Zuhruf

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

8384. Metin

{حم} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِهِ

{حم} “Hâ, Mîm.” Allah, bununla neyi murad ettiğini en iyi bilendir.

8385. Metin

{وَالْكِتَاب} الْقُرْآن {الْمُبِين} الْمُظْهِر طَرِيق الْهُدَى وَمَا يُحْتَاج إلَيْهِ مِنْ الشَّرِيعَة

{وَالْكِتَاب} “[Apaçık] kitaba” yani Kur'an'a, {الْمُبِين} “apaçık [olana andolsun ki]” hidayet yolunu ve şeriattan ihtiyaç duyulan şeyleri açıklayana [andolsun].

8386. Metin

{إنَّا جَعَلْنَاهُ} أَوْجَدْنَا الْكِتَاب {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} بِلُغَةِ الْعَرَب {لَعَلَّكُمْ} يَا أَهْل مَكَّة {تَعْقِلُونَ} تَفْهَمُونَ معانيه

{إنَّا جَعَلْنَاهُ} “Biz onu kıldık” o Kitab'ı var ettik, {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “Arapça bir Kur'an [olarak]” Arap diliyle [indirdik], {لَعَلَّكُمْ} “umulur ki siz” ey Mekke halkı, {تَعْقِلُونَ} “akledersiniz” manalarını anlarsınız diye.

8387. Metin

{وَإِنَّهُ} مُثْبَت {فِي أُمّ الْكِتَاب} أَصْل الْكُتُب أَيْ اللَّوْح الْمَحْفُوظ {لَدَيْنَا} بَدَل عِنْدنَا {لَعَلِيٌّ} عَلَى الْكُتُب قَبْله {حَكِيم} ذُو حِكْمَة بَالِغَة

{وَإِنَّهُ} “Şüphesiz o” sabittir, {فِي أُمّ الْكِتَاب} “Ana Kitap'ta” kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz'da, {لَدَيْنَا} “katımızda” bizim yanımızda, {لَعَلِيٌّ} “çok yücedir” kendisinden önceki kitaplardan üstündür, {حَكِيم} “hüküm ve hikmet doludur” üstün bir hikmet sahibidir.

8388. Metin

{أَفَنَضْرِب} نَمْسِك {عَنْكُمُ الذِّكْر} الْقُرْآن {صَفْحًا} إمْسَاكًا فَلَا تُؤْمَرُونَ وَلَا تُنْهَوْنَ لِأَجْلِ {أَنْ كُنْتُمْ قوما مسرفين} مشركين لا

{أَفَنَضْرِب} “Vaz mı geçelim” geri mi çekelim {عَنْكُمُ الذِّكْر} “sizden o zikri” Kur'an'ı {صَفْحًا} “tamamen bir kenara bırakıp” [öğüt vermekten] vazgeçerek, [artık] size emredilmesin ve yasak konulmasın diye; {أَنْ كُنْتُمْ قوما مسرفين} “haddi aşan bir kavim oldunuz diye?” müşrik [oldunuz diye? Kesinlikle] hayır!

8389. Metin

{وكم أرسلنا من نبي في الأولين}

{وكم أرسلنا من نبي في الأولين} “Biz, öncekiler içinde de nice peygamberler gönderdik.”

8390. Metin

{وَمَا} كَانَ {يَأْتِيهِمْ} أَتَاهُمْ {مِنْ نَبِيّ إلَّا كانوا به يستهزءون} كَاسْتِهْزَاءِ قَوْمك بِك وَهَذَا تَسْلِيَة لَهُ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

{وَمَا} “Ve [onlara] gelmezdi” gelmiş değildi {يَأْتِيهِمْ} “onlara” {مِنْ نَبِيّ إلَّا كانوا به يستهزءون} “hiçbir peygamber, mutlaka onunla alay ederlerdi.” Tıpkı senin kavminin seninle alay ettiği gibi. Bu, ona (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir tesellidir.

8391. Metin

{فَأَهْلَكْنَا أَشَدّ مِنْهُمْ} مِنْ قَوْمك {بَطْشًا} قُوَّة {وَمَضَى} سَبَقَ فِي آيَات {مَثَل الْأَوَّلِينَ} صِفَتهمْ فِي الْإِهْلَاك فَعَاقِبَة قَوْمك كَذَلِكَ

{فَأَهْلَكْنَا أَشَدّ مِنْهُمْ} “Biz, onlardan daha zorlu olanları da helak ettik” senin kavminden [daha zorlu olanları], {بَطْشًا} “yakalayış / güç bakımından” kuvvetçe; {وَمَضَى} “geçti” ayetlerde önceden zikredildi {مَثَل الْأَوَّلِينَ} “öncekilerin örneği” onların helak edilme sıfatı. Dolayısıyla senin kavminin akıbeti de böyle olacaktır.

8392. Metin

{ولئن} لام قسم {سألتهم من خلق السماوات وَالْأَرْض لَيَقُولَنَّ} حُذِفَ مِنْهُ نُون الرَّفْع لِتَوَالِي النُّونَات وَوَاو الضَّمِير لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ {خَلَقَهُنَّ الْعَزِيز الْعَلِيم} آخِر جَوَابهمْ أَيْ اللَّه ذُو الْعِزَّة والعلم زاد تعالى

{ولئن} “Andolsun ki eğer” [başındaki lâm] kasem lâmıdır, {سألتهم من خلق السماوات وَالْأَرْض لَيَقُولَنَّ} “onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka şöyle diyeceklerdir:” Nûn harflerinin peş peşe gelmesinden dolayı ref nûnu, iki sakinin yan yana gelmesinden ötürü de zamir vâv'ı hazfedilmiştir; {خَلَقَهُنَّ الْعَزِيز الْعَلِيم} “Onları Mutlak Galip ve Her Şeyi Bilen yaratmıştır.” Bu, onların cevabının sonudur; yani 'İzzet ve ilim sahibi olan Allah [yaratmıştır]'. Yüce [Allah devamında] şöyle ziyade buyurdu:

8394. Metin

{الذي جعل لكم الأرض مهادا} فِرَاشًا كَالْمَهْدِ لِلصَّبِيِّ {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} طُرُقًا {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} إلَى مَقَاصِدكُمْ فِي أَسْفَاركُمْ

{الذي جعل لكم الأرض مهادا} “O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik” çocuk beşiği gibi bir döşek {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} “ve orada sizin için yollar kıldı” caddeler, {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} “umulur ki hidayet bulursunuz / yolunuzu bulursunuz” yolculuklarınızda maksatlarınıza [ulaşırsınız diye].

8396. Metin

{وَاَلَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ} أَيْ بِقَدْرِ حَاجَتكُمْ إلَيْهِ وَلَمْ يُنْزِلهُ طُوفَانًا {فَأَنْشَرْنَا} أَحْيَيْنَا {بِهِ بَلْدَة مَيْتًا كَذَلِكَ} أَيْ مِثْل هَذَا الْإِحْيَاء {تُخْرَجُونَ} مِنْ قُبُوركُمْ أَحْيَاء

{وَاَلَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ} “Ve O ki, gökten bir ölçüye göre su indirdi” yani ihtiyacınız miktarınca [indirdi], onu bir tufan olarak indirmedi. {فَأَنْشَرْنَا} “Böylece dirilttik” hayat verdik {بِهِ بَلْدَة مَيْتًا كَذَلِكَ} “onunla ölü bir beldeye; işte böylece” yani bu diriltme gibi {تُخْرَجُونَ} “çıkarılacaksınız” kabirlerinizden diri olarak.

8398. Metin

{وَاَلَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاج} الْأَصْنَاف {كُلّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْك} السُّفُن {وَالْأَنْعَام} كَالْإِبِلِ {مَا تَرْكَبُونَ} حُذِفَ الْعَائِد اخْتِصَارًا وَهُوَ مَجْرُور فِي الْأَوَّل أَيْ فِيهِ مَنْصُوب فِي الثَّانِي

{وَاَلَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاج} “Ve O ki, bütün çiftleri / türleri” çeşitleri {كُلّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْك} “yarattı ve sizin için gemilerden” teknelerden {وَالْأَنْعَام} “ve hayvanlardan” deve gibi [hayvanlardan], {مَا تَرْكَبُونَ} “bineceğiniz şeyleri var etti.” Kısaltma amacıyla âid zamir hazfedilmiştir; birincisinde cer mahallindedir (yani 'içinde / üzerinde'), ikincisinde ise nasb mahallindedir.

