَادِر عَلَى ذَلِكَ قَادِر عَلَى الْبَعْث وَقُرَيْش لَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي ذَلِكَ
{الله يتوفى الأنفس حين موتها و} kabzeder {الَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامهَا} yani uyku vaktinde kabzeder; “Allah, canları ölümleri anında alır; ölmeyenleri de uykularında.” {فَيُمْسِك الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْت وَيُرْسِل الْأُخْرَى إلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} yani ölüm vaktine kadar. Gönderilen temyiz nefsi (bilinç) olup onsuz hayat nefsi kalabilir, aksine değil. “Sonra hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar, diğerlerini ise belirlenmiş bir süreye kadar salıverir.” {إنَّ فِي ذَلِكَ} zikredilen hususta “Şüphesiz bunda” {لَآيَات} deliller vardır “ibretler vardır” {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} böylece buna kadir olanın yeniden diriltmeye de kadir olduğunu bilirler. Kureyş ise bunu düşünmemiştir. “düşünen bir topluluk için.”
7957. Metin
{أَمْ} بَلْ {اتَّخَذُوا مِنْ دُون اللَّه} أَيْ الْأَصْنَام آلِهَة {شُفَعَاء} عِنْد اللَّه بِزَعْمِهِمْ {قُلْ} لهم {أ} يشفعون {ولو كانوا لا يملكون شيئا} مِنْ الشَّفَاعَة وَغَيْرهَا {وَلَا يَعْقِلُونَ} أَنَّكُمْ تَعْبُدُونَهُمْ وَلَا غَيْر ذَلِكَ لَا
{أَمْ} bilakis “Yoksa” {اتَّخَذُوا مِنْ دُون اللَّه} yani putları ilahlar edinip “Allah'tan başka” {شُفَعَاء} kendi zanlarınca Allah katında [şefaatçiler mi edindiler?] “şefaatçiler mi edindiler?” {قُلْ} onlara: {أ} şefaat mi edecekler, {ولو كانوا لا يملكون شيئا} şefaatten ve başka şeyden “De ki: ‘Onlar hiçbir şeye sahip olmasalar” {وَلَا يَعْقِلُونَ} sizin onlara ibadet ettiğinizi ve başka şeyleri akıl etmeseler de mi? Hayır! “ve akıl erdiremeseler de mi?’”
7959. Metin
{قُلْ لِلَّهِ الشَّفَاعَة جَمِيعًا} أَيْ هُوَ مُخْتَصّ بها فلا يشفع أحد الا بإذنه {له ملك السماوات والأرض ثم إليه ترجعون}
{قُلْ لِلَّهِ الشَّفَاعَة جَمِيعًا} yani şefaat yalnızca O’na mahsustur, O’nun izni olmadan kimse şefaat edemez. “De ki: ‘Bütün şefaat Allah'a aittir.” {له ملك السماوات والأرض ثم إليه ترجعون} “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz.’”
7961. Metin
{وَإِذَا ذُكِرَ اللَّه وَحْده} أَيْ دُون آلِهَتهمْ {اشْمَأَزَّتْ} نَفَرَتْ وَانْقَبَضَتْ {قُلُوب الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونه} أَيْ الأصنام {إذا هم يستبشرون
{وَإِذَا ذُكِرَ اللَّه وَحْده} yani ilahları anılmaksızın; “Allah tek başına anıldığı zaman,” {اشْمَأَزَّتْ} nefret edip daralır “huzursuz olup daralır” {قُلُوب الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونه} yani putlar; “ahirete inanmayanların kalpleri. O'ndan başkaları anıldığı zaman ise” {إذا هم يستبشرون
7963. Metin
{قُلْ اللَّهُمَّ} بِمَعْنَى يَا اللَّه {فَاطِر السَّمَاوَات وَالْأَرْض} مُبْدِعهمَا {عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} مَا غَابَ وَمَا شُوهِدَ {أنت تحكم بين عبادك فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} مِنْ أَمْر الدِّين اهْدِنِي لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنْ الْحَقّ
{قُلْ اللَّهُمَّ} yâ Allah anlamındadır; “De ki: ‘Ey Allahım!” {فَاطِر السَّمَاوَات وَالْأَرْض} ikisini yoktan var eden, “Gökleri ve yeri yoktan var eden,” {عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} gaybı ve görüneni bilen; “gaybı da görüneni de bilen!” {أنت تحكم بين عبادك فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} din hususunda [aralarında hükmedersin]; beni hakkında ihtilaf ettikleri haktan yana doğruya ilet. “Kullarının arasında, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında sen hüküm vereceksin.’”
