8022. Metin
{حم} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِهِ
{حم} “Hâ, Mîm.” Allah, bununla ne murad ettiğini en iyi bilendir.
8023. Metin
{تنزيل الكتاب} القرآن مبتدأ {من الله} خبره {الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْعَلِيم} بِخَلْقِهِ
{تنزيل الكتاب} “Bu Kitab’ın indirilişi” -ki o Kur’an’dır; mübtedadır- {من الله} “Allah tarafındandır” -onun haberidir-, {الْعَزِيز} “O Azîzdir” mülkünde, {الْعَلِيم} “O her şeyi bilendir” yarattıklarını.
8024. Metin
{غَافِر الذَّنْب} لِلْمُؤْمِنِينَ {وَقَابِل التَّوْب} لَهُمْ مَصْدَر {شَدِيد الْعِقَاب} لِلْكَافِرِينَ أَيْ مُشَدَّدَة {ذِي الطَّوْل} الْإِنْعَام الْوَاسِع وَهُوَ مَوْصُوف عَلَى الدَّوَام بِكُلِّ هَذِهِ الصِّفَات فَإِضَافَة الْمُشْتَقّ مِنْهَا لِلتَّعْرِيفِ كَالْأَخِيرَةِ {لَا إلَه إلَّا هُوَ إلَيْهِ الْمَصِير} الْمَرْجِع
{غَافِر الذَّنْب} “Günahı bağışlayan” müminlerin [günahını], {وَقَابِل التَّوْب} “tövbeleri kabul eden” onların [tövbelerini] -bu bir masdardır-, {شَدِيد الْعِقَاب} “cezası pek şiddetli olan” inkârcılara karşı -yani [cezası] çetindir-, {ذِي الطَّوْل} “lütfu ve ihsanı bol olandır.” Geniş nimet sahibidir. O, daimi olarak bütün bu sıfatlarla vasıflanmıştır; dolayısıyla bunlardan türemiş olanların tamlaması, sonuncusunda olduğu gibi marifelik (belirlilik) içindir. {لَا إلَه إلَّا هُوَ إلَيْهِ الْمَصِير} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır.” Varılacak yer [O'dur].
8025. Metin
{مَا يُجَادِل فِي آيَات اللَّه} الْقُرْآن {إلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْ أَهْل مَكَّة {فَلَا يَغْرُرْك تَقَلُّبهمْ فِي الْبِلَاد} لِلْمَعَاشِ سَالِمِينَ فَإِنَّ عَاقِبَتهمْ النار
{مَا يُجَادِل فِي آيَات اللَّه} “Allah'ın ayetleri hakkında tartışmaz” Kur'an hakkında {إلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} “inkâr edenlerden başkası” Mekke halkından [olan kâfirler]. {فَلَا يَغْرُرْك تَقَلُّبهمْ فِي الْبِلَاد} “Onların şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın!” Geçimlerini temin etmek için esenlik içinde [dolaşmaları seni yanıltmasın]; zira onların varacağı son, ateştir.
8026. Metin
{كَذَّبَتْ قَبْلهمْ قَوْم نُوح وَالْأَحْزَاب} كَعَادٍ وَثَمُود وَغَيْرهمَا {مِنْ بَعْدهمْ وَهَمَّتْ كُلّ أُمَّة بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ} يَقْتُلُوهُ {وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا} يُزِيلُوا {بِهِ الْحَقّ فَأَخَذْتهمْ} بِالْعِقَابِ {فَكَيْفَ كَانَ عِقَاب} لَهُمْ أَيْ هُوَ وَاقِع مَوْقِعه
{كَذَّبَتْ قَبْلهمْ قَوْم نُوح وَالْأَحْزَاب} “Onlardan önce Nuh kavmi ve [öteki] fırkalar da yalanlamıştı” Âd, Semûd ve diğerleri gibi {مِنْ بَعْدهمْ وَهَمَّتْ كُلّ أُمَّة بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ} “onlardan sonra [gelen fırkalar da]. Her ümmet kendi peygamberini yakalamaya [ve öldürmeye] kastetti” onu öldürmek için {وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا} “ve batıl ile mücadele ettiler ki onunla [ortadan kaldırsınlar]” gidersinler diye {بِهِ الْحَقّ فَأَخَذْتهمْ} “hakkı geçersiz kılmak için. Bunun üzerine onları yakaladım” azapla. {فَكَيْفَ كَانَ عِقَاب} “Nasıl oldu benim cezalandırmam?” Onlara [verdiğim azap], yani tam yerini buldu.
8027. Metin
{وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَة رَبّك} أَيْ {لَأَمْلَأَنّ جَهَنَّم} الْآيَة {عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَاب النَّار} بَدَل مِنْ كَلِمَة
{وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَة رَبّك} “İşte böylece Rabbinin sözü gerçekleşti” yani: {لَأَمْلَأَنّ جَهَنَّم} “Cehennemi mutlaka dolduracağım” ayeti {عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَاب النَّار} “inkâr edenlerin aleyhine, onların cehennemlik olduklarına dair.” [Bu ifade] kelime lafzından bedeldir.
8028. Metin
{الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْش} مُبْتَدَأ {وَمَنْ حَوْله} عُطِفَ عَلَيْهِ {يُسَبِّحُونَ} خَبَره {بِحَمْدِ رَبّهمْ} مُلَابِسِينَ لِلْحَمْدِ أَيْ يَقُولُونَ سُبْحَان اللَّه وَبِحَمْدِهِ {وَيُؤْمِنُونَ بِهِ} تَعَالَى بِبَصَائِرِهِمْ أَيْ يُصَدِّقُونَ بِوَحْدَانِيِّتِهِ {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} يَقُولُونَ {رَبّنَا وَسِعْت كُلّ شَيْء رَحْمَة وَعِلْمًا} أَيْ وَسِعَتْ رَحْمَتك كُلّ شَيْء وَعِلْمك كُلّ شَيْء {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا} مِنْ الشِّرْك {وَاتَّبَعُوا سَبِيلك} دِين الْإِسْلَام {وَقِهمْ عَذَاب الْجَحِيم} النار
{الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْش} “Arşı taşıyanlar” -mübtedadır- {وَمَنْ حَوْله} “ve onun çevresinde bulunanlar” -ona atfedilmiştir- {يُسَبِّحُونَ} “tesbih ederler” -onun haberidir- {بِحَمْدِ رَبّهمْ} “Rablerini hamd ile” hamdi dilinden düşürmeyerek, yani 'Sübhânallâhi ve bi-hamdihî' derler. {وَيُؤْمِنُونَ بِهِ} “Ve O'na iman ederler” Yüce Allah'a basiretleriyle [inanırlar], yani O'nun birliğini tasdik ederler. {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenler için de bağışlanma dilerler” şöyle derler: {رَبّنَا وَسِعْت كُلّ شَيْء رَحْمَة وَعِلْمًا} “Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilim bakımından kuşattın” yani Senin rahmetin her şeyi, ilmin de her şeyi kuşatmıştır. {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا} “Tövbe edenleri bağışla” şirkten [tövbe edenleri] {وَاتَّبَعُوا سَبِيلك} “ve Senin yoluna uyanları” İslam dinine [uyanları], {وَقِهمْ عَذَاب الْجَحِيم} “onları cehennem azabından koru!” Ateşten [koru].
8029. Metin
{رَبّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّات عَدْن} إقَامَة {الَّتِي وَعَدْتهمْ وَمَنْ صَلَحَ} عُطِفَ عَلَى هُمْ فِي وَأَدْخَلَهُمْ أَوْ فِي وَعَدْتهمْ {مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجهمْ وَذُرِّيَّاتهمْ إنَّك أَنْتَ الْعَزِيز الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{رَبّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّات عَدْن} “Rabbimiz! Onları Adn cennetlerine koy” ikamet [cennetlerine], {الَّتِي وَعَدْتهمْ وَمَنْ صَلَحَ} “kendilerine vadettiğin [cennetlere] ve salih olanları da” [vav ile gelen bu ifade], {وَأَدْخِلْهُمْ} veya {وَعَدْتهمْ} fiillerindeki zamire atfedilmiştir, {مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجهمْ وَذُرِّيَّاتهمْ إنَّك أَنْتَ الْعَزِيز الْحَكِيم} “babalarından, eşlerinden ve soylarından [salih olanları da]. Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, hikmet sahibisin.” Yaratışında ve fiillerinde [hikmet sahibisin].
8030. Metin
{وَقِهِمُ السَّيِّئَات} أَيْ عَذَابهَا {وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَات يومئذ} يوم القيامة {فقد رحمته وذلك هو الفوز العظيم
{وَقِهِمُ السَّيِّئَات} “Onları kötülüklerden koru!” Yani onun azabından [koru]. {وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَات يومئذ} “O gün kimi kötülüklerden korursan” kıyamet günü {فقد رحمته وذلك هو الفوز العظيم} “ona kesinlikle merhamet etmişsindir. İşte büyük kurtuluş budur.”
8032. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ} مِنْ قِبَل الْمَلَائِكَة وَهُمْ يَمْقُتُونَ أَنْفُسهمْ عِنْد دُخُولهمْ النَّار {لَمَقْت الله} إياكم {أكبر من مقتكم أنفسهم إذ تدعون} في الدنيا {إلى الإيمان فتكفرون}
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ} “Şüphesiz inkâr edenlere seslenilir” melekler tarafından, onlar ateşe girerken kendi nefretleriyle kendilerini kınadıklarında [şöyle seslenilir]: {لَمَقْت الله} “Allah'ın [size olan] gazabı” {أكبر من مقتكم أنفسهم إذ تدعون} “sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz çağrılıyordunuz” dünyada {إلى الإيمان فتكفرون} “imana çağrılıyor ama inkâr ediyordunuz.”