8400. Metin

{لِتَسْتَوُوا} لِتَسْتَقِرُّوا {عَلَى ظُهُوره} ذَكَرَ الضَّمِير وَجَمَعَ الظَّهْر نَظَرًا لِلَفْظِ مَا وَمَعْنَاهَا {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَة رَبّكُمْ إذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَان الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مقرنين} مطيقين

{لِتَسْتَوُوا} “Yerleşesiniz diye” iyice kurulasınız diye {عَلَى ظُهُوره} “onların sırtlarına”; {مَا} lafzına ve manasına bakılarak zamir müzekker getirilmiş, zahr (sırt) kelimesi ise çoğul yapılmıştır, {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَة رَبّكُمْ إذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَان الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مقرنين} “sonra onların üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anasınız ve 'Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa biz buna güç yetiremezdik' diyesiniz diye.” Yani güç yetirebilenler [değildik].

8402. Metin

{وَإِنَّا إلَى رَبّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} لَمُنْصَرِفُونَ

{وَإِنَّا إلَى رَبّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “Ve şüphesiz biz, Rabbimize mutlaka döneceğiz.” Yani dönecek olanlarız.

8404. Metin

{وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَاده جُزْءًا} حَيْثُ قَالُوا الْمَلَائِكَة بَنَات اللَّه لِأَنَّ الْوَلَد جُزْء مِنْ الْوَالِد وَالْمَلَائِكَة مِنْ عِبَاده تَعَالَى {إنَّ الْإِنْسَان} الْقَائِل مَا تَقَدَّمَ {لَكَفُور مُبِين} بَيِّن ظَاهِر الكفر

{وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَاده جُزْءًا} “O'na kullarından bir parça isnat ettiler;” şöyle ki 'Melekler Allah'ın kızlarıdır' dediler; zira çocuk anne babadan bir parçadır ve melekler de Yüce [Allah'ın] kullarındandır. {إنَّ الْإِنْسَان} “Şüphesiz insan” bu önceden zikredileni söyleyen [insan], {لَكَفُور مُبِين} “apaçık bir nankördür” küfrü aşikâr ve besbelli olandır.

8406. Metin

{أَمْ} بِمَعْنَى هَمْزَة الْإِنْكَار وَالْقَوْل مُقَدَّر أَيْ أَتَقُولُونَ {اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُق بَنَات} لِنَفْسِهِ {وَأَصْفَاكُمْ} أَخْلَصَكُمْ {بِالْبَنِينَ} اللَّازِم مِنْ قَوْلكُمْ السَّابِق فَهُوَ مِنْ جُمْلَة الْمُنْكَر

{أَمْ} inkâr hemzesi anlamındadır ve bir söz takdir edilmiştir; yani: 'Şöyle mi diyorsunuz:' {اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُق بَنَات} “O, yarattıklarından Kendisine kızlar edindi de” {وَأَصْفَاكُمْ} “size mi ayırdı” size mi tahsis etti {بِالْبَنِينَ} “oğulları?” Bu, önceki sözünüzün gerektirdiği bir şey olup inkâr edilen şeylerin cümlesindendir.

8408. Metin

{وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدهمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا} جَعَلَ لَهُ شَبَهًا بِنِسْبَةِ الْبَنَات إلَيْهِ لِأَنَّ الْوَلَد يُشْبِه الْوَالِد الْمَعْنَى إذَا أُخْبِرَ أَحَدهمْ بِالْبِنْتِ تُولَد لَهُ {ظَلَّ} صَارَ {وَجْهه مُسْوَدًّا} مُتَغَيِّرًا تَغَيُّر مُغْتَمّ {وَهُوَ كَظِيم} مُمْتَلِئ غَمًّا فَكَيْفَ يَنْسُب الْبَنَات إلَيْهِ تَعَالَى عَنْ ذَلِكَ

{وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدهمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا} “Onlardan biri, Rahman'a isnat ettiği benzer ile müjdelendiği zaman” kızları O'na nispet ederek O'na bir benzer koştuğu şey ile [müjdelendiğinde] -çünkü çocuk anne babaya benzer; mana şudur: onlardan birine bir kız çocuğunun doğduğu haber verildiğinde-, {ظَلَّ} “oluverir” [şöyle] olur: {وَجْهه مُسْوَدًّا} “yüzü simsiyah” kederli bir kimsenin değişimi gibi değişmiş, {وَهُوَ كَظِيم} “ve kendisi öfkeyle / kederle doludur.” Gamla dopdolu [olur]. Hal böyleyken kızları O'na nasıl nispet ederler? Allah bundan yücedir.

8410. Metin

{أو} همزة الإنكار واو الْعَطْف بِجُمْلَةِ أَيْ يَجْعَلُونَ لِلَّهِ {مَنْ يُنَشَّأ فِي الْحِلْيَة} الزِّينَة {وَهُوَ فِي الْخِصَام غَيْر مُبِين} مُظْهِر الْحُجَّة لِضَعْفِهِ عَنْهَا بِالْأُنُوثَةِ

{أو} inkâr hemzesi ve bir cümleye atıf yapan vâv harfidir; yani: Allah'a, {مَنْ يُنَشَّأ فِي الْحِلْيَة} “süs içinde yetiştirilip de” ziynet içinde [büyütülüp de], {وَهُوَ فِي الْخِصَام غَيْر مُبِين} “tartışmada açıkça delil ortaya koyamayan kimseyi mi [yakıştırıyorlar]?” Kadınlığı sebebiyle delil getirmekten aciz olduğu için [delilini] ortaya koyamayan [kimseyi mi yakıştırıyorlar]?

8412. Metin

{وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَة الَّذِينَ هُمْ عِبَاد الرَّحْمَن إنَاثًا أَشَهِدُوا} حَضَرُوا {خَلْقهمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتهمْ} بِأَنَّهُمْ إنَاث {وَيُسْأَلُونَ} عَنْهَا فِي الْآخِرَة فَيَتَرَتَّب عَلَيْهِمْ الْعِقَاب

{وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَة الَّذِينَ هُمْ عِبَاد الرَّحْمَن إنَاثًا أَشَهِدُوا} “Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba şahit mi oldular” hazır mı bulundular {خَلْقهمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتهمْ} “onların yaratılışına? Onların bu şahitlikleri yazılacak” onların dişi olduklarına dair [şahitlikleri], {وَيُسْأَلُونَ} “ve sorguya çekileceklerdir” ahirette bundan dolayı [hesaba çekilecekler] ve haklarında azap terettüp edecektir.

8414. Metin

{وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَن مَا عَبَدْنَاهُمْ} أَيْ الْمَلَائِكَة فَعِبَادَتنَا إيَّاهُمْ بِمَشِيئَتِهِ فَهُوَ رَاضٍ بِهَا قال تعالى {مَا لَهُمْ بِذَلِكَ} الْمَقُول مِنْ الرِّضَا بِعِبَادَتِهَا {مِنْ عِلْم إنْ} مَا {هُمْ إلَّا يَخْرُصُونَ} يَكْذِبُونَ فِيهِ فَيَتَرَتَّب عَلَيْهِمْ الْعِقَاب بِهِ

{وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَن مَا عَبَدْنَاهُمْ} “Ve dediler ki: 'Eğer Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık.'” Yani meleklere [tapmazdık; dolayısıyla] onlara tapmamız O'nun dilemesiyledir, o halde O bundan razıdır. Yüce Allah şöyle buyurdu: {مَا لَهُمْ بِذَلِكَ} “Onların buna dair” meleklere ibadetten razı olunduğuna dair bu söylenen söze dair {مِنْ عِلْم إنْ} “hiçbir bilgisi yoktur; onlar sadece” {هُمْ إلَّا يَخْرُصُونَ} “yalan söylüyorlar.” Bunda yalan söylemektedirler ve bu sebeple de kendilerine azap terettüp edecektir.

8416. Metin

{أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْله} أَيْ الْقُرْآن بِعِبَادَةِ غَيْر اللَّه {فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ} أَيْ لَمْ يَقَع ذَلِكَ

{أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْله} “Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de” yani Kur'an'dan önce Allah'tan başkasına ibadet etmeye dair [bir kitap verdik de], {فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ} “ona mı sarılmaktadırlar?” Yani böyle bir şey vuku bulmamıştır.

8418. Metin

{بَلْ قَالُوا إنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّة} مِلَّة {وَإِنَّا} مَاشُونَ {عَلَى آثَارهمْ مُهْتَدُونَ} بِهِمْ وَكَانُوا يَعْبُدُونَ غَيْر اللَّه

{بَلْ قَالُوا إنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّة} “Aksine şöyle dediler: 'Biz babalarımızı bir din üzere bulduk” bir millet / din üzere, {وَإِنَّا} “ve şüphesiz biz” gidenleriz {عَلَى آثَارهمْ مُهْتَدُونَ} “onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz.'” Onlara uyarak [yol buluruz]; halbuki onlar da Allah'tan başkasına tapıyorlardı.