7965. Metin
{وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا وَمِثْله مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُوء الْعَذَاب يَوْم الْقِيَامَة وَبَدَا} ظَهَرَ {لَهُمْ مِنَ اللَّه مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ} يَظُنُّونَ
{وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا وَمِثْله مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُوء الْعَذَاب يَوْم الْقِيَامَة وَبَدَا} ortaya çıkar “Eğer yeryüzünde olanların tamamı ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet günündeki kötü azaptan [kurtulmak için] elbette onu fidye olarak verirlerdi. Ve ortaya çıkmıştır” {لَهُمْ مِنَ اللَّه مَا لَمْ يَكُونُوا يَحْتَسِبُونَ} zannetmedikleri; “Allah katından onlara, hiç hesaba katmadıkları şeyler!”
7967. Metin
{وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَات مَا كَسَبُوا وَحَاقَ} نَزَلَ {بهم ما كانوا به يستهزءون} أي العذاب
{وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَات مَا كَسَبُوا وَحَاقَ} indi “Kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine açıkça görünmüş ve” {بهم ما كانوا به يستهزءون} yani azap. “alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıvermiştir.”
7969. Metin
{فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ} الْجِنْس {ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إذا خَوَّلْنَاهُ} أَعْطَيْنَاهُ {نِعْمَة} إنْعَامًا {مِنَّا قَالَ إنَّمَا أُوتِيته عَلَى عِلْم} مِنْ اللَّه بِأَنِّي لَهُ أَهْل {بَلْ هِيَ} أَيْ الْقَوْلَة {فِتْنَة} بَلِيَّة يُبْتَلَى بِهَا الْعَبْد {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} أَنَّ التَّخْوِيل اسْتِدْرَاج وَامْتِحَان
{فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ} insan türüne “İnsana dokunduğu zaman” {ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إذا خَوَّلْنَاهُ} verdiğimizde “bir sıkıntı, bize dua eder; sonra katımızdan ona bahşettiğimizde” {نِعْمَة} bir nimet “bir nimeti,” {مِنَّا قَالَ إنَّمَا أُوتِيته عَلَى عِلْم} benim buna layık olduğuma dair Allah katından bir bilgi sayesinde [verildi]; “‘Bu bana ancak bir bilgi sayesinde verilmiştir’ der.” {بَلْ هِيَ} yani bu söz “Hayır, o” {فِتْنَة} kulun kendisiyle imtihan edildiği bir beladır; “bir imtihandır;” {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} nimetlendirmenin bir istidrac ve imtihan olduğunu bilmezler. “fakat onların çoğu bilmezler.”
7971. Metin
{قَدْ قَالَهَا الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} مِنْ الْأُمَم كقارون وقومه الراضين بها {فما أغنى عنهم ما كانوا يكسبون}
{قَدْ قَالَهَا الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} Kārûn ve onun bu sözünden razı olan kavmi gibi önceki ümmetlerden; “Onlardan öncekiler de bunu söylemişti;” {فما أغنى عنهم ما كانوا يكسبون} “fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi.”
