8184. Metin
{حم} الله أعلم بمراده به
{حم} “Hâ-Mîm.” Bununla neyi kastettiğini Allah en iyi bilir.
8185. Metin
{تنزيل من الرحمن الرحيم} مبتدأ
{تنزيل من الرحمن الرحيم} “[Bu Kitap] Rahmân ve Rahîm olan [Allah] katından indirilmiştir.” [ifadesi] mübtedadır (öznedir).
8186. Metin
{كتاب} خبره {فصلت آياته} بينت بالأحكام والقصص والمواعظ {قرآنا عربيا} حال من كتاب بصفته {لقوم} متعلق بفصلت {يعلمون} يفهمون ذلك وهم العرب
{كتاب} “Bir kitaptır ki” onun haberidir (yüklemidir). {فصلت آياته} “ayetleri açıklanmıştır”, hükümler, kıssalar ve öğütlerle beyan edilmiştir. {قرآنا عربيا} “Arapça bir Kur'an olarak”, sıfatıyla birlikte 'kitap'tan hâldir. {لقوم} “bir kavim için”, 'fussilet' fiiline bağlıdır. {يعلمون} “bilen”, bunu anlayan [bir kavim için ki] onlar da Araplardır.
8187. Metin
{بشيرا} صفة قرآنا {ونذيرا فأعرض أكثرهم فهم لا يسمعون} سماع قبول
{بشيرا} “Bir müjdeleyici”, 'Kur'an' kelimesinin sıfatıdır. {ونذيرا فأعرض أكثرهم فهم لا يسمعون} “ve bir uyarıcı olarak. Fakat onların çoğu yüz çevirdi; artık onlar dinlemezler”, kabul edici bir dinleyişle dinlemezler.
8188. Metin
{وقالوا} للنبي {قلوبنا في أكنة} أغطية {مما تدعونا إليه وفي آذاننا وقر} ثقل {ومن بيننا وبينك حجاب} خلاف في الدين {فاعمل} على دينك {إننا عاملون} على ديننا
{وقالوا} “Ve dediler ki:” Peygamber'e: {قلوبنا في أكنة} “Kalplerimiz örtüler içindedir”, kılıflar içindedir {مما تدعونا إليه وفي آذاننا وقر} “bizi kendisine çağırdığın şeye karşı. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır”, sağırlık vardır {ومن بيننا وبينك حجاب} “ve bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır”, din konusunda bir ayrılık vardır. {فاعمل} “Artık sen [kendi dinine göre] amel et”, kendi dinine göre davran {إننا عاملون} “şüphesiz biz de [kendi dinimize göre] amel etmekteyiz.”
8189. Metin
{قل إنما أنا بشر مِثْلكُمْ يُوحَى إلَيَّ أَنَّمَا إلَهكُمْ إلَه وَاحِد فاستقيموا إليه} بالإيمان والطاعة {واستغفروه وويل} كلمة عذاب {للمشركين}
{قل إنما أنا بشر مِثْلكُمْ يُوحَى إلَيَّ أَنَّمَا إلَهكُمْ إلَه وَاحِد فاستقيموا إليه} “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim; bana ancak ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. O halde O'na doğrulun”, iman ve itaat ile [O'na yönelin] {واستغفروه وويل} “ve O'ndan bağışlanma dileyin. Yazıklar olsun”, bir azap kelimesidir {للمشركين} “o müşriklere!”
8190. Metin
{الذين لا يؤتون الزكاة وهم بالآخرة هم} تأكيد {كافرون}
{الذين لا يؤتون الزكاة وهم بالآخرة هم} “Onlar ki zekâtı vermezler ve onlar ahireti de” [buradaki 'hüm'] tekit içindir {كافرون} “inkâr edenlerin ta kendileridir.”
8191. Metin
{إن الذين آمنوا وعملوا الصالحات لهم أجر غير ممنون} مقطوع
{إن الذين آمنوا وعملوا الصالحات لهم أجر غير ممنون} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için kesintisiz”, ardı arkası kesilmeyen “bir mükâfat vardır.”
8192. Metin
{قل أئنكم} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَة الثَّانِيَة وَتَسْهِيلهَا وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهَا بوجهيها وبين الأولى {لتكفرون بالذي خلق الأرض في يومين} الأحد والاثنين {وتجعلون له أندادا} شركاء {ذلك رب} أي مالك {العالمين} جمع عالم وهو ما سوى الله وجمع لاختلاف أنواعه بالياء والنون تغليبا للعقلاء
{قل أئنكم} “De ki: Gerçekten siz” —ikinci hemzenin tahkiki, teshili ve her iki vecihte de birinci hemze ile arasına bir elif idhaliyle— {لتكفرون بالذي خلق الأرض في يومين} “yeri iki günde” Pazar ve Pazartesi günlerinde “yaratanı inkâr edip” {وتجعلون له أندادا} “O'na eşler”, ortaklar “mi koşuyorsunuz?” {ذلك رب} “İşte O, Rabbidir”, yani malikidir {العالمين} “âlemlerin.” 'Âlemîn', Allah'tan başka her şey olan 'âlem' kelimesinin çoğuludur; akıllılara tağlib yoluyla ve türlerinin çeşitliliği sebebiyle 'yâ' ve 'nûn' ile çoğul yapılmıştır.