8420. Metin

{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلك فِي قَرْيَة مِنْ نَذِير إلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا} مُنَعَّمُوهَا مِثْل قَوْل قَوْمك {إنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّة} ملة {وإنا على آثارهم مقتدون} متبعون

{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلك فِي قَرْيَة مِنْ نَذِير إلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا} “İşte böyle; senden önce de herhangi bir memlekete bir uyarıcı gönderdiğimizde, mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kimseleri” nimet içinde yüzenleri, tıpkı senin kavminin sözü gibi [şöyle] demiştir: {إنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّة} “'Şüphesiz biz, babalarımızı bir din üzere bulduk” bir millet / din üzere {وإنا على آثارهم مقتدون} “ve biz onların izlerine uymaktayız.'” Tabi olanlarız.

8422. Metin

{قل} لهم {أ} تتبعون ذلك {ولو جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ} أَنْتَ وَمَنْ قَبْلك {كافرون} قَالَ تَعَالَى تَخْوِيفًا لَهُمْ

{قل} “De ki” onlara: {أ} “[Buna mı uyacaksınız]” siz buna mı uyacaksınız, {ولو جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ} “'size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam bile mi?' Dediler ki: 'Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyleri” seni ve senden öncekileri [gönderdikleri şeyleri] {كافرون} “inkâr edicileriz.'” Yüce [Allah] onları korkutmak üzere buyurdu:

8424. Metin

{فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} أَيْ مِنْ الْمُكَذِّبِينَ لِلرُّسُلِ قَبْلك {فانظر كيف كان عاقبة المكذبين}

{فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} “Bunun üzerine Biz de onlardan intikam aldık” yani senden önceki peygamberleri yalanlayanlardan; {فانظر كيف كان عاقبة المكذبين} “artık bak, o yalanlayanların sonu nasıl oldu!”

8426. Metin

{و} اذكر {إِذْ قَالَ إبْرَاهِيم لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إنَّنِي بَرَاء} أي بريء {مما تعبدون}

{و} “Ve” hatırla {إِذْ قَالَ إبْرَاهِيم لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إنَّنِي بَرَاء} “Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: 'Şüphesiz ben uzağım” beriyim {مما تعبدون} “sizin taptıklarınızdan.'”

8428. Metin

{إلا الذي فطرني} خلقني {فإنه سيهدين} يرشدني لدينه

{إلا الذي فطرني} “'Ancak beni yaratan müstesna” beni var eden hariç; {فإنه سيهدين} “çünkü O, beni doğru yola iletecektir.'” Kendi dinine beni irşad edecektir.

8430. Metin

{وَجَعَلَهَا} أَيْ كَلِمَة التَّوْحِيد الْمَفْهُومَة مِنْ قَوْله إنِّي ذَاهِب إلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ {كَلِمَة بَاقِيَة فِي عَقِبه} ذُرِّيَّته فَلَا يَزَال فِيهِمْ مَنْ يُوَحِّد اللَّه {لَعَلَّهُمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {يَرْجِعُونَ} عَمَّا هُمْ عَلَيْهِ إلَى دِين إبْرَاهِيم أَبِيهِمْ

{وَجَعَلَهَا} “Ve onu kıldı” yani onun 'Şüphesiz ben Rabbime gidiyorum, O beni doğru yola iletecektir' sözünden anlaşılan tevhid kelimesini [kıldı], {كَلِمَة بَاقِيَة فِي عَقِبه} “ardından gelecek olanlar arasında kalıcı bir kelime” kendi zürriyetinde; öyle ki içlerinde daima Allah'ı birleyen kimseler bulunacaktır, {لَعَلَّهُمْ} “umulur ki onlar” yani Mekke ehli {يَرْجِعُونَ} “dönerler diye” bulundukları durumdan babaları İbrahim'in dinine dönerler diye.

8432. Metin

{بَلْ مَتَّعْت هَؤُلَاءِ} الْمُشْرِكِينَ {وَآبَاءَهُمْ} وَلَمْ أُعَاجِلهُمْ بالعقوبة {حتى جاءهم الحق} القرآن {وَرَسُول مُبِين} مُظْهِر لَهُمْ الْأَحْكَام الشَّرْعِيَّة وَهُوَ مُحَمَّد ﷺ

{بَلْ مَتَّعْت هَؤُلَاءِ} “Doğrusu bunları” müşrikleri {وَآبَاءَهُمْ} “ve babalarını geçindirdim” ve onları cezalandırmada acele etmedim; {حتى جاءهم الحق} “nihayet onlara hak” Kur'an {وَرَسُول مُبِين} “ve apaçık bir peygamber geldi.” Kendilerine şer'î hükümleri açıklayan [bir peygamber geldi] ki o da Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).

8434. Metin

{ولما جاءهم الحق} القرآن {قالوا هذا سحر وإنا به كافرون}

{ولما جاءهم الحق} “Fakat kendilerine hak” yani Kur'an {قالوا هذا سحر وإنا به كافرون} “gelince: 'Bu bir büyüdür ve doğrusu biz onu inkâr edicileriz' dediler.”

8436. Metin

{وَقَالُوا لَوْلَا} هَلَّا {نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآن عَلَى رَجُل مِنْ} أَهْل {الْقَرْيَتَيْنِ} مِنْ أَيَّة مِنْهُمَا {عَظِيم} أَيْ الْوَلِيد بْن الْمُغِيرَة بِمَكَّة أَوْ عُرْوَة بْن مَسْعُود الثقفي بالطائف

{وَقَالُوا لَوْلَا} “Ve dediler ki: 'Olmalı değil miydi” [yani] niçin olmasın {نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآن عَلَى رَجُل مِنْ} “bu Kur'an,” ahalisinden {الْقَرْيَتَيْنِ} “iki şehirden” ikisinden herhangi birinden {عَظِيم} “büyük bir adama indirilmeli [değil miydi]?'” Yani Mekke'deki Velîd b. Mugîre veya Tâif'teki Urve b. Mes'ûd es-Sekafî'ye.

8438. Metin

{أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَة رَبّك} النُّبُوَّة {نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنهمْ مَعِيشَتهمْ فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} فَجَعَلْنَا بَعْضهمْ غَنِيًّا وَبَعْضهمْ فَقِيرًا {وَرَفَعْنَا بَعْضهمْ} بِالْغِنَى {فَوْق بَعْض دَرَجَات لِيَتَّخِذ بَعْضهمْ} الْغَنِيّ {بَعْضًا} الْفَقِير {سُخْرِيًّا} مُسَخَّرًا فِي الْعَمَل لَهُ بِالْأُجْرَةِ وَالْيَاء لِلنَّسَبِ وَقُرِئَ بِكَسْرِ السِّين {وَرَحْمَة رَبّك} أَيْ الْجَنَّة {خَيْر مِمَّا يَجْمَعُونَ} فِي الدُّنْيَا

{أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَة رَبّك} “Rabbinin rahmetini” yani peygamberliği “onlar mı taksim ediyorlar?” {نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنهمْ مَعِيشَتهمْ فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık” böylece bazısını zengin, bazısını fakir kıldık {وَرَفَعْنَا بَعْضهمْ} “ve bazısını yükselttik” zenginlikle {فَوْق بَعْض دَرَجَات لِيَتَّخِذ بَعْضهمْ} “birbirlerine derecelerle üstün kıldık ki, bazısı” zengin olan {بَعْضًا} “bazısını” fakiri {سُخْرِيًّا} “hizmetinde kullansın.” Ücret karşılığı kendisi için işte çalıştırsın. [Suhriyyen kelimesindeki] yâ harfi nisbet içindir; sîn harfinin kesresiyle (sıhriyyen) de okunmuştur. {وَرَحْمَة رَبّك} “Rabbinin rahmeti ise” yani Cennet {خَيْر مِمَّا يَجْمَعُونَ} “onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” Dünyada [topladıklarından].

8440. Metin

{وَلَوْلَا أَنْ يَكُون النَّاس أُمَّة وَاحِدَة} عَلَى الْكُفْر {لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُر بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ} بَدَل مِنْ لِمَنْ {سَقْفًا} بِفَتْحِ السِّين وَسُكُون الْقَاف وَبِضَمِّهِمَا جَمْعًا {مِنْ فِضَّة وَمَعَارِج} كَالدَّرَجِ مِنْ فِضَّة {عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ} يَعْلُونَ إلَى السَّطْح

{وَلَوْلَا أَنْ يَكُون النَّاس أُمَّة وَاحِدَة} “Eğer insanların bir tek ümmet olması [endişesi] bulunmasaydı” küfür üzere [tek bir ümmet], {لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُر بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ} “Rahmân'ı inkâr edenlerin evleri için” [li-buyûtihim ifadesi] 'li-men'den bedeldir; {سَقْفًا} “tavanlar [yapardık]” sîn harfinin fethası ve kaf harfinin sükûnu ile (sekfen) ve her ikisinin dammesi ile (sukufen) çoğul olarak [okunmuştur]; {مِنْ فِضَّة وَمَعَارِج} “gümüşten ve merdivenler” gümüşten basamaklar gibi {عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ} “üzerine çıkacakları” dama yükselecekleri [merdivenler yapardık].