7973. Metin
{فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَات مَا كَسَبُوا} أَيْ جَزَاؤُهَا {وَاَلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ هَؤُلَاءِ} أَيْ قُرَيْش {سَيُصِيبُهُمْ سَيِّئَات مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ} بِفَائِتِينَ عَذَابنَا فَقُحِطُوا سَبْع سِنِينَ ثُمَّ وُسِّعَ عَلَيْهِمْ
{فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَات مَا كَسَبُوا} yani cezası; “Böylece kazandıkları kötülükler başlarına geldi.” {وَاَلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ هَؤُلَاءِ} yani Kureyş'ten “Şunlardan da zulmetmiş olanların” {سَيُصِيبُهُمْ سَيِّئَات مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ} azabımızdan kaçıp kurtulacak değillerdir. Nitekim yedi yıl kıtlığa uğratıldılar, sonra kendilerine bolluk verildi; “kazandıkları kötülükler başlarına gelecektir ve onlar [bizi] aciz bırakacak değillerdir.”
7975. Metin
{أَوَ لَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّه يَبْسُط الرِّزْق} يُوَسِّعهُ {لِمَنْ يَشَاء} امْتِحَانًا {وَيَقْدِر} يُضَيِّقهُ لِمَنْ يَشَاء ابْتِلَاء {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات لِقَوْمٍ يؤمنون} به
{أَوَ لَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّه يَبْسُط الرِّزْق} bollaştırır “Bilmediler mi ki Allah rızkı yayar” {لِمَنْ يَشَاء} bir imtihan olarak “dilediğine” {وَيَقْدِر} bir sınama olarak dilediğine de daraltır; “ve daraltır.” {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات لِقَوْمٍ يؤمنون} O'na [inanan]; “Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için elbette ibretler vardır.”
7977. Metin
{قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسهمْ لَا تَقْنَطُوا} بِكَسْرِ النُّون وَفَتْحهَا وَقُرِئَ بِضَمِّهَا تَيْأَسُوا {مِنْ رَحْمَة اللَّه إنَّ اللَّه يَغْفِر الذنوب جميعا} لمن تاب من الشرك {إنه هو الغفور الرحيم}
{قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسهمْ لَا تَقْنَطُوا} nûn harfinin kesrası (taknıtû) ve fethasıyla (taknatû) ve dammesiyle de (taknutû) okunmuştur; ümit kesmeyiniz; “De ki: ‘Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Ümidinizi kesmeyin” {مِنْ رَحْمَة اللَّه إنَّ اللَّه يَغْفِر الذنوب جميعا} şirkten tövbe eden kimse için; “Allah'ın rahmetinden. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar.” {إنه هو الغفور الرحيم} “Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’”
7979. Metin
{وَأَنِيبُوا} ارْجِعُوا {إلَى رَبّكُمْ وَأَسْلِمُوا} أَخْلِصُوا الْعَمَل {لَهُ مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِيكُمْ الْعَذَاب ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ} بِمَنْعِهِ إنْ لَمْ تَتُوبُوا
{وَأَنِيبُوا} dönün “Ve yönelin” {إلَى رَبّكُمْ وَأَسْلِمُوا} ameli ihlasla yapın; “Rabbinize ve teslim olun” {لَهُ مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِيكُمْ الْعَذَاب ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ} şayet tövbe etmezseniz onun engellenmesiyle [size yardım edilmez]. “O'na; size azap gelmeden önce. Sonra size yardım edilmez.”
7981. Metin
{وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إلَيْكُمْ مِنْ رَبّكُمْ} هُوَ الْقُرْآن {مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِيكُمْ الْعَذَاب بَغْتَة وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} قَبْل إتْيَانه بِوَقْتِهِ
{وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إلَيْكُمْ مِنْ رَبّكُمْ} ki o Kur'an'dır; “Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun;” {مِنْ قَبْل أَنْ يَأْتِيكُمْ الْعَذَاب بَغْتَة وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ} vaktinden önce gelip çatmasından [önce]. “Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce.”