8034. Metin
{قَالُوا رَبّنَا أَمَتّنَا اثْنَتَيْنِ} إمَاتَتَيْنِ {وَأَحْيَيْتنَا اثْنَتَيْنِ} إِحْيَاءَتَيْنِ لِأَنَّهُمْ نُطَف أَمْوَات فَأُحْيُوا ثُمَّ أُمِيتُوا ثُمَّ أُحْيُوا لِلْبَعْثِ {فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا} بِكُفْرِنَا بِالْبَعْثِ {فَهَلْ إلَى خُرُوج} مِنْ النَّار وَالرُّجُوع إلَى الدُّنْيَا لِنُطِيعَ رَبّنَا {مِنْ سَبِيل} طَرِيق وَجَوَابهمْ لا
{قَالُوا رَبّنَا أَمَتّنَا اثْنَتَيْنِ} “Derler ki: Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün” iki ölümle [öldürdün], {وَأَحْيَيْتنَا اثْنَتَيْنِ} “ve iki defa dirilttin” iki diriltmeyle [dirilttin]. Zira onlar cansız nutfeler iken diriltildiler, sonra öldürüldüler, sonra da ba's (yeniden diriliş) için diriltildiler. {فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا} “Artık günahlarımızı itiraf ettik” yeniden dirilişi inkâr ettiğimizi [itiraf ettik]. {فَهَلْ إلَى خُرُوج} “Acaba bir çıkış” ateşten çıkış ve Rabbimize itaat etmek için dünyaya dönüşe {مِنْ سَبِيل} “bir yol var mı?” [Bir çıkar] yol [var mı]? Onlara verilecek cevap ise: 'Hayır'dır.
8036. Metin
{ذَلِكُمْ} أَيْ الْعَذَاب الَّذِي أَنْتُمْ فِيهِ {بِأَنَّهُ} أَيْ بِسَبَبِ أَنَّهُ فِي الدُّنْيَا {إذَا دُعِيَ اللَّه وَحْده كَفَرْتُمْ} بِتَوْحِيدِهِ {وَإِنْ يُشْرَك بِهِ} يُجْعَل لَهُ شَرِيك {تُؤْمِنُوا} تَصْدُقُوا بِالْإِشْرَاكِ {فَالْحُكْم} فِي تَعْذِيبكُمْ {لِلَّهِ الْعَلِيّ} عَلَى خَلْقه {الْكَبِير} العظيم
{ذَلِكُمْ} “İşte bu [azap]” yani içinde bulunduğunuz bu azap, {بِأَنَّهُ} “şu yüzdendir:” yani dünyadayken şu sebepledir ki: {إذَا دُعِيَ اللَّه وَحْده كَفَرْتُمْ} “Allah tek olarak anıldığında inkâr ederdiniz” O'nun birliğini [inkâr ederdiniz]. {وَإِنْ يُشْرَك بِهِ} “O'na ortak koşulunca ise” O'na bir ortak tayin edildiğinde {تُؤْمِنُوا} “inanırdınız” şirki tasdik ederdiniz. {فَالْحُكْم} “Artık hüküm” size azap etme hususunda {لِلَّهِ الْعَلِيّ} “yüce olan Allah'ındır” yarattıklarının üstünde olan, {الْكَبِير} “büyük olan [Allah'ındır].” Pek azametli olan [Allah'ındır].
8038. Metin
{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاته} دَلَائِل تَوْحِيده {وَيُنَزِّل لَكُمْ مِنَ السَّمَاء رِزْقًا} بِالْمَطَرِ {وَمَا يَتَذَكَّر} يَتَّعِظ {إلَّا مَنْ يُنِيب} يَرْجِع عَنْ الشِّرْك
{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاته} “O, size ayetlerini gösterendir” O'nun birliğinin delillerini, {وَيُنَزِّل لَكُمْ مِنَ السَّمَاء رِزْقًا} “ve gökten sizin için rızık indirendir” yağmurla. {وَمَا يَتَذَكَّر} “Öğüt alıp düşünmez” ibret almaz {إلَّا مَنْ يُنِيب} “ancak [O'na] yönelen kimse.” Şirkten vazgeçip dönen kimse.
8040. Metin
{فَادْعُوا اللَّه} اُعْبُدُوهُ {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّين} مِنْ الشِّرْك {وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} إخْلَاصكُمْ مِنْهُ
{فَادْعُوا اللَّه} “O halde Allah'a dua edin” O'na ibadet edin {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّين} “dini yalnız O'na has kılarak” şirkten arındırarak; {وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} “kâfirler hoşlanmasa da.” Sizin O'na ihlasla yönelmenizden [hoşlanmasalar da].
8042. Metin
{رَفِيع الدَّرَجَات} أَيْ اللَّه عَظِيم الصِّفَات أَوْ رَافِع دَرَجَات الْمُؤْمِنِينَ فِي الْجَنَّة {ذُو الْعَرْش} خَالِقه {يُلْقِي الرُّوح} الْوَحْي {مِنْ أَمْره} أَيْ قَوْله {عَلَى مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده لِيُنْذِر} يُخَوِّف الْمُلْقَى عَلَيْهِ النَّاس {يَوْم التَّلَاقِ} بِحَذْفِ الْيَاء وَإِثْبَاتهَا يَوْم الْقِيَامَة لِتَلَاقِي أَهْل السَّمَاء وَالْأَرْض وَالْعَابِد وَالْمَعْبُود وَالظَّالِم وَالْمَظْلُوم فِيهِ
{رَفِيع الدَّرَجَات} “Dereceleri yükselten” yani Allah, sıfatları yüce olandır ya da müminlerin cennetteki derecelerini yükseltendir; {ذُو الْعَرْش} “Arş'ın sahibidir” onun yaratıcısıdır. {يُلْقِي الرُّوح} “Ruhu indirir” vahyi [indirir], {مِنْ أَمْره} “kendi emrinden” yani sözünden {عَلَى مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده لِيُنْذِر} “kullarından dilediği kimseye; uyarısın diye” kendisine vahiy indirilen kimse insanları korkutsun diye {يَوْم التَّلَاقِ} “kavuşma gününü.” [Lafızdaki] yâ'nın hazfiyle de tespitiyle de [okunur]; kıyamet günüdür; çünkü o günde gök ehli ile yer ehli, tapan ile tapılan, zalim ile mazlum bir araya gelir, kavuşur.
8044. Metin
{يَوْم هُمْ بَارِزُونَ} خَارِجُونَ مِنْ قُبُورهمْ {لَا يَخْفَى عَلَى اللَّه مِنْهُمْ شَيْء لِمَنِ الْمُلْك الْيَوْم} يَقُولهُ تَعَالَى وَيُجِيب نَفْسه {لِلَّهِ الْوَاحِد الْقَهَّار} أَيْ لِخَلْقِهِ
{يَوْم هُمْ بَارِزُونَ} “O gün onlar ortaya çıkarlar” kabirlerinden çıkarlar; {لَا يَخْفَى عَلَى اللَّه مِنْهُمْ شَيْء لِمَنِ الْمُلْك الْيَوْم} “onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. 'Bugün mülk kimindir?'” Yüce Allah buyurur ve bizzat Kendisi cevap verir: {لِلَّهِ الْوَاحِد الْقَهَّار} “Tek ve Kahhâr olan Allah'ındır!” Yani yarattıklarına karşı mutlak galip olan [Allah'ındır].
8046. Metin
{الْيَوْم تُجْزَى كُلّ نَفْس بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْم الْيَوْم إنَّ اللَّه سَرِيع الْحِسَاب} يُحَاسِب جَمِيع الْخَلْق فِي قَدْر نِصْف نَهَار مِنْ أَيَّام الدُّنْيَا لِحَدِيثٍ بِذَلِكَ
{الْيَوْم تُجْزَى كُلّ نَفْس بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْم الْيَوْم إنَّ اللَّه سَرِيع الْحِسَاب} “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” Bu konudaki bir hadisten dolayı [bilinir ki] bütün yaratılmışları dünya günlerinden yarım gün kadar bir sürede hesaba çeker.
8048. Metin
{وَأَنْذِرْهُمْ يَوْم الْآزِفَة} يَوْم الْقِيَامَة مِنْ أَزِفَ الرَّحِيل قَرُبَ {إِذِ الْقُلُوب} تَرْتَفِع خَوْفًا {لَدَى} عِنْد {الْحَنَاجِر كَاظِمِينَ} مُمْتَلِئِينَ غَمًّا حَال مِنْ الْقُلُوب عُومِلَتْ بِالْجَمْعِ بِالْيَاءِ وَالنُّون مُعَامَلَة أَصْحَابهَا {مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيم} مُحِبّ {وَلَا شَفِيع يُطَاع} لَا مَفْهُوم لِلْوَصْفِ إذْ لَا شَفِيع لهم أصلا فما لنا من شافعين أو له مَفْهُوم بِنَاء عَلَى زَعْمهمْ أَنَّ لَهُمْ شُفَعَاء أَيْ لَوْ شَفَعُوا فَرْضًا لَمْ يَقْبَلُوا
{وَأَنْذِرْهُمْ يَوْم الْآزِفَة} “Onları yaklaşan güne karşı uyar” kıyamet gününe karşı; [kelime] 'ezife'r-rahîlu' (göç yaklaştı) ifadesinden gelir, {إِذِ الْقُلُوب} “o zaman kalpler” korkudan yukarı fırlar, {لَدَى} “[yanındadır]” katındadır {الْحَنَاجِر كَاظِمِينَ} “gırtlakların; yutkunup dururlar” kederle dopdoludurlar. [Kâzımîn lafzı] kalplerden hâldir; sahiplerinin muamelesi yapılarak yâ ve nûn ile çoğul getirilmiştir. {مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيم} “Zalimlerin hiçbir dostu yoktur” seven bir yakını, {وَلَا شَفِيع يُطَاع} “ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi.” Bu sıfatın mefhumu (zıt anlamı) yoktur; zira onların esasen hiçbir şefaatçisi yoktur [nitekim ayette]: 'Bizim için hiçbir şefaatçi yoktur' buyrulmuştur; yahut şefaatçileri olduğu yönündeki iddialarına binaen mefhumu vardır, yani faraza şefaat etseler dahi kabul olunmazlar.