8442. Metin

{ولبيوتهم أبوابا} من فضة {و} جَعَلْنَا لَهُمْ {سُرُرًا} مِنْ فِضَّة جَمْع سَرِير {عليها يتكئون}

{ولبيوتهم أبوابا} “Ve evleri için kapılar” gümüşten {و} “ve” onlara yapardık {سُرُرًا} “koltuklar” gümüşten, serîr kelimesinin çoğuludur; {عليها يتكئون} “üzerlerine yaslanacakları.”

8444. Metin

{وَزُخْرُفًا} ذَهَبًا الْمَعْنَى لَوْلَا خَوْف الْكُفْر عَلَى الْمُؤْمِن مِنْ إعْطَاء الْكَافِر مَا ذُكِرَ لَأَعْطَيْنَاهُ ذَلِكَ لِقِلَّةِ خَطَر الدُّنْيَا عِنْدنَا وَعَدَم حَظّه فِي الْآخِرَة فِي النَّعِيم {وَإِنْ} مُخَفَّفَة مِنْ الثَّقِيلَة {كُلّ ذَلِكَ لَمَا} بِالتَّخْفِيفِ فَمَا زَائِدَة وَبِالتَّشْدِيدِ بِمَعْنَى إلَّا فَإِنْ نَافِيَة {مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} يَتَمَتَّع بِهِ فِيهَا ثُمَّ يَزُول {وَالْآخِرَة} الجنة {عند ربك للمتقين

{وَزُخْرُفًا} altın. Anlam şudur: Kâfire bahsedilen şeylerin verilmesi sebebiyle müminin küfre düşme korkusu olmasaydı, katımızda dünyanın değersizliğinden ve kâfirin ahiretteki nimetten nasipsizliğinden ötürü bunu muhakkak verirdik. {وَإِنْ} şeddeli olandan hafifletilmiştir, {كُلّ ذَلِكَ لَمَا} şeddesiz (lemâ) okunduğunda 'mâ' zâidedir; şeddeli (lemmâ) okunduğunda ise 'illâ' (ancak/sadece) anlamındadır, bu takdirde 'in' nefy edatıdır {مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} onda kendisiyle faydalanılan, sonra da yok olup giden {وَالْآخِرَة} Cennet {عند ربك للمتقين

8446. Metin

{وَمَنْ يَعْشُ} يَعْرِض {عَنْ ذِكْر الرَّحْمَن} أَيْ الْقُرْآن {نُقَيِّض} نُسَبِّب {لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِين} لَا يُفَارِقهُ

{وَمَنْ يَعْشُ} kim yüz çevirirse {عَنْ ذِكْر الرَّحْمَن} yani Kur'an'dan {نُقَيِّض} musallat ederiz, sebep kılarız {لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِين} “ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, onun ayrılmaz bir yoldaşı olur.” Kendisinden hiç ayrılmaz.

8448. Metin

{وَإِنَّهُمْ} أَيْ الشَّيَاطِين {لَيَصُدُّونَهُمْ} أَيْ الْعَاشِينَ {عَنِ السَّبِيل} أَيْ طَرِيق الْهُدَى {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} فِي الْجَمْع رِعَايَة مَعْنَى مَنْ

{وَإِنَّهُمْ} “Ve şüphesiz onlar” yani şeytanlar {لَيَصُدُّونَهُمْ} “onları alıkoyarlar” yani yüz çevirenleri {عَنِ السَّبِيل} “yoldan” yani hidayet yolundan; {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} “onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” Çoğul getirilmesi, 'men' lâfzının anlamına riayet edildiği içindir.

8450. Metin

{حَتَّى إذَا جَاءَنَا} الْعَاشِي بِقَرِينِهِ يَوْم الْقِيَامَة {قال} له {يا} للتنبيه {ليت بَيْنِي وَبَيْنك بُعْد الْمَشْرِقَيْنِ} أَيْ مِثْل بُعْد مَا بَيْن الْمَشْرِق وَالْمَغْرِب {فَبِئْسَ الْقَرِين} أَنْتَ لي قال تعالى

{حَتَّى إذَا جَاءَنَا} “Nihayet Bize geldiği zaman” yüz çeviren kimse yoldaşıyla kıyamet gününde {قال} “der ki” ona, {يا} tenbih (uyarı) içindir; {ليت بَيْنِي وَبَيْنك بُعْد الْمَشْرِقَيْنِ} “'Keşke benimle senin aranda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı!'” Yani doğu ile batı arasındaki mesafe gibi. {فَبِئْسَ الْقَرِين} “Ne kötü yoldaşmışsın!” Sen benim için [ne kötü bir yoldaşsın]. Yüce [Allah] buyurdu:

8452. Metin

{وَلَنْ يَنْفَعكُمْ} أَيْ الْعَاشِينَ تَمَنِّيكُمْ وَنَدَمكُمْ {الْيَوْم إذْ ظَلَمْتُمْ} أَيْ تَبَيَّنَ لَكُمْ ظُلْمكُمْ بِالْإِشْرَاكِ فِي الدُّنْيَا {أَنَّكُمْ} مَعَ قُرَنَائِكُمْ {فِي الْعَذَاب مُشْتَرِكُونَ} عِلَّة بِتَقْدِيرِ اللَّام لِعَدَمِ النَّفْع وَإِذْ بَدَل مِنْ الْيَوْم

{وَلَنْ يَنْفَعكُمْ} “Ve size asla fayda vermeyecektir” yani yüz çevirenlere temenniniz ve pişmanlığınız {الْيَوْم إذْ ظَلَمْتُمْ} “bugün; çünkü zulmettiniz” yani dünyada şirk koşarak zulmettiğiniz size açıklığa kavuştuğunda {أَنَّكُمْ} “şüphesiz siz” yoldaşlarınızla birlikte {فِي الْعَذَاب مُشْتَرِكُونَ} “azapta ortaksınız.” Faydasızlığın gerekçesidir ve başında mukadder bir lâm harfi vardır. 'İz' ise 'el-yevm' kelimesinden bedeldir.

8454. Metin

{أَفَأَنْتَ تُسْمِع الصُّمّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَال مُبِين} بَيِّن أَيْ فَهُمْ لا يؤمنون

{أَفَأَنْتَ تُسْمِع الصُّمّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَال مُبِين} “Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanı sen mi doğru yola ileteceksin?” Yani onlar iman etmezler.

8456. Metin

{فَإِمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الزَّائِدَة {نَذْهَبَنَّ بِك} بِأَنْ نُمِيتك قَبْل تَعْذِيبهمْ {فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ} فِي الْآخِرَة

{فَإِمَّا} bunda şart edatı olan 'in'in nûn'u, zâide olan 'mâ'ya idgam edilmiştir {نَذْهَبَنَّ بِك} “Eğer seni alıp götürürsek” onları cezalandırmadan önce seni vefat ettirirsek {فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ} “muhakkak Biz onlardan intikam alıcılarız.” Ahirette.

8458. Metin

{أَوْ نُرِيَنك} فِي حَيَاتك {الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ} بِهِ مِنْ الْعَذَاب {فَإِنَّا عَلَيْهِمْ} عَلَى عَذَابهمْ {مُقْتَدِرُونَ} قادرون

{أَوْ نُرِيَنك} “Yahut sana gösterirsek” hayatında {الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ} “onlara vadettiğimiz şeyi” azaptan {فَإِنَّا عَلَيْهِمْ} “muhakkak Biz onlara” onları cezalandırmaya {مُقْتَدِرُونَ} “güç yetirenleriz.” Muktediriz.

8460. Metin

{فَاسْتَمْسِكْ بِاَلَّذِي أُوحِيَ إلَيْك} أَيْ الْقُرْآن {إنَّك على صراط} طريق {مستقيم}

{فَاسْتَمْسِكْ بِاَلَّذِي أُوحِيَ إلَيْك} “Şu halde sana vahyedilene sımsıkı sarıl” yani Kur'an'a; {إنَّك على صراط} “şüphesiz sen bir yol üzerindesin” {مستقيم} “dosdoğru.”