7983. Metin
فَبَادِرُوا قَبْل {أَنْ تَقُول نَفْس يَا حَسْرَتَى} أَصْله يَا حَسْرَتِي أَيْ نَدَامَتِي {عَلَى مَا فرطت في جنب الله} أي طاعته {وَإِنْ} مُخَفَّفَة مِنْ الثَّقِيلَة أَيْ وَإِنِّي {كُنْت لَمِنَ السَّاخِرِينَ} بِدِينِهِ وَكِتَابه
Acele edin ki [şöyle] {أَنْ تَقُول نَفْس يَا حَسْرَتَى} aslı yâ hasretî yani ey nedametim/yazıklar olsun bana [demeden önce]; “Bir kimsenin şöyle diyeceği [günden önce]: ‘Yazıklar olsun bana” {عَلَى مَا فرطت في جنب الله} yani O'na itaatte; “Allah'ın yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı!” {وَإِنْ} şeddeli olan inne'den hafifletilmiştir, yani şüphesiz ben; {كُنْت لَمِنَ السَّاخِرِينَ} O'nun dini ve Kitabı ile; “Gerçekten ben alay edenlerdendim.’”
7985. Metin
{أَوْ تَقُول لَوْ أَنَّ اللَّه هَدَانِي} بِالطَّاعَةِ فَاهْتَدَيْت {لَكُنْت مِنَ الْمُتَّقِينَ} عَذَابه
{أَوْ تَقُول لَوْ أَنَّ اللَّه هَدَانِي} itaat ile [hidayet etseydi] de ben de doğru yola erseydim; “Yahut şöyle diyeceği: ‘Eğer Allah beni doğru yola iletseydi” {لَكُنْت مِنَ الْمُتَّقِينَ} O'nun azabından [sakınanlardan olurdum]; “elbette sakınanlardan olurdum.’”
7987. Metin
{أَوْ تَقُول حِين تَرَى الْعَذَاب لَوْ أَنَّ لِي كَرَّة} رَجْعَة إلَى الدُّنْيَا {فَأَكُون مِنَ الْمُحْسِنِينَ} الْمُؤْمِنِينَ فَيُقَال لَهُ مِنْ قِبَل اللَّه
{أَوْ تَقُول حِين تَرَى الْعَذَاب لَوْ أَنَّ لِي كَرَّة} dünyaya bir dönüş; “Yahut azabı gördüğünde şöyle diyeceği: ‘Keşke benim için bir kere daha [dünyaya dönüş] olsaydı da” {فَأَكُون مِنَ الْمُحْسِنِينَ} müminlerden [olsaydım]!’. Bunun üzerine Allah katından ona şöyle denir:
7989. Metin
{بَلَى قَدْ جَاءَتْك آيَاتِي} الْقُرْآن وَهُوَ سَبَب الْهِدَايَة {فَكَذَّبْت بِهَا وَاسْتَكْبَرْت} تَكَبَّرْت عَنْ الْإِيمَان بها {وكنت من الكافرين
{بَلَى قَدْ جَاءَتْك آيَاتِي} hidayet sebebi olan Kur'an; “Hayır, ayetlerim sana gelmişti de” {فَكَذَّبْت بِهَا وَاسْتَكْبَرْت} onlara inanmaktan kibre kapıldın; “sen onları yalanlamış ve büyüklük taslamıştın” {وكنtüm minel-kâfirîn
7991. Metin
{وَيَوْم الْقِيَامَة تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللَّه} بِنِسْبَةِ الشَّرِيك وَالْوَلَد إلَيْهِ {وُجُوههمْ مُسَوَّدَة أَلَيْسَ فِي جَهَنَّم مَثْوًى} مَأْوًى {لِلْمُتَكَبِّرِينَ} عَنْ الْإِيمَان بلى
{وَيَوْم الْقِيَامَة تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللَّه} O'na ortak ve çocuk nispet ederek; “Kıyamet gününde Allah'a karşı yalan söyleyenleri” {وُجُوههمْ مُسَوَّدَة أَلَيْسَ فِي جَهَنَّم مَثْوًى} bir barınak; “yüzleri kapkara kesilmiş olarak görürsün. Cehennemde bir yer yok mudur” {لِلْمُتَكَبِّرِينَ} imana karşı [büyüklük taslayanlar için]? Evet, [vardır]; “kibirlenenler için?”