8050. Metin
{يَعْلَم} أَيْ اللَّه {خَائِنَة الْأَعْيُن} بِمُسَارَقَتِهَا النَّظَر إلَى مُحَرَّم {وَمَا تُخْفِي الصُّدُور} الْقُلُوب
{يَعْلَم} “[Allah] bilir” yani Allah, {خَائِنَة الْأَعْيُن} “gözlerin hain bakışını” harama gizlice bakmasını, {وَمَا تُخْفِي الصُّدُور} “ve göğüslerin gizlediğini.” Kalplerin [sakladığını].
8052. Metin
{وَاَللَّه يَقْضِي بِالْحَقِّ وَاَلَّذِينَ يَدْعُونَ} يَعْبُدُونَ أَيْ كُفَّار مَكَّة بِالْيَاءِ وَالتَّاء {مِنْ دُونه} وَهُمْ الْأَصْنَام {لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ} فَكَيْفَ يَكُونُونَ شُرَكَاء لِلَّهِ {إنَّ اللَّه هُوَ السَّمِيع} لِأَقْوَالِهِمْ {الْبَصِير} بأفعالهم
{وَاَللَّه يَقْضِي بِالْحَقِّ وَاَلَّذِينَ يَدْعُونَ} “Allah hak ile hükmeder. Onların yalvardıkları ise” yani Mekke kâfirlerinin taptıkları -yâ ve tâ ile [okunmuştur]- {مِنْ دُونه} “O'ndan başka” ki onlar putlardır, {لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ} “hiçbir şeye hükmedemezler.” O halde nasıl Allah'a ortak olabilirler? {إنَّ اللَّه هُوَ السَّمِيع} “Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir” onların sözlerini, {الْبَصِير} “hakkıyla görendir.” Onların fiillerini.
8054. Metin
{أو لم يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ كانوا من قبلهم كانوا هم أشد منهم} وفي قراءة منكم {قُوَّة وَآثَارًا فِي الْأَرْض} مِنْ مَصَانِع وَقُصُور {فأخذهم الله} أهلكهم {بذنوبهم وما كان لهم من الله من واق} عذابه
{أو لم يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ كانوا من قبلهم كانوا هم أشد منهم} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar bunlardan daha üstündü” -bir kıraatte: sizden [daha üstündü]- {قُوَّة وَآثَارًا فِي الْأَرْض} “kuvvet ve yeryüzündeki eserler bakımından.” Kaleler, tesisler ve saraylar bakımından [daha üstündüler]. {فأخذهم الله} “Bunun üzerine Allah onları yakalayıverdi” helak etti {بذنوبهم وما كان لهم من الله من واق} “günahları sebebiyle. Onları Allah'a karşı koruyan kimse de olmadı.” O'nun azabından [koruyan olmadı].
8056. Metin
{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْمُعْجِزَاتِ الظاهرات {فكفروا فأخذهم الله إنه قوي شديد العقاب}
{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “Bunun sebebi şudur: Peygamberleri onlara apaçık deliller getiriyordu” apaçık mucizelerle, {فكفروا فأخذهم الله إنه قوي شديد العقاب} “onlar ise inkâr ettiler. Bunun üzerine Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O güçlüdür, cezası pek şiddetlidir.”
8058. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَان مُبِين} بُرْهَان بين ظاهر
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَان مُبِين} “Andolsun ki biz Mûsâ'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik” apaçık, zahir bir hüccetle [gönderdik].
8060. Metin
{إلَى فِرْعَوْن وَهَامَان وَقَارُون فَقَالُوا} هُوَ {سَاحِر كذاب}
{إلَى فِرْعَوْن وَهَامَان وَقَارُون فَقَالُوا} “Firavun'a, Hâmân'a ve Kârûn'a. Fakat onlar dediler ki:” O, {سَاحِر كذاب} “[Bu] yalancı bir büyücüdür!”
8062. Metin
{فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ} بِالصِّدْقِ {مِنْ عِنْدنَا قَالُوا اُقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا} اسْتَبْقُوا {نِسَاءَهُمْ وَمَا كَيْد الْكَافِرِينَ إلَّا فِي ضَلَال} هلاك
{فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ} “Kendilerine tarafımızdan hak geldiğinde” doğrulukla geldiğinde {قَالُوا اُقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا} “şöyle dediler: Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, [kadınlarını ise] sağ bırakın!” Hayatta bırakın {نِسَاءَهُمْ وَمَا كَيْد الْكَافِرِينَ إلَّا فِي ضَلَال} “onların kadınlarını. Fakat kâfirlerin tuzağı ancak boşa çıkmaya mahkûmdur.” Helak olmaya [mahkûmdur].
8064. Metin
{وَقَالَ فِرْعَوْن ذَرُونِي أَقْتُل مُوسَى} لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكُفُّونَهُ عَنْ قَتْله {وَلْيَدْعُ رَبّه} لِيَمْنَعهُ مِنِّي {إنِّي أَخَاف أَنْ يُبَدِّل دِينكُمْ} مِنْ عِبَادَتكُمْ إياي فتتبعوه {وأن يُظْهِر فِي الْأَرْض الْفَسَاد} مِنْ قَتْل وَغَيْره وَفِي قِرَاءَة أَوْ وَفِي أُخْرَى بِفَتْحِ الْيَاء وَالْهَاء وَضَمّ الدَّال
{وَقَالَ فِرْعَوْن ذَرُونِي أَقْتُل مُوسَى} “Firavun dedi ki: Bırakın beni, Mûsâ'yı öldüreyim!” Çünkü onlar onu [Mûsâ'yı] öldürmekten alıkoyuyorlardı. {وَلْيَدْعُ رَبّه} “O da Rabbine yalvarsın!” Onu benden korusun [diye yalvarsın]. {إنِّي أَخَاف أَنْ يُبَدِّل دِينكُمْ} “Çünkü ben, onun sizin dininizi değiştirmesinden” bana kulluk etmekten vazgeçip ona uymanızdan {وأن يُظْهِر فِي الْأَرْض الْفَسَاد} “yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından [korkuyorum].” Adam öldürme ve benzeri [fitneler çıkarmasından korkuyorum]. Bir kıraatte 'ev' (yahut), bir diğerinde ise yâ ve he harflerinin fethası ve dâl harfinin zammesiyle [okunmuştur].
8066. Metin
{وقال موسى} لقومه وقد سمع ذلك {إني عذت بربي وربكم من كل متكبر لا يؤمن بيوم الحساب}
{وقال موسى} “Mûsâ ise şöyle dedi:” bunu işittiğinde kavmine [şöyle dedi]: {إني عذت بربي وربكم من كل متكبر لا يؤمن بيوم الحساب} “Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan [Allah'a] sığındım.”
8068. Metin
{وَقَالَ رَجُل مُؤْمِن مِنْ آل فِرْعَوْن} قِيلَ هو بن عَمّه {يَكْتُم إيمَانه أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ} أَيْ لِأَنْ {يَقُول رَبِّيَ اللَّه وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَات {مِنْ رَبّكُمْ وَإِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبه} أَيْ ضَرَر كَذِبه {وَإِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْض الَّذِي يَعِدكُمْ} بِهِ مِنْ الْعَذَاب عَاجِلًا {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِف} مُشْرِك {كَذَّاب} مُفْتَرٍ
{وَقَالَ رَجُل مُؤْمِن مِنْ آل فِرْعَوْن} “Firavun ailesinden mümin bir adam dedi ki” -onun amcasının oğlu olduğu söylenmiştir-: {يَكْتُم إيمَانه أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ} “imanını gizleyen [o adam]: Bir adamı sırf [şöyle dediği için mi] öldüreceksiniz:” yani sırf şu sebeple mi {يَقُول رَبِّيَ اللَّه وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “'Rabbim Allah'tır' dediği için mi? Oysa o size apaçık deliller getirmiştir” apaçık mucizelerle [gelmiştir] {مِنْ رَبّكُمْ وَإِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبه} “Rabbinizden. Eğer yalancıysa yalanı kendisinedir” yani yalanının zararı kendisinedir; {وَإِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْض الَّذِي يَعِدكُمْ} “eğer doğru sözlüyse sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir!” Tehdit ettiği azabın [bir kısmı] peşinen [gelir]. {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِف} “Şüphesiz Allah, haddi aşan kimseyi hidayete erdirmez” müşrik olanı, {كَذَّاب} “yalancı kimseyi.” İftiracıyı [hidayete erdirmez].
8070. Metin
{يَا قَوْم لَكُمُ الْمُلْك الْيَوْم ظَاهِرِينَ} غَالِبِينَ حَال {فِي الْأَرْض} أَرْض مِصْر {فَمَنْ يَنْصُرنَا مِنْ بَأْس اللَّه} عَذَابه إنْ قَتَلْتُمْ أَوْلِيَاءَهُ {إنْ جَاءَنَا} أَيْ لَا نَاصِر لَنَا {قَالَ فِرْعَوْن مَا أُرِيكُمْ إلَّا مَا أَرَى} أَيْ مَا أُشِير عَلَيْكُمْ إلَّا بِمَا أُشِير بِهِ عَلَى نَفْسِي وَهُوَ قَتْل مُوسَى {وَمَا أَهْدِيكُمْ إلَّا سَبِيل الرَّشَاد} طَرِيق الصَّوَاب
{يَا قَوْم لَكُمُ الْمُلْك الْيَوْم ظَاهِرِينَ} “Ey kavmim! Bugün yeryüzünde üstün kimseler olarak hâkimiyet sizindir” galipler olarak -hâldir-, {فِي الْأَرْض} “bu topraklarda” Mısır topraklarında. {فَمَنْ يَنْصُرنَا مِنْ بَأْس اللَّه} “Peki, Allah'ın hışmından bizi kim kurtarabilir” O'nun azabından, eğer O'nun dostlarını öldürürseniz, {إنْ جَاءَنَا} “bize gelip çatarsa?” Yani bizi koruyacak kimse yoktur. {قَالَ فِرْعَوْن مَا أُرِيكُمْ إلَّا مَا أَرَى} “Firavun dedi ki: Ben size ancak kendi gördüğümü gösteriyorum” yani kendi nefsime işaret ettiğimden başkasını size tavsiye etmiyorum ki o da Mûsâ'nın öldürülmesidir, {وَمَا أَهْدِيكُمْ إلَّا سَبِيل الرَّشَاد} “ve ben sizi ancak doğru yola iletiyorum!” İsabetli yola.