8194. Metin
{وجعل} مستأنف ولا يجوز عطفه على صلة الذي للفاصل الأجنبي {فيها رواسي} جبالا ثوابت {من فوقها وبارك فيها} بكثرة المياه والزروع والضروع {وقدر} قسم {فيها أقواتها} للناس والبهائم {في} تمام {أربعة أيام} أي الجعل وما ذكر معه في يوم الثلاثاء والأربعاء {سواء} منصوب على المصدر أي استوت الأربعة استواء لا تزيد ولا تنقص {للسائلين} عن خلق الأرض بما فيها
{وجعل} “Ve kıldı”, müste'neftir (yeni bir cümledir); yabancı bir fâsıla bulunduğu için 'ellezî'nin sılasına atfedilmesi caiz değildir, {فيها رواسي} “oraya sarsılmaz dağlar”, sabit dağlar [koydu] {من فوقها وبارك فيها} “onun üzerinden ve orada bereketler yarattı”, suların, ekinlerin ve sağmal hayvanların çokluğuyla [bereket kıldı] {وقدر} “ve takdir etti”, paylaştırdı {فيها أقواتها} “oradaki rızıkları”, insanlar ve hayvanlar için {في} “içinde”, tamamında {أربعة أيام} “dört günde”, yani yaratma ve onunla birlikte zikredilenler Salı ve Çarşamba günlerinde [tamamlanarak dört günde bitti]. {سواء} “tam olarak”, meful-i mutlak (mastar) olarak mansubdur; yani dört gün ne eksik ne fazla tamı tamına denk geldi {للسائلين} “soranlar için”, yerin ve içindekilerin yaratılışını soranlar için.
8196. Metin
{ثم استوى} قصد {إلى السماء وهي دخان} بخار مرتفع {فقال لها وللأرض ائتيا} إلى مرادي منكما {طوعا أو كرها} في موضع الحال أي طائعتين أو مكرهتين {قالتا أتينا} بمن فينا {طائعين} فيه تغليب المذكر العاقل أو نزلتا لخطابهما منزلته
{ثم استوى} “Sonra yöneldi”, kastetti {إلى السماء وهي دخان} “göğe; o ise bir duman halindeydi”, yükselen bir buhar halindeydi. {فقال لها وللأرض ائتيا} “Ona ve yere: 'Gelin!' buyurdu”, hakkınızdaki muradıma gelin {طوعا أو كرها} “isteyerek veya istemeyerek.” Bu ifade hâl konumundadır; yani boyun eğerek veya zoraki olarak [gelin]. {قالتا أتينا} “İkisi dediler ki: 'Geldik”, içimizdekilerle birlikte [geldik] {طائعين} “boyun eğenler olarak.'” Burada müzekker akıllılara tağlib yapılmıştır veya onlara hitap edildiği için akıllı varlık makamına konulmuşlardır.
8198. Metin
{فقضاهن} الضَّمِير يَرْجِع إلَى السَّمَاء لِأَنَّهَا فِي مَعْنَى الجمع الآيلة إليه أي صيرها {سبع سماوات في يومين} الخميس والجمعة فرغ منها في آخر ساعة منه وفيها خلق آدم ولذلك لم يقل هنا سواء ووافق ما هنا آيات خلق السماوات والأرض في ستة أيام {وأوحى في كل سماء أمرها} الذي أمر به من فيها من الطاعة والعبادة {وزينا السماء الدنيا بمصابيح} بنجوم {وحفظا} منصوب بفعله المقدر أي حفظناها من استراق الشياطين السمع بالشهب {ذلك تقدير العزيز} في ملكه {العليم} بخلقه
{فقضاهن} “Böylece onları vücuda getirdi”, zamir 'semâ' kelimesine döner; zira çoğul anlamındadır ve çoğula dönüşecektir; yani onları kıldı {سبع سماوات في يومين} “iki günde yedi gök olarak.” Perşembe ve Cuma günleri; Cuma gününün son saatinde [yaratılışları] bitti ve onda Âdem yaratıldı. Bu sebeple burada 'sevâen' denilmemiştir. Buradaki ifade, göklerin ve yerin altı günde yaratıldığını bildiren ayetlerle örtüşmektedir. {وأوحى في كل سماء أمرها} “Ve her bir göğe kendi işini vahyetti”, her gökte bulunan varlıklara itaat ve ibadetten emrettiği hususları [bildirdi]. {وزينا السماء الدنيا بمصابيح} “Biz dünya semasını kandillerle”, yıldızlarla “donattık” {وحفظا} “ve bir koruma [kıldık]”, takdir edilen fiiliyle mansubdur; yani 'şeytanların kulak hırsızlığı yapmasından o [yıldız] şahaplarıyla koruduk.' {ذلك تقدير العزيز} “İşte bu, Azîz olanın”, mülkünde galip olanın {العليم} “ve Alîm olanın”, yarattıklarını en iyi bilenin “takdiridir.”
8200. Metin
{فإن أعرضوا} أي كفار مكة عن الإيمان بعد هذا البيان {فقل أنذرتكم} خوفتكم {صاعقة مثل صاعقة عاد وثمود} عذابا يهلككم مثل الذي أهلكهم
{فإن أعرضوا} “Eğer yüz çevirirlerse”, yani Mekke kâfirleri bu açıklamadan sonra imandan yüz çevirirlerse {فقل أنذرتكم} “de ki: 'Sizi uyardım”, sizi korkuttum {صاعقة مثل صاعقة عاد وثمود} “Âd ve Semûd'un yıldırımı gibi bir yıldırımla!'”, onları helak eden azap gibi sizi de helak edecek bir azapla.
8202. Metin
{إذ جاءتهم الرسل من بين أيديهم ومن خلفهم} أي مقبلين عليهم ومدبرين عنهم فكفروا كما سيأتي والإهلاك في زمنه فقط {أَ} أَيْ بِأَنْ {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه قالوا لو شاء ربنا لأنزل} علينا {ملائكة فإنا بما أرسلتم به} على زعمكم {كافرون
{إذ جاءتهم الرسل من بين أيديهم ومن خلفهم} “Hani peygamberler onlara önlerinden ve arkalarından gelmişti”, yani kendilerine yönelerek ve peş peşe gelmişlerdi de gelecek ayette geçtiği üzere inkâr etmişlerdi; helak ise sadece kendi dönemlerinde vuku bulmuştur: {أَ} yani {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه قالوا لو شاء ربنا لأنزل} “'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' [diye]. Onlar dediler ki: 'Eğer Rabbimiz dileseydi”, üzerimize {ملائكة فإنا بما أرسلتم به} “melekler indirirdi. Bu sebeple biz, sizinle gönderilen şeyi”, sizin iddianıza göre gönderileni {كافرون} “inkâr edicileriz.'”