7993. Metin
{وَيُنَجِّي اللَّه} مِنْ جَهَنَّم {الَّذِينَ اتَّقَوْا} الشِّرْك {بِمَفَازَتِهِمْ} أَيْ بِمَكَانِ فَوْزهمْ مِنْ الْجَنَّة بِأَنْ يجعلوا فيه {لا يمسهم السوء ولا هم يحزنون}
{وَيُنَجِّي اللَّه} cehennemden; “Allah kurtarır” {الَّذِينَ اتَّقَوْا} şirkten; “sakınanları” {بِمَفَازَتِهِمْ} yani cennetteki kurtuluş yerlerine onları yerleştirmek suretiyle; “kurtuluşlarına vesile olan [amelleri] sebebiyle.” {لا يمسهم السوء ولا هم يحزنون} “Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar üzülmezler de.”
7995. Metin
{اللَّه خَالِقُ كُلّ شَيْء وَهُوَ عَلَى كُلّ شَيْء وَكِيل} مُتَصَرِّف فِيهِ كَيْفَ يَشَاء
{اللَّه خَالِقُ كُلّ شَيْء وَهُوَ عَلَى كُلّ شَيْء وَكِيل} onda dilediği gibi tasarruf edendir; “Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeyin üzerinde vekildir (koruyup yöneticidir).”
7997. Metin
{لَهُ مَقَالِيد السَّمَاوَات وَالْأَرْض} أَيْ مَفَاتِيح خَزَائِنهمَا مِنْ الْمَطَر وَالنَّبَات وَغَيْرهمَا {وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّه} الْقُرْآن {أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} مُتَّصِل بِقَوْلِهِ {وَيُنَجِّي اللَّه الَّذِينَ اتَّقُوا} إلَخْ وَمَا بَيْنهمَا اعتراض
{لَهُ مَقَالِيد السَّمَاوَات وَالْأَرْض} yani yağmur, bitkiler ve diğerlerinin hazinelerinin anahtarları [O'nundur]; “Göklerin ve yerin kilitleri (anahtarları) O'nundur.” {وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّه} Kur'an'ı; “Allah'ın ayetlerini inkâr edenler var ya,” {أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} {وَيُنَجِّي اللَّه الَّذِينَ اتَّقُوا} ayetine bağlıdır; aralarındaki kısım ise itirazdır (ara cümledir); “işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.”
7999. Metin
{قُلْ أَفَغَيْر اللَّه تَأْمُرُونِّي أَعْبُد أَيّهَا الْجَاهِلُونَ} غَيْر مَنْصُوب بِأَعْبُد الْمَعْمُول لِتَأْمُرُونِّي بِتَقْدِيرِ أَنْ بِنُونٍ وَاحِدَة وَبِنُونَيْنِ بِإِدْغَامٍ وَفَكّ
{قُلْ أَفَغَيْر اللَّه تَأْمُرُونِّي أَعْبُد أَيّهَا الْجَاهِلُونَ} ğayra kelimesi, takdirî bir en ile te'murûnnî fiilinin ma'mûlü olan a'budu fiili ile mansuptur. Tek nûn ile ve şeddeli/şeddesiz iki nûn ile okunmuştur; “De ki: ‘Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz, ey cahiller?’”
8001. Metin
{وَلَقَدْ أُوحِيَ إلَيْك وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلك} والله {لئن أشركت} يا محمد فرضا {ليحبطن عملك ولتكونن من الخاسرين}
{وَلَقَدْ أُوحِيَ إلَيْك وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلك} Allah'a yemin olsun ki; “Andolsun, sana da senden öncekilere de vahyolunmuştur ki:” {لئن أشركت} faraza ey Muhammed; “‘Eğer şirk koşarsan,” {ليحبطن عملك ولتكونن من الخاسرين} “amellerin kesinlikle boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun.’”
8003. Metin
{بَلِ اللَّه} وَحْده {فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ} إنعامه عليك
{بَلِ اللَّه} yalnızca O'na; “Hayır, yalnız Allah'a” {فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ} sana olan nimetlerine; “kulluk et ve şükredenlerden ol!”