8072. Metin
{وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْم إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ مِثْل يَوْم الْأَحْزَاب} أَيْ يَوْم حِزْب بعد حزب
{وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْم إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ مِثْل يَوْم الْأَحْزَاب} “İman eden kimse dedi ki: Ey kavmim! Doğrusu ben sizin adınıza [önceki] toplulukların [başlarına gelen] günün benzerinden korkuyorum.” Yani birbiri ardınca gelen fırkaların [cezalandırıldığı] günden.
8074. Metin
{مِثْل دَأْب قَوْم نُوح وَعَادٍ وَثَمُود وَاَلَّذِينَ مِنْ بَعْدهمْ} مِثْل بَدَل مِنْ مِثْل قَبْله أَيْ مِثْل جَزَاء عَادَة مَنْ كَفَرَ قَبْلكُمْ من تعذيبهم في الدنيا {وما الله يريد ظلما للعباد}
{مِثْل دَأْب قَوْم نُوح وَعَادٍ وَثَمُود وَاَلَّذِينَ مِنْ بَعْدهمْ} “Nûh kavminin, Âd'ın, Semûd'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi.” [Buradaki] 'misle' kelimesi önceki 'misle' kelimesinden bedeldir; yani sizden önce inkâr edenlerin dünyada azaba uğratılmaları şeklindeki âdetlerinin cezası gibi. {وما الله يريد ظلما للعبad} “Allah kullara hiçbir zulüm dilemez.”
8076. Metin
{وَيَا قَوْم إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ يَوْم التَّنَادِ} بِحَذْفِ الْيَاء وَإِثْبَاتهَا أَيْ يَوْم الْقِيَامَة يَكْثُر فِيهِ نِدَاء أَصْحَاب الْجَنَّة أَصْحَاب النَّار وَبِالْعَكْسِ وَالنِّدَاء بِالسَّعَادَةِ لِأَهْلِهَا وَبِالشَّقَاوَةِ لِأَهْلِهَا وَغَيْر ذَلِكَ
{وَيَا قَوْم إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ يَوْم التَّنَادِ} “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin adınıza o feryatlaşma gününden korkuyorum.” Yâ harfinin hazfiyle ve ispatıyla [okunmuştur]; yani kıyamet gününden [korkuyorum]. O günde cennet ehlinin cehennem ehline, cehennem ehlinin de cennet ehline seslenişleri; cennet ehline saadetle, cehennem ehline de şekavetle (bedbahtlıkla) seslenilmesi ve benzeri çağrılar çokça olur.
8078. Metin
{يَوْم تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ} عَنْ مَوْقِف الْحِسَاب إلَى النَّار {مَا لَكُمْ مِنَ اللَّه} أَيْ مِنْ عذابه {من عاصم} مانع {ومن يضلل الله فما له من هاد}
{يَوْم تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ} “Arkanıza dönüp kaçacağınız gün...” Hesap yerinden cehenneme doğru [döneceğiniz gün], {مَا لَكُمْ مِنَ اللَّه} “sizi Allah'tan” yani O'nun azabından {من عاصم} “kurtaracak hiçbir koruyucu yoktur.” Engelleyecek [kimse yoktur]. {ومن يضلل الله فما له من هاد} “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur.”
8080. Metin
{وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُف مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل مُوسَى وَهُوَ يُوسُف بْن يَعْقُوب فِي قَوْل عَمَّرَ إلَى زَمَن مُوسَى أَوْ يُوسُف بْن إبْرَاهِيم بْن يُوسُف بْن يَعْقُوب فِي قَوْلٍ {بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَات {فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ حَتَّى إذَا هَلَكَ قُلْتُمْ} مِنْ غَيْر بُرْهَان {لَنْ يَبْعَثَ اللَّه مِنْ بَعْده رَسُولًا} أَيْ فَلَنْ تَزَالُوا كَافِرِينَ بِيُوسُف وَغَيْره {كَذَلِكَ} أَيْ مِثْل إضْلَالكُمْ {يُضِلّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ} مُشْرِك {مُرْتَاب} شَاكّ فِيمَا شَهِدَتْ بِهِ الْبَيِّنَات
{وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُف مِنْ قَبْل} “Andolsun ki daha önce Yûsuf da size gelmişti” yani Mûsâ'dan önce; o, bir görüşe göre Mûsâ'nın zamanına kadar ömrü uzayan Yûsuf b. Ya'kûb'dur veya bir diğer görüşe göre Yûsuf b. İbrâhîm b. Yûsuf b. Ya'kûb'dur. {بِالْبَيِّنَاتِ} “apaçık delillerle [gelmişti],” apaçık mucizelerle. {فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ حَتَّى إذَا هَلَكَ قُلْتُمْ} “fakat onun size getirdiği şeyler hakkında hep şüphe içinde kaldınız. Nihayet o vefat edince de şöyle dediniz:” hiçbir delil olmaksızın: {لَنْ يَبْعَثَ اللَّه مِنْ بَعْده رَسُولًا} “'Allah ondan sonra asla bir elçi göndermez.'” Yani Yûsuf'u ve başkasını inkâr etmeye devam ettiniz. {كَذَلِكَ} “İşte böylece” yani sizin saptırılmanız gibi, {يُضِلّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ} “Allah haddi aşan kimseyi saptırır” müşrik olanı, {مُرْتَاب} “şüpheci kimseyi.” Apaçık delillerin şahitlik ettiği hususlarda şüphe eden kimseyi.
8082. Metin
{الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَات اللَّه} مُعْجِزَاته مُبْتَدَأ {بِغَيْرِ سُلْطَان} بُرْهَان {أَتَاهُمْ كَبُرَ} جِدَالهمْ خَبَر الْمُبْتَدَأ {مَقْتًا عِنْد اللَّه وَعِنْد الَّذِينَ آمَنُوا كَذَلِكَ} مِثْل إضْلَالهمْ {يَطْبَع} يَخْتِم {اللَّه} بِالضَّلَالِ {عَلَى كُلّ قَلْب مُتَكَبِّر جَبَّار} بِتَنْوِينِ قَلْب وَدُونه وَمَتَى تَكَبَّرَ الْقَلْب تَكَبَّرَ صَاحِبه وَبِالْعَكْسِ وَكُلّ عَلَى الْقِرَاءَتَيْنِ لِعُمُومِ الضَّلَال جَمِيع الْقَلْب لَا لِعُمُومِ الْقَلْب
{الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَات اللَّه} “Allah'ın ayetleri hakkında tartışan kimseler” O'nun mucizeleri hakkında; mübtedadır, {بِغَيْرِ سُلْطَان} “hiçbir delil olmaksızın” kanıt [olmaksızın], {أَتَاهُمْ كَبُرَ} “kendilerine gelmiş olan; [bu durum] pek büyük oldu” onların tartışması; mübtedanın haberidir, {مَقْتًا عِنْد اللَّه وَعِنْد الَّذِينَ آمَنُوا كَذَلِكَ} “Allah katında da iman edenler katında da büyük bir öfke konusu oldu. İşte böylece” onların saptırılması gibi {يَطْبَع} “mühür basar” mühürler {اللَّه} “Allah” dalalet ile {عَلَى كُلّ قَلْب مُتَكَبِّر جَبَّار} “büyüklük taslayan her zorbanın kalbine.” Kalb (قَلْب) kelimesinin tenvinli ve tenvinsiz [okunuşuyla]. Kalp kibirlendiğinde sahibi de kibirlenir, aksi de böyledir. Her iki kıraatte de 'küll' (كُلّ) lafzı, kalbin tamamı için değil, dalaletin kalbin bütününe yayılması içindir.
8084. Metin
{وقال فرعون يا هامان بن لي صرحا} بناء عاليا {لعلي أبلغ الأسباب}
{وقال فرعون يا هامان بن لي صرحا} “Firavun dedi ki: Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap” yüksek bir bina, {لعلي أبلغ الأسباب} “belki yollara ulaşırım;”
8086. Metin
{أَسْبَاب السَّمَاوَات} طُرُقهَا الْمُوَصِّلَة إلَيْهَا {فَأَطَّلِع} بِالرَّفْعِ عَطْفًا عَلَى أَبْلُغ وَبِالنَّصْبِ جَوَابًا لِابْنِ {إلَى إلَه مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنّهُ} أَيْ مُوسَى {كَاذِبًا} فِي أَنَّ لَهُ إلَهًا غَيْرِي قَالَ فِرْعَوْن ذَلِكَ تَمْوِيهًا {وَكَذَلِك زُيِّنَ لِفِرْعَوْن سُوء عَمَله وَصُدَّ عَنِ السَّبِيل} طَرِيق الْهُدَى بِفَتْحِ الصَّاد وَضَمّهَا {وَمَا كَيْد فِرْعَوْن إلَّا فِي تَبَاب} خسار
{أَسْبَاب السَّمَاوَات} “göklerin yollarına [ulaşırım da]” oraya ulaştıran yollarına, {فَأَطَّلِع} “böylece yükselip bakarım” ebluğu (أَبْلُغ) fiiline matuf olarak merfu veya ibni (ابْنِ) fiilinin cevabı olarak mensup [okunmuştur], {إلَى إلَه مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنّهُ} “Mûsâ'nın ilahına! Doğrusu ben onu” yani Mûsâ'yı {كَاذِبًا} “yalancı sanıyorum.” Benden başka bir ilahı olduğu iddiasında [yalancı sanıyorum]. Firavun bunu aldatmaca olarak söylemiştir. {وَكَذَلِك زُيِّنَ لِفِرْعَوْن سُوء عَمَله وَصُدَّ عَنِ السَّبِيل} “İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi ve [doğru] yoldan alıkonuldu.” Hidayet yolundan; sâd harfinin fethası ve zammesiyle [okunmuştur]. {وَمَا كَيْد فِرْعَوْن إلَّا فِي تَبَاب} “Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şey değildir.” Ziyan [içindedir].