8204. Metin
{فأما عاد فاستكبروا في الأرض بغير الحق وقالوا} لما خوفوا بالعذاب {من أشد منا قوة} أي لا أحد كان واحدهم يقلع الصخرة العظيمة من الجبل يجعلها حيث يشاء {أو لم يروا} يعلموا {أن الله الذي خلقهم هو أشد منهم قوة وكانوا بآياتنا} المعجزات {يجحدون}
{فأما عاد فاستكبروا في الأرض بغير الحق وقالوا} “Âd kavmine gelince, onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve dediler ki:” azapla korkutuldukları zaman: {من أشد منا قوة} “'Bizden daha kuvvetli kim vardır?'”, yani 'hiç kimse yoktur.' Onlardan tek bir kişi dağdan kocaman bir kayayı koparıp dilediği yere koyabiliyordu. {أو لم يروا} “Görmediler mi”, bilmediler mi {أن الله الذي خلقهم هو أشد منهم قوة وكانوا بآياتنا} “kendilerini yaratan Allah'ın, kuvvetçe kendilerinden daha üstün olduğunu? Onlar bizim ayetlerimizi”, mucizelerimizi {يجحدون} “inkâr ediyorlardı.”
8206. Metin
{فأرسلنا عليهم ريحا صرصرا} باردة شديدة الصوت بلا مطر {في أيام نحسات} بكسر الحاء وسكونها مشئومات عليهم {لنذيقهم عذاب الخزي} الذل {في الحياة الدنيا ولعذاب الآخرة أخزى} أشد {وهم لا ينصرون} بمنعه عنهم
{فأرسلنا عليهم ريحا صرصرا} “Bunun üzerine biz de onların üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik”, yağmursuz, çok soğuk ve uğultulu bir rüzgâr [gönderdik] {في أيام نحسات} “uğursuz günlerde”, 'hâ' harfinin kesresi ve sükûnuyla; onlar için uğursuz günlerde, {لنذيقهم عذاب الخزي} “onlara rüsvalık azabını tattırmak için”, zillet [azabını] {في الحياة الدنيا ولعذاب الآخرة أخزى} “dünya hayatında. Ahiret azabı ise daha da rüsva edicidir”, daha şiddetlidir {وهم لا ينصرون} “ve onlara yardım da edilmez”, o azap onlardan engellenmez.
8208. Metin
{وأما ثمود فهديناهم} بينا لهم طريق الهدى {فاستحبوا العمى} اختاروا الكفر {على الهدى فأخذتهم صاعقة العذاب الهون} المهين {بما كانوا يكسبون}
{وأما ثمود فهديناهم} “Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik”, kendilerine hidayet yolunu açıkladık {فاستحبوا العمى} “fakat onlar körlüğü sevdiler”, küfrü tercih ettiler {على الهدى فأخذتهم صاعقة العذاب الهون} “hidayete karşı; böylece onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakaladı”, zillete düşürücü [azap] {بما كانوا يكسبون} “kazandıkları [günahlar] sebebiyle.”
8210. Metin
{ونجينا} منها {الذين آمنوا وكانوا يتقون} الله
{ونجينا} “Ve kurtardık”, o azaptan {الذين آمنوا وكانوا يتقون} “iman edip de [Allah'a karşı gelmekten] sakınanları.”
8212. Metin
{و} اذكر {يوم يحشر} بالياء والنون المفتوحة وضم الشين وفتح الهمزة {أعداء الله إلى النار فهم يوزعون} يساقون
{و} Hatırla {يوم يحشر} “toplanacağı günü”, 'yâ' ile ve fethalı 'nûn' ile, 'şîn'in zammesi ve hemzenin fethasıyla da okunmuştur; {أعداء الله إلى النار فهم يوزعون} “Allah'ın düşmanlarının ateşe [doğru]; artık onlar sevk edilirler”, ardı ardına sürülürler.
8214. Metin
{حتى إذا ما} زائدة {جاءوها شهد عليهم سمعهم وأبصارهم وجلودهم بما كانوا يعملون}
{حتى إذا ما} 'mâ' zaiddir {جاءوها شهد عليهم سمعهم وأبصارهم وجلودهم بما كانوا يعملون} “Nihayet oraya geldiklerinde, kulakları, gözleri ve derileri yapmış oldukları şeylere karşı aleyhlerine şahitlik eder.”
8216. Metin
{وقالوا لجلودهم لم شهدتم علينا قالوا أنطقنا الله الذي أنطق كل شيء}
{وقالوا لجلودهم لم شهدتم علينا قالوا أنطقنا الله الذي أنطق كل شيء} “Derilerine derler ki: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?' Onlar da: 'Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu' derler.”
8217. Metin
أي أراد نطقه {وهو خلقكم أول مرة وإليه ترجعون} قيل هو من كلام الجلود وقيل هو من كلام الله تعالى كالذي بعده وموقعه قريب مما قبله بأن القادر على إنشائكم ابتداء وإعادتكم بعد الموت أحياء قادر على إنطاق جلودكم وأعضائكم
Yani konuşmasını dilediği her şeyi [konuşturdu]. {وهو خلقكم أول مرة وإليه ترجعون} “Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz.” Bunun derilerin sözü olduğu söylendiği gibi, kendisinden sonraki gibi Allah Teâlâ'nın kelamı olduğu da söylenmiştir. Konumu da kendisinden öncekine yakındır; yani sizi başlangıçta var etmeye ve öldükten sonra diriltmeye kādir olan Zat, derilerinizi ve uzuvlarınızı konuşturmaya da kādirdir.
8219. Metin
{وما كنتم تستترون} عن ارتكابكم الفواحش من {أن يشهد عليكم سمعكم ولا أبصاركم ولا جلودكم} لأنكم لم توقنوا بالبعث {ولكن ظننتم} عند استتاركم {أن الله لا يعلم كثيرا مما تعملون}
{وما كنتم تستترون} “Siz sakınmıyordunuz”, çirkin işleri işlerken saklanmıyordunuz {أن يشهد عليكم سمعكم ولا أبصاركم ولا جلودكم} “kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden”, çünkü siz dirilişe kesin olarak inanmıyordunuz; {ولكن ظننتم} “fakat siz sanıyordunuz ki”, gizlendiğiniz vakit {أن الله لا يعلم كثيرا مما تعملون} “Allah yaptıklarınızın çoğunu bilmez.”