8462. Metin

{وَإِنَّهُ لَذِكْر} لَشَرَف {لَك وَلِقَوْمِك} لِنُزُولِهِ بِلُغَتِهِمْ {وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ} عَنْ الْقِيَام بِحَقِّهِ

{وَإِنَّهُ لَذِكْر} “Ve muhakkak o, bir şereftir” {لَك وَلِقَوْمِك} “senin için ve kavmin için” onların diliyle inmiş olması sebebiyle; {وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ} “ve ileride sorguya çekileceksiniz.” Onun hakkını yerine getirmekten.

8464. Metin

{وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلك مِنْ رُسُلنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُون الرَّحْمَن} أَيْ غَيْره {آلِهَة يعبدون} قيل هُوَ عَلَى ظَاهِره بِأَنْ جَمَعَ لَهُ الرُّسُل لَيْلَة الْإِسْرَاء وَقِيلَ الْمُرَاد أُمَم مِنْ أَيّ أَهْل الْكِتَابَيْنِ وَلَمْ يَسْأَل عَلَى وَاحِد مِنْ الْقَوْلَيْنِ لِأَنَّ الْمُرَاد مِنْ الْأَمْر بِالسُّؤَالِ التَّقْرِير لِمُشْرِكِي قُرَيْش أَنَّهُ لَمْ يَأْتِ رَسُول مِنْ اللَّه وَلَا كِتَاب بِعِبَادَةِ غَيْر اللَّه

{وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلك مِنْ رُسُلنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُون الرَّحْمَن} “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahmân'dan başka” yani O'ndan gayrı {آلِهَة يعبدون} “kulluk edilecek ilahlar kılmış mıyız?” Denildi ki bu zâhirî anlamı üzeredir; şöyle ki İsrâ gecesinde peygamberler onun için bir araya getirilmiştir. Denildi ki kastedilen iki Kitap ehlinden olan ümmetlerdir. İki görüşe göre de sormamıştır; çünkü sorma emrinden kasıt, Kureyş müşriklerine Allah'tan başka hiçbir şeye ibadet edilmesi hususunda ne bir peygamberin ne de bir kitabın gelmediğini takrir etmektir (onaylatmaktır).

8466. Metin

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إلَى فِرْعَوْن وَمَلَئِهِ} أي القبط {فقال إني رسول رب العالمين}

{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إلَى فِرْعَوْن وَمَلَئِهِ} “Andolsun Biz Mûsâ'yı ayetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine” yani Kıptîlere “gönderdik.” {فقال إني رسول رب العالمين} “O da: 'Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim' dedi.”

8468. Metin

{فلما جاءهم بآياتنا} الدالة على رسالته {إذا هم منها يضحكون}

{فلما جاءهم بآياتنا} “Fakat onlara ayetlerimizle gelince” risaletine delalet eden [ayetlerle], {إذا هم منها يضحكون} “bir de baktın ki onlar bunlara gülüyorlar!”

8470. Metin

{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَة} مِنْ آيَات الْعَذَاب كَالطُّوفَانِ وَهُوَ مَاء دَخَلَ بُيُوتهمْ وَوَصَلَ إلَى حُلُوق الْجَالِسِينَ سَبْعَة أَيَّام وَالْجَرَاد {إلَّا هِيَ أَكْبَر مِنْ أُخْتهَا} قَرِينَتهَا الَّتِي قَبْلهَا {وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} عَنْ الْكُفْر

{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَة} “Onlara gösterdiğimiz hiçbir ayet yoktur ki” azap ayetlerinden, tufan gibi -ki bu, evlerine giren ve oturanların boğazlarına kadar yedi gün boyunca ulaşan bir sudur- ve çekirge [gibi] {إلَّا هِيَ أَكْبَر مِنْ أُخْتهَا} “kardeşinden” kendisinden önceki benzerinden “daha büyük olmasın.” {وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “Belki dönerler diye onları azapla yakaladık.” Küfürden [dönerler diye].

8472. Metin

{وَقَالُوا} لِمُوسَى لَمَّا رَأَوُا الْعَذَاب {يَا أَيُّهَا السَّاحِر} أَيْ الْعَالِم الْكَامِل لِأَنَّ السِّحْر عِنْدهمْ عِلْم عَظِيم {اُدْعُ لَنَا رَبّك بِمَا عَهِدَ عِنْدك} مِنْ كَشْف الْعَذَاب عَنَّا إنْ آمَنَّا {إنَّنَا لَمُهْتَدُونَ} أَيْ مُؤْمِنُونَ

{وَقَالُوا} “Ve dediler ki” Mûsâ'ya azabı gördüklerinde: {يَا أَيُّهَا السَّاحِر} “'Ey büyücü!” Yani ey kâmil âlim; çünkü sihir onların nezdinde büyük bir ilimdi, {اُدْعُ لَنَا رَبّك بِمَا عَهِدَ عِنْدك} “sana olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et” iman edersek azabı bizden kaldırması hususunda; {إنَّنَا لَمُهْتَدُونَ} “şüphesiz biz artık doğru yola girecek olanlarız.'” Yani iman edicileriz.

8474. Metin

{فَلَمَّا كَشَفْنَا} بِدُعَاءِ مُوسَى {عَنْهُمْ الْعَذَاب إذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} يَنْقُضُونَ عَهْدهمْ وَيُصِرُّونَ عَلَى كُفْرهمْ

{فَلَمَّا كَشَفْنَا} “Fakat Biz kaldırınca” Mûsâ'nın duasıyla {عَنْهُمْ الْعَذَاب إذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} “onlardan azabı, bir de bakarsın sözlerinden dönüyorlar!” Ahitlerini bozuyorlar ve küfürlerinde ısrar ediyorlar.

8476. Metin

{وَنَادَى فِرْعَوْن} افْتِخَارًا {فِي قَوْمه قَالَ يَا قَوْم أَلَيْسَ لِي مُلْك مِصْر وَهَذِهِ الْأَنْهَار} مِنْ النِّيل {تَجْرِي مِنْ تَحْتِي} أَيْ تَحْت قُصُورِي {أَفَلَا تُبْصِرُونَ} عَظَمَتِي

{وَنَادَى فِرْعَوْن} “Ve Firavun seslendi” övünerek {فِي قَوْمه قَالَ يَا قَوْم أَلَيْسَ لِي مُلْك مِصْر وَهَذِهِ الْأَنْهَار} “kavmi içinde; dedi ki: 'Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu nehirler” Nil'den [akanlar] {تَجْرِي مِنْ تَحْتِي} “benim altımdan akmıyor mu?” Yani saraylarımın altından. {أَفَلَا تُبْصِرُونَ} “Görmüyor musunuz?'” Büyüklüğümü.

8478. Metin

{أَمْ} تُبْصِرُونَ وَحِينَئِذٍ {أَنَا خَيْر مِنْ هَذَا} أَيْ مُوسَى {الَّذِي هُوَ مَهِين} ضَعِيف حَقِير {وَلَا يَكَاد يُبِين} يُظْهِر كَلَامه لِلُثْغَتِهِ بِالْجَمْرَةِ الَّتِي تَنَاوَلَهَا فِي صِغَره

{أَمْ} “Yoksa” görüyor musunuz ve bu takdirde {أَنَا خَيْر مِنْ هَذَا} “ben şundan daha hayırlı değil miyim” yani Mûsâ'dan, {الَّذِي هُوَ مَهِين} “ki o, zavallıdır” zayıftır, hakirdir {وَلَا يَكَاد يُبِين} “ve neredeyse meramını anlatamıyor?” Çocukluğunda ağzına aldığı kor sebebiyle dilindeki pelteklikten ötürü sözünü açıkça ifade edemiyor.

8480. Metin

{فَلَوْلَا} هَلَّا {أُلْقِيَ عَلَيْهِ} إنْ كَانَ صَادِقًا {أساورة مِنْ ذَهَب} جَمْع أَسْوِرَة كَأَغْرِبَةِ جَمْع سِوَار كَعَادَتِهِمْ فِيمَنْ يُسَوِّدُونَهُ أَنْ يُلْبِسُوهُ أَسْوِرَة ذَهَب وَيُطَوِّقُونَهُ طَوْق ذَهَب {أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلَائِكَة مُقْتَرِنِينَ} مُتَتَابِعِينَ يَشْهَدُونَ بِصِدْقِهِ

{فَلَوْلَا} “O halde olmalı değil miydi” [yani] niçin olmasın {أُلْقِيَ عَلَيْهِ} “ona atılmalı [değil miydi]” şayet doğru sözlü ise {أساورة مِنْ ذَهَب} “altından bilezikler?” Esâvire, sivâr kelimesinin çoğulu olan esvire'nin çoğuludur (ağribe gibi). Kendisini efendi kıldıkları kimseye altından bilezikler takıp altın boyunluk geçirme âdetlerine göre [böyle dedi]. {أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلَائِكَة مُقْتَرِنِينَ} “Yahut onunla birlikte melekler birbiri ardınca gelmeli [değil miydi]?'” Peş peşe gelerek onun doğruluğuna şahitlik eden [melekler].