8088. Metin
{وقال الذي آمن يا قوم اتبعوني} بِإِثْبَاتِ الْيَاء وَحَذْفهَا {أَهْدِكُمْ سَبِيل الرَّشَاد} تَقَدَّمَ
{وقال الذي آمن يا قوم اتبعوني} “İman eden adam dedi ki: Ey kavmim! Bana uyun” yâ harfinin ispatı ve hazfiyle [okunmuştur], {أَهْدِكُمْ سَبِيل الرَّشَاد} “size doğru yolu göstereyim.” [Açıklaması] geçmişti.
8090. Metin
{يَا قَوْم إنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاة الدُّنْيَا مَتَاع} تمتع يزول {وإن الآخرة هي دار القرار}
{يَا قَوْم إنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاة الدُّنْيَا مَتَاع} “Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaattir” yok olup giden bir faydalanmadır, {وإن الآخرة هي دار القرار} “ahiret ise asıl kalınacak yurttur.”
8092. Metin
{مَنْ عَمِلَ سَيِّئَة فَلَا يُجْزَى إلَّا مِثْلهَا وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَر أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِن فَأُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّة} بِضَمِّ الْيَاء وَفَتْح الْخَاء وَبِالْعَكْسِ {يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَاب} رزقا واسعا بلا تبعة
{مَنْ عَمِلَ سَيِّئَة فَلَا يُجْزَى إلَّا مِثْلهَا وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَر أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِن فَأُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّة} “Kim bir kötülük işlerse ancak onun misliyle cezalandırılır; erkek veya kadın, kim de mümin olarak salih amel işlerse işte onlar cennete girerler” yâ harfinin zammesi ve hâ harfinin fethasıyla veya aksiyle [yedhulûne / yudhalûne okunmuştur], {يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَاب} “orada hesapsız rızıklandırılırlar.” Sorumluluk olmaksızın bol bir rızıkla [rızıklandırılırlar].
8094. Metin
{ويا قوم ما لي أدعوكم إلى النجاة وتدعونني إلى النار}
{ويا قوم ما لي أدعوكم إلى النجاة وتدعونني إلى النار} “Ey kavmim! Ne oluyor bana ki ben sizi kurtuluşa çağırırken siz beni ateşe çağırıyorsunuz?”
8096. Metin
{تَدْعُونَنِي لِأَكْفُر بِاَللَّهِ وَأُشْرِك بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْم وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إلَى الْعَزِيز} الْغَالِب عَلَى أَمْره {الْغَفَّار} لِمَنْ تَابَ
{تَدْعُونَنِي لِأَكْفُر بِاَللَّهِ وَأُشْرِك بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْم وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إلَى الْعَزِيز} “Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; bense sizi Azîz olan [Allah'a] davet ediyorum” emrinde mutlak galip olana, {الْغَفَّار} “Gaffâr olana.” Tövbe eden kimseyi çokça bağışlayana [davet ediyorum].
8098. Metin
{لَا جَرَم} حَقًّا {أَنَّمَا تَدْعُونَنِي إلَيْهِ} لِأَعْبُدهُ {لَيْسَ لَهُ دَعْوَة} أَيْ اسْتِجَابَة دَعْوَة {فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَة وَأَنَّ مَرَدّنَا} مَرْجِعنَا {إلى الله وأن المسرفين} الكافرين {هم أصحاب النار
{لَا جَرَم} “Şüphe yok ki” gerçekten {أَنَّمَا تَدْعُونَنِي إلَيْهِ} “beni kendisine davet ettiğiniz şeyin” kulluk etmem için [çağırdığınızın], {لَيْسَ لَهُ دَعْوَة} “hiçbir daveti yoktur” yani duaya icabeti yoktur {فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَة وَأَنَّ مَرَدّنَا} “ne dünyada ne de ahirette; şüphesiz bizim dönüşümüz” varışımız {إلى الله وأن المسرفين} “Allah'adır ve haddi aşanlar da” inkârcılar da {هم أصحاب النار
8100. Metin
{فَسَتَذْكُرُونَ} إذَا عَايَنْتُمْ الْعَذَاب {مَا أَقُول لَكُمْ وَأُفَوِّض أَمْرِي إلَى اللَّه إنَّ اللَّه بَصِير بِالْعِبَادِ} قَالَ ذَلِكَ لَمَّا تَوَعَّدُوهُ بِمُخَالَفَةِ دِينهمْ
{فَسَتَذْكُرُونَ} “Yakında hatırlayacaksınız” azabı gördüğünüzde, {مَا أَقُول لَكُمْ وَأُفَوِّض أَمْرِي إلَى اللَّه إنَّ اللَّه بَصِير بِالْعِبَادِ} “size söylediklerimi. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir.” Kendisini dinlerine aykırı davranmakla tehdit ettiklerinde bunu söyledi.
8102. Metin
{فَوَقَاهُ اللَّه سَيِّئَات مَا مَكَرُوا} بِهِ مِنْ الْقَتْل {وَحَاقَ} نَزَلَ {بآل فِرْعَوْن} قَوْمه مَعَهُ {سُوء الْعَذَاب} الْغَرَق
{فَوَقَاهُ اللَّه سَيِّئَات مَا مَكَرُوا} “Allah onu kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu” onu öldürme tuzaklarından, {وَحَاقَ} “ve kuşattı” indi, {بآل فِرْعَوْن} “Firavun ailesini” onunla birlikte kavmini {سُوء الْعَذَاب} “azabın en kötüsü.” Boğulma [azabı].
8104. Metin
ثُمَّ {النَّار يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا} يُحْرَقُونَ بِهَا {غُدُوًّا وَعَشِيًّا} صَبَاحًا وَمَسَاء {وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة} يُقَال {ادخلوا} يا {آل فرعون} وفي قراءة بفتح الهمزة وكسر الخاء أمر للملائكة {أشد العذاب} عذاب جهنم
Sonra {النَّار يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا} “o ateşe sunulurlar” onunla yakılırlar, {غُدُوًّا وَعَشِيًّا} “sabah akşam.” Sabah ve akşamleyin. {وَيَوْم تَقُوم السَّاعَة} “Kıyametin kopacağı gün ise” [şöyle] denilir: {ادخلوا} “Girin!” Ey {آل فرعون} “Firavun ailesi!” Bir kıraatte hemzenin fethası ve hı harfinin kesresiyle meleklere bir emir olarak [edhilû: sokun şeklinde okunmuştur]; {أشد العذاب} “azabın en şiddetlisine!” Cehennem azabına.
8106. Metin
{و} اذكر {إِذْ يَتَحَاجُّونَ} يَتَخَاصَم الْكُفَّار {فِي النَّار فَيَقُول الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا} جَمْع تَابِع {فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ} دَافِعُونَ {عَنَّا نصيبا} جزاء {من النار}
{و} “Ve” hatırla {إِذْ يَتَحَاجُّونَ} “o vakit tartışırlarken” kâfirler çekiştiklerinde {فِي النَّار فَيَقُول الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا} “ateşin içinde. Zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara şöyle der: 'Biz size uymuştuk” tâbi olanların çoğuludur- {فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ} “şimdi siz savabilir misiniz” defedebilir misiniz {عَنَّا نصيبا} “bizden bir kısmını” bir parçasını {من النار} “ateşten?'”
8108. Metin
{قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إنَّا كُلّ فِيهَا إنَّ اللَّه قَدْ حَكَمَ بَيْن الْعِبَاد} فَأَدْخَلَ الْمُؤْمِنِينَ الْجَنَّة وَالْكَافِرِينَ النَّار
{قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إنَّا كُلّ فِيهَا إنَّ اللَّه قَدْ حَكَمَ بَيْن الْعِبَاد} “Büyüklük taslayanlar derler ki: 'Doğrusu hepimiz onun içindeyiz; şüphesiz Allah kulları arasında hükmünü vermiştir.'” Böylece müminleri cennete, kâfirleri de ateşe koymuştur.
8110. Metin
{وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّار لِخَزَنَةِ جَهَنَّم اُدْعُوا رَبّكُمْ يُخَفِّف عَنَّا يَوْمًا} أَيْ قَدْر يَوْم {من العذاب}
{وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّار لِخَزَنَةِ جَهَنَّم اُدْعُوا رَبّكُمْ يُخَفِّف عَنَّا يَوْمًا} “Ateşte olanlar cehennem bekçilerine dediler ki: 'Rabbinize dua edin de bir gün olsun hafifletsin” yani bir gün miktarınca [hafifletsin] {من العذاب} “azaptan.'”
8112. Metin
{قالوا} أي الخزنة تهكما {أو لم تك تأتيكم رسلكم بالبينات} بالمعجزات الظاهرات {قالوا بلى} أي فكفروا بهم {قالوا فادعوا} أنتم فإنا لا نشفع للكافرين قال تعالى {وما دعاء الكافرين إلا في ضلال}
{قالوا} “[Bekçiler] dediler ki” alay yollu: {أو لم تك تأتيكم رسلكم بالبينات} “'Peygamberleriniz size apaçık delillerle gelmemiş miydi?'” Apaçık mucizelerle [gelmemiş miydi?] {قالوا بلى} “Onlar: 'Evet [gelmişti]' dediler.” Yani buna rağmen onları inkâr ettiler. {قالوا فادعوا} “[Bekçiler] dediler ki: 'O halde siz dua edin!'” Biz kâfirlere şefaat etmeyiz. Yüce Allah buyurdu ki: {وما دعاء الكافرين إلا في ضلال} “Kâfirlerin duası ise ancak bir sapıklıktadır (boşunadır).”
8113. Metin
انعدام
Yokluktadır.
8115. Metin
{إنَّا لَنَنْصُر رُسُلنَا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَيَوْم يَقُوم الْأَشْهَاد} جَمْع شَاهِد وَهُمْ الْمَلَائِكَة يَشْهَدُونَ لِلرُّسُلِ بِالْبَلَاغِ وَعَلَى الْكُفَّار بِالتَّكْذِيبِ
{إنَّا لَنَنْصُر رُسُلنَا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَيَوْم يَقُوم الْأَشْهَاد} “Şüphesiz biz elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında da şahitlerin kıyama duracağı günde de elbette yardım ederiz.” Şâhid (şahit) kelimesinin çoğuludur; onlar da elçilerin tebliğ ettiğine, kâfirlerin ise yalanladığına şahitlik eden meleklerdir.