8221. Metin
{وذلكم} مبتدأ {ظنكم} بدل منه {الذي ظننتم بربكم} نعت والخبر {أرداكم} أي أهلككم {فأصبحتم من الخاسرين}
{وذلكم} “İşte bu”, mübtedadır; {ظنكم} “zannınız”, ondan bedeldir; {الذي ظننتم بربكم} “Rabbiniz hakkında beslediğiniz [o zan]”, sıfattır; haberi ise: {أرداكم} “sizi helak etti”, yani sizi mahvetti {فأصبحتم من الخاسرين} “ve hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”
8223. Metin
{فإن يصبروا} على العذاب {فالنار مثوى} مأوى {لهم وإن يستعتبوا} يطلبوا العتبى أي الرضا {فما هم من المعتبين} المرضيين
{فإن يصبروا} “Eğer sabrederlerse”, azaba [sabrederlerse] {فالنار مثوى} “ateş bir yurttur”, bir barınaktır {لهم وإن يستعتبوا} “onlar için. Eğer rıza talep ederlerse”, hoşnutluk dilerlerse {فما هم من المعتبين} “artık onlar rızası gözetilenlerden değillerdir”, hoşnut edilecek olanlardan değillerdir.
8225. Metin
{وقيضنا} سببنا {لهم قرناء} من الشياطين {فزينوا لهم ما بين أيديهم} من أمر الدنيا واتباع الشهوات {وما خلفهم} من أمر الآخرة بقولهم لا بعث ولا حساب {وحق عليهم القول} بالعذاب وهو {لأملأن جهنم} الآية {في} جملة {أمم قد خلت} هلكت {من قبلهم من الجن والإنس إنهم كانوا خاسرين}
{وقيضنا} “Ve hazırladık”, musallat kıldık {لهم قرناء} “onlara birtakım yoldaşlar”, şeytanlardan [yoldaşlar]; {فزينوا لهم ما بين أيديهم} “onlar da kendilerine önlerindekini süslü gösterdiler”, dünya işlerini ve hevalara uymayı {وما خلفهم} “ve arkalarındakini de”, 'yeniden dirilme ve hesap yoktur' sözleriyle ahiret işini [süslü gösterip unutturdular]. {وحق عليهم القول} “Ve aleyhlerine o söz hak oldu”, azap sözü [hak oldu] ki o da şudur: {لأملأن جهنم} “Elbette cehennemi dolduracağım” ayetidir; {في} “içinde”, arasında {أمم قد خلت} “gelip geçmiş ümmetler”, helak olmuş [ümmetler] {من قبلهم من الجن والإنس إنهم كانوا خاسرين} “kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayanlardı.”
8227. Metin
{وقال الذين كفروا} عند قراءة النبي ﷺ {لا تسمعوا لهذا القرآن والغوا فيه} ائتوا باللغط ونحوه وصيحوا في زمن قراءته {لعلكم تغلبون} فيسكت عن القراءة
{وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki:” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Kur'an okuduğu vakit: {لا تسمعوا لهذا القرآن والغوا فيه} “'Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onun hakkında anlamsız gürültü yapın!'”, gürültü patırtı yapın ve o okuduğu sırada bağırıp çağırın {لعلكم تغلبون} “'umulur ki üstün gelirsiniz'”, böylece okumayı bırakır [diye düşündüler].
8229. Metin
قال الله تعالى فيهم {فلنذيقن الذين كفروا عذابا شديدا ولنجزينهم أسوأ الذي كانوا يعملون} أي أقبح جزاء عملهم
Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurdu: {فلنذيقن الذين كفروا عذابا شديدا ولنجزينهم أسوأ الذي كانوا يعملون} “Biz o inkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız”, yani amellerinin en çirkin karşılığıyla cezalandıracağız.
8231. Metin
{ذلك} العذاب الشديد وأسوأ الجزاء {جزاء أعداء الله} بتحقيق الهمزة الثانية وإبدالها واوا {النار} عطف بيان للجزاء المخبر به عن ذلك {لهم فيها دار الخلد} أي إقامة لا انتقال منها {جزاء} منصوب على المصدر بفعله المقدر {بما كانوا بآياتنا} القرآن {يجحدون}
{ذلك} “İşte bu”, şiddetli azap ve en kötü karşılık {جزاء أعداء الله} “Allah'ın düşmanlarının cezasıdır”, ikinci hemzenin tahkiki ve 'vav'a ibdaliyle; {النار} “ateştir”, 'zâlike'den haber verilen 'el-cezâ' için atf-ı beyandır; {لهم فيها دار الخلد} “orada onlar için ebedîlik yurdu vardır”, yani oradan hiç ayrılmayacakları bir ikamet yurdu; {جزاء} “bir ceza olarak”, takdir edilen fiiliyle mastar (meful-i mutlak) olarak mansubdur {بما كانوا بآياتنا} “ayetlerimizi”, Kur'an'ı {يجحدون} “inkâr etmelerine karşılık.”
8233. Metin
{وقال الذين كفروا} في النار {ربنا أرنا اللذين أضلانا من الجن والإنس} أي إبليس وقابيل سنا الكفر والقتل {نجعلهما تحت أقدامنا} في النار {ليكونا من الأسفلين} أي أشد عذابا منا
{وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki:” cehennem ateşinde: {ربنا أرنا اللذين أضلانا من الجن والإنس} “'Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o ikisini bize göster”, yani küfür ve cinayeti ilk başlatan İblis ve Kabil'i [bize göster]; {نجعلهما تحت أقدامنا} “onları ayaklarımızın altına alalım”, ateşte [ayaklarımızın altına alalım] {ليكونا من الأسفلين} “ta ki en aşağılıklardan olsunlar!'”, yani bizden daha şiddetli bir azap içinde bulunsunlar.