8482. Metin

{فَاسْتَخَفَّ} اسْتَفَزَّ فِرْعَوْن {قَوْمه فَأَطَاعُوهُ} فِيمَا يُرِيد من تكذيب موسى {إنهم كانوا قوما فاسقين

{فَاسْتَخَفَّ} Firavun kışkırttı, hafifmeşrep kıldı {قَوْمه فَأَطَاعُوهُ} Mûsâ'yı yalanlama hususunda istediği şeyde {إنهم كانوا قوما فاسقين

8484. Metin

{فلما آسفونا} أغضبونا {انتقمنا منهم فأغرقناهم أجمعين}

{فلما آسفونا} “Vaktaki Bizi öfkelendirdiler” gazaplandırdılar, {انتقمنا منهم فأغرقناهم أجمعين} “Biz de onlardan intikam aldık ve hepsini toptan suda boğduk.”

8486. Metin

{فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا} جَمْع سَالِف كَخَادِمٍ وَخَدَم أَيْ سَابِقِينَ عِبْرَة {وَمَثَلًا لِلْآخَرِينَ} بَعْدهمْ يَتَمَثَّلُونَ بِحَالِهِمْ فَلَا يَقْدَمُونَ عَلَى مِثْل أَفْعَالهمْ

{فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا} “Böylece onları bir selef kıldık” hâdim ve hadem gibi, sâlif kelimesinin çoğuludur; yani ibret alınacak bir öncüler topluluğu yaptık {وَمَثَلًا لِلْآخَرِينَ} “ve sonradan gelenler için bir ibret örneği kıldık.” Kendilerinden sonra gelenler onların durumundan ders çıkarırlar da onların amellerinin benzerine kalkışmazlar.

8488. Metin

{ولما ضرب} جعل {بن مَرْيَم مَثَلًا} حِين نَزَلَ قَوْله تَعَالَى {إنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه حَصَب جَهَنَّم} فَقَالَ الْمُشْرِكُونَ رَضِينَا أَنْ تَكُون آلِهَتنَا مَعَ عِيسَى لِأَنَّهُ عُبِدَ مِنْ دُون اللَّه {إذَا قَوْمك} أَيْ الْمُشْرِكُونَ {مِنْهُ} مِنْ الْمَثَل {يَصِدُّونَ} يَضْحَكُونَ فَرَحًا بِمَا سَمِعُوا

{ولما ضرب} “Ve ne zaman ki örnek getirildi” kılındı {بن مَرْيَم مَثَلًا} “Meryem'in oğlu bir misal olarak” Yüce Allah'ın {إنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه حَصَب جَهَنَّم} “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem yakıtısınız” ayeti indiğinde, müşrikler: “Biz ilahlarımızın Îsâ ile beraber olmasına razıyız; çünkü o da Allah'tan başka bir varlık olarak tapılmıştır” dediler. {إذَا قَوْمك} “bir de bakarsın senin kavmin” yani müşrikler {مِنْهُ} “ondan” bu misalden dolayı {يَصِدُّونَ} “çığlık çığlığa gülüşürler.” İşittikleri şeyle sevinerek gülerler.

8490. Metin

{وَقَالُوا أَآلِهَتنَا خَيْر أَمْ هُوَ} أَيْ عِيسَى فَنَرْضَى أَنْ تَكُون آلِهَتنَا مَعَهُ {مَا ضَرَبُوهُ} أَيْ الْمَثَل {لَك إلَّا جَدَلًا} خُصُومَة بِالْبَاطِلِ لِعِلْمِهِمْ أَنَّ مَا لِغَيْرِ الْعَاقِل فَلَا يَتَنَاوَل عِيسَى ﵇ {بَلْ هُمْ قَوْم خَصِمُونَ} شديدو الخصومة

{وَقَالُوا أَآلِهَتنَا خَيْر أَمْ هُوَ} “Ve dediler ki: 'Bizim ilahlarımız mı daha hayırlıdır yoksa o mu?'” Yani Îsâ mı; dolayısıyla ilahlarımızın onunla beraber olmasına razı oluruz. {مَا ضَرَبُوهُ} “Bunu getirmediler” yani bu misali {لَك إلَّا جَدَلًا} “sana sadece bir tartışma olsun diye [getirdiler]” batıl bir çekişme kastıyla; çünkü onlar [ayetteki] mâ (مَا) lafzının akılsız varlıklar için olduğunu ve dolayısıyla Îsâ aleyhisselâm'ı kapsamayacağını biliyorlardı. {بَلْ هُمْ قَوْم خَصِمُونَ} “Doğrusu onlar pek kavgacı bir kavimdir.” Şiddetli düşmanlık ve çekişme güdenlerdir.

8492. Metin

{إنْ} مَا {هُوَ} عِيسَى {إلَّا عَبْد أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ} بِالنُّبُوَّةِ {وَجَعَلْنَاهُ} بِوُجُودِهِ مِنْ غَيْر أَب {مَثَلًا لِبَنِي إسْرَائِيل} أَيْ كَالْمَثَلِ لِغَرَابَتِهِ يُسْتَدَلّ بِهِ عَلَى قُدْرَة اللَّه تَعَالَى عَلَى مَا يشاء

{إنْ} değildir {هُوَ} “O” Îsâ {إلَّا عَبْد أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ} “kendisine nimet verdiğimiz bir kuldan başkası” peygamberlik ile {وَجَعَلْنَاهُ} “ve onu kıldığımız” babasız var edilişiyle {مَثَلًا لِبَنِي إسْرَائِيل} “İsrailoğulları için bir ibret örneği.” Yani garipliği/olağanüstülüğü sebebiyle misal gibi kıldığımız ki, bununla Yüce Allah'ın dilediği şeye kadir olduğuna istidlal edilir.

8494. Metin

{وَلَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ} بَدَلكُمْ {مَلَائِكَة فِي الْأَرْض يَخْلُفُونَ} بِأَنْ نُهْلِككُمْ

{وَلَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ} “Şayet dileseydik, sizden” sizin yerinize {مَلَائِكَة فِي الْأَرْض يَخْلُفُونَ} “yeryüzünde ardınızdan yerinize geçecek melekler yapardık.” Sizi helak etmek suretiyle.

8496. Metin

{وَإِنَّهُ} أَيْ عِيسَى {لَعِلْم لِلسَّاعَةِ} تُعْلَم بِنُزُولِهِ {فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا} أَيْ تَشُكُّنَّ فِيهَا حُذِفَ منه نون الرفع للجزم واو الضَّمِير لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ {وَ}

{وَإِنَّهُ} “Şüphesiz o” yani Îsâ {لَعِلْم لِلسَّاعَةِ} “kıyamet için elbette bir alamettir” inişiyle [kıyamet] bilinir. {فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا} “Sakın onda şüpheye düşmeyin” onda kuşku duymayın; [bu kelimeden] cezm sebebiyle ref nun'u, iki sakinin yan yana gelmesi sebebiyle de zamir vav'ı hazfedilmiştir. {وَ}

8497. Metin

قُلْ لَهُمْ {اتَّبِعُونِ} عَلَى التَّوْحِيد {هَذَا} الَّذِي آمُركُمْ بِهِ {صِرَاط} طَرِيق {مُسْتَقِيم}

Onlara de ki: {اتَّبِعُونِ} “bana uyun” tevhid üzere. {هَذَا} “Bu” size emrettiğim şey {صِرَاط} “bir yoldur” cadde {مُسْتَقِيم} “dosdoğru.”

8499. Metin

{وَلَا يَصُدَّنكُمْ} يَصْرِفَنكُمْ عَنْ دِين اللَّه {الشَّيْطَان إنَّهُ لَكُمْ عَدُوّ مُبِين} بَيِّن الْعَدَاوَة

{وَلَا يَصُدَّنكُمْ} “Ve sakın sizi alıkoymasın” Allah'ın dininden çevirmesin {الشَّيْطَان إنَّهُ لَكُمْ عَدُوّ مُبِين} “şeytan; şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.” Düşmanlığı besbelli olandır.