8117. Metin
{يَوْم لَا يَنْفَع} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتهمْ} عُذْرهمْ لَوْ اعْتَذَرُوا {وَلَهُمْ اللَّعْنَة} أَيْ الْبُعْد مِنْ الرَّحْمَة {وَلَهُمْ سُوء الدَّار} الْآخِرَة أَيْ شدة عذابها
{يَوْم لَا يَنْفَع} “O gün fayda vermez” yâ ve tâ ile [yenfe'u / tenfe'u okunmuştur], {الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتهمْ} “zalimlere mazeretleri;” özür dileseler bile özürleri [fayda vermez], {وَلَهُمْ اللَّعْنَة} “ve lanet onlaradır” yani rahmetten uzaklaştırılmak [onlaradır], {وَلَهُمْ سُوء الدَّار} “yurdun en kötüsü de onlaradır.” Ahiret yurdunun [en kötüsü], yani azabının şiddeti [onlaradır].
8119. Metin
{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْهُدَى} التَّوْرَاة وَالْمُعْجِزَات {وَأَوْرَثْنَا بَنِي إسْرَائِيل} مِنْ بَعْد مُوسَى {الْكِتَاب} التَّوْرَاة
{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْهُدَى} “Andolsun biz Mûsâ'ya hidayeti verdik” Tevrat'ı ve mucizeleri [verdik], {وَأَوْرَثْنَا بَنِي إسْرَائِيل} “ve İsrailoğullarına miras bıraktık” Mûsâ'dan sonra {الْكِتَاب} “o Kitab'ı.” Tevrat'ı.
8121. Metin
{هُدًى} هَادِيًا {وَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَاب} تَذْكِرَة لِأَصْحَابِ العقول
{هُدًى} “Bir yol gösterici” rehber olarak {وَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَاب} “ve akıl sahipleri için bir öğüttür.” Akıl sahipleri için bir hatırlatmadır.
8123. Metin
{فَاصْبِرْ} يَا مُحَمَّد {إنَّ وَعْد اللَّه} بِنَصْرِ أَوْلِيَائِهِ {حَقّ} وَأَنْتَ وَمَنْ تَبِعَك مِنْهُمْ {وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِك} لِيُسْتَنَّ بِك {وَسَبِّحْ} صَلِّ مُتَلَبِّسًا {بِحَمْدِ رَبّك بِالْعَشِيِّ} وَهُوَ مِنْ بَعْد الزَّوَال {وَالْإِبْكَار} الصلوات الخمس
{فَاصْبِرْ} “O halde sabret!” Ey Muhammed! {إنَّ وَعْد اللَّه} “Şüphesiz Allah'ın vaadi” dostlarına yardım edeceği yönündeki [vaadi] {حَقّ} “haktır.” Sen ve sana tabi olanlar da onlardansınız. {وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِك} “Günahın için bağışlanma dile” sana uyulsun (örnek olasın) diye, {وَسَبِّحْ} “ve tesbih et” [yani] namaz kıl {بِحَمْدِ رَبّك بِالْعَشِيِّ} “Rabbinin hamdiyle akşam” ki bu zeval vaktinden sonrasıdır {وَالْإِبْكَار} “ve sabah.” [Burada kastedilen] beş vakit namazdır.
8125. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَات اللَّه} الْقُرْآن {بِغَيْرِ سُلْطَان} بُرْهَان {أَتَاهُمْ إنْ} مَا {فِي صُدُورهمْ إلَّا كِبْر} تَكَبُّر وَطَمَع أَنْ يَعْلُوا عَلَيْك {مَا هُمْ بِبَالِغِيهِ فَاسْتَعِذْ} مِنْ شَرّهمْ {بِاَللَّهِ إنَّهُ هُوَ السَّمِيع} لِأَقْوَالِهِمْ {الْبَصِير} بِأَحْوَالِهِمْ وَنَزَلَ فِي مُنْكِرِي الْبَعْث
{إنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَات اللَّه} “Şüphesiz Allah'ın ayetleri hakkında tartışanlar” Kur'an hakkında, {بِغَيْرِ سُلْطَان} “hiçbir delil olmaksızın” bir bürhan [olmaksızın] {أَتَاهُمْ إنْ} “kendilerine gelen; onların” {فِي صُدُورهمْ إلَّا كِبْر} “göğüslerinde sadece bir büyüklük taslama vardır” kibir ve sana üstün gelme arzusu vardır {مَا هُمْ بِبَالِغِيهِ فَاسْتَعِذْ} “ki onlar buna asla ulaşamayacaklardır. O halde sığın” onların şerrinden {بِاَللَّهِ إنَّهُ هُوَ السَّمِيع} “Allah'a. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir” onların sözlerini, {الْبَصِير} “hakkıyla görendir” onların hallerini. [Bu ayet] yeniden dirilişi inkâr edenler hakkında inmiştir.
8127. Metin
{لَخَلْق السَّمَاوَات وَالْأَرْض} ابْتِدَاء {أَكْبَر مِنْ خَلْق النَّاس} مَرَّة ثَانِيَة وَهِيَ الْإِعَادَة {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} أَيْ كُفَّار مَكَّة {لَا يَعْلَمُونَ} ذَلِكَ فَهُمْ كَالْأَعْمَى وَمَنْ يَعْلَمهُ كَالْبَصِيرِ
{لَخَلْق السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Göklerin ve yerin yaratılması” ilk başta [yaratılması], {أَكْبَر مِنْ خَلْق النَّاس} “insanların yaratılmasından daha büyüktür” ikinci kez [yaratılmasından] ki o da yeniden dirilmedir. {وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} “Fakat insanların çoğu” yani Mekke kâfirleri {لَا يَعْلَمُونَ} “bilmezler” bunu. Dolayısıyla onlar kör gibidir, bunu bilen ise gören kimse gibidir.
8129. Metin
{وما يستوي الأعمى والبصير و} لا {الذين آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} وَهُوَ الْمُحْسِن {وَلَا الْمُسِيء} فيه زيادة لا {قليلا ما يتذكرون} يَتَّعِظُونَ بِالْيَاءِ وَالتَّاء أَيْ تَذَكُّرهمْ قَلِيل جِدًّا
{وما يستوي الأعمى والبصير و} “Kör ile gören bir olmaz;” {الذين آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} “iman edip salih ameller işleyenler” ki o iyilik yapandır {وَلَا الْمُسِيء} “ile kötülük yapan da bir olmaz.” Buradaki [vâv'dan sonraki] lâ fazlalıktır (pekiştirme içindir). {قليلا ما يتذكرون} “Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” Öğüt alıyorsunuz; yâ ve tâ ile [yetzezekkerûn / tetzezekkerûn okunmuştur], yani düşünmeniz son derece azdır.
8131. Metin
{إنَّ السَّاعَة لَآتِيَة لَا رَيْب} شَكّ {فِيهَا وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس لَا يُؤْمِنُونَ} بِهَا
{إنَّ السَّاعَة لَآتِيَة لَا رَيْب} “Şüphesiz o kıyamet mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe” şek {فِيهَا وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس لَا يُؤْمِنُونَ} “yoktur; fakat insanların çoğu inanmazlar” ona.
8133. Metin
{وَقَالَ رَبّكُمْ اُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ} أَيْ اُعْبُدُونِي أُثِبْكُمْ بِقَرِينَةِ مَا بَعْده {إنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ} بِفَتْحِ الْيَاء وَضَمّ الْخَاء وَبِالْعَكْسِ {جَهَنَّم دَاخِرِينَ} صَاغِرِينَ
{وَقَالَ رَبّكُمْ اُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ} “Rabbiniz buyurdu ki: 'Bana dua edin, size cevap vereyim (karşılık vereyim).'” Yani sonrasındaki ifadenin karinesiyle 'Bana kulluk edin, sizi mükâfatlandırayım' [demektir]. {إنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ} “Şüphesiz bana ibadet etmekten büyüklenenler gireceklerdir” yâ'nın fethası ve hâ'nın dammesiyle [seyedhulûne] veya tam aksiyle [seyudhalûne okunmuştur], {جَهَنَّم دَاخِرِينَ} “cehenneme boyun eğmiş olarak.” Aşağılanmış olarak.
8135. Metin
{اللَّه الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ اللَّيْل لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَار مُبْصِرًا} إسْنَاد الْإِبْصَار إلَيْهِ مَجَازِيّ لِأَنَّهُ يُبْصِر فِيهِ {إنَّ اللَّه لَذُو فَضْل عَلَى النَّاس وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس لَا يَشْكُرُونَ} اللَّهَ فلا يؤمنون
{اللَّه الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ اللَّيْل لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَار مُبْصِرًا} “Allah, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, [çevrenizi] aydınlatıcı olarak da gündüzü var edendir.” Görme fiilinin gündüze isnat edilmesi mecazidir; çünkü gündüz vaktinde görülür. {إنَّ اللَّه لَذُو فَضْل عَلَى النَّاس وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس لَا يَشْكُرُونَ} “Şüphesiz Allah, insanlara karşı elbette lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler” Allah'a, bu sebeple iman etmezler.
8137. Metin
{ذَلِكُمُ اللَّه رَبّكُمْ خَالِق كُلّ شَيْء لَا إلَه إلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} فَكَيْفَ تُصْرَفُونَ عَنْ الْإِيمَان مَعَ قِيَام الْبُرْهَان
{ذَلِكُمُ اللَّه رَبّكُمْ خَالِق كُلّ شَيْء لَا إلَه إلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} “İşte her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” Kesin delil ortadayken imandan nasıl çevriliyorsunuz?
8139. Metin
{كَذَلِكَ يُؤْفَك} أَيْ مِثْل إفْك هَؤُلَاءِ إفْك {الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّه} مُعْجِزَاته {يَجْحَدُونَ}
{كَذَلِكَ يُؤْفَك} “İşte böyle döndürülür” yani bunların döndürülmesi gibi döndürülür {الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّه} “Allah'ın ayetlerini” mucizelerini {يَجْحَدُونَ} “inkâr eden kimseler.”