8235. Metin
{إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا} على التوحيد وغيره مما وجب عليهم {تتنزل عليهم الملائكة} عند الموت {أ} بأن {لا تخافوا} من الموت وما بعده {ولا تحزنوا} على ما خلفتم من أهل وولد فنحن نخلفكم فيه {وأبشروا بالجنة التي كنتم توعدون}
{إن الذين قالوا ربنا الله ثم استقاموا} “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanlar”, tevhid ve kendilerine farz kılınan diğer hususlarda [dosdoğru olanlar] var ya; {تتنزل عليهم الملائكة} “onların üzerlerine melekler iner”, ölüm anında; {أ} “şöyle diyerek:”, yani {لا تخافوا} “'Korkmayın”, ölümden ve ölümden sonrasından {ولا تحزنوا} “ve üzülmeyin”, geride bıraktığınız aile ve çocuk için; zira biz onlar hususunda sizin yerinizi tutarız [onları koruruz]; {وأبشروا بالجنة التي كنتم توعدون} “ve vadedilmekte olduğunuz cennetle sevinin!'”
8237. Metin
{نحن أولياؤكم في الحياة الدنيا} أي نحفظكم فيها {وفي الآخرة} أي نكون معكم فيها حتى تدخلوا الجنة {ولكم فيها ما تشتهي أنفسكم ولكم فيها ما تدعون} تطلبون
{نحن أولياؤكم في الحياة الدنيا} “'Biz dünya hayatında sizin dostlarınızız”, yani orada sizi koruruz {وفي الآخرة} “ve ahirette de [dostlarınızız]”, yani cennete girinceye kadar orada sizinle beraberiz; {ولكم فيها ما تشتهي أنفسكم ولكم فيها ما تدعون} “orada canlarınızın çektiği her şey sizindir ve orada istediğiniz her şey sizindir'”, talep ettiğiniz [her şey].
8239. Metin
{نزلا} رزقا مهيئا منصوب بجعل مقدرا {من غفور رحيم} أي الله
{نزلا} “Bir ikram olarak”, hazırlanmış bir rızık olarak; takdir edilen bir fiille meful olarak mansubdur; {من غفور رحيم} “Gafûr ve Rahîm olandan”, yani Allah'tan.
8241. Metin
{ومن أحسن قولا} أي لا أحد أحسن قولا {ممن دعا إلى الله} بالتوحيد {وعمل صالحا وقال إنني من المسلمين}
{ومن أحسن قولا} “Sözce daha güzel kim vardır”, yani sözü daha güzel hiç kimse yoktur {ممن دعا إلى الله} “Allah'a çağıran”, tevhide [çağıran] {وعمل صالحا وقال إنني من المسلمين} “ve salih amel işleyen ve 'Şüphesiz ben Müslümanlardanım' diyenden?”
8243. Metin
{ولا تستوي الحسنة ولا السيئة} في جزئياتهما لأن بعضهما فوق بعض {ادفع} السيئة {بالتي} أي بالخصلة التي {هي أحسن} كالغضب بالصبر والجهل بالحلم والإساءة بالعفو {فإذا الذي بينك وبينه عداوة كأنه ولي حميم} أي فيصير عدوك كالصديق القريب في محبته إذا فعلت ذلك فالذي مبتدأ وكأنه الخبر وإذا ظرف لمعنى التشبيه
{ولا تستوي الحسنة ولا السيئة} “İyilik ile kötülük bir olmaz”, kendi aralarındaki derecelerinde [de bir olmaz], zira bazısı bazısından üstündür; {ادفع} “Sav”, kötülüğü {بالتي} “o hasletle ki”, yani şu hasletle ki {هي أحسن} “en güzeldir”, öfkeyi sabırla, cehaleti hilimle ve kötülüğü affetmekle [sav]; {فإذا الذي بينك وبينه عداوة كأنه ولي حميم} “o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost gibi oluverir”, yani bunu yaptığın takdirde düşmanın sevgisinde yakın bir dost gibi oluverir. 'Ellezî' mübteda, 'keennehû' haberdir; 'izâ' ise teşbih anlamı taşıyan bir zarftır.
8245. Metin
{وما يلقاها} أي يؤتي الخصلة التي هي أحسن {إلا الذين صبروا وما يلقاها إلا ذو حظ} ثواب {عظيم
{وما يلقاها} “Buna kavuşturulmaz”, yani en güzel haslete ulaştırılmaz {إلا الذين صبروا وما يلقاها إلا ذو حظ} “ancak sabredenlerden başkası; buna kavuşturulmaz ancak nasip”, sevap {عظيم “büyük [nasip sahibi olan kavuşturulur].”
8247. Metin
{وَإِمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الزائدة {ينزغنك من الشيطان نزغ} أي يصرفك عن الخصلة وغيرها من الخير صَارِف {فَاسْتَعِذْ بِاَللَّهِ} جَوَاب الشَّرْط وَجَوَاب الْأَمْر محذوف أي يدفعه عنك {إنه هو السميع} للقول {العليم} بالفعل
{وَإِمَّا} “Ve eğer”, burada şart edatı olan 'in'in nunu zâid olan 'mâ'ya idgam edilmiştir; {ينزغنك من الشيطان نزغ} “şeytandan bir kışkırtma seni dürterse”, yani seni o [en güzel] hasletten ve diğer hayırlardan çeviren bir engelleyici çevirirse {فَاسْتَعِذْ بِاَللَّهِ} “hemen Allah'a sığın”, şartın cevabıdır; emrin cevabı ise mahzuftur, yani O onu senden defeder; {إنه هو السميع} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir”, sözü [işitendir] {العليم} “hakkıyla bilendir”, fiili [bilendir].