8005. Metin
{وَمَا قَدَرُوا اللَّه حَقّ قَدْره} مَا عَرَفُوهُ حَقّ مَعْرِفَته أَوْ مَا عَظَّمُوهُ حَقّ عَظَمَته حِين أَشْرَكُوا بِهِ غَيْره {وَالْأَرْض جَمِيعًا} حَال أَيْ السَّبْع {قَبْضَته} أَيْ مَقْبُوضَة لَهُ أَيْ في ملكه وتصرفه {يوم القيامة والسماوات مَطْوِيَّات} مَجْمُوعَات {بِيَمِينِهِ} بِقُدْرَتِهِ {سُبْحَانه وَتَعَالَى عَمَّا يشركون} معه
{وَمَا قَدَرُوا اللَّه حَقّ قَدْره} O'na başkasını ortak koştuklarında O'nu hakkıyla bilemediler veya O'nu hakkıyla yüceltemediler; “Onlar Allah'ı hakkıyla takdir edemediler.” {وَالْأَرْض جَمِيعًا} hâldir; yani yedi kat yer; “Oysa yeryüzü bütünüyle” {قَبْضَته} yani O'nun kabzasındadır, mülkünde ve tasarrufundadır; “O'nun kabzasındadır” {يوم القيامة والسماوات مَطْوِيَّات} dürülmüştür; “kıyamet gününde; gökler de” {بِيَمِينِهِ} kudretiyle [toplanmıştır]; “sağ elinde dürülmüştür.” {سُبْحَانه وَتَعَالَى عَمَّا يشركون} O'na [ortak koştuklarından]; “O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir.”
8007. Metin
{وَنُفِخَ فِي الصُّور} النَّفْخَة الْأُولَى {فَصَعِقَ} مَاتَ {من في السماوات ومن في الأرض إلَّا مَنْ شَاءَ اللَّه} مِنْ الْحُور وَالْوِلْدَان وَغَيْرهمَا {ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ} أَيْ جَمِيع الْخَلَائِق الْمَوْتَى {قِيَام يَنْظُرُونَ} يَنْتَظِرُونَ مَا يُفْعَل بِهِمْ
{وَنُفِخَ فِي الصُّور} birinci üfürüş; “Ve Sûr'a üflenir;” {فَصَعِقَ} ölür; “böylece çarpılıp ölür” {من في السماوات ومن في الأرض إلَّا مَنْ شَاءَ اللَّه} hûriler, vildanlar ve diğerlerinden; “göklerde kim var, yerde kim varsa; Allah'ın diledikleri müstesna.” {ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ} yani ölmüş olan bütün yaratılmışlar; “Sonra ona bir daha üflenir; bir de bakarsın ki onlar” {قِيَام يَنْظُرُونَ} kendilerine ne yapılacağını beklemektedirler; “ayağa kalkmış bakınıp duruyorlar!”
8009. Metin
{وَأَشْرَقَتِ الْأَرْض} أَضَاءَتْ {بِنُورِ رَبّهَا} حِين يَتَجَلَّى اللَّه لِفَصْلِ الْقَضَاء {وَوُضِعَ الْكِتَاب} كِتَاب الْأَعْمَال لِلْحِسَابِ {وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء} أَيْ بِمُحَمَّدٍ ﷺ وَأُمَّته يَشْهَدُونَ لِلرُّسُلِ بِالْبَلَاغِ {وَقُضِيَ بَيْنهمْ بِالْحَقِّ} أَيْ الْعَدْل {وَهُمْ لَا يظلمون} شيئا
{وَأَشْرَقَتِ الْأَرْض} aydınlanır; “Yeryüzü aydınlanır” {بِنُورِ رَبّهَا} Allah hüküm vermek için tecelli ettiği vakit; “Rabbinin nuru ile;” {وَوُضِعَ الْكِتَاب} hesap için amel defteri; “kitap (amel defteri) ortaya konur,” {وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاء} yani peygamberlerin tebliğ ettiğine şahitlik etmek üzere Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ve ümmeti getirilir; “peygamberler ve şahitler getirilir” {وَقُضِيَ بَيْنهمْ بِالْحَقِّ} yani adaletle; “ve aralarında adaletle hükmolunur;” {وَهُمْ لَا يظلمون} hiçbir haksızlığa uğratılmazlar; “onlara asla zulmedilmez.”