8141. Metin
{اللَّه الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ الْأَرْض قَرَارًا وَالسَّمَاء بناء} سقفا {وصوركم فأحسن صوركم ورزقكم من الطيبات ذلكم الله ربكم فتبارك الله رب العالمين}
{اللَّه الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ الْأَرْض قَرَارًا وَالسَّمَاء بناء} “Allah, sizin için yeryüzünü bir yerleşim yeri, göğü de bir bina” bir tavan {وصوركم فأحسن صوركم ورزقكم من الطيبات ذلكم الله ربكم فتبارk الله رب العالمين} “kılan, size şekil verip de şekillerinizi güzel yapan ve sizi temiz şeylerden rızıklandırandır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!”
8143. Metin
{هُوَ الْحَيّ لَا إلَه إلَّا هُوَ فَادْعُوهُ} اعبدوه {مخلصين له الدين} من الشرك {الحمد لله رب العالمين
{هُوَ الْحَيّ لَا إلَه إلَّا هُوَ فَادْعُوهُ} “O, diridir; O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde O'na dua edin” O'na kulluk edin {مخلصين له الدين} “dini O'na has kılarak” şirkten arındırarak {الحمد لله رب العالمين} “'Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur' [deyin].”
8145. Metin
{قُلْ إنِّي نُهِيت أَنْ أَعْبُد الَّذِينَ تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه لَمَّا جَاءَنِيَ الْبَيِّنَات} دلائل التوحيد {من ربي وأمرت أن أسلم لرب العالمين}
{قُلْ إنِّي نُهِيت أَنْ أَعْبُد الَّذِينَ تَدْعُونَ} “De ki: 'Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylere tapmaktan nehyolundum” ibadet ettiğiniz şeylere [tapmaktan] {مِنْ دُون اللَّه لَمَّا جَاءَنِيَ الْبَيِّنَات} “Allah'ı bırakıp da; bana apaçık deliller geldiği zaman” tevhid delilleri [geldiği zaman] {من ربي وأمرت أن أسلم لرب العالمين} “Rabbimden; ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.'”
8147. Metin
{هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَاب} بِخَلْقِ أَبِيكُمْ آدَم مِنْهُ {ثُمَّ مِنْ نُطْفَة} مَنِيّ {ثُمَّ مِنْ عَلَقَة} دَم غَلِيظ {ثُمَّ يُخْرِجكُمْ طِفْلًا} بِمَعْنَى أَطْفَالًا {ثُمَّ} يُبْقِيكُمْ {لِتَبْلُغُوا أَشُدّكُمْ} تَكَامُل قُوَّتكُمْ مِنْ الثَّلَاثِينَ سَنَة إلَى الْأَرْبَعِينَ {ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا} بِضَمِّ الشِّين وَكَسْرهَا {وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل الْأَشُدّ وَالشَّيْخُوخَة فَعَلَ ذَلِكَ بِكُمْ لِتَعِيشُوا {وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُسَمًّى} وَقْتًا مَحْدُودًا {وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} دَلَائِل التَّوْحِيد فَتُؤْمِنُونَ
{هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَاب} “O, sizi topraktan yaratandır” atanız Âdem'i ondan yaratmak suretiyle [yaratan], {ثُمَّ مِنْ نُطْفَة} “sonra bir nutfeden” meniden, {ثُمَّ مِنْ عَلَقَة} “sonra bir alakadan” koyu kandan, {ثُمَّ يُخْرِجكُمْ طِفْلًا} “sonra sizi bir çocuk olarak çıkarandır” çocuklar manasında, {ثُمَّ} “sonra” sizi yaşatandır {لِتَبْلُغُوا أَشُدّكُمْ} “güçlü çağınıza ulaşasınız diye” kuvvetinizin tam kemale ermesi ki bu otuz yaştan kırk yaşa kadardır, {ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا} “sonra da yaşlılar olasınız diye;” şîn harfinin dammesi ve kesresiyle [şuyûhan / şiyûhan okunmuştur], {وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى مِنْ قَبْل} “ve içinizden kimi de daha önce vefat ettirilir” yani güçlü çağa ve yaşlılığa ulaşmadan önce. Sizi yaşayasınız diye böyle yaptı, {وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُسَمًّى} “ve belirlenmiş bir süreye ulaşasınız diye” sınırlı bir vakte [ulaşasınız], {وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “ve umulur ki akledersiniz” tevhid delillerini de böylece iman edersiniz.
8149. Metin
{هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيت فَإِذَا قَضَى أَمْرًا} أَرَادَ إيجَاد شَيْء {فَإِنَّمَا يَقُول لَهُ كُنْ فَيَكُون} بِضَمِّ النُّون وَفَتْحهَا بِتَقْدِيرِ أَنْ أَيْ يُوجَد عَقِب الْإِرَادَة الَّتِي هِيَ مَعْنَى الْقَوْل المذكور
{هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيت فَإِذَا قَضَى أَمْرًا} “O, hem dirilten hem öldürendir. Bir işe hükmettiği zaman” bir şeyin var olmasını dilediğinde {فَإِنَّمَا يَقُول لَهُ كُنْ فَيَكُون} “ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir.” Nûn'un dammesi ve takdir edilen bir en ile fethasıyla [feyekûnu / feyekûne okunmuştur], yani zikredilen sözün manası olan iradenin hemen akabinde var olur.
8151. Metin
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَات اللَّه} الْقُرْآن {أَنَّى} كَيْفَ {يُصْرَفُونَ} عَنْ الْإِيمَان
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَات اللَّه} “Allah'ın ayetleri hakkında tartışanları görmedin mi?” Kur'an hakkında, {أَنَّى} “nasıl da” nice {يُصْرَفُونَ} “döndürülüyorlar?” İmandan.
8153. Metin
{الذين كذبوا بالكتاب} بالقرآن {وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلنَا} مِنْ التَّوْحِيد وَالْبَعْث وهم كفار مكة {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} عُقُوبَة تَكْذِيبهمْ
{الذين كذبوا بالكتاب} “Kitab'ı yalanlayanlar” Kur'an'ı {وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلنَا} “ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi de” tevhid ve yeniden dirilme hususundaki [gönderdiklerimizi de yalanlayanlar]; onlar Mekke kâfirleridir, {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} “yakında bileceklerdir” yalanlamalarının cezasını.
8155. Metin
{إِذِ الْأَغْلَال فِي أَعْنَاقهمْ} إذْ بِمَعْنَى إذَا {وَالسَّلَاسِل} عُطِفَ عَلَى الْأَغْلَال فَتَكُون فِي الْأَعْنَاق أَوْ مُبْتَدَأ خَبَره مَحْذُوف أَيْ فِي أَرْجُلهمْ أَوْ خَبَره {يُسْحَبُونَ} أَيْ يُجَرُّونَ بِهَا
{إِذِ الْأَغْلَال فِي أَعْنَاقهمْ} “Boyunlarında tasmalar olduğu zaman;” iz (إِذْ), izâ (إِذَا) anlamındadır. {وَالسَّلَاسِل} “ve zincirler [olduğu zaman].” [Bu kelime] ağlâl (tasmalar) üzerine atfedilmiştir, bu durumda boyunlarda olur; veya haberi mahzuf bir mübtedadır; yani ayaklarındadır [demektir], yahut haberi şudur: {يُسْحَبُونَ} “Sürüklenirler” yani onlarla sürüklenirler,
8157. Metin
{فِي الْحَمِيم} أَيْ جَهَنَّم {ثُمَّ فِي النَّار يسجرون} يوقدون
{فِي الْحَمِيم} “kaynar suda;” yani cehennemde, {ثُمَّ فِي النَّار يسجرون} “sonra ateşte yakılırlar.” Tutuşturulurlar.
8159. Metin
{ثم قيل لهم} تبكيتا {أين ما كنتم تشركون
{ثم قيل لهم} “Sonra onlara denilir” azarlamak amacıyla: {أين ما كنتم تشركون} “'Ortak koştuklarınız nerede?”
8161. Metin
{مِنْ دُون اللَّه} مَعَهُ وَهِيَ الْأَصْنَام {قَالُوا ضَلُّوا} غَابُوا {عَنَّا} فلا نراهم {بل لم نكن ندعوا مِنْ قَبْل شَيْئًا} أَنْكَرُوا عِبَادَتهمْ إيَّاهَا ثُمَّ أُحْضِرَتْ قَالَ تَعَالَى {إنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه حَصَب جَهَنَّم} أَيْ وَقُودهَا {كَذَلِكَ} أي مثل إضلال هؤلاء المكذبين {يضل الله الكافرين}
{مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başka?'” O'nunla birlikte [taptığınız], onlar da putlardır. {قَالُوا ضَلُّوا} “Dediler ki: 'Kayboldular” görünmez oldular {عَنَّا} “bizden” artık onları göremiyoruz, {بل لم نكن ندعوا مِنْ قَبْل شَيْئًا} “bilakis biz önceden hiçbir şeye dua etmiyormuşuz (tapmıyormuşuz)!'” Onlara ibadet ettiklerini inkâr ettiler. Sonra [putlar] getirildi. Yüce Allah buyurdu ki: {إنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه حَصَب جَهَنَّم} “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem yakıtısınız” yani odunusunuz. {كَذَلِكَ} “İşte böylece” yani bu yalanlayanların saptırılması gibi {يضل الله الكافرين} “Allah kâfirleri saptırır.”
8163. Metin
وَيُقَال لَهُمْ أَيْضًا {ذَلِكُمْ} الْعَذَاب {بِمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْأَرْض بِغَيْرِ الْحَقّ} مِنْ الْإِشْرَاك وَإِنْكَار الْبَعْث {وَبِمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَ} تَتَوَسَّعُونَ فِي الفرح
Onlara ayrıca şöyle denir: {ذَلِكُمْ} “İşte bu” azap, {بِمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْأَرْض بِغَيْرِ الْحَقّ} “yeryüzünde haksız yere şımarmanız” şirk koşmanız ve yeniden dirilmeyi inkâr etmeniz sebebiyle {وَبِمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَ} “ve böbürlenip taşkınlık yapmanız sebebiyledir.” Şımarıklıkta aşırıya kaçmanızdan ötürüdür.