8249. Metin
{ومن آياته الليل والنهار والشمس والقمر لا تسجدوا للشمس ولا للقمر واسجدوا لله الذي خلقهن} أي الآيات الأربع {إن كنتم إياه تعبدون}
{ومن آياته الليل والنهار والشمس والقمر لا تسجدوا للشمس ولا للقمر واسجدوا لله الذي خلقهن} “Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; onları yaratan Allah'a secde edin”, yani bu dört ayeti [yaratan Allah'a secde edin] {إن كنتم إياه تعبدون} “eğer yalnız O'na ibadet ediyorsanız.”
8251. Metin
{فإن استكبروا} عن السجود لله وحده {فالذين عند ربك} أي فالملائكة {يسبحون} يصلون {له بالليل والنهار وهم لا يسأمون} لا يملون
{فإن استكبروا} “Eğer büyüklük taslarlarsa”, yalnızca Allah'a secde etmekten [kaçınırlarsa]; {فالذين عند ربك} “bilsinler ki Rabbinin katındakiler”, yani melekler {يسبحون} “tesbih ederler”, ibadet/namaz kılarlar {له بالليل والنهار وهم لا يسأمون} “gece ve gündüz O'nun için ve onlar usanmazlar”, bıkıp usanmazlar.
8253. Metin
{ومن آياته أنك ترى الأرض خاشعة} يابسة لا نبات فيها {فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ} تَحَرَّكَتْ {وَرَبَتْ} انتفخت وعلت {إن الذي أحياها لمحيي الموتى إنه على كل شيء قدير}
{ومن آياته أنك ترى الأرض خاشعة} “O'nun ayetlerindendir ki, sen yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görürsün”, üzerinde hiç bitki bulunmayan kuru bir halde [görürsün]; {فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ} “fakat onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçer”, canlanır {وَرَبَتْ} “ve kabarır”, şişer ve yükselir; {إن الذي أحياها لمحيي الموتى إنه على كل شيء قدير} “şüphesiz ona hayat veren, ölüleri de mutlaka diriltecektir. Gerçekten O, her şeye kadirdir.”
8255. Metin
{إن الذين يلحدون} من ألحد ولحد {في آياتنا} القرآن بالتكذيب {لا يخفون علينا} فنجازيهم {أفمن يلقى في النار خير أم من يأتي آمنا يوم القيامة اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير} تهديد لهم
{إن الذين يلحدون} “Şüphesiz sapanlar”, 'elhede' ve 'lehede' kökünden [gelir]; {في آياتنا} “ayetlerimiz hakkında”, yalanlamak suretiyle Kur'an hakkında [sapanlar]; {لا يخفون علينا} “bize gizli kalmazlar”, biz de onları cezalandırırız. {أفمن يلقى في النار خير أم من يأتي آمنا يوم القيامة اعملوا ما شئتم إنه بما تعملون بصير} “O halde ateşe atılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelen mi? Dilediğinizi yapın! Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir”, onlara yönelik bir tehdittir.
8257. Metin
{إن الذين كفروا بالذكر} القرآن {لما جاءهم} نجازيهم {وإنه لكتاب عزيز} منيع
{إن الذين كفروا بالذكر} “Şüphesiz o Zikr'i inkâr edenler”, Kur'an'ı [inkâr edenler]; {لما جاءهم} “kendilerine geldiğinde”, onları cezalandıracağız; {وإنه لكتاب عزيز} “halbuki o, gerçekten eşsiz/yüce bir kitaptır”, korunmuş [bir kitaptır].
8259. Metin
{لا يأتيه الباطل من بين يديه ولا من خلفه} أي ليس قبله كتاب يكذبه ولا بعده {تنزيل من حكيم حميد} أي الله المحمود في أمره
{لا يأتيه الباطل من بين يديه ولا من خلفه} “Ona ne önünden ne de arkasından batıl gelebilir”, yani ne ondan önce onu yalanlayan bir kitap vardır ne de ondan sonra; {تنزيل من حكيم حميد} “Hîkmet sahibi ve övülmeye layık olandan indirilmiştir”, yani işlerinde övülen Allah'tan [indirilmiştir].
8261. Metin
{ما يقال لك} من التكذيب {إلا} مثل {ما قد قيل للرسل من قبلك إن ربك لذو مغفرة} للمؤمنين {وذو عقاب أليم} للكافرين
{ما يقال لك} “Sana söylenen şeyler”, yalanlama kabilinden [söylenenler]; {إلا} “başkası değildir”, benzeridir {ما قد قيل للرسل من قبلك إن ربك لذو مغفرة} “senden önceki elçilere söylenmiş olanların. Şüphesiz senin Rabbin hem bağışlama sahibidir”, müminler için; {وذو عقاب أليم} “hem de can yakıcı bir azap sahibidir”, kâfirler için.
8263. Metin
{ولو جعلناه} أي الذكر {قرآنا أعجميا لقالوا لولا} هلا {فصلت} بينت {آياته} حتى نفهمها {أ} قرآن {أعجمي و} نبي {عربي}
{ولو جعلناه} “Eğer biz onu kılsaydık”, yani Zikr'i; {قرآنا أعجميا لقالوا لولا} “yabancı dilde bir Kur'an [kılsaydık], elbette derlerdi ki: 'Keşke”, neden {فصلت} “açıklanmadı”, beyan edilmedi {آياته} “onun ayetleri?'”, ta ki anlayalım; {أ} “Yabancı dilde bir Kur'an”, {أعجمي و} “ve”, [Arap bir] peygamber mi? {عربي} “Arapça [bir elçi mi]?!”