8011. Metin
{وَوُفِّيَتْ كُلّ نَفْس مَا عَمِلَتْ} أَيْ جَزَاءَهُ {وَهُوَ أَعْلَم} عَالِم {بِمَا يَفْعَلُونَ} فَلَا يَحْتَاج إلى شاهد
{وَوُفِّيَتْ كُلّ نَفْس مَا عَمِلَتْ} yani karşılığı; “Her nefse yaptığının karşılığı tastamam verilir.” {وَهُوَ أَعْلَم} bilendir, bir şahide muhtaç değildir; “O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” {بِمَا يَفْعَلُونَ}
8013. Metin
{وَسِيق الَّذِينَ كَفَرُوا} بِعُنْفٍ {إلَى جَهَنَّم زُمَرًا} جَمَاعَات مُتَفَرِّقَة {حَتَّى إذَا جَاءُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابهَا} جَوَاب إذَا {وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُل مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَات رَبّكُمْ} الْقُرْآن وَغَيْره {وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَة الْعَذَاب} أَيْ {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم} الآية {على الكافرين}
{وَسِيق الَّذِينَ كَفَرُوا} zorla; “İnkâr edenler sevk edilir” {إلَى جَهَنَّم زُمَرًا} ayrı ayrı fırkalar hâlinde; “cehenneme bölük bölük.” {حَتَّى إذَا جَاءُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابهَا} izâ'nın cevabıdır; “Nihayet oraya geldiklerinde kapıları açılır” {وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُل مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَات رَبّكُمْ} Kur'an ve diğerlerini; “ve oranın bekçileri onlara şöyle der: ‘Size içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan” {وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَة الْعَذَاب} yani {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم} ayeti; “ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınıza dair uyaran peygamberler gelmedi mi?’ Onlar: ‘Evet [geldi], fakat azap sözü hak oldu’ derler;” {على الكافرين} “kâfirlerin aleyhine.”
8015. Metin
{قِيلَ اُدْخُلُوا أَبْوَاب جَهَنَّم خَالِدِينَ فِيهَا} مُقَدِّرِينَ الْخُلُود {فَبِئْسَ مَثْوَى} مَأْوَى {الْمُتَكَبِّرِينَ} جَهَنَّم
{قِيلَ اُدْخُلُوا أَبْوَاب جَهَنَّم خَالِدِينَ فِيهَا} orada ebedî kalacaklar olarak; “[Onlara:] ‘Girin cehennemin kapılarından, orada ebedî kalıcılar olarak!’ denir.” {فَبِئْسَ مَثْوَى} barınağıdır; “Ne kötüdür yeri” {الْمُتَكَبِّرِينَ} cehennem; “büyüklük taslayanların!”
8017. Metin
{وَسِيق الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبّهمْ} بِلُطْفٍ {إلَى الْجَنَّة زُمَرًا حَتَّى إذَا جَاءُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابهَا} الْوَاو فِيهِ لِلْحَالِ بِتَقْدِيرِ قَدْ {وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتهَا سَلَام عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ} حَال {فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ} مُقَدِّرِينَ الْخُلُود فِيهَا وَجَوَاب إذَا مُقَدَّر أَيْ دُخُولهَا وَسَوْقهمْ وَفَتْح الْأَبْوَاب قَبْل مَجِيئِهِمْ تَكْرِمَة لَهُمْ وَسَوْق الْكُفَّار وَفَتْح أَبْوَاب جَهَنَّم عِنْد مَجِيئِهِمْ لِيَبْقَى حَرّهَا إلَيْهِمْ إهَانَة لَهُمْ
{وَسِيق الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبّهمْ} lütufla; “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar sevk edilir” {إلَى الْجَنَّة زُمَرًا حَتَّى إذَا جَاءُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابهَا} buradaki vav harfi takdirî bir kad ile hâl içindir; “cennete bölük bölük. Nihayet oraya geldiklerinde ve kapıları açılmış olduğunda” {وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتهَا سَلَام عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ} hâldir; “bekçileri onlara: ‘Selam olsun size! Tertemiz geldiniz,” {فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ} orada ebedî kalacaklar olarak; “ebedî kalıcılar olarak girin oraya!’ derler.” İzâ'nın cevabı takdirîdir; yani oraya girerler. Onların sevki ve henüz gelmeden kapıların açılması kendilerine bir ikramdır; kâfirlerin sevki ve kapıların geldikleri anda açılması ise sıcaklığının hemen yüzlerine çarpması ve onları hor kılmak içindir.