8501. Metin

{وَلَمَّا جَاءَ عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْمُعْجِزَاتِ وَالشَّرَائِع {قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ} بِالنُّبُوَّةِ وَشَرَائِع الْإِنْجِيل {وَلِأُبَيِّن لَكُمْ بَعْض الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ} مِنْ أَحْكَام التَّوْرَاة مِنْ أَمْر الدِّين وَغَيْره فَبَيَّنَ لَهُمْ أمر الدين {فاتقوا الله وأطيعون}

{وَلَمَّا جَاءَ عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ} “Îsâ apaçık delillerle” mucizeler ve şeriatlarla “geldiği zaman” {قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ} “dedi ki: 'Doğrusu ben size hikmetle” peygamberlik ve İncil'in şeriatlarıyla “geldim” {وَلِأُبَيِّن لَكُمْ بَعْض الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ} “ve hakkında ihtilaf ettiğiniz şeylerin bir kısmını size açıklamak için [geldim].'” Tevrat hükümlerinden din işine ve diğer hususlara dair; böylece onlara din işini açıkladı. {فاتقوا الله وأطيعون} “'Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.'”

8503. Metin

{إنَّ اللَّه هُوَ رَبِّي وَرَبّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صراط} طريق {مستقيم}

{إنَّ اللَّه هُوَ رَبِّي وَرَبّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صراط} “Şüphesiz Allah, işte O benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse O'na kulluk edin. İşte bu bir yoldur” cadde {مستقيم} “dosdoğru.”

8505. Metin

{فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَاب مِنْ بَيْنهمْ} فِي عِيسَى أَهُوَ الله أو بن اللَّه أَوْ ثَالِث ثَلَاثَة {فَوَيْل} كَلِمَة عَذَاب {لِلَّذِينَ ظَلَمُوا} كَفَرُوا بِمَا قَالُوهُ فِي عِيسَى {مِنْ عَذَاب يَوْم أَلِيم} مُؤْلِم

{فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَاب مِنْ بَيْنهمْ} “Fakat aralarından fırkalar ihtilafa düştüler” Îsâ hakkında: O Allah mıdır, Allah'ın oğlu mudur, yoksa üçün üçüncüsü müdür diye. {فَوَيْل} “Artık vay haline” bir azap kelimesidir {لِلَّذِينَ ظَلَمُوا} “o zulmedenlerin” Îsâ hakkında söyledikleri şey sebebiyle inkâr edenlerin {مِنْ عَذَاب يَوْم أَلِيم} “can yakıcı bir günün azabından!” Elem verici [bir günün].

8507. Metin

{هَلْ يَنْظُرُونَ} أَيْ كُفَّار مَكَّة أَيْ مَا يَنْتَظِرُونَ {إلَّا السَّاعَة أَنْ تَأْتِيهِمْ} بَدَل مِنْ السَّاعَة {بَغْتَة} فَجْأَة {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} بِوَقْتِ مجيئها قبله

{هَلْ يَنْظُرُونَ} “Onlar bekliyorlar mı?” Yani Mekke kâfirleri; yani beklemezler {إلَّا السَّاعَة أَنْ تَأْتِيهِمْ} “ancak kıyametin kendilerine gelmesini” [en te'tiyehum ifadesi] es-sâati kelimesinden bedeldir {بَغْتَة} “ansızın” apansız {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında bile değillerken.” Kendisinden önce geleceği vaktin farkında olmaksızın.

8509. Metin

{الْأَخِلَّاء} عَلَى الْمَعْصِيَة فِي الدُّنْيَا {يَوْمئِذٍ} يَوْم الْقِيَامَة مُتَعَلِّق بِقَوْلِهِ {بَعْضهمْ لِبَعْضٍ عَدُوّ إلَّا الْمُتَّقِينَ} الْمُتَحَابِّينَ فِي اللَّه عَلَى طَاعَته فَإِنَّهُمْ أَصْدِقَاء وَيُقَال لَهُمْ

{الْأَخِلَّاء} “Dostlar” dünyada masiyet üzere olanlar {يَوْمئِذٍ} “o gün” kıyamet günü; bu [zarf], şu söze bağlıdır: {بَعْضهمْ لِبَعْضٍ عَدُوّ إلَّا الْمُتَّقِينَ} “birbirlerine düşmandırlar; ancak takva sahipleri müstesnadır.” Allah için, O'na itaat üzere birbirini sevenler; zira onlar dostturlar ve onlara şöyle denilir:

8511. Metin

{يَا عِبَاد لَا خَوْف عَلَيْكُمْ الْيَوْم وَلَا أنتم تحزنون}

{يَا عِبَاد لَا خَوْف عَلَيْكُمْ الْيَوْم وَلَا أنتم تحزنون} “'Ey kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz mahzun da olmayacaksınız.'”

8513. Metin

{الذين آمنوا} نعت لعبادي {بآياتنا} القرآن {وكانوا مسلمين}

{الذين آمنوا} “O kimseler ki iman ettiler” 'ibâdî (kullarım) lafzının sıfatıdır {بآياتنا} “ayetlerimize” Kur'an'a {وكانوا مسلمين} “ve müslüman idiler.”

8515. Metin

{اُدْخُلُوا الْجَنَّة أَنْتُمْ} مُبْتَدَأ {وَأَزْوَاجكُمْ} زَوْجَاتكُمْ {تُحْبَرُونَ} تُسَرُّونَ وَتُكْرَمُونَ خَبَر الْمُبْتَدَأ

{اُدْخُلُوا الْجَنَّة أَنْتُمْ} “Girin cennete, siz” mübtedadır {وَأَزْوَاجكُمْ} “ve eşleriniz” hanımlarınız {تُحْبَرُونَ} “sevindirilip ağırlanmış olarak!” Sevindirilirsiniz ve ikram edilirsiniz; mübtedanın haberidir.

8517. Metin

{يُطَاف عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ} بِقِصَاعٍ {مِنْ ذَهَب وَأَكْوَاب} جَمْع كُوب وَهُوَ إنَاء لَا عُرْوَة لَهُ لِيَشْرَب الشَّارِب مِنْ حَيْثُ شَاءَ {وَفِيهَا مَا تشتهيه الأنفس} تلذذا {وتلذ الأعين} نظرا {وأنتم فيها خالدون}

{يُطَاف عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ} “Onların etrafında tepsilerle dönülür” çanaklarla {مِنْ ذَهَب وَأَكْوَاب} “altından ve kadehlerle” kûb kelimesinin çoğuludur; o, içen kimsenin dilediği tarafından içebilmesi için kulpsuz bir kaptır {وَفِيهَا مَا تشتهيه الأنفس} “ve orada nefislerin arzuladığı şeyler vardır” lezzetlenerek {وتلذ الأعين} “ve gözlerin haz aldığı” seyrederek {وأنتم فيها خالدون} “ve siz orada ebedi kalıcılarsınız.”

8519. Metin

{وتلك الجنة التي أورثتموها بما كنتم تعملون}

{وتلك الجنة التي أورثتموها بما كنتم تعملون} “İşte yapmakta olduklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet budur!”

8521. Metin

{لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَة كَثِيرَة مِنْهَا} أَيْ بَعْضهَا {تأكلون} وكل ما يؤكل يخلف بدله

{لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَة كَثِيرَة مِنْهَا} “Orada sizin için pek çok meyve vardır, ondan” yani bazısından {تأكلون} “yersiniz.” Yenilen her şeyin yerine bir yenisi gelir.

8523. Metin

{إن المجرمين في عذاب جهنم خالدون}

{إن المجرمين في عذاب جهنم خالدون} “Şüphesiz suçlular, cehennem azabında ebedi kalacaklardır.”

8525. Metin

{لَا يُفَتَّر} يُخَفَّف {عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ} ساكتون سكوت يأس

{لَا يُفَتَّر} “[Azap] hafifletilmez” eksiltilmez {عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ} “onlardan ve onlar orada ümitsizce suskundurlar.” Ümitsizlik suskunluğuyla suskun kalırlar.

8527. Metin

{وما ظلمناهم ولكن كانوا هم الظالمين

{وما ظلمناهم ولكن كانوا هم الظالمين

8529. Metin

{وَنَادَوْا يَا مَالِك} هُوَ خَازِن النَّار {لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبّك} لِيُمِتْنَا {قَالَ} بَعْد أَلْف سَنَة {إنكم ماكثون} مقيمون في العذاب دائما

{وَنَادَوْا يَا مَالِك} “Ve seslendiler: 'Ey Mâlik!'” O, cehennemin bekçisidir {لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبّك} “'Rabbin bizim işimizi bitirsin!'” Bizi öldürsün. {قَالَ} “O da dedi ki:” bin yıl sonra {إنكم ماكثون} “'Şüphesiz siz [burada] kalıcılarsınız!'” Azap içinde daimi olarak ikamet edicilersiniz.

8531. Metin

قال تعالى {لَقَدْ جِئْنَاكُمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {بِالْحَقِّ} عَلَى لسان الرسول {ولكن أكثركم للحق كارهون}

Yüce Allah buyurdu ki: {لَقَدْ جِئْنَاكُمْ} “Andolsun Biz size getirdik” yani Mekke ehline {بِالْحَقِّ} “hakkı” Resul'ün diliyle {ولكن أكثركم للحق كارهون} “fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.”