8264. Metin
استفهام إنكار منهم بتحقيق الهمزة الثانية وقلبها ألف بإشباع ودونه {قل هو للذين آمنوا هدى} من الضلالة {وشفاء} من الجهل {والذين لا يؤمنون في آذانهم وقر} ثقل فلا يسمعونه {وهو عليهم عمى} فلا يفهمونه {أولئك ينادون من مكان بعيد} أي هم كالمنادى من مكان بعيد لا يسمع ولا يفهم ما ينادى به
Onların inkârî soru ifadesidir; ikinci hemzenin tahkikiyle ve işbâ' ile ya da işbâ'sız olarak elif'e kalbedilmesiyle okunur. {قل هو للذين آمنوا هدى} “De ki: 'O, iman edenler için bir hidayettir”, sapıklıktan [kurtaran bir hidayettir]; {وشفاء} “ve bir şifadır”, cehaletten [kurtaran bir şifadır]. {والذين لا يؤمنون في آذانهم وقر} “İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır”, ağırlık vardır, bu yüzden onu işitmezler; {وهو عليهم عمى} “ve o, onlara karşı bir körlüktür”, bu yüzden onu anlamazlar. {أولئك ينادون من مكان بعيد} “İşte onlara uzak bir yerden seslenilmektedir”, yani onlar, kendisine ne seslenildiğini işitmeyen ve anlamayan, uzak bir yerden seslenilen kimse gibidirler.
8266. Metin
{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَاب} التَّوْرَاة {فَاخْتُلِفَ فِيهِ} بِالتَّصْدِيقِ وَالتَّكْذِيب كَالْقُرْآنِ {وَلَوْلَا كَلِمَة سَبَقَتْ مِنْ رَبّك} بِتَأْخِيرِ الْحِسَاب وَالْجَزَاء لِلْخَلَائِقِ إلَى يَوْم الْقِيَامَة {لَقُضِيَ بَيْنهمْ} فِي الدُّنْيَا فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ {وَإِنَّهُمْ} أَيْ الْمُكَذِّبِينَ بِهِ {لَفِي شَكّ منه مريب} موقع في الريبة
{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَاب} “Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik”, Tevrat'ı [verdik]; {فَاخْتُلِفَ فِيهِ} “fakat onda da ihtilafa düşüldü”, Kur'an'da olduğu gibi doğrulama ve yalanlama ile [ihtilafa düşüldü]. {وَلَوْلَا كَلِمَة سَبَقَتْ مِنْ رَبّك} “Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı”, mahlukatın hesap ve cezasının kıyamet gününe ertelenmesine dair [bir söz olmasaydı]; {لَقُضِيَ بَيْنهمْ} “aralarında mutlaka hüküm verilirdi”, ihtilaf ettikleri hususta dünyada [hüküm verilirdi]. {وَإِنَّهُمْ} “Ve şüphesiz onlar”, yani onu yalanlayanlar; {لَفِي شَكّ منه مريب} “ondan derin bir şüphe içindedirler”, şüpheye düşüren [bir şüphe içindedirler].
8268. Metin
{من عمل صالحا فلنفسه} عمل {ومن أساء فعليها} أي فضرر إساءته على نفسه {وما ربك بظلام للعبيد} أي بذي ظلم لقوله تعالى {إن الله لا يظلم مثقال ذرة
{من عمل صالحا فلنفسه} “Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir”, ameli [kendi lehinedir]; {ومن أساء فعليها} “kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir”, yani kötülüğünün zararı kendi nefsi üzerinedir. {وما ربك بظلام للعبيد} “Rabbin kullara asla zulmedici değildir”, yani zulüm sahibi değildir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إن الله لا يظلم مثقال ذرة “Şüphesiz Allah bir zerre ağırlığınca bile zulmetmez.”
8270. Metin
{إليه يرد علم الساعة} متى تكون لا يعلمها غيره {وما تخرج من ثمرة} وفي قراءة ثمرات {من أكمامها} أوعيتها جمع كم بكسر الكاف إلا بعلمه {وَمَا تَحْمِل مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَع إلَّا بعلمه ويوم يناديهم أين شركائي قالوا آذناك} أعلمناك الآن {ما منا من شهيد} أي شاهد بأن لك شريكا
{إليه يرد علم الساعة} “Kıyametin bilgisi yalnızca O'na havale edilir”, ne zaman kopacağını O'ndan başkası bilemez; {وما تخرج من ثمرة} “hiçbir meyve çıkmaz”, bir kıraatte 'semerât' şeklindedir; {من أكمامها} “tomurcuklarından”, kılıflarından; 'kâf'ın kesresiyle 'kimm' kelimesinin çoğuludur; ancak O'nun bilgisiyle çıkar; {وَمَا تَحْمِل مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَع إلَّا بعلمه ويوم يناديهم أين شركائي قالوا آذناك} “hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur, meğerki O'nun bilgisi dahilinde olsun. [Allah'ın] onlara: 'Nerede bana ortak koştuklarınız?' diye sesleneceği gün: 'Sana bildirdik”, şimdi sana bildirdik [derler]; {ما منا من شهيد} “içimizden hiçbir şahit yoktur'”, yani senin bir ortağın olduğuna tanıklık eden hiç kimse yoktur [derler].
8272. Metin
{وضل} غاب {عنهم ما كانوا يدعون} يعبدون {من قبل} في الدنيا من الأصنام {وظنوا} أيقنوا {ما لهم من محيص} مهرب من العذاب والنفي في الموضعين معلق عن العمل وجملة النفي سدت مسد المفعولين
{وضل} “Ve kaybolup gitmiştir”, gözden kaybolmuştur {عهم ما كانوا يدعون} “onlardan yalvarıp durdukları şeyler”, dünyada taptıkları putlar {من قبل} “daha önce”; {وظنوا} “ve anladılar ki”, kesin olarak bildiler ki {ما لهم من محيص} “kendileri için hiçbir kaçacak yer yoktur”, azaptan bir kaçış yolu yoktur. Her iki yerdeki nefyin ameli askıya alınmıştır (ta'lik); nefy cümlesi iki mefulün yerine geçmiştir.
8274. Metin
{لا يسأم الإنسان من دعاء الخير} أي لا يزال يسأل ربه المال والصحة وغيرهما {وإن مسه الشر} الفقر والشدة {فيؤس قنوط} من رحمة الله وهذا وما بعده في الكافرين
{لا يسأم الإنسان من دعاء الخير} “İnsan hayır istemekten usanmaz”, yani Rabbinden mal, sağlık ve diğer şeyleri istemekten geri durmaz; {وإن مسه الشر} “fakat kendisine bir şer dokunursa”, fakirlik ve sıkıntı [dokunursa]; {فيؤس قنوط} “hemen ümitsizliğe düşer, büsbütün yeise kapılır”, Allah'ın rahmetinden [ümitsizliğe kapılır]. Bu ve bundan sonraki ayetler kâfirler hakkındadır.