8019. Metin
{وَقَالُوا} عُطِفَ عَلَى دُخُولهَا الْمُقَدَّر {الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْده} بِالْجَنَّةِ {وَأَوْرَثَنَا الْأَرْض} أَيْ أَرْض الْجَنَّة {نَتَبَوَّأ} نَنْزِل {مِنْ الْجَنَّة حَيْثُ نَشَاء} لِأَنَّهَا كُلّهَا لَا يُخْتَار فِيهَا مَكَان عَلَى مَكَان {فَنِعْمَ أَجْر الْعَامِلِينَ} الْجَنَّة
{وَقَالُوا} takdir edilen 'girişleri' ifadesine matuftur; “Ve derler ki:” {الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْده} cennet vaadini; “‘Bize olan vaadini gerçekleştiren” {وَأَوْرَثَنَا الْأَرْض} yani cennet yurdunu; “ve bizi bu yere vâris kılan Allah'a hamdolsun!’” {نَتَبَوَّأ} yerleşiriz; “yerleşiriz” {مِنْ الْجَنَّة حَيْثُ نَشَاء} zira cennetin bütününde bir yer diğerine tercih edilmez; “cennetten dilediğimiz yerde.” {فَنِعْمَ أَجْر الْعَامِلِينَ} cennettir; “Salih amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!”
8021. Metin
{وَتَرَى الْمَلَائِكَة حَافِّينَ} حَال {مِنْ حَوْل الْعَرْش} مِنْ كُلّ جَانِب مِنْهُ {يُسَبِّحُونَ} حَال مِنْ ضَمِير حَافِّينَ {بِحَمْدِ رَبّهمْ} مُلَابِسِينَ لِلْحَمْدِ أَيْ يَقُولُونَ سُبْحَان اللَّه وَبِحَمْدِهِ {وَقُضِيَ بَيْنهمْ} بَيْن جَمِيع الْخَلَائِق {بِالْحَقِّ} أَيْ الْعَدْل فَيَدْخُل الْمُؤْمِنُونَ الْجَنَّة وَالْكَافِرُونَ النَّار {وَقِيلَ الْحَمْد لِلَّهِ رَبّ الْعَالَمِينَ} خَتْم اسْتِقْرَار الْفَرِيقَيْنِ بِالْحَمْدِ مِنْ الْمَلَائِكَة = ٤٠ سورة غافر أو المؤمن
{وَتَرَى الْمَلَائِكَة حَافِّينَ} hâldir; “Melekleri kuşatmış olarak görürsün” {مِنْ حَوْل الْعَرْش} onun her tarafından; “Arş'ın etrafını;” {يُسَبِّحُونَ} hâffîn'deki zamirden hâldir; “tesbih ederler” {بِحَمْدِ رَبّهمْ} hamd ile birlikte, yani 'sübhânallâhi ve bi-hamdihî' diyerek; “Rablerini hamd ile.” {وَقُضِيَ بَيْنهمْ} bütün yaratılmışların arasında; “Aralarında hükmolunur” {بِالْحَقِّ} yani adaletle; böylece müminler cennete, kâfirler cehenneme girer; “hak ile (adaletle);” {وَقِيلَ الْحَمْد لِلَّهِ رَبّ الْعَالَمِينَ} her iki grubun da yerleşmesi melekler tarafından yapılan hamd ile son bulur; “ve ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun’ denir.” = 40 Mü'min (Gâfir) Suresi