8165. Metin
{اُدْخُلُوا أَبْوَاب جَهَنَّم خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى} مأوى {المتكبرين}
{اُدْخُلُوا أَبْوَاب جَهَنَّم خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى} “İçinde ebedî kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin! Ne kötüdür” barınağı {المتكبرين} “kibirlenenlerin [yeri]!”
8167. Metin
{فَاصْبِرْ إنَّ وَعْد اللَّه} بِعَذَابِهِمْ {حَقّ فَإِمَّا نُرِيَنك} فِيهِ إنْ الشَّرْطِيَّة مُدْغَمَة وَمَا زَائِدَة تُؤَكِّد مَعْنَى الشَّرْط أَوَّل الْفِعْل وَالنُّون تُؤَكِّد آخِره {بَعْض الَّذِي نَعِدهُمْ} بِهِ مِنْ الْعَذَاب فِي حَيَاتك وَجَوَاب الشَّرْط مَحْذُوف أَيْ فَذَاكَ {أَوْ نَتَوَفَّيَنك} أَيْ قَبْل تَعْذِيبهمْ {فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} فَنُعَذِّبهُمْ أَشَدّ الْعَذَاب فَالْجَوَاب الْمَذْكُور لِلْمَعْطُوفِ فَقَطْ
{فَاصْبِرْ إنَّ وَعْد اللَّه} “O halde sabret! Şüphesiz Allah'ın vaadi” onlara azap edileceğine dair [vaadi] {حَقّ فَإِمَّا نُرِيَنك} “haktır. Ya sana gösteririz” bunda şart edatı olan in (إنْ) idgam edilmiştir, zâid olan mâ (ما) fiilin başındaki şart anlamını pekiştirir, nûn (ن) ise sonunu pekiştirir {بَعْض الَّذِي نَعِدهُمْ} “onlara vadettiğimizin bir kısmını” senin hayatında [göreceğin] azaptan vadettiğimizin bir kısmını; şartın cevabı mahzuftur, yani 'o zikredilen vuku bulacaktır' [demektir], {أَوْ نَتَوَفَّيَنك} “yahut senin canını alırız” yani onlara azap etmeden önce; {فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} “nasıl olsa onlar bize döndürüleceklerdir” ve biz de onlara en şiddetli azabı edeceğiz. Dolayısıyla zikredilen cevap yalnızca matuf olan (ikinci) kısım içindir.
8169. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلك مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْك وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْك} رُوِيَ أَنَّهُ تَعَالَى بَعَثَ ثَمَانِيَة آلَاف نَبِيّ أَرْبَعَة آلَاف نَبِيّ مِنْ بَنِي إسْرَائِيل وَأَرْبَعَة آلَاف مِنْ سَائِر النَّاس {وَمَا كَانَ لِرَسُولِ} مِنْهُمْ {أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إلَّا بِإِذْنِ اللَّه} لِأَنَّهُمْ عَبِيد مَرْبُوبُونَ {فَإِذَا جَاءَ أَمْر اللَّه} بِنُزُولِ الْعَذَاب عَلَى الْكُفَّار {قُضِيَ} بَيْن الرُّسُل وَمُكَذِّبِيهَا {بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ} أَيْ ظَهَرَ الْقَضَاء وَالْخُسْرَان لِلنَّاسِ وَهُمْ خَاسِرُونَ في كُلّ وَقْت قَبْل ذَلِكَ
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلك مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْك وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْك} “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da vardır, sana anlatmadıklarımız da vardır.” Yüce Allah'ın sekiz bin peygamber gönderdiği; bunların dört bininin İsrailoğullarından, dört bininin ise diğer insanlardan olduğu rivayet edilmiştir. {وَمَا كَانَ لِرَسُولِ} “Hiçbir peygamber için” onlardan [hiçbiri için] {أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إلَّا بِإِذْنِ اللَّه} “Allah'ın izni olmaksızın bir ayet (mucize) getirmesi mümkün değildi.” Çünkü onlar yaratılmış kullardır. {فَإِذَا جَاءَ أَمْر اللَّه} “Allah'ın emri geldiği zaman” kâfirlere azabın inmesiyle ilgili [emri], {قُضِيَ} “hüküm verilir” peygamberler ile onları yalanlayanlar arasında {بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ} “hak ile; ve bâtıla sapanlar işte orada hüsrana uğramışlardır.” Yani hüküm ve hüsran insanlara açıkça görünür; oysa onlar bundan önceki her vakitte de zaten hüsrandaydılar.
8171. Metin
{اللَّه الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ الْأَنْعَام} قِيلَ الْإِبِل خاصة هنا والظاهر والبقر والغنم {لتركبوا منها ومنها تأكلون}
{اللَّه الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ الْأَنْعَام} “Allah, sizin için davarları var edendir;” burada özellikle develer olduğu söylenmiştir, zahir olan ise sığır ve koyunun da dahil olduğudur, {لتركبوا منها ومنها تأكلون} “onlardan binesiniz diye ve onlardan yersiniz.”
8173. Metin
{وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِع} مِنْ الدَّرّ وَالنَّسْل وَالْوَبَر وَالصُّوف {وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَة فِي صُدُوركُمْ} هِيَ حَمْل الْأَثْقَال إلَى الْبِلَاد {وَعَلَيْهَا} فِي الْبَرّ {وعلى الفلك} السفن في البحر {تحملون}
{وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِع} “Onlarda sizin için faydalar da vardır” süt, nesil, deve tüyü ve yünden [elde edilen]; {وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَة فِي صُدُوركُمْ} “ve göğüslerinizdeki bir ihtiyaca onların üzerinde ulaşasınız diye.” Bu da yüklerin beldelere taşınmasıdır. {وَعَلَيْهَا} “Onların üzerinde” karada {وعلى الفلك} “ve gemilerin üzerinde” denizde {تحملون} “taşınırsınız.”
8175. Metin
{ويريكم آياته فأي آيات الله} أي الدالة على وحدانيته {تُنْكِرُونَ} اسْتِفْهَام تَوْبِيخ وَتَذْكِير أَيْ أَشْهَر مِنْ تأنيثه
{ويريكم آياته فأي آيات الله} “Ve [O] size ayetlerini gösterir. O halde Allah'ın ayetlerinden hangisini” yani O'nun birliğine delalet eden [hangi delilini] {تُنْكِرُونَ} “inkâr edersiniz?” Kınama ve azarlama amaçlı bir istifhamdır (sorudur). Müzekker [olarak eyyü (أيّ) şeklinde] kullanılması, müennes [olarak eyyetü (أيّة) şeklinde] kullanımından daha meşhurdur.
8177. Metin
{أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ كَانُوا أَكْثَر مِنْهُمْ وَأَشَدّ قُوَّة وَآثَارًا فِي الْأَرْض} مِنْ مَصَانِع وقصور {فما أغنى عنهم ما كانوا يكسبون}
{أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ كَانُوا أَكْثَر مِنْهُمْ وَأَشَدّ قُوَّة وَآثَارًا فِي الْأَرْض} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bir baksınlar? Onlar kendilerinden sayıca daha çok, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserler bakımından daha üstündüler” köşkler ve yapılar bakımından; {فما أغنى عنهم ما كانوا يكسبون} “fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara hiçbir fayda sağlamadı.”
8179. Metin
{فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} الْمُعْجِزَات الظَّاهِرَات {فَرِحُوا} أي الكفار {بما عندهم} أي الرسل {من العلم} فرح استهزاء وضحك مُنْكِرِينَ لَهُ {وَحَاقَ} نَزَلَ {بِهِمْ مَا كَانُوا به يستهزءون} أي العذاب
{فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “Peygamberleri onlara apaçık delillerle” apaçık mucizelerle “gelince,” {فَرِحُوا} “sevindiler” yani kâfirler [sevindiler], {بما عندهم} “yanlarında bulunanla” yani peygamberlerin yanındaki {من العلم} “ilimle” onu inkâr edici olarak alay ve gülme sevinciyle [sevindiler]. {وَحَاقَ} “Ve kuşattı” indi {بِهِمْ مَا كَانُوا به يستهزءون} “onları alay edip durdukları şey.” yani azap.
8181. Metin
{فلما رأوا بأسنا} أي شدة عذابنا {قالوا آمنا بالله وحده وكفرنا بما كنا به مشركين}
{فلما رأوا بأسنا} “Azabımızı gördükleri zaman:” yani azabımızın şiddetini [gördüklerinde] {قالوا آمنا بالله وحده وكفرنا بما كنا به مشركين} “'Yalnızca Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' dediler.”
8183. Metin
{فَلَمْ يَكُ يَنْفَعهُمْ إيمَانهمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسنَا سنت اللَّه} نَصْبه عَلَى الْمَصْدَر بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ مِنْ لَفْظه {الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَاده} فِي الْأُمَم أَنْ لَا يَنْفَعهُمْ الْإِيمَان وَقْت نُزُول الْعَذَاب {وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ} تَبَيَّنَ خُسْرَانهمْ لِكُلِّ أَحَد وَهُمْ خَاسِرُونَ فِي كُلّ وَقْت قَبْل ذلك = ٤١ سورة السجدة
{فَلَمْ يَكُ يَنْفَعهُمْ إيمَانهمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسنَا سنت اللَّه} “Fakat azabımızı gördüklerinde imanları onlara fayda vermedi. [Bu] Allah'ın sünnetidir (kanunudur)” [sünnet kelimesinin] nasb hali, kendi lafzından takdir edilen bir fiille mastar (meful-i mutlak) olmasındandır, {الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَاده} “kulları hakkında gelip geçmiş olan;” [yani geçmiş] ümmetler arasında azabın inişi vaktinde imanın onlara fayda vermeyeceğine dair [kanunudur]. {وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ} “ve kâfirler işte orada hüsrana uğramışlardır.” Onların hüsrana uğradığı herkese açıkça belli oldu; oysa onlar bundan önceki her vakitte de zaten hüsrandaydılar. = 41 Secde Suresi