8276. Metin
{ولئن} لام قسم {أذقناه} آتيناه {رحمة} غنى وصحة {منا من بعد ضراء} شدة وبلاء {مسته ليقولن هذا لي} أي بعملي {وما أظن الساعة قائمة ولئن} لام قسم {رَجَعْت إلَى رَبِّي إنَّ لِي عِنْده لَلْحُسْنَى} أي الجنة {فلننبئن الذين كفروا بما عملوا ولنذيقنهم من عذاب غليظ} شديد واللام في الفعلين لام قسم
{ولئن} “Andolsun ki eğer”, kasem lamıdır; {أذقناه} “ona tattırsak”, ona versek; {رحمة} “bir rahmet”, zenginlik ve sağlık; {منا من بعد ضراء} “tarafımızdan, bir darlıktan sonra”, sıkıntı ve beladan sonra; {مسته ليقولن هذا لي} “kendisine dokunan [darlıktan sonra], mutlaka: 'Bu benim hakkımdır”, yani amelim sayesindedir {وما أظن الساعة قائمة ولئن} “kıyametin kopacağını da sanmıyorum; andolsun ki eğer”, kasem lamıdır; {رَجَعْت إلَى رَبِّي إنَّ لِي عِنْده لَلْحُسْنَى} “Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O'nun katında benim için en güzeli vardır' [der]”, yani cennet vardır [der]. {فلننبئن الذين كفروا بما عملوا ولنذيقنهم من عذاب غليظ} “Fakat biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve onlara mutlaka pek çetin bir azap tattıracağız”, şiddetli [bir azap]; iki fiildeki lam da kasem lamıdır.
8278. Metin
{وإذا أنعمنا على الإنسان} الجنس {أعرض} عن الشكر {وناء بجانبه} ثنى عطفه متبخترا وفي قراءة بتقديم الهمزة {وإذا مسه الشر فذو دعاء عريض} كثير
{وإذا أنعمنا على الإنسان} “İnsana nimet verdiğimiz zaman”, insan cinsine; {أعرض} “yüz çevirir”, şükürden [yüz çevirir] {وناء بجانبه} “ve yan çizerek uzaklaşır”, çalım satarak böbürlenip yan döner; bir kıraatte hemzenin öne alınmasıyla okunmuştur; {وإذا مسه الشر فذو دعاء عريض} “ona bir şer dokunduğunda ise uzun uzadıya yalvarıp durur”, çokça [dua eder].
8280. Metin
{قل أرأيتم إن كان} أي القرآن {من عند الله} كما قال النبي {ثم كفرتم به من} أي لا أحد {أضل ممن هو في شقاق} خلاف {بعيد} عن الحق أوقع هذا موقع منكم بيانا لحالهم
{قل أرأيتم إن كان} “De ki: 'Gördünüz mü? Eğer o”, yani Kur'an; {من عند الله} “Allah katından ise”, Peygamber'in dediği gibi; {ثم كفرتم به من} “sonra da siz onu inkâr ettiyseniz, kim vardır”, yani hiç kimse yoktur {أضل ممن هو في شقاق} “bir ayrılık içinde olandan daha sapık”, bir muhalefet [içinde olandan]; {بعيد} “uzak”, haktan uzak [bir ayrılık içinde olandan]? Bu ifade, durumlarını beyan etmek üzere 'sizden daha sapık' ifadesinin yerine getirilmiştir.
8282. Metin
{سنريهم آياتنا في الآفاق} أقطار السماوات والأرض من النيرات والنبات والأشجار {وفي أنفسهم} من لطيف الصنعة وبديع الحكمة {حتى يتبين لهم أنه} أي القرآن {الحق} المنزل من الله بالبعث والحساب والعقاب فيعاقبون على كفرهم به وبالجائي به {أو لم يكف بربك} فاعل يكف {أنه على كل شيء شهيد} بدل منه أي أو لم يكفهم في صدقك أن ربك لا يغيب عنه شيء ما
{سنريهم آياتنا في الآفاق} “Onlara ayetlerimizi ufuklarda göstereceğiz”, göklerin ve yerin uçlarında yer alan ışık kaynakları, bitkiler ve ağaçlardan; {وفي أنفسهم} “ve kendi nefislerinde [göstereceğiz]”, latif sanattan ve eşsiz hikmetten [göstereceğiz]; {حتى يتبين لهم أنه} “ta ki onun olduğu kendilerine apaçık belli olsun”, yani Kur'an'ın; {الحق} “hak [olduğu]”, dirilme, hesap ve ceza ile Allah katından indirilmiş olduğu [apaçık belli olsun]; böylece onu ve onu getireni inkâr etmeleri sebebiyle cezalandırılırlar. {أو لم يكف بربك} “Rabbin yetmez mi?”, 'yekfi'nin failidir; {أنه على كل شيء شهيد} “O'nun her şeye şahit olması”, ondan bedeldir; yani senin doğruluğun hususunda, Rabbinin hiçbir şeyden gafil olmaması onlara yetmez mi?
8284. Metin
{ألا إنهم في مرية} شك {من لقاء ربهم} لإنكارهم البعث {ألا إنه} تعالى {بكل شيء محيط} علما وقدرة فيجازيهم بكفرهم = ٤٢ سورة الشورى
{ألا إنهم في مرية} “İyi bilin ki onlar bir şüphe içindedirler”, şüphe [içindedirler]; {من لقاء ربهم} “Rablerine kavuşma konusunda”, yeniden dirilmeyi inkâr ettiklerinden dolayı; {ألا إنه} “İyi bilin ki O”, Teâlâ; {بكل شيء محيط} “her şeyi kuşatandır”, ilim ve kudret bakımından [kuşatandır]; bu yüzden inkârları sebebiyle onları cezalandıracaktır. = 42 Şûrâ Suresi