8533. Metin

{أَمْ أَبْرَمُوا} أَيْ كُفَّار مَكَّة أَحْكَمُوا {أَمْرًا} فِي كَيْد مُحَمَّد النَّبِيّ {فَإِنَّا مُبْرِمُونَ} مُحْكِمُونَ كَيْدنَا فِي إهْلَاكهمْ

{أَمْ أَبْرَمُوا} “Yoksa onlar kesin bir karara mı vardılar?” Yani Mekke kâfirleri sımsıkı mı tuttular {أَمْرًا} “bir işi” Peygamber Muhammed'e tuzak kurma hususunda? {فَإِنَّا مُبْرِمُونَ} “Şüphesiz Biz de kesin kararlıyız!” Onları helak etme hususundaki tuzağımızı sımsıkı sağlam kılıcılarız.

8535. Metin

{أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَع سِرّهمْ وَنَجْوَاهُمْ} مَا يُسِرُّونَ إلَى غَيْرهمْ وَمَا يَجْهَرُونَ بِهِ بَيْنهمْ {بَلَى} نَسْمَع ذَلِكَ {وَرُسُلنَا} الْحَفَظَة {لَدَيْهِمْ} عِنْدهمْ {يَكْتُبُونَ} ذَلِكَ

{أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَع سِرّهمْ وَنَجْوَاهُمْ} “Yoksa onlar, Bizim kendilerinin sırlarını ve fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar?” Başkalarına gizli söylediklerini ve kendi aralarında açıkça konuştuklarını. {بَلَى} “Hayır, kesinlikle!” Bunu işitiriz. {وَرُسُلنَا} “Ve elçilerimiz” koruyucu melekler {لَدَيْهِمْ} “onların yanındadır” katlarındadır {يَكْتُبُونَ} “yazmaktadırlar” bunu.

8537. Metin

{قُلْ إنْ كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَد} فَرْضًا {فَأَنَا أَوَّل الْعَابِدِينَ} لِلْوَلَدِ لَكِنْ ثَبَتَ أَنْ لَا وَلَد لَهُ تَعَالَى فَانْتَفَتْ عِبَادَته

{قُلْ إنْ كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَد} “De ki: 'Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı” faraza {فَأَنَا أَوَّل الْعَابِدِينَ} “ben tapanların ilki olurdum!'” Çocuğa; fakat Yüce Allah'ın çocuğunun olmadığı sabit olmuştur, böylece ona ibadet edilmesi de ortadan kalkmıştır.

8539. Metin

{سبحان رب السماوات وَالْأَرْض رَبّ الْعَرْش} الْكُرْسِيّ {عَمَّا يَصِفُونَ} يَقُولُونَ مِنْ الْكَذِب بِنِسْبَةِ الْوَلَد إلَيْهِ

{سبحان رب السماوات وَالْأَرْض رَبّ الْعَرْش} “Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi münezzehtir” Kürsî'nin [Rabbi] {عَمَّا يَصِفُونَ} “onların nitelemelerinden!” O'na çocuk isnat ederek söyledikleri yalandan.

8541. Metin

{فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا} فِي بَاطِلهمْ {وَيَلْعَبُوا} فِي دُنْيَاهُمْ {حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ} فِيهِ الْعَذَاب وَهُوَ يَوْم الْقِيَامَة

{فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا} “Bırak onları dalsınlar” batıllarına {وَيَلْعَبُوا} “ve oynayadursunlar” dünyalarında {حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ} “tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar.” Kendisinde azap [bulunan güne], o da kıyamet günüdür.

8543. Metin

{وهو الذي} هو {في السماء إلَه} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِسْقَاط الْأُولَى وَتَسْهِيلهَا كَالْيَاءِ أي معبود {وفي الأرض إله} وَكُلّ مِنْ الظَّرْفَيْنِ مُتَعَلِّق بِمَا بَعْده {وَهُوَ الْحَكِيم} فِي تَدْبِير خَلْقه {الْعَلِيم} بِمَصَالِحِهِمْ

{وهو الذي} “O, öyle bir zattır ki” O {في السماء إلَه} “gökte de ilâhtır” iki hemzenin tahkikiyle, birincisinin hazfedilmesiyle veya ي gibi teshiliyle okunur; yani ibadet edilendir {وفي الأرض إله} “yerde de ilâhtır.” Her iki zarf da kendisinden sonrakine bağlıdır. {وَهُوَ الْحَكِيم} “O, Hakîm'dir” yarattıklarını sevk ve idare etmede {الْعَلِيم} “Alîm'dir” onların maslahatlarını pek iyi bilendir.

8545. Metin

{وتبارك} تعظم {الذي له ملك السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا وَعِنْده عِلْم السَّاعَة} مَتَى تقوم {وإليه يرجعون} بالياء والتاء

{وتبارك} “Ne yücedir” pek uludur {الذي له ملك السماوات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا وَعِنْده عِلْم السَّاعَة} “göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Kendisine ait olan; kıyametin bilgisi katında olan!” Ne zaman kopacağı. {وإليه يرجعون} “Ve O'na döndürüleceksiniz.” [Kelime] ye ve te ile [türca‘ûn şeklinde de] okunmuştur.

8547. Metin

{وَلَا يَمْلِك الَّذِينَ يَدْعُونَ} يَعْبُدُونَ أَيْ الْكُفَّار {مِنْ دُونه} أَيْ مِنْ دُون اللَّه {الشَّفَاعَة} لِأَحَدٍ {إلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ} أَيْ قَالَ لَا إلَه إلَّا اللَّه {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} بِقُلُوبِهِمْ مَا شَهِدُوا بِهِ بِأَلْسِنَتِهِمْ وَهُمْ عِيسَى وَعُزَيْر وَالْمَلَائِكَة فَإِنَّهُمْ يَشْفَعُونَ لِلْمُؤْمِنِينَ

{وَلَا يَمْلِك الَّذِينَ يَدْعُونَ} “O'ndan başka yalvardıkları kimseler mâlik olamazlar” ibadet ettikleri, yani kâfirlerin {مِنْ دُونه} “O'ndan başka” yani Allah'tan başka {الشَّفَاعَة} “şefaate” hiç kimse için {إلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ} “ancak hakka şahitlik eden müstesna” yani 'Lâ ilâhe illallah' diyen kimse {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} “ve onlar bilmektedirler.” Dilleriyle şahitlik ettikleri şeyi kalpleriyle; bunlar da İsa, Üzeyir ve meleklerdir, şüphesiz onlar müminlere şefaat ederler.

8549. Metin

{وَلَئِنْ} لَام قَسَم {سَأَلْتهمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّه} حُذِفَ مِنْهُ نُون الرَّفْع وَوَاو الضَّمِير {فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ} يُصْرَفُونَ عَنْ عِبَادَة اللَّه

{وَلَئِنْ} “Andolsun ki” yemin lamıdır {سَأَلْتهمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّه} “onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette 'Allah' diyeceklerdir.” Ondan ref nunu ve zamir olan vâv hazfedilmiştir. {فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ} “O halde nasıl çevriliyorlar?” Allah'a ibadetten nasıl döndürülüyorlar?

8551. Metin

{وَقِيلِهِ} أَيْ قَوْل مُحَمَّد النَّبِيّ وَنَصْبه عَلَى الْمَصْدَر بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر أَيْ وَقَالَ {يَا رَبّ إن هؤلاء قوم لا يؤمنون}

{وَقِيلِهِ} “Ve onun sözü:” Yani Peygamber Muhammed'in sözü. [Kîlehû kelimesinin] mansub oluşu takdir edilen fiiliyle meful-i mutlak olmasındandır, yani [şöyle] dedi: {يَا رَبّ إن هؤلاء قوم لا يؤمنون} “'Ey Rabbim! Şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.'”

8553. Metin

قال تعالى {فَاصْفَحْ} أَعْرِضْ {عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَام} مِنْكُمْ وَهَذَا قَبْل أَنْ يُؤْمَر بِقِتَالِهِمْ {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} بِالْيَاءِ والتاء تهديد لهم = ٤٤ سورة الدخان

Yüce Allah buyurdu ki: {فَاصْفَحْ} “Şimdilik yüz çevir” aldırma {عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَام} “onlardan ve 'Selam!' de.” Sizden [bana esenlik olsun]. Bu, onlarla savaşılması emredilmeden öncedir. {فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ} “Yakında bilecekler!” Ye ve te ile [ta'lemûn şeklinde de] okunmuştur; onlara bir tehdittir. = 44 Duhân Suresi